Etiket: Yağ

  • Lipoliz!

    Kadın ve erkeklerde en sık görülen sorunların başında olan bölgesel yağ fazlalıkları hiç da göz ardı edilmeyecek bir mesele. Estetik, tıbbi ve cerrahi yöntemler bu sorunla ilgili savaşta bir çok yöntem bulduysa da yine en son trend Amerika da ve Avrupa’da sıkça uygulanmaya başlayan Lipoliz yöntemi. Bu dönemlerde özellikle sellülit ve bölgesel incelmede sıkça adından söz ettiren lipoliz yönteminin diğer isimleri ise Lipodissolve ,lipoterapi,Lipolizis terimleridir. Diyetle çözülmeyen ,bölgesel incelme ve sellülit sorunları için bu gün artık Avrupa ve Amerikada soya enjeksiyon yöntemi uygulanıyor.Türkiye de az sayıda hekimin uyguladığı bu yöntem 1995 yılında Brezilyada başladığı ve FDA onayını almış olmasına rağmen bir süredir Avrupa ve ABD de büyük ilgi görüyor.

    En çok hangi bölgelere uygulanıyor?

    Bölgesel ve kalıcı yağ depoları yok etmek için yararlanabileceğiniz bu yöntem bir kilo verme yöntemi değildir,örneğin doğum sonrası geri kalan yağ kitleleri, kol, bacak, boyun, karın, kalça yağları ve sellülit vakalarında son derece başarılı sonuçlar sağlıyor, başlangıç aşamasında çok fazla bir kilo söz konusu ise kilo vermeleri da şart olabiliyor.

    Hangi bölgelerde daha iyi sonuç alınıyor?

    Bazı insanların kiloları fazla olmadığı halde belirli bölgelerde aşırı yağ birikimi oluşur. Bacak, kalça, karın, bel yan tarafları, erkeklerde ise özellikle karın ve bel en çok yağ birikimine yatkın yerlerdir ve özellikle bu bölgelerde son derece başarılı sonuçlar alınmakta.

  • Karaciğer yağlanması hakkında

    Karaciğer yağlanması, karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Karaciğer hücrelerinde yağ birikiminin yanı sıra karaciğerde sertleşme ve bazı ilerleyici hasara yol açan durumlar, siroza kadar gidebilmektedir. Karaciğer yağlanmasının görülme sıklığı, obezite ve insülin direncinden kaynaklanan, hareketsizlik ve beslenme bozuklukları gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda yapılacak karaciğer nakillerinin çoğunun, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişen sirozlu ve bu nedenle gelişecek karaciğer kanserli hastalara yapılacağı öngörülmektedir. Karaciğer yağlanması olan kişilerde sıklıkla görülen belirtiler; halsizlik, bitkinlik ve isteksizliktir. Özellikle karaciğer testleri yükselen hastalarda halsizlik belirginleşir. Hastalığın tanısında kullanılan en temel yöntem ultrasonografidir. Bu yöntemle hastaya herhangi bir zararlı ışın vermeden, ses dalgalarıyla karaciğerin yapısı belirlenebilir. Ultrasonografik olarak yağlanma saptanan hastanın kanında karaciğer testlerinde yükselme ve insülin direnci olup olmadığına bakılmalıdır. Karaciğer testlerinde yükselme saptanan hastalar 3 veya 6 aylık düzenli takibe alınmalıdır. Hastalığın basit yağlanmamı yoksa ilerleyici tip mi olduğunu anlamanın en önemli yöntemi “karaciğer biyopsisi”dir. Bu yöntemde karaciğerden bir iğne ile parça alınıp incelenir ve karaciğerde inflamasyon olup olmadığı, karaciğerdeki sertleşme derecesi(fibrozis) ve risk durumu tespiti yapılabilmektedir.

    “150 DAKİKA YÜRÜYÜŞ”

    Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş yapılmalı “Karaciğer yağlanmasını önlemede en önemli iki yöntem diyet ve spordur. Burada amaç hem kilo fazlası olan bireylerde ideal kiloya ulaşmak hem de insülin direncini düzeltmektir. Diyette özellikle günlük kalori alımının azaltılması, trigliseridden fakir beslenilmesi, bol sebze tüketilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalardan kaçınılması önerilmektedir. Hastaların ayda en fazla 3 kg vermesi hedeflenmelidir. Çünkü hızlı kilo alıp vermek de karaciğer yağlanmasının şiddetlendirebilmektedir. İnsülin direnci, karaciğer yağlanmasına neden oluşturma teorilerin temelini teşkil etmektedir. Bu nedenle karaciğer yağlanması olan kişiler günlük aktivitelerini artırmalıdır. Haftada en az 150 dakika olacak şekilde hızlı tempolu yürüyüş veya hafif tempolu koşu en çok önerilen spordur. Ağır kas egzersizleri ise önerilmemektedir”

  • D vitamini ve sağlımız

    D vitamini ve sağlımız

    D vitamini, hormon benzeri fonksiyonları olan bir grup yağda çözünen vitamindir. Türkiye bol güneş ışığına sahip coğrafi bir konumda olmasına rağmen, gebe kadınlar, bebekler, çocuklar ve yetişkinlerde D vitamini eksikliği gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Özellikle kış aylarında güneşten az faydalandığımız için D vitamini sentezi hemen hemen hiç olmamaktadır.

    Bu nedenle D vitamini eksikliği bir hastalık göstergesi olacağı gibi, yetersizliğiyle birlikte bir çok sağlık sorunları da ortaya çıkmaktadır. Diyetisyen Selvi Pamukçu ile hazırladığımız ve siz değerli okuyucularımızın ilgiyle okuyabileceği bu makalenin dikkat çekeceğini umuyorum.

    D Vitamininin Vücuttaki Sentezi

    Bitkisel ve hayvansal kaynaklı olarak alınan D vitamini öncülleri deride ve vücutta sentez edilir. D vitamini iki şekilde oluşur.

    Deride güneş ışığı yardımı ile;

    Yeterli D vitamini alımı günde 20 dakika boyunca kol, bacak ve yüzün ışığa maruz kalması yeterli olabilir. D vitamini

    Tüm D vitamini yapımının yüzde 80’i deride olur,

    Geri kalanın yüzde 20’si ise diyetle bitkisel kaynaklardan ergokalsiferol (D2 vitamini) ve hayvansal kaynaklardan kolekalsiferol (D3 vitamini) alınır

    2. Diyetle besinlerden vitamin D2 ve vitamin D3 alınmasıyla ;

    Hayvansal besinlerden alınan kolekalsiferol(D3) ile bitkisel besinlerden alınan ergokalsiferol (D2), ince bağırsaklardan emilir. Emilen D Vitamini Karaciğerde metabolize olur. D Vitamininin fazlası Karaciğer, yağ ve kas dokularında depolanır. Vitamin D’nin bir kısmı, karaciğerde 25-hidroksikolekalsiferole [25(OH)D3] veya 25-hidroksiergokalsiferole [25(OH)D2]’ye çevrilir. D Vitamininin depolanmayan önemli bir kısmı 25(OH)D3’e dönüşerek kana geçerse de az bir kısmı karaciğerde işlenerek safra yoluyla bağırsağa taşınır ve ince bağırsaktan tekrar emilir(enterohepatik dolaşım). Plazmada bulunan 25(OH)D3 veya 25(OH)D2, böbrek hücrelerine gelir ve hidroksilaz enziminin etkisiyle hücre içinde 1.25(OH)2D3 veya 1.25(OH)2D2’ye dönüşerek aktif D Vitamini Metabolitini oluşturur.

    D vitaminin vücuttaki rolü

    D vitamini bağırsaktan kalsiyum ve fosfor emilimini kolaylaştırıp, böbreklerden fosfor geri emilimini uyararak kemik mineral metabolizmasını doğrudan etkilemektedir.

    İskelet sistemi ve D vitamini ; Eksikliği ile iskelet sisteminde belirtilerle ortaya çıkan hastalıklar raşitizm ve osteomalasidır. Raşitizm, özellikle süt çocuklarında ve ilk yaşlarda çok görülür. Raşitizmde kemikler yumuşar ve kolay bükülür hal alır. Bacaklarda X veya O biçimi çarpıklıklar olur. Osteomalasi ise yetişkinlerde yaygın olarak görülür ve kemikler daha yumuşaktır. Vücutta kalsiyum emilimi ve kemik mineral yoğunluğu düşüktür. Sık doğum yapan, yetersiz ve dengesiz beslenen, güneşten yararlanamayan kişilerde risk artar.

    Diyabet ve D vitamini ; D vitamini pankreastan insülin salgılayan beta hücrelerini uyararak insülin salınımını arttırır. Serum 25-OH-D ile insülin duyarlılığı arasında pozitif ilişki gözlenmiştir. Ayrıca D vitamini yangısal madde üretimi ve lenfosit çoğalmasını azaltarak Tip 1 diyabet oluşuma riskini ve özellikle açlık kan şekerini düşürdüğü gözlenmiştir.

    Obezite ve D vitamini; Vitamin D eksikliği deri altında yağ birikimini artırabilir. Obezitede yağ dokusu arttığı için D vitamini bu dokuda daha fazla depolanmaktadır.

    Ortak genetik ve çevresel ortamlarda gelişen, bel çevresi kalınlığı, yüksek tansiyon, kan yağlarında bozukluk, kan şekeri yüksekliği ile karakterize bir kardiyometabolik risk faktörleri olarak tanımlanan metabolik sendroma bağlı olan D vitamini eksikliğinin dünyada populasyonu yüzde 30- 60 olarak görülmektedir.

    D vitamini alımı, BKİ (Beden Kitle İndeksi )’ni azaltır ve birlikte kan basıncını düzenleyerek tansiyonu dengeleyebilir. Ayrıca D Vitamini bazı kanserlerin (meme, prostat, kolon rektum kanseri) otoimmün hastalıkların, kalp hastalıklarının gelişimini önler.

    D vitaminin eksikliği riski taşıyan grupları şu şekilde sıralayabiliriz

    Hamile ve emziren kadınlar

    Bebekler ve <5 yaşındaki çocuklar

    <65 yaş üzeri insanla

    Güneşten az yararlananlar veya kapalı ortamda çalışanlar

    Koyu cilt yapısına sahip olanlar(Afrika ve Güney Asya kökenli gibi)

    Ayrıca eksikliğinin nedenlerine baktığımızda diyetle yetersiz D vitamini alımı olanlarda, obezite (şişmanlık), yağ emilimi bozukluğu yapan hastalıklarda (kistik fibrozis, çölyak, whipple, crohn hastalıkları), katabolizmayı arttıran ilaçlar (glukokortikoidler) kullananlarda, karaciğer yetmezliği, nefrotik sendrom, kronik böbrek yetmezliği, genetik hastalıkları (vitamin D bağımlı rikets tip 1-2-3), hipertroidizmi olan kişilerde ve anne sütü kullanan bebeklerde bu vitaminin eksikliği bulgularına çok sık rastlanmaktadır.

    Serum D vitamini düzeyleri

    Kişide vitamin D düzeyini değerlendirmek için genellikle serum 25- Hidroksi vitamin D (25-OH D) ölçümü yapılır.

    25(OH)D düzeyi; 20 ng/ml D’den düşük ise D vitamini eksikliği,
    21 ile 29 ng/ml arasında ise D vitamini yetersizliği,
    30 ile 80 ng/ml arasında ise normal D vitamini düzeyi,
    80 ng/ml’den yüksek ise yüksek D vitamini düzeyi,
    150 ng/ml’den yüksek ise D vitamini intoksikasyonu olarak belirlenmiştir.

    D Vitamini kaynakları

    Bu vtaminin yoğun olduğu diyetlerle, bitkilerde bulunan ergokalsiferol (D2 vitamini) ve hayvan dokularında bulunan kolekalsiferol (vitamin D3) şeklinde alınabilmektedir. Aşağıdaki tabloda gördüğümüz üzere asıl D vitamini, kaynağı Güneş ışığı olup besinlerde ise en fazla sırasıyla derin yağlı su balıklarında (somon, sardalya, uskumru, ton balığı), morina balığı ciğeri ve yumurta sarısında bulunmaktadır.

    D Vitamini

    Doğal Kaynaklar

    Morina karaciğer yağı ∼400–1,000 IU/çay kaşığı vitamin D3
    Somon ∼600–1,000 IU/100 gr vitamin D3
    Sardalya ∼300 IU/100 gr vitamin D3
    Uskumru ∼250 IU/100 gr vitamin D3
    Ton balığı 236 IU/100 gr vitamin D3
    Shiitake mantarları ∼100 IU/100 gr vitamin D2
    Yumurta sarısı ∼20 IU/yumurta sarısı vitamin D3 /D2

    D Vitamini eksikliği önleme ve tedavi yaklaşımı

    Bu önemli vitaminin eksikliğini önlemek için, Endokrin Topluluğu kendi uygulama rehberlerinde bebeklerde ilk bir yıl için günlük 400-1000 IU (2000 IU’ye kadar güvenli), 1-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenler için günlük 600-1000 IU (4000 IU’ye kadar güvenli), 18 yaş üzeri erişkinler için ise günlük 1500-2000 IU (10,000 IU’ye kadar güvenli) vitamin desteği önermektedir.

    Ülkemizde ve dünyada bu vitaminin yetersizliği yaygın olarak görülmektedir. Bu durumun kısıtlı güneş ışığına maruz kalma ve diyetsel faktörlerle ilişkili olacağı düşünülerek, kişilere vücudun ihtiyacını karşılamak için uygun beslenme kaynaklarından yeterli D vitamini alımı sağlanmalı ve takviyesi yapılmasının uygun olacağı görüşündeyiz.

    Her gün 30 dk kadar baş, yüz, el, kol ayak ve bacakların güneş ışınlarıyla doğrudan temas ettirilmesi ile birlikte yeterli ve dengeli beslenme çerçevesinde her gün 1 yumurta, 2 su bardağı tam yağlı süt yada ürünleri, haftada 1-2 yağlı balık tüketilmesiyle yetişkin insanlar D vitamini ihtiyacını karşılayabilmektedir.Bu koşulları sağlayamayanlara doktor kontrolünde ek D vitamini verilmesi gerekir.

    Referanslar;

    Fatma Uçar1, Mine Yavuz Taşlıpınar1, Ayşe Özden Soydaş1, Nurgül Özcan. Ankara Etlik İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesine Başvuran Hastalarda 25-OH Vitamin D Düzeyleri. Eur J Basic Med Sci 2012;2(1):12-15

    Belkız Öngen Ceyda Kabaroglu Zuhal Parıldar. D Vitamini’nin Biyokimyasal ve Laboratuvar De¤erlendirmesi. Türk Klinik Biyokimya Derg 2008; 6(1): 23-31

    Laird E, McNulty H, Ward M et al. Vitamin D deficiency is associated with inflammation in older Irish adults. J Clin Endocrinol Metab. February 2014.

  • Yaz gelmeden zayıflama telaşı ile hasta olmayın

    Kısa sürede fazla kilolardan kurtulma isteğiyle zayıflama ilaçları ve bitkisel karışımlara başvurmak, pek çok hastalığı beraberinde getirerek hayati riske de neden olabiliyor. Ancak sağlıklı kilo vermenin yolu, uzman kontrolünde doğru yaşam tarzı değişikliklerinden geçiyor. Memorial Etiler Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü’nden Uz. Dr. Özlem Kaplan, zayıflama ilaçlarının zararlı etkileri ve kalıcı kilo kontrolü için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi.

    Zayıflama ilaçlarının ve bitkisel ürünlerin bitki içerikli olması zararsız anlamına gelmiyor

    Şişmanlık özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve Batı toplumlarında günlük yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivitenin azlığı nedeniyle giderek yaygınlaşan önemli bir sağlık sorunudur. Son yıllarda pek çok kişi, diyet ve egzersiz yapmadan bir an önce kilo vermek amacıyla çeşitli ilaç, bitki ve bitkisel ürünler kullanmaktadır. Toplumda bitkisel ürünlerin zararsız olduğuna dair yanlış bir inanış bulunmaktadır. Tüm bu ürünlere internet üzerinden kolayca ulaşım olması, geniş kitleler tarafından bu ilaç ve bitkisel ürünlerin yaygın kullanımına yol açmaktadır.

    Vücudunuzun dengesi bozulabilir

    Bu ürünlerin uzun süreli kullanımı sonucunda çeşitli istenmeyen etkiler görülebilir. Kilo verdirdiği ileri sürülen ürünlerin içerisinde dışkılamayı kolaylaştırıcı, idrar çıkışını ve terlemeyi arttırıcı, sindirim sistemini uyarıcı ve gaz giderici etkisi olan bitkilerin olduğu gözlenmiştir. Bu ürünlerin sürekli kullanımı vücuttan sıvı ve elektrolit kayıplarına neden olması nedeniyle hayati tehlike oluşturabilmektedir. Mide ve bağırsağın hareket kabiliyetini bozarak karında şişlik, kramplar, bulantı ve kusma neden olabilir. Sıvı ve elektrolit kayıpları sebebiyle de kişilerde yorgunluk, depresyon, tansiyon düşüklüğü, kalpte ritim ve ileti bozuklukları, solunum kaslarında zayıflık, kramplar gibi tablolar oraya çıkmaktadır. Ayrıca bu şekilde verilen kilolar sıvı kaybına bağlı olduğu için kalıcı değildir.

    Bu konuda farkındalık oluşturulması çok önemli

    Belirtilen risk faktörleri göz önünde bulundurularak, toplum bu zayıflama ilaçlarının neden olabileceği istenmeyen etkiler konusunda bilinçlendirilmeli, bu ürünleri kullanmak isteyen kişiler önce kapsamlı bir sağlık kontrolünden geçirildikten sonra doktor, diyetisyen ve eczacının kontrolünde kullanmaları sağlanmalıdır. Ayrıca bu tip ürünlerin ilaç olarak değerlendirilip standardizasyonunun sağlanması ve Sağlık Bakanlığından ruhsat alarak eczanelerde satışa sunulması toplum sağlığının korunması adına daha faydalı olacaktır.

    Sağlıkla zayıflamak istiyorsanız uzman yardımı alın

    Bedenen ve ruhen iyi hissetmek, hastalıklardan uzak, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürmek için ideal kiloda olmak önemlidir. Günümüz yaşam koşullarında artık daha hareketsiz bir yaşam tarzının benimsenmesi, fast food ürün tüketimlerinin artması ile beraber kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıklar da artmaktadır. İdeal kilo, “Beden Kitle İndeksi” ile ölçülmektedir. Beden Kitle indeksi; normal kilolu, fazla kilolu ve obez gibi sınıflandırılmaların yapılmasında kullanılan ölçüttür. Beden Kitle İndeksi, bireyin kilosunun boyunun karesine bölünmesiyle bulunur.

    BKİ = kg / m2
    BKİ < 25 = normal kilolu
    25 < BKİ < 30 = fazla kilolu
    30 < BKİ = obez olarak sınıflandırılır.

    Sağlıklı ve aynı zamanda kalıcı olarak haftalık kilo kaybı; kişinin yaşı, metabolizması ve fiziksel aktivitesi göz önünde bulundurularak yaklaşık olarak 0,5 – 1,5 kg arasındadır. Güne canlı ve zinde başlamak, öğle veya akşam öğünlerinde açlık krizleri yaşamamak için kahvaltı atlanmamalıdır. Gün içerisinde az ve sık beslenme modeli benimsenmelidir. Beslenme programında yeterli vitamin ve mineral olmasına dikkat edilmelidir. Meyve, sebze, tam tahıl ve yağ oranı düşük protein kaynakları dengeli bir şekilde tüketilmelidir. Metabolizmanın devamlılığını sağlaması, bağırsak hareketlerinin düzenlenmesi, vücutta oluşan zararlı maddelerin atımı için mutlaka yeteri kadar su tüketilmelidir.

    Yemekleri iyi çiğnemek, porsiyonları biraz küçültmek, tuzu daha sınırlı kullanmak, asansör yerine merdivenleri tercih etmek, kısa mesafeleri yürümek gibi küçük değişikliklerle kilo verme süreci desteklenebilir. Kişi kilo verme sürecinde değiştirdiği davranışlarına devam etmelidir. Fiziksel aktiviteyi ve dengeli beslenmeyi terk ettiği süreçte vücut tekrar kilo almaya başlar.

    Yaz gelmeden ideal kiloya ulaşmak için 10 öneri

    Güne mutlaka sağlıklı bir kahvaltı ile başlanmalıdır.

    Ana ve ara öğünler atlanmamalıdır, çünkü atlanılan her öğün gün içinde daha çok yemek yenmesine neden olur.

    Bütün besin grupları günlük beslenme düzeninde yer almalıdır.

    Yemek pişirme yöntemlerini gözden geçirilmelidir. Kızartma yerine; ızgara, fırın veya haşlama yöntemlerinden birini tercih edilmelidir.

    Günlük alınması gereken tuz miktarı yaklaşık olarak 6 gr yani bir tatlı kaşığı kadarolmalıdır.

    Sağlıklı yağları tüketmek önemlidir. Zeytinyağı, fındık fıstık, ceviz gibi kuruyemişler, avokado sağlıklı yağ gruplarındandır.

    Süt, yoğurt, peynir grubunu yarım yağlı tüketilmelidir. Yağlı kırmızı et yerine yağsız olanı tercih etmeye çalışılmalıdır.Kurubaklagiller veya sebze yemeklerinin az yağ ile hazırlanmış olmasına dikkat edilmelidir.

    Haftada 2 kere balık tüketilmelidir.

    Bol su içmek önemlidir.

    Gün içinde hareketli olunmalı, kişiye özel egzersizler belirlenerek düzenli yapılmalıdır.

  • Çağımızın hastalığı kilo mu?

    Dün hem hastam hem de çok sevdiğim bir arkadaşım ziyaretime geldi. Çok güzel kilo vermesi bundan çok hoşnut olmasına rağmen tüm diğer kilo verenlerde olduğu gibi yeniden kilo alma korkusundan bahsetti. Böyle bir korku olması normal. Şimdiye kadar yapılan katı bir takım rejimler ile ortaya çıkan ünlü yoyo etkisinin de bu korkudaki payı cok yüksek. Peki nedir bu yoyo etkisi? Bunu açıklamak için öncelikle obezite tanımını yapmak gerekli diye düşünüyorum.

    Vücut yağ kitle ağırlığının normalin üzerinde olmasına obezite denir. Obezite insan vücudunda bulunan tüm sistemleri -kalp ve damar sistemi, solunum sistemi, hormonal sistem, sindirim sistemi gibi- sinsice etkileyen ve birçok önemli rahatsızlığa zemin hazırlayan mutlaka tedavi edilmesi gerekli bir hastalıktır. Aslında bu tanımı herkes biliyor, sonuçlarından kimsenin şüphesi yok ama nedense aşırı kilo halen günümüzün en büyük problemi olarak duruyor. Uzun yıllardır olan tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki kilo vermek aslında sorun değil. En büyük sorun verilen bu kiloyu koruyabilmek. Çoğunlukla yapılan katı bir takım rejimlerle hızlı kilo verilir. Ancak normal yemeye başlandıktan kısa bir süre sonra hızlı bir şekilde verilen kilolar geri alınır. Biz bu sorunu cocukların oynadığı yoyo ya benzeterek ‘’ yoyo etkisi’’ diyoruz.

    Ben her defasında ifade etmeye çalıştığım şeyi tekrar etmek istiyorum. Yaratılışımız itibari ile açlık yaratacak durumlar meydana geldiğinde enerji tüketim azalıyor ve aldığı az miktardaki besini bile son derece verimli kullanır hale geliyor. Yani bir kişi çöle düştüğü zaman kilo vermesinden daha doğal bir şey yoktur. Vücut kitlesi azaldığı için günlük almamız gereken kalori ihtiyacı azalır. Eğer söz konusu kişiler diyetten sonra yine eskisi kadar kalorili yeme düzenine devam edecek olurlarsa vücudumuzdaki enerji verimliliğini kontrol eden hormonlar devreye girerek alınan her kalori yağ depolanmasında kullanılır. Tabii ki kalori ihtiyacı azalmış olan bir vücut sadece kaybettiği kilo kaybını yerine koymakla kalmayıp, üzerine ilave edecektir. Aynı çöle düşmüş kişi örneğine dönersek çölden kurtulduğu zaman bir daha çöle düşebilirim bir daha aç kalabilirim diyerekten aldığı her kaloriyi yağ olarak depolayacaktır.

    Bu durum beslenme alışkanlığını oturtamamış kişilerde mutlaka görülecektir. Özellikle de anormal kalori kısıtlamalı diyetlerde bu durum sistematik bir başarısızlık olarak karşımıza çıkmaktadır.Diyet yaparken mutlaka kalori kısıtlaması yapılacaktır. Ama bunu yaparken dengeli kontrollü sağlıklı beslenme düzenini oturtarak yapmak gereklidir. Yani gerektiği kadar protein, yağ ve karbonhidrat almanın yanısıra, aynı zamanda gerektiğinde tatlı, alkol ve çikolata almak, sosyal hayatı bozmayacak şekilde küçük uyum alışkanlıkları geliştirmekte bu sistemin bir parçasıdır.

    Bütün bunların ışığında diyete karar verip uygulamaya başlamadan önce, yoyo etkisi ile karşılaşmamak için hedefi çok iyi belirleyebilmek gerekiyor. Bugün çok yaygın olarak kullandığımız boyla kilo arasındaki oranı belirleyen Beden Kitle Indeksi bu konuda bize yardımcı oluyor. Ama kişinin yapısına, spor yapıp yapmadığına, etnik kökenine ve ırkına göre değişiklikler gösteriryor. Eğer yanlızca BKI dikkate alınarak bu hedefi belirlemeye çalışırsak Brad Pitt gibi bir yıldız fazla kilolu, mehşur terminatör aşırı şişman olurdu. Sadece BKI ile değerlendirmek bizi çok ciddi yanılgıya düşebilir. Bu farkı belirleyebilmek için de vücut yağ kitlesini tespit ederek ideal kiloyu hesaplıyoruz. Vücut yağ kitlesi nedir?

    Aktif ve sağlıklı kalabilmemiz için vücudumuzun belli oranda yağa ihtiyacı vardır. Yağlar, eklemlerimizin desteklenmesi, organlarımızın korunması, vitamin teminimiz, vücut ısımızın kontrolü, enerji rezervlenmesi (aç kalma halinde), gibi görevler üstlenmektedir. Bu yüzden vücudumuzda belirli bir oranda yağ kitlesinin bulunması gereklidir. Fazla yağ oranı ciddi sağlık problemlerine yol açarken, gereğinden az yağ ise yaşamsal risk oluşturmaktadır. Şöyle ki yağ oranı, kadınlarda %10-%12’nin, erkeklerde ise %5-%6’nın altına düşmemelidir. Eğer bu rakamların altına düşecek olursa çok ciddi bir takım problemlerle karşılaşılabilir. Özellikle günümüzde aşırı zayıflık hali sağlıklı olmakla karıştırıldığı bir dönemde bu durumun bilinmesi ve öneminin vurgulanması çok önemlidir.

    Bazen görüntü de yanıltabilir. Çok zayıf görünen bir kişi Şekilde A ve B tipleri aynı kiloya sahiptirler. C ise daha hacimli ve daha yağlı görünmektedir. Üç tipin de yağ oranları ölçüldüğünde B ve C’nin yağ oranlarının normal düzeyde A’nın ise çok yüksek oranda yağ değerine sahip olduğu görünmektedir. Bu yüzden A zayıf göründüğü halde risk grubuna dahildir.

    İdeal kilo hedefine bu doğrultuda ve dengeli bir şekilde ulaşmış bir kişi sağlıklı beslenme alışkanlığını da devam ettirebiliyorsa kesinlikle yoyo etkisi ile karşılaşmaz. Sadece 8-10 kg kilo vermek değil her koşulda başta belirlediğimiz kilo hedefini yakalamak önemlidir. Bu hedefe doğru şekilde yürümeyi öğrenmediğimiz sürece, her yaz sezonu başlangıcında mecazi anlamda sarıldığınız koltuk değnekleri (mucize şok diyetler, yiyecek yerine gecen uzay karışımları vs) aksayarak yürümeye devam etmemize neden olacaktır.

    Işık ve Sevgiyle kalın….

    Dr Bilgin SILAN

  • İnsulin direnci ne anlama geliyor?

    İnsülin; Kas, yağ ve karaciğer gibi kan şekerini kullanan dokulara şekerin alınması ve kullanılmasını sağlayan, pankreastan salınan bir hormondur. Dokularda insülin direnci varsa şekerin dokulara alınıp, kullanılması, yakılması zor olur. Bu durum daha çok insülin salınmasına yol açar. Pankreas daha çok insülin salarak şekerin dokular tarafından kullanılması için adeta “çift mesai” yapar. Aşırı salınan insülin açlık hissine, daha çok yeme ve atıştırmaya neden olarak bir kısır döngü oluşturur. Bu durum hem insülin rezervini azaltır hem de kanda dolaşan aşırı insülin miktarı obezite, hipertansiyon, ateroskleroz gibi kronik hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlar.

    İnsülin direncinin görülme sebebi nedir?

    İnsülin direnci genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme sonucu oluşur. İnsülin direncini sıklıkla genetik yatkınlık zemininde görmekle beraber, son zamanlarda insanların daha sedanter bir yaşam sürmesi, rafineri gıdaların tüketiminin artışı ve “fast food” tarzı beslenmeye olan rağbet ile çevresel etkenlerin ağırlığını daha çok hissetmekteyiz. Bu nedenle kimi zaman hastalarımızdan “Annem, babam tereyağı, bal kaymak ile beslenirdi, onlara bir şey olmadı da bana neden oluyor?” gibi sorularla karşılaşmaktayız. Burada unuttuğumuz şey eskilerin yaşam tarzında hareketin göz ardı edilemez olan yeri.

    • Bu rahatsızlık kilo vermeyi nasıl etkiliyor? Hastalar, “Az yediğim halde kilo veremiyorum” derken ne kadar haklılar?

    İnsülin direncinin kilo vermeyi zorlaştırdığı doğru. İnsülin direnci olanlar daha çok acıkır, hafif bir hareketle hemen yorulur. Ancak sabırla uygulanan bir sağlıklı beslenme programı ve düzenli yapılan ve performansa göre giderek yoğunlaştırılan bir spor programı ile zamanla bu zorluk yenilir, insülin direnci kırılır. “Bir süre diyet yapıp kilo vereceğim, sonra her şeyi yiyebilirim, sporu bırakabilirim” düşüncesi yanlıştır, hayat boyu sağlıklı beslenme ve yeterli egzersiz şarttır. Kilo vermek için yemekleri azaltmanın yanında, glisemik indeksi düşük, kalori içeriği az, posa içeriği yüksek ve tok tutan yiyeceklerin seçilmesi de lazım. Genellikle insanlar spor yapmadan, sadece yemeyi azaltarak ya da öğün sayılarını azaltarak ve çok hızlı kilo vermek istiyor. Yıllar içinde alınan kilonun öyle hemen bir çırpıda verilmesi tabi ki mümkün değil. Harcadığı kaloriden daha az kalori alan birinin kilo vermemesi düşünülemez. Az yenildiği halde kilo verilemiyorsa yeterli spor yapılmıyor demektir.

    • Hastalığın belirtileri neler? Kişi insülin direncinin yüksek olduğundan ne zaman şüphelenmeli?

    Çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra olan acıkma hissi, elde ayakta titreme, soğuk soğuk terleme ve baygınlık hissi, tatlı yeme isteği, giderek kilo alan kişinin ailesinde şişman ve diyabetli kişilerin varlığı durumlarında insülin direncinden şüphelenmek gerekir.

    • “Kilo veremiyorum”, “şişmanım” diyen herkeste insülin direnci yüksektir diyebilir miyiz?

    %100 olmasa da sıklıkla evet. Bazen insülin direnci dışında, hipotiroidi, bazı endokrin hastalıklar (cushing hastalığı vs) da obeziteye yol açabilir. Ancak ailesinde obez ve diyabetli bireylerin varlığında kilo verememekten yakınan kişilerde mutlaka insülin direnci ve ilişkili hastalıklar aranmalıdır.
    • İnsülin direnci başka hangi hastalıkları tetikliyor?

    İnsülin direnci ve obezite ile kanser arasında ilişki saptanan çok sayıda çalışma vardır. Yemek borusu, Kalın bağırsak, Safra yolları, Pankreas, Meme, Rahim, Yumurtalık, Prostat, Böbrek, Mesane, Tiroid ve Lenf kanseri riskini artırdığı yapılan birçok bilimsel çalışmada gözlemlenmiştir.Ayrıca insülin direnci, şeker hastalığı, inme, kalp damar hastalıkları, ateroskleroz, hipertansiyon, karaciğer yağlanması, lipid yükseklikleri, polikistik over hastalığı ve infertilite gibi birçok hastalık için suçludur. Alzheimer (bunama) ile insülin direnci arasında bağ olduğu da saptanmıştır.

    • İnsülin direnci yüksekliğinin dünyada bu kadar çok görülmesinin, daha önce görülmeyen toplumlarda bile rastlanmasının nedeni nedir?
    İnsülin direnci sıklığındaki artış teknolojinin gelişimi ile doğru orantılıdır. Halen ilkel diyebileceğimiz şartlarda doğal ortamlarda yaşayan Afrikalı yerlilerde ve insanların besin maddesine özellikle de rafineri gıdalara ulaşımı mümkün olmayan Afrika ülkelerinde insülin direnci ve ilişkili hastalıklar görülmemektedir. Ulaşım araçlarının günlük yaşamda kullanımının artışı, kırsal yaşamdan, sanayileşmiş topluma geçişin getirdiği masabaşı hareketsiz iş yaşamı, televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen hareketsiz uzun süreler vücuttaki yağ oranını, kilo alımını artırarak insülin direncine zemin hazırlamaktadır. Buna ilave işlenmiş, yüksek kalorili, keyif vericiliği artırılmış ve bağımlılık yapıcı gıdaların aşırı tüketilir hale gelmesi bu süreci hızlandırmaktadır.

    • Hastalığın tedavisi nasıl yapılmalı?

    İnsülin direncinin tedavisi her şeyden önce, hastada tabloyu oluşturan faktörlerin ortaya konması ve tanınmasını gerektirir. Yaşam tarzı değişikliği ve düzenli egzersiz ile harcanan kalori artırılıp, vücut yağ oranı azaltılmalı, sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırılmalıdır. Sadece egzersiz ve sağlıklı besleme ile %60 düzeylerinde insülin direnci düzeltilebilir. Gereken hastalarda insülin direncini kıran ilaçlarla bu faktörlere destek olunabilir, ancak bilinmelidir ki sadece ilaçlar tek başına insülin direnci ile baş edemez.

    • Şeker vücudumuza nasıl zarar veriyor?

    Şeker hücreler için primer enerji kaynağıdır. Şekerin dokular tarafından alınıp kullanılamaması ve kanda belli bir seviyenin üzerine çıkması vücutta adeta bir zehir gibi etki gösterir. Yakıt olarak kullanacakları glukoz (şeker) hücre içine alınamayınca yeterince beslenemez, hücre ve dokular temel fonksiyonlarını göremezler. Ayrıca şekerin ortamda yüksek olması da tahribata direk katkıda bulunur. Böylece nerdeyse tüm dokularda kronik bir hasar süreci başlar.

    • Sizce gelecekte şeker, sigara gibi yasaklanır mı? Bu konuda görüşünüz nedir?

    Sigara baştan sona sadece zarar olan bir alışkanlıktır. Şeker için ise azı karar, çoğu zarar daha uygun bir tabir. Bu pencereden bakılırsa sigara ile eşdeğer tutamayız. Ama insanlardaki obezite, diyabet ve hipertansiyon sıklığındaki artışa bakacak olursak basit çay şekeri gibi glisemik indeksi yüksek gıdaların kullanımının kısıtlanmasının işe yarayacağı kesin.

    • Bize nasıl bir beslenme programı önerirsiniz?

    Sağlıklı bir beslenme programında basit çay şekeri içeren tüm gıdalar, hazır meyve suyu ve içecekler, işlenmiş yiyecek maddeleri (işlenmiş et ve et ürünleri dahil), beyaz unla yapılan hamurişiler, hazır gıdalar yer bulamaz. Doymuş yağ oranı yüksek besinler yerine çoklu doymamış yağ içerenler tercih edilmelidir (tereyağı yerine sıvı zeytin yağı gibi). Ne tüketilirse tüketilsin miktarı azaltılmalıdır. Örneğin ceviz faydalı diye miktarını abartırsak tüketemediğimiz fazla kalori alımı nedeniyle kilo veremeyiz. Yemekleri lezzetli pişirmek yerine sağlıklı pişirme yolları seçilmelidir. Kızartma sebze yerine, çiğ ya da haşlanmışı tercih etmek, yemeklere daha az tuz, yağ, baharat katmak, beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği yemek, meyve suyu yerine su ve meyve tüketmek kalori alımını azaltmak için bazı ipuçları olabilir. Sadece bir tür gıda ile beslenerek yapılan zayıflama programları doğru değildir. Bazı vitamin, element eksikliklerine davetiye çıkarırlar. Sağlıklı besinlerden azar azar tüketmek daha uygun bir beslenme şekli olur. Her öğünde salata ve az yağlı yoğurt olmalı, öğün öncesi ve esnasında su içmekten kaçınmamalıdır. Yemekleri büyük kaplarla değil yiyeceğimiz kadarını sofraya getirmeli, hızlı yemek yerine, lokmaları çok çiğneyip yavaş yavaş yemek yenmelidir.

    o Nelerden kaçınalım, neler yemeye ve içmeye son verelim?:

    o Nelere soframızda yer açalım:

    • Günde ne sıklıkta ve ne aralıklarla yemek yemek doğru?

    İnsülin direnci olan insanlar çabuk acıktıkları için sık küçük öğünler şeklinde ve glisemik indeksi düşük besinlerle beslenmeleri uygun olur. Üç ana üç de ara öğün yapılabilir. Ancak insülin direnci olmayan normal insanlar için bu yemek tarzını önermiyoruz. Üç öğün, ki bu öğünlerden biri meyve öğünü olabilir, sağlıklı beslenmek için tercih edilebilir. Örnek olarak, sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam meyve öğünü (1-2 porsiyon meyve). Bizim toplumumuzda akşam yemeğinin yeri biraz daha farklı olduğu için, akşam yemeği biraz hafif tutulmak şartıyla öğle ile akşam yer değiştirilebilir. Beslenme programı yaparken kişinin yaşantısı, işi, alışkanlıkları, kilosu, insülin direnci durumu gibi birçok faktöre bakmak gerekir, yani beslenme programı kişiye özgü olmalıdır. Herkese aynı diyet programı öneriliyorsa bunun başarı şansı yüksek değildir.

    • Spor ile insülin direnci arasında nasıl bir bağ var?

    Düzenli spor yapmak ve kilo vermek insülin direncini kıran en önemli faktörlerdir. Düzenli ve etkili spor yapanlarda insülin direnci, çok nadir genetik hastalıklar dışında olmaz. Spor yaparken dikkat edilmesi gereken bazı hususlar da vardır. Yeterli kalp hızı artışına erişilmeli, hareketler arasında gereğinden fazla mola verip vücudu soğutmamalı, kişiye uygun spor yapılmalıdır. Beslenmede olduğu gibi egzersiz de kişiye özgü olmalıdır.

  • Kanserde gaz pedalına basan ayak: şeker ve buna karşı doğru beslenme

    Son araştırmalar tüketilen gıdaların genlerimizle bir anlamda konuştuğunu ve onların mesajlarının bağışıklık sistemimizi kapatıp açabildiğini gösterdi. Özellikle yüksek oranda karbonhidrat ya da şeker içeren beslenmenin kanser riskini arttırdığı bilimsel çevrelerde daha yüksek sesle dile getirilir oldu.

    Çevre, egzersiz, stres, meditasyon, maneviyat ve diyet gibi epigenetik değişkenler DNA’da dış değişikliklere yol açabilmektedir. Özellikle kanseri doğrudan olmasa bile dolaylı olarak besleyen şeker ve glikoz meselesi çok yoğun tartışılmaya devam ediyor. İnsülin hormonu, glikoz ve şekerin hücrelere girmesini sağlayan bir tür refakatçidir. Kanda şeker olduğunda insülin üretilerek şekerin hücreye girip mitokondride enerji üretiminde kullanılmasını sağlar. Çok fazla şeker, kan şekerini ve insülin seviyelerini arttırır. Zamanla normal sağlıklı hücreler ihtiyaçtan fazla olan şekeri alamaz. Hücrenin zarındaki insülin reseptörleri insüline yanıtsız hale gelir ve artık yanıt vermez. Bu durumda insülin direnci gelişir. İnsülin direnci de şişmanlık, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği ve kanser riskinde artış ile ilişkilidir.

    Kanser hücreleri çok yakıt (şeker) tüketmesine rağmen kötü randıman (enerji) veren eski tip motor gibidir. Yakıta çok daha fazla ihtiyacı olduğu için kanser hücrelerinin yüzeyi insülin reseptörleriyle çevrilidir ve sağlıklı hücreden onlarca kat daha fazla şekeri hücrenin içine alırlar. Bu nedenle sağlıklı hücrelerde insülin direnci gerçekleştiğinde dahi kanser hücreleri şekeri içeri almaya devam ederler. İnsülin kanser hücresinin içine şekeri salar ve bu durum kanser hücresinin çoğalmasını sağlayan genlerin açılmasına neden olur. Bilim adamları bu etkiyi ‘’gaz pedalindaki bir ayak gibi’’ kanser hücresinin büyümesini tetikleyen bir etki olarak tarif etmektedir.

    Peki ’’eğer yediğimiz besinler kanser genlerini kapatabiliyor ve tümör baskılayıcı genlerini açıyorsa ne yenmesi gerekir ?’’ . Bu sorunun cevabı ise; gökkuşağı gibi farklı renklerden bol miktarda sebze tüketilmesidir. Sebzeler, fitokimyasallardan zengindir ve bunlar bitkileri çevreden, stres faktörlerinden, güneşten, toksinlerden ve daha birçok şeyden korur. İnsanların sağlıklı olmak için fitokimyasallara ihtiyaçları vardır. Onlar genlerimize etki eder, bağışıklığı güçlendirir, detoksifikasyonu sağlar, kalp sağlığına olumlu etki eder, östrojen metabolizmasının sağlıklı olmasını sağlar, iltihabı önler ve barsaklarımızdaki yararlı bakterileri beslerler.

    Sağlıklı diyetin diğer bileşenlerini ise yağlar ve proteinler oluşturur. Bu konudaki sağlıklı seçim ise avokado, balık, yağlı tohumlar (fındık, ceviz), çekirdek, fındık yağı ve organik tereyağı gibi yağ içeren besinleri tüketmektir. Bunlara ek olarak zeytinyağı, keten tohumu yağı, hindistan cevizi yağı-sütü ve avokado yağı diğer iyi seçimlerdir.

    Protein kaynakları ise yumurta, balık, kırmızı et, tavuk, hindi etleridir. İşlenmemiş günlük süt, yoğurt ve peynir diğer protein kaynaklarıdır. Tahıllar da protein içermektedir. Hayvansal protein kaynakları serbest gezinen ve organik olanlardan tercih edilmelidir.

    İnsanların hafife aldıkları beslenme konusuna gereken önemi vermeleri ve bu konuda bilinçlenmek için doğru kaynaktan yardım almaları gerekmektedir. Kanserde de doğru beslenme stratejilerinin geliştirilmesi, tıbbi tedaviyle etkileşebilecek besinlerden ve bitkilerden uzak dururken, yardımcı olacakların programa dahil edilmeleri yarar sağlayabilmektedir.

    Prof Dr Canfeza Sezgin

    İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı

  • Obezitenin neden olduğu dokusal değişiklikler meme kanseri riskini artırabilir!

    Obezitenin neden olduğu dokusal değişiklikler meme kanseri riskini artırabilir!

    Obezite, çağımızın en büyük sorunlarından biri. Sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve düzensiz yaşam biçimi sonucu meydana gelen aşırı kilo problemleri ile baş etmeye çalışan milyonlarca insanlar var. Çocukluk çağından itibaren doğru şekilde beslenmeyi öğrenmek ve hareketli bir yaşam sürmek başta kanser olmak üzere yaşamımızı tehdit eden onlarca hastalıktan bizi koruyacaktır. Birçok yazımızda, nasıl doğru beslenmemiz ve ne tür bir yaşam biçimini benimseyerek sağlıklı bir yaşam süreceğimize dair ipuçlarını bizi takip eden siz değerli dostlarımızla paylaştık ve rehber olmaya çalıştık.

    Science Translational Medicine Dergisi’nde yayınlanan çalışmada obezitenin kanseri nasıl tetiklediğini gösteren ve yeni keşfedilen bir mekanizma sunulmuştur. Çalışmanın konusu, obezitenin hücreler arası boşluğu dolduran ve matriks denilen bağ dokusunu nasıl etkilediğidir. Bu çalışmayla görülmüştür ki, obezite ile hücreler arası dokunun sertliği artmakta ve iskeleti değişmektedir.

    Yapılan bu araştırmada obezite ve hücreler arası maddenin, yağ dokusu içeriği bakımından en zengin organlarımızdan biri olan memede gelişen kanser ile ilişkisi sorgulanmıştır. Obez farelerin yağ dokuları incelendiğinde, obezitenin yağ dokusu içindeki miyofibroblast denilen hücre miktarında ve hücreler arası boşluğu dolduran matriks denilen yapının sertleşmesinde artışa neden olduğu görülmüştür. Miyofibroblastlar hem kas hücresinin hem de bağ dokusu hücrelerinin özelliklerini taşıyan ve yaranın iyileşmesinde aktif rol alan hücrelerdir.

    Hücreler arası bağ dokudaki aynı sertleşme obez meme kanserli hastaların yağ dokularında da tespit edilmiştir. Bu da obezitenin tetiklediği hücreler arası sertleşme ve yapısal değişikliklerin memede tümör oluşumuna yol açan faktörlerden biri olduğunu düşündürmüştür. Bunun yanında, kalori kısıtlamasıyla zayıflatılan obez farelerde yağ dokusu iskeletinin normale döndüğü görülmüştür. Bu çalışma ile kanser oluşumundaki rolü gözler önüne serilen hücreler arası bağ dokusu yapısal değişiklikleri, geliştirilecek kanser tedavilerinin potansiyel hedefi haline gelmiştir.

    Sevgili dostlarım, bir kez daha görülüyor ki, obezite kanser ve yaşamsal tehdit oluşturan birçok hastalığı tetikleyebilecek özelliklere sahip bir problem. Ancak gelişen tıp ve yapılan araştırmalar artık obezite problemlerinin çoğunu ortadan kaldırılabilecek durumda. Öyleyse, gerekirse uzman bir diyetisyenden yardım alarak doğru şekilde beslenmeli ve sporu hayatınızın bir parçası haline getirmelisiniz.

  • Kemoterapi alan hastaların balık yağı tüketmesi sakıncalı mıdır?

    Kemoterapi alan hastaların balık yağı tüketmesi sakıncalı mıdır?

    Jama Onkoloji Dergisi’nde yayımlanan bir araştırmada; balık yağı kullanan ve uskumru, ringa balığı tüketen kanser hastalarında kandaki PIFA denilen yağ asidi seviyesinin hızla arttığı gözlenmiş, bu durumun kemoterapi tedavisine direnç geliştireceğine ve tedavinin yeterince etkili olmasını engelleyeceğine işaret edilmiştir.

    Son yıllarda en çok ilgi gören beslenme takviyelerinden olan balık yağları; omega-3 gibi yararlı yağ asitleri yönünden zengin ringa balığı, uskumru gibi balıklardan elde edilir. Omega-3 yağ asitlerinin kolestrolü düşürücü ve kalp ritmini düzenleyici etkisiyle kalp-damar hastalıklarından korunmadaki faydaları, çocuklarda zihinsel gelişime olumlu etkileri bilinmektedir. Ayrıca beynin yaşlanma sürecini yavaşlatması; Alzheimer’a karşı koruyucu etkileri; depresyon, dikkat eksikliği gibi bilişsel rahatsızlıklardaki olumlu etkileri de bilinen yararlarındandır. Balık yağı ayrıca hem çocuklarda hem de gebelerde önerilen bir beslenme takviyesidir. Bu yüzden gerek sağlıklı insanlar, gerekse kanser ve kanser dışı hastalığı olanlar tarafından sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve oldukça ses getiren bir çalışmada, kemoterapi tedavisi alan hastaların bu takviyeleri kullanmasının sakıncaları olduğu belirlenmiştir.

    Araştırma ekibi daha önce fareler üzerinde yaptığı bir çalışmada; platinle uyarılan yağ asidi (PIFA) denilen bir yağ asidi türünün kandaki yüksek seviyelerinin kemoterapi ilaçlarına direnç gelişmesine neden olduğunu belirlemiştir. Bu çalışmada ise; bundan hareketlesöz konusu yağ asitlerinin balık yağları ve ringa, uskumru gibi bazı balıkların tüketimiyle de kanda yükselebileceği ve kemoterapi ilaçlarına direnç gelişmesine neden olabileceği düşünülmüş ve değerlendirilmiştir. Bunun üzerine 30 kanser hastasının bir kısmına günlük 10 ml, bir kısmına günlük 50 ml balık yağı verilirken; 20 kanser hastasına da günlük 10 gr. Uskumru, ringa, ton balığı veya somon verilerek kanlarındaki bu yağ asidinin seviyeleri değerlendirilmiştir. Sonuçta, 50 ml alanlarda daha fazla olmak üzere balık yağı kullananlarda ve uskumru, ringa balığı tüketenlerde kandaki bu yağ asidinin seviyesinin hızla arttığı görülmüştür. Bu durum, bu ürünleri kullanan hastalarda kemoterapi tedavisine direnç gelişeceğine, yani tedavinin yeterince etkili olamayacağına işaret etmektedir.

    Sonuç olarak; insanlar genellikle kansere yakalandıktan sonra yaşam tarzlarında değişiklikler yapmakta, daha sağlıklı yaklaşımlar benimsemektedir. Sigarayı, alkolü bırakmakta, beslenmelerine daha çok dikkat etmekte ve vitaminler, balık yağları gibi takviye besinleri kullanmaya başlamaktadır. Elbette ki insanların sağlıkları adına bir şeyler yapmaya çalışması çok güzeldir. Ancak onkoloji diğer birçok tıp dalından çok daha hassas olan ve hasta-hekim ilişkisinin çok daha güçlü olması gerektiği bir branştır. Hastaların en küçük yaşam tarzı değişikliklerinden, kullandıkları beslenme takviyelerine, alternatif tıp adı altındaki ürünlere kadar her türlü girişimlerini muhakkak hekimleriyle paylaşmaları ve onların onayı olmadan hiçbir girişimde bulunmamaları son derece önemli ve hayatidir. Çünkü görüldüğü gibi basit bir balık yağı bile kanserin en temel tedavi yöntemlerinden kemoterapiye direnç gelişmesine neden olabilmektedir. Ayrıca antioksidan etkisiyle vitaminlerin de bilinenin aksine kanseri tetikleyebileceği iddia edilmektedir. Kontrolsüz ve bilinçsizce tüketilen alternatif tıp adı altındaki ürünlerin yol açtığı felaketler ise zaten bilinmektedir. Lütfen size en ideal tedavileri, en etkili şekilde ve en az zararla verebilmeleri için hekimlerinize yardımcı olun ve basit gördüğünüz, önemsiz olduğunu düşündüğünüz ürünleri dahi muhakkak hekimlerinizin kontrolü ve bilgisi dahilinde tüketin.

  • Karaciğer yağlanması nedir?

    Karaciğer yağlanması, günümüzün en önemli sindirim sistemi sorunlarından biridir. Çocukluk çağından, erişkin yaşlara kadar görülebilen bu sorunun gelecek yıllarda önemini artırarak sürdürmesi beklenmektedir.

    Karaciğer yağlanması nedir ?
    Karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesi ile oluşur. Zamanla bu yağ damlacığı karaciğer hücresinin tahribatına yol açar. Bu duruma, yağlanmaya bağlı hepatit yani “steatohepatit” adı verilir. Steatohepatitin senelerce sürmesi, siroz ile sonuçlanabilir.

    Karaciğerde yağ birikmesi neden oluşur?
    Bunun başlıca nedeni, vücuda giren enerji miktarının harcanan enerji miktarından fazla olmasıdır. Bu kalori fazlası, vücutta pek çok bölgede olduğu gibi karaciğerde de depolanır. Yani aşırı beslenme, hareketsizlik, özellikle nişasta ve şekerli gıdaların fazla tüketilmesi, bu durumun oluşmasındaki temel etkendir. Kuşkusuz bu süreçte kişinin genetik altyapısı da belirleyici rol oynar. Buradaki temel mekanizma, “insülin direnci” diye adlandırılan metabolik bozukluktur.

    Karaciğer yağlanmasının belirtileri nelerdir?
    Diğer karaciğer hastalıklarından olduğu gibi fazla belirti olmaz. Halsizlik, genel yorgunluk hali, karın sağ üst bölgesinde dolgunluk tarzında ağrı, en sık rastlanan belirtilerdir.

    Karaciğer yağlanması tanısı nasıl konulur?
    Başlıca tanı aracı, ultrasonografidir. Bu yöntemle karaciğerin büyüdüğü ve içinde yağ biriktiği görülür. Bu yağlanma derecelendirilir. Ayrıca kanda bakılan karaciğer fonksiyon testlerinde de yükselme araştırılır. Kan yağları ve insülin direnci tayini yapılır.

    Karaciğer yağlanması nasıl tedavi edilir?
    Tedavide başlıca önlem, yaşam tarzının değiştirilmesidir. Öncelikle tatlı, şekerli ve nişastalı gıdaların tüketiminin kısılması ve günde en az 30 dakika olacak şekilde tempolu yürüyüş veya hafif koşu tarzı egzersiz programının başlatılması gerekir. Buna ek olarak, E vitamini ve gerekirse insülin direnci üzerine etkili ilaçlar verilebilir.

    Karaciğer yağlanması hangi sonuçlara yol açar ?
    Karaciğer yağlanması, basit yağlanma durumundan “steatohepatit” sürecine geçmişse, gelecek için risk oluşturur. Çünkü, bu süreç uzun yıllar içinde siroz ile sonuçlanabilir. Siroz geliştikten sonra yağlanma düzeltilse de hastalık kalıcı olabilir, karaciğer kanseri ile sonuçlanabilir. Siroz aşamasında bu nedenle karaciğer nakli düşünülebilir.