Etiket: Veri

  • Menopoz

    Menopoz

    Menopoz kadınlarda adet kanamalarının kesilmesidir ve dolayısıyla üreminin sona ermesi

    dönemidir. Kadınlarda görülen, çoğunlukla 40 yaş ve sonrası, neredeyse 55 yaşına kadar geçen

    süre içinde görülen adet kesilmesi dönemidir. Önceleri adet kanaları düzensizleşir, daha sonra

    tamamen kesilir. Menopoz, yumurtalıkların görevlerini yerine getirememeye başlaması yüzünden

    ortaya çıkar. Yumurtalıkların doğal ömrü yaklaşık 35 yıldır ve çalışamaz hale gelmeleri

    yaşlanmanın doğal bir sonucudur. Çoğu kadında menopoz 45-50 yaşları arası başlamaktadır. Batı

    toplumlarından elde edilen verilere göre ortalama menopoz yaşı 51,5 olup son 100 yıl içinde

    değişmemiştir. Menopozun 40 yaşından önce olmasına prematür menopoz 45 yaşından önce

    olmasına ise erken menopoz adı verilir. Özellikle annenin menopoz yaşı ile kız çocuğun menopoz

    yaşı arasında yakın bir ilişki vardır. Annesi erken menopoza giren kadınlarda erken menopoz riski

    daha fazladır. Doğum yapmış olan kadınlarda yapmamış olanlara ve doğum kontrol hapı

    kullanmış kadınlarda kullanmamış olanlara oranla menopoz daha geç olur. Günde 10 veya daha

    fazla sigara içen kadınlarda menopoz yaşı 1,5 yıl erkene çekilmektedir. Cerrahi müdahale

    sonucunda yumurtalıklardan birinin kaybı, endometriosis, ve kanser için verilen kemoterapi ve

    radyoterapi menopozun daha erken gelmesine neden olan etkenlerdendir.

    MENOPOZUN BELİRTİLERİ VE BERABERİNDE GETİRDİĞİ SORUNLAR

    Kanamalarda düzensizlik ve adet kesilmesi: Menopozun temel belirtisi adetlerin kesilmesidir.

    Özellikle 45 yaşın üzerindeki bir kadında 6 aydan daha uzun süre adet olamama genellikle

    menopoza işaret eder. Adet kesilmesine eşlik eden ateş ter basmaları ve vajinal kuruluk tanıyı

    güçlendirir. Bu dönemde kadın fizyolojisinde ve psikolojisinde görülen ve meydana gelen bazı

    değişiklikler kadının hayatını kötü etkileyerek, birçok hastalığın oluşmasına neden olabilir.

    Menopoz esnasında fiziksel, zihinsel ve cinsel değişiklikler olduğu doğrudur. Bu durum yaşam

    kalitesinin ve mutlu bir psikolojinin oluşmasını engeller. Yumurtalıklardaki hormon üretimi yaş

    ilerledikçe veya menopoz dönemi yaklaştıkça azalır. Bu da adet kanamalarında düzensizliğe

    neden olur. Bu hormon üretiminin azalmasıyla vücuttaki ısıyla ilgili alanlar etkilenir ve terleme,

    ateş basması gibi durumlara sebep olur. Menopozun erken dönemlerinde adetsiz geçen

    dönemleri takiben bazen kanamlar görülebilir. Bu tür kanamalar endometrial hiperplazi adı verilen

    ve rahim iç tabakasının fazla kalınlaşması ile seyreden bir hastalığın belirtisi olabileceğinden

    dikkatli bir şekilde irdelenmelidir.

    Ateş ve ter basmaları:

    Bu yakınmalar menopoza giren kadınların %70’inde görülür. Kadınların %35’inde ise günlük

    yaşamı olumsuz etkileyebilecek kadar sıktır. Nedeni tam olarak belli değildir. Özellikle vücudun

    üst kısmında ve kafada başlayan ani bir sıcaklık hissini şiddetli bir terleme takip eder. Geceleri

    daha sık görülebilir ve uykunun bölünmesine neden olur.

    Ürogenital atrofi:

    Östrojen adı verilen kadınlık hormonun menopozla beraber tamamen ortadan kalkması ile

    vajende kuruluk ve vajen içini döşeyen hücre tabakasında incelme olur. Bunun doğal sonucu

    olarak da cinsel birleşme daha ağrılıdır. Bazen tahrişe bağlı kanama görülebilir. Vajen hücre

    tabakasının incelmesi ile beraber mikroplara karşı olan direnç de azalır ve tekrarlayan vajinitler

    sıkça görülebilir.

    Osteoporoz:

    Menopoza giren kadınlarda en önemli problemlerden biridir. Ülkemizde gerçek yaygınlığı ve

    ciddiyeti hakkında yeterli ve güvenilir veri yoktur. Osteoporoz postmenopozal (menopoz

    sonrasında kadınlarda görülen hızlı kemik kaybı) ve senil (yaşlılıkta ortaya çıkan ve her iki cinsi de

    tutan) olarak ikiye ayrılır. Osteoporoz için bazı risk faktörleri tanımlanmıştır. Erken veya

    yumurtalıklarının ameliyat ile alınması sonrasında menopoza giren kadınlarda, kalsiyumdan

    zengin süt ve süt ürünlerinden yetersiz beslenen kadınlarda, güneş ışığına az maruz kalan

    özellikle yatalak ve bakım evlerindeki kadınlarda, sigara içenlerde, ailesinde osteoporoz ve buna

    bağlı kırık öyküsü olanlarda, ince vücut yapısına ve açık renkli tene sahip olanlarda, ve menopoz

    sonrasında östrojen tedavisi almayan kadınlarda osteoporoz görülme olasılığı artmaktadır.

    Ruhsal değişiklikler:

    Bugün menopozun kadın bedenini dramatik şekilde etkilediğini, kadında fiziksel ve emosyonel

    dengenin bozulmasına yol açtığını biliyoruz. Menopoz döneminde, fizyolojik değişimlerin yanında

    birçok kadın psikolojik ve sosyal değişimler de yaşar.

    Bu dönemde görülen psikolojik ve mental değişiklikleri 4 ana gruba ayırabiliriz:

    1- Kognitif (Bilişsel)

    2- Duygu durum değişiklikleri

    3- Depresyon

    4- Alzheimer hastalığı

    MENOPOZDA Kİ KADINLARDA YAPILMASI GEREKEN İNCELEMELER

    Dikkatli bir kişisel öykü ve muayene şarttır. Etraflı bir aile öyküsü alınmalı ve özellikle hormon

    tedavisinin verilmesi için sakınca oluşturacak durumlar belirlenmelidir. Laboratuar tetkikleri

    arasında yapılması gerekenler aşağıda sıralanmıştır:

    PAP Smear testi ve rahim iç tabakasının değerlendirilmesi:

    Menopoza kadar düzenli yapılan smear testlerinden hiçbir zaman anormallik saptanmamış olan

    kadınlarda PAP testinin arası 3 yıla çıkarılabilir.

    Ultrason ile yumurtalıkları ve rahim iç tabakasının değerlendirilmesi

    Tam kan sayımı

    Lipid profili (total kolesterol, HDL ve LDL kolesterol, trigliseridler)

    Karaciğer fonksiyon testleri (ALT, AST)

    Kardiyak risk belirteçleri (CRP, homosistein)

    TSH: Kadınlarda sessiz hipotirodi çok sık görülür ve bu nedenle yıllık taramaların içine katılması

    önerilmektedir.

    Mamografi:

    40–60 yaş arasında her yıl yapılması önerilmektedir. Ultrason mamografinin yerine geçmez.

    Ultrason ile mamografide şüphelenilen lezyonların solid yani katı veya kistik yani sıvı dolu

    olduğunun ayırıcı tanısında kullanılır. Yoğun meme dokusuna sahip kadınlarda mamografiden

    elde edilecek olan bilgi daha azdır. Östrojen tedavisi de meme yoğunluğunu artırarak

    mamografinin yorumlanmasını zorlaştırır. Daha önceden meme protezi taktırmış olan kadınlarda

    mamografi oldukça güvenilmez olup meme MRI ile incelenmelidir.

    Kemik yoğunluk ölçümü:

    Özellikle risk faktörleri taşıyan ve hormon almak istemeyen kadınlarda önemlidir. Risk faktörü

    taşımayan ve zaten hormon verilmesi kararlaştırılmış olan kadınlarda verilecek olan kararları

    etkilemeyeceğinden yapılması gereksizdir.

    Genetik Risk Profilinin Çıkarılması:

    Özellikle son yıllarda giderek önem kazanmaya başlamıştır. Henüz maliyeti yüksek olduğundan

    herkese uygulanması söz konusu değildir. Menopozda olabilecek sorunlar için riskli genetik

    yapının belirlenmesi ve verilecek ilaçlardan fayda veya zarar görecek olan kadınların saptanması

    için kullanılmaktadır. Menopozda Hormon Tedavisi-Seçenekler ve verilme yolları

    Menopoz döneminde hormon tedavisi çeşitli şekillerde çeşitli yollardan verilebilir.

    Hormon Tedavilerinin Çeşitleri

    Tek başına östrojen (E) kullanımı :

    Rahmi alınmış olan kadınlarda tercih edilen hormon verilme şeklidir. Genellikle kesintisiz olarak

    ağızdan (oral) veya cilt (transdermal) yolla verilir.

    Östrojen ile beraber Progesteron (P) kullanımı :

    Rahmi olan kadınlarda rahim iç tabakasının (endometrium) aşırı kalınlaşması ve kanser riski

    nedeniyle östrojenle beraber progesteron da verilmelidir. Menopoza yeni girmiş veya

    perimenopozal diye tabir edilen menopoz öncesi dönemde olan kadınlarda E+P tedavisi kesintili

    (siklik) olarak uygulanır. Menopozun üzerinden 1 yıldan fazla geçmiş ise kesintisiz (continuous)

    verilebilir. Progesteron ağız yolu ile, vajinal yoldan veya içinde progesteron içeren rahim içi

    araçları kullanılarak rahim içine lokal olarak da verilebilir.

    Tek başına veya östrojen tedavisine androjen eklenmesi :

    Menopozla beraber cinsel istekteki azalmadan yumurtalıklardan salgılanan erkeklik hormonlarının

    kaybı sorumlu tutulmuştur. Bu nedenle androjen verilmesi gündeme gelmiştir. Östrojen ile beraber

    androjen alan kadınlarda cinsel istekte ve cinsel fantezilerde artma saptanmıştır. Doz

    ayarlamasının çok dikkatli yapılması gerekmektedir. Eğer yüksek doz verilirse tüylenme ve cilt

    bozuklukları yapabilir.

    Hormonlara benzer etki gösteren maddeler (Tibolon) :

    Tibolon hem östrojen, hem progesteron, hem de androjen reseptörlerine bağlanarak etki eden bir

    nonsteroidal maddedir. Kesintisiz olarak kullanılır ve östrojenin pek çok yan etkisini göstermez.

    Kanama yapmaz. Östrojen ile olasılığı artan meme kanseri riski tibolon ile daha azdır.

    Bitkisel östrojenler (Fitoöstrojenler) :

    Black cohosh veya isoflavin adı verilen maddeleri içerirler. Vücutta zayıf östrojenik etki gösterirler.

    Yapılan çalışmalarda menopozun ateş ter basmaları ve vajinal kuruluk gibi akut belirtilerinde

    gerileme oluşturdukları gösterilmiş olsa da her çalışma aynı sonuçları vermemiştir. Genellikle

    östrojen tedavisi almak istemeyen veya bu tedavinin verilmesinin sakıncalı olduğu durumlarda

    kullanılır. Menopozun uzun vadeli yan etkileri üzerindeki yarar veya zararları tam olarak belli

    değildir.

    Hormon Tedavisinin Verilme Yolları

    Hormon tedavisi ağızdan, cilt yolu ile, burun yolu ile, vajinal yoldan veya rahim içine lokal olarak

    verilebilir. Östrojen hormonu genellikle ağızdan veya cilde yapıştırılan flasterler ile verilir. Her iki

    yoldan verildiğinde de benzer etkiler gösterir. Kolesterolü yüksek olan kadınlarda ağızdan,

    trigliseridleri yüksek olanlarda ise cilt yolu ile verilmesi tercih edilir. Cilt yolu ile verildiğinde

    karaciğerden ilk geçiş etkisi göstermediğinden doğrudan kana karışır ve hedef dokulara ulaşır.

    Östrojenin cilt yolu ile verilmesi sonucunda mide barsak yakınmaları daha az görülür ve kan

    seviyeleri daha sabittir. Östrojenin hedef dokuları vajen, dış genital organlar, rahim iç tabakası

    (endometrium), meme, merkezi sinir sistemi ve damar çeperleridir. Vajinal kuruluk gibi yerel

    yakınmaları ön planda olan kadınlarda östrojen jel veya vajinal kapsüller şeklinde vajinal yoldan

    verilmelidir. Diğer yakınmaları belirgin olmayan kadınlarda sistemik tedavinin endikasyonu yoktur.

    Hormon olmayan tedavi seçenekleri :

    Antidepresan ilaçlar ( SSRI, SNRI )

    Bazı antihipertansif ilaçlar

    Menopoz yakınmaları için antidepresanların kullanımı hormon tedavisi alamayan ya da almak

    istemeyen hastalarda bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda bu ilaçların

    plasebodan daha etkili oldukları ancak etkilerinin östrojene göre daha zayıf olduğu gösterilmiştir.

    Menopoz kadın yaşamının önemli bir bölümünü kapsayan doğal bir süreçtir. Bu dönemin

    sorunsuz yaşanmasında ilk basamak kişinin kendi yaşamında yeni düzenlemelere gitmesidir. Bu

    amaçla yeni hobiler edinmek, fiziksel aktivitenin arttırılması, hayvansal yağların azaltılması,

    bitkisel besinlere ağırlık verilmesi önerilir. Her gün yapılacak 30 dakikalık bir yürüyüş ateş

    basmalarının sıklığı ve şiddetini azaltırken kemiklerin de güçlenmesini sağlar. Kemik kaybına

    karşı önlem olarak kalsiyumdan zengin gıda alınmalıdır. Çay, kahve, alkol ve baharatlar ateş

    basmalarını tetiklediğinden önerilmez.

  • Menopoz

    Menopoz

    Menopoz kadınlarda adet kanamalarının kesilmesidir ve dolayısıyla üreminin sona ermesi dönemidir. Kadınlarda görülen, çoğunlukla 40 yaş ve sonrası, neredeyse 55 yaşına kadar geçen süre içinde görülen adet kesilmesi dönemidir. Önceleri adet kanaları düzensizleşir, daha sonra tamamen kesilir. Menopoz, yumurtalıkların görevlerini yerine getirememeye başlaması yüzünden ortaya çıkar. Yumurtalıkların doğal ömrü yaklaşık 35 yıldır ve çalışamaz hale gelmeleri yaşlanmanın doğal bir sonucudur. Çoğu kadında menopoz 45-50 yaşları arası başlamaktadır. Batı toplumlarından elde edilen verilere göre ortalama menopoz yaşı 51,5 olup son 100 yıl içinde değişmemiştir. Menopozun 40 yaşından önce olmasına prematür menopoz 45 yaşından önce olmasına ise erken menopoz adı verilir. Özellikle annenin menopoz yaşı ile kız çocuğun menopoz yaşı arasında yakın bir ilişki vardır. Annesi erken menopoza giren kadınlarda erken menopoz riski daha fazladır. Doğum yapmış olan kadınlarda yapmamış olanlara ve doğum kontrol hapı kullanmış kadınlarda kullanmamış olanlara oranla menopoz daha geç olur. Günde 10 veya daha fazla sigara içen kadınlarda menopoz yaşı 1,5 yıl erkene çekilmektedir. Cerrahi müdahale sonucunda yumurtalıklardan birinin kaybı, endometriosis, ve kanser için verilen kemoterapi ve radyoterapi menopozun daha erken gelmesine neden olan etkenlerdendir.

    MENOPOZUN BELİRTİLERİ VE BERABERİNDE GETİRDİĞİ SORUNLAR

    Kanamalarda düzensizlik ve adet kesilmesi: Menopozun temel belirtisi adetlerin kesilmesidir. Özellikle 45 yaşın üzerindeki bir kadında 6 aydan daha uzun süre adet olamama genellikle menopoza işaret eder. Adet kesilmesine eşlik eden ateş ter basmaları ve vajinal kuruluk tanıyı güçlendirir. Bu dönemde kadın fizyolojisinde ve psikolojisinde görülen ve meydana gelen bazı değişiklikler kadının hayatını kötü etkileyerek, birçok hastalığın oluşmasına neden olabilir. Menopoz esnasında fiziksel, zihinsel ve cinsel değişiklikler olduğu doğrudur. Bu durum yaşam kalitesinin ve mutlu bir psikolojinin oluşmasını engeller. Yumurtalıklardaki hormon üretimi yaş ilerledikçe veya menopoz dönemi yaklaştıkça azalır. Bu da adet kanamalarında düzensizliğe neden olur. Bu hormon üretiminin azalmasıyla vücuttaki ısıyla ilgili alanlar etkilenir ve terleme, ateş basması gibi durumlara sebep olur. Menopozun erken dönemlerinde adetsiz geçen dönemleri takiben bazen kanamlar görülebilir. Bu tür kanamalar endometrial hiperplazi adı verilen ve rahim iç tabakasının fazla kalınlaşması ile seyreden bir hastalığın belirtisi olabileceğinden dikkatli bir şekilde irdelenmelidir.

    Ateş ve ter basmaları:

    Bu yakınmalar menopoza giren kadınların %70’inde görülür. Kadınların %35’inde ise günlük yaşamı olumsuz etkileyebilecek kadar sıktır. Nedeni tam olarak belli değildir. Özellikle vücudun üst kısmında ve kafada başlayan ani bir sıcaklık hissini şiddetli bir terleme takip eder. Geceleri daha sık görülebilir ve uykunun bölünmesine neden olur.

    Ürogenital atrofi:

    Östrojen adı verilen kadınlık hormonun menopozla beraber tamamen ortadan kalkması ile vajende kuruluk ve vajen içini döşeyen hücre tabakasında incelme olur. Bunun doğal sonucu olarak da cinsel birleşme daha ağrılıdır. Bazen tahrişe bağlı kanama görülebilir. Vajen hücre tabakasının incelmesi ile beraber mikroplara karşı olan direnç de azalır ve tekrarlayan vajinitler sıkça görülebilir.

    Osteoporoz:

    Menopoza giren kadınlarda en önemli problemlerden biridir. Ülkemizde gerçek yaygınlığı ve ciddiyeti hakkında yeterli ve güvenilir veri yoktur. Osteoporoz postmenopozal (menopoz sonrasında kadınlarda görülen hızlı kemik kaybı) ve senil (yaşlılıkta ortaya çıkan ve her iki cinsi de tutan) olarak ikiye ayrılır. Osteoporoz için bazı risk faktörleri tanımlanmıştır. Erken veya yumurtalıklarının ameliyat ile alınması sonrasında menopoza giren kadınlarda, kalsiyumdan zengin süt ve süt ürünlerinden yetersiz beslenen kadınlarda, güneş ışığına az maruz kalan özellikle yatalak ve bakım evlerindeki kadınlarda, sigara içenlerde, ailesinde osteoporoz ve buna bağlı kırık öyküsü olanlarda, ince vücut yapısına ve açık renkli tene sahip olanlarda, ve menopoz sonrasında östrojen tedavisi almayan kadınlarda osteoporoz görülme olasılığı artmaktadır.

    Ruhsal değişiklikler:

    Bugün menopozun kadın bedenini dramatik şekilde etkilediğini, kadında fiziksel ve emosyonel dengenin bozulmasına yol açtığını biliyoruz. Menopoz döneminde, fizyolojik değişimlerin yanında birçok kadın psikolojik ve sosyal değişimler de yaşar.

    Bu dönemde görülen psikolojik ve mental değişiklikleri 4 ana gruba ayırabiliriz:

    1- Kognitif (Bilişsel)

    2- Duygu durum değişiklikleri

    3- Depresyon

    4- Alzheimer hastalığı

    MENOPOZDA Kİ KADINLARDA YAPILMASI GEREKEN İNCELEMELER

    Dikkatli bir kişisel öykü ve muayene şarttır. Etraflı bir aile öyküsü alınmalı ve özellikle hormon tedavisinin verilmesi için sakınca oluşturacak durumlar belirlenmelidir. Laboratuar tetkikleri arasında yapılması gerekenler aşağıda sıralanmıştır:

    PAP Smear testi ve rahim iç tabakasının değerlendirilmesi:

    Menopoza kadar düzenli yapılan smear testlerinden hiçbir zaman anormallik saptanmamış olan kadınlarda PAP testinin arası 3 yıla çıkarılabilir.

    • Ultrason ile yumurtalıkları ve rahim iç tabakasının değerlendirilmesi
    • Tam kan sayımı
    • Lipid profili (total kolesterol, HDL ve LDL kolesterol, trigliseridler)
    • Karaciğer fonksiyon testleri (ALT, AST)
    • Kardiyak risk belirteçleri (CRP, homosistein)

    TSH: Kadınlarda sessiz hipotirodi çok sık görülür ve bu nedenle yıllık taramaların içine katılması önerilmektedir.

    Mamografi:

    40–60 yaş arasında her yıl yapılması önerilmektedir. Ultrason mamografinin yerine geçmez. Ultrason ile mamografide şüphelenilen lezyonların solid yani katı veya kistik yani sıvı dolu olduğunun ayırıcı tanısında kullanılır. Yoğun meme dokusuna sahip kadınlarda mamografiden elde edilecek olan bilgi daha azdır. Östrojen tedavisi de meme yoğunluğunu artırarak mamografinin yorumlanmasını zorlaştırır. Daha önceden meme protezi taktırmış olan kadınlarda mamografi oldukça güvenilmez olup meme MRI ile incelenmelidir.

    Kemik yoğunluk ölçümü:

    Özellikle risk faktörleri taşıyan ve hormon almak istemeyen kadınlarda önemlidir. Risk faktörü taşımayan ve zaten hormon verilmesi kararlaştırılmış olan kadınlarda verilecek olan kararları etkilemeyeceğinden yapılması gereksizdir.

    Genetik Risk Profilinin Çıkarılması:

    Özellikle son yıllarda giderek önem kazanmaya başlamıştır. Henüz maliyeti yüksek olduğundan herkese uygulanması söz konusu değildir. Menopozda olabilecek sorunlar için riskli genetik yapının belirlenmesi ve verilecek ilaçlardan fayda veya zarar görecek olan kadınların saptanması için kullanılmaktadır. Menopozda Hormon Tedavisi-Seçenekler ve verilme yolları

    Menopoz döneminde hormon tedavisi çeşitli şekillerde çeşitli yollardan verilebilir.

    Hormon Tedavilerinin Çeşitleri

    Tek başına östrojen (E) kullanımı :

    Rahmi alınmış olan kadınlarda tercih edilen hormon verilme şeklidir. Genellikle kesintisiz olarak ağızdan (oral) veya cilt (transdermal) yolla verilir.

    Östrojen ile beraber Progesteron (P) kullanımı :

    Rahmi olan kadınlarda rahim iç tabakasının (endometrium) aşırı kalınlaşması ve kanser riski nedeniyle östrojenle beraber progesteron da verilmelidir. Menopoza yeni girmiş veya perimenopozal diye tabir edilen menopoz öncesi dönemde olan kadınlarda E+P tedavisi kesintili (siklik) olarak uygulanır. Menopozun üzerinden 1 yıldan fazla geçmiş ise kesintisiz (continuous) verilebilir. Progesteron ağız yolu ile, vajinal yoldan veya içinde progesteron içeren rahim içi araçları kullanılarak rahim içine lokal olarak da verilebilir.

    Tek başına veya östrojen tedavisine androjen eklenmesi :

    Menopozla beraber cinsel istekteki azalmadan yumurtalıklardan salgılanan erkeklik hormonlarının kaybı sorumlu tutulmuştur. Bu nedenle androjen verilmesi gündeme gelmiştir. Östrojen ile beraber androjen alan kadınlarda cinsel istekte ve cinsel fantezilerde artma saptanmıştır. Doz ayarlamasının çok dikkatli yapılması gerekmektedir. Eğer yüksek doz verilirse tüylenme ve cilt bozuklukları yapabilir.

    Hormonlara benzer etki gösteren maddeler (Tibolon) :

    Tibolon hem östrojen, hem progesteron, hem de androjen reseptörlerine bağlanarak etki eden bir nonsteroidal maddedir. Kesintisiz olarak kullanılır ve östrojenin pek çok yan etkisini göstermez. Kanama yapmaz. Östrojen ile olasılığı artan meme kanseri riski tibolon ile daha azdır.

    Bitkisel östrojenler (Fitoöstrojenler) :

    Black cohosh veya isoflavin adı verilen maddeleri içerirler. Vücutta zayıf östrojenik etki gösterirler. Yapılan çalışmalarda menopozun ateş ter basmaları ve vajinal kuruluk gibi akut belirtilerinde gerileme oluşturdukları gösterilmiş olsa da her çalışma aynı sonuçları vermemiştir. Genellikle östrojen tedavisi almak istemeyen veya bu tedavinin verilmesinin sakıncalı olduğu durumlarda kullanılır. Menopozun uzun vadeli yan etkileri üzerindeki yarar veya zararları tam olarak belli değildir.

    Hormon Tedavisinin Verilme Yolları 

    Hormon tedavisi ağızdan, cilt yolu ile, burun yolu ile, vajinal yoldan veya rahim içine lokal olarak verilebilir. Östrojen hormonu genellikle ağızdan veya cilde yapıştırılan flasterler ile verilir. Her iki yoldan verildiğinde de benzer etkiler gösterir. Kolesterolü yüksek olan kadınlarda ağızdan, trigliseridleri yüksek olanlarda ise cilt yolu ile verilmesi tercih edilir. Cilt yolu ile verildiğinde karaciğerden ilk geçiş etkisi göstermediğinden doğrudan kana karışır ve hedef dokulara ulaşır. Östrojenin cilt yolu ile verilmesi sonucunda mide barsak yakınmaları daha az görülür ve kan seviyeleri daha sabittir. Östrojenin hedef dokuları vajen, dış genital organlar, rahim iç tabakası (endometrium), meme, merkezi sinir sistemi ve damar çeperleridir. Vajinal kuruluk gibi yerel yakınmaları ön planda olan kadınlarda östrojen jel veya vajinal kapsüller şeklinde vajinal yoldan verilmelidir. Diğer yakınmaları belirgin olmayan kadınlarda sistemik tedavinin endikasyonu yoktur. 

    Hormon olmayan tedavi seçenekleri : 

    • Antidepresan ilaçlar ( SSRI, SNRI ) 
    • Bazı antihipertansif ilaçlar 

    Menopoz yakınmaları için antidepresanların kullanımı hormon tedavisi alamayan ya da almak istemeyen hastalarda bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda bu ilaçların plasebodan daha etkili oldukları ancak etkilerinin östrojene göre daha zayıf olduğu gösterilmiştir. 

    Menopoz kadın yaşamının önemli bir bölümünü kapsayan doğal bir süreçtir. Bu dönemin sorunsuz yaşanmasında ilk basamak kişinin kendi yaşamında yeni düzenlemelere gitmesidir. Bu amaçla yeni hobiler edinmek, fiziksel aktivitenin arttırılması, hayvansal yağların azaltılması, bitkisel besinlere ağırlık verilmesi önerilir. Her gün yapılacak 30 dakikalık bir yürüyüş ateş basmalarının sıklığı ve şiddetini azaltırken kemiklerin de güçlenmesini sağlar. Kemik kaybına karşı önlem olarak kalsiyumdan zengin gıda alınmalıdır. Çay, kahve, alkol ve baharatlar ateş basmalarını tetiklediğinden önerilmez.

  • Rotavirüs (rv) aşısı

    Ülkemizde yapılan epidemiyolojik çalışmalar, rotavirüsün gelişmiş ülke verilerine benzer şekilde yatan ve ayaktan izlenen akut gastroenteritlerde önemli bir etken olduğunu düşündürmektedir. Ciddi düzeyde mortalite ve uzun süreli sekel oluşturmamasına rağmen hastalık yükünün fazla olması ve önemli oranda sağlık hizmeti harcamasına yol açması bu aşının rutinde önerilmesine gerekçe olmaktadır. Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Derneği ailelere bilgi vererek arzu edildiği takdirde bu aşının uygulanmasını önerir.

    Aşı 6 haftadan sonra uygulanabilir. 1-2 ay ara ile toplam üretici firmanın aşısına göre 2 veya 3 doz, ağızdan verilir, son aşının 6-8. ayda tamamlanması gerekir (iki doz uygulanan rotavirüs aşısında son dozun en geç 6. ayda, 3 doz uygulanan firmanın aşısında son dozun en geç 8. ayda tamamlanması gerekir). Rotavirüs aşılamasına ilk 6-12 haftada başlanmalıdır, aşının ilk dozuna başlama yaşının 3-4 ayı geçmemesi önerilir. ilk Rotavirüs aşısı; 2 aşı uygulamasında 2. ay, 3. ay da ve 3 aşı uygulamasında 2., 3., ve 4. aylarda olmak üzere toplam 2 veya 3 doz verilir. Rotavirüs aşıları ülkemizde uygulanan diğer çocukluk çağı aşılarıyla eş zamanlı verilebilir. Farklı rotavirüs aşılarıyla doz rejiminin tamamlanması ile ilgili veri yoktur ve önerilmez. Rotavirüs aşıları, canlı viral aşılar olduğundan immun yetmezliği olanlara önerilmez.

  • Çocuklarda antibiyotik kullanımı

    Çocuklarda antibiyotik kullanımı

    1-Antibiyotikler nedir?

    Antibiyotikler yüzlerce çeşidi olan,vücutta bakteri enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılan ilaçlardır.Penisilin 1940’larde bulunduğunda bu bir mucize idi çünki o ana kadar insanlar enfeksiyonlardan ölüyordu.Bakteri (ya da mikrop)nin tipine göre etkin antibiyotik farklıdır.Enfeksiyonun yerine ve şiddetine göre de farklı formları kullanılır.Örn-Ağızdan,damardan,enjeksiyonla,göz ya da kulak damlası olarak ,cilt kremi şeklinde vs.Antibiyotikler bakteriler içindir.Virüslere bir etkisi yoktur.

    2-Antibiyotikler ne zaman ve nasıl kullanılmalı?

    Öncelikle kesinlikle doktor denetiminde kullanılmalı.Bence reçetesiz de satılmamalı ama umarım ülkemizde de böyle bir uygulama olacak.Tanı iyi konmalı ve açık olmalı.”Yüksek ateş için antibiyotik vermek değil de bakteriye bağlı boğaz enfeksiyonunu tedavi etmek gibi.” Eğer antibiyotik verilmesi uygun görülüyorsa uygun ve etkin dozlarda ve gereken uzunlukta kullanılmalı.Yarım ve yanlış antibiyotik kullanımı çok sakıncalı.

    Antibiyotik direnci önemli bir konu olduğu için antibiyotik verilecekse en etkin dozajında verilmeli.Örneğin Amerika’da az antibiyotik kullanımı savunuluyor ama önerilen dozlar yükseltildi.Bakteri direncini aşabilmek için.

    3-Çocuklarda antibiyotik ne zaman kullanılmamalı?

    Çocuklarda görülen üst solunum yolu enfeksiyonlarının (buna boğaz ve kulak dahil)%80i viral.Yani antibiyotiksiz iyileşebilir.Tanı eğer ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonlarını tanımlamak için kullanılıyor ancak üsye dediğinizde kulak enfeksiyonu ya da boğaz enfeksiyonu dememiş oluyorsunuz.)ise tedavide antibiyotik endike değil.Bunun tedavisi sıvı,dinlenme ,doğal ilaçlar eğer gerekiyorsa da semptomları giderme.

    Yine allerjiye bağlı uzamış burun akıntıları öksürükler oluyor.Bunlarda da antibiyotik kullanmaya gerek yok

    Kulak iltihapları için de Amerikan Pediatri Akademisininden gelen son bildirgede;Çoğunun virüse bağlı olduğu için hemen antibiyotik verilmemesi önerildi.Hasta gözükmeyen,çok ateşli olmayan kulak iltihaplarında iki gün bekleme kuralı çıktı.Bu hakikaten de işe yarıyor.

    Yine boğaz iltihaplarının da %80 e yakını viral.Tanıyı iyi koymak gerekiyor.

    3-Koruyucu antibiyotik diye bir şey var mı?

    Biz tıp fakültesindeyken öyle bir kavram sanki vardı.O şekilde antibiyotik kullanıldığını hatırlıyorum bunun anlamlı olduğu çok nadir durum olabilir.Örneğin bağışıklık sistemi iyi çalışmayan çocuklar ya da memenjit,tüberküloz gibi ciddi hastalıklar.Oysa üst solunum yolu ile ilgili hastalıklarda böyle bir şey yok.Faydadan çok zarar veriyorsunuz,dirençli bakteri üreterek.

    4-Bakteri direnci nedir?Neden olur?

    Penisilinden bu yana birçok antibiyotik üretildi.Sürekli yeni antibiyotikler üretmek zorunda kalıyor tıp alemi çünki bakteriler çok akıllı.Antibiyotiklere karşı yeni yeni direnç mekanizmaları geliştiriyorlar.Toplumlarda antibiyotik kullanımı ne kadar fazla ise bakteri direnci de o kadar fazla oluyor.Özellikle de yanlış ve eksik antibiyotik kullanımı tuz biber ekiyor.

    5-Bir enfeksiyonun virüse mi bakteriye mi bağlı olduğu nasıl anlaşılır?Antibiyotikler yanlız bakteri enfeksiyonunda mı kullanılır?

    Bunu anlamak için bir sürü veri gerekir .Yaş grubu,bulgular,çevredeki enfeksiyon paterni bu konuda yardımcı olur.Bazı bakteri ve virüsleri ayıracak antijen testleri vardır.Zaman zaman bunlar da yararlı olur. En önemli şey elbette doktorun klinik tecrübesidir.Etrafta olan virüsler ve bakteriler konusunda bilgi sahibi olmak oldukça işe yarar.Bazı durumlarda bakteri virus ayrımı açık olmayabilir ve doktorun klinik değerlendirmesine göre iki gün bekleme seçeneği ya da ampirik (tam tanı belli olmadan) antibiyotik seçeneği arasında karar vermek gerebilir.Virüslere karşı antibiyotikler etkin değil.

    6-Antibiyotiklerin zararı nedir?

    Her ilaç yarar zarar analizi yaparak verilmeli.Her ilacın potansiyel yan etkisi olduğu gibi antibiyotiklerin de var.Özellikle bağırsak florasına zarar vermek,fırsatçı mantar enfeksiyonlarına yol açmak en sık yan etkileri arasında sayılabilir.Allerjik reaksiyonlar da görülebiliyor.Karaciğer ya da böbrek hasarı normal kullanımlarda ve önceden bu organlarda sorunu olmayan çocuklarda görülmüyor.

    En önemli zararı vücuttaki doğal mekanizmayı bozarak sindirim sisteminin dengesini altüst etmesi.Hijyen hipotezine göre astım ve allerjik hastalık riskinin artmasında kullanılan fazla antibiyotiklerin de rolü var.

    Bir de tabii her antibiyotik kullanımı direnç gelişimi riskini arttırıyor, hem o çocukta hem de toplumda.En önemlisi yarar zarar analizini doğru yapmak.

    7-Türkiyedeki antibiyotik kullanımı nasıl?

    Ne yazık ki Türkiye’de antibiyotik kullanım verilerimiz çok fazla değil.Yani ne kadar ve hangi sebeple antibiyotik kullanıldığı üzerine objektif bilgimiz çok yok.Ancak bazı Akdeniz ülkeleri gibi biz de antibiyotik kullanımının kültüre işlemiş olduğu ülkelerden biriyiz bence.

    “Aman erken önlem alalım” ,”Aman hastalığı başından vurmak lazım”.”Koruyucu bir ilaç yok mu?” gibi cümlelerle çoğu zaman antibiyotikler kastediliyor. İnsanların pek çoğu kültürel olarak antibiyotiğe inanıyor ve hatta her soğuk algınlığında antibiyotik kullanılması gerektiğini düşünebiliyor. Doktordan antibiyotik reçetesi olmadan çıkarsa sinirleniyor.Bu tabii çocuklara da yansıyor.İnsanlar reçetesiz antibiyotik kullanabildiği için ne yazık ki pek çok hastalık eczacı kontolünde ya da anne babanın kontolünde yani bilinçsizce tedavi ediliyor.Tabii eğitim ve kültürel düzeye göre değişen bir şey bu ancak yine de içimize işlemiş bir antibiyotik alışkanlığı var.

    Bizde çok daha fazla veri olmalı ve olduğunda antibiyotik kullanımının dramatikliği ortaya çıkacak bence.Antakya’dan bir çalışma bu çalışmaya katılan hastalarda Üst solunum yolu enfeksiyonu (tanım gereği viral) tanısı alan hastaların %80 inin antibiyotikle tedavi edildiğini,kulak iltihaplarının ise % 100 ünün antibiyotikle tedavi edildiğini gösteriyordu.

    8-Dünyayla kıyasladığımızda durum nasıl?

    Amerika’da ve Avrupa’nın bir çok yerinde antibiyotik yanlizca reçete ile satılıyor ve gereksiz antibiyotik kullanımının engellenmesi konusunda çok bilinçli bir çaba var. Avrupa birliğinde ortaokullarda bile antibiyotik direncini öğretmeye başladıklarını okumuştum.Yunanistan ve Portekiz’de reçetesiz antibiyotik satılıyor ve kullanım oranları diğer Avrupa ülkelerine göre daha yüksek.Almanya ile komşusu Akdenizli Fransa arasında bile belirgin bir fark var. Fransa’da antibiyotik kullanımı Almanya’ya göre çok daha yüksek, tabii antibiyotik direnci de. Almanya’da iki gün bekleme prensibi çok daha fazla uygulanıyor ve sonuç olarak (yayınladıkları verilere göre) çoğu kez antibiyotiğe gerek kalmıyor.

    8-Antibiyotikler konusunda son olarak neler söylenebilir?

    Antibiyotikler asla kullanılmasın demek mümkün değil ama önemli olan tanıyı iyi koymak ve yarar zarar analizini doğru yapmak.Akılcı antibiyotik kullanımı gerekli.Antibiyotikler konusunda toplum eğitiminin çok faydası olacağına inanıyorum.

    Elbette reçetesiz antibiyotik satılmamalı ve eczacılar ve kalfaları antibiyotik asla önermemeli.Hasta muayene etmeden antibiyotik önermek de son derece yanlış.Virüsler iyi tanınmalı ve mümkün olan şartlarda iki gün bekleme alternatifi değerlendirilmeli.

    Önümüz grip mevsimi. Mesela gribin yani influenzanın doğru teşhisi ve iyi takibi bir sürü antibiyotiğin gereksiz yere kullanılmasını engelleyebilir.

    Akılcı antibiyotik kullanımı hem çocuklarımızın sağlığı için hem de toplum sağlığı için önemsenmesi gereken bir konu

    Sevgiyle kalın

    Dr. Beril Bayrak Bulucu

  • Ağrı çekmek genetiğimizde var

    Kişinin geçmişteki deneyimlerine dayanan bir duyu olarak tanımlanan ağrıya verilen reaksiyon kişiden kişiye değişiyor. Farklı kültürlerden gelen kişiler ağrıyı çok farklı şekilde algılar. Ağrı konusundaki çalışmalara göre kişiler arasındaki genetik değişiklikler, ağrının algılanmasında önemli rol oynuyor. Araştırmalar birçok genin ağrı algısı ile ilgisi olduğunu ortaya koyuyor.

    Ağrı algısının ve ağrıya verilen reaksiyonun kişiler arasında değişiklik gösterdiği, bu konuda farklı kültürler arasında ciddi ayrımlar olduğu biliniyor. Kişiler arasındaki ağrı eşiği farklılıkları üzerine yapılan araştırmalar, bazı kişilerin ağrıya daha hassas olmasına karşın, bazılarının çok dirençli olduğunu gösteriyor. Bu farklılıkları ortaya koymak için yapılan çalışmalarda farklı ırk, cinsiyet ve yaş gibi faktörler değerlendirilmektedir. O zaman kişilerin çektiği ağrı genetik mirastan mı kaynaklanıyor? Sorusunun yanıtına bakmamız lazım;

    Ağrı akut ve kronik olarak ikiye ayrılır. Akut ağrı; böbrek taşı ağrısı, doğum ağrısı, ameliyat sonrası ağrı ya da diş ağrısı gibi bir uyarana bağlı ağrılar olurken, kronik ağrı çok daha karmaşık bir klinik tablo gösteriyor. Dünyada her yüz kişiden 15-20’si nedeni bilinmeyen ağrı sendromları hastasıdır. Kronik baş ağrısı ve pelvik ağrı gibi birçok hastalık bu grupta yer alıyor. Bu kişilerin sadece psikolojik olarak ağrı çektiğini söylemek çok doğru değil. Bu da, son yıllarda bu hastalıklar ile genetik arasında bir bağlantı olup olmadığına ilişkin çalışmaları hızlandırıyor.

    Ağrıyla ilişkili 200 gen bulundu

    Son yıllarda kronik ağrılı hastalıkların genetik bir temelinin olup olmadığı sorusuna yanıt aranmaktadır. Özellikle hangi genlerin ağrı duyarlılığını oluşturduğuna dair birçok laboratuvar çalışması gerçekleştirildi. Bu çalışmalar sonucunda ağrıya duyarlılık oluşturan yaklaşık 200 gen bulundu ve Ağrı Genleri Veri Bankası (Pain Genes Database) adlı yayın çıkarıldı.

    Ağrı ve genetik ilişkisi çok karmaşık

    İnsanlar üzerine yapılan çalışmaların doğuştan ağrı duyusunu algılamayan kişiler üzerinde yoğunlaştığı da bilinmektedir. Ağrı algısının bozuk olduğu bu kişilerde beş farklı grup genin rol oynadığı, ancak bu genlerde çok sayıda mutasyon olduğu gözlendi. Bu çalışmaların birinde; 7 farklı ülkeden 9 ayrı ailede bulunan tek bir gende 9 ayrı mutasyon saptandı. Bu sonuç, ağrı ve genetik konusunun tahmin edilenin aksine çok karmaşık olduğu sonucunu ortaya koydu. Bu çalışmaların ortada bir ağrılı uyaran olmadan da ağrılı bir tablonun ortaya çıkabileceğini gösterdiğine dikkat çekmek gerekir. Vücutta bu sistemi harekete geçirecek herhangi bir uyaran, stres, enfeksiyon gibi bir durumun bile ağrıya hassas kişilerde ağrılı sendromlar oluşturabileceği ve bu tabloda hormonların ve bağışıklık sisteminin de etkisi olduğu belirlendi. Kişilerin genetik yatkınlığı varsa, vücut ağrı oluşturuyor.

    Gelecekte kişiye özel ilaç üretilebilir

    Kişilerin ağrı kesicilere verdikleri tepkiler de genetik yapı, cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalıklar ve kullanınlan yan ilaçlar gibi etkenlere göre değişmektedir. Geçmişte çok ağrılı deneyim geçirmiş bazı kişilerin ağrıya daha dayanıklı olmasına karşın, bazılarının gün geçtikçe daha da hassaslaşmasının da mümkündür. Bugün için kronik, kontrol altına alınamayan ağrıların tedavisinde girişimsel yöntemler halen güncelliğini koruyor ve birçok hastanın yaşam kalitesinin düzelmesini sağlıyor. Yapılacak çalışmalarla, gelecekte kişinin genetik yapısı araştırıldıktan sonra ona uygun ilaç tedavisinin verilmesi gibi çok heyecan verici sonuçlara ulaşmak mümkün görünüyor.