Etiket: Uyku

  • Uyku Psikolojisi

    Uyku Psikolojisi

    Hiçbir canlı yoktur ki uykuya ihtiyaç duymasın. İhtiyacından az uyuyanlarda veya uyku alamama sorunu yaşayanlarda en yaygın görülen uykusuzluk belirtileri; sinirlilik, unutkanlık, dikkat dağınıklığı ve gerginliktir. Peki, gereğinden fazla uyku uyuyorsanız ne olur? Bu durumda da depresyon ve türevlerinin oluşturduğu kimi rahatsızlıklar söz konusu olabilir veya ortaya çıkabilir. Yaradılışımız bir ömrün yaklaşık üçte birini uykuda geçirmeye programlanmıştır. Bu kadar uzun bir süre kesinlikle boş geçen bir zaman olarak algılanmamalı ve uyku süreci gün içindeki yaşananların düzenlenmesinin ve yeni güne hazırlanmanın bir parçası olarak kabul edilmeli.

    İşte uyku hakkında bilinmesi gereken bazı bilimsel gerçekler;

    1. 15 dakikalık bir süreç içinde uykuya dalmanız normal kabul edilir. Bundan daha kısa süre içinde uyumanız ne kadar uykusuz kaldığınızı gösterirken, daha uzun sürede uykuya dalmak aşırı stresin belirtisidir ve kaliteli bir uykuya geçiş için henüz hazır olmadığınız anlamını taşır.

    2. Psikolojik destek isteyen bir kişiye ilk iş uyku düzeni hakkında sorular yöneltirim. Sorunlu uyku uyuyan bir kişinin psikolojik sorunlar yaşaması kaçınılmazdır. Bir anlamda uyku düzene girerse; pek çok sorun uykuda kalibre edildiği için kişinin yaşadığı sorunlarda daha kolay halledilebilir hale gelir.

    3. Uyumak için yatak yorgana gerek yok. Bazen gün içinde, gözlerimiz açıkken bile birkaç dakika şekerleme yaptığımız olur. Bir trans hali olan bu kısa uyku bile bedenimizin ve zihnimizin o anki ihtiyaçlarını karşılamada yeterlidir. Bu durum şarjı biten bir cep telefonunu hızlı şarj etmeye benzer. Nitekim böyle bir şekerleme sonunda kendimizi çok zinde hissederek günün kalan saatlerini daha verimli geçirebiliriz.

    4. Rüyalarımız; algılarımız içinde önemli bir yer tutar. Düşler dünyası günlük hayattaki algılarımızın entegrasyonunun gerçekleştiği ve bilinçdışı yapılanmalarının kodlarının oluştuğu yerdir. Bilimsel rüya tabirleri kadim zamanlardan günümüze kadar gelen oldukça önemli kaynaklardır. Bu kaynaktan yararlanarak pek çok sorun bilinçaltı düzeyde iyileştirilebilir.

    5. Bilinçaltımız günlük gerçekler ile rüyalarımızdaki gerçeklikleri ayırt edemez. Bu nedenle rüyalarımızdan da en az uyanıkken gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimiz kadar etkilenebiliriz. Bu etkilerin yarattığı sorunları temizlemek için biz psikologlar Hipnoz, EMDR, EFT, hipnoterapi gibi araçlardan yararlanıyoruz.

    7. Uyku; uyanıklığın bir parçası ve bir anlamda devamıdır. Aynı zamanda insanın gerçeğinin sadece bu bedende deneyimlediklerinden ibaret olmadığının en önemli kanıtıdır. Önsezilerimiz, olacakları daha önceden görebilmemiz, farklı boyutlarla bağlantımız uykudayken daha kolay gerçekleşir.

    8. Tüm rüyaların bir amacı ve belirgin bir anlamı olmak zorunda değildir. Kimi rüyalar yalnızca yaşadıklarımızın ya da yaşamak istediklerimizin dışavurumunun bir aracıdır.

    9. Gün bittiğinde, gece uykusu aşamasına geçerken gözlerin kapanması ile birlikte tamamen ışıktan soyutlanmamız gerekir. Bu iş için uykuya yardımcı göz bantları gibi aparatlardan da faydalanılabilir. Çok az bir ışık bile uyku düzenimizi ve uykumuzun kalitesini bozar. Kapalı dahi olsa göze ulaşan ışık beyindeki ‘nöral anahtarı’ kapatır ve sağlıklı uyku için gereken vücut kimyasallarının salgılanmasının bloke edilmesine neden olur.

    10. Uyku düzenini bozan en kötü alışkanlıklardan biri yatmadan önce internette geçirilen kontrolsüz zamandır.

    Uykuya Daha Kolay Geçmek İçin Öneriler

    • Her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkın. Bioritminiz ne kadar uykuya ihtiyacınız olduğunu bilir. Herhangi bir sebepten dolayı geç yattığınız günlerde bile aynı saatte kalkmaya devam edin. İhtiyacınıza göre gün içinde 1 saat uyuyabilir veya çok yorulduğunuzda o gün daha erken yatabilirsiniz.

    • Yatmadan yarım saat önce zihinsel aktivitelerinizi yavaşlatın. Cep telefonu, bilgisayar ekranı gibi uyku kaçıran şeyler sizden uzak olsun. Kendinizi hafifçe uykuya hazırlık sürecinin içine bırakın.

    • İnternette kolaylıkla bulabileceğiniz çeşitli meditasyon müzikleri uykuya dalmanıza yardımcı olabilir.

    • Yatağa girdiğinizde zihninizin çok konuştuğuna şahit oluyorsanız bir süre nefes egzersizleri uygulayın. Aşağıdaki egzersizi her yatağa girdiğinizde yaparsanız kısa süre içinde uykuya geçebilirsiniz;

    Gözlerinizi kapatıp 4 saniyede burundan nefes alın. Nefes alırken bir gülü ya da sevdiğiniz başka bir aromayı kokladığınızı düşünün. Aldığınız nefesi 7 saniye ciğerlerinizde tutun. İçinizde tuttuğunuz nefesin vücudunuz ve zihninizdeki bütün negatiflikleri toplandığını hayal edin. 8 saniyede nefesinizi ağızdan vermeye başlayın. Nefesinizi verirken 20 santim uzağınızdaki bir mumu üflediğinizi düşünün. Bütün bunları gülümseyerek yapın ve birkaç kez tekrar edin. Aldığınız oksijen parasempatik sinir sisteminizi harekete geçirecek ve kısa süre içinde uykuya dalacaksınız. Yatmadan önce fazla soğuk ya da aşırı sıcak olmayan bir bardak su içmeyi alışkanlık haline getirin.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklarda gece işemesi (nokturnal enürezis) ve tedavisi

    Çocuklarda gece işemesi (nokturnal enürezis) ve tedavisi

    Gece yatağa işeme (Enüresis Nokturna) dünya genelinde çok sık rastlanılan bir çocukluk çağı hastalığıdır. Yüksek oranda ilerleyen yaşla birlikte kendiliğinden düzelme olsa da, yaşattığı sosyal ve psikolojik sorunlardan dolayı önemlidir ve sıklıkla tedaviyi gerektirir.
    Normalde çocuk iki yaşına yaklaşırken aileler çocuklarına tuvalet eğitimi vermeye başlarlar. Bu eğitim zaman zaman çocuğu idrar ve kakasını yapması için tuvalete tutmaları ile başlar. Aile çocuğu idrar veya kakası geldiğinde haber vermesi yönünde cesaretlendirici ve ödüllendirici tarzda eğitmelidirler. Böyle bir eğitimle genelde çocuğun 2-3 yaşları arasında tuvalet eğitimi tamamlanır ve gece yatağı ıslatma sorunu çözümlenmiş olur. Ancak bütün çabalara rağmen bazı çocuklarda bu sorun beş yaşına kadar devam edebilir.
    Görülme Sıklığı: Gece yatağını ıslatma; beş yaşındaki çocukların %15-25'inde görülür. Her yıl yaşın ilerlemesi ile birlikte bu oran azalarak 9-10 yaş grubunda kızlarda %4 de, erkek çocuklarda ise %8'e düşer. Adölesan döneminde ise oran %1-3 civarındadır.
    Erişkin yaşlarda; gece yatağa işeme oranı değişik araştırmalarda %0,5 ile 2,3 arasında olduğu bildirilmektedir. Gece yatağa işeme erkek çocuklarda daha sık iken, erişkinlerde hanımlarda daha sık olarak görülmektedir.
    Birincil Enuresis Nokturna: Doğumunu takiben yaşı beşi geçmesine rağmen sıklıkla gece yatağını ıslatan çocuklar için kullanılır.
    İkincil Enuresis Nokturna: En az 6 ay süre ile gece yatağını ıslatmayan çocuklarda; stres, aile içi ölüm, ailede şiddet, kavga, çocuğun okulda karşılaştığı sıkıntılar, idrar yolları enfeksiyonları, şeker hastalığı gibi nedenlerle daha sonra yatağına tekrar işemeye başlaması durumlarında kullanılır.
    Gece Yatağa İşemede En Sık Görülen Risk Faktörleri:
    1. Nörolojik Gelişme Geriliği: En sık rastlanılan gece işeme nedenidir. Çocuğun gece altının kuru kalması kabiliyetini kazanmasının gecikmesidir.
    2. Genetik Faktör: Yatağa işemede genetik faktör oldukça önemlidir. Böyle çocukların en azından %15'inde ebeveyinlerinden birinde çocukluk döneminde uzun süren enüresis nokturna öyküsü vardır. Eğer böyle bir öykü hem anne hem de baba da var ise oran çocuklarda %44-77 arasına yükseldiği yapılan araştırmalarda gösterilmiştir. Genetik çalışmalar 13g ve 12g kromozomlarındaki genlerin etken olduğunu ortaya koymuştur.
    Çocuklardaki enüresis nokturna'da yukarda belirtilen iki etken temel nedenler olmakla birlikte, başkaca faktörler de etken olarak rol alabilir. Bu nedenle konunun kompetanı olan hekim aşağıdaki faktörleri de göz önüne almak durumundadır.
    Enfeksiyon/Hastalıklar: Üriner sistem enfeksiyonları ve buna bağlı diğer üriner sistem hastalıkları, özellikle ikincil enüresis nokturna ve gündüz idrar kaçırmada %5 gibi önemli bir oranda rol oynarlar.
    ● Bazı üriner sistem anomalileri ki (bunların başında idrar torbasının küçük kapasiteli olması gelir), idrar torbası adelelerinin fazlaca ve uzun süreli olarak kasılması idrar torbasının kapasitesinin azalmasına ve enüresise (idrar kaçırma) neden olur.
    Yetersiz anti-diüretik hormon (ADH) salınımı: Gece yatağını ıslatan çocukların bir kısmı yetersiz antidiüretik hormon salınımına bağlıdır. Bu hormon böbreklerin idrar yapma fonksiyonunu ayarlar. Gece salınımı artan bu hormon böbreklerin daha az idrar yapmasını temin eder. ADH salınımı yetersiz olan çocuklarda böbrekler geceleri de gündüz miktarı kadar idrar yapmaya devam ederler. Bu hormonun gündüz ve gece salınım miktarları (diurnal fark) 10 yaşından önce sağlıklı bir şekilde ölçülemez.
    Psikolojik Nedenler: Aile içinde ölüm,şiddet,seksüel anormal davranışlar, çocuğun arkadaşları tarafından aşağılanması ve şiddete maruz kalması, hem primer hem de sekonder yatağa işeme nedenleri olarak karşımıza çıkabilir. Bu gibi durumlarda çocuğun psikolojik desteğe ihtiyacı olabilir.
    Kabızlık: Kronik kabızlık nedeni ile kalın bağırsakta biriken kakanın idrar torbasına olan basısı enüresis'e neden olabilir.
    Hiperaktivite: Bu nedenle oluşan dikkat azlığı, antidiüretik hormon yetersizliğine bağlı enüresislerden 2.7 defa daha fazla gece yatağa işeme nedenidir.
    Kafein: Kafein idrar yapımını arttırır.
    Alkol alımı: Alkol içilmesi idrar miktarını arttırır.
    Mental gelişme geriliği: Mental olarak gelişme geriliği olan çocuklarda; gece yatağa işeme oranı mental olarak normal gelişim gösteren çocuklara kıyasla dört misline varan oranlarda daha sık görülür.
    Uyku sırasında apne: Uyku sırasında üst solunum yolu tıkanıklıkları nedeni ile oluşan solunum durması gece işemelerine neden olabilir. Uyku sırasında horlama ve bademcik (tonsil) büyüklüğü veya aşırı büyümüş geniz eti (adenoit) potansiyel uyku apne nedenidir.
    Uyur gezer durumu: Uykuda çocuğun uyanmadan yatağından kalkıp evin içinde dolaşması diğer bir gece işeme nedenidir. İdrar torbası idrarla dolu olan çocuk, uyur gezer durumda salon veya odalardan birine girdiğinde orayı tuvalet zannederek idrarını yapabilir.
    Daha az rastlanılmakla birlikte gece işemesine neden olduğu kesin olarak gösterilemeyen fakat birçok araştırmacının etken olarak gösterdikleri durumlar:
    Derin ve ağır uyku: Enüresisli çocukların ebeveyinleri çoğunlukla çocuklarının uykusunun çok ağırlığından şikayet ederler. Bazı araştırmacılar uyku bozuklukları ile antidiüretik (ADH) hormon salınımı arasında bir ilişkinin varlığını göstermişlerdir. Yetersiz antidiüretik hormon (ADH) salınımının hafif uykuda olan çocukların dahi uyanmalarını güçleştirdiği belirtilmektedir.
    Stres: Stres pirimer (birincil) gece işeme nedeni olmamakla birlikte ikincil (sekonder) gece işeme nedeni olabilir. Stresin ortadan kalkması ile de gece işemesi düzelir.
    Gıda alerjisi: Gıda alerjisinin de gece işemesinde etken olduğu söylenmekle birlikte bu durum iyi olarak ortaya konulamamıştır.
    Kötü ve yetersiz tuvalet eğitimi: Gece yatağa işemede sorumlu tutulan diğer bir faktörde yetersiz tuvalet eğitimidir. Bu eğitimin çocuğa şiddet uygulamadan sevgi içinde verilmesi gerekir. Düşük sosyo-ekonomik düzeylerdeki ailelerde tuvalet eğitimi çoğunlukla yetersiz kalmaktadır.
    TEDAVİ: Gece yatağını ıslatan çocukta 4 yaşından itibaren bu durum devam ediyorsa bu konuda deneyimli bir hekimin muayenesinde yarar vardır. Doktor detaylı bir öykü ile; çocuğun yatak ıslatma nedenini ortaya koyabileceği gibi, ailenin çocuğa vereceği tuvalet eğitiminin inceliklerini ve çocuğa nasıl davranılması gerektiği yönünde aileyi bilgilendirir.
    Böyle durumlarda çocuğun yatağına, idrarın daha alt tabakalara geçmesini önleyecek ve idrarı emecek türden örtü konulur. Bu durum aileye idrarı temizleme açısından kolaylık sağlar.
    Gece yatağı ıslatma durumlarında doktor, çocuk ve ebeveyinlerin tam bir koordinasyon içinde olması gerekir.
    Gece Yatağını Islatan Çocuğa Yaklaşım: Böyle durumlarda çocuk panik ve derin bir utanma içerisindedir. Anne-baba çocuğa bu durum nedeni ile kesinlikle kızmamalı ve şiddet uygulamamalıdır. Böyle davranılması çocuğun gece yatağını ıslatmasının daha uzun süre devamından başka işe yaramaz. Anne-baba çocuğun bu durumunun geçici olduğunu bir süre sonra mutlaka düzeleceğini söylemeleri uygun olur.
    Laboratuar ve Radyolojik İncelemeler: Doktor, kapsamlı aile öyküsünü takiben düşündüğü nedenlere göre gerekli idrar, kan analizleri ve radyolojik tetkikleri yaptırmalıdır. Bu tetkikler idrar yolları enfeksiyonu, metabolik hastalıklar (Diabetes mellitus, Diabetes İnsipidus gibi) ve üriner sistem anomalileri olup olmadığı yönünde fikir vermeleri açısından oldukça yararlı olur (özellikle ikincil enüresislerin).
    Çocuğu muayene eden hekim; çocuğa bu durumun mutlaka düzeleceğini ancak kendisinin anne ve babasının söylediklerine uyması halinde kısa sürede tedavi edilebileceğini söyleyerek onu rahatlatması ve yüreklendirmesi gerekir. Öncelikle çocuğun yatağa gitmeden en az iki saat önce sıvı alımını durdurması gerektiğini söyler.
    Ebeveyinlerin kendileri yatmadan önce mutlaka çocuğu uyandırarak tuvalete götürüp idrarını yaptırmaları istenir.
    Böylece hekim takibine giren çocukla ilgili gelişmeleri ebeveyinler doktora iletmelidirler. Bu arada yatağını ıslatmadığı bir gece olursa, çocuk anne ve babası tarafından ödüllendirilmeli ve cesaretlendirilmelidir.
    Çocuğun altını ıslatması beş yaşına girdiği halde halen devam ediyorsa aşağıda belirtilen tedavi yöntemleri uygulanmalıdır.
    Uyandırma Programları: Çocuk uykuya daldıktan en az dört saat sonra uyandırılarak idrarını yapması sağlanmalıdır. Bu dört saatlik süre haftada bir yirmi dakika azaltılarak devam edilir ve çocuğun altının gece kuru kalıp kalmadığı kontrol edilir.
    Desmopressin Tedavisi: Vücuttan salınan ve böbreklerin gece idrar yapımını azaltan hormonun sentetik formudur. Tablet veya burundan verilen spreyleri vardır. Çocukta geceleri yapılan su kısıtlaması ile birlikte uygulandığında oldukça faydalı olabilir.
    Alarm Tedavisi (Şekil 1): Çocuk genelde gece dolan idrar torbasını bir hamlede boşaltmaz. Önce az miktarda yaptığı idrar ile külotunu ıslatır. Alarm tedavisinde; çocuğun çamaşırlarının içine yerleştirilebilen bir ucu çocuğun omzuna diğer ucu külotunun içine tespit edilen (çocuğa herhangi bir zararı olmayacak kadar düşük akım içeren) bir alarm sistemi, çocuğun külotunu ilk ıslatması ile devreye giren alarm çocuğu uyandırarak tuvalete gitmesi sağlanır. Alarm sistemi zil sesi olabildiği gibi titreşim yapan cinsten de olabilir.
    Aşağıda şekli gösterilen bu sistem %65 oranında fayda sağladığı görülmektedir.
    Hiperaktiviteye Bağlı Dikkat Eksikliği: Böyle çocukların gece yatağını ıslatması açısından çocuk psikiyatrisi veya psikolog yardımına ihtiyacı olabilir.
    Tüm tedavi yöntem değişiklikleri mutlaka doktor kontrolünde yapılmalıdır.

  • Bipolar bozukluk ve sosyal psikoloji-intahar vakalarına farklı bir bakış

    Popüler psikolojide ya da “sokak” psikolojisinde, bipolar bozukluk insanların sık ve kontrolsüz ruhsal değişimlere sahip olduğu bir psikoloji olarak tanımlamıştır. Önce üzgünlerdir, sonra mutlu olurlar, sonra kızgın olurlar, daha sonra birden sakinleşirler. Ancak bu tamamen doğru değildir – bipolar bozukluk daha doğru ve daha ayrıntılı olarak tanımlanmalıdır.

    Bipolar bozukluğun iki şekli vardır: tip I ve tip II. Tip I manik veya öforik durumlarla karakterize edilirken, tip II hipomanik ve majör depresif durumlar ile karakterizedir.

    Manik ve hipomanik durumlar

    Manik durum nedir?

    DSM-5’e göre, manik dönemler, aktivasyon veya enerjide anormal ve sürekli olarak yükselen, aşırı veya sinir bozucu bir ruh hali ile karakterizedir.

    En az bir haftalık bir süre boyunca (veya hastaneye kaldırılmaları çok akutsa herhangi bir süre boyunca), kişi her günün çoğunu bu halde ve en az 3 ilave semptomla birlikte geçirir (uykuda azalma, benlik saygısı artışı veya görkemlilik hissi, riskli faaliyetlere aşırı katılım vs.)

    Manik dönemdeki kişinin ruh hali genellikle öforik, aşırı mutlu, yüksek veya “dünyanın üstünde” hissi olarak tanımlanır. Örneğin, yabancılarla kendiliğinden bir sohbet başlatabilir ve düşünceleri genellikle sözlü ifade edebildiklerinden daha hızlı bir şekilde akar.

    Manik dönemdeki kişinin ruh hali genellikle öforik, aşırı mutlu, yüksek veya “dünyanın üstünde” hissi olarak tanımlanır.

    Coşkun ruh halleri, aşırı iyimserlik, görkemlilik, yargı eksikliği bazı riskli davranışlara neden olabilir. Bunlar; aşırı harcama, sahip olduğu şeyleri verme, dikkatsiz sürüş, aptalca yatırımlar ve olağandışı sekstir. Bu davranışlar genellikle kişi için ekonomik ve sosyal kayıplardan başka bir şeyle sonuçlanmaz.

    Sosyal ve mesleki işlevlerinde önemli bozulmalara neden olan, hastaneye yatmayı gerektiren veya psikotik belirtilere (sanrılar, halüsinasyonlar vs.) yol açacak kadar ciddi olabilir.

    Hipomanik durum nedir?

    DSM-5’e göre, hipomanik durum, anormal ve sürekli yükselen, coşkunlaşan veya sinir bozucu bir ruh hali ve en az dört ardışık gün süren aktivasyonda veya enerjide anormal veya sürekli bir artış dönemidir.

    Manik dönemle karşılaştırıldığında, hipomanik bir olay, sosyal veya mesleki işlevlerde ciddi bir değişikliğe neden olacak, hastaneye yatmayı gerektirecek veya psikotik belirtilere neden olacak derecede ciddi değildir.

    Manik durum ile karşılaştırıldığında, hipomanik durum hastaneye kaldırılmak için yeterince ciddi değildir.

    Majör depresyon durumu

    Depresyon toplum tarafından iyi bilinir. İnsanlar bu kelimeyi halk dilinde hüzün, melankoli, tükenme, uykusuzluk, uyuşukluk vs. duygularının hepsini ifade etmek için kullanıyorlar. Manik ve hipomanik durumlarda yaptığımız gibi, şu anda majör depresyon tanısı koyabilmek için hangi kriterlerin olması gerektiğini göreceğiz.

    DSM-5, aşağıdaki semptomların en az beşinin hemen hemen her gün ve günün büyük kısmında en az 2 hafta boyunca bulunması gerektiğini belirtmektedir. Buna ek olarak, kişi aynı zamanda depresif bir hal ya da ilgi veya zevk kaybı yaşıyor olmalıdır.

    Depresif mod

    Depresyon hastalarının en az %90’ı üzgün veya keyifsiz görünür. Günün en iyi ve en kötü anlarının neler olduğunu ve daha iyi hissetmelerine yardımcı olabilecek bir şey olup olmadığını sormak önemlidir, çünkü bu faktörler bu duygularla ilgilidir.

    Anhedoni (Zevk alamama)

    Bu günlük aktivitelere karşı zevk kaybı demektir. Hiçbir şey o kişiyi iyi hissettirmez, dışarı çıkmak olsun, aileyi ziyaret olsun veya TV izlemek olsun fark etmez.

    İştahta ve/veya kiloda değişim

    Bazen bu semptomu değerlendirmek zor olabilmesine rağmen bunu ölçmek için kullanılan ölçütler, 1 aylık bir periyotta normal kilomuzdan %5 artışı veya eksikliği görmektir.

    Uyku düzensizlikleri

    Uykusuzluk her zaman depresyon semptomu olarak kabul edilir, ancak atipik hale gelen hipersomni hakkında daha fazla şüphe vardır. İncelenecek üç farklı uykusuzluk türü vardır: geçici, akut ve kronik. Buna ek olarak, hastanın gün boyunca ne kadar yorulduğunu, uyku durumunun düzeltilebilir olup olmadığını, yatakta ne kadar zaman geçirdiğini vs. analiz etmeniz önemlidir.

    Geçici uykusuzluk için yaygın bir kriter uykusuzluğun bir haftadan az sürmesidir. Akut uykusuzluk, hasta bir aydan daha az bir süre iyi uyuyamadığı zamanı işaret eder. Kronik uykusuzluk ise bir aydan fazla sürer. Hipersomni için belirlenmiş bir kriter yoktur.

    Psikomotor rahatsızlıklar

    Bu psikomotor gecikmelere ve ajitasyona işaret eder. Teşhis edilbilmesi için bazı davranışlar başkalarına açıkça görülür olmalıdır.

    Enerji eksikliği veya kaybı

    Bazen hastalar enerji eksikliğini rapor ederler, fakat bu aslında daha çok ilgi eksikliği gibidir.

    Aşırı kendini eleştirme, suçlu hissetme, kendine verdiğin değerin eksiği

    Hastadan kendilerini anlatmalarını istemek ve bu kişinin arkadaşlarını ve ailesini tanımladığını görmek önemlidir.

    Konsantre olmakta, düşünmek ve karar vermekte zorluk

    Tipik olarak, hastaya konuşmaları ve TV şovlarını takip edip edemediğini, işine odaklanıp odaklanamadığını soracaktır.

    Tekrar eden intihar veya ölüm düşüncesi

    İntiharların %60 ila %80’i depresyon teşhisi konan insanlar tarafından işlenir.Depresyondan muzdarip olmak, genel nüfusa göre %30 oranında intihar riskini arttırır.

    Birisi bu belirtilerden 5 veya daha fazlasını yaşadığında, bunlar otomatik olarak majör depresif bozukluk tanısı konulacağı anlamına gelmez. Ayrıca önemli derecede bir psikososyal bozulma olmalıdır ve durumlarının bir madde veya tıbbi durum (demans gibi) ile veya bir yasa karşı normal reaksiyonlarla bir ilgisi olmamalıdır.

    Majör depresyonu teşhis etmek için, kişi, depresif bir ruh hali ya da ilgi veya zevk kaybı sergilemelidir.

    Tip I bipolar bozukluk türünün karakteristikleri

    Yukarıda belirttiğimiz gibi tip I bipolar bozukluk, manik bir durumun varlığı ile karakterizedir. Öncesinde veya sonrasında, hipomanik veya majör depresif dönemler olabilir.

    Manik dönemlerde, insanlar hasta olduklarını fark etme ya da tedaviye ihtiyaç duyduklarını anlama eğiliminde değildir, bu yüzden onlara şiddetle karşı koyarlar. Giysilerini, makyajını ya da kişisel görünümlerini daha ilgi çekici olmak için değiştirme eğilimindedirler.

    Bazı hastalar agresiftir ve tamamen fiziksel bir tehdit haline gelir. Hayal görürlerse, fiziksel olarak diğer insanlara saldırabilir veya intihar edebilirler. Yargı bozukluğu, farkındalık eksikliği ve hiperaktivite nedeniyle manik dönemler ciddi felaketlere neden olabilir.

    Kişinin ruh hali hızla öfke veya depresyona dönüşebilir. Manik dönemlerde, depresif belirtiler görülebilir ve anlar, saatler veya daha nadiren günler sürer.

    Tip I bipolar bozukluk, manik atak varlığı ile karakterizedir.

    Tip I bipolar bozuklukta intihar riski

    DSM-5, tip I bipolar bozukluğu olan hastalar için intihar riskinin genel nüfustan 15 kat daha fazla olduğunu tahmin etmektedir. Bu, tüm intiharların dörtte birini açıklamaktadır.

    Tip II bipolar bozukluğun karakteristikleri

    Tip II bipolar bozukluk, hipomanik bir atak ve majör bir depresif atak varlığı ile karakterizedir. Manik dönemler tip I’e özgüdür. Tip II olan insanlar genellikle majör bir depresif dönem sırasında doktora gider ve nadiren hipomani semptomlarından yakınırlar. Hipomanik ataklar genellikle kendiliğinden işlev bozukluğuna yol açmaz.

    Tip II ile ilişkili işlev bozukluğu, majör depresif atakların bir sonucudur, ruh halindekiöngörülemeyen ve dalgalı değişikliklerin kalıcı bir kalıbının ve güvenilmez kişilerarası veya mesleki ilişkilerin bir modelinin bir sonucudur. Bipolar II’li insanlar hipomanik ataklarını patolojik veya olumsuz bulmazlar, ancak düzensiz davranışları diğer insanları rahatsız edebilir.

    Bu bozukluğun ortak bir özelliği ise düşünmeden hareket etmektir, bu da intihar girişimlerine ve maddeyi kötüye kullanıma katkıda bulunabilir.

    Tip II bipolar bozukluk, hipomanik bir atak ve majör bir depresyon durumunun varlığı ile karakterizedir.

    Tip II bipolar bozulukta intihar riski

    DSM-5, tip II bipolar bozukluğa sahip kişilerin intihar riskinin daha yüksek olduğunu bildirmektedir. Tip II bipolar bozukluğu olan hastaların yaklaşık üçte birinde intihar girişimi öyküsü vardır. Girişimler, tip II hastalar için tip I’den daha öldürücü olmuştur.

  • Rüyalarınızdaki yapımcı yönetmen ses ışıkçı kostümcü başrol oyuncusu kimdir?

    Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır

    Rüyaların Süresi

    Rüyalarda yaşananlar inanılmayacak kadar hızlı gelişir. Bir kaç dakikalık rüya esnasında bile çok uzun sürdüğü sanılan garip, şaşırtıcı ve çok değişik olaylar birbirlerini izler, bu nedenle rüyada zaman kavramı oluşmaz. Ancak zaman kavramını, uyandıktan sonra beyinin öğretileri ve alışkanlıkları doğrultusunda saptadığımız bir anlar toplamıdır sadece.

    Bilimadamlari rüyanın süresi üzerinde kesin bir sonuca varamamışlardır. Bir kısmı rüyaların sadece birkaç saniye sürdüğünü iddia ederken, diğer bir kısmı da saatlerce devam eden rüyaların olduğu fikrindedir. Bu tartışmalar sırasında Dr. B. Klein bir araştırmaya başlamış ve gönüllü olarak seçtiği kişileri hipnotize ederek uyutmaya başlamıştır ve belli bir süre sonra uyandırıp rüyalarını dinleyerek, bir rüyanın 20 saniyeyi geçmeycek kadar kısa sürdüğünü belirlemiştir. Dr. Klein’ın sürdürdüğü bu araştırmanın sonunda en uzun rüyanın 90 saniyeyi geçirmediği ortaya çıkmıştır.

    Rüya Türleri

    1- Psikofizyolojik Kaynaklı Rüyalar (alelade rüyalar)

    2- Fiziksel kaynaklı rüyalar

    3- Kimyasal kaynaklı rüyalar

    4- Psişik kaynaklı ya da paranormal sayılan rüyalar

    5- Telepatik rüyalar

    6- Durugörü rüyaları

    7- OBE ya da şuur projeksiyonu (astral seyahat) rüyaları

    8- Haberci rüyalar

    9- Uyarıcı rüyalar

    10- Prekognitif rüyalar

    11- Bilgilendirme amaçlı rüyalar

    12- Bedensiz varlıklarla kurulan irtibatlardan kaynaklandığı varsayılan rüyalar

    13- Serbest hafıza rüyaları

    14- Prekognitif rüya

    15- Yaratıcı rüya

    16- Lüsid rüya

    Lucid Rüya nedir?

    Aslında pek çoğumuzun belkide bir çok kez deneyimlediği fakat bunun isminin ve işlevlerinin farkında olmadığı bir durumdur.Rüya gördüğünüz zaman rüyada olduğunuzun farkına varmanız durumuna Lucid Rüya adı verilir.

    Hayvanlar rüya görür mü?

    Evde hayvan besleyenler çoğu kez kedilerin ya da köpeklerin gözlerinin uykudayken rüya görüyormuşçasına göz kapaklarının altında oynadığını bilirler. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar insan dışındaki memelilerin ve kuşların da rem uykusu uyuduğunu gösteriyor; ancak gerçekten rüya görüp görmedikleri kesin olarak bilinmiyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü´nden araştırmacılar yeni bir yöntemle farelerin gündüz öğrendikleri becerileri gerçekleştirirken etkin olan beyin bölgelerinin uyku sırasında da zaman zaman etkin duruma geldiğini gözlemişler.Yavru kuşların da gündüz öğrendikleri şarkıları geceleri uykularında “tekrarladıkları” daha önceki araştırmalardan biliniyordu.Bu bulgular rüyaların gündüz yaşanan deneyimlerin bellekte depolanmasında rol oynadığı görüşünü de destekliyor. Ancak onlar bize anlatamadıkça hayvanların rüyalarında neler gördüklerini belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

    Her ne kadar günlük yaşamda kötü rüyaları kabus olarak betimlesek de öyle görünüyor ki bilimsel arenada bu iki terim farklı anlamlar içeriyor. Uzmanlar kötü bir rüya gördüğümüz herhangi bir gecenin sabahında yalnızca “Akşam kötü bir rüya gördüm” demekle kaldığımıza, oysa kabusların kan ter içinde gecenin bir yarısı bizi uykumuzdan uyandırabilecek denli güçlü olduklarına dikkat çekiyor.

    Çalışmalarını rüya ve kabuslar üzerinde yürüten psikolog Ross Levin kötü rüyaların günlük yaşamdaki stres ve korkularımızla savaşmak gibi işlevsel bir amaç barındırdığına inanıyor. Rüyaları bir çeşit “duygu termostatları” olarak tanımlayan Levin, stres seviyemiz yükseldiğinde kötü rüyalar ve kabuslar görmeye başladığımızı, bizleri bir şekilde stres seviyemizin tehlikeli yükselişi karşısında uyardıklarını söylüyor. Levin’e göre bu kötü rüyalar döngüsel olarak beynin kimyasal işleyişlerini etkileyerek stres seviyesinin azaltılmasını sağlıyor. Bu düşünce çerçevesinde kötü rüyalar oldukça yararlı bir amaca hizmet etmiş oluyor. Oysa kabuslar aşırı stres yüklemesi sonucu meydana çıktıklarından kişiyi paniğe sürüklüyorlar.

    Ross Levin sık sık kabus gören hastalarının pek çoğunun farklı psikolojik rahatsızlıkları da bulunduğuna değiniyor. Kabuslarla beraber görülen bu rahatsızlıkların en yaygın olanlarınınsa travma sonrası stres bozukluğu ve kaygı olduğuna dikkat çekiyor. Levin hastaların kabus görme sıklıkları azaltıldığında bu rahatsızlıkların şiddetinin de azalacağını düşünüyor. Kabuslarla başa çıkmadaysa kabusları tekrar tekrar yazma/ farklı şekillerde hayal etme yöntemini kullanıyor. Özellikle de sürekli olarak aynı kabusu gören hastalar üzerinde etkili olan bu yöntemde hasta gece gördüğü kabusu gündüz zihninde farklı bir son yaratarak tekrarlıyor. Bu işlem uykuya dalmadan önce de tekrarlanıyor. Daha sonraysa tıpkı kabusu görüyormuşçasına bu farklı sonla imgesel düş devam ettiriliyor. Terapiden bir süre sonra kişinin kabus görme sıklığında azalma bekleniyor.

    RÜYALAR VE YARATICILIK

    Sanat tarihine göz attığımızda yaratıcılıklarını rüyalarıyla beslemiş pek çok sanatçıya rastlıyoruz. Örneğin, “Honesty” isimli pop parçasıyla dünyada pek çok dinleyiciye ulaşan Billy Joel bir röportajında yaptığı bestelerin melodisini ilk rüyalarında oluşturduğundan bahsediyor.

    Hepimizin korku romanlarıyla yakından tanıdığı yazar Stephen King’inse “Korku Ağı” adlı romanını çocukluk kabuslarından birinden esinlenerek yazdığını biliyoruz. Salvador Dali’nin rüyaların yaratıcılık üzerindeki etkisine inancıysa şaşırtıcı düzeyde.

    Ressamın, uykuya dalmadan önce eline bir kaşık aldığı böylece uyuyakaldığında kaşığın yere düşerek çıkarttığı sesle uyanıp zihnindeki rüya imgeleri henüz canlıyken gerçek üstü öğelerle bezeli o muhteşem tablolarını ortaya koyduğu anlatılageliyor. Ne var ki konuya bilimsel açıdan yaklaştığımızda, rüyaların gerçekten de yaratıcılığı tetikleyip tetiklemediğine dair bulgular oldukça kısıtlı. Her ne kadar rüya görmeyle ilişkili beyin bölgeleri modern beyin görüntüleme teknikleriyle az çok aydınlatılmış olsa da, beyin, rüya ve yaratıcılığa dair böylesi çalışmalar oldukça az. Bulgular az da olsa bilim insanlarının bu ilgi çekici konu hakkında bugüne kadar yürüttükleri çalışmalara büyüteç uzatalım istedik.

    Tablolarındaki soyut imgelerle dikkat çeken ünlü ressam Salvador Dali de rüyaların yaratıcılığını tetiklediğine inananlardandı.

    Yapılan son araştırmalar öyle gösteriyor ki gördüğümüz rüyalar bizlere Dali’nin tablolarını çizdiremese de günlük hayatta karşılaştığımız problemlere çözüm bulmakta yardımcı olabiliyor. Modern uyku kuramlarının uykunun günlük hayatımızın devamı olduğuna vurgu yapan varsayımlarıyla da uyumlu görünen bu durum özellikle de rüyalarımızdaki semboller doğru yorumlandığında belirgin hale geliyor. Uyanıkken zihnimizde tam olarak kuramadığımız bağlantıları rüyalar yardımıyla kurabileceğimize dikkat çeken bilim insanları çocuk bakımı, bahçe düzenlemesi vs… gibi hayatın içine sinen pek çok alandaki yaratıcılığımızın rüyalarımızla şekillenebileceğini düşünüyor.

    Bilim insanları rüya hatırlama sıklığının yaratıcı kişilik özellikleriyle ilişkili olduğunu düşünüyor.

    Rüyalara dair bir diğer ilginç bulguysa hayal gücü yüksek kişilerin rüyalarını hatırlama yüzdelerinin daha yüksek oluşu. Bu bulgu rüya hatırlamanın bir karakter özelliği olup olmadığı sorusunu getiriyor akıllara. Araştırmalar, doğası gereği rüyalarını somut yaratıcı ürünlere dönüştürebilen kişilerin rüyalarını daha sık hatırlayabildiklerini destekler nitelikte.

    Literatürde bu kişilerin karakter özellikleriyse açık fikirlilik, yüksek hayal gücü ve şizotipik yatkınlık olarak sıralanıyor. Kısa bir süre öncesine kadar kaygı ve stres seviyesiyle iliştiriliyorduysa da rüya hatırlamada kişiliğin etkisi daha önemli gibi görünüyor. Ancak yine de gece uykularını bölen kaygı durumlarının da rüyaları hatırlamamıza neden olması yadsınamayacak bir sebep.

    Tüm bu bulgulardansa yaratıcılık üzerinde etkide bulunan etmenin öncelikli olarak yetenek ve kişilik özellikleri olduğunu ve bu kişilik özelliklerine sahip kişilerin de rüyalarını daha sık hatırladıklarını çıkarsamamız yanlış olmayacaktır.

    UYKU VE RÜYALAR

    Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz, uyku düzensizlikleri hangi hastalıklara işaret, uykunun dönemleri nelerdir, psikologlar rüyalar hakkında ne söylüyor, meditasyonda ne olup bitiyor?

    Evrime göz atacak olursak.
    . Uyku ilk olarak, günümüzden yaklaşık 3 milyon yıl önce bazı organizmalarda görülmeye başlanmış. İnsan türündeki biyolojik saatleri düzenleyen mekanizmaların geçmişiyse 500 milyon yıl öncesine dayanıyor.
    . Her ne kadar bireylerin uykuya duydukları ihtiyaç çeşitlilik gösteriyor olsa da normal bir insanın uykuda geçirdiği süre 6.5 saat ile 8.5 saat arasında bir değer oluyor.

    ANCAK
    . Çocuklar günün 2/3’ünü (16 saat) uykuda geçiriyorken yaşlandıkça bu süre günün 1/4’üne (6 saat) kadar düşebiliyor.
    . Nedeni henüz anlaşılamamış olsa da insanların uyuma süreleri ile ölüm yaşları arasında bir ilişki bulunuyor. Araştırmalar, uykuları anormal seviyelerde uzun ya da kısa olan kişilerin normal olanlara göre erken ölmeye daha yatkın olduklarını gösteriyor.

    Döngüsel Ritimler
    . Gün ışığı ve karanlığın günlük devrimi çerçevesinde evrimleşen döngüsel biyolojik işleyişlere döngüsel ritim deniliyor.

    Nasıl yani???
    Sözünü ettiğimiz bu döngüsel ritimler dikkat ve uyarılmışlık seviyelerimizle ilişkili. Örneğin, kimimiz dikkatini gece daha iyi toplayabiliyorken kimimiz gün ışığında daha etkili çalışabiliyor. Neden dersiniz? Yanıt sizi çok da şaşırtmayacak. Uzmanların yaptığı araştırmalarda, içsel saatlerimizi kontrol eden bir takım sorumlu genler bulunmuş.

    “Melatonin”in rolü ne?

    . Döngüsel ritimlerin beynimizdeki sorumlu merkezi hipotalamus. Görüntünün gözümüze düştüğü bölge olan retinadan beynimize ulaşan ve yalnızca gün ışığı gibi kuvvetli ışıklara yanıt veren özel bir sinir yolu bulunuyor. Karanlıkta ise, beynimizin ortasında bulunan pineal bezi adına melatonin denilen bir hormon salgılıyor. Bu hormon hem uykuyu hem de cinsel uyarılmışlık seviyesini etkiliyor.
    . Gece nöbeti gerektiren işler, döngüsel ritimlerde aksaklığa neden olduğundan kişide sağlık problemlerini tetikleyebiliyor. Her ne kadar kimileri bu aksaklıktan diğerleri kadar etkilenmiyor olsalar da huzursuzluk ya da çalışma veriminde düşüş gösteren kişilerde melatonin tedavisine gidilebiliyor.

    Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz?

    . Bu sorunun yanıtına dair tartışmalar hala sürüyor. Ancak uykunun öne sürülen işlevlerini şöyle listeleyebiliriz:
    1.) Vücudumuzdaki biyolojik işleyişleri yavaşlatarak enerji korumak.
    2.) Beden ve zihnimizi yenilemek, büyümek.
    3.) Gün içinde öğrenilenlerle belleği güçlendirmek.
    4.) Bilinçaltımızdaki korku ve bastırılmış güdülerle yüzleşmek (Freudyen yaklaşım).
    Yalnızca bir gece uykusuz kalmış olmak bile ertesi gece uykuya hemencecik dalmamıza neden olabiliyor. Bunun nedeninin, uyanık geçen her saat beynimizin thalamus ve serebrum bölgelerinde sayısı artan adenozin isimli nörotransmitter olduğu düşünülüyor. Bu kimyasal beyinde uyarılmışlık yaratan sistemleri bastırıyor ve uzun süre uyanık kalan bedenin uykuya dalmasını tetikliyor.

    Uykunun evreleri

    EEG çalışmaları
    . Uyku birbirini takip eden bir takım evrelerden oluşuyor. Bu evreler sırasında kişinin yaydığı beyin dalgaları EEG sayesinde ölçülebiliyor. Kişi uykuya daldığı andan itibaren uykusu giderek ağırlaştıkça, beyin dalgaları da yavaşlayıp daha ritmik bir durum almaya başlıyor.
    Uyanıkken beynimiz alfa dalgaları yayıyor.
    Uykunun Erken Evreleri:
    Evre 1: Bu evre yalnızca birkaç dakika sürüyor ve bu süre içerisinde teta dalgaları gözlemleniyor. Göz hareketleri yavaşlıyor, kaslar gevşiyor, kan basıncı düşüyor ve kişi uykuya dalıveriyor.
    Evre 2: Bu evrede tetaya göre daha yavaş ve geniş dalgalar olan K kompleksleri gözlemleniyor. Alfa aktivitesi sona eriyor.
    Evre 3: Yavaş, geniş ve ritmik delta dalgaları gözlemleniyor. Delta dalgaları kaydedilen beyin aktivitesinin yarısını geçtiğinde kişi Evre 4’e giriyor. Kaslar gevşiyor, solunum yavaşlıyor, vücut ısısı düşüyor.

    REM Dönemi: Hızlı göz hareketleriyle tanımlanan bu dönemde kişinin gözleri göz kapağının altından sürekli titriyor. REM dönemi başlı başına farklı bir dönem olduğundan ilk 4 evre REM dışı evreler olarak da anılıyor.

    REM döneminde ne olup bitiyor?
    Otonom sistem faaliyetleri artıyor: Nabız ve kan basıncı yükseliyor, soluk alıp verme hızlanıyor, hem kadın hem erkeklerde birkaç dakika boyunca cinsel uyarılmışlık durumu gözlemleniyor.
    Beyin dalgaları uyanıkken yaydığımız dalgalarla benzerlik gösteriyor: Bu da vücudumuz uykuda olsa bile beynimizin oldukça aktif olduğunu gösteriyor.
    Rüya görüyoruz: Gördüğümüz rüyaların birçoğu REM dönemi rüyaları.

    Rüyalarımız neden bilim kurgu tadında oluyor?

    Çoğumuz rüyalarımızda garip yaratıklar, günlük hayatta rastlamayacağımız türden ilginç hikayeler görürüz. Bunun nedeni, beynimizin mantıksal işleyiş ve kavramadan sorumlu tutulan frontal bölgesinin rüya görüyor olduğumuz sırada aktif olmaması. Rüyalarımızda yine oldukça duygusal hissetmemizin nedeni ise aktivite düzeyi oldukça yüksek olarak saptanan amigdala bölgesiyle bağdaştırılıyor.

    Rüyalar hakkında.

    Psikodinamik Görüş: Freud rüyaların, bilinçaltımızdaki düşünce, his ve isteklerin su yüzüne çıkabildiği bir pencere olduklarını düşünüyor. Çocukluğumuza kadar uzanan ve bilinçaltımıza ittiğimiz, bastırdığımız ve kökeninde cinsel arzularla öfke barındıran bu his ve isteklerle rüyalarımız yoluyla yüzleşebiliyoruz. Freud rüyaları ikiye ayırıyor:
    1.) Gizil anlamlı rüyalar: Bu rüyalar sembolik anlamlar taşıyor ki Freud’a göre psikolojik yorumların bu rüyalar üzerinden yapılması gerekiyor.
    2.) Görünür içerikli rüyalar: Bu rüyalarsa günlük hayatımızda duyduğumuz, yaşadığımız olaylarla bağlantılı olarak gördüğümüz rüyaları oluşturuyor.

    Psikodinamik görüşe göre, uyandığımız zaman rüyalarımızı unutuyor olmamızın nedeni bu rüyaların bizde kaygı uyandıran niteliklere sahip olması, haliyle uyanıkken onları bastırma eğiliminde oluyoruz.

    Bilişsel Görüş: Bilişsel görüş, rüyaların uyanıkken aklımızı kurcalayan kaygı ve düşünceleri içeren zihinsel işleyişlerin bir sonucu olduğunu düşünüyor.Diğer bir deyişle, rüyaların yalnızca bir düşünce biçimi olduğunu savunuyor. Öyle ki, rüyaların bazen gün içinde çözümünü bulamadığımız kimi soru ve sorunlara çözümler üretebileceğimiz dönemler olduğunu öne sürüyor.

    Bilişsel görüşe göre rüyalar zihinsel gelişimle ilişki içerisinde. Yetişkinlerin rüyaları, çocuklarınkilere oranla daha karmaşık oluyor.

    Biyolojik Görüş: Biyolojik görüşe göre uyku, belleğin güçlendirilmesinde çok önemli. Öğrenilen yeni bilgiler uyku sırasında yeniden işlenip yorumlanıyor. Bu görüşe göre, REM dışı uyku sırasında bu yeni bilgiler yeniden gözden geçirilirken, REM sırasında da eski bellek silinerek yeniden yapılandırılıyor.

    Şimdi rüyaların belki de en az değinilmiş bir yönüne bakalım; tipi ne olursa olsun,süresi yukarda değinildiği üzere dk veya saatle ölçülsün aslında bir rüya en çok neye benzer; tabii ki bir SİNEMA FİLMİ’ne! Benzerliği uzun uzun açıklamanın gereği olmadığı açıktır. Peki de bir sinema filmi nasıl ortaya çıkar, bu filmde jenerikte yazılan(yapımda emeği geçenler…) kişileri bir düşünün; yapımcı, yönetmen, yönetmen yardımcıları, cast ajansı, kameramanlar, oyuncular, oyuncu koçları, kostümcüler, ses, ışık, plato yani yüzlerce kişinin yer aldığı komplex bir iş. Ciddi bir yapıttan bahsediyorsak bir filmin tamamlanması kimi kez 4-5 ayı ve fazlasını bulur. Çoğu kez de milyar lira maliyetler sözkonusudur.

    1.5 kğ lık bir et parçasının tüm bu kişilerin işlevlerini bir çırpıda ve bir filmi asla bir daha tekrar etmeden, TV’de ilk kez yalanına sapmadan yapabilmesi sizce de çok korkunç bir olgu değil mi? İlginç, üzerinde düşünmenizi istediğimiz şeylerden biri de şudur; ortaya çıkan filmde yönetmen asla her zaman siz olmuyorsunuz (özellikle korkunç rüyalarda) başrolde kimi kez olsanız da replikleriniz size ait değil, filmler her zaman mutlu sonla bitmiyor, bilim kurgu tadındaki rüyalarda kostümler harika, tarihi filmde asla gerçekliği sorgulatacak kol saatine rastlanmıyor…

    Rüyaların bu yönü acilen elektrofizyolojik araştırmaların eğilmesi gereken bir konu olarak ortada durmaktadır. Beyin çalışmalarında henüz emekleme evresinde olduğumuzun en önemli göstergesi işte bu basit karşılaştırmadır.

  • Ayaklarınız sürekli hareketli ve altları yanıyorsa, huzursuz bacak sendromu olabilirsiniz!

    Huzursuz bacak sendromu; daha çok bacaklarda hissedilen, bazen kollarda da olabilen, çoğunlukla hareket ettirmeyle rahatlayan, rahatsız edici, garip bir his ya da ağrıdır. Huzursuz bacak sendromu olan hasta uykuya dalmakta güçlük çektiği gibi uzun yolculuklar, toplantılar gibi sürekli oturma gerektiren durumlarda da sıkıntı çeker.

    İstirahat halinde hissedilen bu garip his ve ağrıları hastalar tam anlatamazlar. Ağrı, yanma, acıma, iğnelenme benzeri rahatsızlık ifadeleri ile anlatmaya çalışırlar. En belirleyici özelliği hissedilen rahatsızlığın bacakların hareketi ile azalmasıdır. Genellikle uykuya dalmada güçlük ve uykuda yaşanır. Hasta yataktan kalkar, dolaşır ya da yatakta sürekli döner durur. Çoğunlukla hareket sonrasında bir müddet rahatlayan hasta, en fazla birkaç dakika sonra tekrar aynı hissi yaşar.

    Huzursuz bacak sendromu uykuya dalarken ve gece uyku sırasında bacakları hareket ettirme ihtiyacına yol açtığı için uyumayı güçleştirir. Uyku laboratuvarında yapılan kayıtlarda sürekli bio-elektriksel uyanmaya sebep olarak nitelikli uykuyu engellediği görülmektedir.

  • Hipnoterapi

    Hipnoterapi

    Hipnoz kelimesi eski Yunancada “hypnos=uyku” anlamına gelir. Ancak hipnoz bir uyku hali olmayıp, tam aksine uyanıklık halidir. Hipnoz en basit tanımıyla zihnin trans haline geçme olayıdır. Trans ise uyku ile uyanıklık arasında bir durum olup, telkin almayı kolaylaştıran bir ruh halidir. Olumlu telkin tedavi edici bir terapi metodu olup trans halinde uygulandığında bilinçaltında olumlu değişikliklere ve iyileşmelere yol açmaktadır. Bu seanslar yeteri kadar tekrarlandığında bilinçaltında kalıcı değişiklikler ve iyileşmeler meydana gelmektedir. Kısacası bilincin açık olduğu, kesinlikle uyku hali olmadan; istekle elde edilen bir konsantrasyondur. Tedavinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için Hipnotiktransa ihtiyaç vardır. Ancak hipnotik tedaviyi asıl oluşturan olumlu telkinler ve bu esnada uygulanan psikoterapi yöntemleridir.

    Genelde günlük yaşamda görülen davranışlara özgü bilinçlilik açısından bakıldığında; hipnoz bir uyku durumu olmamakla birlikte, normal bir bilinçlilik durumu da değildir. Hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur.

    Pek çok insan uyku ve hipnozu benzer durumlar olarak bağdaştırır. Dış görünüşe göre bu geçerli olabilir fakat zihinsel hareketler, hipnozun uykudan daha çok, uyanıklıkla ilgili olduğunu göstermektedir. Beyin dalgası deneyleri de bunu kanıtlamaktadır. Kişinin uykudaki dikkati dağınık durumdayken, hipnoz altında dikkatin yoğunlaşması ve dikkatin yoğunlaşmasının da uyanıklık durumunun (bilinçli uyanıklık) bir özelliği olması dolayısıyla, hipnoz ve uykunun bir bakıma zıt oldukları bile söylenebilir.

    Hipnoz, uygarlık tarihi kadar eskilere uzanır ve tarih boyunca çeşitli adlar altında uygulanmıştır. Bununla birlikte, Hipnoterapinin bağımsız bir dal olarak ortaya çıkması 1958 yılında Amerikan Tıp Birliği tarafından resmi olarak kabul edilmesiyle başlamıştır. O tarihten bu yana büyük atılımlar olmuştur.

  • Huzursuz bacak sendromu (restless legs sendrom)

    Uyku ya da istirahat esnasında bacaklarda hissedilen çekilme, itilme, uyuşma, karıncalanma, ağrı, sızlama, kramp, yanma bazen de tam olarak tanımlanamayan bir his nedeni ile dayanılmaz bir şekilde bacakları hareket ettirme isteğinin bir arada olduğu sinir sistemi hastalığıdır.

    Şikayetler özellikle akşam veya gece saatlerinde, oturma ve uzanma gibi istirahat halinde veya uykuya dalma esnasında ortaya çıkmaktadır.

    Kişi dinleniyor veya uyuyor iken bacağındaki huzursuzluk yüzünden kalkıp yürüme veya ayaklarını hareket ettirme ihtiyacı hisseder. Bacakları hareket ettirmek ve germek yakınmaları geçici ve kısa bir süre için azaltmakla birlikte hasta tekrar istirahate geçtiğinde belirtiler tekrar başlar. Bazı hastaların kollarında ve gövdelerinde de benzer rahatsız edici hisler olabilmektedir. Gece hasta uyuyorken de bacaklarında ‘periyodik bacak hareketleri’ denen istem dışı hareketler gözlenebilir. Bu hareketler sıklıkla kişinin uykusunun derinliğinde azalmaya yol açar.

    Hastaların çoğu uykuya dalamamaktan dalsalar da uykuyu sürdürememekten şikayetçidir. Sıklıkla bazı kişiler geceleri yatağa yatar yatmaz kalkar, ayaklarını ovdurur hatta kalkıp bir leğen soğuk veya sıcak suyun içine sokarlar ya da gece evde odalar arasında volta atar dururlar. Hastanın uyku düzeni bozulur. Yanında yatan kişi de hastanın huzursuzluğundan, bacağını durmadan hareket ettirmesinden rahatsız olur. Gece iyi uyunmadığından gün içerisinde uyuklama isteği, yorgunluk, halsizlik, dalgınlık, konsantrasyon güçlüğü belirir. Hastalar oturması gereken sosyal ortamlardan (sinema, tiyatro gibi) ve seyahatlerden bacaklarını sürekli hareket ettirme isteği nedeni ile kaçınır. Yaşam kalitesi düşer.

    Huzursuz bacak sendromu belirtileri günden güne veya kişiden kişiye farklılık gösterir. Zamanla daha çok artabilir. Kadınlarda, erkeklere kıyasla yaklaşık iki kat daha fazla görülür. Yaşlanma ile görülme sıklığı artan bir hastalıktır. Ailesel olabilmektedir. Ailesel olanlar geçlik döneminde başlar. Toplumda her 10 kişiden biri huzursuz bacak sendromundan etkilenir.

    Huzursuz bacak sendromu beyindeki dopamin seviyesindeki dengesizlikten kaynaklanmış olabileceğine dair araştırmalar vardır.

    Huzursuz bacak sendromunun bir kısmında altta yatan neden bulunur. Çoğu hastada demir eksikliği vardır. Hamilelerin %30’unda görülür. Doğumla çoğunda geçer. Hamilelerde olma nedeni sıklıkla demir eksikliğidir. Demir eksikliği giderildiğinde çoğu hastadaki şikayetler geçer. Diyabet, hipotiroidi, polinöropati, MS, böbrek yetmezliği, Parkinson, romatoid artrit, mineral(Ca, Mg) ve vitamin eksikliği(B12 vit), bacaklarda zayıf kan dolaşımı ve demir eksikliği huzursuz bacak sendromuna neden olabilir. Sigara içmek, kafein, çay, kola, çikolata, depresyon ilaçları ve mide koruyucu ilaçlar şikayetleri arttırabilir.

    Huzursuz Bacak Sendromunda Tedavi:

    Semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilecek bazı yaşam tarzı değişiklikleri şunlardır:

    Uykunun Kalitesini arttırmak için düzenlemeler yapılmalıdır. Uyku odası sakin, karanlık, iyi havalandırılmış olmalıdır. Sıcak olmamalıdır. Her gün aynı saatte yatağa girilmeli ve aynı saatte kalkılmalıdır. Gün içinde uykudan kaçılmalıdır. Yatak sadece uyumak için kullanılmalıdır. Akşamları uyarıcı veya canlandırıcı şeylerden (akşam saatlerinde çalışmak, geç yemek yemek veya akşamları kafein, alkol veya nikotin tüketmek) kaçınılmalıdır.

    Sıcak banyolar ve masajlar: Bunlar kasları gevşetebilir ve semptomların yoğunluğunu azaltabilir.

    Sıcak veya soğuk torbalar: Bazı insanlar ılık, diğerleri sıcak ve soğuk alternatiflerin yararlı olduğunu söyler.

    Gevşeme teknikleri: Stres huzursuz bacak sendromunu kötüleştirebilir. Bu nedenle yoga, meditasyon ve tai chi gibi egzersizler yardımcı olabilir.

    Egzersiz: Bacakları daha fazla kullanmak semptomları hafifletebilir. Hafif egzersiz yapılmalı ağır egzersizden kaçınılmalıdır.

    Parkinson İlaçları: Hastalar dopamin içeren Parkinson ilaçları ile tedaviden fayda sağlayabilmektedir. Fakat bu ilaçların yan etkileri ve zamanla kişide duyarsızlık veya şikayetleri arttırıcı etkileri ortaya çıkabilir.

    Huzursuz Bacak Sendromunun Tedavisinde Akupunktur

    Akupunktur huzursuz bacak sendromunda herhangi bir nedeni olan veya olmayan tüm durumlar için etkilidir. Huzursuz bacak sendromunda zeminde yatan hastalık varsa tedavi edilerek tamamlayıcı bir yöntem olan akupunktur tedavisi uygulanabilir.

    Akupunktur vücut kimyasallarını dengeleyerek huzursuz bacak sendromunun tedavisinde etkili olur. Dopamini doğal olarak arttırır. Stres toleransını yükseltir. Mutluluk kimyasallarını arttırır ve kişiyi sakinleştirir. Uykuyu kolaylaştırır. Akupunktur yaşam kalitesinin arttırılmasında etkilidir.

  • Hipnoz ve hipnoterapi

    Hipnoz ve hipnoterapi

    HİPNOZ

    Hipnoz kelimesi eski Yunancada “hypnos=uyku” anlamına gelir. Ancak hipnoz bir uyku hali olmayıp, tam aksine uyanıklık halidir. Hipnoz en basit tanımıyla zihnin trans haline geçme olayıdır. Trans ise uyku ile uyanıklık arasında bir durum olup, telkin almayı kolaylaştıran bir ruh halidir. Olumlu telkin tedavi edici bir terapi metodu olup trans halinde uygulandığında bilinçaltında olumlu değişikliklere ve iyileşmelere yol açmaktadır. Bu seanslar yeteri kadar tekrarlandığında bilinçaltında kalıcı değişiklikler ve iyileşmeler meydana gelmektedir. Kısacası bilincin açık olduğu, kesinlikle uyku hali olmadan; istekle elde edilen bir konsantrasyondur. Tedavinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için Hipnotiktransa ihtiyaç vardır. Ancak hipnotik tedaviyi asıl oluşturan olumlu telkinler ve bu esnada uygulanan psikoterapi yöntemleridir.

    Genelde günlük yaşamda görülen davranışlara özgü bilinçlilik açısından bakıldığında; hipnoz bir uyku durumu olmamakla birlikte, normal bir bilinçlilik durumu da değildir. Hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur.

    Pek çok insan uyku ve hipnozu benzer durumlar olarak bağdaştırır. Dış görünüşe göre bu geçerli olabilir fakat zihinsel hareketler, hipnozun uykudan daha çok, uyanıklıkla ilgili olduğunu göstermektedir. Beyin dalgası deneyleri de bunu kanıtlamaktadır. Kişinin uykudaki dikkati dağınık durumdayken, hipnoz altında dikkatin yoğunlaşması ve dikkatin yoğunlaşmasının da uyanıklık durumunun (bilinçli uyanıklık) bir özelliği olması dolayısıyla, hipnoz ve uykunun bir bakıma zıt oldukları bile söylenebilir.

    Hipnoz, uygarlık tarihi kadar eskilere uzanır ve tarih boyunca çeşitli adlar altında uygulanmıştır. Bununla birlikte, Hipnoterapinin bağımsız bir dal olarak ortaya çıkması 1958 yılında Amerikan Tıp Birliği tarafından resmi olarak kabul edilmesiyle başlamıştır. O tarihten bu yana büyük atılımlar olmuştur.

  • Akupunktur ile uykusuzluk tedavisi

    Akupunktur ile uykusuzluk tedavisi

    Uykuya dalma, uykuyu sürdürme ve sonlandırmaya ilişkin sorunlar, dinlendirici olmayan uyku, insomnia (uykusuzluk) olarak tanımlanır.
    Uykusuzluk; gündüzleri yorgunluk hissi, duygu alanında değişmeler (huzursuzluk, hırçınlık gibi), verimlilikte azalma, hatta düşünsel işlevlerde bozulmaya sebep olmaktadır.
    Uykusuzluk, hasta için uyuyamamanın ötesinde anlam taşımakta, psikososyal, mesleki alanlarda da sorunlara yol açmaktadır.
    Araştırmalar, uykusuzluğu olan insanların günlük yaşamlarında ve genel sağlık alanlarında daha çok sorunları olduğunu, giderek yaşam kalitesinin düştüğünü ve zaman/enerji yönünden daha çok yardım aramaya yöneldiklerine işaret etmektedir.
    Psikiyatrik bozukluklarda uykusuzluk yakınmasının % 75 oranında bulunduğu dikkati çekmektedir.
    Bunların içinde depresyonda ortaya çıkan uyku bozuklukları özel bir yer tutmaktadır. Depresyonda olan kişilerin uyku örüntüsündeki değişiklikler biyolojik gösterge olarak kabul edilmektedir. Bu örüntüdeki tipik özellikler, kısa sürede REM dönemine girme, geceleri sık uyanma, sabahları erkenden uyanma olarak özetlenebilir.
    Anksiyete (kaygı) tablolarında ise çoğu zaman uykuya giriş sorunları ön plandadır. Bu hastaların bir bölümü gerginlik nedeniyle, yeterince gevşeme elde edemediklerinden uykuya zorlukla girebilmektedirler.
    Uykusuzluğa, uyarılmaya yol açan tüm faktörlerin neden olabileceği söylenebilir. Bu nedenle kaynağında kısa süreli ya da kalıcı psikolojik/biyolojik değişmeler yer alabilir.
    Bedensel hastalıklar ve bazı ilaçlar uykusuzluğun biyolojik nedenleri olabilir.
    Strese neden olan, bireyin içinde bulunduğu gerginlik ve kaygılar, uykunun başlangıcında beklenen gevşemeye engel olduğu, hatta uyku ya da uyumanın kaygı verici bir yaşantı olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Böylece, hastanın uykuya girişi gecikmekte ya da uykuya geçememekte, uyku başlasa bile kesintilerle sürmektedir.
    Uykusuz insanların bir bölümünde sadece uyku hijyeninin düzenlenmesiyle önemli ölçüde yarar sağlanabilmektedir. Uyku hijyeni için şu noktalara dikkat edilmelidir:
    -çok aç ya da tok olmamak,
    -kafeinli, alkollü, kolalı içeceklerden ve tütün kullanımından kaçınmak,
    -düzenli egzersiz yapmak, ancak akşam saatlerinde heyecan oluşturacak aktivitelerden kaçınmak,
    -uyku gelmeden yatağa girmemek,
    -yatak odasını sadece uyku ve cinsel ilişki için kullanmak,
    -uyuyamadığında uyumaya çabalamamak, yataktan ve yatak odasından çıkarak başka bir yerde zaman geçirip uyku gelince yatağa dönmek,
    -ne kadar uyunursa uyunsun sabah belirli bir saatte kalkmak,
    -gündüzleri uyumamak ve yatak odasını ses, ışık, ısı yönünden izole etmek.
    Bu düzenlemelere karşın uykusuzluk devam ediyorsa akupunktur tedavisine başvurulabilir. Akupunktur, limbik sistemi regüle edici etkisi ile strese karşı kişiyi daha dayanıklı kılmanın yanısıra limbik sistem kontrolünde olan uyuma düzenimizi de düzeltecek daha rahat ve dinlendirici uyku uyumamızı sağlayacatır. Uykusuzluk tedavisinde hastaya haftada 3’le başlayan ve sonraki haftalarda seyrekleşen 15 seans akupunktur tedavisi uygulanır.

  • Depresyon eğitim programı

    Depresyonla başa çıkmada ilk adım depresyonu anlamaktır. Nedir?, ne değildir?, mekanizması nedir ve bizde hangi belirtilere sebep olur? Gibi bir kaç sorunun cevabını bilmek yolun yarısıdır. Depresyon çökütülü ruh hali ile beraber bazı fiziksel belirtilerin üç haftadan daha fazla devam etmesidir. Bedensel belirtilerden uyku bozukluğu (aşırı uyku veya uykusuzluk,uykuya dalamama veya sık uyanma veya sabah erken uyanma), iştah bozukluğu (iştahsızlık veya aşırı yemek yemek), yorgunluk ( özellikle sabahları yorgun ce bitkin uyanma), dikkat kaybı, unutkanlık gibi belirtilerin; içe kapanma, kendini çevreden izole etme, yaşamdan keyif alamama, ajitasyon, günlük aktiviteleri yapmaa zorlanma, kişisel bakımda zorlanma, değersizlik duyguları, suçluluk duyguları, ölüm ve intihar düşünceleri gibi zihinsel belirtilerle ortaya çıkması tanıyı düşündürür. Depresyonun % 90 nı hafif ve orta şiddette olup, ömrü 9 aydır. Kadınlarda iki kat fazla olmasının sebebi, kadınları beyinlerinde ki farklı merkezleri daha sık kullanmaları sebebi ile endişeye yatkın olmalarıdır. Çünkü ‘Bugünün endişesi yarının depresyonudur.’ Bu sözü bilimsel bazda açıklayalım. Endişenin sebep olduğu Aksiyete veya öfke REM uykusunda artışı, derin uykuda azalmaya bu da sabah yorgun ve bitkin uyanmaya neden olur.

    Endişeli düşünce Tarzı Depresyon döngüsünü anlamamız için kısaca uyku döngüsünden bahsedelim. Her gece gözümüzü kapadığımıza uyku döngüsü başlar ve dört bölümden oluşur. REM (rapid eye movement-hızlı göz hareketleri) uykusu depresyonda önemli rol oynayan bölümdür. Normalde REM uykusu, uyku döngüsünün dörtte birini kapsar. Beyin REM uykusunda çok aktiftir. REM uykusunda ki beyin dalgalarının görünüşü yanıklıkta ki beyin dalgalarına benzer. REM uykusunda beyin, günlük yaşamınızda ifade edemediğiniz duyguları nötralize eder. Endişeli bir düşünce yapınız varsa ve yaşamınızda bir dönüm noktası yaşıyorsanız ki bu genellikle bir kayıp duygusudur; endişe seviyeniz çok artar. Beyninizin REM uykusunda ki yükü artar ve bu artmış (normalden fazla ) endişeyi beyninizin nötralize etme süresindede artış olur. REM uykusu uzar ve uyku döngüsnün dörtte birinden daha fazlasına taşar ve bu aktivite sizin sabah yorgun ve bitkin uyanmanıza sebep olur. Yorgun uyandığınızda kendinizi daha endişeli bulursunuz. ‘Ben bugünü bu yorgunlukla nasl çıkaracağım?’, sorusu zihninizde belirir ve depresyon döngüsü hız kazanmaya başlar. Bu durm bize çözüme giden yolu gösterir. Eğer problemi net bir şekilde biliyorsanız, çözüm karşınızda demektir. Depresyonda da ASIL problem endişeli düşünce yapısının zeminde yer aldığı bir kişide yaşadığı kayıp duygusunun REM uyku süresini uzatması ve kimyasal yani bedensel ve zihinsel belirtilere yol açmasıdır. Çözüm, endişeyi ele almaktır. Sorun odaklı düşünce tarzından çözüm odaklı düşünce tarzına yöneltmek; siyah-beyaz, ya hep ya hiç düşünce tarzında aranlanma sağlamaktır yani terapi programlarıdır.

    Depresyonun genetik olmadığına dair çalışmaların sonuçları, dünyanın dört bir yanından elimize ulaşırken, depresyon kaderiniz olabilir mi? Size iyi bir haberim var. Depresyon kaderiniz değildir. Son on yıldır dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan çalışmalar, depresyonun genetik olmadığını göstermiştir. Human Givens enstitüsünün 2000 hasta üzerinde yaptığı araştırmada, 1958 yılında doğup 30 yaşına gelenlerde ki depresyon oranı ile 12 yıl sonra 1970 yılında doğup 30 yaşına gelenlerde ki depresyon oranı karşılaştırıldığında, 1970 te doğanlarda depresyonun iki kat fazla görüldüğü gösterilmiştir. Bu kadar büyük bir artışın genetik olabilmesi için yüzyıllar gereklidir. Peki nasıl iki kat artmış olabilir, 12 yıl gibi bir sürede. Yaşamımızda strese düşen payın gittikçe artması ve stresle başetme becerimizin aynı hızda artmaması, bu sorunun cevaplarından biridir. Evet, depresyonunuz çocuklarınıza geneke olarak aktarılmaz ama endişeli düşünce tarzınız çocuklarınız tarafından modellenebilir. Buda onları depresyona daha yatkın yapabilir. Çocuklarınızı bu problemden korumak istiyorsanız kolları sıvayın. İş sizle başlıyor. Yaşama sorun çerçevesinden bakış açınızı çözüm penceresine çevirmeniz gerekiyor. Depresyonun bedensel ve zihinsel belirtilerinde ki çeşitliliği sebebi ile çocuklarda, yaşlılarda ve ergenlerde kolayca gözden kaçırılabilir. Bu yaş guruplarında ki kişilerde herhangi bir davranış değişikliğinde depresyonu akılda bulundurmak gerekir.

    Gördüğünüz gibi korkulacak bir şey yok. Bilmek yolun yarısı. Hasta eğitim sürecinde hastaya endişe ile baş etme teknikleri gösterilir. Hastaya, günlük bazda, gittikçe artan oranlarda zihinsel ve bedensel aktiviteler önerilir. 7-11 nefesini öğretilir; sabah ve akşam 11 kez yaptığında Endorfin seviyesini ne kadar artiracağını ve bunun nasıl bir destek olacağını öğretiriz. Omega 3 desteğinin önemini vurgulanır . Omega 3 beyinde kimyasalların dağıtılmasında önemli bir rol oynar. Bu eğitim sürecinde kişinin düşünce tarzında önemli bir değişim ve dönüşüm sağlanır.

    Bol güneşli günler dileğiyle…