Etiket: Yakın

  • Gençlerde İntihar

    Gençlerde İntihar

    Türkiye ve Dünya istatistikleri, intihar düşünceleri ve girişimlerinin en yaygın olduğu yaş grubunun 15-29 yaş arası olduğunu, ağırlıklı olarak da lise çağındaki gençlerde görüldüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla intihar konusundaki müdahalelerin önceliğinde gençlerin olması gerekir. Peki gençler hayatını sonlandırma kararına nasıl gelirler?

    Caplan (1961)’in kriz teorisine göre kişiler karşı karşıya kaldıkları krizi çözmede yetersiz kaldıkları durumlarda olağan baş etme mekanizmalarının dışında mümkün görünen yollar ararlar. Başka yol bulunamadığında veya bulunan yollar da aynı şekilde işe yaramıyor göründüğünde krizin baskısıyla bir kaçış yolu olarak, bir yardım çığlığı olarak intiharı seçerler. İstedikleri şey çoğunlukla hayatlarını sonlandırmak değil bu baskının sona ermesini sağlamak, bir yardım çağrısı yapmaktır.

    Peki kriz dediğimiz şeyler neler olabilir? Uzmanlara göre krizin belirli bir formu yoktur aslında, kişinin baş etmekte yetersiz kaldığı her şey onun için kriz olabilir. Dışarıdan gözlemleyen biri içinse şunlar kriz yaratabilecek durumlar olabilirler:

    • Cinsel taciz veya tecavüz gibi vücut bütünlüğüne bir tehdit,

    • Bir kaza sonucunda fiziksel bir yetinin kaybı (bir basketbolcunun bacaklarını kaybetmesi gibi),

    • Suçlama, iflas veya kovulma sonucunda toplumdaki yerini kaybetme tehdidi,

    • Göç ya da taşınma sonucu güvenlik hissinin kaybı,

    • Çatışma, ayrılma, boşanma veya ölüm gibi sebeplerden bir yakının kaybı.

    Krizler çoğunlukla ilk evrelerinde kişinin olağan baş etme mekanizmalarıyla veya ikinci evrede alternatif mekanizmalarla çözülebilmektedir. Ancak krizle baş etmeye çalışıp imkanlarının yetersiz kaldığı evrede kişiler intiharı düşünmeye başlarlar ve bu düşüncelerine yönelik belirli sinyaller verebilirler. Örneğin bir kişi intihardan söz ettiğinde, özellikle de detaylarından bahsediyorsa veya bunu gerçekleştirmek üzere intihar araçlarını edinmeye çalışıyorsa bu durumu kesinlikle ciddiye almak gerekir. Fakat, bu düşüncelerinden hiç söz etmeme ihtimali de vardır. Yakınınızdaki birinin son zamanlarda depresif hallerde olduğunu, umutsuzluk ve çaresizlik hissi yaşadığını, ‘Keşke hiç doğmasaydım’ gibi söylemlerde bulunduğunu, ilgilendiği şeylerden ve yakın ilişkilerinden bile -özellikle de ani olarak- kendini çektiğini, uyuma ve yeme düzeninde değişiklikler olduğunu, alkol veya uyuşturucu gibi maddeleri sıklıkla kullanmaya başladığını ve bu kişi erkekse anormal biçimde agresif ve saldırgan davranışlar gösterdiğini görüyorsanız, o kişi için risk var demektir. Özellikle de daha önce intihar girişiminde bulunmuş veya yakın çevresinden biri intihar etmiş gençlerde bu risk çok daha fazla olmaktadır. Gösterilen sinyaller kişiden kişiye farklılık gösterebilir, bir kişi hepsini gösterebilirken başka biri yalnızca birkaçını gösterebilir. Fakat tüm gençler için kesin olan şudur ki şüpheniz olması durumunda mutlaka harekete geçmeniz gerekmektedir, çünkü bu acil bir durum olabilir.

    Ruh sağlığı çalışanları intihar düşüncelerini ikiye ayırır: aktif ve pasif düşünceler. Pasif düşünce halindeki gençlerde intihar düşünceleri zaman zaman ortaya çıksa da belirgin bir plan yoktur. Aktif düşüncedeki gençlerde ise eyleme dökme planı vardır ve onlar için acil bir müdahale gerekir. Yukarıdakilerden hareketle, yakınınızdaki birinin intihar düşünceleri olduğundan ve özellikle de aktif düşünceler olduğundan şüphelenmeniz durumunda, bunu, kesin olarak, o kişiye sormanız gerekir. Yaygın inanışın aksine, sormanız, bu düşünceleri onun aklına sokmayacaktır; aksine, kişi, sıkıntılarının dışarıdan biri tarafından görüldüğü hissiyle yalnızlığından uzaklaşabilir. İntihar girişiminde bulunan gençlerle yapılan görüşmelerde, gençler tek başına savaşamadıkları, yalnız oldukları için bu yolu seçtiklerini söylemektedirler.

    Ebeveyni olarak veya bir yakını olarak sizin yapabilecekleriniz de önemlidir elbette fakat intihar düşüncelerine olan birine olan yaklaşımınızda bir profesyonelden yardım almanız önemlidir. Konunun hassasiyetine ek olarak, özellikle gençlerde, içinde bulundukları çaresizlik hissi ile kaygı, uyku sorunları ve iritasyonu getirecek; bu da, riskli davranışlarda bulunma eğilimlerini arttıracaktır. İlaç destekli terapi kişinin daha sakin düşünebilmesine ve terapistin yardımıyla yeni baş etme yolları bulmasına yardımcı olacak, intihar tek çare olmaktan çıkacaktır.

    Öte yandan intihar düşüncelerinin varlığı durumunda ailelere ve sosyal çevreye önemli bir rol düşer. Zira krizle baş etmede en önemli faktörlerden biri sosyal destektir ki başta da söylendiği gibi tek başına savaşamadığından tek çare olarak intiharı düşünmeye itilir kişi. Sizin, bir yakını olarak;

    • Onun yanında olduğunuzu ve bu yolda hep yanında olacağınızı, yalnız olmadığını hissettirmeniz önemlidir,

    • Anlayışlı ve yargılamadan uzak bir dille (nasıl yaparsın yerine nasıl oldu da hayatını bitirmeye karar verdin gibi anlamaya yönelik sorularla) onun sorunlarını dinlemeniz ve küçümsememeniz önemlidir,

    • Neler yaşadığı neler hissettiği ve düşündüğüyle ilgili onu konuşturmanız ve samimi bir ilgiyle bunları merak ettiğinizi ona göstermeniz önemlidir,

    • Kişi kendini açmaya hemen hazır olmayabilir, gerektiği kadar beklemeye sabırlı olmanız önemlidir,

    • Terapistiyle görüşerek tedavi süreci boyunca destek olacağınızı göstermeniz önemlidir,

    • İntihar düşüncelerinden sıyrılana ve sağlıklı bir evreye geçene kadar onu halat, ilaç veya kesici aletler gibi intihar araçlarından uzak tutmanız, gerekirse onun da rızasıyla (ayrı evlerde kalmanız durumunda) onunla birlikte kalmanız önemlidir.

    Yaygın kanıya göre bir kişi intihar etmeyi aklına koyduysa yapar. Yanlış. Yapılan kriz çalışmaları gençlerin intihar düşüncelerinin çok büyük oranda bir yardım çığlığı olduğunu gösteriyor. Bu anlamda, onun yanında olmanızın, destek olmanızın, önemi çok büyüktür. Yakınınız hayatta olduğu sürece geç kalmış sayılmazsınız, yapabileceğiniz bir şey mutlaka vardır.

  • Alzheimer

    Alzheimer

    “Unutkanlık” şikayetiniz mi var?

    Demans için uygulanan Nöropsikolojik Testlerle doğru tanı almaya bir adım daha yakın olabilirsiniz.

    Danışan ve danışan yakınları için

    Unutkanlık pek çok sebebe bağlıdır. Bu sebeplerden birisi de Alzheimer tipi demans olabilir. Demansın bir çok tipi olmakla birlikte en sıklıkla görüleni Alzheimer Hastalığı’dır. Alzheimer beynin sinir hücre yapısının bozulmasıyla oluşan, beynin çalışmasını etkileyen, ilerleyici ve tedavisi olmayan bir hastalıktır. Erken teşhis bu sebeplen çok önemlidir. Erken teşhisle demans başlangıç seviyesinde tespit edildiği takdirde kişinin bellek bozukluğu ve diğer zihinsel işlevlerin bozulması yavaşlatılmaya çalışılmaktadır.

    Alzheimer çoğunlukla yavaş seyirlidir. Hafif Bilişsel Bozukluk denilen ilk evre yıllarca sürebilir. Bu ilk evrede kişinin hastalık belirtileri günlük yaşamı çok fazla etkilemez. Kişi çoğunlukla yakında yaşanmış olayları hatırlamakta güçlük çeker, fakat beynin dikkat, dil, görüntü ve mekanla ilgili bölümleri hala işlevseldir. Hastalık ilerlediğinde beynin bir çok alanda işlevsellik gösteremediği görülür. Kişi konuşmakta güçlük çekebilir, dikkatini belirli bir konu üzerinde toparlayamaz, iyi tanıdığı mahallelerde bile kaybolmaya, yer ve yön duygusunu yitirmeye başlayabilir. Eşyalarını genellikle koyduğu yerde bulamaz. Yakınlarını bile tanımakta zorluk çekebilir. İleri durumlarda kişinin “yetersizlik” duygusu tetikleniyorsa çabuk öfkelendiği, hatta davranışsal ve kişilik değişiklikleri yaşayabildiği görülmektedir. Bu dönem ev içi kaza riskinin de yüksek olduğu bir dönem olduğundan kişinin yakınları tarafından gözlem altında tutulması ve bunaltmadan desteklenmesi gereklidir. Daha da ilerleyen seviyelerde kişinin kas kontrolü zayıflar, altına kaçırma başlayabilir ve yürümede zorlanabilir. Yutma güçlüğü yaşandığında kişinin dışarıdan beslenmesi gerekir.

    Alzheimer Tipi Demansta şikayetler:

    • Unutkanlık

    • Yakınlarını tanıyamama

    • Kolay öfkelenme / gerginlik / davranış değişiklikleri

    • Kaybolma • Halüsinasyonlar, hezeyanlar (kuşkuculuk, şüphecilik)

    • Uyku bozukluğu ve düzensizliği

    • Konuşma bozukluğu

    • Zihinsel karmaşa

    • Depresif duygulanım

    MOCA (MOBİD):Montreal Cognitive Assesment / Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği iz sürme, görsel yapılandırma becerileri, isimlendirme, bellek, dikkat, cümle tekrarı, sözel akıcılık, soyut düşünme, gecikmeli hatırlama ve yönelim alanlarından oluşmaktadır. Ölçeğin Türkiye’de standardizasyon çalışmaları tamamlanmıştır. Eğitim ve yaş faktörlerinden etkilenmediğinden SMMT’ye göre daha kullanışlı olduğu belirtilmiştir.

    İFA :İşlevsel Faaliyetler Anketi kişinin günlük hayat aktivitelerinde bağımlılık düzeyini belirler. GDÖ: Geriatrik Depresyon Ölçeği, geriatrik popülasyonda uygulanan ve depresif duygulanımı ölçen bir değerlendirmedir. AİT : Arttırılmış İpucu Testi kişinin bellek işlevini değerlendirir. Belleğin gecikmeli hatırlama, ipucu ile hatırlama, tekrar-kodlama ve hatırlama işlemleri üzerine bilgi verir. • Nöropsikolojik değerlendirme ayırdedici tanı amacıyla, hastalığın izlenmesi amacıyla ve bir rehabilitasyon planlanması amacıyla kullanılır.

  • Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve YasÜrküntü ve bilinmezliklerle dolu, tarih boyunca anlamlandırılmaya çalışılmış bir olgu ölüm. Gerçekleşmesi %100 olan yaşam gerçeği ölüm.

    İnsanı bu kadar yakından ilgilendiren, yaşamımızla iç içe olan ölüm, elbette çocuklar için de merak konusu. Anne baba olarak çocuğunuzdan ölümle ilgili sorular mutlaka alırsınız. Çocuklarda ölüm algısı ve ölüm kavramı hakkında bilgi sahibi olmanız, çocuğu yaşına uygun biçimde aydınlatmanızı sağlayacak, herhangi bir zihin karışıklığı ya da korku oluşmasına meydan vermeyecektir.

    Çocuğunuzla ölüm hakkında konuşurken;

    1)Ölümü bir uyku hali olarak tarif etmeyin. Çocukta uyuma, uykuya dalma korkusuna sebep olabilirsiniz.

    2)Uzun bir yolculuğa çıktı, çok uzak bir yere gitti gibi açıklamalarda bulunmayın. Çocuk kendisine neden bir haber verilmediğini merak edecek, üzülecek hatta seyahate çıkan bir yakınının geri dönmeyeceği kaygılarına sahip olacaktır.

    3)Hasta oldu öldü gibi bir açıklama basit hastalıklar ile ciddi hastalıklar arasındaki farkı bilmeyen çocuğunuzda hastalık korkusu, hastalanma korkusu yaratabilir. Çocuk hastalıktan ölen bir yakınını gördüğünde, birçok hastalığın çok çabuk iyileştiğini, sizin ve kendisinin sağlıklı olduğunu, hastalıkları kolayca yenebileceğinizi, nadiren bazı ciddi hastalıkların ölümcül olabileceğini uygun bir dille anlatın.

    4)Yaşlı idi öldü, yaşlılar zamanı gelince ölür gibi açıklamalar da doğru değildir. Çocuk genç birinin ölümünü öğrendiğinde çelişkiye düşecektir. Yaşlılığın ölüm sebebi olduğu, ancak her yaşta ölünebileceği, anne baba ve çocuk olarak uzun yıllar yaşayacağınızı düşündüğünüzü söyleyin.

    5)Konuyu kapatmaya çalışmanız, kaçamak cevaplar vermeniz ya da çocuğu susturmanız hatalıdır. Yaşam gerçekliği olan ölümün konuşulabilir olduğu çocuğa verilmelidir.

    Çocuklar ölümle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlasalar da 3 yaşından önce ölümü kavrayacak zihinsel yeti oluşmamıştır. 3 yaşından önce ebeveyn kaybı yaşayan çocuğa söz konusu kişinin öldüğü söylense de korku ya da üzüntü duymayacak, o kişinin verdiği bakımla ilgili eksiklikten kaynaklanan sıkıntıları yaşayacaktır.

    3-5 yaşlarında “ölüm, ölmek, ölmüş” gibi kavramlar çocuk tarafından kullanılsa da ölüm ile ilgili bir duygulanım ve korku tepkisi verecek zihinsel gelişim henüz yoktur. Televizyon kumandasını vermediğiniz için size kızan 4 yaşındaki çocuğunuz, “ölürsün inşallah anne-baba” diyebilir. Bu yaşlarda ölüm uzun bir ayrılık, dönüşü uzun sürecek bir yolculuk gibidir. Sürekli ve geri dönülmez ölüm olgusu kavranmamıştır. Oyunlarında ölü numarası yapıp, dirildim diyerek karşısındakini korkutmaya çalışabilir, akvaryumda ölen balığı “balık ölmüş” diye size haber verebilir, sonra da “bunu yüzdür, yem verelim yüzsün” diye tutturabilir.

    5 yaşlarında çocuk için ölüm, uyanılmayan bir uyku halidir ve artık korkutucu bir kavram haline gelmeye başlamıştır. Daha önce anne baba ölümü uyku olarak tariflemişlerse çocukta uyku düzeni bozulabilir, uykuya dalmaktan korkma, yalnız yatamama gibi sorunlar görülebilir. Çocuk ölen dedesinin toprak altında nasıl nefes aldığını, orada yalnız sıkılıp sıkılmadığını, ne yiyip içtiğini, kıpırdamadan nasıl yattığını sorabilir. Yani henüz ölümün bir son, geri dönülmez bir durum olduğu kavranmamıştır. Bu yaşlarda çocuk anne babanın da ölüp ölmeyeceğinden korku duyar, sık sık siz de ölecek misiniz diye sorabilir.

    6-7 yaşlarında ölümün yaşlılık ve hastalıkla ilgili bir kavram olduğu yavaş yavaş pekişmeye başlar. İzlenen çizgi filmler, okunan masal ve öykülerin etkisiyle ölüm kötüler içindir, ölüm kötülere bir cezadır algısı oluşur. Çocuk ölümü kendine yakıştırmaz. Yaşlı, hasta kişilerin yakında öleceklerini düşünür, fakat ölümden uykudan uyanır gibi birden dönmek mümkündür. Çocuk ölümden korkar gibi görünse de asıl korkusu yalnız kalma korkusudur. Ebeveynlerin “söz dinlemez, yaramazlık yaparsan ölürüm annesiz-babasız kalırsın” gibi söylemleri bu korkuyu pekiştirecek, sevdiklerinin ölümü karşısında kendini suçlayacak, kendine verilmiş bir ceza olarak algılayacaktır. “Ben yaramazlık yaptım, dedem öldü, şimdi cennette uslu çocuklarla oyun oynuyor” gibi bir algıyı çocuğun zihnine yerleştirecek tarzdaki yaklaşımlarınız büyük hata olup, psikolojik sorunlara eğilimli yetişkinlerin temelini atmış olursunuz.

    9-10 yaşlarından itibaren ölüm gerçekliğini kavrayacak bilişsel yetenek kazanılır, ölümün yaşamın geri dönülmez bir sonu olduğu anlaşılır. Yakın çevreden bir ölüme şahit olmak ya da uzun yıllar böyle bir durumla karşılaşmamak ölüm gerçekliği kavramının kazanılmasını daha erken ya da ileri yaşlara atabilmektedir.

    Anne baba olarak çocuğunuzla ölüm hakkında konuşurken öncelikle sizin ölümü içselleştirmiş, kabul etmiş, ölümle barışık olmanız gerekir. Siz ölümü korkutucu bir olay olarak görmeyen duygusal ve felsefi kapasiteye eriştiyseniz çocuğunuza sağlıklı bilgileri verebilirsiniz.

    Ölüm hakkında çocuğunuzla konuşurken gerginlikten uzak, huzurlu ve rahat olmanız, kafa karışıklığına yol açmamak için sadece sorduğu sorulara gereksiz ayrıntılara girmeden net ve kısa yanıtlar vermeniz, ne sorduğunu tam olarak anlamanız tavsiye edilir.

    Anne baba, eş, evlat, yakın akraba ölümü bireyin yaşayabileceği en travmatik olaylardandır. Yas tepkisi yetişkin ya da çocuk herkes için doğaldır. Ağlama, üzüntü, uykusuzluk, iştahsızlık, isteksizlik, çaresizlik, karamsarlık, umutsuzluk gibi belirti ve duygular bir dönem yaşansa da sağlıklı bir psikolojik yapı sürekli ruhsal çökkünlük halinde kalmaz.

    Bu yazımızda çocuklarda yas süreci ve sevilen birinin ölüm haberi çocuğa nasıl verilir, bir yakını ölen çocuğa nasıl davranılır? sorularına da cevap vereceğiz.

    Anne babasını kaybeden bir çocuk ağlama, bağırıp çağırma, öfkeli ve şiddet dolu davranışlar gösterebildiği gibi sessiz ve tepkisiz de kalabilir. Elbette üzüntülü ve hüzünlüdür, fakat temeldeki korku “bana kim bakacak”, “ben ne olacağım” dır.

    Bazı çocuklar donmuş ve uyuşmuş gibi bir hal alır, ölü ve ölümle ilgili konuşmaları duymazdan, anlamazdan gelir, hiçbir soru sormaz, oyununa ve arkadaşlarına döner.

    Bazı çocuklar ise yas tepkisi olarak bir bayram, şölen havasına girip sevinçli, canlı, yerinde duramaz olup, yersiz gülmeler, olmayacak şeyler istemeler, çeşitli soytarılıklar yaparlar. Her iki durumda da yadsıma (inkar) savunma mekanizması devreye girmiş, inanmama yoluyla travma atlatılmaya çalışılmaktadır.

    Çocuklar, yetişkinler kadar üzüntülü ve acılı kalıp, yaslı görünüm vermezler. Ölüm gerçeği kabul edildikçe, ölen ebeveyne karşı kendini bırakıp gitmesinden ötürü öfke duyulmaya başlanır. Ebeveyne duyulan öfke ve ölümün kendi yaramazlıkları, kötü çocuk olması kaynaklı olduğuna dair hatalı inançlar suçluluk duygusu yaratırsa ruhsal problem çıkma olasılığı artar.

    Genel kaygı hali ve farklı korkular, gece korkuları, karabasan ve kâbuslar, uyku bozuklukları, tikler, bayılma ve titreme nöbetleri, baş ve karın ağrıları gibi bedensel yakınmalar, dalgınlık, unutkanlık, yaşından daha küçük davranmaya başlama, kekemelik, tırnak yeme, altını ıslatma, hırçınlık, içine kapanma, okula gitmede isteksizlik, okul başarısızlığı, uyum ve davranış bozuklukları yasın getirdiği ruhsal sorunlar olarak çocuk psikiyatrisinde sıklıkla karşımıza çıkar.

    Çocukluk dönemlerinde anne ya da baba kaybının ileriki yıllarda depresyon olasılığını yükselttiği, birçok ruhsal bozukluğa zemin hazırladığı psikiyatristler tarafından kabul edilse de bu bir kural değildir. Ebeveyn boşluğunu dolduracak bireyin çocukla kurduğu sevgi dolu ilişki ve iletişim burada önem kazanmaktadır.

    Çocuğun yas sürecini sağlıklı biçimde atlatması ve çocuğa ölüm haberini verirken dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:

    1)Çocuğun yaşına göre 1-2 hafta bekleyip, alıştırmak mümkün olsa da gerçek uzun süre gizlenmemeli, en kısa sürede, çocuğun en yakını haberi vermelidir.

    2)Haber verirken, ölen kişinin bir daha geri gelmeyeceği, ancak sizin onun yanınızda olduğunuz, bakımında, ihtiyaçlarının karşılanmasında hiçbir sorun yaşamayacağı net olarak anlatılmalıdır.

    3)Üzgün olsanız da güçlü olduğunuzu, sevgi ve desteğinizin hep onun yanında olacağını göz teması kurarak ve tensel temas ile söyleyerek korkularını hafifletin.

    4)Ölmüş kimseden konuşmaktan kaçınmayın, anılarını anlatıp paylaşın.

    5)Yasınızı çocuktan gizlemeyin.

    6)Çocuk yas yerine neşeli, hareketli, canlı, oyuncu davranışlar gösteriyorsa kesinlikle suçlamayın.

    7)Ölümü yadsıyan çocuk için aceleci olmayın, bekleyin ve anlayışla davranın. Genelde birkaç haftada durum olağan akışına kavuşur.

    8)Ev, okul, şehir değiştirmek gibi büyük değişikliklerden bu dönemde kaçının.

    9)Üzüntüsünü belli edemiyor, soru soramayacak kadar şaşırmış ya da üzgün ise siz onun adına konuşmayı başlatabilir, duygu aktarımına yardımcı olabilirsiniz.

    10)Ölüm sebebiyle çocuğa karşı korumacı davranmayın.

    11) 6-7yaşından önce çocuklar gömme merasiminden uzak tutulmalıdır.

    12)“Annen melek gibiydi, Allah çok sevdiğinden onu aldı” “Baban çok iyi biri olduğundan erken öldü” gibi ölümü sevimli ve aranacak bir şey olarak göstermeye çabalamayın.

    13)Zamanı geldiğinde sevdiklerimizle öteki dünyada buluşacağımız umudu ve bilgisini vermek doğrudur.

  • İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İnsanların bağlanma algısı geliştirebilmesi için sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Yakınlık ve ait olma hissi başkaları ile ilişki kurabilmenin en önemli iki yoludur. Yakınlık en yakın ilişkilerimize (anne, baba, sevgili, eş) ; ait olma hissi ise sosyal ilişkilerimize uyumu sağlamaktadır. Bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Aslında bu kişilerde bağlanma problemi hemen göze çarpmaz, hatta çok güzel uyum sağlıyor gibi gözükür ama genellikle favori duygusu (en sık hissedilen) yalnızlıktır, koşulları ne olursa olsun genelde daha önce hiç sahip olmadığı ilişkiyi arzular. Kimsenin onu derinden bildiği ya da onunla derinden ilgilendiğini hissetmez.

    Dolayısıyla yoksunluğuyla başa çıkma sitiline göre genellikle ya karşı cins tarafından her zaman duygusal olarak hayal kırıklığına uğratılma, ya da aşkı platonik yaşamaya daha hevesli olma, ya da duygusal açıdan verici olup tam tersi insanlarla ilişkiyi devam ettirerek bu adı konamayan kâbusla baş etmeye çalışırlar ancak sonuç yine aynıdır daha az yakınlık, daha az aidiyet.Ve içten içe kemiren yalnızlık duygusu ile birlikte sevilme ihtiyacının hiçbir zaman karşılanmayacağına dair derin ve sabit bir inanç söz konusudur. Duygusal yoksunluk deneyiminin tanımlanması oldukça zordur, çünkü içinde çok az düşünce barındır, hisle ilgilidir ve yoksunluk çok erken başlangıçlıdır yani erken dönemde kurulan birincil bakım veren ebeveynimizle ilişkilerden köken alır.

    Duygusal yoksunluğun erişkinlikte yansımaları en çok yakınlık gerektiren karşı cins ilişkilerinde kendini göstermektedir. Farklı yansımaları vardır. Bunlardan birinci insan ilişkilerinde çok ısrarlı olma ve insanlar size ne kadar verirse versin bunun hiçbir zaman yetmemesi. Ya fazla muhtaçsınızdır ya da çok fazla talepkar. Bazı insanlar ise bu yoksunluğu başka insanların ihtiyaçlarını besleyerek telafi ederler. Arkadaşlarının ya da çocuklarınızı ihtiyacını karşılamak için çok fazla çaba içinde olmak ya da insanlara yardım etmeyi içeren işlere yönelmek ya da gönüllü olmak yoksunluğun telafi için mükemmel bir yoldur. Son yansıma ise insanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmak, ilişkilerin sonucunda insanlara duygusal olarak sizin yanınızda olacakları konusunda güvenmemek, anlaşılmadığınızı düşünmek duygusal yoksunluğun neticesidir. Duygusal yoksunluk yetişkinlik hayatında erken dönem bakım verenle ilişkinin niteliğine göre ya tüm hayatı kapsar ya da herkes yoksun bırakan insanlar olarak görülmez, sadece kısıtlı bir alanı kapsar özellikle de âşık olunanı.

    Çoğu insanın çok başarılı bir iş hayatı, oldukça geniş sosyal ilişkileri genel olarak işlevselliği oldukça yüksek bir hayatı olmasına rağmen karşı cins ilişki konusunda tekrarlayan bir örüntü yaşaması, dikiş tutturamaması veya kronik hayal kırıklıkları yaşamasının altında aslında kelimelere dökülemeyen, deneyimlenmesi hatta tespiti oldukça güç bu inanç yatar. Çünkü duygusal yoksunluk eksik olan bir şeydir, çocuğun hiçbir zaman bilmediği bir şey…

    İlişki yaşadığınız kişi size fazla yakınlaşınca ilişkiyi bitirmek için uygun nedenler bulmaya başlıyorsanız, yoksunluğunuzu ilişkinizi sabote ederek pekiştiriyor yani ihmale aşırı hassas hale geliyorsanız, sevgilinizin aklınızı okumasını ve sihirli bir şekilde ihtiyaçlarınızın karşılanmasını bekliyorsanız, ilişkilerde çatışma durumlarında her seferinde derin bir sessizliğe teslim oluyorsanız, ya da fazlasıyla hırçın talepkarsanız içinizdeki “ihmal edilmiş, yoksun” çocuğu hissetmeye çalışın. Anlamak değişimde ilk adımdır.

  • Çocuklara ölüm haberini vermek

    Çocuklara ölüm haberini vermek

    Ölüm yetişkinler için dahi karmaşık ve kabullenmesi güç bir durum iken, çocukların bu acı durumu kavrayabilmesi, o kişinin yokluğuna alışabilmesi çok daha zordur. Çocukların ölüm kavramına bakışları yaşlara göre çok değişkenlik göstermektedir. Çocuğa ölüm haberi verilirken yaşına uygun bir şekilde izah edebilmek çok önemlidir.
    3 yaştan önceki dönemlerde çocuklar ölüm kavramını hiç anlayamazlar. 3-6 yaş aralığında ölümü anlarlar fakat geri dönüşü olabilecek bir durum gibi değerlendirirler. 6 yaştan itibaren yavaş yavaş anlamaya, durumu geri dönülmez bir şey olarak kavramaya başlasalar dahi 10-12 yaş civarında gerçek ölüm algısı oturmaya başlar.
    Çocuğa ölüm haberini verirken her zaman dürüst olmak gerekmektedir. Hiç bir şey yokmuş gibi davranmak, ölen kişinin bir yere gittiğini geri geleceği söylemek geniş zamanda çocuğa çok daha büyük zarar vermektedir.  Her gün kaybettiği yakının geleceği döneceği ile yaşayan çocuk, her gün tekrardan hayal kırıklığı yaşıyor ve ölen kişiye karşı öfke hissetmeye başlıyor. Kendisini terkedip gittiğini, onu sevmediği için geri dönmediği düşünmeye başlıyor.
    Ölüm beklenmeyen, ani bir ölüm ise bunu alıştırarak söylemek faydalı olacaktır. Öncelikle hastalandığı ve durumunun kötü olduğu söylenerek çocuk bu duruma hazırlanabilir. Fakat bu süreç çok uzatılmamalıdır çünkü bu süreç içerisinde çocuk hiç beklemediği bir anda bu ölüm haberini başka bir kaynaktan duyabilir bu da hem kendisi için bir şok olur hem de size olan güveninin zedelenmesine yol açabilir.
    Çocuğa ölüm haberini, çocuğun kendisine yakın hissettiği, sevdiği ve sevildiği birisi tarafından verilmesi gerekmektedir. Güvenmediği ya da yeteri kadar tanımadığı, sevmediği birisinden bu haberi alması durumu kabullenmesini zorlaştıracaktır.
    Kültürmüzde sıklıkla rastlanılan bir diğer sakıncalı durum ise ölümü bir ödül, bir güzellik olarak gösterme kaygısıdır. Ölen kişinin arkasından “Allah onu çok sevdiği için ya da çok iyi bir insan olduğu için yanına aldı gibi söylemler çocukta farklı kaygılara yol açabiliyor. Böyle bir durumla karşılaşan çocuk, iyiliğin göstergesi olarak ölümü kabulleniyor ve kendisinin ve diğer yakınlarının da ölmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu ölüm gerçekleşmediği vakit de kendisinin ve diğer yakınlarının aslında iyi insanlar olmadıklarını ya da Allah’ın onları sevmediğini düşünebiliyor. Aynı şekilde ölüm bir ceza olarak da gösterilmemelidir. Hayatın doğal bir parçası olduğu, tüm canlıların bu süreci er ya da geç yaşayacakları yaşına uygun bir dil ile aktarılmalıdır. 
    Çocuğun yas sürecini yaşamasına müsade ederken, cenaze, defin ve diğer kültürel anma törenlerinden mümkün olduğunca uzak tutmak faydalı olacaktır. Diğer yakınlarını çok kötü durumda görmek yaşı gereği kaldıramayacağı bir durum olabilir. 
    Ölüm haberini alan çocuğun tepkisini doğal bir biçimde yaşamasına müsade etmek gerekir. Ağlamasına engel olunmalalı, duygularını boşaltmasına olanak sağlanmalıdır. Yaşını da göz önünde bulundurarak ondan çok olgun bir davranış sergilemesini beklemek çocuğa kaldıramayacağı bir sorumluluk yüklenmesine neden olur. Konuşmaya zorlanmamalı ancak konuşmak istediğinde de kendisi ile konuşulmalıdır.
    Ölüm çocuğa ne kadar doğru ve sağlıklı bir biçimde anlatılırsa anlatılsın, yaşına da bağlı olarak çocuk ölüm olayını çok rahat kabullenemeyecektir. Özellikle kaybedilen kişi ebeveynlerinden biri ise bu süreç çocuk için çok daha zor olacaktır. Bu duruma maruz kalan çocuğun genel davranışlarını gözlemlemekte ve bir uzmandan genel bir destek almakta çok fayda bulunmaktadır. 

  • Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yaşamak kişisel ilişki kurmaktır….

    Hepimizin anne babası var, çoğumuzun dost ve kardeşleri var, bazılarımız evli ve çocuk sahibiyiz. Zaman zaman hayal kırıklığı, öfke ya da kederle de son bulsalar da, çoğumuz bu ilişkilerin son derece değerli olduğunu düşünürüz. Ailelerimize oldukça fazla zaman ayırırız ve dostluk, sevgi, evlilik konuları üzerinde düşünürken yine oldukça fazla fiziksel ve ruhsal enerji harcarız.

    Öte yandan, tüm çabalarımıza karşın, yakın kişisel ilişkileri kurmak ve sürdürmenin ne kadar zahmetli bir iş olduğunu kabul etmek için bilge bir kişi ve ya kâhin olmamıza gerek yok. Yakın ilişkilerkurmak ve sürdürebilmek gerçekten zor ve zahmetli bir iş. Kurduğumuz kişisel ilişkilerin birçoğu yakın ilişkiler değildir. Dostlarımızın ve ailemizin sorunlarını, gözlemlerini ya da konuştuklarını duyarlılıkla dinlemeyiz; ilgi duydukları her neyse, bunda onlara destek olmak için gerekli çaba ve gayreti göstermeyiz. Oysa onlar kalıcı diğer ilişkilerimizin birçoğu geçicidir. Dostlarımız bizi eleştirdiği, eğlenceli gelmediği, sinirimize dokunmaya başladığı takdirde kendimizi geçici olarak ya da ebediyen ilişkiden geri çekebiliriz.

    Gerçek samimiyet ise farklı renkte bir ilişkidir. Çoğumuz hayatımızı, düşüncelerimizi, korkularımızı ve özlemlerimizi paylaştığımız samimi ve içten ilişkiler kurmayız. Gerçek ve samimi ilişkiler kurmayı ve yaşatmayı enerji ve kuvvet gerektiren bir çaba olarak görürüz. Bir çok evli çift samimiyete asla ulaşamıyorlar. Samimiyeti ayakta tutmakta oldukça zordur. Boşanma oranlarına şöyle bir göz atmak birçok çiftin samimi ilişkiler kuramadıklarından yakındıklarını görmek mümkün.

    Bu sorunlar sadece romantik duygusal ilişkilere mahsus değildir. Hepimizin hayatında dostlarımızın sıradan bir tanıdığa, uzak yabancılara, hatta kötü düşmanlara dönüştüğüne şahit olmuşuzdur. Çok yakın dostlar kendileri için çok önemli olan meseleler hakkında ciddi anlaşmazlığa düştüklerinde, dostluğun bitmesi hiçte sürpriz değildir. Genelde bu dostlukları ayakta tutabilmek için gönüllü olmuyoruz. Peki, ama kişisel ilişkiler kurmak ve onları ayakta tutmak neden bu kadar zor? Belki de samimiyete ihtiyacımız var. Ve ilk bakışta dostlara ve bir aileye sahip olmak pekte zor gibi gelmiyor. Burada yolunda gitmeyen bir şeyler var. Eğer dostluk ve aşk düşündüğümüz gibi değerliyse ve samimi ilişkilerin kurulması ve olduğu gibi korunması görece kolaysa, o zaman bunlar neden bu kadar tehlike içindeler?

    Kişisel ilişkiler belki değerlidir, ama çoğumuzun sandığı nedenlerden ötürü değil. Kişisel ilişkiler kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için değil, bizi daha iyi bir insan haline getirdiği için değerlidir. Eğer bu tez doğru ise kendini iyi hissetmek için ilişkiye girenler büyük olasılıkla samimiyetin getireceği en iyi imkânlardan mahrum kalacaklardır ve bu ilişkileri yürütmeleri için pek bir nedenleri olmayacaktır.

    Evet bu ilişkiler değerli ve önemlidir, ama onlara başlamak ve sürdürmek ilk başta düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk istiyor olabilir. Evet bir çoğumuz onlara zaman ve enerji harcama konusunda isteksizizdir. Tıpkı sağlığına dikkat edemeyecek kadar tembel ve disiplinsiz olanlar gibi, ilişkimizi ayakta tutabilecek disiplin ve dürtüye sahip olmaya biliriz.

    Kaynak : Kişisel ilişkiler 

    Hugh Lafollette