Etiket: Ülser

  • Ülser nedir?

    Tüm gastrointestinal yani mide barsak sisteminin yüzeyini saran mukoza adını verdiğimiz zar gibi bir tabaka mevcuttur ve bu katmanda başlayıp daha derine kadar uzanan katlarda oluşan yarıklara yaralara ülser denilir.

    En sık mide asidine bağlı olarak oluşan peptik ülser dediğimiz tipi görülür, nadiren de mide kanserlere bağlı ülser görülebilir.

    Peptik ülserin nedeni nedir?

    Peptik ülserler en çok sırasıyla incebarsak, mide ve yemek borusunda görülür. Mide asidinin artmasına bağlı olarak ortaya çıkarlar. Mide asidi artınca pepsin denilen enzim aktifleşir ve mide barsak duvarını hasarlandırır. Normalde mide yüzeyi aside karşı koruyucu bir tabaka ile sarılıdır. Asidin artması ve ya bu tabakanın zarar görmesi ya da azalmasına bağlı olarak mukoza hasar görür ve önce yüzeyel yaralar daha sonra ise derin yaralar gelişir.

    Mide asidi ise strese, yenilen yemeklere ve bazı hastalıklara bağlı olarak artar. Bunun yanında ağrı kesiciler ve h.pylori bakterisi midenin koruyucu tabakasının zarar görmesine neden olur ve normal miktarda olan mide asidi dahi mideye zarar verebilir.

    H.pylori bakterisinden bahsedecek olursak; bu bakteri Türk halkının neredeyse yüzde 80’nde bulunurken sadece bazı kimselerde şikayetlere ve hastalığa neden olur. Bakterinin kendine has bazı direnç mekanizmaları nedeniyle diğer birçok bakterinin aksine tek bir antibiyotik tedavisi le ortadan kaldırılamaz, 15 gün kadar süren çoklu antibiyotik tedavileri gerekir. Bakteri tedavi edilmediğinde uzun yıllar içinde ülser yanında diğer bazı ciddi hastalıklara da yol açabilir.

    Peptik ülser belirtileri nedir?

    En sık şikayet mide üzerinde ağrıdır. Sırat vuran ağrılar ülseri işaret eder.

    Bulantı, kusma, kilo kaybı olabilir.

    Uykudan uyandıran ağrılar, kusma, kilo kaybı ülserin derin ya da kötü huylu bir ülser olabileceğinin habercisi olabilir.

    Bunun yanında ülserin ilk belirtisi kanama ya da yırtılma, perforasyon da olabilir ki bunlar hayatı tehdit eden durumlardır.

    Tanısı nasıl konulur?

    Belirgin şikayetler ile peptik ülserden kuvvetlice şüphe edilebilir ancak kesin tanısı endoskopi ile konulur. Endoskopi ile ülserin varlığı, ülserin yeri , büyüklüğü, kanama riski olup olmadığı, karakteri hakkında bilgi edinilir. Endoskopi biyopsi alınarak ülser hakkında daha değerli bilgiler elde etmemizi sağlar.

    Uykudan uyandıran ağrılar, kusma, kilo kaybı ve ailesinde mide kanseri olan ve mide ağrısı olup 35 yaşın üzerinde olan tüm hastaların endoskopik incelemesi yapılmalıdır.

    Endoskopi nasıl bir işlemdir?

    Endoskopi işlemi, ucunda görüntüleme sistemi olan esnek bir tüp şeklindeki aletle vücudun dışarıdan görünmeyen yerlerini görme işlemidir. Tıpta çeşitli uygulamaları vardır. Peptik ülser tanısını koymak için üst sindirim sisteminin endoskopisi uygulanır. Bu işlemle yemek borusu, mide ve ince bağırsağın başlangıç kısmı görülür. Endoskopi sırasında gerekir ise doku örnekleri alınabilir. Bu yöntemle üst sindirim sistemindeki gözle görülebilecek anormallikler genellikle her zaman yakalanır.

    Peptik ülser tedavisi güç müdür?

    Peptik ülserin en sık nedeni daha önce de değinildiği gibi H.pylori enfeksiyonudur. Ülser teşhisi endoskopi ile konulurken alınan biyopsiler h. Pylori tayini de sağlar. Eğer h.pylori var ise bunu tedavisi ile ülser hızlı iyileşme gösterir. Eğer yok ise Mide asidi azaltıcı ilaçlar ile ülserin gerilemesi sağlanır.

    Peptik ülser tedavisinde cerrahi yani ameliyatın yeri azdır . Nedeni ise artık çoğu ülser yırtılma ya da yırtılarak çevre organlara yapışma derecesine gelmeden ilaçlarla tedavi edilebilmektedir. Bunun yanında kanayan mide ülserleri de eskiye oranla endoskopik yöntemle daha başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir.

    Ağrı kesici ya da asprin gibi ilaçların kullanması zorunlu olan kişiler ne yapmalıdır?

    Asprin dışında ağrı kesici gibi ilaçları uzun süre kullanması gereken hastalara hekim yanında mide asidini azaltıcı ilacı da reçete eder. Ancak asprinin yanında her zaman mide asidi ilaç verilmez eğer hastanın şikayet, varsa gastroenteroloğa başvurmalıdır. Yapılan endoskopide ülser tespit edilirse kardiolog ile birlikte asprin ya kesilir ya da başka bir ilaç ile değiştirilir.

    Sigara, alkol, asitli yiyecek ve içecekler, kahve, ağrı kesiciler..

  • Sağlıklı oruç için püf noktaları

    Ramazan geldi, şimdi oruç zamanı! Oruç tutulurken bütün gün aç olmak mide ve bağırsak hastalıkları açısından sorun oluşturabiliyor. Sindirim sistemi hastalığı olanların özellikle de reflü, gastrit ve ülser geçirenlerin Ramazan ayında oruç tutmaya başlamadan önce çok dikkatli olması gereklidir. Özellikle reflüsü olanlar çok dikkatli olmalı. Uzun süren açlık sonrasında fazla miktarda ve hazmı güç besinler yemek sonucunda mide boşalma zamanı uzar ve midenin sindirim için ürettiği asit miktarı artar. Gün de yoğun geçtiyse yemek sonrası uyku ihtiyacı olur. Bütün bunların sonucunda reflü ortaya çıkması ya da reflü hastalığının şiddetlenmesi kaçınılmazdır!

    Yemek Sonrası Hemen Yatmayın

    Uzun süren açlığı takiben fazla miktarda ve hazmı güç besinlerin hızlı bir biçimde tüketilmesi sonucu, mide boşalma zamanı uzar ve midenin sindirim için ürettiği asit miktarında artış meydana gelir. Günü yoğun bir çalışma temposu içerisinde ve oruçlu geçiren ve bu şekilde yanlış beslenenlerde yemek sonrası uyku ihtiyacı da kaçınılmaz olur ve yemek yer yemez uzanmak ihtiyacı hissederler. Bütün bunların sonucunda ise reflü ortaya çıkması veya var olan reflü hastalığının şiddetlenmesi kaçınılmazdır! Bu açıdan özellikle önceden reflü tanısı konulan hastalar Ramazan ayı başlamadan takiplerini yapan gastroenteroloji uzmanı ile görüşmeli; yeni öneriler ve ilaç tedavileri alarak uygulamaya başlamalıdır.

    Reflüsü Olanlar Oruç Tutarken Nelere Dikkat Etmeli?

    Günlük kalori ihtiyacının çok üzerinde beslenmemeli. İftar ve sahur arasında ek öğünler alınmalı, tek öğünde aşırı yemekten kaçınılmalıdır.

    İftar su veya çorba gibi sıvı besinlerle açılmalı. Bunları bitirdikten sonra 15-20 dakika beklenerek diğer besinlere geçilmelidir.

    Yemekler iyi çiğnenerek öğütülmeli ve hızlı yemekten kaçınılmalıdır. Çiğneme tükrük ve mukus salgılanmasını sağlayarak yemek borusu ve midenin iç yüzünü döşeyen örtüyü mide asidine karşı korumaktadır.

    İftar veya sahurda yemeği takiben hemen yatılmamalı, 2-3 saat beklenmelidir.

    Reflüyü artıran veya kolaylaştıran besinlerden (yağlı yiyecekler, kızartmalar, acılı-baharatlı yemekler, aşırı kahve ve demli çay, gazlı içecekler, sigara, alkol vb) kaçınılmalıdır.

    Reflü hastalığı için doktorunuzun önerdiği mide asit salgılanmasını azaltan ilaçlar iftar ve sahurda alınmalıdır.

    Mide ülseri veya gastriti olanlar oruç tutmalı mı?

    Önceden mide ülseri olanların Ramazan ayı öncesinde hekimlerine başvurmaları yararlı olacaktır. Bu hastalar, geçirdikleri ülser hastalığına bağlı mide veya on iki parmak bağırsağında kalıcı bir hasar yoksa ve ülser tamamıyla iyileştiyse oruç tutabilirler. Ülserin tekrarlamasını önlemek için günde bir adet mide koruyucu olarak bilinen ve mide asit salgısının azaltılmasını sağlayan ilaçlar alınmaya devam edilmelidir. Ramazan ayının özellikle ikinci yarısında ülseri olan kişilerin ağrılarında artma veya ülsere bağlı kanama veya delinme gibi istenmeyen durumların sıklığında artış görülür. Yemekten ortalama 1.5 -2 saat sonra meydana gelen ve tekrarlayan kusma şikayeti olan kişilerle, özellikle geceleri uykudan uyandıran, sırta yayılımı olan karın ağrısı, yanma, şişkinlik, dolgunluk yakınmaları olan kişiler ülser açısından değerlendirilmelidir. Aksi takdirde ülsere bağlı kanama ve delinme gibi istenmeyen durumların gelişme riski artacaktır.

    Sıvı Tüketimini Artırın

    Oldukça uzun süren açlık süresi ve mevsim nedeniyle artan hava sıcaklığı oruç tutmayı zorlaştırmakta ve bazı önlemler almayı gerekli hale getirmektedir. Beslenme açısından dikkat edilecek en önemli noktalar ise; sıvı tüketimini arttırmak, az baharatlı gıdalar tüketmek, yoğun tuz içeren salamura besinler ve şarküteri ürünlerinden ve kızartmalardan kaçınmak, çay ve kahve tüketimini azaltmak, bol sebze, meyve, komposto ve yoğurt tüketilmektir.

    Ramazanda kilo almamayı başarabilir miyiz?

    Yaz mevsimine denk gelen Ramazan oruçlarında açlık süresi 15 saati aşmaktadır! Oruç tutan kişilerde yeme düzeni tamamıyla değişmekte, öğün sayısı ve sıklığının azalmasıyla birlikte, vücudumuz yeterli enerji alamadığı sinyalini alır almaz enerji tasarrufu yapmak için metabolizma hızını %30-40’lara varan oranlarda azaltma yoluna gitmektedir. Bu savunma mekanizmasına, gereğinden fazla ve dengesiz beslenme, fiziksel aktivitenin azalması gibi faktörler de eklenince, Ramazan ayını oruçlu geçiren insanların pek çoğunda kilo alımı meydana gelmektedir. Böylece kısa sürede meydana gelen fazla kilo alımı karaciğerde yağlanmaya yol açabilmektedir. Bu nedenle her zaman tavsiye ettiğimiz gibi sık ve az beslenmeliyiz; iftar ve sahur arasında ek bir öğün yapmak yararlı olacaktır.

  • Ülser

    ÜLSER

    Ülser nedir?

    Ülser denildiğinde ilk aklımıza gelen midenin çıkış kısmında yani bağırsakların başlangıcındaki “duedonal ülser”dir ve bu hastalık mide asit salgısının fazlalığı ile oluşur. Mide asidi yoksa bu tip ülserde olmaz. Bu tip ülsere ise “peptik ülser” denir yani mide asidi ile gelişen ülser denir. Karın üst kısmında ağrı ile birliktedir. Mide asidi giderilirse bu ülser geçer. Kanserleşme riski yoktur. Ayrıca midenin kendisinde oluşan ülserler vardır ki bunlar tehlikeli olabilir ve kansere dönebilirler. Bu ülserler pek ağrı yapmaz ve mide asit fazlalığına bağlı oluşmazlar ve tedavileri yakın takip ister. Tamamen tedavi oluncaya kadar takip edilmelidirler. Ülserlerde helicobacter denilen mikropların da etkisi gösterilmiştir.

    Ülser hastalarının özellikleri vardır. Her yaşta oluşabilirler. Genellikle hassas, alıngan, kırılgan ve stresli insanlardır. Bahar aylarında ülser ağrıları artar.

    Ülser tedavisi, ülserin yerine göre değişir. Duedonal ülserle, mide ülserlerinin tedavileri farklıdır. Hastalığın şiddeti, mikrop olup olmaması, kanama yapıp yapmaması, ağrının geçip geçmemesi, ağrının sırta vurup vurmamasına bağlı olarak farklılık gösterir.

    Ülserler sindirim sistemi kanalı boyunca mukoza adı verilen iç tabakada yer alan yarıklardır. Peptik ülser, mide ya da oniki parmak barsağının (mideden sonra gelen ilk kısım) asidik salgılarla tahriş olması sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalıktır.

    Ülser görülme sıklığı toplumumuzda herhengi bir zamanda mevcut ülserli hasta (yeni geçiren veya geçirmiş) %2- 6'dır. Duedenal (onikiparmak barsağı) ülseri, mide ülserine göre çok daha fazla görülür. Duedenal ülser 30- 50 yaşları arasında daha sık olup, erkeklerde kadınlara göre 2- 4 kat daha sıklıkla görülmektedir. Mide ülseri 60 yaşından sonra daha sık gözlenir ve kadınlarda daha çok görülür.

    Peptik ülser nasıl ortaya çıkar?
    Midenin iç kısmında mukoza adında bir tabaka bulunur. Bu tabakadan asit ve pepsin enzimi salgılanır. Bu salgı aşırı miktarda olduğunda koruyucu faktörler bunu engellemeye yetmez. Mide ve oniki parmak barsağında yara oluşturur. Bu durumda ülser oluşumuna neden olur.

    Diğer bir neden ise Helicobacterpylori olarak isimlendirilen bakterinin enfeksiyon meydana getirmesidir. Bu enfeksiyon peptik ülserli hastaların yüzde 70-80'inde bulunmaktadır. Bu durum ortaya çıktığında antibiyotiklerle tedavi edilmezse hayat boyu görülebilir. Çünkü bu bakteriler yapısında bulunan sindirici enzimler (parçalayıcı bir yapı) ve fiziksel yetenekleriyle midenin mukoza bariyerini eritirler. Bunun sonucunda da midede bulunan güçlü asit yapısındaki sindirici sıvılar bu mukoza tabakasının altında bulunan örtü tabakasının hücrelerini sindirir. Daha ağır durumlarda bunun altındaki dokularda da hasar meydana gelebilir. Sonuçta peptik ülser oluşur.

    Bunların dışında da bazı nedenler de ülser oluşmasına sebeb olabilir. Alkol,sigara,ilaçlar (aspirin, antiromatizmal ilaçlar, kortizon…), stres.

    Peptik ülserin belirtileri
    Midede yanma ve ağrı. Ağrı genellikle öğün aralarında meydana gelir. Gece hastayı uykudan uyandırabilir (daha çok duedenal ülserde). Yemek yemekle ve antiasit dediğimiz mide asidini nötrleyen çiğneme tableti ve pastillerle birkaç dakika ile birkaç saat arasında ağrı hafifler. Sonbahar ve ilkbaharda ağrıların sıklığı artar. Bulantı ve kusma, kilo kaybı, şişkinlik ve geğirme, daha az sayıdaki hastada ise perforasyon görülebilir.

    Ülser tanısı için üst sindirim sisteminin radyolojik tetkiki veya daha iyisi üst sindirim sistemi endoskopisi (özofagogastroduedenoskopi) ile konur. Peptik ülserler kronik ve tekrarlayıcıdır. Hayatı kısaltmaktan çok hayatın kalitesini azaltır. Tedavi edilemeyen bir ülserin iyileşmesi 10 – 15 yıl kadar sürer.

    Peptik ülserden korunmak için…
    – Alkol ve sigara kullanmayın,

    – Mide asidini arttıran, kahve, kola gibi mideye zarar veren kafeinli içeceklerden uzak durun,

    – Stres ülsere yol açan bir durumdur. Stresten uzak sakin bir yaşam sürmeye çalışın

    – Bal yemenizin ülserin iyileşmesine çok faydası vardır. Büyük oranda iyileşme sağlar. Ağrı ve yanma şikayetlerini yok eder. Diyabet öykünüz yoksa bir tatlı kaşığı doğal bal tüketebilirsiniz.

    – Az ama sık yemek yiyin.

    – Aspirin asidik yapıda olduğundan ülserli kişilerde rahatsızlığa yol açabilir,

    – Aniden mideniz ağrıdığında bir bardak ılık su içip rahat bir şekilde oturun,

    – Sindirimi zor olan özellikle çiğ besinlerden uzak durmak gerekir. Özellikle soğan ve sarımsak mideye zarar verir ve bu yüzden ülser hastalarına tavsiye edilmez.

    – Doğru tedavi için doğru yaklaşım gerekir…

  • Helicobacter pylori (midemizdeki davetsiz konuk)

    Helicobacter pylori (midemizdeki davetsiz konuk)

    Bilindiği gibi her gün yediğimiz besinlerin yolculuğu ağzımızdan başlar. Lokmaların çiğnenerek yutulmasından sonra yemek borusu aracılığıyla midemize gelen besinler bir süre burada (ortalama 3 saat) kalırlar. Midenin ana görevi, gıdaların mide asidi ile iyice karışmasını sağlamak olup sindirimin büyük bölümü bu organımızda gerçekleşir. Sürekli çalışan bir makine olan bedenimizdeki organların hayatiyetlerini sürdürebilmeleri için besin maddelerine ve enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle yenilen besinlerin öncelikle sindirilerek bağırsaklardan emilmeye hazır duruma getirilmesi gerekir. Gıdaların mideye gelmesi ile salgılanan asit, pepsin ve diğer enzimler ile besinler yumuşatılır, ezilir ve onikiparmakbağırsağına (duodenum) geçirilir. Midemizin düzenli çalışması ile bir yandan zevkle yemek yerken bir yandan da bedenimiz için gerekli maddeleri temin etmiş oluruz. Bu nedenle midemizin düzenli çalışmasının ayrı bir yeri vardır.

    Midemiz rahatsız ise hepimizin bildiği yakınmalar ortaya çıkar. Aslında midede ekşime, yanma, sırta yayılan açlık ağrısının kaynağının mide olduğu 2500 yıldan (yani Hippokrates döneminden) beri bilinmektedir. On altıncı yüzyıldan sonra midede asidin varlığı ve bu asidin sinirler aracılığıyla kontrolü gibi kavramlar konusunda gelişmeler kaydedilmiş ve (mide ya da onikiparmakbağırsağı dokularının derine doğru zedelenerek açılması ya da yaraların oluşması demek olan) “ÜLSER” ilk kez 1829 yılında Cruveilher tarafından tarif edilmiştir. 20. yüzyılın başında, ülserin mide asidine bağlı olarak ortaya çıktığı, stresin de kolaylaştırıcı faktör olduğu kabul edilmekte idi. Ve hatta tüm tıp kitaplarında “asit yoksa ülser de yok” (No acid, no ulcer) deyimi yer almıştı.
    Genel olarak topluma baktığımızda ülserin görülme sıklığı yaklaşık %2-4 arasındadır. Ülser yaşam süresince erkeklerde %11-14, kadınlarda ise %8-11 oranında görülür. Yaklaşık 30 yıl öncesine kadar ülserin tedavisinde cerrahi işlemler önemli bir yer tutarken günümüzdeki etkili ilaçlar başlıca tedavi seçeneği haline gelmişlerdir. Ülsere bağlı kanama, delinme gibi komplikasyonlar sonucu ölümler de 1960’lı yıllarda yüz binde 3 iken günümüzde bu oran yüz binde bire düşmüştür.

    Ülser belirtileri; hastaların yarısında hastalığın sessiz seyrettiği bilinmektedir. Diğer yarısında ise belirtiler ülserin yerleşim yerine göre farklılık gösterir. Duodenum ülserlerinde açlık ağrısı tipiktir. Yani ağrılar yemekten 1-4 saat sonra başlar, geceleri uyandırabilir ve yemeklerle azalır. Mide ülserlerinde ise ağrı genellikle tok iken (yemekten 15 dakika sonra) başlar ve seyrek olarak gece uyandırır.

    Normalde mide ve bağırsak duvarını koruyan bazı faktörler vardır; bunlar mukozanın kan akımı, hücre çoğalması, prostaglandin adı verilen faktörler, mide asidinin zararlı etkisini yok eden mukus ve bikarbonat salgısı gibi. Bunun yanında mukozaya saldıran etkenler de vardır elbette; bunlar da ülsere genetik yatkınlık, midedeki asit, sigara, pepsin, bazı (özellikle antiromatizmal) ilaçlar, stres ve (bir dereceye kadar) alkoldür. Normalde bu koruyucu ve saldırgan faktörler bir denge halindedirler. Bu dengenin saldırganlar aleyhine bozulması ile ülserler meydana gelir. 1984 yılında Avustralya’lı bilimciler Warren ve Marshall midede bir mikroorganizmayı izole etmeyi başarmışlardır. Esasen 1893’ten beri midede mikroorganizmaların varlığının bilinmesine karşın yeni saptanan ve daha sonra Helicobacter pylori adı verilen bu mikroorganizma mide – duodenum hastalıkları açısından tıp dünyasında çığır açmıştır. Bugün artık biz biliyoruz ki H. pylori en önemli saldırganlardan birisi ve hatta birincisidir. Artık günümüzde “asit yoksa ülser de yok” deyimi nerdeyse yerini” H. pylori yoksa ülser de yok” deyimine bırakmıştır”.

    Sanırım aklınıza hemen bu mikroorganizmanın nereden geldiği, nasıl bulaştığı sorusu gelmektedir. Yapılan araştırmalarda H. pylori’nin nereden nasıl bulaştığı konusunda kesin veri bulunmamakta birlikte insandan insana bulaştığı ileri sürülmektedir. Eldeki veriler fekal- oral (dışkıdan ağza), oral-oral (ağızdan ağza) yolu desteklemektedir. Huzurevleri gibi toplu yaşama alanlarında görülme sıklığının çok olması, enfeksiyonun aile içinde yoğunlaşma göstermesi, bu mikroorganizma ile kirlenmiş olan cihazlarla (endoskoplarla) bulaşmanın gösterilmesi insandan insana geçişin ana yol olduğunu düşündürmektedir. Maymunlar ve evcil kedilerde izole edilmesine karşın H. pylori için ana rezervuar insan olarak kabul edilmektedir. Mikroorganizmanın sularda günlerce yaşayabilmesi nedeniyle şehir şebeke suları da enfeksiyon kaynağı olabilir. Bu bakteri dünyadaki en yaygın enfeksiyonlardan biri olup A.B.D.ve Kanada gibi çevresel koşulların iyi olduğu gelişmiş ülkelerde %20-40, gelişmekte olan ülkelerde ise %70-90 oranında bulunmaktadır. Yurdumuzda ise insanlarımızın yaklaşık %80’i bu bakteriyi taşımaktadır; ancak günümüzde bu oran giderek aşağıya inmektedir.

    Mide gibi asidin çok yoğun olduğu bir ortamda H. pylori’nin nasıl canlı kaldığı araştırıldığında bu bakterinin mide duvarının hemen üzerinde bulunan ince mukus katmanı içinde kendisini sakladığı ve taşıdığı üreaz enzimi yardımı ile çevresindeki asidik ortamı nötralize ettiği saptanmıştır. H. pylori’nin ülsere yol açabilme yeteneği bir grup insanın 4.5 yıl takibi ile ortaya konmuştur. İzleme sonunda midesinde H. pylori bakterisi olanların %15’inde ülser oluşmuş iken H. pylori bakterisi taşımayanlarda hiç ülser görülmemiştir. Yapılan çalışmalarda H. pylori’nin duodenum ülserlerinin %92’sinden, mide ülserlerinin %70’inden sorumlu olduğu bulunmuştur. Ayrıca ülser hastalığı olup tedavi edilenler de araştırılmıştır. Tedavi sonrasında ülserin tekrar etme oranı midesinde H. pylori olmayanlarda yalnızca %10 iken mikroorganizmanın varlığında bu oran %60-80’lere ulaşmaktadır.
    Mide ve duodenum hastalıklarının tanısı endoskop denilen yumuşak, esnek cihazlarla videoskopik olarak kolayca konulabilir. Yurdumuzda endoskopi işlemi ve mide bağırsak hastalıkları üzerine tıbbi eğitim İç Hastalıkları Uzmanlarına Gastroenteroloji Bilim Dallarınca “Gastroenterologlara” verilmektedir.

    Bütün bu bilgilerin ışığında, H. pylori nasıl saptanır, nasıl tedavi edilir ve kimler tedavi edilmelidir sorusunu yanıtlayalım isterseniz. H. pylori endoskopik olarak saptanabilir. Bu işlem sırasında mideden alınan küçük parçalar kültür ortamında üretilebilir, mikroskop altında değerlendirilebilir ya da içerdiği üreaz yardımı ile renkli testler aracılığı ile saptanabilir. Endoskopi yapılmadan dışkı tetkiki, nefes testleri veya kan yolu ile de H. pylori saptanabilir. H. pylori tedavisi ile bu mikroorganizmanın yok olup olmadığı ya da yok olmuş ise yeniden bulaşmanın olup olmadığı nefes ve dışkı testleri ile kolay, güvenilir ve emin bir biçimde saptanabilir.

    Kimlerin tedavi edilmesi gerektiği son derece önemlidir.

    Yapılan çalışmalar sonunda:

    1) Mide veya duodenum ülseri olanlar
    2) Birinci derece yakınları (anne, baba, kardeş) mide kanseri olanlar
    3) Maltoma saptananlar,
    4) ATROFİK gastriti olanlar
    5) Mide kanseri nedeni ile ameliyat olanlar.
    Bunun dışındaki uygulamalar halen tartışmalıdır.

    Yurdumuzda 50 milyondan fazla kişide H. pylori’nin bulunduğu tahmin edilmektedir. Çoğu insanda sessiz kalan bu bakterinin giderilmesi çoğu zaman gerekli değildir. Bu nedenle midesinde H. pylori bulunanların bu bakteriyi yok ettirme yönünde aşırı bir çabaya girmemeleri gereklidir. Hatta kendilerine H. pylori bakterisinin yok edilmesi söylendiğinde bunun gerçekten gerekli olup olmadığı soruşturulmalıdır. Ne yazık ki günümüzde bu bakteri son derece gereksiz yere yok edilmeye çalışılmakta, insanlar boşuna antibiyotik almaktadırlar. Hatta midesinde H. pylori’nin olduğu bilinmeden, tetkik yapılmadan gereksiz ilaç kullananlar hiç de az sayıda değildir.

    Son zamanlarda H. pylori’nin mide kanserine neden olduğu bilgisi bulunmaktadır. Gerçekten de Dünya Sağlık Örgütü H. pylori’yi 1. dereceden kanserojen olarak ilan etmiştir. Ancak toplumumuzda H. pylori’nin görülme oranı %80 iken mide kanseri görülme oranı yalnızca yüz binde 6’dır. Bu nedenle çevreden edinilen bilgilerin süzülerek değerlendirilmesi gereklidir.

    Tedavide 10 – 14 gün süre ile asit azaltıcı ilaç ve iki ayrı antibiyotik kullanılır. Bu tedavi rejimi ile bakteri %80 – 90 oranında yok olur. Tedavi sonrasında bir yıl içinde %5 oranında bakteri tekrar ortaya çıkar.

    Özetle:

    H. pylori ülsere yol açan nedenlerin başında gelir,
    H. pylori saptananlarda tedavi,gerekli ise yapılmalıdır,
    Tedavi 10 – 14 gün olmalı ve gereksiz tekrarlardan kaçınılmalıdır.

    Sağlıklı olun, mutlu kalın.

  • Peptik ülser

    Peptik ülser

    Sindirim sisteminde yemek borusu, mide ve oniki parmak barsağının iç yüzünü döşeyen ve mukoza olarak adlandırılan tabakanın, mide asidi, sindirim enzimleri (pepsin, safra tuzları ve pankreas enzimleri) veya ilaçlarla (Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar) hasarlanması sonucunda ortaya çıkan derin yaralar ülser veya peptik ülser olarak adlandırılır. Mide asidi ve pepsin (midede proteinlerin sindirilmesini sağlayan enzim) gıdların sindirimi için son derece gerekli olan salgılardır.

    Mide asidi güçlü bir asit olmasına rağmen (pH 1-2) normalde midede ve onikiparmak barsağında bir hasar oluşturmaz. Mukoza yüzeyinde mide asidinin mukozaya ulaşmasını engelleyen kalın bir mukus tabakası mevcuttur, (mukus= sümüksü madde). Mide mukozasında asit, pepsin ve safra asitleri gibi mukozayı hasarlayabilecek faktörlerle, mukozayı koruyucu faktörler arasında bir denge söz konusudur. Bu dengenin saldırgan faktörler lehine değişmesi mukoza bütünlüğünün bozulmasına ve ülser oluşmasına yol açar. Halk arasında mide ülseri olarak bilinmesine rağmen peptik ülserlerin büyük bir kısmı onikiparmak barsağında bulunur.

    Midede oluşan ülserler gastrik ülser, onikiparmak barsağında oluşan ülserler duoedenum ülseri veya bulber ülser olarak adlandırılır. 3-5mm den 5cm e varan genişlikte olabilirler.

    Toplumun yaklaşık %10 unun yaşamlarının herhangi bir döneminde peptik ülser hastalığı geçirdiği sanılmaktadır. Erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazla sıklıkta görülür. Onikiparmak barsağı ülseri 30-45 yaşları arasında sık görülürken mide ülserleri daha ileri yaşlarda (50-65) ortaya çıkmaktadır.

    ÜLSER NEDEN OLUŞUR?
    Mide asidi güçlü bir saldırgan fatör olmasına rağmen tek başına ülser oluşturması imkansız gibi görünmektedir. Çünkü ülserli hastaların ancak ¼ inde mide asit salgısı artmıştır ve yarısında da normal sınırlardadır. Mide asit sekresyonunun çok aşırı miktarda arttığı bazı hastalıklarda hemen her zaman ülser oluşumu söz konusu olamakla birlikte bu gibi durumlar çok nadir olarak görülür (Zollinger Ellison sendromu gibi). Bununla birlikte asit olmadan ülser olamayacağı deyimi (No acid No ulcer) günümüzde halen geçerliliğini sürdürmektedir, zira mide asit sekresyonunu baskılamadan mide veya duodenum ülserini iyileştirmek mümkün değildir. Günümüzde ülserin iki temel sebebi olduğu kabul edilmektedir. Bir çok mide ve oniki parmak barsağı ülserli hasta Helicobacter pylori (HP) adı verilen bir bakteri ile enfektedir (%75).

    Diğer bir gurup hastada da uzun süreli aspirin veya steroid olmayan antiromatizmal ilaç (NSAEİ) kullanımı söz konusudur. Dünyada 15 milyon insanın NSAEİ kullandığı, bunların %60 nın mide şikayetleri tanımladığı, %10 unda da mide ve/veya oniki parmak barsak ülseri oluştuğu ve ortalama %3-4 ünde de hastanede yatmayı gerektirecek ciddi komplikasyonların ortaya çıktığı bilinmektedir. Diğer taraftan ülserli hastaların yaklaşık 1/5 inde HP enfeksiyonu veya antiromatizmal ilaç kullanımı saptanamaması ülser etyopatogenezinin henüz tam olarak anlaşılamadığının bir göstergesidir.

    Önceki yıllarda ülser oluşumunda önemli bir sebep olduğu düşünülen stres faktörü günümüzde önemini yitirmiş olmakla birlikte vücudun aşırı strese maruz kaldığı durumlarda ( örneğin geniş vücut yanıkları, kafa travmaları ve yoğun bakımda kalmak gibi) ciddi mide ve/veya onikiparmak barsağı ülserlerinin oluşabileceği ve ülserli hastaların strese maruz kalmaları sonrasında şikayetlerinin artabildiği bilinmektedir.

    HELİCOBAKTER PYLORİ (HP) HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER
    HP ağız yoluyla alınarak midede yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız kronik bir enfeksiyon ve inflamasyon (yangı) oluşturan, burgu şeklinde (spiral şeklinde) bir bakteridir. Mide mukozasını örten mukus tabakasının altında yerleşerek mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak yaşamını sürdürür. HP hem salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye karşı oluşturduğu immun yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus tabakasını zayıflatarak mide mukozasını asit ve diğer saldırgan faktörlere duyarlı hale getirir. Toplumumuzun yaklaşık %80 inin bu bakteri ile enfekte olduğu gösterilmiştir.

    HP enfeksiyonu peptik ülser oluşumunda önde gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle birlikte bu bakteri ile enfekte olan insanların hepsinde ülser oluşmaması ve son yıllarda giderek artan oranlarda HP negatif ülserlerin saptanması ülser oluşumunda HP yanında başka faktörlerin de etkili olduğunu düşündürmektedir. HP ülser oluşumundan çok ülserin nüks etmesinde daha önemli rol oynuyor gibi görünmektedir.

    Günümüzde HP enfeksiyonun neden olduğu kabul edilen hastalıklar şekilde görülmektedir. HP Dünya Sağlı Örgütünce (WHO) 1.derece kanserojen faktörler arasında kabul edilmiştir. Bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan ve dışkıda antikor ve antijen aranması gibi testlerle gösterilebilir. Midede HP varlığı saptanan peptik ülserli hastalarda bazı özel ilaç rejimleri kullanılarak HP tedavisi yapılarak bakteri mideden temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80 civarındadır.

    ÜLSERİN BELİRTİLERİ NELERDİR?
    Ülserin en sık görülen bulgusu karnın üst kısmında, iki kaburga yayı arasında ve göğüs kemiğinin alt ucu ile göbek arasında genellikle avuç içi ile ifeda edilen bir bölgede hissedilen künt bir ağrıdır. Ağrı, ezilme, kazınma veya yanma şeklinde de olabilir, sırta iki kürek kemiğinin arasına ve karnın yan taraflarına yayılabilir. Gece uykudan uyandırabilir. Ağrı ile birlikte bezen bulantı ve kusma olabilir. Ağrı 15-20 dk dan birkaç saate kadar değişen bir süre devam edebilir. Aç kalma sonrasında başlayabilir.

    Genellikle gıda veya antasit alımı ile hafifler veya geçer. Bu nedenle hastalar sık yemek yeme ihtiyacı duyabilirler. Mide ülseri olan hastalarda ağrı yemek sonrasında artma gösterebilir ve şişkinlik ve gaz yakınması daha belirgin olabilir. Bazı hastalarda hiçbir bulgu yokken kanama veya delinme ülserin ilk bulgusu olabilir. Kusma şikayeti ön planda olan hastalarda kilo kaybı görülebilir. Bazı hastalarda şikayetler mevsimsel değişimler göstererek özellikle bahar aylarında şiddetlenebilir.

    ÜLSER NASIL TEŞHİS EDİLİR?
    Ülser benzeri şikayetlerle doktora başvuran hastalarda başvurulacak teşhis yöntemi ülserin direkt olarak görülerek teşhis edilmesine ve gerektiğinde doku örneği alınmasına imkan veren endoskopidir (Gastroskopi). Nadiren bazı vakalarda baryumlu mide duodenum grafisi tanıda yardımcı olabilir. Mide ülseri şüphesi olan hastalara kanser olasılığını uzaklaştırmak için mutlaka endoskopik inceleme yapılmalı ve incelenmek üzere doku örneği (biyopsi) alınmalıdır.

    ÜLSER NASIL TEDAVİ EDİLİR?
    Ülser tedavisinde ilk basamak mide asidinin azaltılmasıdır. Asit salgılanması baskılandığında ancak asit ortamda aktif hale gelebilen bir enzim olan pepsin de inaktive edilmiş olur. Günümüzde mide asit salgısını güçlü bir şekilde baskılayan ilaçlar sayesinde ülser tedavisi oldukça başarılı bir şekilde yapılabilmektedir. Aktif ilaç tedavisinin ne kadar süre ile devam edeceğine doktorunuz karar verecektir. Asit salgısının azaltılması yanında ülser tedavisinde ikinci yapılması gereken şey midelerinde HP saptanan hastalarda bu bakterinin tedavi edilmesidir. Bu tedavi genellikle en az iki çeşit antibiyotik içeren 1 veya 2 haftalık tedavi rejimleri kullanılarak yapılır. Hangi tedavi rejiminin seçileceğine doktorunuz karar verecektir.

    HP tedavisi özellikle ülser nüksünün önlenmesi bakımından önemlidir. Tek başına bakterinin tedavi edilmesi ülser tedavisi için yetersizdir, ülserin iyileşmesi için mide asidinin yeterli bir süre baskılanması gerekir (genellikle 6-8 hafta). Mide ülserlerinde genellikle daha uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç duyulur. Mide ülserleri tedavi sonrasında mutlaka endoskopik olarak kontrol edilmeli ve tamamen iyileştikleri görülmeden hasta takipsiz bırakılmamalıdır.

    Ülser saptanan hastalarda aspirin ve /veya antiromatizmal ilaç kullanımına ara verilmesi gerekir. Bu ilaçlar çok gerekli olduklarında ancak doktor kontrolünde kullanılabilir.
    İlaç tedavisi sürerken hastaların yaşam tarzlarında, sigaranın kullanımının sonlandırılması ve alkol tüketiminin azaltılması gibi bazı değişiklikler yapılması uygun olur. Sigara kullanmaya devam eden hastalarda ülser daha sık tekrarlamaktadır. Acılı, baharatlı ,asitli ve kafein içeren gıda ve içecekler ve alkol ülserin aktif olduğu dönemlerde şikayetlerin artmasına sebep olabileceği için tedavinin erken dönemlerinde tüketilmeleri kısıtlanabilir.

    Bunun dışında ülserli hastada özel bir diyet uygulamak gerekmez. Süt içmeyi seven hastaların günde 1-2 bardak süt içmelerine müsade edilebilir. Sütün tedavi amacıyla sık aralıklarla içilmesi sakıncalıdır. Stresli bir yaşam süren hastalarda stresin azalmasına yönelik yaklaşımlar tedavide yardımcı olabilir. ( Hobilere ağırlık verilmesi, psikoterapi, yoga vb.)

    Cerrahi tedavi günümüzde ancak tıbbi ve endoskopik tedaviye cevap vermeyen kanama, tıkanma ve delinme gibi komplikasyonlar ortaya çıktığında uygulanmaktadır.

    ÜLSERİN KOMPLİKASYONLARI NELERDİR?
    Kanama, tıkanma (mide çıkışının ülser nedeniyle daralması- obstrüksiyon) ve delinme (perforasyon) ülserin başlıca komplikasyonlarıdır.

    Kanama: Ülserin ciddi komplikasyonlarından biridir. Bulantı , kahve telvesi veya kırmızı renkte kanlı kusma, halsizlik, çarpıntı, soğuk terleme, baş dönmesi, göz kararması ve katran renginde yumuşak kıvamda dışkılama ülser kanamasının bulgularıdır. Bu belirtilerin şiddeti kanamanın şiddeti ile doğru orantılıdır. Kanam şiddetli olduğunda dışkı koyu kırmızı renkte gelebilir. Kanama olduğunda genellikle ağrı hissedilmez. Kanama geçiren hastaların mutlaka hastaneye yatırılarak takip ve tedavi edilmesi, endoskopi yapılarak varsa aktif kanamanın durdurulması gerekir. Nadiren cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulabilir.

    Tıkanma: Kronik (müzmin) oniki parmak barsağı ülserlerinde zamanla barsakta oluşan deformasyon ve daralma nedeniyle mide çıkışında ileri derecede daralma ortaya çıkabilir. Bu hastalardaki başlıca şikayetler 10-12 saat önce yenilen gıdaların kusulması ve midede kalan gıdaların oluşturabileceği ağız kokusudur. Hastalar akşam yemeğinde yedikleri gıdaları ertesi gün kustuklarında çıkardıklarını ifade ederler. Bazen tıbbi tedaviye yanıt alınabilirse de genellikle endoskopik balon dilatasyonu, stent koyulması veya cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulur.

    Delinme : Güçlü ilaçların kullanıma girmesi nedeniyle günümüzde nadir görülen bir komplikasyondur. Karın üst kısmında ani başlayan, bıçak saplanır tarzda şiddetli karın ağrısının saatler içinde tüm karına yayılması en önemli bulgusudur. Tedavi edilmediğinde yaygın karın zarı iltihabı (peritonit) nedeniyle ölüme sebep olur. Teşhis koyulduktan sonra tedavisi cerrahidir.

  • Peptik ülserler ve oniki parmak ülserleri

    Peptik ülserler ve oniki parmak ülserleri

    Mide besinlerin parçalanması ve sindirilmesi için bol miktarda asit ve pepsin salgılamaktadır. Salgıladığı asit ve pepsinin midenin kendi yüzeyine zarar vermemesi için çeşitli organizmanın koruma mekanizmaları vardır. Helicobacter pylori adı verilen bulaşıcı bir bakteri yada ağrı kesici ilaçlar mide yüzeyini koruyan mekanizmalarda yetersizliğe yol açmakta ve bunun sonucunda da mide yüzeyinin bütünlüğünde bozulmalar (ülserler) ortaya çıkmaktadır. Özellikle Helicobacter Pylori infeksiyonunun yaygın olduğu ülkemizde mide ve on iki-barsak (duodenum) ülserleri oldukça sık görülmektedir. Her 10 kişiden biri hayatlarının bir döneminde peptik ülser hastalığına yakalandığı bilinmektedir.

    Peptik ülser belirtileri nelerdir ?
    Mide ve on iki-barsak ülserleri karnın üst kısmında bazen sırta doğru yayılan ağrılara neden olurlar. Bu ağrılar kimi hastalarda yanma , kimi hastalarda kazınma kimi zamanda kramp tarzında olabilir. Bazen hiç ağrı olmaksızın ekşime, midede dolgunluk hissi, kilo kaybı gibi yakınmalar görülebilir. Peptik ülserler her zaman hastada yakınmaya neden olmazlar. Bazen hiçbir yakınma yok iken hastalık, mide kanaması yada nadiren mide delinmesi gibi komplikasyonlar ile ortaya çıkabilir.

    Peptik ülser tanısı nasıl konulur ?
    Mide ve on iki-barsak ülserinin kesin tanısı gastroskopi ile konulur. Gastroskopi imkanı olmadığı durumlarda baryumlu mide duodenum grafisi de tanıya yardımcı olabilmekte ise de bu yöntem ile yüzeyel ve küçük ülserler gözden kaçabilmektedir. Ayrıca mide ve on iki-parmak ülseri olan her hastada Helicobacter Pylori infeksiyonu olup olmadığı araştırılmalıdır.

    Peptik ülser tedavisi;
    Helicobacter pylori mikrobu nedeni ile ülser hastalığı olan hastalarda öncelikle 7-14 gün süre ile 2 ayrı antibiyotik ve bir mide asidini ortadan kaldıran ilaç (Omeprol, Lansor, Nexium, Pariet vb) ile üçlü tedavi yapılmalıdır. Daha sonra tedaviye mide asidini ortadan kaldıran ilaçlarla 4-8 hafta kadar devam edilmelidir. Helicobacter pylori infeksiyonu olayan hastalarda sadece mide asidini ortadan kaldıran ilaçlar ile 4-8 haftalık bir tedavi yeterli olmaktadır. Ağrı kesicil ilaçlar nedeni ile ülser oluşmuştuğu durumlarda ( Aspirin, romatizma ilaçları vb) kullanılıyor ise ülser tedavisi süresince mümkünse kesilmelidir.

    Peptik ülser ve diyet
    Eski yıllarda uygulanan katı ülser diyetlerinin ülser hastalığının tedavisine bir katkı yapmadığı artık bilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir. Ülser hastalarının uzak durması gereken üç şey alkol, sigara ve ağrı kesici ilaçlardır (aspirin, voltaren, apranax, endol vb). Bunların ülser gelişiminde rol oynadıkları ve ülser iyileşmesini geciktirdikleri iyi bilinmektedir. Hastayı yediğinde özellikle rahatsız eden besinlerden kaçınılabilir. Bu hastalara günde 3 öğün düzenli beslenmeleri önerilmektedir.

    Peptik ülser tedavi edilmez ise neler olabilir ?
    Uygun tedavi almamış ülser hastalığı kanama, delinme, darlık gelişimi gibi komplikasyonlara neden olabilir. Ülser kanamalarının büyük bir kısmı endoskopik yolla tedavi edilebilmektedir. Ülsere bağlı darlık gelişiminde hastaların bir kısmında ilaçlarla bir kısmında endoskopik tedavi yapılabilmektedir. Ancak uzun sürmüş (kronik ) ülser darlıklarında cerrahi müdahalegerekmektedir. Ülser nedeni ile mide veya barsak duvarında delinme oluşmuş ise tek tedavi cerrahidir.

    Peptik ülser kansere dönüşebilir mi ?
    Hayır mide ve on iki-barsak ülserlerinin kansere dönüşme riski yoktur. Ancak özellikle mide kanserleri ülser yapısında da olabildiğinden baştan tanının yanlış konabilmesi söz konusu olabilir. Bu nedenle mide ülseri varlığında mutlaka ülserden parça alınarak ( biopsi) patolojiye gönderilmesi ve 2 ay içinde ülserin iyileştiğinin endoskopi ile teyit edilmesi gerekmektedir. İyi huylu peptik ülser komplikasyonları arasında kanserleşme yoktur.

  • Çocuklarda tekrarlayan karın ağrısı ve sindirim sistemi

    Kronik tekrarlayıcı karın ağrısı, çocuklarda sık rastlanan bir sorun olup okul çağındaki çocukların ortalama % 10-15’inde görülmektedir (bazı yazarlar % 40’a kadar değerler bildirmiştir). Karın ağrısı çok sayıda nedene bağlı olarak ortaya çıkan subjektif bir bulgudur. Apley isimli bir araştırmacı 1950’li yıllarda yaptığı bir çalışmada karın ağrısı olan çocukların % 90’ından fazlasında organik bir neden bulamamış ve psikolojik faktörlerin karın ağrısı gelişmesinde çok önemli bir rolü olduğunu öne sürmüştür.

    Helicobacter pylori’nin keşfinden sonra tekrarlayıcı karın ağrısı olan çocuklarda bu bakterinin rolünü araştıran çeşitli çalışmalar yapılmış ve sözkonusu çocuklarda bu enfeksiyonun sıklığı değişik ülkelerde % 7 ile % 44.4 arasında bulunmuştur. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’nda gerçekleştirdiğimiz bir çalışmada nedeni açıklanamayan tekrarlayan karın ağrısı ile bize getirilen ve endoskopi (mide ve barsakların özel bir kamera ile görülmesi) yapılan çocukların % 65’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edilmiştir.

    Helicobacter pylori, gastrit, duodenit (oniki parmak barsağı iltihabı) ve ülser yoluyla çocuklarda tekrarlayan karın ağrılarına yol açabilir. Gastrit, tekrarlayan karın ağrısı yanında bulantı, kusma gibi belirtilerle kendini gösterir. Karın ağrısı daha çok yemekten sonra olabildiği gibi, bazı olgularda gece uykudan uyandıran ağrı şeklinde olup ülserle karışabilir. Bazı çocuklarda tesadüfen Helicobacter pylori ve bu enfeksiyona eşlik eden gastrit saptanmasına rağmen belirti olmayabilir. Bu çocuklar günün birinde ülser kanaması ile acil servise getirilebilir. Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’mıza üst sindirim sistemi kanaması ile getirilen çocukların % 55’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu saptanmış ve olguların % 33’ünde Helicobacter pylori varlığından başka kanama nedeni saptanamamıştır. Bu nedenle en azından ailesinde ülser hastalığı bulunan, böbrek yetersizliği gibi risk oluşturan bir hastalığı olan veya romatizmal bir hastalık nedeni ile non-steroid anti-enflamatuar ilaç kullanan çocuklarda Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edildiğinde gelişmesi muhtemel komplikasyonları önlemek amacıyla mutlaka tedavi edilmelidir.

    Mide veya oniki parmak barsağındaki ülserler ve özofajit de (yemek borusu iltihabı) tekrarlayan karın ağrısına yol açabilir. Yemekten sonra ağrı olması gastrit, açlık ağrısı ve gece uykudan uyandıran ağrı olması daha çok ülser lehinedir. Ailede başka bireylerde de ülser olması hekimi uyarmalıdır. Özofajitli çocuklarda ise karın ağrısına göğüste ağrı, yanma, ağıza acı su gelme eşlik edebilir.

    Non ülser dispepsi (hazımsızlık) veya fonksiyonel dispepsi tekrarlayan karın ağrısı, gaz, şişkinlik, dolgunluk, bulantı ve kusma gibi yakınmaların olduğu ancak yapılan incelemelerde organik bir lezyonun tespit edilemediği bir tablodur. Son yıllarda bu olguların bir kısmında Helicobacter pylori enfeksiyonu saptandığı ve tedavi sonrasında hastalarda belirgin iyileşme olabildiği gösterilmiştir.

    Helicobacter pylori enfeksiyonu varlığını ve ilişkili lezyonları gösterebilmek için endoskopi gereklidir. Endoskopi sayesinde Helicobacter pylori enfeksiyonuna eşlik eden gastrit, doduodenit ve ülser saptanabileceği gibi Helicobacter pylori tanısı için gerekli olan testler de yapılabilir. Ayrıca, eğer varsa özofajit tanısı konabilir.

    Sindirim sisteminden kaynaklanan başka hastalıklarda da karın ağrısı görülebilir. Kabızlık oldukça yurdumuzda ihmal edilen bir hastalıktır. Kabız olan çocuklarda tekrarlayan karın ağrıları sık olarak görülür. Kolit (kalın barsak iltihabı) çocuklarda zaman zaman görülen ve karın ağrısı yanında büyüme ve kilo almada gerilik görülebilen bir hastalıktır. Tanı konması yıllar alabilir.

    Laktoz entoleransı (Süt şekerine tahammülsüzlük) belli bir yaştan sonra ortaya çıkıp süt içildiğinde aşırı gaz ve karın ağrısı, süt miktarı arttığında da ishale yol açabilen bir hastalık tablosudur. Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde oldukça sık olduğu düşünülmektedir.

    Safra kesesinde taş veya safra kesesi iltihabı gibi hastalıklar karın ağrısı yanında ateş ve sarılığa da yol açabilir. Pankreatit (Pankreas bezi iltihabı) tekrarlayan karın ağrıları ve sindirim bozukluğuna yol açabilen ve çocuklarda da nadir de olsa görülebilen bir başka hastalıktır.

    Bunlardan başka barsak parazitleri ülkemiz benzeri gelişmekte olan yörelerde çocuklarda sık rastlanan ve her türlü hastalıkla karışabilen tablolara yol açabilir. Diş gıcırdatma, ağızdan su akma, tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal gibi belirtileri olan bir çocukta mutlaka parazit araştırılması gerekir.

    Solunum yolları enfeksiyonları, sinüzit, zatürre, böbrek hastalıkları (hidronefroz, nefrit, idrar yolları enfeksiyonu, taş..), omurga ve omurilikle ilgili hastalıklar, bazı romatizmal hastalıklar (ailevi Akdeniz ateşi, PAN..), bazı kan hastalıkları, bazı metabolik hastalıklar çocuklarda sık olarak karın ağrısına yol açan sindirim sistemi dışı nedenlerdir.

    Sonuç olarak karın ağrısı çok sayıda sindirim sistemi hastalığına eşlik edebilmenin yanında sindirim sistemi dışında da bir çok hastalığın başvuru yakınmasını oluşturabilir. Bu nedenle karın ağrısını psikolojik olarak nitelendirmeden önce hastada karın ağrısına eşlik eden diğer yakınmaların ve fizik ve laboratuar bulgularının ışığında karın ağrısı nedenlerinin araştırılması gerekmektedir.

  • Çocuklarda mide mikrobu (helicobacter pylori)

    Çocuklarda mide mikrobu (helicobacter pylori)

    Helicobacter pylori (H. pylori) insan midesinin iç yüzeyini enfekte edip orada sürekli bir iltihap (gastrit) oluşturan bir bakteri türüdür. Bu bakteri dünya çapında ülserlerin en sık sebebidir. H. pylori enfeksiyonu mikrobu barındıran yiyecek ve içeceklerin ağız yoluyla alınması ve kişiden kişiye bulaş yöntemleriyle edinilmektedir. Bu enfeksiyon kalabalık ve alt yapısı iyi olmayan toplumlarda daha sık görülmektedir.H. pylori ile enfekte olmuş bireyler mikroba yönelik uygun bir tedavi verilmediği durumlarda genellikle yaşam boyu bu mikrobu taşırlar. H. pylori ile enfekte olmuş bireylerin önemli bir kısmında 12 parmak barsağı veya midede ülser meydana gelmektedir. Ayrıca, H. pylorienfeksiyonunun mide kanseri ve MALT lenfoma ismi verilen sindirim sistemi tümörü ile de ilişkisi bulunmaktadır

    HASTALIK NASIL BULAŞIR?

    H. pylori kişiden kişiye fekal-oral yolla (dışkı ürünlerinin ağıza alınmasıyla) veya oral-oral yolla (ağızdan ağıza) bulaştığı düşünülmektedir. Olası diğer çevresel faktörler, bu mikrobu barındıran su ve yiyeceklerdir. Kalabalık aile ortamı ve düşük sosyoekonomik durum bulaş için risk oluşturur. Özellikle annedeH.pylori enfeksiyonu bulunması durumunda bebek ve çocuklara geçme olasılığı artar. Bu mikroptan korunmak için ellerin iyi yıkanması, yemeklerin uygun olarak hazırlanması ve içme suyunun temiz ve güvenli kaynaklardan sağlanması önerilebilir.

    HASTALIK NASIL TEŞHİS EDİLİR?

    H. pylori ile enfekte olan kişi bu mikropla mücadele etmek için bakteriye yönelik antikor dediğimiz maddeler üretir. Bu antikorların saptanması ile hastalığın tanısı olasıdır. Ancak bu yöntem çocuk ve gençlerde başarılı olmamaktadır. Gerekli olduğunda endoskopi yapılarak ve mide yüzeyinden küçük parçacıklar (biopsi örneği) alınarak mikropu saptamak en duyarlı ve kesin tanı yöntemidir. Üre soluk testi denilen bir üfleme testi ile de mikrobun varlığını saptanabilir. Bu testte hastaya zararsız bir madde içirilir. Bu madde midede bakteri mevcutsa bakteri tarafından parçalanır ve soluk örneğinde yıkım ürünleri tespit edilir. Üre soluk testi mikrobun midede varlığını gösteren en doğru testlerden birisidir. Dışkı testleri de teşhiste yardımcıdır.

    H. PYLORİ NELERE YOL AÇAR?

    H. pylori‘nin yol açtığı hastalıklar arasında ülser, gastrit, mide kanseri ve lenfoma, dispepsi (sindirim güçlüğü, midede ağrı,yanma,bulantı ve dolgunluk) gibi hastalıklar bulunmaktadır. H.pylori enfeksiyonu ayrıca demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi), karın ağrısı ve büyüme geriliği gibi sağlık sorunlarına yol açabilir.
    H. pylori mide yüzeyinde tahriş edici etkiye sahip olup midede iltihap (Gastrit) meydana getirir. Aynı zamanda peptik ülser oluşumuna da neden olmaktadır. Bazı faktörler mide ve 12 parmak barsağında ülser oluşumuna katkıda bulunurlar (H. pylori, mide asidi, ailesel yatkınlık, aspirin ve bazı romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar, sigara içmek, vs). Ender olarak, bazı kişilerde hayatlarının ileriki yıllarında mide kanseri ortaya çıkmaktadır. Ülser tekrarlayıcı bir hastalık olduğu halde, eğer H. pylori ‘yi yok edici tedavi uygulanır sa, kalıcı olarak iyileşme sağlanabilir.

    HASTALIK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    H.pylori bir bakteri olduğu için antibiotikler ile tedavi edilebilmesi gerekir, ancak bu bakterinin mideden tamamen yok edilmesi oldukça zordur. Bunun sebeplerinden birisi mikrobun yerleşim yeri olan mide yüzeyinde kalın bir mide sıvısı bulunması ve bu ortama yüksek konsantrasyonda antibiotiğin geçişinin zor olmasıdır. Çoğu tedavi rejimleri 7-28 gün boyunca birden fazla ilacın alınmasını içermektedir. Bu ilaçlar arasında bir veya iki antibiotik ve beraberinde mideden asit salgısını kontrol eden bir ilaç bulunmaktadır. Mikrobun ilaçlara direnç kazanması sonucu enfeksiyon tekrarlayabilir.

    KİMLERE H. PYLORİ ‘Yİ YOK EDİCİ TEDAVİ VERİLMELİDİR?

    Peptik ülser tanısı kesin olarak konulan ve H . pylori ile enfekte olan kişiler H. pylori‘yi ortadan kaldırıcı tedavi vermek için en uygun olan kişilerdir. Bu hastalar tamamen H. pylori‘den temizlenebilirlerse genellikle, ülserden kalıcı olarak kurtulabilmektedirler. H. pylori ile enfekte olduğu bilinen, ancak herhangi bir şikayeti olmayan kişilere H. pylori‘yi yok edici tedavi verilmesi gerekmemektedir. Ailesinde mide ve sindirim kanalı kanseri bulunan kişilerin H.pylori yönünden incelenmesi gerekebilir. Demir tedavisine dirençli kansızlık (anemi), karın ağrısı ve büyüme geriliği olan çocuklarda da H.pylori mikrobunun araştırılma ve tedavisi uygun olur.

  • Aftöz stomatit

    TEKRARLAYAN AFTÖZ STOMATİT

    Tekrarlayan aftöz stomatit (TAS) kendiliğinden iyileşen bir veya daha fazla ağrılı ülserle karakterizedir. Bu yüzeyel ve yuvarlak ülserler esas olarak keratinsiz mukozayı içeren enflamasyonla çevrilidir (1). TAS % 2-66 görülme sıklığı ile en çok karşılaşılan ağız mukozası hastalığıdır (2). İspanya’da görülme sıklığı % 2.24 ‘dür (3), bu Crivelli’nin düşük sosyoekonomik grupta % 2 olarak bildirdiği görülme sıklığına benzerdir (4). Her ikisi de kuzey Amerika’da çocuklardaki görülme sıklığından fazladır (%1.1) (5).

    TAS’in etyolojisi bilinmemektedir fakat kalıtsal özellikleri vardır ve ağız mukozasına karşı bir bağışık yanıt ile ilişkilidir. TAS Behçet hastalığı, sistemik lupus eritramatoz, çölyak hastalığı ve Crohn hastalığı gibi tekrarlayan ağız içi ülser görülen hastalıklardan ayırt edilmelidir (6).

    Aftöz ülserlerle sık karşılaşılır. Selim aftlar küçük ( çapı 1 cm’den küçük ) ve yüzeyel olurlar. TAS görülen hastalarda eşlik eden başka bir hastalık genellikle yoktur. Yine de üveit, genital ülser, konjunktivit, artrit, ateş veya adenopati ile birlikte görülen aftöz ülerlerde altta yatan daha ciddi hastalıklar araştırılmalıdır. 3 klinik alt çeşidi vardır : minör, majör ve herpetiform. Minor aftöz ülserler en sık karşılaşılan alt çeşittir ve TAS’lerin % 80-90’ını oluşturur. Klik olarak TAS aşırı derecede ağrılı etrafı kırmızı bir hale olan yüzeyel ülserler olarak karşımıza çıkar. Ayırıcı tanıda oral herpes simplex ilk sıradadır (7).

    Bu yazıda klinikte sıklıkla karşılaşılan tekrarlayan aftöz stomatitin etyolojisi, belirti ve bulguları, topikal veya sistemik tedavileri gözden geçirilmiştir.

    ETYOLOJİ VE EPİDEMİYOLOJİ

    Yunanca bir kelime olan ‘aphthai’ ilk başta ağzı ilgilendiren hastalıklar için kullanılmıştır. Günümüzde tekrarlayan aftöz stomatit insanlarda en sık görülen ağız mukozası hastalığıdır (8) . TAS’in nedenlerini ortaya çıkarmak için bir çok araştırma yapılmaktadır. Lokal ve sistemik faktörler, genetik, immünolojik ve mikrobik faktörler potansiyel etyopatojenik nedenler olarak belirlenmiştir.

    Küçük çocuklarda oral ülserlerin en sık nedeni oral mukozaya mekanik, kimyasal veya termal travmadır. En çok dilin yan taraflarında, dudaklarda, yanak mukozasında veya damakta görülür. Ön damaktaki yanıklar genellikle sıcak yiyecek veya içeceklerden sonra oluşur. Parmaklarını emen çocuklarda yumuşak damakta travmatik ülserler ortaya çıkabilir. Diğer nedenler arasında sistemik hastalıklar ve beslenme bozuklukları, gıda alerjileri, sigara, genetik yatkınlık, immünolojik bozukluklar, psikolojik stres, çeşitli ilaçlar ve HIV enfeksiyonu sayılabilir. Yapılan çalışmalar devam etmektedir fakat stres, beslenme bozuklukları, travma, hormonal değişiklikler, diyet ve immünolojik bozukluklar olayı başlatan faktörler olarak belirlenmiştir. Alerji, progesteron düzeyi, psikolojik faktörler ve aile hikayesi araştırılan diğer faktörlerdir.

    TAS en sık 10-19 yaşlar arasında görülür. TAS’in ailesel özelliği olabilir, hastaların % 40’ından fazlasında aile öyküsü vardır. Hem annede hem de babada TAS varsa çocukta TAS görülme ihtimali artmıştır. Fakat TAS ile anlamlı birliktelik gösteren belirli bir HLA haplotipi bulunamamıştır.

    Az görülen predisozan faktörler arasında hematolojik eksiklikler ( demir, folat, vitamin B12 ), stres, gıda alerjileri ve HIV enfeksiyonu vardır (9).

    PATOGENEZ

    Etyoloji ve patogenez kesin olarak bilinemese de oral mukozaya karşı bir immün reaksiyon ile ilişkili güçlü bir kalıtsal faktör vardır. TAS’de lezyonlar bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz, lezyonun gelişebilmesine uygun bir ortamda ortaya çıkar. Bu faktörler arasında travma, sigara, stres, hormonal durum, aile hikayesi, gıda alerjisi, enfeksiyon veya immünolojik faktörler vardır. Hekimler TAS gelişimindeki etkili olan faktörlerin hepsini değerlendirmelidir.

    İMMÜNOLOJİK MEKANİZMALAR

    Oral mukozal ülseratif hastalıkta keratinositler veya bazal laminadaki diğer yapılar arasındaki bağlantının kaybolmasına neden olan immünopatolojik bir mekanizmalar vardır. Bir kısmında adezyon molekülleri olan desmozom ve hemidesmozoma ve bazal laminaya karşı otoantikorlar oluşur. TAS’in bazı immünopatolojik özellikikleri hücresel immün yetmezlik ile ilişkilidir. Antijenler, haptenler veya otoantijenler her zaman belli olmasa da TAS epitel içinde ortaya çıkan antijenik uyarana karşı oluşan bir gecikmiş tip hipersensivite veya hücresel bir yanıt olarak kabul edilmektedir.

    Oral mukozadaki bu enflamatuar lezyonların oral mukazanın belirli bölümlerine yönelik ortaya çıkan artmış hücresel immün yanıta neden olan anormal mukozal sitokin salınımının neden olduğu düşünülmektedir.

    Hücresel immün yanıtla uyumlu olarak TAS lezyonlarında IL-2, interferon gamma ve tümor nekrozis faktör alfanın mRNA’ları artmış bulunmuştur. TAS lezyonlarında IL-10 düzeyinin düşük olduğu ve TAS görülen hastaların normal mukozalarında IL-10’un düşük seviyede olduğu bildirilmiştir. Travma veya diğer uyaranlarla başlayan enflamatuar reaksiyonun IL-10’daki fonksiyonel eksikliğe bağlı olarak sınırlandırılamaması TAS patogenezinde önemlidir (10). Bazrafshani ve ark. TAS patogenezinde sorumlu olabilecek sitokin gen polimorfizmini ( IL-1A, IL-1B, IL-1RN ve IL-6 geni) araştırmıştır (11). IL-1B-511 polimorfizminin G alelinin kalıtılması G/G homozigotlarını arttırmaktadır ve TAS ile anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur.

    MİKROBİYOLOJİK MEKANİZMALAR

    Yanak mukozası hastaıklarında hastanın mikrobiyolojik durumu altta yatan hastalığın seyri ve prognozu için önemlidir. TAS’de mikrobiyolojik bir etyoloji tanımlanamasa da bazı çalışmalarda TAS gelişiminde Streptococcus veya Helicobacter pylori’nin etkili olabileceği gösterilmiştir (12,13). Streptokoklar ve glukosiltransferaz D (GtfD) antijenleri özellikle TAS’in alevlenme döneminde rol almaktadır. Lezyonlardan sıklıkla izole edilen Streptococcus sanguis veya ısı şok proteinine karşı çapraz reaktivite immünolojik bir zemin olabilir. Ek olarak bazı çalışmalarda TAS’li hastalarda viridans streptokoklara karşı artmış antikor titreleri olduğu bildirilirken başka çalışmalarda tam tersi bildirilmektedir. TAS’de PCR ile hastaların %72’sinde Helicobacter pylori saptanmıştır.

    TAS’de virüslerin muhtemel rolü yeniden araştırılmaktadır. TAS lezyonlarında Herpes virüs virionları gösterilemese de bazı hastalarda dolaşımdaki mononükleer hücrelerde Herpes simplex RNA’sı saptanmıştır (14). TAS gelişiminde insan herpes virüs 6 (HHV-6) VE Ebstein-Barr virüsün rol aldığı öne sürülmüştür fakat çalışma az sayıda hastada yapılmıştır. TAS’de insan sitomegalovirüs ((HCMV) veya varicella zoster virüsün (VZV) etyolojik rolleri hakkında çelişkili serolojik ve moleküler veri vardır (15).

    TANI

    TAS’de tanı klinik olarak konur çünkü özgün bir tanı testi yoktur. Tanıda anemnez, muayene ve gereklebilecek bazı testlerin sonucu önemlidir. Tanıda en önemli nokta doğru ve ayrıntılı anemnezdir. Başlatan faktörler, lezyonların sıklığı, lezyonları gerileten veya arttıran faktörler belirlenmelidir. Başka sistemik özellikleri olan hastalarda multidisipliner yaklaşım önemlidir. Ek bulguların varlığı ve ağız içinde tutulumun yeri doğru tanı için hekime yol gösterir. Kesin tanı için kan tahlilleri ve nadiren oral kültürler veya biyopsi yapılabilir (16). Birçok vakada herpetik lezyonlarla aftöz stomatit birbirinden ayrılabilir. TAS lezyonları genellikle keratinsiz oral mukozada ortaya çıkar ve yemeyi, konuşmayı ve yutkunmayı engelleyecek kadar ağrıya neden olabilir. Lezyonlar başlamadan önce lezyon yerinde lokal bir rahasızlık ortaya çıkar. Ağrının şiddeti değişkendir ve genellikle lezyonun boyutundan bağımsızdır. TAS günler veya aylar içinde tekrarlayan bir veya daha fazla, ağrılı ülserlerle karakterizedir.akut ülserlerin çoğu tedavi gerektirmeden kendiliğinden iyileşir fakat ortaya çıkış nedeninin anlanması lezyonların tekrarlamasının veya ülserlerin kronikleşmesinin önlenmesinde önemlidir (17).

    TAS minör, majör ve herpetiform olarak 3 klinik gruba ayrılır. Minör aftöz stomatit %80 ile en sık görülen gruptur. Kadınlarda daha sık görülür (1:3). Minör aftöz stomatit gri beyaz psödomembranlı 5 mm’den küçük çaplı yuvarlak veya oval yüzeyel etrafı eritemli bir haleyle çevrili ülserlerle karakterizedir. Genellikle bir lezyon vardır fakat, 1-5 ülser olabilir. Semptomlar başladıktan 7-10 gün içinde aftöz ülserler skar bırakmadan iyileşir. Hastalar büyüdükçe TAS daha az sıklıkla görülür ve şiddeti azalır.

    Majör aftöz ülserler hastaların %10’unda görülür ve daha büyük ( >1cm ), derin ve düzensiz ülserlerle karakterizedir. Erkeklerde daha sık görülür (1:0,8). Majör aftöz ülserler ağız içinde herhangi bir yerde gruplar halinde ortaya çıkabilir ve minör aftlara göre çok daha ağrılıdırlar. Lezyonlar krater şeklindedir, doku hasarı daha fazladır ve skar bırakarak iyileşirler. Majör afttlar 6 hafta veya daha uzun sürebilir ve bakteri veya mantarlarla sekonder enfekte olabilirler. Majör aftlar minörlere göre daha büyüktür, daha geç iyileşir, iyileştikten sonra skar gelişebilir. HIV ve AIDS gibi immun yetmezlikle seyreden hastalıklarda beslenme sırasında aşırı ağrıya neden olup kilo kaybına yol açabilirler.

    Herpetiform lezyonlar daha ileri yaşlarda görülür (20-29). İsimlendirme yanlıştır çünkü herpetik bir enfeksiyon değildir. Ülserlerin görünümü primer herpetik jinjivostomatite benzediği için bu şekilde adlandırılmıştır. Ek olarak genellikle keratinsiz yüzeylerde görülse de herpetiform aftlar nadiren keratinize yüzeylerde primer herpetik jinjivostomatit olarak ortaya çıkabilir. Herpetiform lezyonlar küçük (1-2 mm), çok sayıda, yüzeyel, birleşme eğiliminde olup geniş düzensiz ülserler oluştururlar ve 7-10 gün içinde skar bırakmadan iyileşir. Herpetiform aftlar diğer tiplerden daha geç ortaya çıkar, ilk atak genellikle 2. veya 3. dekatta ortaya çıkar (18).

    AYIRICI TANI

    TAS’in ayırıcı tanısını kolaylaştırabilmek için bazı faktörler bilinmelidir. Bunlar öncü belirti ve bulgular, lezyonun yeri ve lezyonun ilk ve son görünümüdür. Genelde vakaların çoğu selim olup birkaç haftada kendiliğinden iyileşse de bu ülserasyonlar altta yatan vitamin eksikliğinden otoimmüniteye kadar değişen sistemik hastalıklar olailir. Ayrıca TAS tekrarlayan oral ülserlerin görüldüğü Behçet hastalığı, Sweet sendromu, agranulositoz, periodik ateş sendromu, sistemik lupus eritramatoz, Çölyak hastalığı, birçok nütrisyonel eksiklik ve Crohn hastalığı gibi hastalıklardan ayırt edilmelidir (19-25). MAGİC sendromu (oral ve genital ülserler, kıkırdak iltihabı), Marshall sendromu veya PFAPA sendromu (periyodik ateş, aftöz stomatit, faranjit, servikal adenit) gibi kompleks aft varyantlarının çocuklarda tekrarlayan ateş atakları ile karakterize periyodik hastalıklara neden olduğu tanımlanmıştır ve TAS ayırıcı tanısında dikkate alınmalıdır (26,27). Bu sendromun nedeni bilinmemektedir ve yıllarca sürebilir. Sağlıklı dönemlerde hastaların büyümesi normaldir.

    İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) hastalığında görülen aft benzeri oral ülserasyonlar ayırıcı tanıda akla gelmelidir (28). Lesh-Nyhan sendromu gibi kendine zarar vermenin görüldüğü hastalar istemli olarak dudaklarını veya dillerini ısırabilirler, bu da aftöz stomatit gelişimine neden olabilir.

    Tekrarlayan Herpetik Stomatit

    TAS ve herpetik aftöz lezyonlar sık görülen ve genellikle birbiri ile karışan hastalıklardır. Bu birbirinden tamamen farklı iki lezyon birkaç ortak özelliği paylaştıkları için birbiriyle karışır. Herpes simplex tip 1’in neden olduğu oral enfeksiyonlar sağlıklı insanlarda bile yaygın olailir. Çoğu herpetik enfeksiyon asemptomatik olsa da küçük çocuklarda ilk enfeksiyonda yaygın orofarinjiyal vesiküler döküntüler gelişir. HSV’ün tipik oral rekürensi mukokutanöz bileşkede bir veya bir kaç adet vesiküller şeklinde ortaya çıkar. Herpetik lezyonlar genelde tüm oral mukozada ve diş etlerinde ortaya çıkar fakat özellikle dilin üzerinde ve sert damakta görülür. Çocuklarda ilk Herpes simplex virüs enfeksiyonu enfekte kişilerle temastan sonra ortaya çıkar (29). İlk enfeksiyondan sonra HSV trigeminal gangliyona göç eder, latent duruma geçer ve travma, stres, güneş ışığı, soğuğa maruz kalındığında veya immünsüpresyon geliştiğinde reaktive olur. Herpetik stomatitin prodromal semptomları lezyon yerinde lokal ağrı, kaşıntı ve yanma hissidir (30). Herpetik lezyonlar patlayıp 1 mm veya daha küçük ülserler oluşturan küçük vezikül gruplarından oluşmaktadır. Ülserler birleşip 15 mm boyutunda büyük bir ülser meydana getirebilirler. Herpetik veziküler patlayıp ülserler oluştururlar ve bunlar da 2 hafta içinde iz bırakmadan iyileşir. Bazı kişilerde tekrarlayan herpetik lezyonlardan sonra eritema multiformenin eşlik ettiği, düzenli olarak 7-10 günde tekrarlayan, yaygın stomatit olur. Genelde kendiliğinden iyileşse de bu oral enfeksiyon yemek yemeyi engelleyebilir, ateş ve lenfadenopati yapabilir. Semptomlar 2 hafta sürebilir. Teşhis klinik bulgularla konur, laboratuar testleriyle doğrulanır.

    Aftöz ülserler bulaşıcı değilken herpetik lezyonlar bulaşıcıdır. Herpes enfeksiyon boyunca özellikle vezikül ve ülserasyon döneminde bulaşıcıdır (29).

    TAS ve herpetik stomatitin ayrımı önemlidir çünkü farklı şekilde tedavi edilirler. Küçük çocuklar ağrıyı kontrol etmek ve dehidratasyonu tedavi etmek için hastaneye yatırılabilir. Primer herpetik jinjivostomatitin tedavisinde asiklovir etkili bir şekilde kullanılabilir. Aftöz ülserlerde kullanılan topikal steroidler herpetik lezyonlarda kullanılırsa ciddi sorunlar ortaya çıkabilir.

    Bağışıklık Sistemi Baskılanmış Kişilerde Orofasiyal Virüs Enfeksiyonları

    Bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde orofasiyal viral enfeksiyonlar sıktır. En sık Herpes Simpleks virüs (HSV) enfeksiyonları görülür. Varisella Zoster virüs (VZV) enfeksiyonları daha az görülür fakat daha ağır seyreder. Epstein-Barr virüsü (EBV) ülserlere, lenfoproliferatif sendromlara veya oral saçsı lökoplakiye neden olabilir. İnsan Herpes virüsü 6 (HHV6) tekrarlayan aftöz stomatiten sorumlu olabilir. Ağız ve yüzdeki enfeksiyon ve Lezyonlarda diğer virüslerin etkilerini ortaya çıkartmak için çalışmalar devam etmektedir.

    Behçet hastalığı

    Behçet hastalığı nedeni bilinmeyen birçok sistemi tutan inflamatuar bir hastalıktıktır. Tekrarlayan ağız içi ve genital ülserler olur, göz, deri, merkezi sinir sistemi, eklemler ve damarlar tutulur. Behçet Hastalığının en sık görülen bulgusu ağız içinde
    tekrarlayan ülserasyonlardır. Oral ülserler küçük, yüzeyel fakat ağrılıdır ayrıca dudaklarda, dişetinde, dilde ve damakta görülebilir.

    Hastalığın görülme sıklığı Akdeniz ülkelerinde ve uzak doğuda özellikle Japonya’da fazladır. Yapılan bir çalışmada insidans 1:10 000 bulunmuştur. Tanı koyduran bir test yoktur fakat tanı koymada yardımcı klinik kriterler vardır. HLA-Bw51 geninin etkisi yakın zamanda doğrulanmıştır fakat Behçet Hastalığı’na genetik yatkınlığın sadece %19’undan sorumlu olduğu tahmin edilmektedir. Nötrofillerin aktivasyonunda birçok antijenle uyarılmış T hücrelerinden salınan sitokinlerin çok önemli olduğu gösterilmiştir (20). Uluslararası Çalışma Topluluğunun tanı ölçütlerine göre bir hastada ağız içinde ülserasyonlara ek olarak tekrarlayan genital ülserasyon, gözde tutulum, deride tutulum veya pozitf paterji testinden en az ikisi varsa Behçet Hastalığı tanısı konur.

    Nötropeniler

    Konjenital nötropenide nötrofil sayısı azalmıştır veya nötrofiller yoktur. Çocukta tekrarlayan ve ağır seyreden sistemik enfeksiyonlar görülür. Ağız içinde ülserler, ağır dişeti iltihabı, dişetinde çekilme ve dişlerin erken dökülmesi konjenital nötropenide sık görülen bulgulardır. Konjenital nötropeni tedavisinde granülosit koloni uyarıcı faktör esas tedavidir.

    Siklik nötropeni düzenli aralıklarla ( ortalama 3 hafta ) nötrofillerin kandan ve kemik iliğinden kaybolmasıdır. Her nötropenik dönemde hastalarda ateş, titreme, bitkinlik, dişeti iltihabı ve aftöz stomatit görülür (25,23).

    TEDAVİ

    Aftöz stomatitin etyolojisi tam olarak bilinmediği için tedavisi ampiriktir. Tedavide antibiyotikler, antienflamatuarlar, immün modülatörler ve anestetikler kullanılmaktadır. TAS tedavisinin esas amacı ağrıyı gidermek, ülserlerin süresini azaltmak ve normal oral işlevi yeniden sağlamaktır. İkincil amaçlar ise tekrarlamaların sıklığını ve şiddetini azaltmak ve remisyonun devamını sağlamaktır. TAS birçok topikal ve sistemik ilaç ile başarıyla tedavi edilebilir.

    Klorheksidin glukonat gibi antimikrobiyal gargaralar ve toıpikal steroidler esas amaçları sağlayabilir fakat tekrarlama veya remisyon üzerinde etkili değildir (34,35). Topikal steroidler ( hidrokortizon hemisüksinat, triamkinolon asetonit, flusinonit, betametazon valerat, betametazon 17 benzoat, flumetizon pivolat, beklometazon dipropionat ) TAS’in esas tedavisini oluşturmaktadır. Lezyon büyük ve ulaşılabilir ise dekzametazon ile bir topikal merhem veya jel kullanılması şikayetlerde gerileme sağlar. Lezyonlar çok yaygınsa, zor erişiliyorsa veya çok sayıdaysa steroidli gargara işe yarayabilir. Dekadron ( dekzametazon ) eliksiri 0.5 mg/5 ml bu amaçla kullanılabilir. Topikal anestetikli ( benzokain %20 ) diş macunları kullanılabilir. Topikal bir antiülser ilaç olan amleksanoks macunu iyileşme zamanını kısaltır ayrıca az da olsa topikal anestetik etkisi vardır. TAS tedavisinde topikjal azelastin, alfa interferon, aminosalisilik asit ve Prostoglandin E2 gibi immünmodülatör ilaçların kullanımının etkili olduğu öne sürülmüştür (9,34,37,38).

    Günümüzde birçok yeni immünmodülatör ilaç vardır. TAS tedavisinde ampirik sistemik çinko sülfat desteği önerilmektedir (37,39).

    Sık tekrarlayan veya topikal tedaviye yanıt vermeyen ağır hastalığı olan kişilerde hastalığı kontrol edebilmek için sistemik tedavi gerekir. Bu amaçla kortikosteroidler, kolşisin, dapson, pentoksifilin, levamizol ve talidomit kullanılır. Tüm tedaviler paliyatiftir ve hiçbiri tam
    remisyon sağlamaz (37). Bu ilaçların kullanım şekilleri küçük çocuklarda ayarlanmalıdır. Daha önemlisi tedaviye yanıt vermeyen oral lezyonlar kesin teşhis ve tedavi için uygun bir uzmana gösterilmelidir.

    Oral kortikosteroidler topikal ilaçlara yanıt vermeyen ağır majör TAS vakaları için kullanılmalıdır. Kolşisinde aftöz stomatit tedavisinde kullanılan ilaçlardan biridir. Fontes ve ark. kolşisinle tedavi edilen 54 aftöz stomatitli hasta bildirmişlerdir (9,40). Kolşisin 1-1.5 mg/gün dozunda en az 3 ay verilmiş. Kolşisin etkili, iyi tolere edilen ve kolay kullanılan bir ilaç olduğundan ağır tekrarlayan aftöz stomatitte ilk ilaç olarak kullanılabileceği öne sürülmüştür.

    Konvansiyonel tedaviye cevap vermeyen sık TAS olan hastalarda immünsüpresif etkisi olan bir düşük molekül ağırlıklı heparin olan suloksit sistemik olarak kullanılabilir. suloksitin etkisi sistemik prednizonunkine eş. Değerdir ve belirgin bir yan etkisi yoktur (41).

    Talodomit etkili bir ilaçtır fakat hem toksik hem de pahalı olduğundan sadece oral kortikosteroidlere alternatif olarak kullanılmalıdır. Bildirilen immünmodülatör ve antienflamatuar özelliklerinden dolayı dikkat çekmektedir. Mevcut bilgiler talodomitin mesajcı RNA yıkımını hızlandırıp enflamatuar bir sitokin olan tümor nekrozis faktör (TNF) alfanın aktivitesini azaltır. Talodomit ayrıca anjiyogenezi engeller. İmmün disregülasyonun görüldüğü Behçet Hastalığında aftöz stomatitin tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. Yeni çalışmalarda insan immün yetmezlik virüsü (HIV) enfeksiyonunda ilacın oral aftöz ülserlere karşı etkili olduğu gösterilmiştir. Talodomit tedavisi sırasında periferik nöropati açısından klinik ve bazı hastalarda elektrofizyolojik monitörizasyon yapılmalıdır. Gereken güvenlik önlemleri alındığında talodomit mevcut tedavilerin yetersiz kaldığı birçok hastalıkta kullanılabilir.

    Herhangi bir hematolojik eksikliğin düzeltilmesi altta yatan neden ortadan kaldırılmadıkça yararsızdır. birçok eser element içeren bitki özlü vitamin tabletlerinin sınırlı yararı vardır.

    ÖZET VE SONUÇ

    Tekrarlayan aftöz stomatit (TAS) altta yatan belirli bir hastalık olmayan ağız mukozasının ülseratif hastalığıdır. Genelde keratinsiz mukozada görülen enflamasyonla çevrili yuvarlak yüzeyel ülserasyonlarla karakterizedir. TAS ile birçok lokal ve sistemik faktör ilişkilidir. TAS ülserasyonlarının nedeni multifaktöriyal olsa ve tam olarak bilinmese de hastanın ve çevresel faktörlerin rolünün bilinmesi tedavi önerileri ve tekrarlamanın önlenmesinde yardımcı olur.

    Hastaların çoğunda topikal steroidler ve diğer immünmodülatör ilaçlarla semptomatik rahatlama sağlanabilir. Ağız mukozasının periyodik incelenmesi hekimlerin lezyonları kolayca tanıyıp tedavi etmesine yardımcı olur.