Etiket: Vücut

  • Çocuklarda ateş nedir ve hangi yöntem ile en doğru ölçüm yapılır?

    Vücut ısısının normalin üzerine çıkması ateş olarak tanımlanır. Normal vücut ısısına ait sınırları belirlemek zordur. Genel olarak makattan ölçülen normal vücut ısısı 36.1 – 37.8 Cº olarak kabul edilir.

    Çocuklarda vücut ısısı, erişkinlerden daha yüksektir ve ateşin gün içinde belli bir ritmi vardır. Akşam üstü saatlerinde,makattan ölçülen ateş, 38.5 dereceye kadar çıkabilmektedir. Çocuklarda en yüksek vücut ısısı saat 17-19 arasında, en düşük ısı ise saat 24- 06 arasında olmaktadır. Gün içinde 1.1 dereceye kadar değişiklik olabilir.

    Rektal ölçüldüğünde 38ºC, ağızdan ölçüldüğünde 37.8ºC, koltuk altından ölçüldüğünde 37.2 ºC , deriden 38ºC derecenin üzerinde ölçülen vücut ısıları ateş olarak değerlendirilir.

    Vücut sıcaklığı ölçen kişiye bir kaç faktöre bağlı olarak vücut ıssıs değişebilir. Ateşi etkileyen faktörler:

    ölçüm yapılan saat

    ölçümün yapıldığı vücut bölgesi

    ölçüm tekniği

    termometrenin türü

    ölçümün yapıldığı ortam

    ölçüm öncesi fiziksel aktivite

    Ölçümlerde hangi yöntemin uygulanacağı çocuğun yaşına göre belirlenebilir. Bebeklerde rektal ölçümler, daha büyük çocuklarda ise koltuk altından ateş ölçülmesi daha doğru olmaktadır. Rektal yolla yapılan ateş ölçümü en doğru sonucu verrir.

    Dijital termometreler en doğru ölçüm yapan termometrelerdir.

    Çocuklarda cam termometrelerin vücut ısısı ölçümü amacı ile kullanılması artık önerilmemektedir. AAP (Amerikan Pediatri Akademisi) bebek ve çocuklarda cam termometre kullanımını kesinlikle tavsiye etmemekte olup, ABD ve gelişmiş bazı ülkelerde cam termometre kullanımı yasaklanmıştır.(2008)

    Vücut sıcaklığı termometre ile ölçülür. 
Ateş çeşitli şekillerde ölçülebilir:

    Makattan ölçüm (rektal)

    Koltuk altı

    Kulaktan ölçüm(Timpana)

    Ağız içinden ölçüm (oral)

    Deriden

    Makattan (Rektal) Ölçüm

    Vücut sıcaklığının ölçülmesinde altın standart olarak kabul edilen vücut bölgesidir. Makattan ölçüm için dijital termometreler kullanılabilir. Termometrenin temiz olduğundan emin olunmalıdır. Alkol ile temizlenmelidir.. Dijital termometre ucu vazelin ile yağlanır ve çocuğun makadının içine 1.5-2 cm kadar nazik bir şekilde ilerletilir. En az 3 dk süre ile makat içinde kalması sağlanır. Dijital termometre ötene kadar tutulur.

    Koltuk Altı ölçüm (Aksiller)

    Dijital termometre alkol veya temiz su ile temizlendikten sonra ucu koltuk altına gelecek şekilde yerleştirilir. Termometrenin koltuk altında 4- 5 dakika kalması gereklidir.

    Kulaktan (Timpanik) Ölçüm

    2 yaş altındaki çocuklarda kulaktan ölçüm önerilmez. Çocuğun kulak kepçesi üst kısmından tutularak arkaya ve yukarıya doğru hafifçe çekilir. Termometrenin sensör kısmı hafifçe kulak içine itilir. Termometrenin ölçümü başlatan düğmesine basıldıktan birkaç saniye sonra kulaktan çıkarılıp dijital göstergedeki değer okunur. Eğer çocuk ölçümden önce sıcak duş yapmış , soğuk ortamda kalmış, kulağın üzerine yatmış ise ölçüm 10-15 dakika bekledikten sonra yapılmalıdır.

    Ağızdan Ölçüm

    Termometrenin ağız içinde tutulması gerektiğinden 5 yaşından küçüklerde bu ölçüm tekniği önerilmez. Ağızdan ölçüm için dijital termometreler kullanılır. Termometre çocuğun dilinin altına yerleştirilir. Ağız kapalı tutularak termometrenin 3 dakika süre ile dil altında kalması sağlanır

    Deriden ateş ölçerler

    Alından temas ile ölçenler ve çocuklarda çok hızlı bir şekilde ateşi ölçebilmelerine rağmen yüksek değerlerin koltuk altı veya makattan ölçülerek doğrulanması gerekir. Dezavantajı çok pahalı olmasıdır.

  • Kronik böbrek yetmezliği

    Kronik böbrek yetmezliği

    BÖBREKLERİMİZ

    Böbreklerimiz karın boşluğunun arka kısmında omurganın her iki tarafına yerleşik fasulyeye benzer organlardır. Her biri yaklaşık 10-12 cm uzunluğunda ve 150 gr ağırlığındadır. İki böbreğimiz olsa da, sağlıklı yaşam sürmek için tek sağlam böbrek yeterlidir.

    Böbreklerimizin Yapısı

    Böbreklerimiz ana atardamardan (aort) çıkan iki büyük arter (renal arter) ile beslenir. Her bir böbreğimizde yaklaşık 1 milyon nefron denilen ünite vardır. Nefronlar süzme işlevinin gerçekleştiği glomerül denilen yumakçık ve bunlara bitişik tüplerden oluşur. Tüplerde glomerüllerden süzülen vücut için gerekli bazı maddeler geri emilirken, atılması gereken maddeler idrara salgılanır. Temizlenmiş olan kan toplardamar (renal ven) aracılığıyla dolaşıma katılır. Tüplerden geçen idrar böbrek havuzuna (pelvis), buradan da üreterleri geçerek idrar torbasına (mesane) gelir ve işeme ile dışarı atılır. İdrar miktarı sıvı alma alışkanlığına bağlı olarak değişiklik gösterirse de, günde yaklaşık 1-2 litre kadardır.

    Böbreklerimizin Temel İşlevleri

    Böbreklerimiz beyin, kalp, karaciğer ve akciğer ile birlikte yaşamsal öneme sahip organlarımızdan birisidir.

    Metabolizma sonucu ortaya çıkan üre, kreatinin gibi zararlı yıkım ürünlerinin vücuttan atılması

    Yaşamsal öneme sahip sodyum, potasyum gibi tuzların dengesinin ayarlanması

    Kan basıncının düzenlenmesi

    Kemik iliğinde kan yapımını sağlayan eritropoetin hormonunun yapımı

    Kemik ve kasların normal yapısı ve işlevi için gerekli olan D vitamininin aktifleşmesi

    Böbrek yetmezliği

    Böbreğin tüm işlevlerinin ani veya yavaş bir şekilde kaybedilmesidir. Akut ve kronik (süreğen) olmak üzere iki tip böbrek yetmezliği vardır.

    Akut Böbrek Yetmezliği

    Böbrek işlevlerinin birkaç saat veya hafta gibi kısa bir sürede aniden bozulmasıdır. Böbreğin özellikle zararlı yıkım ürünlerini atma ve sıvı-tuz dengesini düzenleme işlevleri bozulur. Böbrek işlevi, nedene bağlı olarak birkaç hafta veya ay süreyle bozuk devam edebilir ve bu sürede bazen geçici bir diyaliz uygulanması gerekebilir.

    Akut böbrek yetmezliği böbrek öncesi, böbreğin kendisine veya idrar yollarına ait sebeplerden kaynaklanabilir. En sık görülen neden kan kaybı, şiddetli kusma, ishal, yanık gibi böbreğe gelen kan akımının azalmasına yol açan sıvı kaybı durumlarıdır. Ayrıca çeşitli ilaçlara, zehirlere ve nefritlere bağlı olarak böbrek dokusunun zedelenmesi ve taş, erkeklerde prostat büyümesi gibi nedenlerle idrar yollarında tıkanıklık gelişmesi de akut böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Tedavisi yol açan nedene göre değişiklik gösterir. Çoğunlukla geri dönüşlü bir durumdur, ancak bazı hastalarda kalıcı böbrek işlev bozukluğu gelişebilir.

    Kronik Böbrek Yetmezliği

    Böbreğin tüm işlevlerinin kalıcı ve ilerleyici bir şekilde bozulmasıdır. Geri dönüşlü bir durum değildir. Ancak, hipertansiyonun etkin bir şekilde kontrolü, diyet uygulanması, yeterli sıvı alınması, bazı ilaçların kullanımından kaçınılması ve düzenli kontrol gibi önlemlerle böbrek işlev bozukluğunun ilerlemesini önemli ölçüde yavaşlatmak olasıdır.

    Ülkemizde ve birçok ülkede kronik böbrek yetmezliğinin en sık görülen iki nedeni şeker hastalığı ve hipertansiyondur. Bu hastalıklarda tuz kısıtlanması, düzenli egzersiz yapılması ve kilo verilmesi gibi yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması, kan şekerinin ve kan basıncının etkin bir şekilde kontrol edilmesi ve düzenli izlem gibi önlemlerle böbrek yetmezliği gelişimini önlemek mümkündür. Ayrıca çeşitli nefritler, taş hastalığı, idrar yollarındaki yapısal bozukluklar, infeksiyonlar, özellikle polikistik hastalık olmak üzere böbreğin kalıtımsal hastalıkları da kronik böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Böbrek yetersizliği gelişip ilerledikçe, böbreğin işlevlerinin bozulması sonucu birçok sorun ortaya çıkar:

    Vücuda zararlı olan üre ve kreatinin gibi maddeler birikir.

    Su ve sodyum vücutta birikir. Bunun sonucunda kan basıncı yükselir ve vücutta şişlikler ortaya çıkabilir.

    Kansızlık gelişir.

    Kemik gelişimi bozulur.

    Kanda potasyum düzeyi yükselir ve buna bağlı olarak kalp ritminde bozukluklar ortaya çıkabilir.

    Kalp ve damar hastalıkları gelişebilir.

    Halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, kaşıntı, ağızda kötü koku, bacaklarda his bozukluğu ve huzursuzluk, nefes darlığı, ruhsal bozukluklar ve şuur bulanıklığı gibi yakınmalar ortaya çıkabilir.

    Böbrek işlevinin ileri derecede bozulduğu son aşamada (süzme işlevinin % 90’dan fazlasının yitirilmesi) yaşamın devam edebilmesi için diyaliz veya böbrek nakli tedavilerinin uygulanması gerekir.

    HEMODİYALİZ

    Diyaliz basit olarak yarı geçirgen bir zarla ayrılmış bir tarafında temizlenmesi gereken kanın, diğer tarafında ise diyaliz sıvısının bulunduğu iki odacıklı bir sistemdir. Hemodiyaliz vücut dışına alınan kanın makine aracılığıyla yapay bir filtreden (diyalizör) geçirilerek birikime uğrayan zararlı maddelerden ve fazla sıvıdan arındırılması ve sonra vücuda geri verilmesi işlemidir. Uygulama sırasında vücutta eksik olan bazı tuzlar da diyaliz sıvısından vücuda geçer. Hemodiyaliz uygulaması için kolda atardamar ile toplardamarın birleştirilmesi (fistül) ameliyatının yapılması gerekir. Fistül ameliyatından en az 3-4 hafta geçtikten sonra hemodiyaliz tedavisine başlanabilir. Acilen diyalize alınması gereken hastanın fistülü yok veya yeterince gelişmemişse, boyun veya kasıktaki toplardamarlardan birine kateter yerleştirilerek de hemodiyaliz uygulanabilir. Fistülün yeterli gelişmesine olanak tanımak ve kateter gereksinimini ortadan kaldırmak için, hemodiyalize aday hastalarda olası diyaliz zamanından birkaç ay önce fistül ameliyatının yapılması gerekir.

    Hemodiyaliz tedavisi hemodiyaliz merkezlerinde haftada 2 veya 3 gün uygulanır ve her tedavi seansı yaklaşık 4 saat sürer. Hemodiyaliz sırasında her defasında fistül olarak isimlendirilen damara biri vücuttan kanı temizlenmek üzere filtreye götüren, diğeri temizlenmiş kanın vücuda dönmesini sağlayan olmak üzere iki iğne yerleştirilir. Tedavi sırasında vücut dışına alınan kanın pıhtılaşmasını önlemek için kan sulandırıcı ilaçların uygulanması gerekir. Haftalık seans sayısı, seansın süresi, diyaliz sırasında kullanılacak filtre, diyaliz sıvısı hastanın bireysel özelliklerine göre tedavi ekibi tarafından ayarlanır.

    Hemodiyalizin Olumlu Yönleri

    Zararlı maddeler ve fazla sıvı vücuttan hızlı ve etkin bir şekilde uzaklaştırılır.

    Kullanılabilme süresi periton diyalizinden daha uzundur.

    Daha yakın bir doktor ve hemşire kontrolü sağlar.

    Tedavi sırasında diğer hastalarla tanışılarak dostluk kurulabilir.

    Hemodiyalizin Olumsuz Yönleri

    Hemodiyaliz aralıklı uygulanan diyaliz yöntemi olduğundan tedavi seansları arasında sıvı, tuz ve bazı besinlerin sınırlı tüketilmesi gerekir.

    Tedavinin uygulanması için sıklıkla haftada 3 gün bir hemodiyaliz merkezine gidilmesi iş, okul ve sosyal yaşantıyı olumsuz yönde etkileyebilir.

    Tedavi sırasında kan basıncı düşmeleri ve kas krampları görülebilir.

    Kanın pıhtılaşmasını önlemek için uygulanan ilaçlar kanamalara neden olabilir.

    Hemodiyaliz uygulanması için oluşturulmuş olan fistülde zamanla sorunlar ortaya çıkabilir ve yeni fistül ameliyatlarının yapılması gerekebilir.

    PERİTON DİYALİZİ

    Önceden yerleştirilen bir kateter aracılığıyla belirli aralıklarla yaklaşık 2 litrelik diyaliz sıvısının karın boşluğuna doldurulması, bekletilmesi ve boşaltılması şeklinde uygulanan bir diyaliz yöntemidir. Kanda birikime uğrayan atık maddeler ve sıvı fazlası periton zarını geçerek karın boşluğundaki diyaliz sıvısına geçer ve boşaltılan diyaliz sıvısı ile de vücuttan uzaklaştırılır. Periton diyalizi tedavisi için, olası diyaliz zamanından yaklaşık 3 hafta karın boşluğuna silikondan yapılmış yumuşak bir kateterin yerleştirilmesi gerekir. Kateter yerleştirme işlemi ameliyathanede cerrahi olarak ve yatak başında yapılabilir.

    Periton diyalizi bazı tip barsak hastalıkları, karın içinde yapışıklılar, fıtık ve ciddi psikiyatrik bozukluğu olmayan tüm hastalara uygulanabilir. Kalp ve damar hastalıkları, damar giriş yeri sorunu, kanama eğilimi, şiddetli kansızlık, bazı karaciğer rahatsızlıkları, şeker hastalığına bağlı göz sorunları olan hastalarda, daha serbest sıvı ve beslenme, daha aktif yaşam isteyen, iğne girişlerinden korkan, çalışan ve okuyan hastalarda periton diyalizinin özellikle tercih edilmesi gerekir.

    Periton Diyalizinin Tipleri

    Sürekli ayaktan periton diyalizi: En sık kullanılan periton diyalizi yöntemidir. Erişkin hastalar için ortalama 2 litrelik diyaliz solüsyonu karın boşluğuna doldurulur. Bu sıvı yaklaşık 4-8 saat karın boşluğunda bekletildikten sonra boşaltılır ve yeniden taze diyaliz sıvısı karın boşluğuna doldurulur. Bu işlem günde 3-5 kez tekrarlanır.

    Aletli periton diyalizi: Diyaliz sıvısının karın boşluğuna doldurulması, bekletilmesi ve boşaltılmasında otomatik makinelerin kullanıldığı periton diyalizi yöntemidir. Geceki 8-12 saatlik sürede hasta uyurken uygulanır. Gündüz döneminde hastanın diyaliz gereksinimine göre karın boşluğunda belli miktar diyaliz sıvısı bulundurulabilir veya boş bırakılabilir.

    Periton Diyalizinin Olumlu Yönleri

    En önemli avantajı sürekli diyaliz yöntemi olmasıdır. Sürekli diyaliz olmanın sağladığı en önemli avantaj üre, kreatinin, potasyum gibi zararlı maddelerin kandaki düzeyinin ve vücutta sıvı dengesinin sabit seyretmesidir. Diyaliz hastalarında hipertansiyonun en önemli nedeni vücutta sıvı ve tuz birikimi olduğundan, periton diyalizi hastalarında kan basıncının daha iyi kontrol edilmesi beklenir. Sürekli diyaliz yöntemi olmanın sağladığı bir diğer avantaj hastalara daha serbest sıvı ve diyet alım olanağının sunulmasıdır.

    Periton diyalizi merkeze bağımlı olmayan hastaların evlerinde, iş yerlerinde kendi kendine uyguladığı bir diyaliz yöntemi olduğundan, daha aktif bir yaşam olanağı sunar.

    Hastalar daha uzun süre idrar çıkarmaya devam ederler.

    Özellikle kansızlık gibi böbrek yetmezliğine bağlı sorunlar daha az görülür.

    Kan sulandırıcı uygulanmasına gerek yoktur.

    Periton Diyalizinin Olumsuz Yönleri

    Periton diyalizi hastalarındaki en önemli sorun karın zarının mikrop kapabilme olasılığıdır. Günümüzde kullanılan periton diyalizi gereçleri mikrop kapma olasılığını en aza indirmiştir. Diyalizin tedavi ekibinin verdiği eğitime titizlikle uyularak yapılması durumunda, infeksiyon sorunu ile hiç karşılaşmadan tedavi sürdürülebilir.

    Diyaliz sıvısı ile vücuttan protein kaybı olur.

    Diyaliz sıvısı içinde bulunan şeker (glukoz) vücuda emilerek kilo artışına ve kan yağlarında yükselmeye neden olabilir.

    Kullanılabilme süresi hemodiyalizden daha kısadır.

    BÖBREK NAKLİ (TRANSPLANTASYONU)

    Diyaliz yöntemleri, böbreğin sadece birikime uğrayan atık maddelerin atılması ve vücutta sıvı ve tuz dengesinin sağlanması işlevlerini yerine getirirken, başarılı bir böbrek naklinden sonra böbreğin tüm işlevleri düzelir. Bu nedenle, böbrek yetmezlikli hastalarda seçkin tedavi yöntemi böbrek naklidir. Diyalize aday veya diyaliz tedavisi gören tüm hastaların böbrek nakli için değerlendirilmesi gerekir.

    Böbrek nakli sağlıklı canlı akrabalardan veya kadavradan (beyin ölümü gerçekleşmiş kişi) alınan böbreklerle yapılabilir. Canlı akrabalardan yapılan nakillerin başarı şansı daha yüksektir. Kan ve doku grubu uyumu olmadan da böbrek nakli yapılabilmekle beraber, nakledilen böbreğin uzun süreli işlevi bakımından alıcı ile verici arasında kan ve doku grubu uyumu olması önemlidir. Kan grubu açısından genel kan transfüzyonu kuralları geçerlidir. Yani, 0 grubu olan kişi herkese böbrek verebilir, AB grubu olan kişi herkesten böbrek alabilir. A veya B kan grubu olanlar kendi grubundan veya AB grubundan kişilere böbrek verebilir ve kendi grubundan veya 0 grubundan böbrek alabilirler.

    Böbrek naklinden önce böbrek alıcı ve vericilerinde belli incelemelerin yapılması gerekir. Nakledilen böbrek sağ veya sol kalça kemiği boşluğuna yerleştirilir. Eğer herhangi bir sorun yoksa, hastanın kendi böbrekleri yerinde bırakılır.

    Böbrek naklinden sonra organın reddini önlemek için vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların kullanılması gereklidir. Bu ilaçlara bağlı olarak kan hücrelerinin sayısında azalma, infeksiyon, hipertansiyon, kan yağlarında yükselme, kanser gibi istenmeyen etkiler ortaya çıkabilir.

  • Obezite (kilo fazlalığı/şişmanlık)

    Kilo fazlalığı ve obez (şişman) insan sayısı her geçen gün artmaktadır. Giderek artan şehirleşme, hareket azlığı, çocuk ve gençlerin televizyon ve bilgisayar başında geçirdikleri sürenin kontrol edilemez düzeyde artması, neredeyse bebeklik döneminden itibaren televizyon, bilgisayar ve elektronik oyuncaklar çok daha az hareket eden bir kuşak ortaya çıkartmıştır. Buna “beslenme alışkanlıklarındaki” değişiklikler de eklenince obezite zengin fakir ayrımı yapmadan küresel bir sorun haline gelmiş, Dünya'nın hem zengin hem de fakir ülkelerinde artmaya başlamıştır. Çünkü gıdaların enerji içeriği konusunda bilgisizlik, özensizlik, çocuğuna yeterince zaman ayıramayan anne baba ve daha birçok faktör sonucunda çocuk ve gençlerde kilo fazlalığı ve şişmanlık artmaktadır. Kilo fazlalığı ve şişmanlık sadece estetik bir sorun değildir. Çocuklarda erişkin dönemdeki bir çok önemli sağlık sorununun temelleri böylece atılmaktadır. Bu açıdan kilo fazlalığı ve şişmanlığın ÖNLENMESİ, TEDAVİSİ, BİRLİKTE GÖRÜLEN HASTALIKLARIN GETİRDİĞİ EKSTRA RİSKLERİN kontrol edilmesi açısından “HEKİM, ANNE-BABA; ÇOCUK-ERGEN, DİĞER AİLE BiREYLERİ” arasında iyi bir iletişim ile iyi yönetilmesi gereken bir sağlık durumudur obezite.

    KİLO FAZLALIĞI VE OBEZİTE İÇİN TEMEL BİLGİLER

    Dünya'da obez sayısı artıyor mu?

    1980'lerden sonra Dünya'da obez insan sayısı iki kat artmıştır. 2008 yılında Dünya'da 20 yaşın üzerinde 1.4 milyar kilo fazlası insan olduğu hesaplanmıştır. 200 milyon erkek ve 300 milyon kadın obez (şişman) tanımı içine girmektedir. 2010 yılında ise Dünya'da 5 yaşın altında 40 milyon'dan fazla kilo fazlası olan çocuk bulunmaktadır.

    Obezite'nin getirdiği riskler nelerdir?

    Kilo fazlalığı ve obezite Dünya'da 5. en sık ölüm nedenidir. Her yıl 2.8 milyon erişkin kilo fazlalığı ve obezite ile ilişkili hastalıklardan ölmektedir. Diyabet, iskemik kalp hastalıkları, kanser'de ilişkili hastalıklar arasındadır.

    Hastalıkların kilo fazlalığı ve obezite ile ilişkisi
    • Diyabetlerin %44'ü,
    • İskemik kalp hastallıklarının %23'ü,
    • Kanserlerin %7-41'i

    Obezite neden olur?

    • Alınan ve harcanan kalori miktarının dengesizliği
    • Enerji yoğun yiyeceklerin (yağ, şeker, tuz) fazla tüketilip, vitamin, mineral ve diğer mikrobesinlerin az tüketilmesi
    • Fiziksel aktivitenin şehirleşme, ulaşım kullanımındaki ve iş yaşantısındaki değişiklikler nedeni ile giderek azalması

    Kilo fazlalığı ve obezitenin yol açtığı hastalıkları

    • Kalp hastalıkları ve kalp krizi
    • Diabet
    • Kas iskelet sistemi hastalıkları (özellikle osteoartrtit)
    • Baz kanserler (endometrium, meme, kalın barsak) kanserleri

    Çocuklarda obezite'nin birlikte olduğu hastalıklar

    • İleride obez bir erişkin olması riski
    • Erişkin yaşamda erken engelli durumlar ve erken ölümler
    • Solunum problemleri
    • Daha fazla kırık görülmesi
    • Hipertansiyon
    • İnsülin dirençliliği
    • Kalp damar hastalıklarının erken belirtileri
    • Erişkin yaşama dair sağlık risklerinin artması

    Kilo fazlası ya da obez olunup olunmadığı nasıl anlaşılır
    Vücut ağırlığının değerlendirilmesi için yapılan ölçüm Vücut kitle indeksidir (BMI, Body Mass index).

    Vücut Kitle İndeksi şöyle hesaplanır;
    BMI (Vücut kitle indeksi, Body mass index) = Vücut ağırlığı/Boy2 (kg/m2)

    Vücut kitle indeksi nasıl yorumlanır?
    Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) kilo fazlalığı ve obeziteyi şöyle tanımlamaktadır.
    Kilo fazlalığı: BMI ≥ 25
    Obezite: BMI ≥ 30

  • Ateşli çocuğa  yaklaşım ve ateş düşürücü ilaç kullanımı

    Ateşli çocuğa yaklaşım ve ateş düşürücü ilaç kullanımı

    Ateş, enfeksiyon yada enfeksiyon dışı nedenlerle vücut sıcaklığının normalin üzerine çıkması olarak tanımlanır. Normal vücut sıcaklığı yaşa, ölçümün yapıldığı saate, ölçümün yapıldığı vücut bölgesine ve çevre ısısına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Vücut sıcaklığı sabah 5.00 – 6.00 sıralarında en düşük, 17.00 – 18.00’ de ise en yüksek değerlere ulaşır. Bebeklerde vücut sıcaklığı daha yüksektir ve 1 yaş civarında erişkin düzeylerine gelir. Koltuk altından ve ağızdan 37.5 derece, makattan ve kulaktan ölçümlerde 38 derece, üzerindeki değerler ateş olarak kabul edilir. (Kulaktan ölçümlerde her iki kulaktan, birkaç kez ölçüm yapılmalı ve en yüksek değer doğru kabul edilmeli, koltuk altından ölçümlerde önce koltuk edilmeli, önce koltukaltı kurulanmalı sonra ölçüm yapılmalıdır.)

    Ateş bir hastalık değil, vücudun enfeksiyonlara karşı verdiği normal bir reansiyondur.Aileler özellikle ateşli havale korkusundan dolayı; normal sıcaklıklarda bile ateş düşürücü vermek, çok sık ve yüksek dozlarda ateş düşürücü vermek, alkol veya sirke uygulamak, soğuk su ile ateş düşürmeye çalışmak gibi yanlışlar yapılabilmektedir. Ailelerin bu ateş fobisi zaman zaman doktorları da etkilemekte gereksiz tetkik ve tedavilere yol açabilmektedir. Yine aynı kaygılarla doktor arkadaşların güvenilirliği konusunda görüş birliği olmayan ardışık tedaviyi (zaten düşürücünün dönüşümlü olarak kullanılması) sık sık kullanabildiklerini görüyoruz.

    Ateşin yararlı olduğunu iddia eden görüşler bazı bakteriyel ve viral enfeksiyonlar için uygun olmayan bir ortam sağladığını antibiyotiklere karşı bakterilerin daha duyarlı hale getirdiğini savunmaktadırlar.
    Ancak ateş çocuğu rahatsız eder, tedaviye uyumunu zorlaştırır. Sıvı kaybı, huzursuzluk ve havaleye neden olabilir. Ayrıca metobolizma hızını ve doku oksijen ihtiyacını buna bağlı olarak da kalbin iş yükünü arttırır. Bu bilgiler ışığı altında ateşin düşürülmesinin gerekli olduğu hastalar;

    • Özellikle 6 ay – 6 yaş arasındaki çocuklarda ateş havaleye yol açabilmekte, ayrıca çocuklarda irritabilite, delirium, oryantasyon bozukluğu ve halüsinasyon gibi diğer nörolojik bulgular da görülebilmektedir.
    • Buna göre, ateşe bağlı huzursuzluğu olan, ateşli havale geçiren veya gerekse daha önceki hikayesi ilegeçirme riski taşıyan, sepsis veya septik şok düşünülen, kalp ve solunum yetmezliği riski olan, nörolojilk hastalığı olan veya sıvı, elektrolit ya da metobolik dengesi bozulmuş olan hastalarda ateş düşürücü ilaç kullanılmalıdır.
    • Ateşi 40 derece’nin üstünde olan çocuklarda ateşin düşürülmesi gereklidir.
    • Altta yatan kalp veya akciğer hastalığı olan çocuklarda özellikle titremeyle yükselen ateş sırasında ateş düşürülmeye çalışılmalıdır.

  • Bulimia Nervosa

    Bulimia Nervosa

    Bulimia Nervosa kişinin kısa sürede aşırı yemek yiyip akabinde kusarak ya da laksatif ilaçlar (müshil) kullanarak vücuttan atmaya çalışması ile ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Anoreksiyanın aksine çoğu zaman normal ya da normalin üstünde kiloda olurlar. 
    Birkaç saat gibi kısa bir süre içerisinde binlerce kalorilik yemek yiyip akabinde kontrol amaçlı vücuttan bu besinleri atmaya çalışırlar. “Binge Eating” (Tıkınırcasına aşırı yeme)den sonra gelen kendini kusturma ya da zorla dışkılama durumu rahatsızlığın derecesine göre ayda bir olabileceği gibi günde birkaç kere de olabilir. Teşhis konulabilmesi için kişinin 3 aylık periyod içerisinde en az 1 defa kontrol amaçlı kasıtlı kusma, laksatif ya da diuretika (idrar söktürücü) ilaç kullanmış olması ve yeme krizleri yaşıyor olması beklenir. Kişi aynı zamanda yeme davranışlarından, vücut ağırlığından ve şeklinden memnun değildir ve bu endişelerini sıklıkla dile getiriyordur.
    Bazı tip bulimialarda kişilerin aşırı yeme krizlerinden sonra aşırı spor, ertesi dönemde aşırı diet yöntemlerine başvurdukları da gözlemlenmektedir.
    Yemek yeme krizleri bulimikler insanlar için utanç kaynağıdır. Bu sebeple çoğu zaman bu yeme krizlerini gizli bir şekilde gerçekleştirirler. 
    Bulimik kişiler sürekli olarak vücut ağırlıkları ile meşgul olurlar. Normal kiloda olsalar dahi şişmanlama endişesi ile kontrolü ellerinde tutmak isterler. 
    Çoğunlukla 18-25 yaş arası genç kadınlarda görülen rahatsızlık, son dönemlerde genç erkeklerde de sıklıkla görülmeye başlanmıştır. Yaklaşık olarak her 100 kişiden 5i bulimiktir ve bu kişilerin büyük bir kısmı bunun bir rahatsızlık olduğunun farkında değildir. 
    Bulimia rahatsızlığı bir çok sebeple ortaya çıkabilir. Genel anlamda incelik temelli güzellik anlayışının ve çok kalorili gıdaların sürekli olarak reklamlarda ve medyada karşımıza çıkması, travmatik yaşantı, düşük özgüven, biyolojik faktörler bunların başında gelir. Genetik olarak ailede bu tip bir rahatsızlık yaşayan kişilerde hastalık riski 3-4 kat artmaktadır.
    Bulimia tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır. Çoğu zaman psikoterapi fazlasıyla yardımcı olmaktadır. Kişinin yeme alışkanlıklarını, kişinin kendine bakış açısını, kişisel değerlendirmesini sadece vücut yapısı ile yapmaması gerektiğini danışana vermeye çalışan bilişsel davranışçı terapiler ile birlikte kalıcı olarak iyileşme mümkündür. Bazı durumlarda ilaç desteği ve yatılı tedavi de kullanılabilir. 

    Bir yakınınızda bulimia belirtileri görüldüğünde, bu konu hakkında kendisi ile konuşmanız faydalı olacaktır. Ancak bu konuşmayı yaparken dikkatli olmak gerekmektedir. Kişi yaşadığı utanç duygusu ile birlikte bu konu hakkında konuşmak istemiyor olabilir ya da durumunu inkar ediyor olabilir. Sabırla bu konu tekrar tekrar gündeme getirilmeli, destekleyici ve anlayışlı bir tavırla yaklaşılmalıdır. Bu tip bir durumda hasta yakınlarının da izlenecek yolun belirlenmesi içinbir uzmandan yardım alması faydalı olacaktır.

  • HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    PSİKOLOJİNİZ BOZULDUYSA ÖNCE SU İÇME ALIŞKANLIĞI KAZANIN

    Sağlıklı yetişkin bir erkekte vücut ağırlığının %60’ını, kadında %50’sini su oluşturur. Bu oranlar yenidoğan bir bebekte %70- 75 iken yaşla birlikte azalır. İnsan beyninin %95’ini ve akcigerlerin %90’ını su oluşturur. Vücuttaki bütün sistemler, organlar ve hücreler yeterli su olmadan fonksiyonlarını sürdüremezler. Hücre içinde gerçekleşen bütün hayati metabolik olaylar ancak hücre içinde su yeterli ise gerçekleşebilmektedir. Vücut sıvısının %2 gibi küçük bir oranda azalması bile hafif yorgunluk, yakın hafizada hafif bozulma, dikkati toplamada ve yapılan işe odaklanmakta güçlüklere neden olur. Vücut sıvısının azalmasına basitçe ‘dehidratasyon’ denir. Gün boyu devam eden hafif yorguluğun en sık nedenlerinden biri de hafif dehidaratasyondur.

    Sıvıyı Çok Alıyorum Susamıyorum

    İçeceklerin hiçbiri suyun yerine geçemez. Su, kalori içermez ve asiditesi yoktur. Kafeinli içeceklerin fazla tüketilmesi; çarpıntıya neden olurken; bu içeceklerin beraberinde fazla şeker ve krema tüketilmesi de gereksiz kalori alınmasına yani kilo artışlarına sebep olabilir. Ayrıca kafeinin idrar söktürücü özelliği de olduğundan fazla tüketildiginde önce sıvı alımı artmış olur, ancak daha sonra idrarla sıvı kaybı artar.

    Kola ve benzeri asitli içecekler mideye rahatsızlık verdiği gibi; alınan asidin etkisini azaltmak için vücut normalden çok fazla su harcamak zorunda kalır.”

    Vücuttaki Su kıtlığının Yol Açtığı Hastalıklar

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kandaki suyu kullanırsa, yüksek tansiyon
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde omurlardaki suyu kullanırsa, bel ve
      boyun fıtığı hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kemiklerdeki suyu kullanırsa, gut –
      artrit gibi romatizmal hastalıklara yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde akciğerdeki suyu kullanırsa, astım
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde pankreastaki suyu kullanırsa, şeker
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde midedeki suyu kullanırsa, ülser
      hastalığına yakalanırız.

    • Bağırsaklarda su eksilirse, kabızlık meydana gelir ve kolon kanseri
      olma tehlikesi yaşarız.

    • Hücrenin su eksikliği çok artarsa, beynimiz hücreye oksijen
      göndermeyi keser. Oksijen kesilmesi sonucunda da hücre kanserleşme
      sürecine girer.

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en “yan etkisiz” mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı… Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda… Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi:
    Su
    Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay’ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz. Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire…

     

    Yetersiz Su İçen Birinin Tedavisinde İlaçlar Amacına Ulaşmaz Çünkü;

    • Su temel enerji kaynağıdır, vücudun “nakit akımıdır.“
      Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir,
      bize yaşam gücü verir.

    • Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
      DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.

    • Bağışıklık sisteminin merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.

    • Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metabolik aşamalarında görev yapar.
      Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.

    • Su, besinlerdeki gerekli öğelerin emilimini artırır.

    • Bütün öğelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.

    • Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
      Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.

    • Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.

    • Eklem boşluklarındakı temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.

    • Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları” na dönüştürür.
      Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
      Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.

    • Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
      Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
      Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.

    • Serotonin ve diğer norotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
      Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.

    • Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizlği sorununa çözüm getirir.
      Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.

    • Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.

    • Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
      Uykuyu düzenler.
      Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.

    • Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.

    • Gözlere canlılık ve parlaklık verir.

    • Glokomdan korunmamıza yardım eder.

    • Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.

    • Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.

    • Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.

    • Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş basmasını hafifletir.
      Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.

    • Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.

    • Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.

    • Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.

    • Dehidratasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.

    • Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.

    • Zihin ve vücut fonksiyonlarnı bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yetenğgini artırır.

    Sonuç olarak;

    Hastalık olarak gördüğünüz ve bedensel ve psikolojik etkilerinden zarar gördüğünüz pek çok sorunu daha fazla su içerek daha hızlı iyileşebilirsiniz. Vücudunuzu atık çöpleri stoklayan durumdan kurtulmak istiyorsanız su içme alışkanlığınızı tekrar bir gözden geçirmeniz gerekiyor. İyi ama ben unutuyorum su içmek önemli biliyorum ama bu iyi alışkanlığı nasıl edineceğim diyorsanız işte size bir öneri Hipnoterapi ile tek seansta su içme alışkanlığını kazanabilirsiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

     

     

     

  • Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir.

    Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir.

    Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir. Şeker tüketmeyiniz.

    Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotikler, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır.

    Tedaviye direnen birçok ağır hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur. Teşhisi zor olduğundan, çoğu vaka teşhis edilene kadar ciddi bir sorun haline gelmiş olur.

    Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.

    Bağışıklık istemi zayıfladığında veya mantarlara ideal bir gelişme ortamı sunulduğunda (önceden hasar görmüş deri veya mukoza alanları, nemli ve ılık vücut alanları kuluçka alanı yerine geçer, karbonhidratlardan zengin ortam) bir enfeksiyon ortaya çıkar.

    Maya problemiyle bağlantılı çok semptom keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız dav­ranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine gü­ven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis ya da prostatitisin enflamasyonu da Kandida’dan kaynaklanmaktadır.

    Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğren­me bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, be­bek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarma kadar değişiklik gösterir.

    Kandida antibiyotiklerin aşırı kullanımından, aşırı antibi­yotik verilmiş hayvanların et, süt ve yumurtalarının tüketiminden kaynakla­nmaktadır. Antibiyotik kullanmamaya karar vermiş olsanız bile, yediğiniz yiyeceklerden antibiyotik alma tehlikesiyle karşı karşıya olabilirsiniz.

    Sağlıklı bir vücutta bifidus ve acidophilus bakterileri yanyana bulunur. Antibiyotik kullanımı yüzünden eksilen bifidus ve acidophi­lus popülasyonu yenilenmelidir.

    Antibiyotiklere ek olarak Kandida’nın artmasına neden olan, bağışıklığı baskılayan steroid ya da kortizon ilaçları da Kandida olasılığını artırırlar.

    Dolaylı olsa da, astım da Kandida ile ilişkilidir. Sık sık astım olarak yanlış teşhis konulan vakalar, aslında yiye­cek duyarlılıklarına gösterilen ciddi reaksiyonlardır. Buna ek olarak, çoğu astımlıya steroidler verilir. İlaçların zincirle­me reaksiyonu Kandida’nın baş göstermesine neden olan vücut kimyası dengesizliğine yol açmaktadır.

    Kandida’ya eğilimli bir sistemde hormon tedavisi bile, sentetik hormonlar vücudun doğal hormonlarının dengesini bozduğundan dolayı tehlikeli olabilir. Sağlıklı ve dengeli bir vücut hormonlarını kendi üretir. Fakat hormonlar sentetik olarak yaratıldığında, bileşenler doğal olanlardan kalite olarak farklıdır ve vücudun fonksiyonları konusunda karmaşa yaratırlar. Sentetik hormonlar vücutla uyumlu ve dengeli değildirler. Bu nedenle östrojen, progesteron ya da doğum kontrol hapla­rı Kandida’yı daha kötüleştirir ve bağışıklık sisteminin daha fazla çalışmasını gerektirirler.

    Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaş­tırır. Ya­kın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağı­şıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.

    Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlı­ğı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, ma­ya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük to­murcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, spor­lar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kan­dida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.

    Kandida’nın Biorezonans ile tedavisi:
    Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi­ sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sıra­sında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali orta­ya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar.

    Biorezonans ile Kandida tedavisi sırasında tüketilmesi önerilmeyen gıdalar:
    Her türlü şeker,
    Şekerli unlu mamulleri (pasta, kek, baklava, kurabiye, bisküvi vs.),
    Tatlı ve pudingler,
    Çikolata ve meyve şekerlemeleri,
    Meyveli, çikolatalı sütler,
    Kakao ve nutella,
    Bal, reçel, marmelad ve meyve konserveleri,
    Şekerli içecekler (limonata, kola, meyve suyu vs.),
    Meyveler ve meyve kuruları,
    Beyaz un içeren ekmek ve makarna gibi rafine karbonhidrat­lar,
    Pilav ve makarnalar,
    Beyaz ekmek çeşitleri,
    Patates ve nişastalı ürünler,
    Hazır çorba ve soslar,
    Alkollü içkiler (Rakı, viski, bira, likör, şarap vs..)
    Alkolsüz bira,
    Şeker içeren sirke, soya sosu, ketçap vs..
    Mayalı yiyecek ve içecekler (ekmek, bira gibi…)

    Tüketilmesi önerilen gıdalar:
    Taze yumurta,
    Balık,
    Yeşil sebzeler,
    Şifalı otlar,
    Kabuklu yemişler (şekersiz!),
    Soya ürünleri (Tofu peyniri, soya sütü, soya eti)
    Doğal maden suları,
    Bitki çayları,
    Keten tohumu yağı,
    Greyfurt çekirdeği ektresi,

  • Akupunktur, akupunktur noktalarının özellikleri

    Akupunktur, akupunktur noktalarının özellikleri

    AKUPUNKTUR NEDİR?

    Akupunktur, Latince Acus (İğne) ve Puncture (Batırma) kelimelerinin birleşiminden oluşan bir deyimdir. İğne batırmak anlamına gelir. Akupunktur; vücuttaki yeri ve özellikleri belli olan noktaların genel olarak, çelik, gümüş veya altından yapılmış iğnelerin yanı sıra lazer iğne veya manyetik dalga ile uyarılarak yapılan bir tedavi yöntemidir.

    Akupunktur ülkemizde akupunktur eğitimi almış hekimler tarafından yapılmaktadır.

    Akupunktur tedavisinin 5000 yıllık bir tarihi vardır. İnsan vücudunda, akupunktur noktaları adını verdiğimiz elektriksel direnci düşük olup elektriksel potansiyeli yüksek olan noktalar bulunmaktadır. Bu noktalar el ve ayak uçlarından başa kadar bütün vücudu saran ve meridyen adını alan 12 çift ve 2 de tek olmak üzere 14 meridyen vardır. Ayrıca esktra akupunktur noktalarının bulunduğu ekstra meridyenler de bulunmaktadır. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) nünde resmi olarak kabul ettiği 361 akupunktur ve 50 ye yakın da ekstra akupunktur noktası bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalarla bu noktalara yeni noktalar ilave edilmektedir. Tedavide Vücuttaki bu noktalar kullanılır.

    Akupunkturu tıpkı bir bilgisayara benzetebiliriz. Bilgisayardan hangi cevabı almak istiyor isek klavye üzerindeki ilgili tuşlara basmamız gerekmektedir. İşte akupunktur iğneleri ile yeri ve özelliği belli noktalara uygulama yapıldığında, o noktalardan beyne sinirsel uyarılar gider. Bu uyarılar sonucunda gerek beyinde bulunan salgı bezlerinden ve gerekse iğne uygulanan bölgelerden salgılanan bir takım salgılar da gerekli tedavinin oluşmasını sağlar.

    Akupunktur Noktasının özellikleri
    1. Elektrik rezistansı (direnci) düşük olan alanlardır.
    2. Dolayısıyla bu bölgenin elektrik potansiyeli 300 mV tan fazladır.
    3. Yüksek elektrik kapasitesi vardır.(0,1–1 mF)
    4. Bu noktalarda cildin nefes alması diğer bölgelerden daha fazladır.
    5. Bu bölgelerin sıcaklığı diğer alanlara nazaran daha fazladır.
    6. Bu bölgelerde ses sinyali daha fazladır. (2-15 Hz.,amplitüd ise 0.5-1 mV )

    Akupunktur çeşitleri:

    1. VÜCUT AKUPUNKTURU: Vücuttaki noktalar kullanılır. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) nünde resmi olarak kabul ettiği 361 ve 50 ye yakın da ekstra nokta vardır.
    2. KULAK AKUPUNKTURU: Gene WHO tarafından 43 kulak akupunktur noktasının etkili olduğu tespit edilmiştir(Vücut noktalarının neredeyse % 10 nuna tekabül ediyor.
    3. YÜZ AKUPUNKTURU: Yüzdeki bazı özel alanlardır.
    4. AYAK AKUPUNKTURU
    5. EL AKUPUNKTURU: Suchzok Akupunkturu

    6.PERİOST AKUPUNKTURU. Kemik periostunun akupunktur iğnesi ile uyarılmasıdır.

    7. BURUN AKUPUNKTURU: Özellikle Amerikalı Doktor Ralph Alan Dale tarafından araştırılmaktadır.

    Akupunktur Uygulama Yöntemleri
    1. İğne
    2. Lazer
    3. Ultrason(ses dalgası)
    4. Elektro-akupunktur(Noktaya belirli voltaj ve de frekansta alternatif akım uygulamak
    5. Moksa (noktayı ısıtmak amaçlı kullanılan bir bitki=Artemisya Vulgaris)
    6. Cupping (Kupa çekmek = şişe çekmek yani noktaya belirli bir ölçü ve sürede vakum uygulamak)
    7. Tuina, An-Mo, Acupresure (Akupunktur noktasına özel masaj uygulaması)
    8. Akupunktur noktasına belirli ilaçları enjeksiyonu(Serum fizyolojik, vitamin v.s.)
    9. T.E.N.S Cilde iğne batırılmadan petler aracılığı ile elektrik akımı verilmesi.

  • Metabolizmayı hızlandırmak mümkün mü ?

    Bazal metabolizma bir insanın istirahat halinde günlük yaşamını idame ettirebilmek için ihtiyaç duyduğu minimum kaloridir. Metabolik hız; bedeninizin aldığı besinleri enerjiye dönüştürme ve bu enerjiyi kalori olarak yakma kapasitesini ifade eder. Metabolizmanız yeterince çalışıyorsa, aldığınız besinler kolayca enerjiye dönüştürülüyor ve bu enerji eksiksiz olarak yakılıyor. Bunun aksine metabolik hızınız genetik olarak yavaş çalışıyorsa ya da hastalık gibi herhangi bir nedenden dolayı yavaşladıysa, besinleri enerjiye ve kaloriye dönüştürme kapasiteniz azalıyor. Bunun sonucunda ise; fazla kaloriler yakılamıyor, yağlar depolanıyor ve kilo artışı görülüyor. Metabolizmanızı hızlandırmak için işte size öneriler.

    1.Kas oranını artırıp, vücut yazını azalmak

    Metabolizma vücut bileşimleri tarafından etkilenmektedir. Bu bileşimler, vücuttaki kas ve yağ dokularının birbirlerine oranıdır. Kaslar, vücutta yağlardan daha fazla kalori kullanırlar. Kaslı vücuda sahip olan kimselerin, daha az vücut yağına sahip olmalarından dolayı, daha hızlı metabolizmaları vardır. Örneğin aynı boy ve kiloda olan iki kişiyi ele alalım. Bunlardan düzenli olarak aerobik çalışma, vücut geliştirme, fitness ve benzeri aletli programlan uygulayan kişinin vücut yağ oranı daha düşüktür. Diğeri ise hiçbir sportif aktivite yapmadığı için, vücut yağ oranı diğer kişiye oranla daha yüksektir ve dolayısıyla metabolizma hızı da yavaştır. Başka bir deyişle, birinci kişinin vücut fonksiyonlarını devam ettirebilmesi için, ikinci kişiden daha fazla kalori harcaması gerekmektedir.

    2.Hormonların etkisi

    Yaşınız ilerledikçe buna paralel olarak metabolik hızınız da yavaşlıyor. Öyle ki, 20’li yaşlardan sonra vücudunuz her 10 yıllık dönemde yüzde 2 – 3 daha az enerji yakmaya başlıyor. Bunun sebebi menopoz gibi hormonal faktörler de devreye girince metabolizmanızın yavaşlamasıdır. Diğer taraftan, yaşımız ilerledikçe azalan bedensel aktivite düzeyi, kas kitlesinde azalmaya ve yağ depolarında artmaya yol açıyor. Metabolizma hızı yavaşladığı takdirde, obezite oluşma riski artıyor. Obeziteye eğilimli kişilerde görülen en önemli özellikler aşırı iştahın yanı sıra, yağ yıkımının azalmış olması. Yağların fazla alınması yağ yıkımını engeller. Dolayısıyla yağ tüketimi, günlük besin tüketiminin yüzde 30’unu aşmamalıdır.

    3.Haydi egzersiz yapalım

    Egzersiz yapmak ve kas kitlemizi artırmak metabolizmayı hızlandırmanın en etkili yoludur. Peki egzersiz sırasında yağ yakmak için kalp atışımız kaç olmalıdır ?
    Aerobik karakterde bir çalışma sırasında maksimum kalp atım sayınızın (MHR) belirlenmesi, çalışma amaç ve verimi açısından önemlidir. Bu sayı şöyle hesaplanır: 220 – yaş formülü bu hesap için kullanılır. Buna formüle göre 20 yaşındaki bir kişinin, “Maksimum kalp atım sayısı” 200, 50 yaşındaki bir kişinin ise 170 dir. Aerobik çalışma sırasında nabzınız (HR); maksimum kalp atım sayınız ( MHR ) x % 50’si ile MHR x % 80’i arasında değişmelidir. Bu aralığa “Faydalı Antrenman Sınırı”(Training Effect Zone) denir. Bu hesaba göre, 20 yaşındaki bir kimsenin nabzı (HR), 100 ile 160 sayısı arasında değişmelidir. Bunun üstünde bir nabız sayısı daha fazla aerobik bir fayda sağlamaz.

    Düşük metabolizma hızının yarattığı kilolardan kurtulmanın en kolay yolu, düzenli egzersiz yapmaktır. Eğer daha az kilo almak istiyorsanız, daha çok egzersiz yapmalı ve daha çok yağsız kas kitlesine sahip olmalısınız. Yani, ortalama metabolik hızınızı artırarak daha fazla kalori yakmalısınız.

    4. Yeşil çay

    Yeşil çay da krom, manganez, selenyum ve çinko gibi ve bazı mineraller, bitkisel A vitamini, E vitamini, C vitamini bulunur. Bu içeriği yeşil çayı güçlü bir antioksidan yapar. Yeşil çayda bulunan ‘epi-gallo-kateşin-3-gallat’ adı verilen ve kısaca EGCG olarak isimlendirilen bir biyolojik öğenin vücuttaki yağ yakım hızını artırarak obeziteyle savaşmada rol oynayabileceği bildirilmektedir. Çeşitli çalışmalarda yeşil çayda bulunan kateşinlerden yüksek oranda alan kişilerin total, deri altı karın yağlarında ve trigliseridlerinde büyük düşüş gözlendiği bildirilmiştir. Araştırmacılar, yeşil çayla alınan kateşinin, sindirim sisteminde enzimlerin aktivitesini yavaşlatarak ve kalorilerin bağırsaklar tarafından emilimini azaltarak, kilo kaybını artıracağı üzerinde durmaktadır. Ortalama bir kupa yeşil çayda, 50-150 mg. arasında polifenol bulunmaktadır. Önerilen miktarsa günde 2-3 kupa yeşil çay veya 100-750 mg./yeşil çay ekstresi almaktır.

  • Alkali beslenme

    ALKALİ DİYET

    ALKALİ BESLENME: SEBZELERLE GELEN SAĞLIK

    Sağlıklı beslenme ve kilo vermenin ana kuralı vücuttaki asit-alkali dengesini korumaktır. Alkali diyet günlük alınan asitlenme yapan besinlerin yanına alkali besinleri eklemek üzerine kurulu bir dengeleme diyetidir.Kalsiyum ,magnezyum çinko ve bakır gibi vücut için gerekli minerallerin sebze ve meyveler yoluyla yeterince alınması alkali diyetin ana hedefidir .Sanayileşmeyle birlikte karşımıza çıkan sorun günümüzün diyetinin potasyum ve magnezyum gibi minerallerden, liften fakir ve bunun tersine basit şekerler, doymuş yağ, sodyum ve klordan zengin olmasıdır. Bu tür bir beslenme metabolik asidoz tablosuna yol açar.Modern diyetlerde yaşlanmayla birlikte böbreğin asit-baz dengesini sağlamasıda güçleşir , asidozla mücadele daha da zorlaşır. Asit yükü fazla olan düşük karbohidrat ve yüksek protein içeren diyetlerler idrarda magnezyum , sitrat atılımını azaltırken;kalsiyum, fosfat,ürik asit atılımı artırırlar. Bu da böbreklerde taş oluşma riskini artırır. Vücuttaki asit baz dengesinin bozulması hastalıklara yol açar.

    Alkali diyetin kaslar üzerine etkisi?

    Potasyumdan zengin sebze ve meyveyle beslenmek asit yükümüzü azaltarak, kas kitlesini korumaya yardımcı olmaktadır.Vücudumuzdaki asit yükünün artması iskelet kaslarının zayıflamasıyla sonuçlanır. Diyabet, böbrek yetmezliği ve kronik akciğer hastalıklarında kas erimesi genel bir sorundur.

    Alkali diyet ve büyüme hormonu?

    Yapılan çalışmalarda alkali diyet uygulandığında büyüme hormonunun salgılandığı gösterilmiştir.Büyüme hormonu sadece çocukların kas ve kemik gelişimine katkı vermekle kalmaz aynı zamanda erişkinlerde yaşlanma sürecini yavaşlatan anti-aging etkili bir hormondur. Alkali diyetle artan büyüme hormonu kalp damar sağlığını destekler, belleği güçlendirir.

    Alkali diyetle yeterince alınan magnezyum Vitamin D’nin aktif hale geçmesini sağlar. Bu sayede kemik ve dişler güçlenir.

    Kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar alkali ortamda daha etkindirler, alkali diyet, tedaviyi bu açıdan destekler.

    Dokuların alkali olması toksinlerin böbrek yoluyla atılmasını kolaylaştırır.bu nedenle metabolik detoksifikasyon diyetlerinde sebzeler, alkali ortamı sağlayan gıda takviyeleri kullanılmaktadır.

    Yeşil taze ve çiğ sebzeler, bezelye, fasulyeler, katkısız baharatlar, çiğ kalın kabuklu kuruyemişler ve çiğ çekirdekler gibi besinler alkali ortam oluşumunu desteklerler.

    İstenmeyen asidik ortam oluşumunu destekleyen gıdalar ise et, balık, kümes hayvanları, yumurta, tahıllar ve bakliyat olarak özetlenebilir.

    Örneğin limon çok asidik bir meyve olmasına rağmen sindirim sonucu ortaya çıkardığı üretim vücut için alkali bir ortam yaratımını destekler ve bu yüzden de limon kendisi asidik olmasına rağmen vücut için alkali ortam oluşturan bir meyvedir.

    Benzer biçimde hemen hemen tüm et ürünleri sindirim öncesi alkali yapıda olmalarına rağmen, sindirim sonunda ortaya çıkan asidik kalıntılar vücutta asidik bir ortam oluşumunu desteklediği için aşağıdaki tablolarda asidik gıdalar bölümünde karşınıza çıkacaklardır.

    Proteinlerle karbonhidratları aynı öğünde yerseniz kolay sindiremezsiniz. Gazlı asitli içecekler vücuda alındıklarında ph dengesini sağlamak için kemiklerden kalsiyum salınır, buda kemiklerin zayıflaması anlamına gelir. Alkali su tüketirseniz kemik ve diş sağlığınızı korumuş olursunuz.Uzun süre vücutta asit üreten gıdalar tüketirseniz, alkali depolarınız azalır ve asidoz oluşabilir.

    Asidite obeziteye neden olur, en basit tedavisi bol sıvı ve alkali beslenmedir. Obezite asitlerin organlara hasar vermesini önlemek için vücudun geliştirdiği savunma mekanizmasıdır.

    Toksinler yaşlanmanın nedenlerinden biridir. Hücrelerde hasara yol açan toksinler yüzümüzdeki çizgileri artırır. Sebze ve meyvelerde bulunan antioksidanlar bu toksinleri hücrelerden uzaklaştırarak yaşlanmaya karşı vücudu korur.

    Alkali (Detoks) diyetin püf noktaları:
    1. Kırmızı et , yağlar , işlenmiş gıdalar, şeker, hazır meyve suyu, kahve, siyah çay tatlandırıcıları diyetinizden çıkarın.

    2.Tabağınızı daha çok sebzeyle doldurun. Sebzeler alkalidir ve vücut ph’ını dengelemede size yardımcı olur. Her yemekten önce ve yemek sırasında sebze yiyebilirsiniz. Bu asidik gıdaları nötralize etmenizi kolaylaştırır. Sabah kahvaltıdan 15 dakika önce greyfurt yemek, proteinlerin ve karbonhidratların asit etkisinden sizi korur.

    3.Limon asidik bir tada sahiptir ancak vücutta alkali ortam oluşturur, salatanıza limon sıkmanız yarar sağlar. İnek sütü yerine soya sütü tercih edin.

    4.Diyetinizde sağlıklı yağlar olmalıdır. Avakodo, çiğ fındık, çiğ tohumlar kalp dostu omega-3 kaynağıdır. Bunlardan yeterince tüketemiyorsanız omega-3 takviyesi kullanabilirsiniz.

    5.Günde 2 litre alkali su içiniz.