Etiket: Tüm

  • En Güzel Hediyem

    En Güzel Hediyem

    Boşanma.… Hastalık …. Ölüm….. Maddi imkansızlıklar… yada bunun gibi birçok neden.

    Ve yetiştirme yurdu…

    İçeri girdiğimde birçok çocuk koşarak geldi yanıma. Kimi sarılıyor, kimi neden orada olduğumu öğrenmek istiyordu. Bir proje kapsamında belirli bir süre onlarla beraber vakit geçireceğimi söyledim. Keyiflerine diyecek yoktu. Önce öğretmenleriyle görüştüm. Kendini işine adamış insanlar vardı karşımda. Güler yüzlü ve sevecendiler. Çocuklarla teker teker tanıştım. 7 veya 8 yaşında 15 çocuk kolayca adapte olmuştu bu yeni duruma. Biri dışında.

    Kuruma ilk gittiğim gün sadece adını söyleyip odasına gitti Umut. Beni her gördüğünde gözlerini kaçırıyordu. Bu esrarengiz küçük adamın da anlatacakları olmalıydı. Okulunu, arkadaşlarını, pokemon u anlatabilirdi diğerleri gibi ama hiç konuşmayı başaramadık. Konuşmaktan kaçıyordu. Oyunlara katılmak yerine camdan bizi izlemeyi tercih ediyordu. Öğretmenlerinden aldığım bilgiler şaşırtmamıştı beni. Sınıfının en başarılı öğrencisiydi ve ilgilendiği spor dalında dereceleri vardı. Annesini bir kaza sonucu kaybetmiş. Babasını da hiç görmemişti. O küçücük bedenine o kadar büyük acılar sığdırmış ama pes etmemişti. “Başarılı ve ileriye dönük hedefleri var” dedi öğretmeni.Bunlar üzerine konuşursak belki ilgisini çeker diye düşündüm ama nafile.

    Her hafta pazartesi küçük harçlıklar dağıtıyordu kurum. Harçlıklarını aldıkları gün bayramdı onlar için. Bazıları bakkala koşuyor tüm parasını harcıyor kimisi aldıklarını yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Tüm hafta o harçlıkla neler alacaklarını düşürlerdi.

    O günlerden birinde üç çocuk koşarak yanıma geldi.

    – Sen söylesene…
    – Yok sen söyle
    – ?
    – Abla umut yanına gelecek ama utanıyor…
    – Utanmasın gelsin tabi dedim.

    Umut utana sıkıla belirdi yanımda. Yüzüme bakamıyordu. Arkasına gizlediği bir şey vardı. Baktım. Tüm harçlığıyla kırmızı bir gül almıştı bana. Hayatımda aldığım güzel hediyeydi o ama tüm harçlığını o güle harcamıştı. almak istediği bir şey için bir hafta beklemesi gerekecekti. 

    – Olsun biz her hafta harçlık alıyoruz. Bu senin dedi.

    Bu güne kadar aldığım en anlamlı şeydi o gül. Dile getiremediği bir çok şeyi sessizce ifade etti. Tüm arkadaşları gibi…

    Birbirleriyle benzer geçmişi paylaşan yaşları, sevinçleri, hüzünleri bir ama kendi içlerinde yalnız. Çocuk ama çocukluktan uzak birer birey onlar. 

    Her şeyden şikayet etmek yerine küçücük bir şeyden mutlu olmayı bilen küçücük ama kocaman yürekleri var. Yanlış olduğunu bildikleri şeyi yapmıyorlar. İnadına yapmak diye bir şey yok onlarda. 

    O kadar çocuk var ki annesi onu öptüğünde yanaklarını silen, bu ilgiden rahatsız olan. Annesine nefretle bakan. Oysa bu çocuklar sevgiden değil sevgisizlikten şikayet ediyor. Her gördükleri kadına “anne” her gördükleri adama “baba” demek için can atıyor. Sevgiye, şevkate duydukları ihtiyaç yaşıtlarından fazla olduğundan değil. Yeterince doyurulmadığından. Hiçbirinin kendi seçimi değildi dünyaya gelmek. Küçük görünüp büyük insan gibi davranmak zorunda bırakılmalarına rağmen…

    Çoğunuz için küçük bir ayrıntı belki burada yazılanlar sevgi dediğimiz ne ki diye düşünenlerinizde olabilir. Sizin için değersiz ama onlar için hayati değer taşıyor elle tutulup gözle görülmeyen bu kavram. Eğer giderseniz ziyaret edilmekten mutluluk duyan birçok çocukla karşılaşacaksınız öptünüz diye yanaklarını silmeyecek hiçbiri bir diğer yanağını uzatacaklar.

  • Aşkın O Hali

    Aşkın O Hali

    Aşkı anlatmak istemek, ellerinle yaptığın yemeklerde annenin yaptığı yemeklerin lezzetini yaratmaya çabalamak gibi. Anlatması zor tadıldığında hissedilen bir şey…
    Aşkın kaç hali vardır saymadım ancak biliyorum ki aşkın her halinde, her tanımında binlerce anlam gizli. Yüzyıllardır bahsedilir adından, sadece el ele yaşanmamıştır aşk. Kafka Milena mektuplarda, Leyla Mecnun dağlarda, Paris Helen bir savaşın tam da ortasında ateş topları arasında ama aslında hepsi kalpte…

    Peki neydi bizi aşk üzerine bu kadar düşündüren?

    Aşk, aşkı, aşka, aşkta, aşktan tüm hallerinde “O” gizli, onun her halini aşkla sevmek. Eminim aşkın tarifi gibi aşkla sevmenin tarifinde de hepimiz farklı bir şey söylerdik. Genelimizin anladığıysa coşkuyla sevmek olurdu, işte asıl tarifi zor olan da bu coşku. Aşk dediğin o nesneyi, o varlığı gördüğünde nasıl bir zihin tutulmasıdır bu, gece yatağına girdiğinde içindeki o coşkunun sessiz çığlığı gibi, kimsenin duyamadığı ama senin tüm camlarını yerle bir edebilecek kadar yüksek bir ses. O hayatında yokken istemeyerek yaptığın her şeyi isteyerek yapmak, hoşgörülü olabilmek, kalbindeki sesin ellerini dizlerini saçlarını titretmesi gibi..

    Bu yoğun hissin tarihine baktığımda binlerce hikaye görüyorum. Aşkı her birimiz farklı yaşadık. Milena’ ya “ hayatımda en çok seni seviyorum diyorum ama bu gerçek sevgi değil sanırım, sen bir bıçaksın bende durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum sanırım.” diyen Kafka, 3 yılda sadece 3 kez gördüğü Milena’ya binlerce sarı kağıt yazdı ve en derinindekileri mektuplarında yaşattı.

    Mihrimah Sultan’ a olan aşkını İstanbul’un en güzel tepelerindeki iki caminin minarelerinin arasından resmeden Mimar Sinan ise Mihri mah ın anlamıyla aşkını simgeleştirdi. Mihr güneştir, mah ay, Mihri mah ay ve güneşin buluşması… 21 mart akşamı baktığımızda Edirne kapı caminin minaresinde güneş batımına ve aynı anda Üsküdar caminin iki minaresi arasında ayın doğuşuna şahit oluruz. Her iki tepeyi de gören bir İstanbul tepesinden bakıldığında Sinan ın Mihri mah Sultan a aşkı önünde eğilmemek mümkün müdür? İşte bu aşkı Sinan yapıtında yaşattı.

    Tarihte aşk dendiğinde akla gelen şey sonsuzluk iken, dile getirilemeyen bir duygu iken, yaşamak hatta ağza almak yürek isterken günümüzde aşka nasıl da ömür biçer olduk. Kimi 3 yıl dedi kimi 4, kimi aşkın yaşı olmaz dedi, kimiyse kafasındaki yaş aralığına denk düşmeyen aşıkları eleştirdi. Kimi sosyal ağlarda sevdalandı, mektup yerini iletilere bıraktı. Sevdalının ulaşılabilirliği arttıkça aşkın ulaşılabilirliği arttı sandık. Oysa aşk mutasyona uğradı, her sakallıyı aşk sanar olduk.

    Aşk bize yüzünü çevirdiğinde tüm sarayları, tüm şehirleri yakılmış harabe buldu. Çünkü aşk aşk olmaktan çıkmış, bencilliğin içine hapsolmuş, güvensizliğin içine sıkışmış kontrollü bir duygu haline dönüşmüştü. Paris Helen, Kafka Milena, M. Sinan Mihri mah ve diğerleri hepsinde aşk beklentisizdi…

    Günümüzde ise her şeyi çabuk tüketir olduk, önce sözcükler kısaldı, sonraysa konuşmalar azaldı. Mutfaktan gelen o sevdiğin çorba kokusu, seni mutlu etmez seni doyurmaz oldu, açlık yerini doyumsuzluğa bıraktı. Hayatımızı yönlendiren küçük kara kutucuklar; tv bilgisayar önce yastıklarımızı sonra ise yataklarımızı ayırdı. Küçük makineleşme hareketleri insanı üretimden tüketime itti, insan makineyle daha fazla vakit geçirmeye başladı, yüzlerde Akdeniz gülüşü yerini Sibirya soğuğuna bıraktı; mutsuz ifadeler çoğaldı. Rekabet duygusu hırsı, hırs yarışı, kıskançlığı, hasedi ve tüm bunlar güvensizliği getirdi “ ben tatildeyken çiçeklerim ölmesin” diye komşuya bırakılan ev anahtarları yerini “aman yenisini alırız” a bıraktı. Aşklar da tüm bu bahsedilenlerden nasibini aldı. 

    Kişinin kendini gerçekleştirme alanı daraldıkça doyumsuzluk arttı ve doyumsuzlukla beraber tutku öldü. Yastığa bir geceliğine koyulan başların egoları besleyeceğine kanar olduk. Oysa egolar darbe yedi. Kendimize güvenimizi karşımızdakine gücümüzü ispatlamak uğruna tutkuyu anlık bir rahatlamaya bıraktık, çoğu bunu da tutku sandı. Arada saygı bitti.

    Rekabet “biz” i “ben” yaptı. Ve “biz”den önce söylenen “ben” ler ilişkiyi sürdürme sorumluluğunun bel kemiğine vurdu. Çünkü bağlanmak artık yanlıştı, bağlanmak demek “ben”i kaybetmek demekti buna inandırdılar oysa biz olmadan ben olmazdı düşünmediler. İşte tüm tapınaklar böyle yıkıldı.

    Aşkı oluşturan yakınlık, tutku, bağlılık ardından kocaman bir ben bıraktı ve ayrıldı. Yaz aşkı diye ömür biçtiğimiz aşklar kaldı geriye…

    Aşkınızın bir mihri mah olması dileği ile…

  • Ergenlik dönemi adını verdiğimiz süreç hangi yaşlar arasında görülür? Ergenliğin belirtileri nelerdir?

    Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir. Fiziksel değişimle birlikte, ruhsal ve cinsel olgunlaşma sürecidir. Seks hormonları dediğimiz östrojen ve testosteron hormonlarının artmaya başlaması ile birlikte, vücutta bazı belirtilerin ortaya çıkmasıdır. Ergenlik bulguları kızlarda ortalama 10, erkeklerde ise 12 yaş civarında başlar. Ergenliğin ilk bulgusu kızlarda meme gelişiminin başlamasıdır. Bazen buna koltuk altı-genital bölgedeki kıllanma eşlik edebilir. Erkeklerde ise ilk bulgu testis volümlerindeki artıştır. Genelde buna seste kalınlaşma ve genital-koltuk altı kıllanma da eşlik edebilmektedir.

    Erken Ergenlik ve Belirtileri Nelerdir?

    Ergenlik bulgularının erkeklerde 9, kızlarda 8 yaşından önce başlaması erken ergenlik olarak tanımlanır. Kızlarda genellikle meme tomurcuklanması ile başlar. Tomurcuklanma tek taraflı olabildiği gibi iki taraflı da başlayabilir. Erkeklerde ilk bulgu ise testislerin büyümesidir. Her iki cinste de büyüme ve gelişmenin hızlanması ile birlikte davranış değişiklikleri gözlenebilmektedir.

    Erken Ergenliğin Sebeplerinden Söz Eder Misiniz?

    Erken ergenlik tespit edilen tüm vakaların %15′inde, erkek çocuklarının %50′sinde erken ergenliğe yol açan bir neden söz konusudur. Altta yatan neden, beynin hormon salgılayan bölgelerinden kaynaklanan iyi huylu bir tümör olabileceği gibi daha nadir olarak diğer beyin tümörleri, yumurtalık ve testis tümörleri ve santral sinir sistemi hastalıkları da olabilir. Günümüzde erken ergenliğin endokrin bozucular olarak isimlendirilen ve hormonal dengeleri bozarak insan sağlığını olumsuz yönde etkileyen maddelerle ilişkili olabileceği düşünülmektedir.

    Büyüme hormonu eklenerek yetiştirilen meyveler (elma, portakal, çilek vb.) sebzeler (domates, brokoli, salatalık vb.), yine hormon (özellikle östrojen) eklenerek hızlı büyütülen tavuklar ve onların yumurtaları, etler ve sütler çocuklarda hormon uyarısını arttırmaktadır. Fast food tarzı ve yapay endüstri ürünleri ile beslenme alışkanlıkları aynı zamanda obeziteye sebep olarak vücut yağ oranını arttırmakta ve yine erken ergenliğe neden olabilmektedir.

    Yapılan araştırmalarda biberon, saklama kapları, plastik tabaklar, oyuncaklar gibi polikarbonat bileşiği içeren plastik mamullerin de erken ergenliğe yol açtığı görülmektedir.

    Zararlı kimyasallardan biri de diklorobenzendir. Genellikle oda spreylerinde, güveler için kullanılan ilaçlarda ve klozetlere konulan koku önleyicilerde bulunan bu kimyasal madde, buharlaşarak kolayca solunan havaya karışmakta ve yine erken ergenliğe yol açabilmektedir.

    Erken Ergenlik Teşhisi Nasıl Koyulur?

    Tanı öncelikle klinik olarak konulmaktadır. Ancak ergenlik bulguları saptanan çocukta laboratuvar ve radyolojik tetkikler ile de tanı desteklenmelidir. Ergenliği uyaran hormonların düzeyini ölçmek için kan örneği alınmakta, kemik yaşını değerlendirmek için el bilek grafısi çekilmektedir.

    Kızlarda ergenliğin rahim üzerine etkilerini ve yumurtalıklardaki değişiklikleri görmek için ultrason ve beyinde hormon salgılayan bir tümör olup olmadığını görmek içinse manyetik rezonans görüntüleme ya da bilgisayarlı beyin tomografisi çekilmektedir.

    Ebeveyn çocuğunda ne gibi belirtiler gördüğü takdirde hekime başvurmalı, ya da çocuğu takip eden hekimi durumdan haberdar etmelidir.

    Kız çocuklarında 8 yaşından önce memelerde büyüme, erkek çocuklarında ise 9 yaştan önce testislerde büyüme varlığında aile mutlaka doktora başvurmalıdır. Memelerde ve testislerde büyüme olmadan, genital ve koltuk altı bölgede kıllanma olması ise böbreküstü bezi hastalıklarının habercisi olabilmektedir. Mutlaka ileri tetkik yapılması gerekmektedir.

    Bu Konuyu Son Yıllarda Sıkça Duymaya Başladık. Erken Ergenlik Rahatsızlığında Bir Artış Mı Söz Konusu?

    Ergenliğin başlama yaşı cinsiyet, ırk, iklim ve çevre koşulları, beslenme ve kalıtsal özelliklere göre farklılık göstermektedir. Son yüzyılda birçok ülkede, ilk adet görme yaşında ve ergenlik başlama yaşında erkene kayma saptanmıştır.

    Ergenlik yaşı ortalama 16 yaştan, 11-12 lere düşmüştür. Bu yaş ortalaması düşmeye de devam etmektedir. Bunda endokrin bozucular diye adlandırılan zararlı kimyasallar, tarım ve hayvancılıkta kullanılan hormonlar, plastiklerin içerdiği polikarbonat bileşikleri gibi birçok çevresel faktörde sorumlu tutulmaktadır. Bunun dışında, erken ergenliğin çağımızın hastalığı olan obezite ile de ilişkili olduğu bilinmektedir.

    Kids&Gourmet olarak dergimizde yayınladığımız yemek tariflerinde beyaz un, şeker, işlenmiş gıda, kıvam arttırıcı, nişasta, jelatin, gıda boyası, zeytinyağı ve tereyağı harici yağlar, mısır şurubu vb. ürünler kullanmıyor ayrıca kızartma, hızlı pişirme, kavurma gibi yöntemlerden de uzak durmaya çalışıyoruz.

    Evde Yemek Yapılmasını Teşvik Etmek Amacımız. Bu Konuda Anne, Babalara Siz Neler Söylemek İstersiniz?

    Çocuklarımıza yapacağımız en büyük iyiliklerden biri, zararlı kimyasalları, hormonlu gıdaları, katkı maddelerini evlerimizde kullanmamaktır. Meyve ve sebzeleri mevsiminde yemeli, mümkün olduğunca organik ve iyi tarımla üretilen gıdaları tüketmeliyiz. Beyaz un yerine tam buğday unu, beyaz şeker yerine esmer şekeri tercih etmeli, çocuklarımıza ev yemeği yeme alışkanlığı kazandırmalıyız. Fast food dediğimiz hazır ve hızlı yemek alışkanlığı çocuklarımızda obeziteye zemin hazırlamaktadır. Bu tarz beslenmeden olabildiğince kaçınmalıyız.

    Hekim Kontrolü Olmadan İlaç Kullanımı Kesinlikle Olmamalı Ama Maalesef Hala Devam Ediyor. Bu İlaçlar Da Erken Ergenliğe Davetiye Çıkarıyor Olabilir Mi?

    Hekim kontrolü olmadan hiçbir ilaç kullanılmamalıdır. Özellikle genç sporcular tarafından kas kitlesini ve performansı arttırmak için bilinçsizce kullanılan anabolik steroidler (sentetik hormon ilaçları) erken ergenliğe sebep olmaktadır. Ancak bununda ötesinde karaciğer hasarı yapmakta, kalp ve beyin damar tıkanıklığı ile ölümlere yol açabilmektedir. Ailelerin bu konuda bilinçli olmaları ve çocuklarını bu tür ilaçların zararları konusunda uyarmaları hayati önem taşımaktadır.

    Erken Ergenlik Tedavisi Nasıl Yapılıyor?

    Tedaviye başlamadan önce altta yatan bir neden olup olmadığı araştırılmalıdır. Tüm vakaların %15′inde erken ergenliğe yol açan bir neden söz konusudur. Beyin tümörü veya yumurtalık tümörü gibi hormon salgılayan bir tümör varsa buna yönelik cerrahi tedavi yapılması gerekebilmektedir. Erken ergenlikle ilgili altta yatan bir neden bulunamayan vakalarda da cinsiyet hormonlarını baskılayıcı ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Tedavide amaç ergenlik bulgularını durdurmak, eşlik eden hızlı büyümeyi kontrol altına alarak çocuğun erişkin yaşta ulaşabileceği boy potansiyelini artırmaktır.

    Son Olarak, Ailelere İlave Etmek İstediğiniz Tavsiyeleriniz Var Mı? (Bu Soru Opsiyoneldir)

    Daha sağlıklı bir yaşam sürmek ve sağlıklı nesiller yetiştirmek istiyorsak, kullandığımız saç spreyinden şampuana, çocuğumuzun yemeğini sakladığımız kaplardan, sütünü koyduğumuz biberona kadar, evimizde kullandığımız temizlik maddelerine kadar önlem almamız gerekmektedir. Zararları bilinen kimyasallar konusunda duyarlı davranarak, bu maddelerin kullanımını minimum seviyede tutmaya çaba göstermek hem bireysel, hem toplumsal görevimiz olmalıdır.

  • Ataksi: denge bozukluğu

    ~~Ataksi yürüme, oturma gibi istemli hareketlerde bozukluk olmasıdır. En basit tabiri ile dengesizliğe ataksi diyoruz. Ancak bazı farklılıkları mevcuttur. Beyincik ve beyinciğe bağlı sinir yollarının etkilenmesinde, omurilik hastalıklarında, ayaklarda his kayıplarında, siniri ve beyni ilgilendiren hastalık durumlarında gelişebilir. Serebellar ataksi beyincik kaynaklı olan ataksi, hafiften ağıra kadar değişen dengesizlik, geniş tabanlı sarhoşvari bir yürüyüş ile karakterizedir. Her an düşecekmiş gibi olduğundan ayaklarını yerden kaldırmadan sürüyerek yürürler. Dengesizlik ani duruş ve dönüşlerde daha belirginleşir. Hasta ayakları bitişik, ayakta durmakta güçlük çekerler. Bu hastalarda sıklıkla sakarlık söz konusudur. Beceri gerektiren işlerde zorluk yaşanır.
    Ataxinin en sık nedenleri ilaç zehirlenmeleri, suçiçeği gibi enfeksiyonları izleyen beyincik tutulumları ve beyin-beyincik tümörleridir. Enfeksiyon ile ilişkili ataksi nedenleri içinde çocuklarda en sık görülen akut serebellar ataksidir. Viral ve diğer enfeksiyonlardan (suçiceği, kabakulak, parvovirus, Epstein-Barr virüs) sonra 1-3 hafta içinde gelişir. Genellikle 1-4 yaş arasındaki çocuklarda görülür. Aniden başlar. Hafif veya ağır derecede olabilir. Ağır olsa dahi bilinç açıktır. Başlangıçta kusma olabilir, ense sertliği ve ateş yoktur. Gövde ve ekstremitelerde (kollarda ve bacaklarda) ataksi, dizartri (konuşma bozukluğu) ve hastaların yarısında gözlerde istemsiz haraket (nistagmus) gözlenir. Akut serebellar ataksi birkaç günde kendiliğinden düzelmeye başlar, çoğu zaman 3-4 haftada iyileşir. Bazen hafif derecede olmak üzere 2-5 ay devam edebilir. Çok azında davranış ve konuşma bozukluğu, hareketlerde bozukluk (koordinasyon bozukluğu) kalabilir.
    Dengesizlik bir beyin tümörünün ilk bulgusu olabilir. Beyin ve beyincik tümörlerinde ataksi yavaş yavaş başlayarak giderek artar. Kafa içi basıncının artması neticesinde bulantı, kusma, çift görme, gözlerde şaşılık ve bilinç değişiklikleri görülebilir. Okulda çok başarılı olan bir çocuğun başarısı giderek gerileyebilir. Bazı çocuklar yürüyemez hale gelebilir.
    İlaç zehirlenmeleri de ataksi nedenidir. Yeşil reçete bazı ilaçların zehirlenmelerinde hemen ortaya çıkar. Genellikle evde bu ilaçları kullanan birileri vardır. Bazande misafirlikte yaramazlık yapan çocuk kimse görmeden içebilir. Bu durumun özelliği bir anda başlayan ataksidir. İlacın etkilerine bağlı başka bulgularda (aşırı uyuma, bilinç değişiklikleri, anlamsız konuşma) görülebilir. Bu nedenle evde özellikle yeşil reçete ve diğer tüm ilaçlar çocukların ulaşamayacağı yerlere konulmalıdır. Zehirlenme durumunda hemen acile başvurulmalı ve mide yıkaması uygulaması yapılmalıdır.
    Ülkemizde ataksinin başka bir nedeni de Guillain-Barre Sendromu denilen hastalıktır. GBS diye kısaltılarak ifade edilen bu hastalık bir felç durumudur. GBS genellikle geçirilen bir üst solunum yolu enfeksiyonu izleyen günlerde bazan aynı zamanda gelişir. Hastalık hafif bir dengesizlik, yürüme bozukluğu ile başlayarak ayaklardan yukarıya doğru ilerler. Ağır hastalarda tüm vücut etkilenebilir. Bazan solunum cihazı ihtiyacı olabilir. Tedavi ile hastalarda çoğunlukla iyileşme olur.
    Bazı genetik hastalıklarda beyincik erimesine neden olarak ataxiye neden olabilir. En zor hastalar bunlardır. Genellikle bir tedavisi yoktur. Hastalık giderek ilerleyerek yürüme fonksiyonu bile etkilenebilir. Ataksi telenjektazi denilen hastalıkta denge bozukluğu ile hastalık başlar. İleri yaşlarda gözün beyazındaki damarlarda artış olur. İmmün sistem etkilenerek sık enfeksiyon görülür. Beyincik giderek erir. Bazı hastalarda nöbetler görülebilir. SCA denilen spinoserebellar ataksi hastalığı 1den 15’lere kadar klasifiye edilmiş diğer bir genetik ataksi nedenidir. Bu hastaların kaderi giderek yürüme bozukluğudur. İlerleyen hastalar spastik hastalar gibi olurlar. Sonunda hastalar kaybedilir.
    Çocuklarda ataksi çok önemli bir bulgudur. Hele hele ani başlayan bir ataxi çok ciddi bir hastalığın belirtisi olabilir. Bu nedenle bir çocukta dengesizlik fark edildiği anda çocuk nöroloji uzmanına acil olarak başvurmalıdır.

  • Tüm hastalıkların tanısında tüm genom ve tüm ekzom analizi

    İnsan genetik yapısının çalışmalarının yer aldığı “İnsan Genom Projesi” ile insandaki DNA dizisinin (A:Adenin, G:Guanin, T:Timin, C:Sitozin), genetik şifresinin tamamlanıp, 24 Nisan 2003 yılında yayınlanmasından ve DNA’nın keşfinin 50. Yılı olmasından dolayı, her yıl 25 Nisan “Dünya DNA Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

    DNA her kişiye özgü 3 milyar 200 milyon A,G,T,C harflerinden oluşmaktadır. Nasıl insanların görünüşleri bir birine benzemiyor ise, görünüşlerine yol açan gen yapıları da bir birbirine benzememektedir. Bu nedenle her bireyin kendine özgün bir DNA sı vardır.

    Genin yapısı: Gen, kendine özgü protein sentezinden sorumlu DNA parçasıdır. Enzimler protein yapılı olduğundan her gen bir enzim sentezler. Buna bir gen bir polipeptit hipotezi denir. Oluşan enzimlerde kendine özgü kimyasal reaksiyonları katalizlediği için genler enzim etkinliklerini belirlemiş ve yönetmiş olur.

    Gen mutasyon nedeniyle değişirse enzim sentezleyemeyeceği için canlıda çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir ya da canlı yaşamını sürdüremez.

    Genetik çalışmalarında geliştirilmiş en temel teknolojilerden biri olan DNA dizilemesi araştırmacılara DNA parçalarındaki nükleotid dizisini belirleme olanağı sağlamaktadır.

    1977’de Frederick Sanger ve çalışma arkadaşlarınca geliştirilen bir DNA dizileme yöntemi DNA parçalarını dizileme de artık rutin bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Bu teknoloji sayesinde araştırmacılar, birçok insan hastalığıyla ilgili moleküler dizileri inceleme olanağına kavuşmuşlardır.

    DNA dizi analizinde genin büyüklüğüne yani bir gende ne kadar çok bölge var ise, test süresi o kadar zaman almaktadır. Bu yöntem, sokak sokak dolaşarak adres bulmaya benzemekte, bir caddeyi gen kabul edersek, caddede ne kadar çok sokak var ise adresi bulmak o kadar zaman alır.

    Son yıllarda tüm ekzom analizi ve tüm genom analizleri 200.000 ekzom ve 21. 000 gen taranarak tüm hastalıkların tanısında %90 başarı sağlanmaktadır.

    Ayrıca hücrenin enerjisini sağlayan mitokondrial genlerde çalışarak hastalıkların tanısı netleşmektedir.

    Tüm ekzom ve tüm gen analizi bir şehirde bir adres aramaya benziyor. Mahalleler, caddeler ve sokaklar taranarak adres bulunuyor. Ev adresi bulununca yani mutasyon saptanınca aynı evdeki bireyler de bu mutasyon var mı yok mu taramak hem kolay hem de kısa sürede gerçekleşiyor.

    Merkezimizde alınan kanlar önce işleme tabi tutuluyor, sonra Almanya’da bulunan CENTOGENE laboratuvarlarına özel kartlar ile gönderiyoruz, yaklaşık iki ay içinde sonuç alıyoruz.

    Sonuçlar alındıktan sonra, sonuçların kişiye göre ayrıntılı yorumu yapılarak genetik danışma verilmektedir. Ayrıca takip eden hastanın hekimi ile görüşülmekte karşılıklı olarak hastanın klinik ve moleküler yönü tartışıldıktan sonra, kişinin tanısı netleşmekte ve tedavi yöntemi, hekimi tarafından daha net olarak belirlenmektedir.

  • Kadın Olmanın Dayanılmaz Yüceliği

    Kadın Olmanın Dayanılmaz Yüceliği

    Kalıp değil bir fikir… Elmas sorguçlu fakir; Açıkta sırrı bakir; Kadın… Çölde kaçan bir serap; Yönü kementli mihrap… Madeni som ıstırap; Kadın… Dipsiz hasrete tuzak; En yakınken en uzak…. Tadı zehrinde erzak; Bir işaret, bir misal. Ayrılık remzi misal. Allah’a yol birtimsal Kadın… Necip Fazıl Kısakürek Kadın… Doğanın dengesi, olmazsa olmazı… Elmanın diğer yarısı. Kadın denince aklıma bunlar geliyor. Bir de Hazreti Muhammed’in “hadis-i şerifi”. Şöyle demiş peygamberimiz: “Cennet annelerin ayağının altıdadır.” Anneler de kadın olduğundan cennete erkeklerden daha yakın olduklarını düşünüyorum. Dişinin bu tartışmasız yüceliği insanlık tarihinin neredeyse başlarından beri hep ikincilleştirilmiş, hatta çoğu kez kimliksiz bir kılıfa sokulmuş. Bu, fizik gücüne dayalı erkek egemenliğinden kaynaklanıyor olmalı. Çünkü erkekte kadının bu mükemmel donanımı yok. Çetin ALTAN bu konudaki araştırmasını “Divanda Kadın” başlığıyla yapmış: “Sanırım erkekler arasında; bizim Osmanlı ozanları kadar, kadınlara ağız dolusu sövüp sayanı pek gelmemiştir. Fazıl Efendi, tüm dünya kadınlarını ayağa kaldıracak bir küstahlıkla yükleniyor kadınlara: Er olan bir ola mı kancık ile Anulur (bir tutulur mu) mu kaçi (keçi)kıvırcık ile Sümbülzade Vehbi Efendi de ünlü kadın düşmanlığıyla sorunu özetliyor: Ne açık göz o pür-efsunlardır Ne başı örtülü mel’unlardır. Neden bu kadar kızmışlardır kadınlara, bilinmez. Oysa geçen yüzyılın ortasına dek; Kapalıçarşı’nın Nuruosmaniye kapısı dışındaki pazarda, neredeyse okkayla satılıyordu fakirler. İmam nikâhını kıyıp, şerbetleri içtikten sonra; ertesi sabah tepen attı da: “ – Testi boş” diye bağırdın mı; yeni gelin, pılısını pırtısını koltuğunun altına sıkıştırarak anasının evine dönüyordu. Ve sen, imam nikâhıyla bir tane daha alıp, ertesi sabah: “ – Testi boş” diye yine bağırabiliyordun. Yahut tutsak pazarına gidiyor, evire çevire her yanına bir iyi baktıktan sonra, beğendiğin bir tanesini alıp, getiriyordun eve. Bir süre sonra da; canın isterse, yine götürüp satıyordun pazarda. Üç beş kuruş üstüne vererek, bir yenisini alıyordun. Bizim Osmanlı edebiyatında, düzyazı geleneği olmadığı için; kimse tutsak pazarından alınmış anne, yahut ninelerinin anılarını yazmamıştır. Eski yüzyıllarda İstanbul’a gelmiş yabancılar yazmışlardır tutsak pazarlarını daha çok. Kadının bu ölçüde kişiliksiz olduğu bir toplumda; yine de ozanların onlara veryansın etmeleri, bilmiyoruz nedendir. Kadınların ise erkekler için söyledikleri hiçbir şey yok. Kendi kendilerine: “ – Allah iki gözünü kör etsin de, süründürsün inşallah” diye beddua etmekten başka… Osmanlı ozanlarının kadına karşı duydukları öfke, insanı şaşırtacak kadar acımasız ve derin. Oysa oyalı, oymalı nice nice aşk şiirleri yazanlar da yine onlardır. Anlaşılan: “ – Hem söverim hem döverim, hem de severim”diye bakmışlar kadına… Çağımızda dahi biraz böyle. Ama hiç değilse eleştiri ve veriştiri, sadece erkeğin tekelinde değil artık. Üstelik gitgide belki de; eskiye inat, sadece hanımların tekelinde olacak.” Aslında kendini üstün gören eril güç oldukça âcizdir dişinin karşısında; çünkü gönendiği tüm varlığını istese de istemese de onun desteğine borçludur. Bunun farkındadır veya değildir, ama fizik gücüyle donanmış yapılı bedeninin ego’su bu kavramı hep göz ardı etmiştir. Bedenî zafiyetine rağmen aslında erkekten çok daha güçlüdür kadın. Fıtri kabiliyetlerinden bahseden Duhamel, onların “erkeklerden daha çok hikmet sahibi olduklarını, ancak daha az bilip daha çok anladıklarını” söyler. Bilim, erkeğe göre ağrı eşiklerinin çok daha yüksek olduğunu saptamıştır onlarda. Hasletleri fazladır. Esneklikleriyle olumlu, doğurganlıklarıyla ve annelikleriyle kutsal; çekicilikleriyle de birer maşuka’dırlar. Tarihe şöyle bir bakarsak, Mustafa Kemal’in dışında ne kadar güçlü lider varsa, hemen hepsinin arkasında bir kadın olduğunu görürüz. Attila ve Cengiz ana erki toplumdan geldikleri için, hatunlarıyla olmalarına rağmen asıl güçlerini annelerinin desteğinden almışlardır. Napolyon’un arkasında Jozefin, Hitler’in arkasında Eva Braun, Arjantin’de devrim yaratan Juan Peron’un arkasında da Eva’yı görürüz. Viktor Hugo “Aşkın bir deniz, kadının o koca deryanın kıyısı olduğunu” söylemiş. Deniz keyfinizi yoğunluğunuzu atmak amacıyla karaya ayak basmakla sürdürüyorsunuz. Bir atasözümüz, “kadının zarf, erkeğin mazruf” olduğundan bahisle, zarfın erkeğin her olumsuz davranışını, her yanlışını massetmesi, kısaca onlara ters gelen her oluşumun “erkeklerin aflarına mağruren” yok edilişini anlatıyor. Mazruf’un“zarfın içine giren” anlamını taşıdığını söyleyelim bu arada. Naturalarındaki “geçim ehli olmak” gibi özelliklerinin yanında, Konfiçyüs’un tespitiyle “Her şeyi affederler, fakat asla unutmazlar.” Bir de bu yanları var kadınların. Atatürk’ün önderliğini yaptığı karanlığa karşı savaş, ölümünden sonra hedefine gidiyor görüntüsü altında yön değiştirmiş; ilkelerinin ışığı saptırılarak eskiye dönüş hızlandırılmıştır. Gün geçmiyor ki, kadına şiddet olayları yaşanmasın. Ülke insanımızın paydaş olduğu bu durumdan arınma şansının olup olmadığının hesabını yapmamız da mümkün görünmüyor. Olumluluk yelpazeleri çok geniş olan kadının savunma güçleri de o nispette fazladır, ancak gelişmişliği bizimki gibi ya da bizden aşağıda olan toplumlardaki kadınlar bunun farkında değiller. Zaten fark edenin de borusunu tıkıyorlar hemen. Halide Edip Adıvar’ın bu konudaki savı şöyle: “Kadınlar kendilerini sevenler için değil, onlara hükmedenler için can verirler.” Bunun “feodal yapının” bir parçası olduğunu görüyoruz. Yaradılışı itibarıyla onu kalıba sokmak çok zordur; meğer kendi isteye… Aksi halde kabullenmiş gibi göründüğü kuralları tersine çevirir. Alexandre Dumas’nın da şöyle bir tespiti var: “Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar” Arkaik çağ düşünürlerinden Publius Syrus da “Bir kadın ya sever ya nefret eder; ortası yoktur.”sözüyle tamamlıyor Dumas’yı. Bir başka yönleri de sevecen, yakınsak ve özverili oluşlarıdır. “Kadın kocasının delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı, ihtiyarlıkta da hastabakıcısıdır.” Diyor Francis Bacon ve ekliyor: “Kadın, içinde ne kadar çok kadın barındırırsa o kadar çok sevilir.” Yani o “sevgili,arkadaş, anne, ev kadını, aşçı, hizmetçi ve sair unsurları” bünyesinde tutabildiğince çok sevilir. Çünkü bunlar erkekte bulunmayan vasıflardır. “Kişiye imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı ‘saliha’ kadındır”diyor Hazreti Ömer. Saliha’nın elverişli iyi, uygun anlamlarını taşıdığını belirtelim. Mozart’ın bestesi “Bütün Kadınlar Böyle Yapar” Operasının librettosu da ilginç. Sanırız yazarının kadınlardan beklediği ilgi sürekli tavsiye olunca umutlarını yitirmesine sebep olmuş. Bir bölümünde şu dizeler var: “Her kim ki kadın kalbinden sadakat bekler; O denizi sabanla sürer, Kuma tohum atar, Rüzgârı ağla yakalamak ister” Bu davranışı umduğu kişiyi bulamamasından kaynaklanıyor olabilir; güçlü üreme içgüdüsü belki de mükemmeli beklemesi gerektiğini söylüyor… İspanyol filozof José Ortega Gasset de kadının bir erkekle yakalayabileceği duygusal hazzı şöyle dile getirmiş: “Bir kadının sevgisi, tutkulu kadının yaptığı gibi, içindeki varlığı ilahi bir biçimde teslim etmesi, belki de ussallıkla ulaşılamayacak tek şeydir. Dişi zihninin çekirdeği; kadın ne kadar zeki olursa olsun, us dışı bir güçle yüklüdür. Erkek ussal bir yaratıksa, dişi us dışı yaratıktır. İşte bizim bir kadında bulduğumuz en yüce mutluluk budur.” Lord Byronda bir saplama yapmış kadınlarla ilgili: “Kadınlar hakkında feci olan şey, neonlarla ne de onlarsız yaşanabilmesidir” diyor. Bizce de öyle. Baştan da belirttiğimiz gibi, elmanın diğer yarısıdır kadın. Gazeteci yazar Pakize Hanım da (Pakize Suda) kadınları anlamaya çalıştığını söyleyen bir erkeği şöyle cevaplıyor: “ -Hamamböceğini takip edeceksin! Hamamböceği hızla bir istikamete doğru yol alırken, hiç bir engelle karşılaşmamasına rağmen aniden durur ve bambaşka bir yöne doğru koşmaya başlar.” Bunun nedenini çözdün mü, kadınları anladın demektir.” Bu da bir kadın yazarın kadınların anlaşılırlıkları hakkındaki fikri. Geçmişe döndüğümüzde erkek egemen yaşantıya baş kaldıran kadınları da görüyoruz.Bunlardan biri kalemiyle savaş veren Aurora Dupin, müstear adıyla George Sand. Küçük yaşından itibaren babaannesi tarafından yetiştirilen, yaşamını bir süre de manastırda geçiren Aurora erkek egemen ağırlıklı evliliğe ancak bir yıl dayanabilmiş; benliğindeki güçle yaşamını yazar olarak kazanma çabasıyla birçok zorluğu yenerek seçkin bir edebiyatçı olmuştur. Balzac, Flaubert, Musset ve Alexandre Dumas gibi edebiyat tarihinin devlerinden takdir ve destek görmesine ve: “Bir erkeğin kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu”nun söylenmesine rağmen, “Bu şerefin erkeklere ait olduğunu” beyanla onu “Academie Française’e” kabul etmezler. Bu olumsuz kavram,yine sahne almıştır. Ama o aldırmaz. Diri kişiliğinin gücüyle bunun önemsiz olduğunu vurgular. Rus yazar İvan Turgenyev’e yazdığı mektupta şöyle der Flaubert: “Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şevkat olduğunu bilmek için onu, benim tanıdığım gibi tanımak gerekir.” İşte Aurora Dupin… Erkek egemenliğinin yıldıramadığı büyük bir kadın! Diğeri de silahıyla savaş vermiş, Martha Jane Canary. Toplum ona Calamity Jane adını yakıştırmış. Bunun ağzı pis, erkek tarzında viski içip tütün çiğneyen biri; ama mert… ama haksızlığa, hele de toplumsal ikiyüzlülüğe karşı. Silahı da çok güçlü.Bu arada Calamity’nin bela ve pislik anlamına geldiğini hatırlatalım. Geçmiş bu tip kadınlarla dolu. Haydi, gelin de bir erkek olarak takdir etmeyin onları! Yazıyı bir düşünürün tümceleriyle tamamlayalım: “Hayatınız, seçtiğiniz kadındır… Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz artar. Hayat kat kattır. Babil’in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir başka terasa sizi o kadın götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat,yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır… Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.” Zaman zaman akıl erdiremediğim, kimi zaman da ufuklarına ulaşamadığım tüm kadınlara saygılarımı sunuyorum buradan. Gönüllerince kaçamak bakışlar, ilk dokunuşlar, zıplatan yürek çarpıntıları, uyur-uyanık tatlı hayaller yaşasınlar… Kısaca hepsine aşk diliyorum.

  • Çocuklarda çölyak hastalığı

    Çocuklarda çölyak hastalığı

    Çölyak hastalığı nedir?

    Çölyak Hastalığı ince bağırsağın, GLUTEN adlı proteine karşı ömür boyu süren ve kronikleşen alerjisi, hassasiyetidir. Buğday, Arpa, Çavdar ve Yulaf gibi tahıllar GLUTEN içerir. Alınan gıda, ince bağırsakta bileşenlerine ayrıştırılıp bağırsak mukozası üzerinden kana karışır. Vücudumuzun yeterince gıda alabilmesi, ince bağırsakta çok sayıda bulunan ve VİLLUS çıkıntıları olarak adlandırılan kıvrımlar tarafından sağlanır. Çölyak Hastaları glutenli yiyecekler tükettiklerinde bağırsak mukozasında alerji nedeniyle villus çıkıntıları ve kıvrımları tahrip olarak azalır ve küçülürler. Böylece bağırsak yüzölçümü gittikçe azalır ve alınan gıdalar emilemez hale gelir. Sonuçta beslenme yetersizliği, arkasından da hastalık belirtileri ortaya çıkar. 

    Belirtileri
    -Karın Bölgesinde öne doğru şişkinlik
    -Yaşa göre kilo azlığı
    -Kas zayıflığı
    -Kansızlık
    -Dışkıda anormallik, büyük tuvalet ihtiyacı artması
    -Kusma
    -Bezginlik
    -İştahsızlık
    -Büyüme geriliği
    -Ağız içinde oluşan aftlar
    -İştahsızlık, gaz şikayetleri
    -Eklem ve kemik ağrıları
    -Sinirlilik
    -Ciltte kaşıntılı döküntüler

    Çölyak hastalığı ile ilişkili hastalıklar
    Atrofik gastrit
    Addison hastalığı
    Alopecia
    Kolit (özellikle mikroskopik / lenfositik kolit)
    Konjenital kalp kusurları
    Dermatit herpetiformis
    Down sendromu
    Hypo-splenia
    IgA nefropati I
    nfertilite ve düşük nüks
    Karaciğer enzim bozukluğu
    Nörolojik hastalıklar (nöropati, ataksi, hafıza bozukluğu, migren, epilepsi, ya da kas sertliği dahil)
    Primer biliyer siroz
    Sedef hastalığı
    Sarkoidoz
    Serum IgA eksikliği
    Sjogren sendromu
    Tiroid hastalığı (otoimmun hipo-veya hiper-thyroidism)
    Turner sendromu
    Tip 1 diyabet
    Vaskülit Williams sendromu
    Bağırsak kanseri ve Lenfoma gibi hastalıklar
     

    Tanı yöntemleri
    Çölyak hastalığının insan sağlığı üzerinde önem taşıyan birçok değişimlere neden olmasından dolayı doğru teşhisi önemlidir. Çölyak hastalığı her yaşta teşhis edilebilmektedir. Çoğunlukla belirtiler ilişkili bir başka hastalığı da düşündürmektedir. Erken osteoproz, kansızlık, teşhis edilmemiş Laktoz alerjisi gibi. Kan testleri ve sonrasında ince bağırsak biyopsisi ile kesin tanı konulmaktadır.
    Çölyak Hastalığı Alerji Testleri, Rezonans ve Homeopati v.b yöntemlerle teşhis edilemez.
     

    Tedavi
    Çölyak hastalığının tek tedavisi GLUTENSİZ sıkı bir diyettir. Diyetin sıkı bir şekilde uygulanması ile düzleşen ince bağırsak yüzeyi normal şeklini ve işlevini tekrar kazanmaktadır. Çok az miktarda alınan gluten bağısaklardaki tahribatın tekrarlamasına neden olur.
    Glutensiz sıkı bir diyetin uygulanması süesince Çölyak hastasının genellikle bir şikayeti olmaz. Beslenme tarzının değiştirilmesinin ardından genelde kısa b ir süre içerisinde şikayetler belirgin şekilde azalır. Şikayetlerin tamamen kaybolma süresi ince bağırsaktaki tahribat derecesi, hastanın yaşı, ve diğer faktörlere göre değişkenlik gösterebilir.
    Gluten içeren gıdalardan kaynaklanan, hissedilebilir şikayetler çoğunlukla uzun süreler sonrası hatta bazen yıllar sonra kendini gösterir. Diyetin bozulması ya da terk edilmesi tedavi edilmesi çok daha zor olan ağır hastalıklara neden olabilir.
    Diyetin uygulanmasında yapılan ihlal ya da ihmallere rağmen hasta tarafından hissedilebilir şikayetlerin oluşmaması, asla glutensiz diyetten vazgeçilmesi anlamına gelmez.
     

    Kesinlikle yasak gıdalar
    Buğday, arpa , çavdar ve yulaf katkılı her türlü ürün (Un, bulgur, irmik, makarna, şehriye, kuskus kepek gibi).Galeta ununa, una batırılarak kızartılmış tavuk balık gibi et ürünleri. Malt kullanılan içecekler, bira votka cin v.b.Hazır çorbalar, pilav, köfte, pane harçları. Gluten içeren çikolata ve sakızlar.

    Gluten içermeyen güvenli gıdalar
    Mısır, Pirinç, Patates, Kestane unu, Nohut unu, Soya unu, üzüm çekirdeği unu, tapioka, Yumurta, Reçel, Bal, Baharat ve bitki içermeyen sirke çeşitleri, meyve sirkesi, Balık, balık konserveleri (Una batırılmamış baharatlanmamış taze veya dondurulmuş balık. Kendi suyunda ya da yağında balık konserveleri, midye karides yengeç v.b (Una batırılmamış, daha önce unlu gıdalar kızartılmış yağda kızartılmamış). Domates ve tuz içeren salça. Tüm işlenmemiş, kabuklu kuru yemiş türleri yer fıstığı ay çekirdeği kabak çekirdeği badem (Paketlenenler ve işlenmiş olan,tuzlanan kuruyemişler gluten içermektedir). Kümes hayvanları etleri, sığır dana kuzu etleri (Una batırılmamış ve baharatlanmamış olmalıdır). Tüm Sebze çeşitleri. Tüm Meyve çeşitleri. Bakliyatların tüm çeşitleri. Kuru fasulye,mercimek, nohut, kırmızı ve yeşil mercimek, barbunya, soya fasulyesi, börülce gibi. Tüm katı ve sıvı yağ çeşitleri, Tüm şeker çeşitleri (Toz şeker, pudra şekeri, kahverengi şeker).

    Çölyak hastalığının uzun vadedeki riskleri
    Çölyak hastalığının uzun dönem sonuçları kötü beslenme ve besin emiliminin bozukluğu ile ilgilidir.Tedavi edilmemiş çölyak hastalığı kronik kötü sağlık, osteoporoz, kısırlık, düşük, depresyon gibi rahatsızlıklara yol açabilir. Ayrıca ince bağırsak kanseri ve lenfoma gibi rahatsızlıkların ortaya çıkma riski artar. Çocuklarda, boy kısalığı ve davranışsal sorunlar, gelişim eksikliğine neden olabilir.

  • Aile Terapisi

    Aile Terapisi

    Kişinin günlük hayatını, sosyal ilişkilerini, iş veya okul başarısını etkileyen psikolojik rahatsızlıklar ya da çeşitli iletişim bozuklukları bireyin kendinden ve genetik yapısından, doğal çevresinden, ev dışında bulunduğu ortamlardan kaynaklanabileceği gibi evim tam da içinden; yani aile ortamından da kaynaklanabilir. Aynı şekilde tamamen ailenin işleyişinden kaynaklanmayan ya da büsbütün başka bir nedene bağlı olarak gelişen sorunların kiminde de bireysel terapiler yerine aile terapileri tercih edilmesi çözüme daha kolay ve etkin biçimde ulaşılmasını ve çözümün kalıcılığını sağlayabilir. Aile terapisinin hangi durumlarda gerekli olduğuna ve işe yarayıp yaramayacağına karar vermek kesinlikle alanında yetkin uzmanların işidir.

    Başta bağımlılık tedavisi ve stres olmak üzere kişinin kendi sorunuymuş gibi görünen pek çok konuda çözüme varılamamasının sebebi çözümün bir parçası olması gereken yakın aile üyelerinin sürece dahil edilmemeleri olabilir. Bu durum çocukların ve ergenlik çağındaki gençlerin yaşadıkları kimi özgüven eksiklikleri, kaygı bozuklukları, konuşma bozuklukları, okul başarısızlığı ve sınav kaygısı gibi problemler için de geçerli olabilir.

    Aile terapisi esas olarak var olan sorunun adlandırılması, nedenlerinin saptanması, çözüm yolunun belirlenmesi ve tüm yakın aile üyelerinin sorunun çözümünde belli ölçüde rol almalarını içerir. Aile terapisinin faydaları arasında aile içinde yaşanan iletişim kopukluklarının giderilmesi, kuşaklar arası çatışmaların hafiflemesi, aile içinde karşılıklı birbirini suçlamaya dayalı yıkıcı davranışların en aza indirilmesi, özellikle çocuklar ve gençler için daha sağlıklı bir gelişim ortamının sağlanması, evdeki huzurun ve aile bireyleri arasındaki sevgi bağının güçlenmesi sayılabilir. Aile terapisinde tüm bunların yanında tüm katılımcıların bireysel sorunlardan çok bütüne odaklanmaları ve problemleri başkalarının gözünden de görülmeleri sağlanarak ulaşılan çözümlerin uzun vadeli olarak kalıcı hale gelmesi amaçlanır.

    Terapilere genellikle anne, baba ve çocuklar katılsa da aile terapisi programlarına dahil edilebilecek aile üyelerinin bir sınırı yoktur. Çözülmeye çalışılan sıkıntıyla bağlantısı olan ya da daha sonra aynı sorunlarla karşılaşılmaması için bilgilendirilmesi gereken tüm aile bireyleri bu terapilere katılabilirler. Sorunun esas kaynağını ve çözümün parçasını oluşturan aile üyelerinin pek çok seansa iştirak etmeleri beklense de diğer kişilerin her seansa katılım sağlamaları zorunlu olmayacaktır.

    En Çok Sorulan 5 Soru?

    1-Aile Terapisi Ne Kadar Sürer?

    Her seans 50 dakika sürer ve verimlilik açısından haftada bir tekrar edilmesi ve en az 2-4 ay sürdürülmesi gerekir. Bu seanslarda hedeflenen davranış değişikliği birlikte belirlenir.

    2-Aile Terapisi Nasıl Uygulanır?

    Aile terapisi psikolojik rahatsızlıkların tedavisini amaçlamaz. Tüm aileye ve bireylerine konsantre olur. Aile bireylerinde herkes birbirini olumlu ve olumsuz etkileyebilecek konumdadır.

    3-En Çok Faydası Nedir?

    Aile içi sorunların veya aile bireylerinde kişiselleştirilmiş olan sorunların çözümünde tüm aile bireyleri kendi çerçevesinden katkı sağlayabileceğini ve bunu nasıl yapabileceğini öğrenir.

    4-Kimler Katılabilir?

    Çekirdek ailenin bütün fertleri bu terapinin müşterileri konumundadır. Bununla birlikte daha geniş çerçevede katılım sağlanabilir. Bu ilk seanslarda değerlendireceksiniz.

    5-Ne zaman Aile Terapisine İhtiyaç Duyulur?

    Aile içinde çözülemeyen sorunlar kronikleşmeden bir aile terapistinden yardım alınabilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklarda yumuşak doku tümörleri

    Çocuklarda yumuşak doku tümörleri

    RABDOMYOSARKOM: Çocukluk çağında en sık rastlanan yumuşak doku tümörü olan rabdomyosarkom bu çağdaki kanserlerin %5 – 8’ini oluşturur. Herhangi bir anatomik bölgede bulunabilirler. En sık baş ve boyunda (%40), genito üriner sistemde (%20), ekstemitelerde (%20) ve gövdede (%10) bulunurlar. Retroperitoneal bölge (karın arka duvarı) ve diğer bölgeler (%10)’unu oluşturur. Ekstremite lezyonları ileri yaş çocuklarda daha sıktır ve alveolar histolojik yapıya sahiptirler.

    Rabdomyosarkom nörofibromatozlu hastalarda daha sık görülmesi genetik bir etkiyi düşündürür. Rabdomyosarkomun çizgili kaslarla aynı embriyonik yapraktan geliştiği düşünülmektedir. Işık mikroskobu görüntülerine göre Ewing sarkomu, nöroblastom ve Hodgkin dışı lanfomalarıda içeren küçük yuvarlak hücreli tümörler grubuna dahildir. Patolojik örneğin kesin tanısı için iskelet kasına özel antikor kullanılarak yapılan immün-histo kimyasal çalışmalar ve elektron mikroskopisi gerekebilir. Spesifik histolojilk tipin belirlenmesi tedavi planlamada ve prognozu belirlemede önemlidir.

    Rabdomyosarkom’ların bilinen 4 histolojik tipi vardır:

    a- Embriyonel tip: Tüm olguların %60’ını oluşturur. Orta derecede bir prognoza sahiptir.

    b- Botroid tip: Embriyonel formun bir varyantıdır. Tümör hücreleri vücut boşluğuna üzüm salkımı şeklinde uzantılar yapar. Bu tip olguların %6’sını oluşturur ve sıklıkla vajina, uterus, mesane, nozofarenks ve orta kulakta görülür.

    c- Alveolar tip: Tüm olguların %15’ini oluştururlar. Tümör hücreleri alveole benzeyen yapılar oluşturacak şekilde gelişmeye eğilimlidirler. En sık olarak gövdede ve ekstemitelerde görülür ve prognozu en kötü olanıdır.

    d- Pleomorfik tip (Erişkin formu): Çocuklarda nadirdir. Olguların ancak %1’ini oluşturur. Rabdomyosarkomlar en sık, ağrılı ve ağrısız bir kitle ile kendini gösterirler. Bulgular normal yapıların yer değiştirmesinden veya tıkanıklığından kaynaklanır. Nazofarenks kökenli bir tümör burada ödeme, solunum bozukluğuna, burun kanamasına, yutmada ve çiğnemede güçlüğe sebep olabilir. Tümörün kafa içine yayılımı kranial sinir paralizisi, körlük ve artan kafa içi basıncı nedeni ile baş ağrısı ve bulantıya sebep olabilir.

    Primer göz tabanındaki tümörler göz etrafında ödeme, pitoza ve görme bozukluğuna bağlı olarak erken tanı alırlar. Orta kulaktaki tümörler kronik otite, işitme kaybına ve etkilenen tarafta kafa içi bulgular gelişir. Gövde ve ekstremite rabdomyosarkom’u çoğu kez ilk olarak bir travma sonrası fark edilir ve başlangıçta hematom zannedilebilir. Şişlik azalmıyor yada artıyorsa maliğniteden şüphelenilmelidir. Genito-üriner sistem tutulumu sonucu, hematüri, alt üriner sistem tıkanıklığı, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, inkontinans (idrar tutamama) görülebilir. Paratestiküler tümörler genelde skrotum da ağrısız, hızlı büyüyen bir kitle şeklinde kendini gösterebilir.

    Vajinal rabdomyosarkomlar vajina ağzında üzüm salkımına benzer bir kitle halinde sarkmasıyla ortaya çıkabilir (Botroid Sarkom) ve idrar yolu ile kalın bağırsak septomlarına sebep olabilirler. Herhangi bir bölgede oluşan tümör erken yayılım ve akciğer metastazları ile solunum sıkıntısı yapabilirler. Yaygın kemik tutulumu semptomatik hiperkalsemiye neden olabilir, böyle hastalarda primer lezyonun tespiti zorlaşabilir. Hastalarda kesin tanı biyopsi, mikroskopik görüntü ve immünohistokimyasal boyama ile mümkündür. Maalesef hastalığın başlangıç semptomları ile biyopsi arasında çoğu kez aylar geçmektedir. Tanısal işlemler temelde hastalığın tuttuğu bölgeye göre belirlenir. MR, BT ve ultrasonografi tanıda ve uzak metastazların belirlenmesinde önemli yer tutar.

    Tanısal çalışmada en önemli basamak tümör dokusunun değerlendirilmesidir. Bunun için özel histokimyasal ve immün boyaları kullanılır. Tedavi; cerrahi olarak tamamen çıkarılabilen tümörü olan hastalar en iyi prognoza sahiptir. Maalesef rabdomyosarkom’ların çoğu tamamen rezeke edilememektedir. Cerrahi tedavi öncesi bölgesel lenf bezleri, metastazlar ve çevre dokular araştırılarak hastalığın klinik evresi tespit edilmelidir.

    Cerrahi alanı küçültmek için cerrahi öncesi kemoterapi gerekebilir.

    Klinik olarak;

    Grup-1: tümörlerde lezyonun tamamen çıkartılmasını takiben ileride metastaz oluşumunu önlemek için kemoterapi uygulanır.

    Grup-2 : Tümörün çıkartılmasını takiben rezidüel tümör hücrelerini yok etmek için lokal radyoterapi ve sistemik kemoterapi uygulanır.

    Grup-3: Tümörlerde cerrahi sonrası makroskopik olarak geride kalan tümör için, kemoterapi, radyoterapi uygulanır ve takiben kalan tümörlü doku için cerrahi uygulanır.

    Grup-4: Metastatik tümörlü olgularda sistemik kemoterapi ve radyoterapi uygulanır. Cerrahi girişim ile tamamen çıkarılan tümörlü hastalarda %80 – 90 sağkalım, tümörden kurtulma sağlanabilir. Cerrahi ile tamamen çıkartılamayan olgularda cerrahiyi takiben uygulanan radyoterapi ve kemoterapi ile %70’e varan oranlarda uzun dönem hastalıksız kür sağlanabilmektedir. Yaygın hastalığı olan çocuklarda prognoz kötüdür, bunların ancak %50’sinde remisyon sağlanabilir. Remisyon sağlanabilen olguların da yarısından azında kür sağlanabilmektedir. İleri yaş çocuklarda prognoz küçük yaş grubuna göre daha kötüdür.

    DİĞER YUMUŞAK DOKU SARKOMLARI

    Rabdomyosarkom dışı diğer yumuşak doku sarkomları çocuklarda oldukça nadirdir. En sık görülenler histolojik yapılarına göre; Sinovial sarkom, fibrosarkom, maliğn fibröz histositom, leiyomiyosarkom ve nörojenik orjinli tümörlerdir. Bunlar sıklıkla gövde ve alt ekstremitelerde oluşur. Cerrahi, tedavinin temelini oluşturur. Cerrahi girişimden önce tümörün klinik evresi dikkatli bir şekilde araştırılmalıdır. Lenf bezlerine yayılım nadirdir. Ancak kemik ve akciğer yayılımı olup olmadığı araştırılmalıdır. Büyük ve tamamen çıkarılamayan tümörlerde kemoterapi ve radyoterapi düşünülmelidir. Nadir olduklarından prognoz rabdomyosarkom’lar kadar iyi tanımlanamamıştır. Metastatik olgularda, cerrahiye ek olarak, kemoterapi ve radyoterapi uygulanmalıdır. Anahtar Kelimeler : Çocuklarda Yumuşak Doku Tümörleri Rabdomyosarkom Sinovial Sarkom Fibrosarkom Maliğn fibroz histiositom Leiyomyosarkom Nörojenik orjinli tümörler

  • Böbrek tümörleri – wilms tümörü ( nefroblastom )

    Böbrek tümörleri – wilms tümörü ( nefroblastom )

    Wilms tümörü böbreğin kompleks mikst bir embriyonal tümörüdür. Genellikle 2-5 yaş arasındaki çocuklarda görülmekle birlikte,yenidoğan ,adolesan ve erişkin yaş gruplarında da görülebilmektedir.Çocukluk çağı habis tümörlerinin yaklaşık % 6 sını oluşturur ve çocuklarda ikinci en sık görülen habis karın tümörüdür. Tek bir böbrekten veya her iki böbrekten birlikte kaynaklanabilir.İki taraflı Wilms tümörü tüm olguların % 7 sini oluşturur. Genito-üriner sistemi etkileyen diğer doğumsal anomaliler ile birlikte olabilir. Çeşitli sendromlarla birlikteliği de tanımlanmıştır.

    Wilms tümörlü hastaların sadece %1-2 sinde aile öyküsü vardır. Ailesel yatkınlık otozomal dominattır.
    Wilms tümörü belirgin bir kapsülle sarılmıştır.Kesit yüzeyi gri-pembe renklidir.
    Tanı:Hastaların çoğu karındaki kitlenin,ailenin dikkatini çekmesi ile hekime başvururlar.
    İştahsızlık,kilo kaybı,kansızlık gibi genel malignansi belirtileri de görülebilir.
    Karın muayenesinde düzgün yüzeyli tümöral kitle tespit edilir.Hastaların %30 unda idrar da hematüri görülür.
    Ultrasonografik incelemede solid ve kistik yapılar ayırt edilebilir.Tümörün böbrek damarlarını ve alt ana toplar damarı tutup tutmadığı araştırılmalıdır.
    Wilms tümörlü hastaların ilaçlı böbrek filminde (İ.V.P) böbreğin pelvikalisiyel yapılarında şekil bozukluğu(distorsiyon) görülür.Bazı olgularda tümörün olduğu böbrekte hiç süzme görülmez
    Bilgisayarlı tomografi ve MR (Magnetik Rezonans) yöntemleri ile tümöral kitlenin çevre organlar ve büyük damarlarla ilişkileri ayrıntılı olarak görüntülenebilir.
    Her iki böbreği tutan olgularda,damarlar ile tümör ilişkisinin ayrıntıları ile ortaya konulması şarttır.Bu amaçla böbrek anjiografisi gerekebilir.Alt ana toplar damarında görüntülenmesi gerekir.
    Geçikmiş olgularda akciğer metaztazları bilgisayarlı tomografi ile incelenmelidir.
    Tedavi:Tedavide ana prensip tümörün tümüyle çıkartılmasıdır.Aynı bölgede olabilecek kuşkulu lenf bezleri çıkartılmalıdır.
    Ancak tümörün çıkartılmasından önce karşı böbreğin salim olduğundan emin olunmalıdır.Tümörlü böbreğe ait üreter (idrar yolu)mesaneye (idrar torbası) kadar takip edilerek çıkartılmalıdır.
    Her iki böbreği tutan tümörlerde cerrahi girişim mümkün olduğunca sağlam böbrek dokusu bırakılacak şekilde planlanmalıdır.
    Atnalı biçiminde olan böbreklerde aynı cerrahi prensipler uygulanır.
    Tümör;Klinik veriler,laparotomi ve histopatolojik inceleme sonuçu değerlendirilerek evreleme yapılır.Gerektiğinde kemoterapi ve radyoterapi programı tümörün evresine göre planlanır.Uzak metastatik bölgelerde radyoterapi gerekebilir.Burada kemoterapi ve radyoterapi detayına girilmeyecektir.

    MEZOBLASTİK NEFROM:
    Fiziksel ve radyolojik incelemelerde Wilms tümörü ile ayırımını yapmak olanaksızdır. Kesin tanı histopatolojik incelemeyle konulur.Genellikle altı aydan küçük bebeklerde görülür.
    İyi huylu bir tümör olmasına karşın metastaz yapan olgularda bildirilmiştir. Tümör kapsülü ile birlikte zedelenmeden (etrafa yayılım olmadan)çıkartıldığında yeniden oluşma şansı yoktur.Ayrıca kemoterapi ve radyoterapi gerektirmez.
    Aşırı mitoz gösteren tiplerinde on hafta süre ile kemoterapi önerenler vardır.

    NEFROBLASTOMAZOZ: Bu tip genellikle embiryonel böbrek dokusunun, anormal mevcudiyetini ifade ederki bu Wilms tümörü gelişimi ile ilişkili olabilir. Kısa süreli kemoterapi ile süratla küçülerek büyümesi durur ve bir nodül haline dönüşür.Ancak zaman zaman Bilgisayarlı Tomografi ile takibi gerekebilir.Zira kemoterapinin ileri dönemlerde Wilms tümörüne dönüşüm sıklığını azaltıp azaltmadığı bilinmemektedir.
    MULTİKİSTİK NEFROBLASTOM :Böbrek tümörleri nadiren kist içerir.Kistlerin bazısı Wilms tümörü ile ilişkili olabilir.Bildirilen multikistik nefroblastom olgularının çoğu bir yaşın altındadır. Bu tip bir tümörle karşılaşıldığında iyi huylu olduğu düşünülebilir.Ancak Wilms tümörü yönünde kesin belirtiler varsa kemoterapi uygulanması gerekir.
    RENAL HÜCRELİ KARSİNOM:Bu tümör yaşamın ilk on yılında nadirdir.Seyrekte olsa çocuklarda puberte sonrası bildirilen olgular vardır. Genellikle kendini kitle ve idrarda kan gelmesi ile gösterir. Tümörün tamamen çıkartılması tedavi için yeterlidir.