Etiket: Toplumsal

  • Neden Delirmedik?

    Neden Delirmedik?

    Son çeyrek asırda içinde yaşadığımız ülkeye dair her şey aslında “delirmemiz” için oldukça elverişli bir zemindi. Sayısız toplumsal kırılmaya, travmatik toplumsal olaylara ve günlük hayatımızı birebir etkileyen onlarca duruma maruz kaldık.

    Güvenlik duygumuz azaldı, hayata, insana ve topluma dair temel inançlarımız çatırdadı ve defalarca baş edilmesi zor hayat olaylarıyla baş başa kaldık. Bu olaylar içinde katliama dönüşen patlamalar, taciz, tecavüz, cinayet öyküleri, psikolojik şiddete dönüşen ötekileştirmeler, “darbe”ler, adalet kıyımları var. Tüm bunlar olurken en yaygın inançlardan biri toplum olarak “delirdiğimiz” yönündeydi. Çünkü yığınlar halinde hastanelere, tıp merkezlerine taşınıyor, kutularca antidepresan alıyorduk. Bireysel cinnetler, intiharlar ve hatta “Palu Ailesi” gibi tüyler ürpertici deformasyonlar birer birer gözler önüne seriliyordu. Gerçekten de delirdiğimize dair inançlarda bir haklılık payı var. Elimizde son on yıllar için toplumsal düzeyde ruh sağlığı sorunlarını araştıran uzun dönemli izlem çalışmaları olsa (ki yapılmakta) ruh sağlığımızdaki bozulmanın objektif kanıtlarını masaya yatırabiliriz. Ancak ben bu yazıda nasıl delirdiğimizi değil bunca toplumsal olaya rağmen nasıl delirmediğimizi anlatmaya çalışacağım. Delirmediğimize nasıl kanaat getirdin diye soran olursa referansım toplumun bireyler veya gruplar düzeyinde hali hazırda verebildiği sağlıklı reflekslerdir. Tamamen hastalanmış bir toplumda bir Gezi Direnişi ortaya çıkması, İBB Başkanlık seçimlerinde yaşanan adaletsizliğe yüzbinlerce kişilik bir fark oluşturacak şekilde toplumsal bir yanıt verilmesi, sivil toplum kuruluşları gibi görece küçük ama etkin grupların Barış Akademisyenleri ile ilgili davada olduğu gibi kararlı ve destekleyici süreçleri vb. Bu verdiğim örneklerin hepsi farklı düzlemlerde yer alsa da ortak noktada hepsi bir “canlılık” ifade ediyor. Maalesef bu ruhsal/toplumsal canlılık toplumun genelini yansıtmıyor. Çoğunlukta bir ölgünlük, vazgeçmişlik ve üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi bir ruh hali var. Ama ben bu noktada sağ kalan, diri ve canlı kalan, istikrar gösteren, sebat eden, direnen yanlarımıza odaklanmak istiyorum. Nasıl delirmedik?

    Bireysel düzeyde insanın varlığını ve birliğini koruması için sağlıklı bir kendiliğe ihtiyacı var. Yaşadığımız travmatik deneyimler, olumsuz yaşam olayları, stresler bizi örseleyebiliyor hatta belli bir noktada kırılmalara yol açabiliyor. Ancak insan canlısı doğuştan itibaren olmasa da gelişim sürecinde yaşadığı koşullarla başa çıkabilme adına donanım kazanıyor. Yaşadığımız olaylara verdiğimiz tepkilerimiz büyük oranda anne/bakım veren tarafından şekillenmeye başlıyor. Temelde tüm baş etme mekanizmalarımız bilinçli ve ilerlemeci bir şekilde gelişen etkin mekanizmalar değil. Freudyen anlamda kullandığımız savunma mekanizmalarımız çoğu zaman bilinç düzeyinden uzak, istemsiz ve tamamen bireyin içinde bulunduğu denge durumunu korumak yönünde. Sigmund Freud tarafından önerilen ve sonra kızı Anna Freud tarafından sınıflandırılmaya çalışılan savunma mekanizmaları yüzyıldır geçerliliğini korumakta. Oysa uluslararası psikoloji camiası daha yeni yeni savunma mekanizmalarına kişilik psikolojisi ve sosyal psikoloji gibi alanlarda yer vermeye başlıyor. Özetle bu çalışmalarda deniyor ki biz sadece bilinçli ve kontrollü bir şekilde hayatla baş eden canlılar değiliz. Freud tarafından ortaya konan inkâr, bastırma, yansıtma, karşıt tepki oluşturma, yüceltme, gerileme, mantığa bürüme, yer değiştirme vb. sadece bireysel düzeydeki sorunlarla başa çıkarken kullandığımız mekanizmalar değil. Toplumsal anlamda da egoyu tehdit edici bir olay yaşandığında savunma mekanizmaları devreye giriyor. Örneğin bu hafta 2 Temmuz Sivas Katliamı anmasında çeyrek asırlık yaramız yeniden kanadı. Unutursak kalbimiz kurusun denir ama bu olay memleketteki bir yığın insan tarafından asla unutulmadığı gibi isyanı hep içten içe besledi. Yani en azından bir grup için “bastırılmış” olduğunu söylemek mümkün değil. Katliamı yaratanların yanında olan ve bu kıyımdaki adaleti sağlamayanlar için ise “inkâr” devreye girdi. Aslında bu ülkenin kanlı tarihinin en büyük yapı taşı “inkâr” mekanizması. Biz naifçe soruyoruz bazen bu insanlar yatağa başlarını nasıl rahat koyup uyuyabiliyorlar diye. Çok farklı bir düzlemde de olsa bu hafta davası görülen Çorlu Tren Kazası’nın kurbanların ailelerinin tepkilerinde “erk sahiplerinin” inkârı vardı. Belki de diyebiliriz ki biz inkâr edemediğimiz için bu kadar acı çekiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki inkâr mekanizması bastırmayla birlikte hiyerarşik anlamda en ilkel mekanizmalar. Baş edemeyeceğini düşündüğün şeyi gizler, bastırır, böler, çarparsın. Daha yüksek düzeyde bir ego gücü isteyen şey onu tanımlamak, kabul etmek ve elinde o acıyla ne yapabileceğine bakmaktır. Aslında Gezi Direnişi ve teknolojik gelişmelere paralel bir şekilde sosyal medyanın hayatımızın içine daha çok girmesi vesilesiyle bahsettiğimiz savunma mekanizmaları içinde en az yükü olan diyebileceğimiz “yüceltme” devreye girdi. Anlamlandıramadığımız toplumsal acıları mizah ve sanatla aşmaya çalıştık. Bazı zamanlarda bu mizah kullanımının bayağılaşabildiğini, bir nevi “gerileme” mekanizmasına dönüştüğünü düşünsem de genele baktığımda işe yaradığını görüyorum. Bir başka kişi çıkıp ülkede mizah mı kaldı sanat mı kaldı, tüm cephelerde çepeçevre kuşatıldık diyebilir. Buna da hak vermemem mümkün değil. Ama önemli olan nokta şu ki; içinde yaşadığımız baskı, adaletsizlik, talan, zulüm bir dönüşümü zorunlu kılıyor. Olduğumuz şeyden, algıladığımız şeyden başka bir duygu durumuna geçebilmemiz şart. Bunu da mizah ve sanat sağlıyor şu an için. Daha bilinçli, daha kontrollü, daha özgür iradeye dair baş etme yöntemleri geliştirene kadar –ki sanırım bunun için daha var- bunlara tutunabiliriz.

    Senelerdir sevgili Zeynep Altıok ve Eren Aysan’ı izlerim. Sürekli empati kurup duygusunu anlamaya çalışırım, toplumdaki tüm kurbanlara, yakınlarına ve Oğuz Arda Sel’in annesine yaptığım gibi. Böyle biriyle empati kurduğunuzda yaşadığınız iç sızısına katlanamamak, bastırma veya inkar mekanizmasını devreye sokmak çok kolay. Ben bakamıyorum, hemen kapatıp kaçıyorum diyenleri çok duyuyorum. Emin olun ki bu savunma mekanizması size ruhsal sıkıntılardan azat etmiyor. Toplum olarak yaşadığımız tüm travmalar toplumsal belleğe istemsizce de olsa kaydoluyor. Hayatımızın bir yerinde kaynağı belirsiz bir kaygı olarak çıkıveriyor. Yüzleşmek lazım, anlamak lazım, doğrulmak ve üretmek lazım. Bunları yapabildiğimiz oranda delirmeden kalabildik.

    Seneler önce bir psikoloji kongresinde “travma sonrası büyüme” anlatan birini dinlemiş ve çok şaşırmıştım. Aradan geçen 20 yılda hep toplumsal hem de klinik anlamda bunun sayısız örneğine şahit oldum. Klişe bir bakışla bizi öldürmeyen şey bizi güçlendirebiliyor. Diyebilirsiniz ki bir enkazın ortasında kalmış son kaleyi mi görüyorsun (bu kadar deliren arasından sağ kalanları mı görüyorsun), evet bence böyle. Çünkü iyiliğe, adalete, barışa, canlılığa, sağlığa doğru her mücadele tek bir sağlam kaleden başlar.

  • Toplum Bekler Ama Hayat Beklemez

    Toplum Bekler Ama Hayat Beklemez

    İd ister, super ego engeller mi ? Ya da id ister, ego dengeler mi ?

    Aslında hayatımıza dönüp baktığımızda ertelediğimiz isteklerimiz, susturduğumuz iç seslerimiz yok mudur ? Elbette her insanın toplumsal bilince uygun hareket etmek, grubun dışına çıkmamak amacıyla isteklerini ertelediği ya da bastırdığı bazı dönemleri olabilir. Örneğin bir insan 65 yaşında çılgınlar gibi eğlenmek istiyor olabilir ancak o kişinin yetiştiği kültürel çevre eğer buna uygun ortamı oluşturmamışsa kişide oluşan ‘toplumsal bilinç’ veya ‘toplumsal norm’ buna izin vermeyecektir ve dolayısıyla super ego aktif olacak kişinin bu isteği derhal baskılanacaktır. Ancak bazı insanlar da bu şekilde toplumsal bilince aykırı istekleri olduğunda bunun farkına varırlar ancak isteklerini ertelemek istemeyebilirler, bu da bir tercih. Dolayısıyla aslında bizim kim olduğumuz ya da hayatımızı nasıl şekillendirdiğimiz az da olsa çok da olsa toplumsal bilincin etkisi altında değil midir ? Bireylerin yaşamlarını ait oldukları kültür ortamının toplumsal normları belirliyor olabilir mi ? Neden çoğumuz belirli zaman dilimlerinde okulu bitirmek zorundayız ? Neden toplum belli yaşın üstünde olan ve evlenmemiş bireylere farklı etiketler yapıştırır ? Neden toplum belli yaşın üstündeki bireylerin aktif çalışma hayatlarının olmasını bekler ? Neden toplum evlenmiş bireylerin çocuk yapmasını bekler ? Sonra da o çocuğa bir de kardeş bekler ? İşte belki de tüm bu beklentiler toplumsal bilince bağlı olarak gelişen ve dolayısıyla farklı toplumlarda farklı haller alan bir ortamda gelişir. Erich Fromm ‘biz annenin sütünü emerken toplumun özelliklerini de emeriz’ demiş. Çok doğru bir söz değil mi sizce de ? İsteklerimiz, ahlaki değerlerimiz, yapıp-ettiklerimiz, davranışlarımız, tepkilerimiz, dürtülerimiz, rollerimiz, amaçlarımız, hedeflerimiz, hayallerimiz… bunların çoğu büyüdüğümüz toplumun bilincinden etkilenmiyor mu ? Ya da bunlar toplumsal bilinci etkiliyor mu ? Toplumsal bilinç artık farklı bir hal alıyor olabilir mi ? Artık bunun etkileşimsel bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin ; baby-shower partileri. Bizim toplumumuzda bundan 30 yıl öncesine kadar böyle bir ‘kutlama’ bulunmamaktayken artık insanlar bunu bir ‘gelenek’ haline getirmeye başlamış ve dolayısıyla toplumsal bilincimizde yavaş yavaş kendine yer edinmeye başlamıştır. Dolayısıyla birey toplumdan, toplum da bireyden etkilenir. Ve insan ise bunların bir karışım mozaiğidir… Her birey içinde bulunduğu toplumun getirdiği kalıpyargısal birtakım düşünceleri ve davranışları içerir. Kimi insan özgür düşünme becerisi ve bireyselliği ile toplumun  bu kalıplarının dışına çıkmak isteyebilir. Kimi insan ise bu kalıpları kendi kişiliği ile uyumlu hale getirip yaşamını devam ettirebilir. İnsanlar değişime ve dönüşüme açık bir organizma olduğundan yaşamının bazı dönemlerinde bu kalıpların dışında olmak bazı dönemlerinde ise tamamen bu kalıpların içinde olmak isteyebilir. Çünkü ‘homo sapiens’in davranışları kendini korumak, hayatta kalabilmek üzerine programlanmıştır. İnsanlar istek ve arzuları doğrultusunda davranışlarda bulunabilirler. Bu davranışlar eğer toplumun bilincine uygunsa bireyler bu davranış üzerinde fazla düşünmeden hayatlarına devam edebilecekleri gibi ; eğer  bu davranış toplumun bilincine aykırı, toplumun kabul etmeyeceği ve onu grubun dışına çıkaracak bir sonuca yol açıyorsa birey bilişsel tutarsızlık yaşamamak, kendini haklı görebilmek ve aidiyet duygusunu devam ettirebilmek için bu davranışını mantıklı açıklamalarla kendine kanıtlamaya çalışır. İnsanlar ve onların yetiştiği topluma ait düşünce yapısı bireylerin hayatlarında büyük bir öneme sahiptir. Bireyler ait oldukları topluma ait kendilerinde bir ‘sosyal bilinçdışı’ oluşturarak hayatlarına devam ederler… 

  • Sosyal fobi nedir? (sosyal anksiyete bozukluğu)

    Sosyal fobisi olan çocuk ve ergenler; tanımadık insanlarla karşılaştığı ya da başkalarının gözünün üzerinde olabileceği, bir ya da birden fazla toplumsal ya da bir eylemi gerçekleştirdiği durumdan belirgin ve sürekli korku duyarlar. Çocuk/ergen, küçük duruma düşeceği ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağından korkar (ya da anksiyete belirtileri gösterir). Sosyal fobi tanısı koyabilmek için çocuklarda bu kaygı yaşıtlarıyla karşılaştıkları ortamlarda da görülmelidir. Çocuklardaki sosyal fobi; anksiyete, ağlama, huysuzluk gösterme, donakalma ya da tanıdık olmayan insanların olduğu toplumsal durumlardan uzak durma olarak dışavurulabilir. Çocuk ve ergenler küçük yaşta çok görülmemekle birlikte genellikle korkularının aşırı ve anlamsız olduğunu bilirler. Sosyal fobisi olan çocuk ve ergenler korkulan toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlardan kaçınırlar ya da yoğun anksiyete ya da sıkıntıyla buna katlanırlar. Sosyal fobi tanısını koyabilmek için bulguların en az 6 aydır devam ediyor olması gerekir. Bireydeki kaçınma, anksiyöz beklenti ya da korkulan toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlarda sıkıntı duyma, kişinin olağan günlük işlerini, mesleki ve/veya eğitim işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini bozar ya da fobi olacağına ilişkin belirgin sıkıntıya yol açar.

    Sosyal fobisi olan çocukların yakın akrabalarında da sosyal fobi görülme sıklığı 3 kat daha fazladır. Kronik aile içi çatışmalar, ayrılıklar, kayıplar, öğrenme ve okul başarısındaki güçlükler, çocuklara karşı aşırı koruyucu tutum, devamlı olarak uyumlu davranılması konusunda çocuğa uyarıda bulunma, çocuğun her davranışının onanması (eleştirel yönlendirme ile karşılaşmama), sosyal ortamlarla başa çıkmanın öğretilememesi de sosyal fobi için önemli risk oluşturmaktadır.

    Sosyal fobi yaygınlığı çocuklarda %1, ergenlerde 5-10’dur. Kızlarda erkeklerden 2 kat daha sık görülür. Ortaya çıkma dönemi genelde ilk-orta ergenliktir .

    Sosyal ortamlarda; kızarma, ürperme, kalp çarpıntısı, ellerde titreme, terleme, baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı, karın ağrısı, bulantı ve miksiyon ihtiyacı gibi vejetatif semptomlar görülebilir. Kaçınma ve kaçma ihtiyacı kişiyi etkisine alır. Yeterli göz kontağı kuramazlar ya da kurmaktan çekinirler. Sosyal ortamlarda konuşamaz, ketlenirler. Sosyal fobi, çocuklarda erişkinlerde faklı olarak öfke nöbeti şeklinde de ortaya çıkabilir.

    Sosyal fobinin %45’inde kronik gidiş görülür. Erişkin sosyal fobisi olanların çocukluğunu değerlendirildiğinde yaklaşık %50’sinde sosyal fobi öyküsü olduğu saptanmıştır. Tedavi olmaz ise okul başarısında düşüş, okul fobisi, yaşa özgü sosyal aktivitelerden kaçınma, sosyal ortamlarda kendini yetersiz hissetme, özgüven eksikliği, somatoform bozukluk semptomları, depresyon ve intihar girişimleri görülebilir. Sosyal fobinin erken başlaması, birlikte depresyon gibi diğer duygudurum bozuklukları, anksiyete bozuklukları ve alkol/madde bağımlılığının olması gidiş için olumsuz faktörlerdendir.

    Sosyal fobinin tedavisinde;

    1. Psikofarmakolojik destek

    2. Çocuğa sosyal becerilerin kazandırılması

    3. Çocuk ve ergende bilişsel yeniden yapılanmanın sağlanması

    4. Anksiyete ile başa çıkabilme becerilerinin kazandırılması

    5. Aile içinde anksiyete arttırıcı tutumların ele alınması

    6.Çocuk ve ergenin büyütülmesinde çok koruyucu tutum uygulanmaması

    7.Anksiyete bozukluğu olan ebeveynlerin de destek alması sağlanması.,,, önemlidir.

  • İstismar Çağı

    İstismar Çağı

    Hangi çağda mıyız? İstismar çağındayız. Sevginin, aşkın, bilginin, toplumsal ve tinsel bütün değerlerin sınırsızca istismar edildiği bir dönemdeyiz. İnsana ait, insanla ilgili olan her ne varsa tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar istismar edilmekte, sömürülmekte. İnsanlık tarihinin geçmiş dönemlerinde de kadın, çocuk, aile, emek, siyaset, ahlak, din, hep istismar edildi. Ama hiçbir zaman günümüzde olduğu ölçüde acımasızca istismar edilmemişlerdir. Öyle ki istismarın istismar edildiği bir dönem yaşıyoruz. Her türlü istismar o kadar manipüle edilmekteki; psikolojik, fiziksel veya cinsel istismara (şiddete) uğrayan kişinin ya da hayvanların yaşadıkları acı ve içsel yıkımla gerçekten ilgili değiliz.

    İstismar ve şiddet vakalarını, en iyimser ihtimalle çok yüzeysel boyutlarda ya da sonuçları üzerinden tartışıyoruz. Keşke bununla sınırlı kalsa! Ne yazık ki istismar vakaları toplumun farklı cephelerindeki insanlar tarafından ideolojik bir zeminde tartışılır olabiliyor. Cephe diyorum çünkü; yaşanan ayrışma ve kamplaşmalar artık cepheler oluşturmuş durumda ve insanlar buradan birbirlerine ateş ediyor. İstismar gibi can yakıcı bir konuda bile akıl ve vicdanlarımızı rafa kaldırıp ”ist” ler ve “izm” leri karıştırmadan konuşamıyoruz. Samimiyetimizi kaybettik.

    İşin daha kötüsü, baskı altına alınmış karanlık yönlerimiz hortladı ve öldürücü bir cinnet içine girdi. Dedikodulara, iddialara ve haberlere baktığımızda, geleneksel din ve ahlakın engellemeye çalıştığı tüm şeytani dürtülerimiz zincirlerinden kurtulmuş haldeler. Toplumumuzun azımsanmayacak bir bölümünün hedonizm (zevk ilkesi) yönelimli yaşadığını söylemek mümkün. Tecavüzler, ensest, kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, okul ve yurtlardaki pedofili olayları toplumsal hayatı tehdit edecek boyutlara ulaşmış durumda. İstatistiklere bakıldığında evliliğin en çok şiddet içeren kurumlardan biri olmanın eşiğinde olduğunu görüyoruz.

    Ülkemizde özellikle son on yılda kadınların, çocukların ve hayvanların maruz kaldıkları istismar ve şiddet büyük bir oranda artış göstermiştir. Şiddet konusunda sayılar vahametini koruyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘nun verilerine göre 2017 yılında 409 kadın cinayeti işlendi387 çocuk cinsel istismara uğradı ve 332 kadına cinsel şiddet uygulandıSon 10 yılda 4 bin 500 kadınımız öldürüldü.  

    İnsanların birlikte yaşadıkları kişiye davranış biçimleri, ilişkilerimizin yaşandığı kültürel ortamdan ayrılamaz. İstismarın kültürümüzde merkezi bir konuma geldiğini söylemek hiç de zor değil artık. Bilinç düzeyinde ve toplumda istismarın yaygınlaşması sevgi ve iktidar arasındaki ilişki hakkındaki düşüncelerimizi temelden değiştiriyor. Cinsel istismarın artması ve yaygınlaşıp görünür hale gelmesi korku ya da öfke gibi insanı katılaştırıp geri püskürten duyguları artırıyor. İnsani ve duygusal taraflarımızı yok ediyor. Aşk ve cinsellikle ilgili sorunları olan bir toplum olarak daha sorunlu hale geliyoruz. Aşk ve cinselliği bünyeye zararlı şeylermiş gibi ele alıp tartışıyoruz. En derin anlamı itibariyle romantik aşk, uğruna ölmeye değer bir şeydi. İstismar ise en kötü yönüyle, aşkı ve cinselliği, uğruna öldürmeye değer bir şey haline getiriyor.

    Toplumdaki her türlü şiddet artışı gibi cinsel şiddet bastırılmış duyguları değil bir çöküşü temsil eder ve giderek yaygınlaşması denetimin giderek kaybolduğunun göstergesidir. Edebiyat ve toplum eleştirmeni Irwing Howe “uygarlık krizi” adını verdiği, çoğunlukla kültürel ya da psikolojik kökenli toplumsal sorunla, esas olarak kurumsal düzenlemelerden kaynaklanan daha yaygın toplumsal krizler arasında önemli bir ayırım yapar. Howe’a göre “toplumsal kriz, toplumun işleyişinde bir çöküş olduğunu gösterir: yoksullukları beslemekte, içindeki gruplar arası çatışmaları çözmekte başarısızdır, ülkeyi sonsuz bir savaşa sürükler” dolayısıyla, ekonomik ve politik reform gerektirir. Ama “uygarlık krizi ekonominin işleyişinden ya da toplumsal düzenlemelerin doğruluğundan çok, değerlerin, yani insanların davranışlarını düzenlemekte temel aldığı söze dökülmemiş ama köklü varsayımların iletilmesiyle ilgilidir.” Howe dolaysıyla şu sonuca varmaktadır: “Genellikle toplumsal kriz politik mücadeleyle, uygarlık krizi ise davranış tutarsızlığıyla ifade edilir.”

    Davranış tutarsızlığı”  Türkiye’nin şu anki durumu için çok yerinde bir kavram. Birbirimize temel bir saygı duymamızı sağlayan tüm toplumsal, siyasal ve tinsel değer ve fikirler bizi terk etmiş gibi görünüyor; daha doğrusu giderek biz onları terk ediyoruz. Uygarlık mefkûrelerimizin, ideal tolum öğretilerimizin üzerinde tepiniyoruz. Diğer bir insanın varlığına karşı göstermemiz gereken temel saygıyı yitirdik. Türkiye artık her düzeyde fiziksel ve cinsel şiddete açık bir toplum haline geldi. İstismarı ve şiddeti açığa çıkarmaya eskisine oranla çok daha istekliyiz, görünenden çok daha fazla gerçek istismar ve şiddet olduğunda da hem fikiriz. Ancak düşünce ve fikir zengini ama eylem yoksunu bir toplum olarak devam eden şiddeti ve istismarı seyretmekteyiz. 

    İlgisiz bir topluma dönüştük. İlgisiz derken, yalnızca birbirimizi görmediğimizi değil, birbirimizle ilgilenmediğimizi de söylemek istiyorum. Kökeninde diğerinin varlığına karşı ilgisizlik olarak tanımlanabilecek bir zihniyet değişimi söz konusu olan bir toplum için korkunç bir durum olsa gerek. Birbirimizin yaşamlarına karşı daha önceleri eşi görülmemiş derecede ilgisiziz, her birimiz diğerini doğal malımız ya da hakkımız gibi görmeye çok hazırız. Diğerinin haklarını ihlal etmek, sürekli soluduğumuz kirli havanın bir parçası haline geldi. Bu hava kirliliği artık doğal olanın yerini aldığı için, yaşanan bütün hak ihlalleri ve hukuksuzluklar giderek sıradanlaşıyor. Cinsel isteklerimizden tutun başka birisinin İphone marka telefonuna sahip olmaya kadar neredeyse tüm isteklerimizin karşılanmasında birbirimizi yok etme yeteneğimiz çok yüksek. 

    Ortak iyi ve ortak kötülerimizin yok olduğu dönem. Hepimizin iyi, doğru, güzel hakkında düşünceleri vardır. Bunun nereden geldiğini de tartışmamıza gerek yok. Her birimizin hikâyesi, deneyimleri ve alışkanlıkları birbirinden farklı. Çok farklı noktalardan gelmemize rağmen ortak iyilerimiz ve ortak kötülerimiz hep vardı. Ancak giderek ortak iyilerimizin ve ortak kötülerimizin yok olduğu bir dönemi yaşıyoruz. 

    Evet, Türkiye tam bir “davranış tutarsızlığı” manzumesi yaşamakta. Türkiye ne ekonomik ne de toplumsal bir kriz yaşamakta Türkiye toplumu bir “uygarlık krizinin” eşiğinde durmakta… Ötekinin varlığına olan saygımızı ve samimiyetimizi kaybettik.

  • Tümüyle Anne Baba Olabilmek

    Tümüyle Anne Baba Olabilmek

    Biyolojik olarak anne baba olmak kolaydır ama önemli olan ruhsal ve toplumsal anne baba olmaktır.

    Biyolojik olarak anne bana olmak için vücudun belirli bir olgunluğa gelmesi yeterlidir. Ama ruhsal ve toplumsal anne baba olmak için yeterli midir?

    Ruhsal ve toplumsal anne baba olmak demek ebeveynin çocuğunun bu yönde gereksinimlerini karşılaması ve yine ebeveynin bunu yaptığı için mutluluk duyması anlamına gelir. Peki çocuğumuzun ruhsal ve toplumsal olarak yetiştirmek için ne yapmalıyız?

    Öncelikle çocuğun ailesinin çok sağlam temelleri atılmış olup anne , baba , kardeş ..vb rolleri iyi bilmesi ,benimsemesi ve ona uygun davranması çocukta bir ” aile” kavramının oluşmasını sağlar ve böylelikle çocuğun ilk toplumsallaştığı grup olan kendi ailesinde bu adım sağlam atılmış olur. Aileden aldığı bu sağlam adımda ruhsal olarak ; sevgi , saygı,şefkat,güven duygusu , kendini bir birey olarak görmesi ,örnek alınabilecek anne baba örneğinin sunulması,sıcak bir yuva …gibi gereksinimleri vardır. Bunların sağlanması ile çocuk kendine güvenli bir kişilik ve sağlıklı kişilik özellikleri geliştirir.

    Çocuğun toplumsal gereksinimleri arasında sağlıklı bir aile kurumunda yaşamak ,ailenin bir bireyi olduğunu kavramak, toplumun değerlerini tanımak , toplumsallaşmak, diğer insanlarla ve özellikle yaşıtları ile iletişim kurmak,arkadaşları arasında değerli bir üye olmak,diğer insanların arasında belirli bir konumda olmak sayılabilir . Bu özellikleri ayrı ayrı yazmış olsak da bu özelliklerin hepsi tümüyle bir çocuğun ruhsal, bedensel ve toplumsal olarak sağlıklı bir şekilde gelişmesinde rolü vardır.

    Günümüzde anne babaların çocuklarının gelişiminde daha çok çocukların biyolojik gereksinimlerine özen gösterdiğini görüyoruz .Aynı şekilde saydığımız ruhsal ve toplumsl özelliklere de özen gösterilip çocuğun yetişmesinde onları da olmazsa olmaz bir faktör olarak düşündüğünde çocuklar tamamıyla tüm gereksinimleri karşılanmış olarak büyümeye hazır hale gelirler. Anne babalığın çocuk yetiştirmesinde öğrenme ile ilgisi vardır. Her anne baba önce kendi ailesinde anne babalığı öğrenir. Bu öğrenmeler örnek olarak her zaman çok uygun olmayabilir. Sonraki yıllarda çocuğumuzu yetiştirirken bu davranışları düzeltmeye hatta değiştirmeye çalışırız ve çocuklarımıza öyle uygularız. Anne baba öğrenmelerinde toplumsallaşma da bize yol gösterir.

    Topmlumun anne baba beklentilerini öğreniriz ve çevremizdeki anne babaların davranışlarını gözlemleriz. Tüm bunların sonucunda çevremizde anne babalıkla ilgili bir imge oluşur. Toplumumuzda anne babalar iyi anne babalığın çocuğun her istediğine olumlu cevap vermek, yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek,anne babasının kendisi için yapamadıklarını kendi çocukları için yapmak, saçını süpürge etmek olduğunu düşünür. Mesela çocuğun istediği ayakkabıyı almak için bazı zorunlu harcamalardan kısıntıya gidebilir ve hatta borca girebilir. Bunlar daha çok biyolojik ve kısmen de olsa toplumsal anne babalıkla alakalı bir durumdur. Bunları yapan anne babalar diğer çocuklarla kendi çocuğunu kıyaslayıp aşağılayabilir , değersizleştirebilir,duygu ve düşüncelerine değer vermeyebilir, çocuğu için yaptıklarını başına kalkar, güvenmeyebilir,şiddet (sözel, fiziksel,duygusal) uygulayabilir,iyi örnek olmayabilir.

    Günümüzde aileler artık “çocukerkil aile” niteliğine bürünmüştür.Yani artık ailenin merkezi çocuk ve çocuğun istekleridir.Ailenin toplumsal ilişkileri onun derslerine sınavlarına ve hatta çocuğun kaprisine göre ayarlanır.Bazı anne babalar çocuğun istediklerini ne kadar yerine getirirse o kadar iyi anne baba olduklarını sanırlar. Böyle bir ilişki çerçevesinde ve aile ortamında çocuklar nereye koşuyor?Anne-babalar çocukerkil aileye alışmış gibi görünmektedir, fakat bir yandan da bundan pek hoşnut olmadıkları anlaşılmaktadır. Çözüm için anne-babalara, topluma ve toplumun değer yargılarının korunmasına gerek vardır. Unutmayalım ki çocuklarımız bir fırında işleme alınmamış hamur gibidir anne babalar isteseler ondan çok güzel pastalar börekler çörekler çıkartırlar isterseler de hamuru bozarlar, bozulmuş hamur olarak fırında pişmeye hazır hale gelirler.

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Başedilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Başedilir?

    Sosyal fobiler, yani toplumsal kaygı bozukluğu, başkalarının varlığı ile ilgili mantıklı olmayan ısrarlı bir korkudur. Fobik kişi genellikle değerlendirilebileceği durumlardan kaçınmaya çalışır ve kaygı belirtileri göstererek utangaç bir tutum sergiler. Topluluk karşısında konuşmak ve performans göstermek, dışarıda yemek yemek, ortak tuvaletleri kullanmak ya da başkalarının olduğu yerde her hangi bir iş yapmak aşırı kaygı doğurur.

    Sosyal fobiler oldukça yaygındır. Genel olarak yaşam boyu görülme sıklığı %15 civarındadır. Bu oran cinsiyete, yaşa, kültüre göre değişiklik gösterebilmektedir.
    Başlangıcı, genellikle sosyal farkındalık ve başka kişilerle etkileşimin kişinin yaşamında çok daha önemli olduğunun düşünüldüğü ergenlik sürecinde meydana gelir. Fakat son yıllarda çocuklarda da yaygınlaşmaya başlamıştır.

    Toplumsal kaygı bozukluğunda başlıca kaygı gerekçesi; başkalarının yanında küçük düşeceği sıkıntı duyacağı ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağı korkusudur. Yani aslında kişinin hem özgüveni hem de sosyal çevreye karşı güveni zarar görmüş durumdadır. Kendisini olduğu gibi doğal halinde kabul edemeyip hata yapmaya meyilli görür ve başkalarının da onu kabul etmeyeceği, onunla alay edebileceği, komik duruma düşeceği ve rezil olacağına yönelik güçlü bir inanca sahiptir.

    Her çekingen olan ya da topluluk önünde utangaçlık gösteren kişi için sosyal fobik denemez. Tanı konulabilmesi için korku ya da kaçınma tutumu, kişinin olağan günlük işlerini, mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozmalıdır. Gelip geçici toplumsal kaygı herkeste görülebilir, ancak kişinin tanı alabilmesi için işlevselliğinin, verimliliğinin bozulmuş olması gerekir. Ayrıca kaygıya eşlik eden bedensel durumlar da olmalıdır. Bunlar terleme, ağız kuruluğu, yüz kızarması, kaslarda gerilim, nefes ritminde bozulma şeklindedir.

    Bu kişilerin, kişisel özellikleri arasında eleştirilmeye ya da olumsuz izlenim bırakmaya aşırı duyarlılık, haklarını savunma da güçlük çekme, benlik saygısında düşüklük, aşağılık duyguları da vardır.

    Toplumsal kaygı bozukluğu vakalarının birçoğu korkularının aşırı ve anlamsız olduğunu bilirler . Hem utanç duymadan korku hem de bunun anlaşılacağı, zayıf, beceriksiz, aptal ya da tuhaf görülme korkusu vardır. Ellerinin sesinin ya da başına titreyeceğinden, başkalarının bunu anlayacağından korktukları için topluluk önünde konuşmak korkunç bir eylemdir onlar için ve aşırı kaygı duyabilirler. Aşırı kaygı duyabilirler.

    Tüm kaygı ve korkularda olduğu gibi sosyal fobide de birbirini besleyen ve güçlendiren bir kısır döngü zinciri vardır. Kurtulmak için önce bu zinciri kopartmak gerekir.

    Yaklaşmakta olan toplumsal bir durum, (örn: toplantı, buluşma, eğitim vs. ) Öncesinde beklenti kaygısına yol açar. Beklenti kaygısı çok korkacakmışız gibi bir algıya bu algı kaygı belirtilerini belirtiler sıkıntıda olmasına yeniden beklenti kaygısına yol açarak kısır bir döngü ye dönüşür.

    Sosyal fobiden kurtulmak için, öncelikle kişinin bu problemden kurtulmaya gerçekten niyetli ve kararlı olması gerekir.
    İkinci olarak problemini ve kendini iyi tanıması gerekir.
    Sosyal fobi ilerlemiş durumdaysa ve uzun bir zamana yayılmışsa muhakkak bir uzmandan yardım alınmalıdır. Çünkü sosyal fobi doğru tedavi ile ortadan kalkması mümkün bir bozukluktur .
    Tedavi de gevşeme kas ve nefes egzersizleri oldukça önemli bir yere sahiptir. Kişi öncelikle bedensel farkındalık kazanmalı vücudundaki değişimleri tanımalı ve yönetebilecek duruma gelmelidir.
    Sonraki aşamada yüzleşme yani problemle karşı karşıya kalma esastır. Hiç kuşku yok ki herhangi bir problemden onu yaşamaktan onu yaşatabilecek ortamlardan kaçarak problemle baş edemeyiz. Yüzleşme önce zihinsel yani hayali biçimde yaptırılır. Daha sonraları kişinin kaygı hissedebileceği yerler planlanıp oralarda yüzleştirmeler yapılması çok yararlıdır. Mesela kişinin çok istekli olmadığı bir iş için başvuru yaptırtmak gibi. Çok dikkat çekmeyeceği sosyal ortamlarda gözlem yaptırtmak da uygun bir yoldur.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobi nedir?

    Sosyal anksiyete adıyla da bilinen ,kişinin diğer insanlar tarafından yargılanabileceği kaygısı yaşadığı toplumsal ortamlarda rezil olacağı düşüncesi ve bu konuda sürekli ve belirgin korkusunun olduğu bir tür kaygı bozukluğudur. Kişi küçük düşmekten, utanç yaşayacağı bir davranışta bulunacağından korkar. Sosyal fobisi bulunan kişiler diğer insanlarla etkileşime geçerken ya da bir işi başkalarının yanında yerine getirmesi gerektiği durumlarda korkarlar ve mümkün olduğunca kaçınma davranışı sergilerler.

    Sosyal fobi , anksiyete bozuklukları arasında en sık görülen bozukluk türüdür, en az 6 ay süreyle kişinin başkaları tarafından değerlendirilebileceği durumlardan kaçması, bundan kaygı ve korku duyması olarak tarif edilebilir.

    Sosyal fobi belirtileri nelerdir?

    Yüz kızarması, titreme, çarpıntı, terleme, kaslarda gerginlik, mide rahatsızlığı, ses titremesi, kekeleme, boğaz kuruması sosyal fobinin en sık karşılaşılan belirtileridir.

    Belirtiler genellikle hangi durumlarda görülür?

    Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği’nde belirlenen sosyal durumlar şunlardır;

    Toplum içinde telefonla görüşme, küçük bir grup etkinliğinde yer alma, toplum içinde yemek yeme, toplum içinde bir şeyler içme, yetkili biri ile konuşma, dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma, partiye/ eğlenceye gitme, başkaları tarafından izlenirken çalışma, başkaları tarafından izlenirken yazma, çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme, çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma, yabancılarla karşılaşma, genel tuvaletleri kullanma, birilerinin oturduğu odaya girme, ilgi odağı olma, bir toplantıda hazırlıksız konuşma yapma, yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma, iyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme, çok iyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma, önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma, romantik veya cinsel ilişki amacıyla birini tavlamaya çalışma, alınan bir malı parasını geri almak üzere iade etme, parti / davet verme, ısrarlı bir satıcıya karşı koyma.

    Sosyal fobi tanı kriterleri nelerdir?

    DSM 5’e göre tanı kriterleri şunlardır;

    A. Kişinin, başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı duyması. Örnekler arasında toplumsal etkileşmeler (Karşılıklı konuşma, tanımadık insanlarla karşılaşma), gözlenme (Yemek yerken ya da içerken) ve başkalarının önünde bir eylemi gerçekleştirme (bir sunum yapma) vardır.

    B. Kişi, olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şekilde davranmaktan ya da kaygı duyduğuna ilişkin belirtiler göstermekten korkar (küçük düşeceği ya da utanç duyacaği bir biçimde; başkalarınca dışlanacağı ya da başkalarının kırılmasına yol açacak bir biçimde).

    C. Söz konusu toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da kaygı doğurur.

    D. Söz konusu toplumsal durumlardan kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bunlara katlanılır.

    E. Duyulan korku ya da kaygı, söz konusu toplumsal ortamlarda çekinilen duruma göre ve toplumsal-kültürel bağlamda orantısızdır.

    F. Korku, kaygı ya da kaçınma sürekli bir durumdur, 6 ay veya daha uzun sürer.

    G. Korku, kaygı ya da kaçınma klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.

    H. Korku, kaygı ya da kaçınma bir maddenin ( Kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumununfizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.

    I. Korku, kaygı ya da kaçınma, panik bozukluğu, beden algısı bozukluğu ya da otizm açılımı kapsamında bozukluk gibi başka bir ruhsal bozukla daha iyi açıklanamaz.

    J. Sağlığı ilgilendiren başka bir durum varsa (Parkinson hastalığı, şişmanlık, yanık ya da yaralanmadan kaynaklanan biçimsel bozukluk), korku, kaygı ya da kaçınma bu durumla açıkça ilişkisizdir ya da aşırı bir düzeydedir.

    Sosyal fobi neden oluşur?

    Kalıtsallık: güçlü bir kalıtsal bağ olmasa da aile geçmişinde sosyal fobi olan kişilerin hastalığa yakalanma oranı daha yüksektir. Yine de sosyal fobinin ne kadarının kalıtsallığa, ne kadarının öğrenilmiş davranışa bağlı olarak geliştiği net değildir.

    Beyin yapısı: Amygdala adı verilen ve beynimizin ortasında bulunan küçücük bir çekirdeğin sosyal fobisi olan insanlarda daha aktif çalıştığı belirlenmiştir. Başka bir tahmin, kaygı duyan beyinde bir takım kimyasal ve elektriksel bozukluklar olduğudur; mesela serotonin adı verilen bu maddenin sosyal fobisi olan insanların beyninde normalden az olduğu öne sürülmektedir.

    Çevre: Sosyal kaygı aynı zamanda öğrenilmiş bir davranış olabilir. Örneğin sosyal ortamda kaygı duyan bir erişkinin davranışını gözlemleyen ya da ilk sosyal deneyimlerinden birinde hata yapıp arkadaşlarının üstüne güldüğü bir çocuk aynı utanç duygusunu duyacağı korkusuyla bu davranıştan kaçınabilir.

    Sosyal fobi ne zaman başlar? Kimlerde daha sık görülür?

    Sosyal fobinin başlangıç yaşı 13-24 yaş arasındadır. Sosyal fobiklerin tedaviye başvurma süresi yapılan çalışmalar sonucunda 6 aydan 20 yıla kadar uzayabildiğini göstermektedir. Görülme sıklığı ise yüzde 25’e kadar ulaşabilmektedir. Alan çalışmalarına göre kadınlarda daha sık görülürken klinik çalışmalarda ise erkeklerde daha sık gözlenmiştir. Bunun nedeni erkeklerin tedaviye daha çok başvurması olabilir.

    Sosyal fobi tedavisi nasıldır?

    Sosyal Fobi tedavisi olan bir hastalıktır. Sosyal Fobi’de ilaç tedavisi ve psikoterapi uygulanır. En sık uygulanan yöntem Bilişsel Davranışçı terapi’dir. Kaygı duyguları ve kaygıya karşı oluşan bedensel tepkilerin tanınması, kaygıya sebep olan durumlardaki düşüncelerin neler olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar uygulanır.

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal fobi (sosyal kaygı), toplumsal ortamlarda, özellikle başkaları tarafından izlenilen, performans sergilenen durumlarda çevredeki kişiler tarafından eleştirilme, alay edilme ya da küçük düşme korkusuyla, rezil olacağı düşüncesiyle ortaya çıkan kaygı bozukluğudur.

    Sosyal kaygı yaşayan kişiler, başkalarıyla birlikte bulunulan sosyal ortamların çoğunluğunda olumsuz bir şekilde incelendiklerini, eleştirildiklerini ve yargılandıklarını hissederler. “Sahne korkusu” olarak da bilinen sosyal fobi nedeniyle kişi, topluma karşı konuşma, insanlarla birlikte yemek yeme, genel tuvaletleri kullanma, başkalarıyla konuşma, karşı cinsle iletişim kurma, başkalarının gözlerinin içine bakma, yabancılarla konuşma, yeni insanlarla tanışma, toplantılara katılma, partiye gitme, bir işle meşgulken başkaları tarafından seyredilme gibi durumlarda duyduğu kaygı nedeniyle bu tür ortamlara girmekten kaçınabilir. Sosyal ortamlardan kaçınma davranışları, tedavi edilmediği takdirde zamanla evden çıkamama noktasına gelebilir.

    Kaygı yaratan durumlara maruz kalındığında; titreme, terleme, çarpıntı, yüz kızarması, baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı, sıcak ya da soğuk basması, karın ağrısı, kaslarda gerginlik, göğüste sıkıntı hissi, bulantı, tuvalete gitme ihtiyacı ve bazen panik atak gibi fiziksel belirtiler görülür.

    Amerikan Psikiyatri Derneği’nce hazırlanan “DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) Psikiyatrik Bozukluklar Tanı Kriterleri El Kitabı’na göre sosyal fobi belirtileri aşağıdaki gibidir:

    1. Kişi, başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı duyar.

    2. Kişi, olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şekilde davranmaktan ya da kaygı duyduğuna ilişkin belirtiler göstermekten korkar.

    3. Söz konusu toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da kaygı doğurur.

    4. Söz konusu toplumsal durumlardan kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bunlara katlanılır.

    5. Duyulan korku ya da kaygı, söz konusu toplumsal ortamlarda çekinilen duruma göre ve toplumsal-kültürel bağlamda orantısızdır.

    6. Korku, kaygı ya da kaçınma sürekli bir durumdur, 6 ay veya daha uzun sürer.

    7. Korku, kaygı ya da kaçınma belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.

    Toplumda sıklıkla karşılaşılan sosyal fobi, genellikle çocukluk ve ergenlikte ortaya çıkar. Tedavi edilmediği durumda kronikleşerek kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen bir rahatsızlığa dönüşebilir. Rahatsızlık belirtilerine göre, ilaç tedavisi ya da psikoterapi, bazen her ikisi beraber uygulanarak tedavisi mümkündür.

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), sosyal fobi yaşayan kişilere sık uygulanan bir terapi yöntemidir. BDT modeline göre kişiler duygu, düşünce, durum ve olayları olduğundan daha olumsuz yorumlayarak, bilişsel hatalar yaparlar. Örneğin, bir başkasının meraktan sorduğu bir soruyu düşmanca yorumlayabilirler. Düşmanca davranışlara maruz kalmamak için de başkalarıyla birlikte bulunacağı ortamlardan kaçınarak geçici rahatlık sağlarlar. Ancak, bu kaçınma davranışı zamanla pekişir ve kişinin yaşamını olumsuz etkiler. BDT’de kişinin sosyal kaygısının temelindeki inanç ve düşünceler sorgulanır ve yeniden yapılandırılır. Kaygıyı, kaygı yaratan durumları, kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygıya sebep olan durumlardaki düşünceleri anlama ve başa çıkma stratejileri geliştirme çalışmaları yapılır. Bu çalışmalara, yeni kazanılan bilişsel becerileri uygulamaya yönelik davranışsal boyut eşlik eder ve kişinin aşamalı olarak korkularının üzerine gitmesini sağlar.