Etiket: Türk

  • Türkiye’de Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi: Nasıl Yaklaşıyoruz?

    Türkiye’de Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi: Nasıl Yaklaşıyoruz?

    “Psikoterapi”nin ne ifade ettiği Türkiye’de henüz tam anlaşılmamış, psikoloji ve psikiyatri gibi kavramlarla karıştırılmaktadır.

    Psikoterapi; çocuklara, ergenlere, yetişkinlere, çiftlere ve ailelere yönelik uygulanabilmektedir. Birbirinden farklı psikoterapi uygulamaları vardır: Psikanalitik/psikodinamik terapi, bilişsel davranışçı terapi, danışan-odaklı terapi, varoluşçu terapi vb. Psikoterapi uygulamalarından bazıları ülkemizde daha yaygınken bazıları ise pek bilinmemekte ve uygulanmamaktadır.

    Psikanalitik terapiye dair kaynaklar 1930’lardan itibaren çevrilmeye başlanmış, 1980’lerden itibaren ise yurtdışında eğitim görüp Türkiye’ye dönen psikoterapistler tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Psikanalitik/psikodinamik terapinin Türk kaynaklarında yeterli bir şekilde yer aldığı düşünülmektedir.

    Varoluşçu terapi konseptleri de zamanla popülerlik kazanmış ve psikodinamik model içinde kullanılmaya başlanmıştır. Davranışçı terapi modeli 1970’den itibaren kullanılmış, günümüzde yerini yaygın olarak bilişsel davranışçı modele bırakmıştır. Gestalt modeli giderek yaygınlaşmakta fakat bu alana dair Türkçe kaynak eksikliği sorunu yaşanmaktadır. Tranksaksiyonel analiz gibi bazı terapi modelleri ise Türkiye’de yaygınlık kazanmamıştır.

    Psikoterapi alanında Türkiye’de büyük eksiklikler vardır. ‘Psikoterapist’ ünvanı veren resmi bir kurum yoktur; psikoterapi becerileri, klinik psikoloji yüksek lisansı, psikiyatri branşı ya da çeşitli kurslarla kazanılmaktadır. Yeterliliği denetlemek ile ilgili yasa problemi mevcuttur.

    Türkiye’de, yaklaşık 1500 psikiyatrist, 10.000 psikolog –her yıl eklenen 2000 yeni mezun- ve 700-800 civarında klinik psikolog bulunmaktadır.

    Türkiye’de psikolojik rahatsızlıklar, nufüsun %24’ünde görülmekte ve depresyon ilk sırada yer almaktadır. Psikolojik rahatsızlıklara yönelik sağlık merkezleri görece az, psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle başvuru ise oldukça düşüktür.

    Türkiye’de psikolojik rahatsızlıkların tanınmama ve kabul edilmeme problemi yaşanmaktadır. Bu nedenle, psikolojik rahatsızlıklar daha ziyade somatizasyon –yani vucüttaki rahatsızlıklar- şeklinde deneyimlenmektedir. Bu da doğru tedavi yöntemi ile sorundan kurtulmayı güçleştirmektedir.

    Başka bir problem de, psikolojik rahatsızlık yaşayanlara yönelik damgalamadır. Türkiye’de ruh sağlığı alanında çalışanlar ‘deli doktoru’, psikolojik problemler yaşayanlar ise ‘deli’ diye nitelendirilebilmekte; bu nedenle kişiler ‘deli’ olarak algılanmaktan çekindikleri için psikolojik rahatsızlık yaşadıklarını saklama, tedaviye başvurmama eğiliminde ya da kendilerine yaşadıkları sorunun ‘yeterince deli’ olmadığı yönünde telkinlerde bulunabilirler. Tedaviye başvuranların büyük çoğunluğu, yine damgalama nedeniyle, tedavi gördüklerini çevrelerinden gizleyebilmektedir.

    Türkiye’de dinin psikoterapiyi bir tedavi yöntemi olarak görmeme üzerinde etkisi vardır. Çoğunluğu Müslüman olan Türkiye toplumu, sorunlarının çözümü için hocalardan yardım isteme, şifalı otlar kullanma, kutsal mekanları ziyaret etme ve dua etme, adak adama gibi davranışlarda bulunmayı yeğleyebilmektedir.

    Bazen sorun psikoterapiye dair farklı beklentiler içinde olmaktır. Kollektivist bir yapısı olan Türk toplumu; uyum sağlama, başkalarının söylediklerine ve düşündüklerine önem verme gibi değerlere sahiptir. Bu nedenle psikoterapistten ne yapmaları gerektiğinin söylenmesini ister, bu istekleri yerine gelmeyince de bunu oldukça garip bir durum olarak deneyimlerler. Ne yapacaklarına dair somut öneriler bulamayan danışanlar, psikoterapinin kendisine iyi gelmediğini varsaymakta ve birkaç seanstan sonra gelmeyi bırakabilmektedir.

    İkinci bir karşılanmayan beklenti de psikoterapiden birkaç seans içinde çözüm almaktır. Bu beklenti içinde olan danışanların genel şikayeti psikoterapistin sadece susup dinlediği ve hiçbir şey yapmadığıdır. Burada psikoterapinin ne olduğuna dair bir bilgi eksikliğinden bahsedilebilir.

    Yönlendirici olmayan terapi modellerine göre bilişsel davranışçı terapi modelinin ilgi görmesi, bu modelin yöntem farklılığı ile tanımlanabilir. Bu modelde terapistin bir öğretmen, bir yol gösterici olarak davranması, direktifler veren daha güçlü bir konumda olması, yeri geldiğinde ne yapılıp ne yapılmayacağını söylemesi; Türk toplumundaki otoriteye saygı duyma ve onu –çoğunlukla- sorgusuz sualsiz kabul etme davranışıyla örtüşmektedir.

    Psikoterapinin bazı kuralları da Türkiye’deki danışanlar açısından ‘garip’ karşılanmaktadır: Hediye kabul edilmemesi, selamlaşıp vedalaşırken sarılma ya da yanaktan öpmenin olmaması, zaman sınırının katı olması.

    Yapılan bir çalışma, Türkiye’de psikoterapinin; erkeklere oranla kadınlar arasında, 19-35 yaşları arasındaki bireylerde, boşanmış kişilerde, yüksek sosyo-ekonomik seviyeye sahip kişilerde ve üniversite mezunlarında daha çok kabul gördüğünü ortaya çıkarmıştır.

  • Nöralterapi hakkında bilmeniz gerekenler

    Vejetatif Sinir Sistemi = Otonom sinir sistemi: Vücudun tüm otonomik (istemsiz) işlevlerini düzenleyen sistemin bir parçasıdır. Kalbin çalışması, kan basıncının kontrol edilmesi, hormonların düzenlenmesi, sindirim sisteminin çalışması, bağırsak hareketleri, idrar çıkartılması, cinsel işlevler, adet görme, terleme ve vücut sıcaklığının ayarlanması gibi temel işlevler hep bu sistem aracılığıyla yapılmaktadır.
    Bu sistemde bir düzensizlik olması, kalp çarpıntısı, tansiyon sorunları, sindirim problemleri, kabızlık ve ishal, hormon düzensizlikleri (buna bağlı üreme problemleri), adet düzensizlikleri, aşırı terleme veya aşırı sıcak hissetme veya çok üşüme gibi rahatsızlıkları oluşturmaktadır. Bu da bize hastalıkların otonom sinir sistemi üzerinden semptom verdiğinin ispatıdır.
    Nöralterapi hastalıkların tedavisinin vejetatif sinir sistemi üzerinden tedavi edilebileceği anlamı çıkmaktadır. Nitekim nöralterapi bu sisteme etki ederek uygulanmaktadır. Bozulmuş olan sinir sisteminin düzenlenmesi üzerinde en etkin tedavi şeklidir. Almanya başta olmak üzere çok yaygın kullanılan bir tedavi şeklidir.
    Uygulama sırasında yapılan enjeksiyonlar direk sinirler içine değil, sinirlerin en yoğun bulunduğu cilt altı bölgelerine yapılmaktadır. Bu nedenle yan etkisi yok denecek kadar azdır.
    Cilt altındaki bu sinirler bir bilgi ağı (network) gibi tüm bedeni kapladığı için uyarının iletiminde bir sorun yaşanmamaktadır. Böylece vücudun iç dengesi sağlanmakta, hücreler üzerindeki olumsuz etki kaldırılmakta ve hücrelerin normal çalışması sağlanmaktadır. Bu noktada ağrı refleks arkını kıran, vücudunuzu toksinlerden temizleyen, tamamlayıcı tıp yöntemlerine ihtiyacınız var demektir. Bunların en önemlisi de nöralterapidir.
    Nöralterapi ile 4 yıldır uğraşmaktayım. Her geçen gün daha da sevmeye başladım. Tedavilerde aldığım sonuçlar yüz güldürücü. Nöralterapi ile vücudu bir bütünsellik içinde ele alıp, zaman ilişkisini iyi değerlendirip, geçirilen travmalar, ameliyatlar ve bozucu alan olacak tüm unsurlar dikkate alınarak bir tedavi protokolü belirlenir. Segmental yaklaşım ve o bölgenin sempatik gangliyon ve inervasyon ilişkisi hesaba katılarak, uygulanan tedavi sonucu fayda görmeyen hastam yüzde 10'dan azdır. Bunlar da doku hasarı olmuş veya cerrahi endikasyon kapsamına girmiş vakalardı.
    Fibromyalji, faset eklem sorunları, bel ağrıları, omuz ağrıları, uyuşma ve karıncalanma tarzı nörojenik sorunlarda , eklem ve kas ağrılarında ve migren gibi vasküler kaynaklı ağrılarda, trigeminal nevralji gibi oldukça zorlu vakalarda nöralterapiyi Türk hekimlerine ve hastalarına tavsiye ediyorum.
    Nöralterapinin Tarihçesi:
    1940 yılında Ferdinand Huneke tarafından Almanya'da keşfedilen nöralterapi buradan tüm Avrupa'ya yayılmıştır. Şu an birçok üniversitede ders olarak okutulmakta ve ağrı kliniklerinde aktif olarak kullanılmaktadır.
    Bu bilimsel yöntemin ülkemizdeki öncüsü, Almanya'da Tamamlayıcı Tıp Doçenti olmuş ve ülkemize bu yöntemi taşımaya çalışan hocam Doç. Dr. Hüseyin Nazlıkul'dur.
    IGNH isimli uluslararası nöralterapi derneğinin eğitim programlarına katıldıktan sonra hastalarıma daha rahat yardımcı olduğumu gördüm. Bu eğitimden sonra da ağrı konusu, hekimliğimde çözmeye çalıştığım en heyecan verici uğraş oldu diyebilirim. Ağrıyı tedavi etmek her çağda ve medeniyette hekime takdir ve saygınlık kazandıran en temel konulardan biridir. Mitolojik anlamda ağrıyı tedavi tanrısal bir sanat olarak görülür.
    Bu konuda bize rehberlik eden ve Türkiye'de her kim ki bir biçimiyle nöralterapi uyguluyorsa onların hocası olan ve benimde 2 yıldır özel asistanlığını yaptığım Türkiye Nöralterapi Derneği Başkanı Dr. Hüseyin Nazlıkul'a burada tekrar şükranlarımı dile getiriyorum.
    İnternette bazen dolaşıyorum pek çok sayfada nöralterapi ile ilgili yazı görüyor ve okuyorum. Her nedense meslekdaşlarımız bu mesleği kimden öğrendiklerini hiç yazmıyorlar. Nöralterapinin Türkiye'deki tek hocası, hepimizin öğretmeni olan Hüseyin Nazlıkul ismini web sitelerinin, yazılarının, röportajlarının, televizyon programlarının hiçbirinde telaffuz dahi etmiyorlar. ( iki kişi hariç!)
    Oysa Nöralterapi eğitimlerinden hocamız Doç. Dr. Hüseyin Nazlıkul'dan, kendi hocalarının isimlerini kaç kez işittik? Kitaplarının önsözlerinden onlardan söz ederken samimi sevincini hepimiz her seferinde görüyoruz. Acaba hocamızın ismini vermemekle Hüseyin hocamız başta olmak üzere nöralterapiye biraz haksızlık yapmıyor muyuz? Ne dersiniz?
    2008 Haziran ayında 26 doktor Almanya Greifwald sempozyumunu katıldığımızda, Hüseyin hocanın nöralterapiye katkısının Türkiye ile sınırlı olmadığını hepimiz gördük ve tanık olduk. Bu işin duayenleri olarak tanıdığımız Prof. Dr. Hans Barop, Prof. Dr. Lorenz Fischer, Doç. Dr. Gerd Dros, Prof. Dr. Jürgen Giebel hocamızın bilgisine ne kadar önem verdiklerini, her sunum sonunda hocamıza son sözü verdiklerini hep beraber izledik. Şimdi biz kimin öğrencisi olduğumuzu belirtmemekle ne yapmış oluyoruz ki…
    Ben iki yıldır Hüseyin hocamla birlikte çalışıyorum ve bundan çok memnunum. Ama şu kadarını bilmenizi isterim ki kurslarda öğrendiklerimiz hocacımızın bilgi harcından sadece birkaç damla. O kadar öğretme arzusuna rağmen bunu 140 saatte sıkıştırmak mümkün değil.
    Hocam iyi ki varsınız! Sayenizde mesleğimi seviyorum. Hekimliğin önemini sizinle kavradım. Her şey için binlerce kez teşekkür ediyorum.
    Nöralterapinin Kullanıldığı Hastalıklar:
    1-Migren ve baş ağrılarını tedavisi
    2-Boyun, sırt ve bel ağrıları gibi kas kökenli ağrıların tedavisi
    3-Bel ve boyun fıtıklarında ağrının giderilmesi
    4-Eklem hastalıkları (menisküs yırtılması, eklem içindeki sıvının azaltılması, sporcu yaralanmaları)
    5-Sinir basısına bağlı oluşan ağrıların tedavisi
    6-Romatizmal hastalıkların tedavisi
    7-Allerjik astım ve allerjik rinit gibi allerjik kökenli hastalıkların tedavisi (bağışıklık sistemindeki denge bozukluğu)
    8-Tiroid hastalıklarının tedavisi
    9-Menapoz sıkıntılarının giderilmesi
    10- Adetr düzensizlikleri ve şiddetli adet sancılarının tedavisi
    11-Hormonal bozukluğa bağlı üreme sorunları
    12-Kronik tonsillit (geçmeyen boğaz iltihabı) tedavisi
    13-Kronik sinüzit tedavisi
    14- Fibromyalji (yaygın kas ağrıları), devamlı yorgunluk hissi ve halsizlik tedavisi
    15-Depresyon ve panik atak gibi ruhsal hastalıkların tedavisi
    16-Kronik kabızlık tedavisi
    17- Bağırsak hastalıklarını tedavisi (irrtabl kolon sendromu, ülseratif kolit ve crohn)
    18-Yüz felci tedavisi
    19-Trigeminal nevralji tedavisi
    20-Spor yaralanmaları tedavisi
    21-Vücudun toksinlerden arındırılması
    22-Anti-aging (yaşlanmanın önlenmesi)
    Daha kapsamlı bilgi için 2010 Nobel Kitabevinde Çıkan Türkçe tek kitab olan Nöralterapi kitabına bakabilirsiniz.

    Dr. Hüseyin NAZLIKUL