Etiket: Travma

  • Katarsis Kavramı

    Katarsis Kavramı

    Katarsis, arınma, kolaylaştırma ve öfke çıkarma vasıtasıyla çözülme anlamında kullanılır. Kavram, anlamını en önce Aristoteles’in Poetik ve Politika’sında bulur ve Aristoteles, bir tiyatro sunumunda dışa vurulan duyguların izleyeni ‘ruhun arınmasına’ götüreceğini iddia eder. Bu kavram, Aristoteles’ten 2000 yıl sonrasında bazı psikoterapi ekolleri tarafından yeniden ele alınmıştır. James Braid’ in (1795-1860) ifadesiyle, Mesmer’in ‘Magnetizm’ adını verdiği ve magnetizmden yola çıkarak geliştirdiği ‘Hipnotizm’ kavramıyla Hipnoz Çağı başlamıştır. Gündelik hayat ve kişilerin naif/öznel psikoloji kuramları, katarsis tasarımında önemli rol oynarlar, örneğin “bastırılmış ve bölünmüş yaşantılar insana zarar verir”, “ne kadar bastırırsan, o kadar başına gelir” gibi. Bir çok insan bu türde deneyimlenmiş formulasyonları kendi yaşantılarından hareketle de bilirler ve olumsuz duygulanımlarına sinirlenirler, kızarlar, yutarlar, tutarlar, üstesinden gelirler ya da bastırırlar. Ve bir gün küçük bir şey olur ve sınır aşılır ve o küçük yaşantıdan hareketle bastırılan her şey kendiliğinden açığa çıkar. Bu model için çeşitli ve çok kanıt kaynak vardır -aynı zamanda karşı kanıt kaynaklar da tabii (Dann,1971 ve Nolting, 2012)-. Bu kaynakların çoğu, (insanları) biyografileriyle yüzleştirmek, özdeşleştirmek ya da empati kurmak üzerinedirler. Burada, katarsis ile ima edilen şey, kültürel art alan ve terapi alanıdır ki, bu bir çok anlama sahiptir ve gündelik hayatın çeşitli yönlerine dokunmaktadır. Katarsis kavramını – uyarımlar ve gerilimleri duygusal dışa vurumla azaltmak- neredeyse her insan kendi deneyimlerinden/yaşantılarından tanımakla birlikte, katarsis hipotezi bilimsel açıdan bakıldığında üzerinde uzlaşıya varılmış bir kavram değildir ve çürütülmek istenen karşı kanıtlar da düzenli olarak üretilmektedir (örn. Nolting, 2012). Burada önemli olan bu kavram dahilinde neyin araştırıldığı, gözlemlendiği, ona nasıl bir anlam yüklendiği ve neyin çürütülmeye çalışıldığı sorgulanmalıdır. Bu bağlamda problemin çekirdeğini sadece katarsis hipotezi değil, modern psikoloji biliminin naif ve yüzeysel işlemselleştirmeleri de oluşturmaktadır. Bu nedenle öncelikli bilimsel yükümlülük, hem gündelik hayatta işe yarayan hem de bilimsel taleplere yanıt verebilecek olan bir kavram analizi yürütmek olmalıdır ki, o zaman tüm karşı kanıtlar da hem bir anlam taşıyabilsin ve hem de eleştirel olarak ele alınıp incelenebilsin.

    Psikopatolojik olarak sırasıyla şu olgularla ilgilenmekteyiz: Savunma mekanizmaları, bastırma, özellikle bir çok rahatsızlıklarda sıkça görülen bölme savunma mekanizması ve dissosiyasyon: Bilinç bozuklukları, dissosiyatif bozukluklar, bilinç düzeyinde bir motivasyona sahip olmayan amneziler, histeri, fobiler, psikosomatizasyonlar, erken dönem konversiyonlar, çoklu kişilik bozuklukları, travma çalışmaları, obsesyon ve kompulsiyonlar, psikozlar, uyum ve başa çıkma bozuklukları. Bölme, öteleme ve bastırma aynı zamanda normal psikolojik alana ve sağlıklı başa çıkma repertuarına da ait kavramlardır. Burada katarsis olgusunun ikili karakteriyle karşılaşıyoruz. Katarsis, belki de, sadece sağlıklı bir işleve sahip değildir (arındıran, çözen ve kolaylaştıran işlev dışında), aynı zamanda bir hastalık işlevi de vardır (sürdürülen intruzyonlar, olumsuz duyguların uzaklaştırılması gibi). Yaşantı/deneyimler üzerinde çalışmanın sonu yoktur ve bu çalışma tüm olumsuz duyguları sarartıp solduruncaya kadar devam ettirilebilir.

    2. BREUER VE FREUD’UN KATARSİS KURAMI

    “Deneyimlerimiz bize gösterdi ki, histerinin doğal ve  idyopatik görünümlerinde geçerli olan birbirinden çok farklı semptomları, buna neden olan travma ile sıkı bir bağlantı halinde durmaktadır ve bu bağlamda bu görünür bir olgudur. Biz, nevraljileri, felçleri, histerik atakları, epilepsi gibi görünen epileptoid konvülsiyonları, tik benzeri duygulanımları,  sürekli kusma ve besin almayı reddeden anoreksileri, çeşitli görme bozukluklarını, mütemadiyen kendini tekrarlayan yüze dair halüsinasyonları ve bir sürü benzer patolojileri , kökenlerinde böylesi travmalar yatan anlar ile ilişkilendirebildik. Yıllarca süren histerik semptomlar ile bir kerelik oluşan böyle bir patolojik yaşantı arasındaki yanlış kurulan ilişki, travmatik nevrozlarda görmeye sürekli alışık olduğumuz gibi, aynı şeydir. Bu patolojik yaşantıların kökenleri çocukluk yıllarına dayanmaktadır ve çocukluktan itibaren izleyen yıllar boyunca ağır hastalık olguları üretilmektedir. “

    “Bağlantı oldukça açıktır: kökende yatan ilk sebep yaşantısı ancak bir histeri üretecektir, başka bir sonuç değil. Bu nedenle, kökende yatan ilk sebep yaşantısı tamamen açık bir biçimde belirlenmeli, tanımlanmalıdır.”

    “Bazı başka vakalarda ise bağlantı o kadar görünür şekilde basit değildir. İlk sebep yaşantısı ve sonradan gelişen patolojik olgu arasında sembolik bir ilişki mevcuttur.”

    “Böylesi gözlemlerimiz, histerinin, travmatik bir nevrozdan patojenik bir çıkarım olduğunu kanıtlamaktadır ve travmatik  histeri kavramının genellenmesini meşrulaştırmaktadır. Travmatik nevrozlarda bedensel bir yaralanma(organik bir sebep) etkin bir hastalık sebebi değildir, aksine psişik bir travma, bir kaygı/korku duygulanımıdır sebep. Sonrasındaki araştırmalarımızdan hareketle, histeri vakalarının çoğunluğunda genellikle böyle bir psişik travmanın yattığını analojik bir şekilde gördük. Utanma, kaygı, korku, psişik ağrıların ortaya çıktığı her yaşantı/deneyim böyle bir sonuca yol açabilir. Bu yaşantıya/deneyime sahip insanların, kişilik organizasyonundaki hassaslıkları o yaşantıları birer travmaya dönüştürebilir. Bazen de nadir olmayacak şekilde  bildik bir histeri durumunda tek bir büyük parça travma yerinde, bir çok kısmi travmalar ve ancak toplamda bir süre sonra kendini bir travma olarak ifşa edebilecek olan ortak bir grup vesileler de söz konusu olabilir. Bu yaşantılar birbirine bağlandıkça kişinin muzdarip olduğu acı öykülerini inşa edebilecektir. “

    “Biz, histeriye yol açan köken anılarını gün ışığına çıkardığımızda ve bu anılara eşlik eden duygulanımlarını uyandırdığımızda, her bir tekil histeri semptomunun hemen ve geri dönüşsüz şekilde ortadan kaybolduklarını bulduk. Hasta, o köken yaşantıdaki anıyı detaylı bir şekilde tanımlamış ve duygulanımlarını söze dökmüş oldu. Bir duygulanıma bağlanmayan köken yaşantılar tamamen etkisizdirler. Zamanında yaşanmış olan psişik süreç, mümkün olduğunca canlı bir şekilde tekrarlanmak ve ifade edilmek zorundadır. Ancak o zaman tüm yoğunluğuyla birlikte o yaşantı geri gelir ve sonsuza dek kaybolur (kramplar, nevraljiler, halüsinasyonlar, felçler vs).”

    3. Thomas Scheff’in Katarsis Kuramı

    Thomas Scheff, bir duygunun inşa edilmesi ve yok edilmesinin birbirinden keskin olarak ayırdedilmesi gerektiğini söyler. Scheff, tam olarak, gerilim oluşumu ve boşaltım süreçlerini konu edinmiştir. 

    “Boşaltım ve ona ait gerilim süreçlerinin empirik (görgül) temelleri, hastaların terapilerde gözlenmesinde yatmaktadır. Örneğin hastalarımda, terapide ağlamalarını, gülmelerini, titremelerini vs. gözlemledim ve duygu gösteren hastalarımın terapide hızlı ilerlediklerini gördüm. Bunu yapmayan hastaların ise ya çok yavaş ilerlediklerini ya da hiç bir gelişme göstermediklerini de.”

    “Kuram, gerilimdurumlarının konvulsif ve istemsiz beden süreçleriyle boşaltıldığı konusuna odaklanıyor. Bu gerilim durumlarının bedensel dışa vurumları, ağlamak (yas/hüzün), titremek ve soğuk terleme (Kaygı), kendiliğinden duruma uygunluk içermeyen sürekli gülüşler (utanma ya da kızgınlık) ve sıcak ter boşanmasıyla birlikte bağırıp çağırma/tepinme (öfke) şeklinde olmaktadır. Kuram, buradan hareketle, detaylı ve açık bir tanımını vermektedir katarsisin. Olumsuz duyguların yok edilmesi/uzaklaştırılması (katarsis), dışsal göstergelerle birlikte (örn. ağlamak, titremek, soğuk terleme vs), daha çok içsel, istemsiz süreçler olarak tanımlanmaktadır. Olumsuz duygular ve gerilim arasındaki ilişkiye dair benzer açıklamalar Plutchik (1954)’ te de bulunmaktadır. Kuram, bir gerilim olarak olumsuz duygu ve bir boşaltım olarak duygu arasında da bir ayrım yapmak gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. Bu ayrım da şimdiye kadar tabiiki yapılmamıştı! Bizim kuramımız, duygusal gerilim ve boşaltımın birbirine gerçekten tezat iki ayrı süreç olduğunu öne  sürmektedir. “

    Thomas Scheff’in üç hipotezi vardır: 

    1. Boşaltımın engellenmesi: “Duygular bir süreçtir ve duyguların biriktirildiği bir metafordur. Biriktirilen bu duygular, diğer yaşantılara da aktarılır ve toplumsal bir yaptırımla duygular bastırılır. Bastırılmış duygular ne kadar çok biriktirilirse, kişinin başka insanların boşaltımlarına toleransı da  o kadar düşer. Çünkü bu, kişinin kendi iç dengesini rahatsız eder. Örneğin, kendi yas sürecini bastırmış olan bir anne, çocuğunun sürekli ağlamasıyla kendi yasının üstünü örter/kapatır ve çocuğun ağlaması, o anneyi, bastırmış olduğu yasını biriktirmesine götürür..Ve bu kuşaklar boyu böyle devam eder. “

    2. Bastırılmış duygular, düşünme ve algılamadaki berraklığı azaltır: “Güçlü bir duygunun baskısı/etkisi altındaki bir insan, açık ve berrak düşünecek ve çevresini de doğru algılayabilecek halde değildir. (Lovenfeld,1961). Bu sonucun, kendisini yansıtan ifade edilmesi şöyledir: “korkudan felç olmuş gibiydim” veya “öfkeden kör olmuş gibiydim”. Bilinçdışı duygular da düşünce ve algıyı aynı şekilde etkilerler, yalnızca sorunu yaşayan kişi farkında değildir ne yaşadığının. Örneğin bir kadın şöyle diyebilir: “erkekler söz konusu olduğunda neden böyle bir tuhaflaşıyorum ben?” ya da bir öğrenci: “matematikte beynimi kapatıyorum sanki!”. 

    3. Bastırılmış duyguların biriktirilmesi arkadaşlık duygularını ve işbirliğini engeller ve bu nedenle bireyleri birbirinden izole eder: “Biriktirilmiş duygular vasıtasıyla üretilen olumsuz duygusal mood, apati, boşluk ve yabancılaşma gibi durumlara ya da duyguların cezalandırıldığı sosyalizasyon süreçleri vasıtasıyla bastırmaya sebep olabilir. Tomkins’ in (1963) açıkladığı üzere, duyguları cezalandırılan kişi, içsel yaşantılarını ötekilerden saklamayı öğrenir. Çünkü bu duyguları /yaşantıları ötekiler tarafından bilindiğinde, bu, acılarına yeni acılar eklenmesi anlamına gelecektir. Böylesi bir kişi, kendi içsel yaşantılarını diğerleriyle paylaşma yetkinliğinde olmadığından dolayı, büyük ihtimal diğerlerine karşı mesafeli ve kendi kendine yaşayacaktır. 

     4. Katarsis Kavramının Analizi

    Katarsis kavramı, çok anlamlı ve çeşitli yazarlar, uzmanlar ve araştırmacılar tarafından tamamen farklı anlamlarda kullanılan bir sözcüktür. Bu açıdan bakıldığında bile, birbiriyle çelişen gözlemler ve araştırma sonuçlarının kafa karışıklığına yol açması oldukça anlaşılırdır. Bu nedenle katarsis kavramının çeşitli anlamlarını belirlemek ve birbirinden ayırmak gereklidir. 

    Normal ve doğal katarsis, kendisini, deneyimler vasıtasıyla bilinçli yaşantılarda gösterir. Şöyle ki, algılarız, hissederiz, duyumsarız, hatırlarız, fantezileriz, arzularız ve düşünürüz. Bu içsel yaşantılar kendisini dışarıya da vurur: göz bebeklerimiz büyür, daha hızlı ya da yavaş nefes alıp veririz, bembeyaz kesiliriz ya da kıpkırmızı oluruz, terleriz, şöyle ya da böyle beden duruşuna bürünürüz, şu ya da bu ifadeyi seçeriz, engellendiğimizde iç çekeriz ya da küfrederiz, gerildiğimizde esneriz, çok sevindiğimizde güleriz ya da ağlarız.

    Katarsis-1: YAŞANTI/DENEYİM. Katarsis kavramının doğal birinci anlamını yine sözcüğün kendisini kullanarak başlayacağız. Bir olay yaşanılır/deneyimlenir ve bu bilinçte “akar”. Ancak deneyim/yaşantı, kendiliğinden anlaşılır bir nitelikte değildir. Onu bilinç düzeyinde algılamayabiliriz de (basit örnek: her sabah çalar saatle uyanmamız). Normal ve doğal yaşantı/deneyim, belirli bir duygu ile birlikte oluşur ve bu duygu zamanla yoğunluğunu kaybeder. Buna göre bir yaşantı, belirli motiflerle bir gerilim inşa eder ve bununla bağlantılı duygular da birlikte gelir. Sınırlanmamış, tamamen serbest bırakılmış yaşantı, buradan hareketle, doğal ve normal katarsis olarak görülebilir, şöyle ki: gündelik yaşantıların/deneyimlerin katarsisi. Normal ve doğal katarsis bozukluğu şöyle tanımlanabilir o halde: “serbet bırakılmamış ve sınırlandırılmış yaşantılar/deneyimler”. Bunun böyle yaşanmasının bir çok bireysel nedeni olabilir ve bir çok psişik işlevsellikler de buna neden olmuş olabilir. 

    Katarsis-2: İFADE ETME. Yaşantı/deneyim, ifade edilir ve ifade edilmesi yoluyla devam eden katarsisler oluşabilir. Böylelikle uyarım ya da gerilim yok edilir ya da uzaklaştırılır. Doğal ve alışıldık olan İfade etme, dile dökmektir (Breuer, 1895/1991, s. 229). Bir örnek: sevinçli, coşkulu ya da arzulu olunduğunda gülmek ya da engellenme veya kızdırıldığında küfretmek, lanet okumak). Bu duyguyu ifade ederken ona uygun jest, mimik ya da vücut duruşu da eşlik eder. Bu az ya da çok bilinçli de olabilir; bilinç düzeyinde olmayabilir de. 

    Katarsis-3: DOYUM. Yaşantı/deneyim yoluyla belirli arzular ya da ihtiyaçlar aktive olurlar ve bu arzu ya da ihtiyaçlar, uygun aktiviteler, eylemler ya da davranış biçimleriyle ya o anda ya da giderek sonrasında doyurulur. 

    Bu geçici kavram tanımlamalarına bir kaç soru sormak gerekli. Örneğin: “bu yaşantı/deneyim bileşenlerinin uyanık bilinç esnasında neden yaşantıya/deneyime gelmediklerini nasıl tasavvur etmeliyiz?”. Bir örnek: İnsanların önünde küçük düşürüldüm ve incitildim, ama, çok öfkelendiğim ve öfkemi haykırmak istediğim halde, kendimi tuttum ve herhangi bir duygu göstermedim. Bu ifade edilmemiş öfkeyle ne olacak? Böyle ifade edilmemiş öfkeleri biriktiriyor muyuz? Duygularımı ve ihtiyaçlarımı sürekli kontrol altında tutarsam ve onları ifade etmez ve yaşamamı engellersem ben nasıl gelişeceğim? Mide yaraları, kaygı durumları, kalp çarpıntıları, depresyon ya da obsesyonlara gark olmayacak mıyım kendimi sürekli tuttuğumda? Duygularını, arzularını ve ihtiyaçlarını ifade edenler ve onların peşlerinden gidenler daha sağlıklı ve mutlu mu yaşıyorlar acaba?

    Nihayetinde şunu da gözden kaçırmamalıyız: katarsisin şimdi ve burada gerçekleşip gerçekleşmediği ya da katarsisin bizi kıstırılmış duygulardan kurtarıp kurtarmadığı ve bu kurtulmanın etkisinin araştırılıp araştırılmadığı başka bir şeydir. Ya da göz açıp kapayana kadar kısa bir anda yaşanan bir öfkenin katarsis gerektirip gerektirmediği sorusu da. Freud, psikanaliz aracılığıyla kurtulabileceğimiz kıstırılmış duygulanımlardan bahseder. Kıstırılmış duygulanımlar kuramı, adından anlaşılacağı üzere, duygulanımların “kıstırılmış” ve “kurtarılmış” olabileceğini öngörür. Nereden biliyoruz ki bunu? Nasıl varılmış ki acaba bu “kıstırılmış duygulanımlar”ın olduğuna? Bu hipotezi nasıl test edebiliriz ki? Breuer ve Freud’un bu soruya klasik cevabı şuydu: “bastırılmış yaşantılar/deneyimler, hipnoz altında aktive edilebilirler ve güçlü duygulanımsal yaşantı parçaları ifadeye getirilebilirler ve bu kurtuluştan sonra semptomlar ortadan kaybolabilirler. Bu, iyileştirici katartik yaşantıya/deneyime bir örnek teşkil edebilir. Bu anlamda rüyalar da katartik bir süreç olarak tanımlanabilirler. Uyku ve rüya birbirine bağlıdır ve bunlarla psişik rahatsızlıklara ulaşılabilinir ve bu da katartik yaşantının iyileştirici değerini temellendirmeye götürür bizi.  

  • Travma Toplumu ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travma Toplumu ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Ülkemizde son bir haftadır yaşanan gencecik akademisyen Ceren Damar’ın ve minicik bir çocuk Mertcan’ın öldürülmeleri olayları beni derinden etkilemiş olup, toplum alt yapısının travmalardan geldiğini belirtmek istedim. Bence Türk toplumu “Travma Toplumu” olup, bu travmaların nesilden nesile aktarıldığı, kişinin kendi travmasının da eşlik etmesi ile çoğu zaman herhangi bir psikolojik destek alınmadığından böyle elim olayların yaşanmasına ortam hazırlandığını söyleyebilirim. Peki yaşatılan bu olaylarla travma toplumunun ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim? Şöyle açıklayayım; “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), yaşanan bir travmanın ardından ortaya çıkan, duygusal, düşünsel ve davranışsal birtakım sorunları işaret eder. Travma nedir? Günlük yaşamımızda karşılaştığımız olağan sorunların, stres etmenlerinin dışında olağandışı ve kişinin duygusal dünyasını, ruhsal dünyasını tehdit eden, örseleyen yaşantılardır. Doğal afetler, deprem, sel, yangın veya insan eliyle yaşatılan travmalar. Bunlar nedir? İşkence, fiziksel şiddet, cinsel şiddet gibi olaylardır. TSSB da bu olağan dışı olaya verilen reaksiyon olarak ortaya çıkıyor.”

    Bu reaksiyonlar nelerdir? “İlk anlarda kişi saatlerce konuşmayabilir, iletişim kurmayabilir. Daha sonra iletişim kurduğu dönemde de depresif olduğunu gözlemleyebiliriz. En küçük uyarandan aşırı olarak irkilme tepkisi gösterebilir. Örneğin kapı çalındığında ya da telefon sesi duyduğunda yerinden sıçrar. Uykuları bozulur, uyuyamaz, kabuslar görür.”

    Yaşanan tüm bu olayların çocukluktan kalan, onları besleyen travmalar olabilmesi ise hiç uzak bir ihtimal değildir. “İnsan maalesef çocukluktan başlayarak travmalara maruz kalıyor. Küçük çocuklar da aynı şekilde hem doğal afetlerden hem kendilerine uygulanan cinsel taciz şiddetten olumsuz etkilenirler. Burada travmaya verilen tepki yaşanan travmanın türü, ağırlığı ve yaşayan bireyin yaşı gelişim dönemi psikolojik gelişim dönemine göre değişen şiddetlerde ortaya çıkar. Çocuklar daha ağır yaşar ve etkili bir müdahale görmedikleri ve bir psikolojik destek almadıkları takdirde ağır kişilik bozukluğu geliştirebilirler. Yetişkinlikte bu duygu durum bozukluğunun üzerine depresyon eklenebilir. Hatta madde kullanımı da eklenebilir. Insan eliyle yaşatılan travmalar, doğal afetlerden çok daha fazla bireyleri etkiler. Bunları fiziksel şiddet, cinsel şiddet, işkence ve savaş olarak sıralayabiliriz.”

     

      En önemli görevin çevresindeki özellikle travmatize olmuş bir çocuk ise en yakın bakım verenlere düştüğü söylenebilir. Gözlemci olmalarında fayda var. ”Çevresindeki kişiler travma yaşayan kişiye olayın öncesinde gösterdikleri yakınlığa göre samimi ve içten bir destek verilmeli, kişi özellikle olayın yaşandığı ilk günlerde yalnız bırakılmamalı. Travmaya uğrayan kişi güvenli bir ortamda olduğundan emin olmalı. Tabi adli mercilere başvurulması çok önemli. İnsan eliyle yaşatılmış bir travma ise mutlaka hukuki yollara başvurmalı. Bu adalet duygusunu geliştirmesi ve kişinin hayata bağlanması ve içinde bulunduğu topluma yeniden inanması açısından çok önemli.  Bu kişinin ilk anlardan başlayarak psikolojik destek alması sağlanmalı. Bazı travmalar vardır, örneğin doğal afetler, kaza, yangın gibi kişi kendi kendine atlatabilir, mutlaka her travma yaşayana psikiyatrik tedavi hele de ilaç tedavisi başlanacak diye bir kural yok. Ancak sürecin takip edilmesi önemli.”

     

      Peki böyle bir durumla karşılaştığımız zaman ne yapılmalı? “Kişi yalnız kalmamalı, genel sağlığına dikkat edilmeli, iyi beslenmeli, iyi uyumalı, iyi dinlenmeli. Beyne zararlı maddelere asla yöneltilmemeli. Uyumak için alkole yöneltilmemeli. Böyle bir ihtiyaç varsa doktorla görüşülmeli. Sosyal hayatın içinde olmalı, arkadaşlarıyla daha önce nasıl ilişkiler yürütüyorsa aynı düzende devam etmeli. İşi varsa işine devam etmeli, spor yapmalı ve sosyalleşmeli. Gerekli durumda da psikiyatrik destek almaktan kaçınmamalı.”

     

  • Cinayete Tanık Olmak Bir Çocuğun Psikolojisini Nasıl Etkiler?

    Cinayete Tanık Olmak Bir Çocuğun Psikolojisini Nasıl Etkiler?

    Cinayeti izleyen bir çocuğun duygusu dehşet, korku, suçluluk, utanç ve çaresizlik olur. Bir çocuk böyle bir sahneye maruz kaldığında ilk duygusu dehşet olur. Dehşete kapılan çocuğun davranışıysa donmadır. Çocuk bu görüntüyü izlerken donar ve bütün olan biteni hafızasının derinliklerine hiç silinmeyecek bir şekilde kaydeder.

    Cinayete kurban giden kişinin çocuğun annesi, katilin ise babası olması çocuktaki travmayı hangi boyutlara taşır?

    Çocuğun maruz kaldığı görüntünün annesine ve babasına ait olması ise çocuğun içinde parçalanma duygusu yaratır. Sanki çocuğun bütün ruhu ve bedeni toz bulutu kadar ince milyonlarca parçaya ayrılmış gibi hisseder. Yok olmuş gibi hisseder.

    Bir çocuğun ailesi onun dünyasıdır. Aile çocuğun güvende hissettiği, dışardan gelecek herhangi bir tehlikeye karşı emniyette olduğu yerdir. Hal böyleyken en büyük tehdit ve tehlikenin ailesinden geldiğine tanık olan çocuğun dünyaya olan güven duygusu ciddi biçimde zarar görür. Bu çocuk için dünya artık güvensiz , insanlar da tehlikelidir. Her an zarar göreceğine dair derin bir şüpheyle yaşar kalan hayatını.

    Cinayete tanık olmak bir çocuğun geleceğini nasıl etkiler? Bu büyük travma sonrası büyüyen çocuğun psikolojisi nasıl olur?

    Çocuğun maruz kaldığı bu olayda etrafında varolan her şey çocuğun beynine travmatik anının hatırlatıcıları olarak kaydedilir. Annesinin ölüm anındaki çığlığı, odadaki eşyalar, babanın elindeki bıçak, içerdeki koku. Bu hatırlatıcılarla her temasında çocuk kaç yaşında olursa olsun dehşet anına geri döner. Dolayısıyla bu çocuk ilerleyen yaşlarında yaşadığı bu travmatik anının duygusuna sürekli maruz kalır.

    Cinayete tanık olan çocuk ilk aşamada travma anını sık sık rüyalarında kabus olarak görür. Bu kabuslar çocuğu dehşete düşürdüğü için uyumak istemez. Dolayısıyla bu çocuklarda en sık karşılaştığımız durum uyku problemleridir.Ayrıca geceleri altına kaçırma, tek başına uyuyamama, donukluk, etrafında olan bitene ilgisinin azalması, diğer çocuklar gibi oyun oynayamama, hep bir tehlike beklentisi bu çocuklarda sıkça karşılaştığımız diğer duygu durum bozukluklarıdır.

    Cinayete tanık olan çocuğun hissettiği bir diğer duygu ise suçluluk ve utançtır. Çocuk cinayeti herhangi bir şekilde önleyemediği için kendisini suçlu ve utanmış hisseder. 

    Böyle bir travma sonrası büyüyen çocuk yaşadığı acının bedelini ya kendisinden çıkarmaya çalışır ya da  etrafındaki insanlara ödetmeye çalışır. Kendisine zarar veren eş ya da sevgili bulabilir, babası gibi saldırgan bir partner bulma olasılığı çok yüksektir mesela. Ya da bu yaşadığı acının sorumluluğu diğer bütün insanlara yıkar. İçinde herkese karşı bitmeyen bir öfke, nefret ve kin besler. 

    Şayet cinayete maruz kalan çocuk erkek çocuğuysa ilerde yetişkin bir erkek olduğunda eşine ya sevgilisine şiddet gösterme eğilimi çok yüksektir. Babasının annesine yaptığı eziyetin aynısını erkek çocuğu da eşine yapar. 

    Travmayı en az hasarla atlatabilmesi ve normalleşme sürecine girebilmesi için cinayete tanık olmuş çocuğa yaklaşım nasıl olmalı, hem aile hem de devlet kurumlarına düşen görevler ve sorumluluklar nelerdir?

    Böyle bir travmaya maruz kalan çocuk için ilk olarak yapılacak şey yaşadığı bu travmayı hatırlatacak herhangi bir görsel ya da işitsel bir uyaranın bulunmadığı güvenli bir ortam sağlanmasıdır. Çocuğa bu süreçte televizyon izletilmemesi gerekir. 

    Çocuk ailede güvende hissettiği bir yetişkinin yanında kalabilir. Kendi doğal ortamından uzaklaştırılmaması uygundur. Yanında kaldığı yetişkinlerin ya da etrafındaki insanların bu olayla ilgili çocuğun yanında konuşması, çocuğa olayla ilgili sorular sorulması uygun değildir. Çocuk olayla ilgili herhangi bir şey sorarsa kısa ve net cevaplar verilmesi, çocuk olayla ilgili duygularını paylaştığında da dikkatlice ve sözünü kesmeden dinlenilmesi gerekir.

    Böyle bir travma yaşayan çocuk için hem annesinin yasını tamamlamasına hem de babasına olan öfkesini ifade etmesine olanak tanınmalıdır. 

    Bu süreçte psikolog desteği çok önemlidir. Uzman bir psikolog desteği yaşadığı travmayı sindirebilmesine olanak sağlar. Travmadan oluşabilecek kalıcı hasarların önüne geçer. 

    Toplum olarak bize düşen görev ise yaşanan bu gibi olayların videosunu izlememek, yakın çevremizdeki insanlara izlettirmemektir. Bu videolar insanların duyarsızlaşmasına yaşanan olayların normalize edilmesine sebep olmaktadır. 

  • Kuşaklar Arası Travma

    Kuşaklar Arası Travma

    Gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidinin yaşandığı, ağır yaralanmanın veya bedensel bütünlüğe yönelik bir tehdidin meydana geldiği ve kişinin kendisinin yaşadığı veya şahit olduğu olaylar travmatik yaşantılar olarak adlandırılır. Travmatik yaşantılar, ruhsal açıdan deprem, sel gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehdit eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini olumsuz yönde etkileyen travmatik olayları kapsar.

    Travmatik yaşantıların, hayatın normal akışı esnasında meydana gelen ve bireylerin başa çıkma mekanizmalarını devre dışı bırakarak onların hayata uyumlarını olumsuz yönde etkileyen yaşantılar olduğu görülmektedir. Ayrıca, sıradan talihsizliklerden farklı olarak travmatik olaylar, genellikle mağdurların yaşamına veya bütünlüğüne ilişkin tehditler içermekte ve bireyler üzerinde bedensel ve ruhsal yönden önemli ve etkili yaralanma belirtilerine yol açmaktadır.

    Aynı zamanda, travma sırasında bireylerin yıkıcı bir güç tarafından çaresiz hale getirildiği de dikkat çekmektedir. Ruhsal travmanın, insanın güçsüzlüğü, zayıflığı ve çaresizliği ile yüzleşmesi durumu olduğu görülmektedir. Bu yönüyle travmatik yaşantılar, insanlara kontrol, bağ kurma ve anlam duygusu veren olağan davranış sistemini alt üst ederler. Bu bağlamda psikolojik travmanın, bireylerin yaşamlarında değişiklik yapmalarını gerekli kıldığı ve bireyler açısından yeniden uyumu gerektirdiği savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra, yaşanılan travmanın çok şiddetli olması, uzun sürmesi ve kasti bir olay neticesinde yaşanması durumunda genellikle bireyler ilk olarak büyük bir dehşet ve yabancılaşma hissederler ve daha sonra bu duyguları depresyon ve suçluluk izler. Zamanla bu hislerin donuklaştığı, bireylerin çok derin bir disasiyasyon deneyimledikleri görülmektedir. Hatta, artık bireyler açısından yaşayıp yaşamamanın farksızlaştığı ve en sonunda bireylerin yaşayan bir ölü haline geldikleri dikkat çekmektedir.

    Diğer yandan, travmanın bir diğer yıkıcı etkisi de yaşanılanların sadece mağduru değil; aynı zamanda gelecek nesilleri de etkileyerek hapsetmesidir. Bu bağlamda, bireylerin çocukluk dönemleri içerisinde kronik bir şekilde gerçekleşen travmatik yaşantılarının onları dissosiye ettiği ve gelecekte bir kısır döngü şeklinde büyük oranda travmanın kuşaklararası aktarımına neden olduğu savunulmaktadır.

    Kuşaklararası travma geçişi ile düzenlenen çalışmalarda, travmanın yalnızca travmatik olaya maruz kalan kişi ya da çevreyle sınırlı kalmadığı, kendisinden sonraki kuşakları da etkilediği görülmektedir. Hayatının bir döneminde savaş ve soykırım gibi ciddi travmatik deneyimler yaşamış olan ve bu travmatik deneyimler neticesinde hayatta kalabilen çocuk ve yetişkinlerin bu sürece tanıklıkları “ikincil-vekaleten travma” olarak nitelendirilmektedir ve ikincil travma mağdurlarında travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve dissosiyatif bozukluklar başta olmak üzere pek çok ruhsal sorun ve hastalıklar oluşabilmektedir. İkincil travmayı deneyimleyen bireylerin de bu deneyimin izlerini ve etkilerini yakın ilişkide olduğu aile üyelerine aktarabildiği gözlemlenmektedir.  Bu aktarımın zaman içerisinde birincil travmayı doğrudan ya da dolaylı olarak deneyimleyen nesilden daha sonraki nesillere kadar uzanabildiğine dair görüşler çerçevesinde nesiller arası travma geçişi olarak tanımlanan fenomen ortaya çıkmıştır. Carl Gustav Jung, travmanın kuşaklararası aktarımı ile ilgili kolektif bilinçdışı kavramını formüle etmiş ve insanoğlunun; sembollerle, duygulanımsal durumlarla ve insanların davranış tipleriyle nesilden nesile aktarılan bir kolektif bilgiye sahip olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda, travmatik ruhsal sorunların sadece o kişiye has olmadığı, nesiller boyu etki oluşturan bir fenomen olarak ele alınması gerektiği görülmektedir.

    Bunlara ek olarak, kuşaklararası travma aktarımında aile ve ailenin yapısı büyük önem taşımaktadır. Aile yapılarına psikopatoloji açısından bakıldığında üç tür aile modeli olduğu dikkat çekmektedir. Bunlar; normal aile, görünürde normal aile (disfonksiyel aile) ve patolojik aile modelidir. Normal aile modelinde, ebeveynler psikiyatrik bir tanı almamış kişilerdir. Görünürde normal ailede, tanı alan bir çocuk ve genellikle tanı alamayan ancak eşik altı tanı kriterleriyle seyreden ebeveynler mevcuttur. Patolojik ailede ise, aile üyelerinin neredeyse hepsi en az bir psikiyatrik tanı alan bireylerden oluşmaktadır.

    Travmatik kişilerle kurulan patolojik ilişki, kişide travmatik etkiler yaratır. Kuşaklararası travmanın aktarımında patolojinin, kurbana ve kurban dışındaki aile bireylerinin tümüne geçtiği göze çarpmaktadır. İstismarcı-kurban ilişkisinde herkesin hem mağdur hem de kurban rolünde olabilmesi travmanın kuşaklararası aktarımını açıklayan önemli bir örnektir.

    Klinik gözlemler ve deneysel çalışmalar, travmatik yaşantıların sadece travmaya maruz kalan kişileri etkilemediğini, bu kişilerin hayatlarındaki önemli kişileri de etkilediğini göstermektedir. Travmanın kuşaklararası aktarılması teorisi, bir aile üyesinin deneyimlediği travmatik yaşantıların etkilerinin daha genç olan diğer aile üyesinde de görülebildiğini savunmaktadır. Bu etkinin ortaya çıkması için genç aile üyesinin travmaya doğrudan maruz kalmasına gerek olmadığı, hatta, bu kişinin travmatik yaşantı bittikten sonra bile doğmuş olabileceği dikkat çekmektedir.

    Ayrıca, psikotarih açısından çocuk yetiştirme stilleri, çocukluk çağı travmalarının oluşmasında önemli bir role sahiptir. Çocukluk çağı travmalarına maruz kalmak, ebeveynin veya bakım verenin çocuk yetiştirme stillerini de etkilemektedir. Çocuk yetiştirme stillerinin kuşaktan kuşağa aktarılması neticesinde çocukluk çağı travmalarının, aileler tarafından uygulandığı ve öncelikle anneden kıza geçtiği gözlemlenmektedir. Ebeveynler, kendi çocukluk çağı travmalarını yeniden işleyip, kendi çocuklarına nesilden nesile biraz daha iyi bir şekilde yaklaşma yeteneğine sahip olabilirler. Bakım verenler ve ebeveynler, özellikle anne, çocuğunu destekleyici şekilde pozitif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirirse ve bu çocuk yetiştirme stilleri toplum tarafından destek görürse tarihsel kişiliklerde değişimler gerçekleşebilir. Eğer kız çocukları negatif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirilir ve kötü muameleye maruz kalırlarsa, anne olduklarında kendi travmalarını yeniden işleyemezler ve kuşaklararası bir geçişle bu süreci çocuklarına yansıtırlar. Bir toplumda çocuk yetiştirme tarzının gelişmemesi de, o toplumun ekonomi, kültür, sanat, sosyal yaşam bakımından duraksamasına veya çökmesine yol açabilir.

    Travma alanında düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, yanlış çocuk yetiştirme tarzlarının da bireyin ruh sağlığı üzerinde travmatik yaşantılar kadar önemli ve olumsuz etkilerinin olduğu göze çarpmaktadır. Yetişen her kuşağın kendi çocuklarına çocukluk çağı travmalarını yaşatmaları, bu çocukların toplumda sorunlu bireyler olarak yetişmesine ve sonraki kuşaklara bu travmayı aktarmalarına yol açacaktır denilebilir. Bu bağlamda, çocuk yetiştirme stillerindeki önemli değişikliklerin, toplumdaki sosyal ve siyasi değişimi sağlayacağı söylenebilir. Gelişmiş, entegre edici ve çocuğun ruh sağlığına önem veren çocuk yetiştirme tarzlarına sahip olan toplumların, daha donanımlı bir yeni nesil yetiştirerek kuşaklararası süreçte bilginin, insanın ve insan olmanın değerinin bilinmesi ve her türlü kriz ortamında çözüm odaklı tekniklerin doğru bir şekilde uygulanması üzerinde oldukça etkili olduğu aşikardır.

  • EMDR Terapisi

    EMDR Terapisi

    Francine Shapiro Kimdir?

    Francine Shapiro, Amerikan Psikiyatri Birliği Uygulama Rehberi’nde travmalarda bir tedavi olarak önerilen göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR) terapisini geliştiren kişidir (EMDR Enstitüsü, 2019). 1987’de yılında EMDR ile ilgili ilk gözlemlerini yapan Shapiro, diğer terapi yöntemlerinden yararlanarak yöntemini geliştirmiştir (Shapiro,1989).

    New York Şehir Üniversitesi Brooklyn College’i İngiliz Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra İngilizce öğretmeni olarak çalışan Shapiro, 1974 ‘te New York Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı alanında doktora programına katıldı. Kansere yakalandıktan sonra West Coast’a taşındı ve psikoloji alanında bir programa girdi. 1988 yılında doktoradan mezun oldu ve tezi 1989 yılında Travmatik Çalışmalar Dergisi’nde yayınlandı (Mental Research İnstitute, 2019).

    Shapiro Palo Alto’daki Zihinsel Araştırma Enstitüsü’nün kıdemli araştırma görevlisidir. Aynı zamanda kar amacı gütmeden, dünya çapında afet mücadelesini ve düşük ücretli eğitimleri koordine eden Travma İyileştirme/EMDR İnsanı Yardım Programları derneğinin kurucusu ve başkanıdır. Amerikan Psikoloji Derneği ve Kanada Psikoloji Derneği Etnopolitikal Savaş Ortak Girişimi’nin belirlediği uzman kadrosundan birisi olan Shapiro, çok çeşitli travma tedavisi ve sosyal yardım kuruluşları ve dergilere danışmanlık yaptı. Dünya çapındaki psikoloji konferanslarında davetli konuşmacı olarak yer aldı.

    EMDR Terapisi Nedir?

        Francine Shapiro tarafından ortaya atılan göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR) terapisi, Shapiro’nun parkta yürüdüğü esnada rahatsız edici düşüncüler düşünürken göz hareketlerinde sakkadik bir artış yaşandığının fark etmesi ve bu sakkadik göz hareketlerinin zihnindeki bilgi işlemedeki değişiklerle ilişkili olduğunu anlamasıyla ortaya çıkmıştır. Bilgi işlemede sakkadik göz hareketlerinin etkililiğini keşfeden Shapiro, EMDR tedavisinde sakkadik göz hareketlerini arttırmak için, ‘’danışanların gözlerinin önündeki orta hattın her iki tarafında bakışlarını ileri geri kaydırmaları’’ talimatıyla birlikte başlayan parmak hareketlerini kullanmaya başlamıştır (Shapiro, 1989). Sonraki EMDR terapilerinde yaygın olarak göz hareketleri kullanılmakla birlikte dokunsal ve işitsel gibi alternatif bilateral uyarılmalar da kullanılmaya başlanmıştır. Bu 30 saniyelik çift yönlü uyarımlar esnasında danışandan travmatik hafıza görüntüsüne odaklanması istenmektedir (American Psychiatric Association, 2004). Bu çift yönlü uyarımlar sırasında, kişinin travmatik olayları rahatsız edici bir duygudurum olmadan ve duyarsızlaşma göstererek hatırlamasında yardımcı olacak, kendisiyle ilgili yapıcı ve olumlu bakış açıları geliştirecek şekilde hafızanın yeniden işlenmesi hedeflenmektedir (Pagani, Di Lorenzo, Verardo, Nicolais, Monaco, Lauretti ve ark., 2012). Kısacası EMDR, travmanın işlenmesine veya çok stres verici anılara odaklanan bir bilgi işleme terapisidir (Shapiro, 1989).

    EMDR Terapisinin Aşamaları

        EMDR danışan merkezli terapi, bilişsel davranışçı terapi ve psikodinamik yönelimli terapi gibi birçok farklı yaklaşımı bir araya getiren bir yöntemdir (Shapiro, 2001).

        EMDR 8 evrede uygulanmaktadır. Travmatik anı ile ilişkili tüm anı ağlarının işlenebilmesi için, terapi genellikle yaşamın ilk döneminde yaşanmış olan anı ile başlar. Hedeflenen travmatik anılar işlendikten sonra, şimdiki duruma yönlenilir. Anı ağlarının işlenmesinin yanı sıra sağlıklı bir yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan kaynaklar, davranışlar ve beceriler geliştirmek için de kullanılır. 

        İlk aşama, anamnezin alındığı ve tedavi planının geliştirildiği aşamadır. Danışanın odaklanmaya karar verdiği sorun üzerinde konuşularak, bu sorunu en son yaşadığı olay belirlenir. Bu olayla ilgili duyduğu rahatsızlık derecesi (SUD) 0 ile 10 arasında puanlanır. Ardından bu olayla ilgili olumsuz düşünce/inanç, duygu/duygular ve beden duyum/duyumları belirlenir. Sonraki aşamada geriye akış tekniği kullanılarak, ilk anı, en kötü anı ve konu ile ilgili diğer travmatik olaylar ortaya çıkarılır. Son olarak şimdiki zamandaki tetikleyiciler (durumlar, kişiler, yerler) belirlenir. 

        İkinci aşama danışanın terapiye hazırlandığı bu evredir. Bu evrede terapötik ilişki kurulur ve kişi problemi ile ilgili yaşadığı belirtiler hakkında eğitilmektedir. Danışanın seans sırasında abreaksiyonlar yaşadığı gibi durumlarda ve seanslar arasında dengesini sürdürebilmesi için güvenli yer oluşturma çalışması yapılır. Oluşturulan bu güvenli bölge, aynı zamanda tamamlanmamış seansların sonunda da kullanılır. 

        Üçüncü aşama travmatik anının ele alındığı aşamadır. Çalışılacak anı belirlendikten sonra, bu anıyla ilgili kişiyi en çok rahatsız eden sahne/resim belirlenir. Danışanın hedef anıya yönelik uyumsuz bilişi (değersizim, yetersizim gibi) ve hedef resmi düşündüğünde kendisiyle ilgili inanmak istediği inancı yanı olumlu bilişi belirlenir ( yeterli biriyim gibi). Olumlu bilişin geçerliliği (VoC) 1 ile 7 arasında puanlanır (1=tamamen yanlış, 7=tamamen doğru). Aynı şekilde hastanın hedeflenen travmatik anıyla ilgili rahatsızlık düzeyi Öznel Rahatsızlık Birimi Ölçeği (SUD) ile belirlenir (0=Nötr/Rahatsızlık yok, 10=En yüksek rahatsızlık derecesi). Bu rahatsızlığı bedenin neresinde hissettiği ortaya çıkarılır.

        Dördüncü aşama travmatik anıya yönelik duyarsızlaştırma aşamasıdır. Kişiden travmatik anıyla ilgili belirlediği resmi, bu resme yönelik olumsuz inancını aklına getirmesini ve bunları bedeninin neresinde hissettiğini fark etmesine yönelik yönerge  verildikten sonra iki yönlü (bilateral) uyarıma başlanır. Hedef anı için SUD 0 olana kadar çalışılır. 

        Beşinci aşama yerleştime aşamasıdır. Kişinin hedef anıyla ilgili rahatsızlık düzeyinin 0 olduğundan emin olunduktan sonra bu aşamaya geçilir. Bu aşamada hedef anıya yönelik oluşturulan olumlu bilişin tam anlamıyla yerleştirilmesi hedeflenir. Olumlu bilişin geçerliliği (VoC) 7 olana kadar devam edilir. 

        Altıncı aşama kişinin bedenini başından aşağıya kadar taradığı ve herhangi bir olumsuz duyumun olup olmadığını belirlediği aşamadır. Eğer kişi herhangi bir olumsuz duyum belirtirse, olumsuz duyum ortadan kaybolana kadar çift yönlü uyarım uygulanır. Olumlu bir beden duyumu belirttiği takdirde de bu olumlu duyumu güçlendirmek için çift yönlü uyarım uygulanır.

        Yedinci aşama seansın tamamlandığı aşamadır. Seans gevşeme teknikleri ve güvenli yer uygulamasıyla bitirilir. 

        Sekizinci aşama, her seansın başında bir önceki seansın değerlendirildiği, çalışılan anının değerlendirildiği ve çalışılacak anının belirlendiği aşamadır.

    EMDR Terapisinin Nörobiyolojik Temelleri

        Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR) terapisi, başlangıçta travtmatik veya işlevsel olmayan anılar, deneyimler ve onların psikolojik sonuçlarını tedavi etmek için tasarlanmış bir prosedür iken, çoğunlukla TSSB’nin tedavisinde kullanılmakla birlikte, son yıllarda sınav kaygısı gibi birçok psikolojik problemin tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır (Gosselin ve Matthews, 1995). Van der Kolk, Burbridge ve Suzuki (1997) tarafından yapılan bir çalışmada positron emission tomography (PET) taraması aracılığıyla travmatize olmuş bireylerin beyin işlevleri görüntülenmiş, üç EMDR terapisi sonrasında bu bireylerin beyinlerinin laterelleşmesinde oluşan belirgin asimetrinin düzeldiği görülmüştür. Bu da EMDR terapisinin psikolojik olduğu kadar nörobiyolojik etkilerinin de olduğu görüşünü desteklemektedir. 

        EMDR terapisinin en çok kullanıldığı bozukluk olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda olaya ilişkin anılar, kâbuslar ve flashbackler önemli belirtiler olarak ortaya çıkmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu’na yönelik yapılan çalışmalar, travmatik olayın bilinçli olarak bütünleştirilememesiyle ortaya çıkan, duyusal olarak parçalanmış hatıraların duyusal, görsel, koku, kinestetik duyusal parçalar halinde kişinin farkındalığında varlığını devam ettirdiğini göstermektedir (Bergmann, 2008). Nörobiyolojik anıların oluşumu incelendiğinde, dış dünyadan gelen bilgilerin ilk aşamada, her duyusal modalitede bir uyarıcı için ayrı içsel gösterimler üreten duyu kortekslerinden geçtiği görülmektedir. Görsel, işitsel, dokunsal ve koku alma girdilerinin her biri, kendi tek biçimli duyusal korteks bölgeleri tarafından işlendikten sonra daha yüksek işleme bölgelerine geçmektedir. Bu esnada duyuların bilinçli algısı meydana gelmektedir. Ancak, bilgi iletildikten sonra bile, bilginin artık “izi”, “algısal bellek”, duyusal korteks içinde tutulmakta ve normalde kısa süreli ve bilinçli farkındalığımızın dışında olmasına rağmen, bu tür izler araştırılabilmektedir. İlk duyusal algı sona erdikten sonra bile bu izler değişen süreler boyunca kullanılabilmektedir (Schacter, Chiu & Ochsner, 1993).Yani geçmişte yaşanılan her olay, her anı hatırlanmamakla birlikte, kişi için önemli olan, kritik, yararlı bilgiler, özetlenerek zihinde tutulmakta, bu şekilde yaşanılan deneyimlerin ‘’genel bilgisi’’ ve ‘’anlamsal içeriği’’ korunmaktadır (Stickgold, 2002). 

        Propper ve Christman (2008) EMDR terapisi esnasında çift yönlü uyarım sonucunda oluşan göz hareketlerinin beynin iki hemisferi arasındaki iletişimi arttırdığı, bu açıklamanın ise TSSB ‘nin EMDR tedavisinin hafıza üzerindeki etkisini açıklayabileceği belirtilmektedir. Görünteleme teknikleri ile yapılan incelemede epizodik kodlama (Sol hemisfer) sırasında prefrontal aktivitenin asimetrik lateralizasyon gösterdiğinin görülmesi, interhemisferik etkileşiminin epizodik hafızanın önemli bir bileşeni olduğunu kanıtlar niteliktedir. Benzer çalışmalar da çift yönlü uyarımın beynin sağ ve sol hemisferi arasındaki senkronizasyonu ve işlevsel bağlantıları arttırıp, anıların ayrışmış yönlerinin bütünleşmesini sağlayarak belleğe fayda sağlayabileceğini ileri sürmektedir (Bergmann, 1998; Servan, 2000) TSSB’nin hafıza ile ilgili kısmı incelendiğinde bu bozukluğun, kısmen travmatik olayların belirli epizodik hatıralarının uzun süreli ve uygunsuz bir biçimde baskın olduğu başarısız bir hafıza işleminin sonucu olduğu görülmektedir. Travmatik bir olaya karşı beyin epizodik belleği semantik belleğe uygun bir şekilde birleştirip bütünleştirememekte, bunun sonucunda travmatik olay ile diğer ilgili olayların arasındaki ilişkiler gelişmemektedir. Bu normal hafıza transferinin ve bütünleştirmenin bozulması, epizodik hafızanın devam ettirilmesine yol açmaktadır (Propper ve Christman, 2008). Schönfeld ve Ehlers (2006)’de benzer şekilde TSSB hastalarında otobiyografik olaylara ilişkin hafızanın bozulduğu, bu kişilerin epizodik hafızaya sahip olma eğiliminde olduklarını belirtmektedir. Hem algısal hem de anlamsal temsillerden gelen bilgilerin içine aktarıldığı, duyumların ve eylemlerin anılarının yer aldığı, depolanan bilgilerin zaman içerisinde birbirine bağlandığı, uzun süreli hafızanın oluşumunda görev alan bölge hipokampus olduğuna göre EMDR terapisinde hipokampus önemli bir bölge halini almaktadır (Stickgold, 2002). Çünkü anıların bilişsel yönleri hipokampüse, duygusal yönleri amigdalaya aracılık etmektedir (Harper, Rasolkhani-Kalhorn ve Drozd, 2009). Gün içerisinde yaşanılan bir olay hipokampüse kaydedilirken, olaya eşlik eden herhangi bir olumsuz duygu aynı anda amigdalaya kaydedilmektedir (Ribeiro, Gervasoni, Soares, Zhou, Lin, Pantoja ve ark., 2004). Eğer amigdadaki duygusal hafıza izine aracılık eden sinapslar, TSSB’de olduğu gibi, azami derecede kuvvetlendirilirse, amigdalada kaydedilen duygusal hafıza izi, hipokampüsten alınan bilişsel hafıza ile etkili şekilde birleştirilememektedir (Corrigan, 2002). Eğer bu birleştilme işlevsel bir şekilde gerçekleştirilemez ve bellek daha fazla işlenemezse, korku uyaran anılar uzun süre hatta çoğu zaman ömür boyu devam etmektedir (Harper, Rasolkhani-Kalhorn ve Drozd, 2009).

        Travma Sonrası Stres Bozukluğu ile ilgili yapılan diğer çalışmalarda, amigdalanının aşırı aktivitesiyle ilişkili olarak medial prefrontal kortekste TSSB’nin çekirdek nöral korelasyonu oluşturmasıyla ilgili bir bozulma olduğu tespit edilmiştir (Bremner, 2007). Rasolkhani-Kalhorn and Harper (2006), limbik korku hafızasının oluşum sürecini araştırdıkları süreçte, düşük frekanslı stimülasyonun (LFS) uyarılmasıyla birlikte limbik sinapslarının zayıflamasının, bu anıların silinmesine veya değiştirilmesine yol açtığını belirtmektedir. Böylece LFS’in EMDR terapisi sırasındaki uyarımlarla birlikte uyarılmasının, sinapsların güçsüzleşmesine yol açarak korku hafızası izlerinin söndürülmesine veya değiştirilmesine yol açacağı öne sürülmektedir. 

        Corrigan (2002) ise EMDR terapisinin anterior cingulate cortex (ACC) üzerinde etkili olduğunu, ACC’nin duygusal ve bilişsel alt bölümleri arasındaki kopukluğu arttırarak hafızanın duygusal bölümünde rahatlamaya yol açtığını ifade etmektedir. Kaye (2007) EMDR ile ilgili yaptığı çalışmalarda Corrigan’ın çalışmalarını destekleyecek bulgular ortaya koyarak. EMDR’da kişinin parmak hareketleriyle birlikte ortaya çıkan göz hareketlerinin, anterior singulatın üst(dorsal) bilişsel alt bölümünün, alt(ventral) affektif alt bölüm tarafından baskılanmasının tersine çevrilmesini kolaylaştırdığını belirtmektedir. Aynı şekilde Barrowcliff, Gray, Freeman ve MacCullouch (2004), göz hareketleri sırasında anıların duygusal değerlerinde azalma olduğunu ifade etmektedir. Van der Kolk, Burbridge ve Suzuki (1997) tarafından yapılan çalışmada, EMDR terapisi sonrasında bireylerin beyinlerinin laterelleşmesinde oluşan belirgin asimetrinin düzeldiği görülmüştür. Bu durumun kanıtı olarak Broca bölgesinin artmış aktivasyonu ve gerçek tehdit ile algılanan tehdit arasındaki farklılığın daha gerçekçi algılanmasını sağlayan, hipervijilanstaki azalmayı kolaylaştıran ACC’nin iki yönlü aktivasyonu ileri sürülmektedir.

         EMDR terapisi boyunca, nöronal aktivasyonu izlemek için elektroensefalografi (EEG)’nin kullanıldığı bir çalışmada, başarılı EMDR terapisinde travmatik olayların bilişsel düzeyde işlendiği, bu durumunda çift yönlü uyarım esnasında olumsuz duygusal deneyimlerde rahatlama gerçekleşmesi ile beyin aktivitelerinin farklı nörobiyolojik yapılarının ilişkili olduğunu kanıtlar nitelikte olduğu belirtilmektedir. Bu araştırmada travmatik deneyimleri olan 10 hastanın ilk EMDR seansı sırasındaki (T0) ve ana travması işlendikten sonraki (T1) EEG sonuçları karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda bu 10 hastanın EEG sonuçları, kontrol grubunun sonuçlarıyla da karşılaştırılmıştır. Çift yönlü uyarım sırasında T0 aşamasındaki hastalarda, orbito-frontal, prefrontal ve anterior singulat kortekste önemli derecede aktivasyon görülürken T1    aşamasındaki hastalarda temporo-oksipital bölgesinde yükselmiş bir aktivasyon görülmüştür. Benzer eğilimler otobiyografik sahnelerin dinlendiği aşamada da ortaya çıkmıştır: T0 aşamasında fronto-temporal limbik bölgede yüksek bir aktivasyon görülürken, T1 aşamasında sağ temporo-oksipital bölgesinde yüksek bir aktivasyon görülmüştür. Çalışmanın temel nörobiyolojik bulgusu, hem otobiyografik sahne dinleme hem de çift yönlü uyarımlar esnasında maksimum kortikal aktivasyonun, T0’da prefrontal ve limbik bölgelerdeyken T1’de görsel kortekse geçmiş olmasıdır. Bu değişiklikler başarılı bir EMDR tedavisi sonrasında travmatik olayın yeniden yaşantılanması esnasında bilişsel ve duyusal (görsel) olarak daha iyi işlendiğini göstermektedir.  Semptom göstermeyen kontrol grubuyla, hasta grubun EEG sonuçları karşılaştırıldığında, özellikle otobiyografik sahne dinleme kısmında travmatik olay yeniden yaşantılanırken, çift yönlü uyarımların hasta grupta daha yüksek limbik aktivasyona neden olduğu belirtilmiştir (Pagani, Di Lorenzo, Verardo, Nicolais, Monaco, Lauretti ve ark., 2012).

  • Travma Sonrası Büyüme

    Travma Sonrası Büyüme

    Joseph ve arkadaşları (2012) önceleri psikolojinin, humanistik ekol dışındaki alanlarında daha çok semptom azaltma ile ilgilenildiğini, travma sonrası büyümenin pozitif psikolojinin bir parçası olduğunu ileri sürmüştür. Onlara göre anlamlı ve dolu dolu bir yaşamı nelerin sağladığı konusunda çok az bilgi sahibiyizdir.

    Travmatik bir yaşantı sonrasında kişinin temel varsayımlarında ortaya çıkan değişim, kişide, travma sonrası stres tepkileri ve travmatik olaya bağlı kimi bozuklukların yanı sıra travma sonrası büyüme adı verilen bir takım gelişmeleri de beraberinde getirebilir (Yılmaz, 2007). Joseph ve Linley (2004) travmatik yaşantıların sıkıntılı birçok belirtinin yanı sıra kişisel gelişim için bir fırsat olarak da görülebileceğini, travmatik olay yaşantısından sonra kişinin, travmatik olay yaşantısından öncesine nazaran daha iyi bir işlevsellik düzeyine ulaşabileceklerini bildirmiştir.

    Joseph ve arkadaşları (2012) travma sonrası büyümenin son 10 yılda daha çok dikkatleri çektiğini ancak bundan öncesinde de sıkıntılar sonrası yaşanan olumlu değişimlere ilişkin bilimsel ilginin 1980’lere kadar uzandığını; tecavüz mağdurları, erkek kalp hastaları, yakınlarını kaybetmiş yetişkinler, gemi facialarında hayatta kalanlar, felaket ve savaş gazileri ile ilgili çalışmalar yapılmaya başlandığı bildirmiştir. Bu süreç ve sonrasında travma sonrası büyüme kavramı gündeme gelinceye kadar, görünümdeki olumlu değişimler, stresle ilişkili büyüme, gelişme, algılanan fayda gibi çeşitli kavramlarla isimlendirilmiştir. Tedeschi ve Calhoun (1996) çalışmalarında travma sonrası büyüme kavramını kullanmaya başlamışlardır ve sonrasında da klinik uygulama ve araştırma alanında en çok kullanılan terim olmuştur.

    Dürü (2006) travma sonrası büyümenin akut stres bozukluğu ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi kesin tanımlamasının yapılmasının zor olduğunu çeşitli araştırmacı ve kuramcıların bu kavrama farklı açılardan yaklaştıklarını ve farklı isimler verdiklerini bildirmiştir. “Algılanan yararlar”, “yorumlanan kazançlar”, “iyiye gitmek”, “stresle ilişkili büyüme”, “pozitif illüzyonlar”, “zorluklardan güç toplamak” bunlardan bazılarıdır (Dürü, 2006; s.12).

    Travma sonrası büyüme geniş ve henüz gelişmekte olan bir alandır ancak yine de günümüzde literatürde olumlu değişime ilişkin üç alan bulunmaktadır. Birincisi, ilişkilerin bir şekilde artıyor oluşudur, örneğin, travmatik deneyim sonrası insanlar arkadaşlarına ve ailelerine daha fazla değer vermeye başladıklarını ve diğerlerine karşı daha fazla şefkat hissediyor olduklarını, daha yakın ilişkiler kurmayı özlüyor olduklarını bildirmişlerdir. İkincisi, insanlar bir şekilde kendilerine bakışlarını değiştirmektedirler, örneğin, eskisine göre daha dayanıklı, bilge ve güçlü hissetmekte ve incinebilirliklerini kabul edebilmektedirler. Üçüncüsü, kişiler yaşam felsefelerinin değiştiğini bildirmişlerdir, örneğin, her yeni güne şükretmekte, yaşamda neyin daha dikkate değer olduğuna ilişkin anlayışlarını yeniden değerlendirmektedirler (Tedeschi ve Calhoun, 1996).

    Travma sonrası büyüme ile ilgili ilk kuramcılardan olan Tedeschi ve Calhoun (1996) bu kavramın bileşenlerinin beş alanda gözlendiğini bildirmişlerdir. Bunlar,

    1. Kişiler arası ilişkilerde olumlu değişimler: Karşıdakilere daha yakın davranma, daha fazla kendini açma ve duygularını paylaşma, empatik davranışlarda artma
    2. Kendiliğin algılanmasında değişiklikler: Daha kırılgan ama daha güçlü bir kendilik algısı, travmatik yaşantıyla başa çıkabilmenin geliştirdiği kendine güvende artış ve güçlülük, yeni rollerin benimsenmesi
    3. Yaşamın değerini anlama: Küçük ve günlük şeylerin değerini anlama, yaşamdaki önceliklerin yeniden belirlenmesi
    4. Yeni seçeneklerin fark edilmesi: Artık ulaşılamayacak eski amaçlardan vaz geçilmesi, yeni ve gerekli şeylere ulaşılmaya çalışılması
    5. İnanç sistemindeki gelişim: Varoluşsal deneyimin derinleşmesi, dinsel inanışların yeniden formüle edilmesidir.

    Travma Sonrası Büyümeye İlişkin Kuramlar

    Travma sonrası büyümeye ilişkin modeller çoğunlukla bilişsel şemaların yeniden yapılandırılmasını ele almaktadır (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümeyi açıklayan ilk model Tedeschi ve arkadaşlarının (1998) işlevsel-betimsel modelidir. Bu modelde travma sonrası büyüme, travmanın doğrudan ortaya çıkan bir sonucu değil, travma ile başa çıkma, travma ile mücadele neticesinde ortaya çıkmaktadır. Tedeschi ve arkadaşları (1998) bunu deprem metaforu ile açıklarlar. Onlara göre travmatik yaşantı sonucu yaşamla ilişkili varsayımların yıkılması depremin binalar üzerindeki etkisine benzemektedir. Travmatik yaşantı kişinin bilişsel şemalarını şiddetle sarsabilir, tehdit edebilir veya tamamen enkaza çevirebilir. Ancak kişinin bundan sonra travmatik büyüme yaşayıp yaşamayacağını belirleyecek olan bu travmatik yaşantıdan sonra kişinin vereceği mücadeledir. Bu model ayrıca kişinin travmatik yaşantısı öncesindeki kişilik özelliklerini de hesaba katar. Örneğin dışa dönük ve yeni deneyimlere açık olmak travma sonrası büyümeyi kolaylaştırabilir. Bunun yanı sıra kişinin stres verici durumlarda dahi olumlu duygularının farkında olması ve buna ilişkin bilgiyi işlemleyebilmesi, travmatik yaşantı sonrasındaki süreçte uyumu olumlu yönde etkileyebilecek özellikler olarak bildirilmektedir (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümenin işlevsel-betimsel modeline göre travmatik olayın kişinin var olan bilişsel şemalarını ve yaşama karşı oluşturduğu inançları sarsacak kadar büyük olmalıdır, dolayısıyla kişinin yaşamını milat gibi ikiye bölmelidir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Kişi travmatik yaşantısı sonucunda önceki yaşantısında kendisi için önemli olan amaç, inanç, değer ve davranışların işlevsel olmadığına karar verdiği takdirde yaşamında değişiklikler yapmaya başlayacaktır.

    Janoff-Bulman (2004) kişinin kendisi ve dünyaya ilişkin temel varsayımlarının sarsılmasına yol açan travmatik olayla başa çıkma, varsayımsal dünyanın yeniden yapılandırılması anlamına gediğini ileri sürmüştür. Başa çıkma, travmaya ilişkin duygu, düşünce ve imgelerle yüzleşme ek olarak bu duygu düşünce ve imgelerden kaçınma arasındaki hassas denge ile ilgilidir. Travmatik olaydan geçen zamanla birlikte, bireysel olarak yeniden yapılan anlamlı değerlendirmeler ve sosyal destek ile çoğu travma mağduru iç dünyalarını ve dünyaya, geleceklerine ilişkin varsayımlarını, inançlarını yeniden yapılandırmayı başarabilir. Böylece travma mağduru artık travmayı atlatan kişi haline gelmektedir. İnsan, yaşamını anlamlandıran, anlam vermeye çalışan bir varoluş sergilediğinden travmatik olay yaşantısı da travmatik olay mağdurunun anlamlandırmaya ilişkin varsayımları üzerinde etkili olmaktadır. Mağdurun travmatik yaşantısından sonraki mücadelesinin tanımlanmasında, anlamın kapayıcılığı ve anlamın önemi arasında ayrım yapılması gerekir. Travmatik olaya maruz kalanlar olayın ardından ilk olarak kapsayıcılık üzerine düşünmeye başlarlar ve yaşadıkları olaya anlam vermeye çabalarlar ve bu çaba ile yaşadıkları olayın önemini ve değerini sorgulamaya başlarlar (Janoff-Bulman, 2004).

    Tedeschi ve Calhoun (2004) travmatik olay mağdurunun, kırılgan ve incinebilir oluşu ile yüzleşmesi sonucunda dehşet duygusu yaşadığını, önceki varsayımlarının artık yaşamın sürdürülmesinde güvenilir bir yol olmadığı duygusu yaşadığını, önceden var olan netlik halinin ve güvenlik halinin yok oluşunu hisseder. Travma mağduru olan kişi, zamanla dünyayı ve yaşadığı olayı anlamlandırmaya çalışır ve ruminasyon ve sosyal destek yoluyla dünyaya ilişkin varsayımlarını yeniden yapılandırmaya başlar (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Travma mağduru artık dehşete düşme, yoğun çaresizlik ve kaygı gibi yoğun duyguları yaşamış ve bunun sonucunda da talihsizliğin ve kötülüğün rastgele yüzleşebileceği durumlar olduğunu öğrenmiştir. Böylece kişi anlamsızlıkla yüzleşmiş ve trajik herhangi bir olayın herhangi bir zamanda gerçekleşebileceğini ve sonucunda da kendi yaşamına yeniden değerlendirmek zorunda kalacağını öğrenir (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olayların ardından çoğu kişi olaydan aylar sonra inançsızlık duygusu yaşadıklarını belirtmektedir. Travmanın neden olduğu kaybın yavaş yavaş kabullenildiği bu süreçte stres tepkisi de devam eder ancak bu sayede travma sonrası büyüme en üst düzeyde yaşanabilir. Stres tepkileri sayesinde bilişsel işlemleme etkin durumda kalırken, inanç kaybı ile yaşanan rahatlama sayesinde varsayımsal dünya bir süre sorgulanmayabilir (Tedeschi ve Calhoun, 2004).

    Janoff-Bulman (2004) travma sonrası büyümenin ortaya çıkabilmesi için kişinin temel varsayımlarının yıkılması gerektiğini ileri sürmüştür. Travmatik yaşantı sonrası gerçekleşen bilişsel işlemleme ve yeniden yapılandırmayı depremden sonra binaların fiziksel olarak daha dayanıklı bir biçimde yeniden yapılandırılmasına benzetir. Travmatik olay sonrası yeniden bilişsel yapılandırma, travma ve gelecekte yaşanma olasılığı olan olayları göz önünde bulunduran sarsıcı olaylar karşısında daha dayanıklı şemaların yapılandırılmasını sağlar. Bu durum, travma sonrası büyüme olarak yaşanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olaylar sıklıkla travma mağdurları için stres kaynağı olarak kalır ve az sayıda kişinin bilinçli ve sistemli biçimde yaşadığı olaydan anlam çıkarmaya çalıştığı, kazanım elde etmeye çalışmaktadır. Janoff-Bulman’a (2004) göre travma sonrası büyüme psikolojik dayanıklılık girişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

    Janoff-Bulman (2004), Tedeschi ve Calhoun’un (1996) Travma Sonrası Büyüme Ölçeği’ndeki beş boyutta temsil edilen kazanımların (kişilerarası ilişkilerde olumlu değişim, kendilik algısında olumlu değişim, yaşamın değerini anlama, yeni seçeneklerin fark edilmesi, inanç sisteminde gelişim) üç farklı travma sonrası büyüme modeliyle (acı yoluyla güçlenme, psikolojik hazırlıklılık, varoluşsal yeniden değerlendirme) ele alınabilen psikolojik süreçlerin rolüne karşılık geldiğini bildirmiştir. Travma sonrası süreçte değişen varsayımlar açısından ortaya çıkan değişimleri açıklamak amacıyla bu modelleri öneren Janoff-Bulman (2004) bunları başa çıkma ve büyüme arasındaki ilişki açısından ele almıştır. Ona göre bu modeller birbirinden net olarak ayrıştırılabilir olmasa da, travmatik olaya maruz kalan kişi bu değişimlerin hepsini birden yaşayabilir. Bu modeller travmatik olaya maruz kalan kişinin karşı karşıya kaldığı zorlu bilişsel işlemlemenin çözümlenmesiyle ilişkilidir (Janoff-Bulman, 2004).

    Acı yoluyla güçlenme modeli: Travmatik olayın sonrasında, travmaya maruz kalan kişi acılardan yaşamış geçmiş olduğunu ve artık daha güçlü olduğunu ifade edebilir. Bu durum, Tedeschi ve Calhoun’un (1996) travma sonrası büyüme ölçeğindeki kişisel güçlülük ve yeni olanaklar boyutlarına karşılık gelmektedir. Travmatik yaşantının sebep olduğu stres ve acıyı yaşayarak, travma mağduru sadece daha önce farkında olmadığı güçlerini anlamakla kalmaz aynı zamanda yaşamında yeni olasılıklar sağlayan kaynaklar ve başa çıkma yolları da geliştirebilir. Bazı mağdurlarda bu durum kendi yeteneklerine güven ve cesarete ilişkin bir duyguyu, bazıları için ise eski yaşam tarzının sınırlılıklarını temel alır. Travmatik olaya maruz kalan kişi, travma sonrası uyum sürecinde kendini tanır ve yaşadığı bu acı verici süreç sonunda kendini farklı olarak görmeye başlar. Janoff-Bulman (2004), acı yoluyla güçlenme ile değişim temel varsayımların değişimine katkı sağlamaz bu nedenle de Tedeschi ve Calhoun’un (1998) acı yoluyla güçlenme modelinde, mücadelelerden büyümeye doğrudan bir yol olabileceğini ileri sürmektedirler.

    Psikolojik Hazırlıklılık: Bu model travma mağdurunun varsayımsal dünyasındaki değişimlerin anlaşılması aracılığıyla kavranabilir. Travmaya maruz kalan kişinin başarılı bir başa çıkma süreci ile daha sonraki zorlu yaşam olaylarına daha hazırlıklı olmasının yanında, travmatik etkilerin de daha az yaşanacağını ileri sürer. Başa çıkma araclılığı ile ayakları yere basan, gerçekçi bir varsayımsal dünyanın yapılandırılması söz konusudur ve bu psikolojik korunma sağlar (Janoff-Bulman, 2004). Psikolojik hazırlıklılık modeli travma sonrası büyüme ölçeğindeki beş boyuttan herhangi birine tam olarak karşılık gelmemektedir ve psikolojik hazırlıklılık olumlu bir kazanımdır, bu nedenle de travma sonrası büyümenin bir türüdür. Başarılı bir yeniden yapılandırma sürecinde, psikolojik yapılar, depremlerdeki fiziksel yapılar gibi, sonraki sismik hareketlere daha dayanıklı olmak üzere tasarlanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Janoff-Bulman (2004), travmatik olaya maruz kalanların en fazla ifade ettikleri düşüncenin “bunun bana olacağını asla düşünmezdim” olduğunu belirtir. Travmaya maruz kalmamış bireyler, kötü talihe hazırlıklı olduklarını düşünürler. Mantıksal olarak kötü olayların olabileceğinin farkındadırlar, ama daha derinde, bunu kabul etmezler. İnsan, kötü şeylerin olabileceğini bilir, fakat bunların kendisine olacağına inanmaz. Dolayısıyla insan aslında kötü talihe hazırlıklı değildir. Travma da buna bağlı olarak beklentinin yanlışlanmasıdır. Travmatik yaşantı öncesi kişi travmatik deneyimi hesaplamaz ve yaşanan krizin büyüklüğü ve korkutuculuğu hazırsızlıkla yakından ilişkilidir. Travma mağdurunun içsel dünyası, travma sonrasında karmaşa durumuna girer, bunun nedeni mağdurun psikolojik tutarlılığını sağlayan varsayımlar, mağdurun travma sonrası dünyasının tanımlanmasında artık uygun değildirler. Dolayısıyla başa çıkma, mağduriyeti de hesaba katan bir varsayımsal dünyanın yapılandırılmasını içermektedir. Travmatik olayın mağduru, temel varsayımlarını yeniden yapılandırırken bu yeni deneyimine ilişkin verileri birleştirir ve daha olumsuz ve yeni varsayımlarla, travma mağdurunun daha büyük tehlikelerin varlığını ve kendisinin de incinebilir olduğunu kabul etmesini sağlar. Travma mağduru zamanla travmatik yaşantısından kaynaklanan genellemelere gitmekten ziyade daha az olumlu yeni varsayımlar geliştirir. Bundan böyle “bu bana asla olmaz” demeyecektir. Yeni varsayımları trajik olayların da gerçekleşebileceğini kabullenir ve bu şoka dayanıklı hale gelecek şekilde yeniden yapılanır.  

    Varoluşsal Yeniden Değerlendirme: Travma sonrasındaki değişimleri açıklamaya yönelik bu modelde ele alınan değişimler, travmatik olay mağdurunun, yaşamı takdir etmesi ile ilgilidir. Travma sonrası büyüme ölçeğinin beş boyutundan üçü olan yaşamın takdir edilmesi, başkalarıyla ilişki kurma ve manevi değişim varoluşsal yeniden değerlendirme ile ilgilidir. Yaşamın takdir edilişi yaşamın bir armağan olarak görülmesi ve önemsenmesi, öncelikli hale gelmesidir. Bu modelde aile ve arkadaşlar, dini ve manevi gelişim, dini ritüeller ile ilgili değer kazanımları söz konusudur.

     Janoff-Bulman’ın (2004) travma sonrası süreci, travmatik olayın ardından ortaya çıkan olumsuz değişimler, başa çıkma ve büyüme bağlamında ele aldığı, bu modelde büyümenin, stres belirtilerinde azalma ile ilişkili olduğu önerilmiştir. Diğer yandan Tedeschi ve Calhoun (2004) ise bu konuda elde edilmiş araştırma sonuçlarının çelişkili olduğunu bildirmişlerdir. Travmanın uzun dönemli sonuçları kazanç ve kayıplar bir arada bulundurmaktadır. Büyümenin belirleyicilerden biri, travmaya maruz kalmış kişinin, bunlardan hangisine odaklanacağıdır. Travmatik yaşantının sonrasında kişi, önceki yanılsamalarının farkına varıp yaşama ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirebilir ve yaşamın kestirilemeyen tarafları olabileceğini görüp yeni travmalara hazırlıklı duruma gelebilir; incinebilirliğini ve güçlülüğünü hissedebilir, öğrenebilir.

  • Travma Nedir?

    Travma Nedir?

    Fiziksel ve psikolojik bütünlüğümüzü tehdit eden her türlü olay bizim için travmadır. Yaşamımıza, vücut bütünlüğümüze, inanç sistemlerimize, sevdiklerimize yönelik olan herhangi bir tehdit bizde travma oluşturabilir. Travma, hiç beklemediğimiz bir anda ve ne yaparsak yapalım asla hazırlıklı olamayacağımız bir şekilde inen ani bir darbedir. Bizi, geçmişimiz ve geleceğimizden koparan bir zamansızlık halidir. Ayrılık/boşanma, iş kaybı, aile içi şiddet, tecavüz, trafik kazası, ani hastalık ve ani ölümler kişisel travma listesine girer.

    TRAVMA SONRASI GÖRÜLEN TEPKİLER NELERDİR?
    Duygusal tepkiler: Şok, üzüntü, öfke, endişe, suçluluk, umutsuzluk, kaygı, korku, karamsarlık, donukluk, aşırı sinirlilik, çaresizlik duygusal tepkilerdir. Çocuklarda korku ve endişe sıklıkla görülen tepkilerdir. Korku insan hayatını tehdit eden herhangi bir tehlike karşısında verilen normal bir tepkidir. Çocuklar genelde olayın tekrar olmasından, ölümden, ailesinden ayrılmaktan veya yalnız kalmaktan korkabilirler.
    Düşünsel tepkiler: İnanamama, düşünce ve dikkat dağınıklığı, unutkanlık, çarpık ve genellemeye dayalı (her şey ve herkes kötü gibi) düşünceler, sık sık beliren imajlar, olayla ilgili görüntüler ve olayı tekrar tekrar yaşama bu tür tepkiler arasındadır.
    Fiziksel tepkiler: Baş, göğüs ağrısı, mide yanması ve/veya bulanması, kalp sıkışması, gürültüye karşı aşırı duyarlılık, iştah artması ya da azalması, sürekli yorgunluk hali, nefes darlığı gibi fiziksel tepkiler bedenimizin travma karşısında yarattığı belirtilerdir.
    Davranışsal tepkiler: Uyku ve yeme bozuklukları, sosyal çevreden uzaklaşma, kendini ihmal etme, içe kapanma, alkol ve madde kullanımı, kaçınma davranışları, konuşmama, dikkatsizlik ve dağınıklık, sürekli aynı şeyle uğraşma, hiçbir şey olmamış gibi davranmak travma karşısında gösterilen davranış biçimleridir. Çocuklar ise; kendi başlarına gidip yatmak istemeyebilirler uykuya dalmakta güçlük çekebilirler, geceleri sık sık uyanabilirler ve /veya kabuslar görebilirler. Böyle zamanlarda çocukların ebeveynlerine yakın olmayı istemeleri ve ebeveynlerin de çocuklarını yanlarında istemeleri gayet doğaldır. Çocuklar stres altında daha küçük yaşlarda yaptıkları davranışlara (alt ıslatma, anneye yapışma, parmak emme gibi) geri dönebilirler. Kısa süreli olarak böyle davranışların belirmesi normaldir. Anne- baba bu davranışlar karşısında aşırı tepki gösterdiği takdirde, daha da uzun süre devam edebilir.

    TRAVMALARLA NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİZ?
    Küçük ama gerçekleştirebileceğiniz sorumluluklar/roller edinin, yalnız kalmayın, fiziksel açıdan kuvvetli olabilmek için, kendinizi asla ihmal etmeyin ve iyi beslenin, dinlenmek için kendinize zaman verin, spor yapmak stresi azaltmanın en iyi yollarından biridir; spor yapın, alkolden uzak durun, gösterdiğiniz tepkileri normal kabul edin, başınıza gelenin sizin kontrolünüz dışında geliştiğini ve ne yaparsanız yapın, bu gibi durumlar karşısında hazırlıklı olunamayacağını kendinize hatırlatın, davranışlarınızı gözden geçirin; hayatınızın önceliklerini değiştirin, anlamsız bulduğunuz ve yapmak istemediğiniz şeyleri devreden çıkarın, sizin için önemli olan kişiler ile daha sık görüşün, daha derin ilişkiler kurun, bugünü yaşamaya özen gösterin, yasınızı yaşamak için kendinize izin verin, güçlü gözükmek için çaba göstermeyin, sizi anlayan kişiler ile bağlantınızı koparmayın ve gerekiyorsa lütfen profesyonel birinden destek alın.

    Unutmayın ki; verdiğiniz tepkiler normal insanların anormal durumlar karşısında verdiği tipik reaksiyonlardır. Siz değil, başınıza gelen durum anormal.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu: TSSB

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu: TSSB

    Psikolojik travma dediğimizde aniden gerçekleşerek hayatımızı alt üst eden olaylardan bahsediyoruz. Bu olaylar, deprem, sel, kasırga gibi doğal yollarla olabileceği gibi; trafik kazası, yangın, savaş, terör, işkence, taciz, tecavüz gibi insan eliyle kazayla veya bilerek ve amaçlı olarak gerçekleşen olaylar olabilir. Aynı zamanda kişi bir başarısızlık, aşağılanma, terk veya aldatılmayı da psikolojik travma olarak deneyimleyebilmektedir.

    TSSB yaşanan bir travmanın ardından ortaya çıkan, duygusal, düşünsel ve davranışsal birtakım sorunları işaret eder. Kişinin tepkileri arasında aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme vardır.

    TSSB belirtileri 3 ana kümede toplanır:

    1. Travmatik olayı yeniden yaşantılama: Travmaya yol açan olay ortadan kalktığı halde, olaya verilen tepkilerin ortadan kalkmamasıdır. İstem dışı da olsa travmatik olayın tekrar tekrar hatırlanıyor olması halidir. Bu rüyalar ve kabuslarla olabileceği gibi günlük flashbeclerle de olabilir.

    2. Kaçınma: travmatik olayı hatırlatabilecek her türlü durumdan kaçınma halidir. Kişiye travmatik olayı hatırlatacak durumlardan, mekanlardan, seslerden, kişilerden uzaklaşma ihtiyacı duyması, olayı hatırlamam hali ilginin azalması ve insanlardan uzaklaşma kaçınmaya verilecek örneklerdendir.

    3. Aşırı uyarılmışlık hali: Her an bir şey olacakmış gibi sürekli bir tetikte olma hali söz konusudur. Uykuya dalmakta zorlanma, dikkat ve konsantrasyonda güçlük, irkilmeler, öfke patlamaları yaşanabilir.

    Travmatik olayın ardından bir müddet bu tepkileri ‘anormal durumlara verilen normal tepkiler’ olarak görürüz. Bizim Travma sonrası stres bozukluğu diyebilmemiz için bu üç kümeye ait belirtilerin 1 aydan daha fazla sürmesi ve bu belirtilerin kişinin günlük işlevselliğini bozacak nitelikte olması gerekir. Bazen bu belirtilerin aylar hatta yıllarca sürdüğünü gözlemleriz.

    TSSB yaşayan kişilerin tedaviye başvurmasında bazı engeller olabilir. Bunlar, İyileşme önündeki en yardım aramaya çekinme, umutsuzluk, olayı hatırlamaktan kaçınma, insanlara güvenini kaybetme ya da bu belirtilerin bu hastalık olarak görmeme ve kişinin güçsüzlüğünden kaynaklandığının düşünülmesi gibi…

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu kişinin hayatını, sosyal aktivitelerini, dünyayı algılayış şeklini etkileyen çeşitli alanlarda sorunlar yaşamasına neden olan ciddi bir hastalıktır. Bununla birlikte çeşitli tedavi yöntemlerinin bu hastalığın tedavisinde oldukça başarılı olduğu bilinmektedir.

    Travmatik bir olaydan her kişinin aynı oranda etkilenmediği göz önüne alındığında, kişinin ihtiyaçlarına uygun olan tedavi planının hazırlanması gerekmektedir.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

    Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

    Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

    -Aşırı uyarılma

    -Müdahale

    -Büzülme

    Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta herhangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir. Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

    Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

    Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

    Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

    TRAVMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

    Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

    Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

    Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

    TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

    Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlerinden şüphelenme.

    Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yok oluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybedenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

    Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etkilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

    İYİLEŞME

    Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

    İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir.

  • Travma ve İyileşme

    Travma ve İyileşme

    Travma ruhsal olarak kaldıramayacağımız bir duyguya maruz kalmaktır. Dayanabileceğimizin üstünde bir acıya maruz kaldığımızda bedensel tepkimiz bayılma olurken ruhsal tepkimiz donmadır.

    Bizim hayatta kalmak için üç stratejimiz var. Savaşacak kadar gücün varsa savaş, kaçacak kadar zamanın varsa kaç, savaşacak kadar gücün yoksa, kaçacak kadar zamanın yoksa donup kal. Doğadaki bütün canlıların hayatta kalma stratejisi budur.

    Ruhsal olarak yüksek bir duyguya maruz kaldığımızda kaza, ölüm, taciz, şiddet gibi beynimizde yüksek düzeyde adrenalin ve stres hormonları salgılanıyor. Bu hormonlar yaşadığımız olayın beynimize kalıcı bir şekilde kaydedilmesine sebep oluyor. Biz buna ütü basma etkisi diyoruz. Yani travmada yaşadığımız duygular beynimizde, ömür boyu silinmeyecek kalıcı hasarlara neden oluyor.

    Travmaya maruz kalma yaşımız ne kadar küçükse travmadan aldığımız ruhsal hasar da o oranda büyük oluyor. Yani 3 yaşında tacize uğrarsa, 10 yaşında tacize uğradığından daha fazla etkileniyor. Ya da 5 yaşında annesi ölürse 13 yaşında ölmesinden daha fazla etkileniyor. Yani yaş küçüldükçe ruhsal hasar artıyor.

    Zihnimiz 3 yaşın altındaki anıları hatırlamıyor, 3 yaşın altındaki anılar beden hafızasına kaydediliyor. Bizim beynimizde anılardan soumlu birkaç bölge var, bunlardan biri hipokampüs. Hipokampüs 3 yaşına kadar az gelişmiş, dolayısıyla üç yaşına kadar yaşanan travmalar beden hafızasına kaydediliyor. Yetişkin olduğunuzda başınız ağrıyor örneğin baş ağrısı çocukluktaki bir travmanın ateşlenmesi sonucu oluyor. Ama bunu bilinçli kısmımız bilmiyor. Çocukken yaşadığımız olumsuz bir duyguya bugün maruz kaldığımızda çaresizlik olabilir, değersizlik olabilir, yalnızlık olabilir, bilinçdışımızda bu duygularla ilgili çocukluğumuzda yaşadığımız anılar ateşleniyor. Bugün tıpta sebebi belli olmayan pek çok hastalık 3 yaşın altındaki travmalara dayanıyor.

    Beyin gelişimizmizin yüzde sekseni 6 yaşta tamamlanıyor. Yani 0-6 yaş arası çok kritik bir dönem. Bu dönemde yaşadığı olumsuz anılar kişinin hayatında betona yazı yazmak gibi bir etkiye sebep oluyor.

    Travmatik anıların beyine kaydedilmesi de diğer anılardan farklı. Tarvmatik anılar beyinde diğer anılara entegre olamıyor. Dolayısıyla dışarda ayrı bir yerde duruyor, fanusta gibi. Bu bilgiler ve duygular düğer anılara kaynaşmadığı için gündelik hayatımızda sebebi olmayan huzursuzluk, ağrı, korku, kaygı, endişe, boşluk, mutsuzluk gibi duygulara sebep oluyor.

    RÜYALAR

    Tarvmatik anılar rüyalarda da farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Nörofizyolojik olarak bizim rüya görme fazımız ortalama bir buçuk saatte birkaç dakika rüya görme şeklinde. Yatağa ilk yattığımızda bedensel olarak yorgun olduğumuz için daha az rüya görürürüz. Beden dinlendikçe rüya görme oranı armaya başlar. Travmatik rüyalarla ilgili yapılan araştırmalar rüya görmediğimiz o bir buçuk saatlik evrede tarvmatik anılrın fragmanına maruz kaldığımız yönünde. Halk arasında kabuz dediğimiz rüyalar, kişiye canlıymış, gerçekmiş hissi verir. Rüya görürken kişi gerçekten ağlayabilir, bağırabilir. Travmatik anıların rüyalarında sık sık tekrar etme durumu vardır. Aynı rüyayı canlı ve gerçek gibi ve belli aralıklarla görbilirsiniz. Dolayısıyla travma anısının rüyası da beyinde farklı bir şekildekarşımıza çıkar.

    TRAVMA TEMEL GÜVEN DUYGUSUNU BOZAR

    Dünyada kendini güvende hissetme, hayatın başlarında bakım verenle yani anneyle kurduğumuz ilişkide kazandığımız bir duygudur. Tarvmaya maruz kalan kişinin temel güven duygusu bozulur.Örneğin çocukluk döneminde tacize uğramış olan kişinin insanlara ve dünyaya güven duygusu bozulur. Çocukluk döneminde fiziksel şiddete maruz kalan kişi insanların bütün insanların zarar verici olduğuna dair bir duyguyla hayatına devam eder. Dolayısıyla çocuklukta diğer insnaların eziyetine ya da tacizine maruz kalan kişiler dünyaya ve insana güven duygularını yitirirler.

    Temel güven duygusundaki derin çatlak kişinin yakın ilişkiler kurmasını engeller. Fakat travmatik olayın hissettirdiği korku, endişe, suçluluk duyhguları koruyucu bağlanmaya olan ihtiyacı yoğunlaştırır. Bu yüzden travmatik insanlar başkalarına kaygılı yapışma ile yalnızlık duyguları arasında gidip gelirler.

    Şayet çocuğa bakım verenlerden biri çocuğa zarar veriyorsa taciz, dayak, korkutma, aşağılama gibi çocuğun doğuştan kötü olduğuna dair kendisiyle ilgili bir çarpıtma yapmasına sebep olurlar.

    İYİLEŞME

    Bizim beynimiz haz ilkesine göre çalışır. Haz varsa koş, acı varsa kaç. Dolayısıyla yaşadığımız acı duygulardan kaçmak, hep iyi hissetmek isteriz. Bu yüzden kişi yaşadığı acı duyguları hatırlamak istemez. Tarvmatik anıların duyguları acıdır. Bu anıları hatırladığımızda bugün yaşıyormuş gibi acı çekeriz. Tarvama terapide travmatik anıların konuşulmasıyla iyileşir. Şayet kişi yaşadığı travmatik anının acısına dayanırsa bu duyguyu boşaltır.

    Bu evrede korkutucu bir zamansızlık duygusu olur, tarvmanın konuşularak diğer anılar gibi sıradanlaşması yani yapılanması geçmişe dalmayı gerektirir. Travmatik anıları konuştukça kişi acı çeker, ağlar, üzülür, kötü hisseder. Bu duygular hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Bu acıyı ömür boyu çekecekmiş gibi gelir. Tarvmatik anının boşalmasının anahtarı acıyı yaşayıp bitirmektir. Hiçbir acı sonsuza dek sürmez. Acıdan kaçmak travmanın etkisinin ömür boyu sürmesine sebep olur.

    Kişi kendisine verilen zarardan sorumlu olmasa da iyileşmesinden sorumludur. Kişinin iyileşmesinin ve güçlenmesnin tek yolu terapisinin sorumluluğunu almasıdır.

    Emdr ve Eft terapide kullandığımız travma iyileştirme yöntemlerindendir.Emdr sağ beyin ile sol beyin arasında bağlantı kurulmasını sağlar. Sağ beyinde depolanan travmatik anılar bilgilerle eşleşir. Emdr travmayı beynin işlemlemesini sağlar. Eft ise duygu boşaltma tekniğidir. Travmadaki duygular eft tekniğiyle boşaltılır.