HPV , human papilloma virüs, cinsel temasla bulaşır. Hem erkeklerde hem kadınlarda HPV virüs enfeksiyonunun etkileri görülebilir.
Erkeklerde görülen HPV virüs enfeksiyonunun belirtisi genital siğillerdir. Kadınlarda ise bulaşan HPV virüsünün tipine göre, virüs enfeksiyonun etkisi dış genital bölgelerde genital siğiller, rahim ağzında ise smear ile tespit edilen rahim ağzı hücresel bozuklukları (ascus, cin 1-2-3), ileri dönemlerde ise rahim ağzı kanserleri olarak görülebilir.
Kadınlarda HPV virüsü siğile sebep olduğunda belirtileri erken ve kolay gözlenir. Ancak rahim ağzı hastalığı yapan tipler bulaştığında, hiç belirti vermeden de uzun yıllar virüs taşınabilir. Bu yüzden hiçbir şikayeti olmayan hanımların, rutin yıllık kontrollerini yaptırmalarını, smear takibini aksatmamalarını önermekteyim.
Kötü kokulu akıntılar, rahim ağzı hasarları, yaraları, ilişki sonrası kanamalar gibi belirtiler HPV virüsünün rahim ağzında yarattığı enfeksiyon veya tahribatın belirtileri olabilirler.
Smear testi ile rahim ağzında virüs etkisi saptandığı durumlarda, virüs tiplemesi ile bulaşan virüs tipinin kanser yapma etkisinin olup olmadığını tespit etme şansımız bulunmaktadır.
Klasik bilgilerimiz siğil veya kanser yapan virüs tiplerinin bulaştıktan sonra, vücuttan arınamayacağı ve sebat edeceği yönündedir.
Tedavileri ise virüsün yaptığı etkilere göre planlanır. Genital siğillerin tedavisi, siğillerin koterizasyonu veya dondurulması ile yapılır. Daha sonra da nüksü engelleyici medikal tedaviler uygulanabilir. Virüs genital bölgede cilde yerleştiği için bağışıklık sistemi baskılandığında siğillerde tekrarlamalar görülebilir.
Rahim ağzına bulaşan HPV virüslerinin yönetimi, smear testinin sonucuna göre planlanır, tedavi ve takibi bu sonuca göre yapılır. Rahim ağzındanki etkilere göre, tanı ve tedavide, kolposkopi, biopsi, leep ile konizasyon veya soğuk konizasyon işlemleri yapılabilir. Rahim ağzı hastalığı tespit edildiğinde bu işlemler ile patolojiyi ortaya koyarak, cerrahi sınırların sağlam olduğunu teyit ettiğimiz sürece 3-6 aylık smear takipleri ile hem hastalıksız hem de güvenli bir takip yapmış oluruz.
HPV virüsü tespit edilen hanımların çoğu, hemen kanser olduk korkusuyla bize başvurmaktadırlar. Yanlış ve eksik bilgilerden dolayı, doğru hekime ulaşana kadar bu kaygılar devam etmektedir. Hpv enfeksiyonunun ileri dönem etkilerinden olan rahim ağzı kanseri ancak takipsiz ve ilgisiz hanımların başına gelebilmektedir. HPV virüsünün etkileri ve rahim ağzı hastalıklarının ilerleyişi aşamalardan geçtiği için, rahim ağzı kanserine dönüşümü 8-10 yılı bulabilmektedir.
Bu bilgilerin ışığında sizlerle paylaşmak istediğim öneriler şunlardır; Hiçbir şikayetiniz olmasa dahi yılda bir kez jinekolojik muayene olup smear aldırmalısınız. Her kötü kokulu akıntı, vajinal kanama virüs varlığına veya rahim ağzı kanserine işaret etmez. Ancak bu şikayetleriniz olduğunda ihmal etmeden muayene olmalısınız. Smear testi hayat kurtarıcı bir tarama testidir, kesin tanılar şüpheli smear sonuçları tespit edildiğinde yapılacak biopsi sonuçları işe konulur. Tanı, tedaviler ve takipler biopsi yani alınacak patoloji sonuçlarının ışığında yönetilir.
ABD 2016 verilerine göre erkeklerde en sık görülen kanser prostat kanseri, kadınlarda ise meme kanseridir. En sık ölüme sebep olan kanser ise hem erkeklerde hem kadınlarda akciğer kanseridir. Türkiye istatistiklerine göre tek fark, erkeklerde en sık akciğer kanseri görülmektedir.
Peki en sık görülen bu kanserlerin ve hatta diğer kanser alt tiplerinin risk faktörleri nelerdir? Hangi durumda hangi kanser riski artmaktadır? Bu yazımda size bu soruların cevaplarını aktaracağım.
AACR (American Association for Cancer Research)’nin 2015’de yayınladığı rapora göre kanser riskini artıran faktörler içerisinde sıklık sırasına göre
Sigara
Obezite
Bakteri ve virüsler yer almaktadır.
AACR raporuna göre kanser riskini artıran diğer sebepler; fiziksel inaktivite (hareketsizlik), diyetsel faktörler, alkol tüketimi, endüstriyel maruziyetler, hormonal faktörler, UV ışın (güneş ışığı), radyasyon maruziyeti, çevresel kirliliktir.
SİGARA
Gelişmiş ülkelerde tüm kanserlerden ölümlerin %21’inin, ABD’de ise %33’ünün sebebi sigara kullanımıdır.
Sigara kullanımı sonucu görülme riski artan kanserler: Akciğer kanseri, larinks (gırtlak) kanseri, özefagus (yemek borusu) kanseri, ağız içi kanserler, mesane kanseri, böbrek kanseri, karaciğer kanseri, mide kanseri, kolon ve rektum (kalın barsak) kanseri, pankreas kanseri, akut lösemi, serviks (rahim ağzı) kanseri
YAŞ
Birçok kanser için önemli bir risk faktörüdür. Tüm kanserler için ortalama tanı yaşı 66’dır. Meme kanseri, kolorektal kanserler, akciğer kanserini ileri yaşta görürken, lösemi – lenfoma gibi bazı maligniteleri daha genç yaşta görmekteyiz.
45 yaşından sonra kanser görülme riski önemli ölçüde artmaktadır. Özellikle meme kanseri ülkemizde diğer ülkelere göre daha genç yaşta görülmektedir.
ÇEVRESEL (Endüstriyel) MARUZİYET
Bazı kimyasal maddelere uzun süre maruziyet kansere sebep olmaktadır. Kansere sebep olan kimyasal maddeler ve sebep oldukları kanserler aşağıdaki tabloda verilmiştir.
Karsinojen
Kanser Tipi
Arsenik
Akciğer kanseri
Asbest
Akciğer kanseri ve mezotelyoma
Aromatik aminler
Mesane kanseri
Benzen
Lösemi
Dizel egzoz gazı
Akciğer kanseri
İyonize radyasyon
Lösemi
Nikel
Akciğer ve nazal sinüs kanserleri
Pestisid
Akciğer kanseri
Radon
Akciğer kanseri
UV radyasyon
Cilt kanseri
Vinyl choloride
Karaciğer kanseri
Güneş ışığına maruziyet, cilt kanserine özellikle melanom adı verilen cilt kanseri gelişme riskini artırmaktadır.
KRONİK İNFLAMASYON
Kronik inflamasyon (uzun süreli iltihap, yangı), DNA hasarına yol açarak kansere neden olabilmektedir. Bu sebeple kronik inflamasyon durumlarına dikkat edilmelidir.
Bu durumlara örnek olarak;
Güneş yanığı üzerinde cilt kanseri gelişebilir.
Reflü özefajit dediğimiz reflünün özefagusta inflamasyona sebep olması sonucu Barret’s özefagus adı verilen bir tablo ortaya çıkar. Bu durum özefagus kanser gelişme riskini artırır.
Karaciğer sirozu, karaciğer kanseri gelişme riskini artırır.
Uzun süren sistit ( idrar torbası iltihaplanması) mesane kanseri gelişme riskini artırır.
Yukarda bahsettiğim durumlarda panik yaşamaya veye tedirgin olmaya gerek yoktur, doktorunuz tarafınca bu durumlar takip edilmektedir.
DİYETSEL FAKTÖRLER
Alkol tüketimi, meyve – sebze tüketiminin az olması, kırmızı et tüketimi, işlenmiş et tüketimi (sucuk, salam, sosis) kanser riskini artıran faktörlerdendir.
Düzenli kırmızı et ve işlenmiş et tüketimi kolorektal kanser gelişme riskini artırmaktadır.
Alkol tüketimi ile birlikte sigara kullanılması ağız, larinks (gırtlak) ve özefagus (yemek borusu) kanseri riskini sadece sigara içenlere göre riski daha da fazla artırmaktadır
ENFEKSİYÖZ ETKENLER (BAKTERİ ve VİRÜSLER)
Enfeksiyonlara sebep olan bazı bakteri ve virüsler kansere de sebep olabilmektedir. Örnek olarak önemli bazı virüs ve bakterilerin ilişkili oldukları kanserler aşağıda verilmiştir.
Human Papilloma Virüs (HPV): Serviks (rahim ağzı) kanseri, anal kanser, orofarengeal, vulvar, vajinal ve penil kanser
Hepatit B ve C virüsü: Hepatosellüler kanser (karaciğer kanseri)
Human Immunodeficiency Virus (HIV): Kaposi sarkomu, lenfoma (lenf kanseri) ve serviks, karaciğer, akciğer ve anal kanser
Kilo artışı, obezite kanser riskini artıran en önemli faktörlerdendir. Obezite, aşağıda sıralanmış kanserlerin gelişme riskini artırmaktadır.
Kolon
Rektum
Endometrium
Özefagus
Böbrek
Karaciğer
Pankreas
Safra kesesi
Meme kanseri (postmenapozal)
GENETİK MUTASYONLAR
Genetik mutasyonlar, ailesel geçiş kanser nedenleri içerisinde %10’luk bir kısmı oluşturmaktadır. Özellikle birinci ve ikinci derece yakınlarında meme ve kolon kanseri olanların mutlaka bu kanserler için tarama yaptırması gerekmektedir.
Bu yazımda bahsettiğim önemli risk faktörlerinden uzak durmak ve erken tanı için önerilen tarama testlerinin yapılması kanseri sorun olmaktan çıkartacaktır. Kanser gelişimini önlemek için mutlaka sigara bırakılmalı, kilo alımından kaçınılmalı ve sağlıklı beslenme mümkün olduğunca yaşam içerisinde uygulanmalıdır.
HIV (Human immunodeficiency virus=insan immün yetmezlik virüsü) taşıyan birçok hastada, kas-iskelet sistemine (eklemler, kaslar ve kemikler) ait çeşitli rahatsızlıklar oluşabilir. HIV, aynı zamanda eklem ve kas ağrısı, artrit (eklem iltihabı), güçsüzlük ve yorgunlukla belirtileri veren romotolojik hastalıklara neden olur. Bazen bu belirtiler, hastada HIV virüsü saptanmadan daha önce ortaya çıkabilir.
HIV virüsüne bağlı romatizmal hastalıklar, tüm yaş gruplarını etkileyebilse de, genellikle 20-40 yaş arasında daha sık rastlanır.
HIV’e bağlı gelişen çoğu romatizmal belirti, HIV virüsünün tedavisi ile iyileşir.
AIDS tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, eklem ve kas ağrılarına neden olabilir, otoimmün hastalıkları tetikleyebilir.
HIV taşıyan hastalarda en sık görünen rahatsızlık inflamasyon (iltihap, yangı), eklem ve kas ağrısıdır.
Daha az sıklıkla septik artrit, psöriatik artrit, reaktif artrit, polimiyozit, fibromyalji ve vaskülit görülebilir.
HIV’e bağlı romatizmal hastalıklar, direkt HIV yüzünden gelişebildiği gibi HIV’e bağlı diğer virüs ve bakteriler yüzünden de oluşabilir.
HIV’e bağlı gelişen romatizmal hastalıklar kadınları, erkekleri ve tüm yaş gruplarını etkileyebilir. HIV bulaşmasına neden olan başlıca risk faktörleri korunmasız cinsel ilişki ve damar yoluyla alınan ilaç ve uyuşturucu kullanımında paylaşılan kirli iğnelerdir.
Tedavi
HIV’e bağlı romatizmal hastalıkların tedavisinde ayrıca bir romatizmal tedavi kullanılmaz. HIV tedavisinde kullanılan antiretroviral ilaçlar, romatizmal hastalık bulgularına da iyi gelir.
Ağrı kesici ve enflamasyon giderici ilaçlar, standart AİDS tedavisine eklenmesi; kas ve eklem şikayetleri olan çoğu HIV’li hastada iyi sonuç vermektedir. Fizik tedavi önerilir.
İSTANBUL – Avrupa Grip Gözlem Komitesi (EISS) ve Avrupa Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi (ECDC), A-H1 adlı yeni bir tür grip virüsünün salgın haline geldiğini açıkladı. Yetkililer, yeni virüsün özellikle kronik kalp ve ciğer hastaları için ölümcül olabileceği konusunda uyarıyor.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, dünya çapında salgınları A tipi virüslerin yaptığını belirterek, “A tipi bir virüs fakat bunun yeni tür olduğunu şimdilik söylemek zor. Gribin en tehlikeli olanları yeni türlerdir. Vücut daha önce onlara karşı bir savunma mekanizması geliştirmediği için mücadele etmesi daha zor olur” dedi.
'Hemen film istenmez' Salgınla birlikte bazı doktorlar, hastalarına akciğer filmi çektirmelerini de öneriyor. Prof. Dr. Küçükusta, her grip olanın akciğer filmi çektirmememesi gerektiğini vurgulayarak, “Özellikle çocuklarda bu karar kolay verilmemelidir” diye konuşuyor. Peki kimler film çektirmeli? Ateş üç günden fazla sürüyorsa ve genel durum kötüye gidiyorsa özellikle 60 yaşın üzerinde kalp, şeker, böbrek problemleri olan kişiler…
Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yavuz Baykal ise gripli kişilerin kesinlikle istiharat etmesi gerektiğinin altını çizerken, en iyi korunma yöntemini 'hastalık geçene kadar toplum içine çıkmama' olarak gösteriyor. Prof. Dr. Baykal, “Hapşırdıktan sonra mutlaka eller yıkanmalı. Başkasıyla temas önlenmeli. Gripli kişi ve çevresindekiler maske takmalı. Boğazdaki dil hareketlerine bağlı olarak ister istemez virüs yayılıyor. Hasta bol su içmeli, C vitamini almalı ve eğer doktoru tarafından kendisine verilmişse çinko içeren ilaçlarla vücudunu takviye etmeli. Spor yapan dinç bir vücudun kendini koruması çok daha kolay” diyor.
Peki grip aşısı önleyici olamıyor mu? Prof. Dr. Baykal, aşının, grip virüslerinin çok sık mutasyona uğraması sebebiyle ancak yüzde 70 oranında olumlu sonuç verdiğini, yine de yaşlılara, çocuklara ve özellikle kronik kalp, böbrek, diyabet gibi bağışıklık sistemi zayıf hastalara mutlaka grip aşısı yapılması gerektiğini vurguluyor.
Bir haftada geçmiyorsa… Griple soğuk algınlığının birbirinden farklı olduğunu, gribin influenza adı verilen virüse bağlı bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Baykal, “Grip virüsü akciğerde yayılayarak ya da diğer virüslerin orada üremesine zemin hazırlayarak zatürree, sinüzit gibi hastalıklara yol açabilir. Eğer bir hafta süreyle balgam, halsizlik ve öksürük geçmediyse doktora başvurup film çektirilmesi gerekir” diyor.
Hepatit B virüsü (HBV) en sık enfeksiyon oluşturan mikroorganizmalardan biridir. Dünyada 400 milyon kişide kronik HBV enfeksiyonu olduğu bilinmektedir. HBV, insanda AIDS (Acquired Immuno Deficiency Syndrome) hastalığını oluşturan HIV (Human Immuno Deficiency Virus) virüsünden 100 kez daha bulaşıcıdır. Hepatit B Dünyada yaygın olarak görülmekle birlikte HBV virüs taşıyıcılığının sıklığı bölgelere göre değişiklik gösterir;
– Çin 125 milyon – Kore 2.6 milyon – Japonya 1.7 milyon – Brezilya 3.7 milyon – İtalya 0.9 milyon – ABD >1 milyon – Türkiye 4-5 milyon (Batıda %5, Doğuda %8-10)
HBV NASIL BULAŞIR VE YAYILMASI NASIL ÖNLENEBİLİR? HBV, bu virüsle enfekte olmuş olan kişilerin kanları ve vücut sıvıları aracılığıyla bulaşır. HBV insan vücudu dışında da kuru ortamlarda 7-10 gün kadar canlı kalabilmektedir. Bulaşım şekli bölgelere göre değişim gösterir. Örneğin Çin, Güneydoğu Asya , Orta Doğu ve Afrika ve Güney Amerika’ nın bazı kısımlarında bulaşma daha çok anneden bebeğe geçiş şeklinde olurken (Vertical transmission), Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve Güney Amerikanın bazı kısımlarında parenteral yolla ( Bulaşmış iğne ve diğer tıbbi malzemelerle yapılan enjeksiyonlar ve diğer müdahaleler, kan transfüzyonu, korunmasız cinsel ilişki vb.) bulaşma daha sık görülür (Horizontal transmission). Kan bankalarında bağışlanan kanların HBV yönünden rutin olarak taranması nedeniyle kan transfüzyonuna bağlı HBV bulaşımı riski büyük ölçüde azalmıştır. Aşağıdaki tabloda HBV nün bulaşma yolları ve risk gurupları görülmektedir.
Hepatit B virüsü bulaşıcılığı yüksek bir virüs olduğundan yayılımının önlenmesi için bazı özel önlemlerin alınması gerekir. HBV ne karşı geliştirilen aşı halen kullanımdadır ve belirli aralıklarla tekrarlanması durumunda ömür boyu koruma sağlamaktadır. Bebekler, çocuklar ve aşılanmamış gençlerin ve yukarıda belirtilen risk gurubundaki insanların aşılanması uygun bir yaklaşımdır. Günümüzde Hepatit B aşısı yeni doğanlara rutin olarak yapılmaktadır. HBV ile karşılaşan aşılanmamış kişilere ilk iki hafta içinde hepatit B immun globulin enjeksiyonu yapılabilir (pasif immünizasyon). Bu uygulama 3-6 ay kadar sürebilen bir koruma sağlar. Hamile kadınların doğum öncesinde HBV yönünden gerekli testleri yaptırmaları gerekir. Bulaşımın ve yayılımın önlenmesi için HBV ile enfekte olmuş kişilerin güvenli bir cinsel yaşam sürdürmeleri (prezervatif kullanmak gibi), kan, organ, sperm, yumurta gibi organ bağışı yapmamaları, günlük yaşamlarında da diş fırçası ve traş jileti gibi eşyalarını başkaları ile paylaşmamaları gerekir. Tabak, kaşık, çatal vb. eşyaların, iyi temizlenmek şartıyla, ayrı kullanılması gereksizdir. Pratik olarak 1/10 oranında sulandırılmış çamaşır suyu HBV ile bulaştığı düşünülen yüzey ve malzemelerin temizliği için kullanılabilir.
HBV ENFEKSİYONUN SEYRİ HBV herhangi bir yolla vücuda girdikten sonra karaciğere ulaşarak burada yerleşir ve karaciğer hücreleri içinde çoğalmaya başlar. HBV ne vücudun cevabı virüsün alınma yaşına göre değişiklik gösterir. Erişkinlerde hastalık bulguları genellikle virüsün alınmasından 2-6 ay sonra ortaya çıkar. HBV ile enfekte erişkinlerin %60 ında hastalık bir belirti oluşturmadan sessiz seyreder veya genellikle hafif bir gripal enfeksiyon veya yorgunluk, halsizlik dönemi şeklinde geçiştirilir. Hastaların diğer bir bömlümünde ise 1-2 hafta kadar süren, yatak istirahati gerektirebilen ve sarılıkla giden bir hastalık şeklinde kendisini gösterebilir. Bu sırada bakılan karaciğer enzimleri (AST / ALT) yüksek bulunur. Hastalığın bulguları çocuklarda erişkinlere göre daha az belirgindir ve bebeklik döneminde hemen her zaman hiç bir zaman bir belirti görülmez. Hastaların çok küçük bir kısmında (%1) hastalık fulminant hepatit olarak adlandırılan ciddi bir tablo halinde ortaya çıkabilir ve bu hastaların %80 i kaybedilir. HBV ile enfekte olan erişkinlerin büyük bir kısmında (%90-95) bağışıklık sistemi sayesinde virüs vücuttan temizlenerek iyileşme sağlanır ve erişkinlerde kronikleşme oranı %5-10 civarındadır. Kronik B hepatiti saptanan hastaların büyük bir çoğunluğunda hastalık sessiz seyreder ve daha önceden sarılık geçirme öyküsü yoktur. Buna rağmen yenidoğan ve çocukluk çağında (<5 yaş) HBV nün alınmasından sonra hastaların büyük bir kısmında hastalık kronikleşir (sırasıyla %90 ve %10-30).
KRONİK HEPATİT B HBV ile enfekte olan kişilerde HBV nün 6 ay içinde vücuttan temizlenememesi durumunda kronik HBV enfeksiyonundan bahsedilir. Çoğunlukla bu evrede hastalık sessizdir ve hastaların hemen hepsi farkında olmadan bu döneme geçiş gösterirler. Karaciğerdeki hasarlanma arttığında ve karaciğer fonksiyonları bozulmaya başladığında halsizlik, eklem ve kas ağrıları, bulantı, göz aklarında ve ciltte sararma, ayaklarda ve karında şişme gibi bulgular ortaya çıktığında bir hekime başvurmaları veya başka bir nedenle yapılan kan testi sonucunda HBV ile enfekte oldukları anlaşılır. Kronik HBV enfeksiyonu asemptomatik HBV taşıyıcılığı, karaciğer sirozu ile sonlanabilecek kronik aktif hepatit veya karaciğer kanseri gelişimi gibi farklı klinik tablolarla seyredebilir. Kronik karaciğer hastalığı olan hastaların %15-25 inde ölüm sebebi hepatit B virüsü ile ilişkili karaciğer hastalıklarıdır (Bkz.karaciğer sirozu).
HBV vücuda girip karaciğere yerleştiğinde kendisi direkt olarak karaciğerde bir hasar oluşturmaz. Vücudun virüse karşı oluşturduğu immun yanıt (bağışıklık sisteminin virüse karşı gösterdiği cevap) sonucunda karaciğer hücreleri zarar görür. Virüs karaciğer hücresi içinde çoğaldıkça daha fazla immun yanıt oluşur ve bu da daha fazla karaciğer hücresinin zarar görmesi demektir. Zamanla zarar gören hücrelerin yerinde bağ dokusu oluşmaya başlar (fibrozis) ve karaciğerde yaygın bağ dokusu oluşumunun sonucu karaciğer sirozudur. Karaciğerde virüsün aktif olarak çoğalması karaciğer hasarı için önemli bir risk faktörüdür. Kanda yüksek oranda virüs bulunan hastalarda karaciğer hasarı daha ciddi boyutlardadır.
Bazen HBV karaciğerdeki çoğalma döneminde bir takım genetik değişiklikler geçirerek daha değişik bir yapı kazanabilir (Viral mutasyon). Bu değişiklik kronik HBV enfeksiyonunun doğal seyri sırasında olabileceği gibi tedavi amacıyla bazı ilaçların kullanılması sonrasında da ortaya çıkabilir. Bu, karaciğerdeki hastalığın gidişini değiştirebileceği gibi tedaviye alınacak yanıtı da güçleştiren bir durumdur. Sık görülen mutasyonlardan biri HBeAg (Hepatitis B early antigen- Hepatit B e antijeni) mutasyonudur. Mutasyon olmayan hastalarda HBeAg yapımı virüsün aktif olarak çoğalması ile birliktedir. Vücutta HBeAg ye karşı antikor oluşması (HBeAb veya anti-HBe) (Hepatitis B e antibody) virüsün çoğalmasının durduğu ve vücudun HBV ne karşı bağışıklık kazanmaya başladığının bir göstergesi olarak kabul edilir ve bu olay serokonversiyon’ olarak adlandırılır. Mutasyon geçiren HBV enfeksiyonu varlığında ise kanda HBeAg saptanamadığı ve HBeAb bulunduğu halde aktif virüs çoğalması devam eder. Bu durum güneydoğu Avrupa ve Asya da görülen kronik HBV enfeksiyonlarının %30 ila %80 inde görülmektedir ve genellikle çocukluk çağında alınan HBV enfeksiyonu ile birliktedir.
Pratikte sık olarak, HBeAg negatif kronik HBV lü kastalar yanlışlıkla serokonversiyon sağlamış (HBeAg ne karşı antikor oluşturmuş) sanılabilmektedir. Serokonversiyon saptanmış hastalar genellikle inaktif taşıyıcı olarak adlandırılırlar ve bu hastalarda karaciğerdeki iltihabın yavaşladığı veya durduğu kabul edilir. Aksine HBeAg negatif (ve HBeAb pozitif) mutant kronik HBV enfeksiyonu olan hastalarda düşük seviyede de olsa viral çoğalma devam etmekte ve karaciğerdeki kronik iltihap ilerlemektedir. Bu hastalar HBV nün karaciğerde oluşturabileceği her türlü hasarlanmaya aday olarak yaşamlarını sürdürürler. Asya da yaşayan kronik HBV enfeksiyonlu hastaların 2/3 sinde HBeAb oluştuktan sonraki dönemde karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gibi ciddi komplikasyonlar ortaya çıkmaktadır. HBeAg negatif ve HBeAb oluşmuş hastalarda kanda HBV-DNA seviyesinin ölçülmesi ile olayın aktif bir mutant virüs enfeksiyonu veya serokonversiyon oluşmuş inaktif hastalık olup olmadığı bir ölçüde anlaşılabilir. Yüksek HBV-DNA seviyeleri genellikle mutant HBV enfeksiyonunun göstergesi olmakla birlikte bu kural her zaman geçerli olmayabilir. HBeAg negatif mutant HBV enfeksiyonlu hastalarda yıllarca hastalıkla ilgili herhangi bir belirti ortaya çıkmaz ve bu hastalarda karaciğer sirozu bulgularının ortaya çıkması için geçen süre ortalama 40 yıl civarındadır. Siroz bulgularının ortaya çıkmasından sonra hastaların %25 i 10 yıl içinde son evre karaciğer hastalığı dönemine girmektedir.
KRONİK HBV ENFEKSİYONUNDA TEDAVİ Kronik HBV tedavisinde amaç, vücuttaki virüs miktarını azaltmak (serumda HBV-DNA <100.000 kopya/ml) , karaciğer enzim seviyelerini normal düzeylere indirmek, HBe antijenini (HBeAg) negatifleştirmek ve karaciğerdeki iltihabın şiddetini azaltmaktır. Teorik olarak, virüs miktarının azaltılması karaciğer hücrelerinin hasarlanmasına yol açan bağışıklık sistemi aktivasyonun azalmasını sağlayarak karaciğerdeki hastalığın ilerlemesini yavaşlatıcı etki gösterir. Serokonversiyon HBe antijeninin (HBeAg) kaybolması ve bu antijene karşı antikor oluşması (HBeAb) dır. Kronik HBV enfeksiyonu olan hastalarda yıllık %1 oranında spontan serokonversiyon oluşmaktadır. Bunun aksi de söz konusudur. Yani, inaktif HBV taşıyıcısı olan hastalarda da yıllık %1 oranında hastalık aktif forma dönüşebilmektedir. Serokonversiyonun oluşması vücuttaki virüs miktarının (HBV-DNA) ancak PCR gibi bazı özel testlerle ölçülebilecek düzeylere düşmesi, karaciğer fonksiyon testlerinin normalleşmesi ve karaciğerdeki iltihap bulgularının gerilemesi ile birliktedir. Günümüzde kronik HBV enfeksiyonu tedavisinde etkili olduğu kabul edilmiş ve kullanılmakta olan üç ilaç interferon, lamivudine, adefovir ve entacavir dir. Bunların dışında henüz daha rutin uygulamaya geçmemiş ancak önümüzdeki yıllarda kullanıma girmesi beklenen başka antiviral ilaçlar da mevcuttur (Telbivudine, emcitarabine vb.). Bu tedavi sonrasında alınan kalıcı cevap virüsün tipine de bağlı olmakla birlikte ne yazıkki halen daha %30 lar civarındadır (%25-39). İlaç tedavisi yanında kronik HBV enfeksiyonu olan hastaların kesinlikle alkol kullanmamaları, karaciğer için zararlı olabilecek ilaçları kullanmadan önce doktora danışmaları gerekir.
MİNİ SÖZLÜK ALT (Alanin aminotransferas): Karaciğerde yapılan bir enzim. Karaciğer hücrelerinin viral, toksik, iskemik vb. sebepler nedeniyle hasarlanması sonrasında kandaki seviyesi artar. Normal değeri < 40 IU/ L dir.
AST (Aspartate aminotransferas): Karaciğerde yapılan bir enzim. Kanda seviyesinin artması karaciğer hücresi hasarlanmasının bulgusu olabilir. Normal değeri < 40 IU/ L dir.
Albumin: Karaciğerde yapılan ve kapiller damarlardan dokulara sıvı sızmasını engelleyen ve kandaki bir çok maddenin taşınmasını sağlayan bir protein. Karaciğer veya böbrek hastalıkları sonucunda kandaki düzeyi azaldığında vücut boşluklarında ve bacaklarda sıvı toplanması sonucunda ödem ve asit oluşur. Normal serum seviyesi 3.5-4.5g/gl dir.
Alkalin fosfataz (Alkaline phosphatase): Karaciğerde, kemikte, barsaklarda ve plasentada yapılan bir enzim. Karaciğer ve safra yolları hastalıklarında serum seviyesi yükselebilir. Normal değeri < 112 IU / L dir.
Alfa-fetoprotein: Kanser hücrelerinden salgılanan bir protein. Karaciğer kanserinde (Hepatosellüler karsinom) kanda çok yüksek seviyelere ulaşır.
Antikor (Antibody ab): Vücudun bağışıklık sisteminin vücuda giren yabancı maddelere (proteinler, kimyasal maddeler, toksinler, virüsler, bakteriler vb.) karşı oluşturduğu protein yapısındaki maddeler. İnfeksiyon veya aşılanma sonrasında oluşan antikorlar vücudu daha sonra karşılaşılacak benzer enfeksiyonlara karşı korurlar.
Antijen (Antigen ag): Bakteri, virüs veya değişik hücrelerin yüzeyinde bulunan ve vücudun bağışıklık sistemini antikor oluşturmak üzere uyaran protein yapısındaki maddeler.
Bilirubin: Kırmızı kan hücrelerinin (Alyuvarlar) parçalanması sonucunda ortaya çıkan sarı renkli bir pigment (boyar madde). Karaciğer fonksiyonları bozulduğunda kanda düzeyi yükselerek göz aklarının ve derinin sararmasına, idrar renginin koyulaşmasına yol açar. Normal serum seviyesi <1.2mg/dl dir.
Biyopsi (Biopsy) (Karaciğer biyopsisi): Karaciğerdeki hasarlanmanın derecesini saptamak amacıyla karaciğerden ince bir iğne ile parça alınması. Genellikle bu işlem için hastanın hastanede yatması gerekmez ve lokal anestezi ile yapılır.
ccc DNA (Covalently Closed Circular DNA): HBV DNA sının infekte karaciğer hücre çekirdeğinde çok sayıda kopya oluşturan ve virüsün karaciğer hücresi içinde çoğalmasında anahtar rol oynayan kısmı. Karaciğer biyopsisi ile alınan doku örneklerinde araştırılır. ccc DNA nın karaciğer hücrelerinden temizlenmesi teorik olarak karaciğerin HBV den temizlendiğinin bir göstergesi olarak kabul edilir.
Core antikoru (Core antibody- HBcAb veya anti-HBc): Vücudun bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan ve HBV ne bağlı mevcut veya geçirilmiş enfeksiyon varlığını gösteren bir protein.
Core antijeni (Core antigen HbcAg): HBV DNA sı etrafında bir kabuk oluşturan protein.
DNA polimeraz: HBV DNA sının çoğalması (replikasyonu) için gerekli olan bir enzim
Dekompanse siroz: Karaciğer sirozunun geç dönemi. Karaciğer fonksiyon testlerinin bozukluğu ve karında, bacaklarda şişme, kan pıhtılaşma bozuklukları, kanama vb. ve diğer komplikasyonlarla birlikte bulunur.
Karaciğer transplantasyonu dekompanse siroz döneminde düşünülür.
e antijeni (HBeAg): HBV nün aktif çoğalması sırasında oluşturulan bir protein. Kanda HBeAg pozitif bulunması virüsün aktif olarak çoğaldığının göstergesidir.
e antikoru (HBeAb veya anti-HBe): Akut HBV enfeksiyonu sırasında geçici olarak veya kronik HBV enfeksiyonu seyrinde bağışıklık sistemi tarafından yapılan antikordur (Bkz.antikor). Antiviral tedavi gören hastalarda e antijeninin (HBeAg) kaybolarak e antikorunun oluşması (anti-HBe) serokonversiyon olarak adlandırılır ve tedaviye uzun süreli yanıt alınacağının bir göstergesidir.
Fibrozis: Kronik infeksiyon ve inflamasyon (iltihap) sonrasında bağ dokusu (skar dokusu) oluşumu. Karaciğer sirozunda karaciğerde yaygın fibrozis oluşumu söz konusudur.
GGT (Gamma-glutamyl transferase): Karaciğer ve safra yolları hastalıklarında kan seviyesi artabilen bir enzim. HBV enfeksiyonu seyrinde tipik olarak yükselmemekle birlikte kronik HBV enfeksiyonu seyrinde karaciğer sirozu veya karaciğer kanseri oluştuğunda serum seviyesi artabilir. Normal değeri <60 IU/L dir.
HBV- DNA (Deoxyribonucleic acid): HBV nün yapımını kontrol eden nükleik asit. Serumda yüksek miktarda HBV saptaması ( >105 ) aktif viral çoğalımın varlığını gösterir. Antiviral tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde kullanılır.
Karaciğer enzimleri: Vücuttaki metabolik olaylarda rol oynayan kimyasal reaksiyonları katalize eden değişik proteinler (ALT, AST, GGT, Alkalin fosfataz vb.). Karaciğer hücreleri herhangi bir nedenle hasarlandığında bu enzimlerin kan dolaşımına geçmesi sonrasında kandaki düzeyleri yükselir ve karaciğer hastalıklarının teşhisinde yardımcı olurlar.
Pıhtılaşma faktörleri: Kanın pıhtılaşmasını sağlayan ve karaciğerde yapılan protein yapısında maddeler. Karaciğer sirozunda ve akut karaciğer yetersizliğinde bu faktörlerin eksikliği nedeniyle spontan kanamalar oluşur veya başka sebeplerle oluşan kanamaların durması güçleşir.
Protrombin zamanı: Karaciğerde yapılan pıhtılaşma faktörlerinin fonksiyonlarını (kanın pıhtılaşma yeteneğini) ölçen bir testtir. Karaciğer sirozunda veya akut karaciğer yetersizliğinde pıhtılaşma faktörlerinin yetersizliğine bağlı olarak protombin zamanı uzar. Normal değeri <14sn dir.
Serokonversiyon: Antijen pozitif / Antikor negatif durumdan Antijen negatif / Antikor pozitif duruma dönüşüm. HBsAg (Hepatit B yüzey antijeni) nin anti-HBs (Hepatit B yüzey antikoru) na serokonversiyonu virüsün vücuttan tamamen temizlendiğini ve hayat boyu bağışıklık oluştuğunun bir göstergesi olarak kabul edilir.
Siroz: Kronik inflamasyon sonrasında karaciğerde geriye dönüşümsüz bağ dokusu oluşumu. Sirozda karaciğer fonksiyonları bozulur ve bunlara bağlı çeşitli belirtiler ortaya çıkar (Bkz. Karaciğer sirozu)
Yüzey antijeni (HBsAg) (Hepatitis B surface antigen): HBV ile enfekte karaciğerde yapılan bir protein. Kanda yüzey antijeni, e antijeni ve HBV-DNA saptandığında hastanın yüksek derecede bulaştırıcı olduğu kabul edilir. Kanda bulunması akut enfeksiyonu, HBV taşıyıcılığını veya kronik HBV enfeksiyonu varlığını gösterir.
Yüzey antikoru (HBsAb veya anti-HBs) (Hepatit B surface anticor): HBV ile bulaş veya aşılanma sonrasında vücudun bağışıklık sistemi tarafından virüsün yüzey antijenine karşı oluşturulan protein (antikor). HBsAg (Hepatit B yüzey antijeni) nin kaybolup anti-HBs nin ortaya çıkması virüsün vücuttan tamamen temizlendiğini ve hayat boyu bağışıklık oluştuğunun bir göstergesi olarak kabul edilir.
İnsan papilloma virüs (HPV) enfeksiyonu yaygın olup, bu konudaki bilgilerin sınırlı olması çoğu kez bu enfeksiyonu geçiren vakaların gözden kaçmasına neden olmaktadır.
Virüs tek bir formda olmayıp, 100 den fazla tip’i mevcuttur. Virüsün faklı tiplerinin olması ise farklı klinik tablolarla karşımıza çıkmasına neden olmaktadır. Siğil oluşturan tiplerinin yanı sıra kanser oluşturan tipleri de mevcuttur.
Kanser ve enfeksiyon ajanları ilişkisi değerlendirildiğinde, tüm kanserlerin %5 HPV tarafından oluşturulmaktadır. Bu denli önemli olan bu virüsle karşılaşma anne karnında iken olabilmektedir.
HPV pozitif anne bebeğini ; anne karnında iken, doğum kanalından geçerken veya doğum sonrası enfekte edebilir. Hastalık sadece cinsel yolla geçmez , yakın temasta da enfeksiyon geçebilir. Çoğu kez enfeksiyonun bu şekilde geçiş yolu gözden kaçmakta ve HPV enfeksiyonu sadece cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyon olarak tanımlanmaktadır.
En çok bilinen geçiş yolu ise cinsel temasla bulaşımdır.
(Çocuklarda cinsel istismar sonucu geçiş önemlidir.)
Virüsün yapısındaki farklılık değişik klinik tablolara yol açmaktadır.
HPV çocuklarda en sık siğil tablosuna yol açar. Siğiller vücutta her bölgede görülebildiği gibi en sık genital bölgede görülür. Virüs aldıktan 2 – 3 yıl sonra siğil oluşumları görülür.
Virüs siğil şeklinde vücutta kalabilir veya bir süre sonra vücuttan atılır.
Virüsün vücuttan atılma süresi genellikle 10 -12 yıldır. Bazı şahıslarda ise virüs vücutta kalır ve bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlarda aktive olur. Virüsün vücuda girmesinden uzunca bir süre sonra kanser oluşturma riski mevcuttur.
Çocukluk döneminde virüsün vücuda girmesi ile kanser oluşması arasındaki süre 10-15 yıldır.
HPV virüsünün neden olduğu başlıca kanserler:
Serviks ( rahim ağzı )
Vajina, Vulva
Penis
Anal bölge
Ağız
Arka yutak borusu
Solunum yolu ve akciğer ( Papillom) kanserlerdir.
Son derece karmaşık olan ‘HPV enfeksiyonu ve çocuklar’ konusu incelendiğinde yanıtlanması gereken bir çok soru mevcuttur.
HPV pozitif aile bireylerinin çocuğu enfekte etme olasılığı ne kadardır?
Virüs alındıktan sonra klinik bulguların ortaya çıkmasına kadar geçen süre ( kuluçka süresi) ne kadardır? Virüsün değişik tiplerinde kuluçka süresi değişmekte midir?
Bu çocukların takibi ve tedavisi nasıl olmalıdır?
Bu sorular ve benzer sorular yanıtlanmamaktadır.
HPV ‘ nin 100 den fazla antijenik yapısının olması, enfeksiyonun bulaşma yollarındaki belirsizlik , kuluçka döneminin bilinmemesi konunun önemini artırmaktadır.
Sonuç olarak ;
HPV enfeksiyonu sadece cinsel yolla bulaşan bir hastalık değildir.
HPV enfeksiyonu yaygındır.
Bebekler HPV enfeksiyonunu
Doğumda
Doğum sonrası alabilirler.
14 – 19 yaş gurubundaki kızlarda
HPV pozitifliği %24.5
20- 24 yaş gurubundaki kızlarda
HPV pozitifliği % 44.8 dir.
HPV vücudun çeşitli bölgelerinde kolaylıkla yerleşim gösterebilirler.
Deri
El, Ayak
Genital bölge olduğu gibi
Papillomlar boğaz
Solunum yolları
Akciğerlerde çoğalabilirler.
HPV sadece servikal kanser değil
Penis
Vajina
Anal bölge
Akciğer
Yutak borusu kanserine yol açabilir.
Oldukça karışık olan HPV enfeksiyonunda aşıların uygulamaya girmesi sevindiricidir.
Aşılar kız ve erkek çocuklara uygulanmaktadır.
Aşıların koruyucu etkisi yüksektir.
Bilgi eksikliği sonucu aşının ‘ rahim ağzı kanser aşısı’ olarak tanımlanması üzücüdür.
Grip, sadece İnfluenza Virüs’ün yaptığı bir hastalıktır. Ülkemizde bu hastalık daha çok Aralık, Ocak, Şubat aylarında görülür. Yüksek ateş, boğaz ağrısı, öksürük, yaygın kas ağrısı tipik özellikleridir. Bu belirtiler diğer bütün üst solunum yolu enfeksiyonlarında görülebildiği için soğuk algınlığı, nezle gibi gribal (yani grip benzeri) enfeksiyonlarla karıştırılabilmektedir. Ancak grip sadece influenza virüsün yaptığı hastalığa verilen bir isimdir. Diğer gribal hastalıklar çok daha hafif seyreder.
GRİBİN DİĞER GRİBAL HASTALIKLARA GÖRE ÖNEMİ NEDİR?
Çoğunlukla ilaç kullanılmasa bile kendiliğinden geçen gribin en korkutucu yanı ise 1000 hastadan 1’inin ölümüne sebep olmasıdır. Başka kronik hastalıkları olan kişiler için gribin daha riskli olacağı düşünülse bile biliyoruz ki ölenlerin yaklaşık yarısında altta yatan hiç bir hastalık, risk faktörü vs bulunmamaktadır.
TEDAVİSİ VAR MI?
Evet. Gribe etkili ilaçlar var. Bu ilaçlar hastalığın uygun zamanında doktor önerisiyle kullanılanırsa gribe bağlı sıkıntıları büyük oranda azaltabilir. Şunu özellikle belirtmek gerekir ki bu mikrop bir virüs olduğu için antibiyotikler tedavide etkili olmazlar.
NASIL KORUNABİLİRİZ?
Birçok hastalıktan korunmada ilk aşama olan el temizliği bu hastalıkta da çok önemli. Özellikle hastalık atağı dönemi olan Aralık, Ocak ve Şubat aylarında tokalaşmaktan kaçınmak unutulmamalıdır. Yine bu aylarda kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçınmak önemlidir. Gribe karşı en etkili korunma yöntemi ise her sene sonbahar aylarında yapılan grip aşısıdır.
GRİP AŞISI NEDİR? NEDEN BİR SEFER DEĞİL DE HER SENE TEKRAR YAPILMALIDIR?
Grip virüsü, yüzeyindeki yapılara ve yapısına göre değişik isimlerle karşımıza çıkar. İnfluenza A – B gibi ya da H1N1 (domuz gribi diye bilinir), H3N2 (mevsimsel grip diye bilinir) ve buna benzer isimleri çok duyarız. Bizim bağışıklık sistemimiz bu saydığım virüslerin hepsini farklı mikroplar gibi algılar. Birinden hasta olunca diğerlerine karşı bağışıklık kazanamayız. Diğeriyle karşılaşınca ne yazık ki yine grip oluruz.Ve grip virüsü sürekli kendisini biz onu tanıyamayalım diye değiştirir. Daha önce H1N1 geçirsek bile birkaç yıl önceki H1N1 virüsü artık aynı dış görünüşe sahip olmadığı için artık onu tanıyamayız ve karşılaşınca yine hasta oluruz.
Dünya Sağlık Örgütü her yıl bir önceki virüsleri inceleyerek bir sonraki grip mevsimi için aşı yapımında kullanılacak influenza virüslerini tespit eder ve aşı üreticileri de buna göre aşıları üretir. Virüsün kendini değiştirme özelliğinden dolayı aşıların etkinliği %70-90 arasında kalır. Yine Dünya Sağlık Örgütü her yıl kimlerin aşılanması gerektiğine dair önerilerde bulunur.
KİMLER GRİP AŞISI OLMALI?
Mutlaka aşı olması gereken gruplar şunlardır:
Hamileler
6 – 59 ay arası çocuklar
Yaşlılar
Kronik ya da riskli hastalığı olanlar
Sağlık çalışanları
Bunların haricinde evde kronik ya da riskli hastalıklı birey olan ev halkı, yatılı öğrenciler, kışla gibi kapalı yerde uzun süre kalması gerekenler, öğretmenler gibi kalabalık ortamda çalışanlar, öğrenciler aşı yapılması önerilen kişilerdir.
SON SÖZ
Domuz gribi (H1N1), mevsimsel gripten daha tehlikeli değildir. Duyunca korkmayın.
Mutlaka doktorunuzun verdiği ilacı kullanın.
Her gün C vitamini almanız sizi gripten korumaz.
Doktorunuz önermiyorsa antibiyotik kullanmayın.
Aşı en etkili korunma yöntemidir, unutmayın.
Aşılar vücudumuza zarar vermez, bağışıklığımızı bozmaz.
Domuz gribi diye bilinen hastalık influanza virüs ailesinden İnfluanza A virüsüdür. Her yıl Sonbahar-Kış aylarında salgın yapan virüs ise bizim bildiğimiz influanza B virüsüdür. Ancak yeni virüs ortaya çıktığında, insanlarda da yeteri kadar antikor yoksa pandemi denilen ağır salgınlara neden olur. Yaklaşık seksen yüz yılda bir kıtalar arası salgın yapar ve tıp dünyasında buna pandemi denir. Çok sayıda insanın ölmesine neden olan İspanyol gribi gibi. Virüs şu an aynı rutin pandemisini yapıyor.
RİSK GRUPLARI:
65 yaş üzeri olanlar, kronik hastalığı olanlar, özellikle kronik akciğer rahatsızlıkları olanlar mutlaka aşılanmalı.
Kanser hastaları, şeker hastaları, böbrek yetmezliği olanlara da aşı yapılmalı. Aşılanması gereken bir grup da toplu yaşam yerlerinde yaşayanlar. – Okullara, askeri kışlalara, huzur evlerine, sağlık çalışanları ile birlikte mutlaka aşılama yapılmalı.
Güçlü bünyesi olan insanlar yakalandığında sadece grip semptomları gösterir. Daha önce kuş gribinde de olduğu gibi bu tür grip salgınlarında şikayetler aynıdır. Yüksek ateş, boğaz ağrısı, kırgınlık, halsizlik gibi şikayetler domuz gribinin belirtileri arasında olabilir. Normal genç popülasyon, yani hiçbir hastalığı olmayan insanlar bir hafta on gün yatak döşek yatarlar ve hastalığı atlatırlar. Ama iş kronik hastalığı olanlara gelince, çocuklara gelince çok geç ve güç atlatabilirler.
DOMUZ GRİBİNDEN KORUNMAK İÇİN:
En çok tavsiye edilen evi günde 4 saat havalandırmak. Domuz gribinden korunmak için en önemli şey temasın olmaması. Ziyaretlerin azaltılması ve öpme gibi davranışlardan kaçınmaktır. Bu tarz influanza salgınlarında en tehlikeli dönemler Sonbahar ve Kış dönemleridir. Sonbaharda mikrobun bulaştırıcılığı yayılımı artar. Havalar ısındıkça salgın kendiliğinden sona erer. Kasım, Aralık, Ocak ve Şubat dönemi biraz sancılı geçer.
DİKKAT EDİLECEK HUSUS:
En çok tavsiye edilen evi günde 4 saat havalandırmak. Domuz gribinden korunmak için en önemli şey temasın olmaması. Ziyaretlerin azaltılması ve öpme gibi davranışlardan kaçınmaktır. Bu tarz influanza salgınlarında en tehlikeli dönemler Sonbahar ve Kış dönemleridir. Sonbaharda mikrobun bulaştırıcılığı yayılımı artar. Havalar ısındıkça salgın kendiliğinden sona erer. Kasım, Aralık, Ocak ve Şubat dönemi biraz sancılı geçer.
DOMUZ GRİBİ TEDAVİSİ:
İnfluanzaya etkili bir tedavi yoktur. Soğuk algınlığına yol açan onlarca virüs var. en iyi tedavi istirahattır. Taze tavuk suyu çorbası, sıcacık içecekler, yeterli sıvı alımı, ılık kompresler veya ılık duş, sigara ve diğer hava kirleticilerden kaçınmakttır.
Su çiçeği varisella zoster (VZV) virüsünün neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Ateş kaşıntılı , deriden kabarık döküntülerle seyreder. Çocukluk dönemi hastalığı olarak bilinirse de her yaşta görülebilir. Ergen ve erişkinlerde ağır seyreder. Son derece de bulaşıcı bir hastalıktır. Salgınlara yol açar.
Suçiçeği enfeksiyonu geçirildikten sonra su çiçeğine neden olan VZV virüsü sinir hücrelerine yerleşir ve yaşam boyu virüs sinir hücrelerinde latent virüs şeklinde kalır.
Bağışıklık sisteminin zayıflaması ile birlikte virüs aktive olur ve ZONA (herpes zoster) enfeksiyonu olarak karşımıza çıkar.
Ciddi bir klinik tablo olan su çiçeğinden korunma önemlidir.
Korunmada aşıların değeri tartışılmaz.
Suçiçeği aşısı nasıl uygulanır?
Suçiçeği aşısı iki doz olarak uygulanmaktadır.
İlk doz 12-15 ay
İkinci doz 4-6 yaş yapılır.
İkinci doz 3,5 yaşta uygulanabilir.
Ergen ve Erişkinlerde aşı uygulaması
13 yaşa kadar suçiçeği geçirmemiş veya aşılanmamış genç ve erişkinlerde ise aşı 28 gün ara ile 2 doz olarak yapılmalıdır.
Suçiçeği bulaşma riski taşıyan erişkinlere aşı uygulanmalıdır.
Risk grubu ;
Sağlık personelleri
Öğretmenler
Çocuk bakıcıları
Askeri personeller
Bakım evi çalışanlarıdır.
Suçiçeği aşısının uygulanmadığı durumlar
Gebelikte geçirilen suçiçeği hem bebek hem de anne de ciddi tablolara yol açmaktadır.
Bağışıklık sistemi zayıf hastalar ve gebelere aşı uygulanmamalıdır. Çocuk doğurma yaşındaki kadınların aşıdan sonraki bir ay içinde hamile kalması önerilmez.
Emziren bir annenin su çiçeğine yakalanma riski yüksek ise aşı yapılabilir.
Aşı tek doz uygulandığında koruma %78 dir. Ancak 2 doz uygulamada koruma tam olmaktadır.
Özel durumlarda aşı uygulaması
Steroid alan hastalarda tedavi bitiminden iki hafta sonra aşı yapılabilir. İnhale steroid alan hastaların aşılanmasında bir sakınca yoktur. Yüksek doz steroid almayan astımlı ve nefrotik sendromlu çocuklar tedavi devam ederken aşılanabilirler.
Suçiçeği geçiren bireylerde ile ZONA riski mevcuttur. Bu tablo ancak suçiçeği aşısı yapılarak önlenebilmektedir. Suçiçeği aşısının çocukluk yaş grubunda uygulanmalıdır.
Suçiçeği aşısı tek doz uygulandığında korunmanın yeterli olmadığı bilinmektedir. Ancak ikinci doz aşılanan ile birlikte tam korunma sağlanabilir.
Suçiçeği aşısı çocuklar da iki doz olarak uygulanmalı ve ulusal aşı takvimine ikinci dozun ilave edilmesinin önemli olduğu kabul edilmelidir.
El, ayak ve ağız hastalığı (EAAH) virüslerin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Coxsackie virüs A10, Coxsackie virüs A16 ve Enterovirüs 71, bu tabloya yol açmaktadır.Özellikle 5 yaştan küçük çocuklarda görülmektedir. Son yıllarda büyük çocuk ve erişkinlerin hastalığı olarak da tanımlanmaktadır.
Hastalık uzak doğu ülkelerinde ciddi boyutlarda salgınlar yapar.2015 yılında Singapore da 18000 vaka bildirilmiştir. Ülkemizde son yıllarda artış olduğu gözlenmektedir. El, ayak ve ağız hastalığı bölgelere göre mevsimsel farklılık gösterir.
Bulaşma ne şekilde olur?
Enfekte şahısların burun boğaz salgıları (Tükürük,Balgam gibi)
Döküntüleri
Dışkıları ile bulaşım olmaktadır. Esas bulaşım kaynağı hastaların dışkılardır.
Bu virüsler; öksürme, hapşırma, öpme, yakın temas, dışkı ile temas sonrası bulaşmaktadır.
Örneğin hasta çocukların bez değişimi sonrası ellerin yıkanmaması bulaşımda önemlidir.
Bulaşıcılık süresi ne kadardır?
Hastalığın ilk haftasında bulaşıcılık yüksektir. Bulaştırıcılık süresi haftalarca sürebilir. Özellikle erişkin hastalarda hastalık belirtileri gelişmez, buna karşın bulaştırıcılık uzun süre devam eder.
Klinik belirtiler;
Ateş
İştah kaybı
Boğaz ağrısı, yutkunma zorluğu
Hastanın kendisini iyi hissetmemesidir.
Bu belirtilerden bir veya iki gün sonra ağızda yaralar, el ayası ve ayak tabanında döküntüler ortaya çıkar. Bu döküntüler diz, dirsek ve kalçalarda da görülebilir. Döküntüler su toplayabilir ve kaşıntılı değildir.
Tanı;
Viral kültür, Seroloji, Nükleik asit amplifikasyon yöntemi uygulanır. Kuluçka süresi 3-7 gündür.
Hastalığa özgü tedavi yöntemi yoktur. Ateş ve ağrı için ateş düşürücü ve ağrı kesiciler kullanılır. Ağız bakımı önemlidir. Sıvı tedavisi gerekebilir.
Ciddi vakalarda hastaneye yatış, antiviral tedavi ve destekleyici tedavi yapılabilir. Bulgular 7-10 gün içinde geriler. Ciddi seyreden vakalarda kardiyak ve nörolojik komplikasyonlar gelişebilir.El, ayak ve ağız hastalığından korunmada aşı mevcut değildir. Bu hastalıktan korunmada hijyen şartlarına uymak önemlidir.Temas edilen vakalarda 20 saniyelik el yıkamanın önemi hatırlanmalıdır.Tuvalet kullanımı sonrası veya bez değiştirdikten sonra eller yıkanmalıdır.
Nadiren el, ayak ve ağız hastalığını geçiren bir birey tekrar farklı bir virüs nedeniyle aynı hastalığı geçirebilir.Hayvanlardan geçiş olmaz, ev hayvanları enfeksiyon açısından risk faktörü oluşturmaz.
Gebelikte bu enfeksiyon geçirildiğinde ciddi bir tablo gelişmez. Doğumdan hemen önce annenin enfeksiyonu geçirdiği durumda ise virüs bebeğe geçebilir ve yenidoğan bebekte hastalık tablosu hafif seyreder.