Etiket: Toplum

  • Şiddet çocukken öğrenilir

    Şiddetin öğrenilir mi, yoksa doğuştan mıdır? Bu soru çok sorulan bir sorudur. Bunu görmek için bilim insanı olmak şart değildir. Orta doğuda şiddet normal karşılanan bir şeyken Avrupa da az görülmesi öğrenilmiş şiddetin varlığını gösterir. İnsanlar şiddeti ne zaman öğrenir. Tabi ki çocuklukta.

    Evde bebeklikten beri şiddeti gören çocuk kafasında bunu normal bir durum gibi algılamaya başlar. Babasının annesine şiddet uygulamasını görünce bir kadına şiddet uygulanabileceğini öğrenir. Şiddet uygulanarak amacını elde edebileceğini görünce şartlanmayla şiddet artı ödül ikilisi beynine yerleşir. Sorunları şiddetle çözmeyi öğrenir.

    Okulda da şiddet öğrenilir. Öğretmen şiddet uygulayabilir ya da akranlarından şiddeti öğrenir. Az gelişmiş ülkelerde okulda şiddetle disiplin sağlanmaya çalışılır. Yani şiddeti birebir okul öğretir. Ne yazık ki ailelerde okullardaki şiddeti normal karşılarlar. Buda toplumda şiddet eğiliminin artmasına neden olur.

    Çocuk şiddeti en kısa problem çözme yöntemi olarak öğrenir. Çocuk psikiyatrisine gelen okulda şiddet uygulayan çocukların çoğunda evde de şiddet uygulandığı veya tartışmalı ortamların olduğu görülür.

    Çocuklar önlerine gelen sorunları çözme yöntemlerini çevresinde ki büyüklerden gözlemleyerek öğrenir. Toplum genel olarak şiddete eğilimli bir toplumsa çocukta şiddeti bir problem çözme yöntemi olarak öğrenir.

    Toplumsal şiddette ister dini olsun isterse politik genelde şiddeti araç olarak kullanan toplumlarda daha fazladır. Baktığımız zaman bu tip toplumlarda kadına da çocuğa da şiddet çok sıktır. Aynı zamanda işkence vakaları da daha fazladır.

    Çocukluk çağından itibaren çocuklara şiddet dışında problemlerini başka yöntemlerle çözmeyi öğretmek toplumda şiddeti azaltacaktır. Çocuk psikiyatrisine gelen bu tip vakalarda ailenin içindeki şiddet azaltılmaya çalışılır. Bu şiddet sözel ve fiziki olabilir. Bu konuda toplumsal eğitim çok önemlidir. Kadına şiddetin konuşulduğu bir dönemde bunu ilk çocuklara öğretmek hayati bir görevdir.

  • Sosyal fobinin yaygınlığı: bir gözden geçirme

    Sosyal fobinin yaygınlığı: Bir gözden geçirme

    Nursu CAKIN MEMİK, Ozlem YILDIZ, Umit TURAL*, Belma AĞAOĞLU

    Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Cocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    *Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    Özet:

    Amaç: Sosyal fobi son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu yazının amacı yaygın olmasına rağmen sosyal fobi tanı ve tedavisinin beklenenden az olması nedeniyle sosyal korkulara ve sosyal fobiye dikkat çekmek ve yaygınlığını tartışmaktır.

    Yöntem: Son on yıl içinde (1999-2009) sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” anahtar sözcükleri kullanılarak taranıp gözden geçirilmiştir.

    Bulgular: On yıllık bir zaman dilimi içinde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış olan yirmiiki araştırma yazısı değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar incelendiğinde toplum yaygınlığının ülkeler arasında belirgin farklılık göstererek yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği, yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstünde %0,4-%17 arasında değiştiği görülmüştür. Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu saptanmıştır.

    Tartışma: Kültürler arasında sosyal fobi yaygınlığının belirgin farklılık sergilemesi önemli bir bulgu olmuştur. Bu farklılığın çalışmalar arasında desen farkının olmasına bağlı olabileceği gibi, sosyal fobi tanı ölçütlerinin her kültürde geçerli olmayabileceğini de akla getirmektedir. Bunun yanında ölçüm araçlarının, yaygınlığın ölçüldüğü zaman diliminin ve yaş gruplarının her bir araştırmada farklı olmasının da bu sonuca yol açmış olabileceği düşünülmüştür.

    Sonuç: Önemli bir toplum sağlığı sorunu olduğu bilinen sosyal fobi yaygındır. Bireysel ve toplumsal düzeyde sosyal, mesleki ve ekonomik sorunlara yol açması nedeniyle sosyal fobi alanında yapılacak çalışmaların artırılması gerektiği açıkça ortadadır.

    Anahtar sözcükler: epidemiyoloji, yaygınlık, sosyal fobi, sosyal anksiyete bozukluğu

    GİRİŞ:

    Sosyal korkular insanların sosyal durumlara uyum sağlayabilmek için yaşadıkları normal duygulardır (1). Buna karşın sosyal fobi utanma ve sosyal ortamlarda başka kişilerce olumsuz değerlendirileceği ile ilgili yoğun korku duyma, bu gibi ortamlardan kaçma ve kaçınma davranışının sergilenmesidir (2). Sosyal fobi akademik alanda başarısızlığa, ekonomik bağımlılığa, iş verimliliğinde azalmaya, sosyal yetersizliğe ve yaşam kalitesinde düşmeye yol açtığından ekonomik maliyeti yüksek olan bir bozukluktur (3). Bunun yanında günlük yaşamın temel yapısını oluşturan aile ve akran ilişkilerini de büyük ölçüde etkilemektedir (4). Duygudurum ve anksiyete bozukluğuna yatkınlığı artıran sosyal fobi özellikle depresyon ve alkol bağımlılığı gibi bozuklukların eş hastalanım olasılığını artırmaktadır (3,5). Sosyal fobinin depresyon, madde kötüye kullanımı ve özgül fobiden sonra en yaygın ruhsal bozukluk olduğu ve yapılmış olan farklı çalışmalarda yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında değiştiği bildirilmiştir (6-18). Epidemiyolojik örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlık oranlarının yüksek ancak tedavi çalışmalarında oranın düşük olması hastaların tedavi için yardım talebinde az bulunduğunu düşündürdüğü gibi klinik pratikte sosyal fobi tanısının yetersiz konduğunu da düşündürmektedir (19-22). Bu yazıda artık önemli bir halk sağlığı sorunu olarak görülen sosyal fobiye gereken dikkati çekebilmek, sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış çalışma sonuçlarını ve bu sonuçların kullanılan tanılama sisteminden, ele alınan zaman diliminden, yaş grubundan, cinsiyeten ve kültürden etkilenimini tartışmak amaçlanmıştır.

    YÖNTEM:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış son on yıldaki araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları kullanılarak değerlendirilmiştir. 9.1999 ile 9.2009 yılları arasında yayınlanmış olan araştırmalar değerlendirmeye alınmıştır. Tarama “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” terimleri kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı yaş grubu ile ilgili her hangi bir sınırlama yapılmamıştır. Bu araştırmada yalnızca toplum tabanlı çalışmaların sonuçları tartışılmıştır. Ruhsal ya da fiziksel hastalığı olan bireylerin oluşturduğu örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlığını araştıran çalışmalar değerlendirmeye alınmamıştır.

    BULGULAR:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili son on yıl içinde yayınlanmış 22 toplum tabanlı araştırmanın sonuçları değerlendirilmiş ve yaygınlık oranlarının %0,4 ile %12,1 arasında değiştiği görülmüştür. Tablo 1 incelendiğinde yaş ortalamasının 14,4 ile 39,3 arasında değiştiği görülmektedir.

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Sosyal fobi ile ilgili yapılmış olan yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde sıklıkla değerlendirme aracı olarak CIDI'nin (Uluslarası Bileşik Tanı Görüşmesi) kullanıldığı görülmüştür. Birçok çalışmada ölçüm araçlarının yetersiz olduğu düşünülmüş ve araştırmacılar tarafından bazı maddelerin eklendiği, çıkarıldığı ya da yeni anketlerin oluşturulduğu görülmüştür (6,11). Pelissolo ve arkadaşları sosyal fobinin yaygınlığını değerlendirmek için M-CIDI'nin (Munich-CIDI) sosyal fobi bölümünden 16 maddelik bir ölçek oluşturup örnekleme uygulamışlardır (12). Yine Stein ve arkadaşları CIDI'ye 12 soru ekleyerek çalışmalarını yürütmüşlerdir (6). Faravelli ve arkadaşları ise MINI'ye(Mini Uluslarararası Nöropsikiyatrik Görüşme) 6 soru ekleyip ölçeği belirledikleri örnekleme uygulamışlardır (11). Stein ve arkadaşları sosyal fobi yaygınlığının CIDI ile %6,8 CIDI'ye sosyal fobiyi değerlendirmek için ek sorular eklendiğinde %7,2 olduğunu saptamışlardır (6). Tablo 1'de görüldüğü gibi değerlendirilen çalışmaların 13'ünün CIDI'yi, 3'ünün M-CIDI'yi, 1'inin CIDI'ye 12 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını kullandığı, 1'inin CIDI ve SCID'i (DSM Eksen Bozukluklari icin Yapilandirilmis Klinik Gorusme) kullandığı, 1'inin SADS'ı (Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi) kullandığı, 1'inin UM-CIDI (University of Michigan-CIDI) ve DIS'i (Uluslararası Tanı için Bileşik Görüşme) kullandığı ve 1 çalışmanın da MINI'ye 6 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını ile birlikte FPI'yi (Floransa Psikiyatrik Görüşme) kullandığı görülmektedir (6-18,23-31). Çalışmaya alınan 22 araştırmadan 18 araştırmada yüz yüze görüşülerek, 2'sinde telefon kullanılarak, 1'inde hem yüzyüze hem de telefon ile görüşülerek, 1 çalışmada ise posta yoluyla örnekleme ulaşılarak değerlendirmenin yapıldığı saptanmıştır (6-18,23-31)

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Tanı sınıflama sistemlerinden sıklıkla DSM-IV'ün (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, dördüncü baskı) kullanıldığı görülmektedir. Araştırmaya alınan 22 çalışmadan 13'ünün DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10'u (Hastalıklar ve Sağlık Problemlerinin Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması Onuncu Revizyon), 4'ünün DSM-III-R'yi, 1'inin ICD-10 ile DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10 ile DSM-III-R'yi, 1 çalışmanın da DSM-III ile DSM-III-R'yi birlikte kullandığı Tablo 1'de görülmektedir (6-18,23-31). Yapılmış olan bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7 olduğu ancak ICD-10'a göre bu oranların sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7'ye düştüğü saptanmıştır (15). Yapılmış olan başka bir çalışmada DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %1,3 iken ICD-10'a göre bu oran yaklaşık iki katına, %2,7'ye yükselmiştir (23).

    Yaş ve sosyal fobi:

    Yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstündeki bireylerle yapılan çalışmalarda %0,4-%17 arasında değiştiği görülmektedir.

    Essau ve arkadaşaları 12-17 yaşları arasındaki ergenlerle yaptıkları çalışmada yaş ile birlikte sosyal fobi yaygınlığının arttığını, en fazla artışın da 12-13 ile 14-15 yaşları arasında olduğunu saptamışlardır (8). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi belirtilerinin ilk başladığı yaş ortalamasının 15,5±12,6, sosyal fobi tanısı alma yaş ortalamasının ise 28,8±11,5 olduğu bildirilmiştir (9). Bir başka çalışmada sosyal fobi başlangıç yaşı ortanca değerinin 7 olduğu saptanmıştır (6). Grant ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin ortalama başlangıç yaşı 15,1, Lee ve arkadaşlarının çalışmasında ise 18,0 olarak bulunmuştur (10,27).

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda %1,3-17,2 erkek erkeklerde ise %0,4-10,0 arasında değiştiği görülmektedir. Değerlendirmeye aldığımız tüm çalışmalarda birbiriyle uyumlu olarak sosyal fobinin kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Stein ve arkadaşları sosyal fobi tanısı koydukları hastalarının %26,8'inin yaygın sosyal fobi, kalan %73,2'sinin ise yaygın olmayan sosyal fobi tanısı aldıklarını belirtmişlerdir (17). Bir başka çalışmada yaygın sosyal fobi yaygınlığının %7, yaygın olmayan sosyal fobi yaygınlığının ise %17 olduğu saptanmıştır (30). Pelissolo ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi yaygınlığının sosyal fobi tanı ölçütleri sınırlı ve dar kapsamlı ele alındığında yaygınlığın %1,9-%0,9, sosyal fobi için tanı ölçütleri esnetildiğinde ise yaygınlığın %7,3-%2,3 arasında değiştiği saptanmıştır (14). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında yaşam boyu sosyal fobi yaygınlığı %3,27 saptanmasına karşın sosyal fobi tanı ölçütleri dar kapsamlı ele alındığında oranın %3.09' a düştüğü görülmüştür (9).

    Kültür ve sosyal fobi:

    Kıtalar arası çalışmalar karşılaştırıldığında yaşam boyu yaygınlık oranlarının Avrupa'da %1,6 ile %17, A.B.D.'de %5 ile %12,1, Asya'da %0,4 ile %0,82, Güney Amerika'da %10,2 ile %11,7 arasında olduğu, Avustralya'da ise bir yıllık yaygınlığın %1,3 ile %2,7 arasında değiştiği görülmektedir.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Tablo 1 incelendiğinde yaşam boyu, oniki aylık, altı aylık ve bir aylık yaygınlık oranlarının birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği görülmektedir. Rocha ve arkadaşlarının yapmış olduğu bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7, ICD-10'a göre ise sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7 olduğu saptanmış ve değerlendirmenin yapıldığı zaman dilimine göre sonuçlarda belirgin farkın olduğu ortaya çıkmıştır (15).

    TARTIŞMA:

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Değerlendirilen çalışmalara bakıldığında farklı ölçüm araçlarının kullanıldığı ve ölçüm araçlarına sosyal fobiyi daha iyi ölçebilmek için maddelerin eklenip çıkarıldığı ya da bazı maddelerin değiştirildiği görülmektedir. Ölçüm araçlarındaki bu çeşitliliğin çalışma sonuçlarını ve sosyal fobi yaygınlık oranlarını da etkilediği açıktır. Bizim incelediğimiz farklı çalışmalarda olduğu gibi Zimmerman ve Mattia'nın yapmış olduğu çalışmada da aynı örneklem grubunda bile olsa ölçüm ve tanı aracının değişimi ile yaygınlık oranlarının değiştiği, yarı yapılandırılmış görüşme ile sosyal fobi oranının yapılandırılmamış klinik görüşmelere göre 9 kat fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla %28.6, %3.2) (22). Araştırma kapsamına alınan çalışmalara baktığımızda ölçüm araçlarının uygulanma biçimlerinin (telefon görüşmesi, posta yolu, yüz yüze görüşme) de farklılık gösterdiği görülmektedir. Ölçüm araçlarının telefon görüşmesi ya da posta yolu ile uygulandığı araştırmalarda değerlendirme yöntemlerinin çalışmayı sınırlandırdığı açıktır. Yapılmış olan bir araştırma sonucunda ortaya çıkmış olan sosyal fobi yaygınlık oranı değerlendirilecekse kullanılan ölçüm aracının ve ölçüm için uygulanan yöntemin de bilinmesinin önemli olduğu ortadadır.

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Farklı tanı sınıflama sistemlerinin kullanımının çalışmalarda yaygınlık sonuçlarını etkileyeceği açıktır. Değerlendirmeye aldığımız çalışmaların birçoğunda DSM-IV tanı sınıflama sisteminin kullanıldığı görülmüştür. Canals ve arkadaşlarının yapmış oldukları bir çalışmada DSM-III-R ölçütlerine göre basit/sosyal fobi yaygınlığı %1.7 iken ICD-10'a göre bu oranın %5.5'e yükseldiği görülmüştür (32). Yine Wacker ve arkadaşlarının çalışmasında DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %16 iken ICD-10'a göre bu oranın %9,6'ya düştüğü saptanmıştır (33). Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış olan çalışmalar tanı ölçütlerinde yapılan küçük değişikliklerin yaygınlık oranlarında büyük değişikliklere yol açtığını göstermektedir (34,35). Fehm ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerini tam olarak karşılayanların %2, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden tek bir ölçütü eksik olan eşik altı sosyal fobi tanısı alan kişilerin %3, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden iki ya da daha fazla ölçütü karşılamayan belirti düzeyinde sosyal anksiyetesi olan bireylerin %7,5 yaygınlıkta olduğunu belirtmişlerdir (24). Yaygınlık oranlarının değerlendirilmesinde kullanılan tanı sınıflama sistemi ile birlikte sosyal fobi tanısı kapsamına alınan ölçütlerin de bilinmesinin önemli olduğu görülmektedir.

    Yaş ve sosyal fobi:

    Ergenlik döneminde sosyal fobi yaygınlığının toplum tabanlı çalışmalarda %0.5-%4 (8,36), birinci basamak hastalarının oluşturduğu örneklemde ise yaygınlığın %3-%6,8 (37,38) arasında değiştiği bildirilmiştir. Almanya ve A.B.D'de yapılmış çalışmalar sonucunda ergenlerde sosyal fobinin yaşam boyu yaygınlığının %5 ile %15 arasında değişebildiği saptanmıştır (39,40).

    Birinci basamakta pediatristlerle yapılan bir çalışmada çocuk ve ergenlerde özgül fobiden sonra yaygın tipi başta olmak üzere sosyal fobinin en yaygın anksiyete bozukluğu olduğu görülmüştür (37). Buna rağmen pediatristlerin nadiren sosyal fobi tanısı koyduğu ve hastaların sosyal fobi için tedavi alamadıkları görülmüştür (37). Bu bulgu bize çocukluk döneminde çok yaygın bir sorun olmasına rağmen sosyal fobinin hekimler tarafından tanınmadığını göstermektedir. Sosyal fobinin başlangıç yaşının 5 yaş kadar erken olabileceği bildirilmiştir (aktaran 41). Olguların tedaviye başvuruları ise oldukça geç olmaktadır. Genellikle sosyal fobisi olanlar belirtiler ortaya çıktıktan 10 yıl kadar sonra tedavi için başvurmaktadırlar (42). Sosyal fobi kişilerin okul, iş, sosyal hayat, karşı cins ile ilişki gibi yaşamlarının birçok alanında başarısızlığa yol açmaktadır. Yapılmış olan bir çalışmada bu kadar olumsuz sonuçlara yol açmasına rağmen sosyal fobiklerin yalınızca %23,5'inin sorunları nedeniyle tedavi arayışında bulunduğu saptanmıştır (8). Sosyal fobinin hem bireysel hem de toplumsal alanda ciddi ekonomik kayıplara neden olması nedeniyle erken tanınması ve tedavi edilmesi gereken bir bozukluk olduğu konusunda araştırmacıların hemfikir olmalarına karşın çocuk ve ergenlik döneminde yapılmış olan araştırmaların sayıca az olması şaşırtıcıdır. Sosyal fobi nedeniyle yaşanan güçlükler hastaların hayat tarzlarını değiştirmelerine ve yaşam kalitelerinin düşmesine yol açmaktadır. Sosyal fobinin bireyde meydana getirdiği tüm bu olumsuzluklar göz önüne alındığında çocuk ve ergenlilik döneminde yapılacak yaygınlık araştırmalarının tedaviye oldukça geç başvuran hastaların erken tanınmasını ve yeti yıkımını azaltacağını düşündürmektedir.

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Toplum çalışmalarında cinsiyetler arasındaki yaygınlığa bakıldığında kadınlarda erkeklere göre sosyal fobinin daha yüksek sıklıkta olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Buna karşın tedavi arayışının erkeklerde daha fazla olduğu ve dolayısıyla klinik örneklemde yapılan yaygınlık çalışmalarında sosyal fobi yaygınlığının erkeklerde daha yüksek oranda olduğu bilinmektedir (43). Bu da sosyal fobinin erkeklerin sosyal rollerinde meydana getirdiği yıkımın ve yetersizliğin şiddetinin daha fazla ve fark edilir olmasıyla açıklanabilir. Toplum içinde erkeklerin ev geçindirme, para kazanma gibi sosyal rollerinin olması, daha fazla sosyal ortamda bulunmalarına yol açıp klinik örneklemde sosyal fobi yaygınlılığının erkeklerde daha yüksek olmasına neden oluyor olabilir. Kadınlarda sosyal fobi yaygınlığının klinik örneklemlerde toplum örneklemlerinden düşük çıkması kadınların daha çok ev işleri, çocuk bakımı gibi görevleri üstlenip girdikleri sosyal ortamların erkeklere oranla daha az olmasından kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan utangaçlık ve çekingen davranışlar gösterme kadın cinsiyete yakıştırılmakta ve olumlu geri bildirimlerle pekiştirilmektedir. Bu nedenle sosyal fobinin önemli özelliklerini oluşturan çekingenlik ve utangaçlık duygularından kadınlar hoşnut oluyor ve bu özelliklerden yakınmıyor olabilirler. Ancak erkeklerde sayılan bu duygular toplum tarafından bir eksiklik ve olumsuz özellik olarak algılandığından, erkeklerin sorunun daha fazla farkına vardığı söylenebilir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Sosyal fobi tanı ölçütleri ilk kez DSM-III'de yer almıştır (44). DSM-IV'e göre korku ve/veya kaçınma çoğu toplumsal durumu kapsıyorsa yaygın sosyal fobiden söz edilmelidir (2). Yaygın olmayan sosyal fobide korku ve/veya kaçınmalar sadece bir, iki alanda ya da yaygın sosyal fobi ile karşılaştırıldığında sınırlı alanlarda bulunmaktadır (45,46). Hekime başvuran ve yardım talebinde bulunan sosyal fobiklerin büyük çoğunluğunu yaygın sosyal fobisi olanlar oluşturmaktadır (47-50). Yaygın olmayan sosyal fobi ile karşılaştırıldığında yaygın sosyal fobinin daha erken yaşta başladığı, eş hastalanım oranının, işlev bozukluğu düzeyinin daha fazla, yaşam kalitelerinin daha düşük, madde kullanım oranlarının daha yüksek ve prognozun daha kötü olduğu bildirilmiştir (3,47,51).

    Sosyal fobinin alt tiplerinin bilinmesi etiyolojik farklılık ve tedavi yanıtını etkileyebileceği için önemlidir (52-54). Tanı ve izlem aşamasında yapılması gereken bu ayırım tedavi yönteminin seçimini ve bu alanda yapılacak bilimsel araştırmaları etkileyecek bir durumdur.

    Kültür ve sosyal fobi:

    Değerlendirmeye aldığımız araştırmalardan 6 çalışmanın Amerika kıtasında, 8'inin Avrupa'da, 2 çalışmanın Avustralya, 3'er çalışmanın Asya ve Güney Amerika'da yapıldığı saptanmıştır. Son on yıllık yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde bu konuda en fazla araştırmanın Avrupa kıtasında yapıldığı görülmüştür. Yaygınlık oranları değerlendirildiğinde de sosyal fobi yaygınlık oranlarının Avrupa'da en yüksek düzeyde olduğu, Asya kıtasında ise bu oranların düşük olduğu dikkat çekicidir. Toplumun Amerika'da olduğu gibi bireysel ya da Asya'da olduğu gibi toplumsal özellikler taşıması ya da iklim ve coğrafik yapının nüfus yoğunluğunu etkilediği gibi kişilerin sosyalizasyonunu da farklı şekillerde etkilemesi sonucu çeşitli toplumlarda sosyal fobinin yaygınlığının değişebileceği düşünülmektedir (55). Daha önce yapılmış olan birçok çalışmada doğu ülkelerinde sosyal fobinin yaygınlığının batı ülkelerine göre daha düşük olduğu gösterilmiştir (28,33,56-64). Doğu bölgelerde kişilerin bireysel olmaktan çok sosyal bir bağlılık içinde olmaları, bireysel performanstan çok toplumsal etkilerin anksiyeteye yol açma olasılığı şaşırtıcı olan bu bulgu ile ilişkili olabilir. Batıda sosyal fobi daha ciddi bir tıbbi sorun olarak değerlendiriliyor ya da batı toplumlarının yapısal özellikleri daha fazla sosyal anksiyete yaşanmasına yol açıyor olabilir. Bunun yanında sosyal fobi doğu toplumlarında bir hastalıktan çok bir kişilik özelliği olarak değerlendiriliyor olabilir. Batıda geliştirilmiş tanı ölçütleri, ölçüm araçları doğu toplumunda karmaşık doğası olan ve sınırları net olmayan sosyal fobiyi ya da sosyal kaygıyı yeterince değerlendiremiyor ya da ölçemiyor olabilir. Bu da sosyal fobi tanı ölçütlerinin farklı kültür ve toplumlarda ne kadar geçerli olduğu tartışmasını gündeme getirmektedir. Çalışma desenleri ve yaygın ya da yaygın olmayan sosyal fobide yer alan farklı belirti ve yakınma kümelerinin ele alınması da yaygınlık oranlarındaki bu farka yol açmış olabilir. Sosyokültürel özelliklerin kişide davranışsal, düşünsel ve duygusal değişikliğe yol açacağı bilinmektedir. Bu nedenle araştırmalarda kültürel özelliklere önem verilmesi gerektiği açıktır.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Epidemiyolojik çalışmalarda uzun zaman diliminde sorunu anımsamanın hatalı olabileceği görüşü kabul görmektedir (65). Yaygınlığın araştırıldığı döneme bağlı olarak araştırma sonuçlarında belirgin farklar ortaya çıkabilmektedir (11,14,23,33).

    Araştırmalarda incelemeye alınan zaman diliminin çalışma ile ilgili yapılacak yorumu etkileyebileceği açıktır. Bu nedenle yaygınlık oranlarının değerlendirmenin yapıldığı zaman diliminin de göz önüne alınarak yorumlanmasının önemli olduğu düşünülmektedir.

    Sonuç:

    Değerlendirmeye alınan 22 araştırmadan çıkan ortak sonuçlar aşağıdaki gibi 3 madde halinde özetlenebilir.

    Sosyal fobi yaygınlığını belirlemek için kullanılan ölçüm araçlarının, görüşme biçiminin, sınıflama siteminin ya da değerlendirmeye alınan zaman diliminin farklı olması yaygınlık çalışmalarının sonuçlarını etkilemektedir.

    Gelişmiş ülkelerde gelişmekte olan ülkelere oranla sosyal fobinin daha yaygın olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin çocukluk-ergenlik döneminde başlamasına ve hastaların tedavi arayışlarının oldukça geç olmasına karşın yaygınlık araştırmalarının bu dönemde az olduğu görülmüştür. Az olduğu için çocukluk-ergenlik döneminde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber sosyal fobinin kadın cinsiyette daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

    Sosyal fobinin erken başlangıç özelliği göstermesi, işlevselliği büyük ölçüde etkilemesi, yaygınlık ve eş hastalanım oranlarının yüksek olması erken tanı ve tedavinin gerekliliğini göstermektedir. Bunun yanında doğu ve batı ülkelerinde sosyal fobi yaygınlık oranlarının belirgin farklılık göstermesi kültürler arası çalışmaların önemini açıkça ortaya koymaktadır. Yapılması planlanan çalışmalarda kültüre, ölçüm aracına ve çalışma desenine önem verilmesi sosyal fobi alanında elde edilecek bilgilerin niteliğini artıracaktır. Özellikle ergenlik ve çocukluk döneminde yapılacak çalışmalar sosyal fobinin başlangıç özellikleri, yaygınlığı ve seyri ile ilgili önemli bilgiler kazandıracaktır.

    Toplum ruh sağlığı girişimlerinin düzenlenebilmesi için ruhsal bozukluklar ile ilgili yaygınlık çalışmaları son derece önem taşımaktadır (55). Diğer anksiyete bozukluklarında olduğu gibi sosyal fobide de bireysel etkilenmenin ve toplumsal maliyetin fazla olması bu alanda yapılması gereken yaygınlık araştırmalarına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır (66).

    Kaynak

    Ülke

    Sınıflama

    Sistemi

    Ölçüm aracı ve kullanım şekli

    Örneklem sayısı

    Yaş

    Ortalama

    Standart sapma

    Toplam

    Yaygınlık

    (%)

    Yaygınlık

    Kadın

    (%)

    Yaygınlık

    Erkek

    (%)

    Abou-Saleh ve ark., 2001 (7)

    Birleşik Arap

    Emirlikleri

    ICD-10

    CIDI

    SCID

    yüz yüze görüşme

    1394

    18 yaş ve üstü

    0,4 y.b.

    Andrews ve ark., 2001 (23)

    Avustralya

    ICD-10

    CIDI

    yüz yüze görüşme

    10641

    18 yaş ve üstü

    2,7 o.a.

    1,4 b.a.

  • Erkeğin Kolektif Soyut Aklı

    Erkeğin Kolektif Soyut Aklı

    Değişmeyen tek şeyin değişim kendisi olduğu görüşü, çeşitli yaşam biçimlerine, yönetim şekillerine, kültürlere olumlu özellikler kazandırsa da, bu görüş dünyanın en eşit ve demokratik toplumlarında bile kadın-erkek eşitliği konusunda işlememiş ve toplumların kültürel referansları kadınla erkek arasındaki farklılıkları sadece cinsiyet farklılığına indirgeyerek onlar arasındaki insani farklılıkları yok saymıştır. Feodalizm, teokrasi, monarşi, aristokrasi, demokrasi,komünizm, sosyalizm, anarşi, bu güne kadar ki bütün dinler, dinsizlik, sanat,kültür, tarih, ikili ilişkiler, aşk ve aklın alabileceği her şey ya tamamen erkeklik olgusunun ilkeleri çerçevesinde şekillenen ya da bu babasoylu düzenin belirli yerlerinden referansları olan durumlardır. Kadınları ideolojilerle ve törelerle öldüren, onu köleleştiren, zorla evlendiren, onun cinselliğini bastıran,erkeği pek çok konuda öncelikli kılan ve giderek daha da çok özümsediğimiz heteroseksüel toplum düzeni, içinde ne tıptan ne üfürükçülerden medet umamayacağımız bir hastalıktır. Evrensel ve ortaklaşa bilinçaltının ifadesi olan kadına dair tüm söylenceler erkeğin kolektif soyut aklı neticesinde şekillenir ve bütün sistemler ataerkilliğin yarattığı hiyerarşi üzerinden kurulur. Her kültürün kendine özel fiziksel, toplumsal,ekonomik ve siyasal koşullarının şekillendirdiği arketipler insanın ortak bilinçaltında kadını ideolojik, sınıfsal, etnik, dinsel ve cinsel bir ayrımcılığa sürükleyen anne, Tanrıça, iffet timsali, doğurgan, hanım vb.isimlerle kodlanır. Kolektif bilinçaltımızdaki bu kodlamalar daha çocuk doğmadan çalışmaya başlar. Ana rahmine düşen ceninin cinsiyeti belli olduğu andan itibaren, ilgili çocuk derhal “kadın” hatta “bayan” ya da “erkek” kategorisi kazanır ve eş, dost, akraba, hısım, anne, baba henüz doğmayan çocuğa aldıkları eşyaların renk seçiminde bile “ana soyu” ve “baba soyu” ayrımını yaratırlar. Pembeyle sembolize edilen kız bebek, kadın hatta bayandır; maviyle sembolize edilen bebek erkektir. Mavi- pembe ayrımı; yiyecekten, giysi biçimine, hitabet biçimlerinden evlilik ve miras sistemine kadar çeşitli toplumsal düzenlemelerde yerini bulur. Var olan bu toplumsal düzenlemeleri, biyolojik olarak kaçınılmaz göstererek meşrulaştıran biyolojik belirlenimcilikle de modern cinsiyet ayrımcılığını yaratarak kadının tarihteki rolünü arafta bırakır ve kadını bir şekilde kusurlu kılmaya devam eder.Toplumsal ve politik iletileriyle, olgusal destekten yoksun olan fikirlerine rağmen yüzyıllar boyu yerleşik iletişim araçlarından da destek gören biyolojik belirlenimcilik, kadına dair uzatmalı ve şiddetli tartışmanın en büyük unsurudur. Hırslı, doyumsuz, bireysel ve geleceği pek düşünmeyen,erkeği yücelten ve ayrımcılığa yatkın Ataerkil toplum yapısı biyolojik belirlenimcilikten kaçınılmaz olarak beslenir. Oysa ataerkil düzenden önceki, yeryüzündeki toplulukların önemli bir kısmında temelde dişil etki ve değerler aracılığıyla yönlendirilen anaerkil toplumda biyolojik faktörler, kadının lehineydi. Cinsellikle ve üremeyle ilgili bilgilerin sınırlılığı nedeniyle, o dönemde kadın doğurganlık özelliğiyle soyun devamını sağlayan bir tanrıça olarak görülüyor ve rahmiyle kutsanıyordu. Anaerkil süreçten geçen ve kültürleri” dişil” bir yapı arz eden yeryüzü merkezli bu toplumlarda Rosenberg’in belirttiği gibi “Anaerkil toplumun, ekonomik, siyasal, toplumsal ve dini temeli tarımsal yıla dayanır.Tarımın önemi, tüm yaşayan nesnelerin doğumdan olgunluğa, oradan ölüme ve oradan da tekrar doğuşa giden gelişimlerini vurgulayarak dairesel bir yaşam görüşünü beslemiştir…” (Rosenberg, 2003: 23- 24 )dairesel bir yaşam görüşü vardı. “Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları” isimli kitabında Eric Fromm anaerkil düzendeki insanların oral kişiliğe sahipken, ataerkil toplumdaki bireylerin anal kişilik dediğimiz kişiliğe sahip olduklarını söylemektedir. Yaşadığımız ataerkil toplum anal bir kapitalizm toplumudur. Ne anaerkil ne de baba erkil kurallar tek başına faydalıdır. Anaerkil ilkeler bir toplumda tek başına hüküm sürüyorsa o toplumdaki çocukların olgunlaşamama ve anneye aşırı düşkün olma, yetişkinlerinse sık sık çocuk gibi davranma riskleri vardır. Tam anaerkil bir toplum tekniğe, rasyonelliğe ve mantıklı bir ilerlemeye engel olarak kişinin kendini gerçekleştirme sürecine ket vurur.Anaerkil kültürün değerler sistemi ; anneye, doğaya ve dünyaya pasif bir teslimiyeti ön görür. Bu da sadece doğal ve biyolojik olan değerli kılarken,ruhsal, kültürel ve rasyonel olanlar ise anlamını ve toplumsal pratiğini yitirir. Baba otoritesinin tek başına hükümran olduğu ataerkil toplum yapısında ise, babanın egemenliği ve aşırı kontrolü çocukta korku ve suçluluk duyguları yaratır. Babaerkil yapı sevgiye ve eşitliğe önem verse de, sadece yasalarla, devletle,somut ilkelerle ve itaatle ilgilenmesiyle bir korku imparatorluğu inşa eder.Ataerkil kültürdeki aklın ve ruhun evrimiyle, anaerkillliğin merhamet ve eşitlik gibi ilkelerin sentezi, kadın ve erkeğin eşitliği konusunda atılacak gerçek bir adımın temelini oluşturabilir. Frankfurt Okulu düşünürlerinden Erich Fromm yarım asır önce kaleme aldığı “Sevme Sanatı” adlı eserinde eşitlik meselesine ışık tuttuğu bölümde şöyle der: “Günümüzde eşitlik ‘bir olmak’ değil ‘aynı olmak’ anlamına geliyor. Tekdüze soyutlamalar söz konusudur, yani aynı işlerde çalışan aynı biçimde eğlenen, aynı gazeteleri okuyan, aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri hisseden insanlar. Bu bağlamda genelde ilerlememizin kanıtı olarak gösterilen, örneğin kadın erkek eşitliği gibi kazanımlara kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Kadınların eşitliğine karşı olmadığımı özellikle vurgulamam gerekmiyor sanırım; ama eşitlik eğiliminin olumlu yönleri bizi yanıltmamalıdır, burada söz konusu olan ayrımların yok edilmek istenmesidir. Eşitliğin bedeli şu olmuştur: Kadın ve erkek eşittir, çünkü kadını erkekten ayıran farklar yoktur artık.Aydınlanma felsefesindeki ‘ruhun cinsiyeti yoktur’ tezi, günümüzde yaygın görüş olmuştur.(…) Artık kadın ve erkek karşıt gruplar olarak eşit değil birbirinin aynı olmaya başlamıştır. Günümüz toplumu bireysel olmayan eşitlik idealini önermektedir. Çünkü zahmetsizce, sorun çıkarmadan çalışan,seri halde üretim yaparken tamamen birbirine benzeyen insan atomlarına ihtiyaç duymaktadır. Bu insanların aynı emirleri yerine getirip yine de kendi gönüllerine göre davranmaları istenir. Günümüz seri üretimi nasıl ürünlerin standartlaşmasını zorunlu kılıyorsa, toplumsal süreç de insanların tek tip olmasını ister ve bu standartlaşmaya da ‘eşitlik’ adı verilir.”

  • Çocuk Suçluluğu

    Çocuk Suçluluğu

    Sosyal bir varlık olarak insan, yine sosyal bir çevrede doğmakta, çevrenin şartlarıyla şekillenmektedir. Toplumca yaratılmış din, ahlak ve hukuk gibi üstyapı kurallarına uymakta, kendine verilen görevleri yerine getirmektedir. Ancak bazı durumlarda çocuk toplum ile bağlarını kurmakta sorunlar yasayabilmektedir ve içinde bulunulan koşullar çocuktaki suç davranışını ortaya çıkarabilmektedir.

    Çocuk, içinde bulunduğu toplumla uyum sağlayamadığında karşımıza en basitinden uyum ve davranış bozuklukları olan, en kötüsünden de madde bağımlısı olmuş, kısa yoldan para kazanmanın yollarını arayan, diğer bir değişle suç isleyen birey olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Toplumun temel yapısını oluşturan ve geleceğin güvencesi olan çocuklar açısından suç, öğrenilen bir hareket olup yaşı itibari ile her şeyi öğrenme durumunda olan çocukların her şeyi öğrendiği gibi suçu da öğrendiği bir gerçektir. Suça yönelmiş çocuklar sorunu bir ülkede yalnız devlet organlarını değil, başta siyasetle uğraşanlar, hukukçular, eğitimciler olmak üzere bütün vatandaşları, ana ve babaları kısaca bütün herkesi ilgilendirdiği ve bu sorunun bir milletin varlığı ve geleceği ile ilgili olduğu tüm çevrelerce kabul edilmektedir.

    Çocuk suçluluğu toplumu oluşturan bireylerin sosyal bir problemidir. Bu sorun için kullanılan caydırıcılık amacıyla ceza uygulaması ise problemin çözümünde yetersiz kalmaktadır. Genel itibari ile suç ve suçlularla mücadele, suç olayı meydana geldikten sonra buna müdahale edilerek suçluların yakalanması, adalete teslim edilmesi ve cezalandırılmasına odaklanmıştır. Oysa bu soruna tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi önleyicilik ve yeniden sosyalleştirme kavramları açısından yaklaşmak gerekmektedir.

    Bunun için suça yönelmiş çocukların suç işlemesini önlemek ya da en azından asgari ölçüye düşürmek için öncelikle çocukları suça iten nedenleri tespit etmek, sonrasında da tespit edilen bu noktalarda çocukları destekleyecek, ilgilerini, kabiliyetlerini açığa çıkaracak ve geliştirecek, duygu dünyalarına cevap verecek kurumlar ve düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır. Burada ise amaç, toplumda suçu işlenmeden önlemek, suç işlendiği takdirde ise çocuğu dört duvar arasına kapatmak ve intikam duygularını onun üzerinde gerçekleştirmek değil, aksine çocuğa doğru, mantıklı ve çağdaş biçimde yaklaşmak ve onu ailesine, çevresine topluma yararlı, milli ve manevi değerlere sadık ve saygılı olarak yetiştirmektir.

    Bu nedenle bir yandan önleme çalışmaları, diğer yandan da infaz kurumlarının niteliğinin yükseltilmesi ve infaz sonrası çocuğa yapılması gereken rehberlik ve izleme hizmetlerinin bir bütün olarak ele alınması, bunun yanında çocukları yargılayan mahkemelerin de, ceza veren bir kurum olmasından ziyade çocuğa nasıl rehabilitasyon verileceğini organize eden bir kurum olması gerekmektedir.

    Sonuç olarak; çocuk suçluluğunun önlenmesi için gerekli sistemlerin oluşturulması, politika ve stratejilerin belirlenmesi, bu konuda yapılan araştırma, inceleme ve elde edilen verilerin doğruluğuna bağlı bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen istatistik veriler ne kadar gerçeği yansıtırsa, sorunun nedenlerinin, boyutlarının belirlenmesi, koruyucu, önleyici ve iyileştirici önlemlerin alınması da o kadar etkili ve gerçekçi olacaktır.

  • Ergenlik  Bunalımı

    Ergenlik Bunalımı

    Ergenlik Bunalımı

    Ergenlik bunalımı: ergenlik dönemi, insan hayatının en karmaşık, ne bunalımlı dönemidir. İnsanın 14-24 yaş aralığını kapsayan bu dönemde ergenler bir çok sorunla karşılaşırlar ve verecekleri bir çok karar gelecek hayatlarını radikal bir şekilde etkileyecektir. Ne var ki bir çok ergen nasıl bir karar vereceği konusunda en ufak bir bilgisi dahi yoktur. Bu nedenle ergenlik bunalımı yaşarlar.

    Ergenlik Bunalımı

    Ergenlik dönemi insan hayatının kavşağıdır.Ergenlerin kendileri, eğitim ve iş hayatları ile ilgili hızlı karar vermesi gereken bir çok konu vardır. Ergen bu dönemde ailesinden ve toplumdan bağımsız ve özgür olmak istemekte, ancak aile ve toplum ergenin bireyselleşmemi için yoğun baskı uygulamaktadır. Ergen birey olmakta, toplumsal olmak arasında bir seçim yapmakta zorlanmaktadır. Bu baskı ve gerginlik ergendeergenlik bunalımıolarak ortaya çıkmaktadır.

    Ergen hayatının 14-25 yaş dönemi özgür, özgün bir kişilik geliştirmesi için en hayati dönemdir. Bu dönemde alacağı kararlar tüm hayatını etkileyecektir. Çünkü özgün olmak diğerlerinden bağımsız ve farklı olmayı gerektirmektedir. Bu da toplumu ve aileyi karşısına almayı onlarla savaşmayı gerektirmektedir. Aile ve toplumla savaş gerginlik oluşturmaktadır. Gerginliğin sonucu ergenlik döneminin bunalımı ile kendisini göstermektedir. Ancak şunu bilmeliyiz ki insan ve toplum hayatında bu tür kriz ve gerginlikler olmadan sağlıklı bir gelişim olması mümkün değildir. Her gelişim, büyüme ve kazanımın bir bedeli vardır. Bireysel ve özgür olanın bedeli de ergenlik dönemi bunalımı dır.

    Eğitim hayatı ergenlik döneminde şekillenmektedir. Hangi okula gideceğimize, hangi mesleğe sahip olacağımıza bu dönemde karar veririz. Gideceğimiz lise bize hangi üniversiteye ya da bölüme gidebileceğimiz konusunda güçlü bir ışık vermektedir. Gideceğimiz üniversite hangi mesleğe ne kadar sahip olabileceğimize, nasıl ve ne kadar kendimizi gerçekleştirebileceğimize yardımcı olacaktır. Buralarda verilen ya da verilemeyen bir kararergenlik bunalımıolarak karşımıza çıkmaktadır.

    Uzun süren çözülemeyen ergenlikdöneminde bunalımolarak karşımıza depresyon, anksiyete, intihar düşüncesi olarak karşımıza çıkabilmektedir. Uzun süren ergenlik bunalımı sorunu varsa mutla psikoterapi yardımı alması gerekir. Zamanında terapi edilmeyen ergenlik sorunları ileride çözümü çok zor olan bir probleme dönüşebilir.

  • Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Kadının erkekten çok kazanması Türk toplumunda Türk erkeğini rencide eden, kıran, kendisini ezilmiş hissetmesini sağlayan bir durum mu?

    Kadını kadın, erkeği erkek yapan özelliklerin bir kısmı genlerle bir kısmı da sosyal öğrenme ile kazanılır. Cinsiyet rollerini oluşturan özelliklerin büyük bir çoğunluğunun genetik etmenli olması söz konusu olmasına rağmen, kadın ve erkeğin toplumsal rolleri yaşadığı ortam ve kültürel öğrenme ile ilgilidir. İnsanlığın ilk çağlarında erkek ava çıkıp av etiyle ailesini beslemek zorundayken, kadın anne rolünde ve çocuklarını koruyup kollamak zorundaydı. Kadının, babanın evde olmadığı durumda çocuklarını koruyabilmesi için korku duygusunun gelişmiş olması gerekirken; erkeğin saldırgan bir yapıya sahip olması avcı karakterinin gereği olarak görülüyordu.

    Dolayısıyla bugün nörobiyolojik araştırmalarla desteklendiği üzere, kadın ve erkeğin biyolojik olarak eşit olduğunu söylemek yanlıştır. Fakat biri diğerinden de üstün değildir. İki cins birbirinden farklıdır.

    Zamanla kültürler oluştukça genlerle belirlenen cinsiyet rollerinin yanında sosyal roller ortaya çıkmış ve kadın erkek arasındaki tüm bu biyolojik farklılıklara rağmen, “duygusal anlamda” bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcısı olarak kabul edilmeye devam edilirlerken, sosyal ve kültürel anlamda her alanda, her kulvarda karşı karşıya gelmeye başlamışlardır. Böylelikle kadının toplumdaki başarısının “erkekleşerek” gerçekleşeceği inancı yaygınlaşmaya başlamış ve kadının toplumsal konumunda cinsiyet rolünün biyolojik boyutunun göz ardı edilmesi söz konusu olmuştur.

    Dolayısıyla konu daha çok kazanmak ya da daha iyi konumda olup olmamaktan daha çok, her iki cinsin de cinsiyet rollerinin sınırlarının netliğinin korunup korunmamasıdır. Bu sınırlar tabi ki de çağlara ve kültürel gelişime paralel olarak farklılık gösterecektir ancak asgari sınır mutlaka korunmalıdır. Yani; kadının toplumdaki rolünün “genetik eğilimleri” dikkate alınmadan değiştirilmesi ona ve erkeğe zarar vermektedir.Erkeği aşağılık duygusuna iten, rencide eden şey; toplumun başarılı kadını erkeksileştirme arzusu ve karşı cinsi birbirlerine doğal düşman gibi algılatarak, birbirleri üzerinde hüküm sürme yarışına sokmasıdır. Bu yarıştan duygusal ilişkiler zararlı çıkmış, kadınlar mağdur edilerek yalnızlığa itilmiş; erkeklerse kaygıya kapılmışlardır.

    Çağımızın kadını bir taraftan özgür olma diğer taraftan korunma ve sevilme ihtiyacı hisseder. Korunma ve sevilme ihtiyacı ne kadar büyük toplumsal başarılar elde etmiş olursa olsun, ne kadar para kazanılıyorsa kazanılsın cinsiyet rolüyle ilgilidir. Bir kadın kendisine sahip çıkan bir erkek olursa tam anlamıyla mutlu olabilir. Unutulmaması gereken bir şey de; kadının korunma ve sevilme gibi psikolojik ihtiyaçları özgürleşmesiyle (yani toplumsal rollerde gösterdiği başarı ve maddi olanaklar) daha da belirginleşir. Bunu görebilen ve bilen erkeğin karşısındaki kadının konumu ne olursa olsun ihtiyacını karşılayabilmesi söz konusu olabileceği için kendini ezilmiş hissedeceği bir durumda söz konusu olmayacaktır. Ancak yine de, Türk toplumu gibi ataerkil aile yapısının egemen olduğu kültürlerde, her türlü sosyoekonomik gelişime rağmen kültürel öğrenme, erkeğin kadından daha çok kazanması ve toplumsal başarısının daha iyi olmasını normalize etmiştir. Bunun tersi durumunda erkek rencide olacak ya da ezilmiş hissedecek diye bir kural olmamakla birlikte; her iki cinsin tercihi (seçenek sunulsa) erkeğin daha çok kazanmasından yana olacaktır. Çünkü bu durum genlerdeki özelliklere ters düşmeyen durumdur. Ve sistem toplumla barışık bir halde olduğunda daha sorunsuz işler. Özellikle ataerkil toplumlarda yetişmiş bireyler diğer durumlarda nasıl baş edeceği konusunda kendisi olmasa bile toplum onu bocalatabilmektedir.

    • Kadın CEO, yönetici, müdür pozisyonlarında olduğunda, kendisi gibi konumda bulunmayan ve kazanmayan erkekler eşlerini aldatıyor mu?
    • Bu bir çeşit aşağılanma duygusunu bastırma yöntemi olabilir mi?

    Aldatma genel olarak karakterin dökülüş biçimiyle alakalıdır. Bir şekilde aşağılanma duygusu yaşayan bir erkeğin bu duyguyla baş edebilme yolları karakterden karaktere farklılık gösterir. Bazı erkekler bu duyguya teslim olur; bazıları yok sayar. Bazılarıysa yıkıcı davranışlara yol açacak şekilde ilişkisine zarar verebilir. Aşağılanma duygusu yaşayan bir birey kendini diğer insanlardan daha kusurlu, daha eksik ve daha değersiz görür. Bu duygularıyla yüzleşemeyen bir erkeğin karakter yapısı da uygunsa aldatma gündeme gelebilir. Çünkü kadın gibi erkek de takdir edilme, onaylanma, beğenilme duygularına ihtiyaç duyar. Aşağılanma duygusu yaşayan bir bireyde kendini beğenmeme, kusurlu ve eksik hissetme söz konusu olacağı için özellikle karşı cinsin ilgisi onun bu yaşadığı duygularını gidermesi için geçici bir iyilik hali sağlayacaktır. Ancak yine belirtmekte fayda var ki, gördüğü ilgi ona iyi gelse de her erkek eşini aldatmamaktadır. Tüm insanlar için geçerli bir şey varsa o da; kişi izin vermedikçe kimse ya da hiç bir koşul kendisine aşağılık hissettiremez. Bu nedenle böyle hisseden bir erkeğin yapması gereken bu duyguyla yüzleşmesi ve bunun kendiyle alakalı bir durum olduğunu kabul edip bunu çözerek daha kaliteli ve doyumlu yaşayabilmek için adım atmasıdır.

    • Seyahatlere çıkan ve gece geç saatlere kadar mesai yapan kadın yöneticiler ev ve eşlerini ihmal ettiklerinden mi sorunlar başlıyor?

    Esas sorun kadınların toplum içinde elde ettiği yeni rollerine erkeğin uyum sağlamamasından ve kadının evdeki konumunun değişmemesinden kaynaklanır. Kadın iş hayatında aktif bir biçimde var olsa da, hiç bir zaman annelik ve ev hanımlığı rolünü terk etmez. Ancak erkek eşine yardım etmez, kadından ev hanımlığı rolünü eksiksiz yapmasını bekler ve eve gittiğinde her şeyin yolunda gitmesini isterse kadının yükü daha da artacağından her iki cins için memnuniyetsizliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

    • Bunu sorun etmeyecek erkek/eş var mı?

    Erkeğin hayatından aldığı doyum, kendinden memnuniyeti ve ilişkiden aldığı haz ne kadar yüksekse, eşinin başarılarından memnun olma olasılığı da o kadar artacaktır. Statü yönelimi yüksek olan yani; kendinin ve eşinin toplumsal pozisyonunu önemseyen, zenginliğe, saygıya ve ünvana önem veren erkekler duygusal bağ kurduğu kadının toplumsal konumunun yüksek olmasından rahatsızlık duymaz aksine teşvik edici olabilir.

    Erkeğin karakterinden bağımsız olarak, çiftin yaşadığı ilişkinin kalitesi de bu konuda belirleyici olabilir. Yani; toplumsal dayatmalara rağmen cinsiyet rollerinin farklılığının bilincinde olan, karşılıklı olarak birbirlerine saygı duyup, psikolojik ihtiyaçlarını gidermeye yönelik doyumu yüksek ilişki yaşayabilen çiftler arasında da bunun sorun olması söz konusu değildir.

    • Mutluluğun formülü erkeğin çok kazanmasında mı gizli?

    Bir kadın ne kadar çok kazanırsa kazansın, çeşitli duygusal eğilimleri vardır. Kadının sevilme ihtiyacı erkeğe göre daha fazladır. Kadının çok kazandığında özgürleştiği ancak psikolojik ihtiyaçları karşılanmadığında mutlu olamadığı görülür. Mutluluğun formülü kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarını kabul ederek ve saygı duyarak, bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcı olabilmesinde saklıdır.

    Ancak yine de bağımsız, güçlü, koruyucu ve karısı için kendini feda edebilen şeklinde idealize edilen erkek tipi asırlardır süre gelen kültür birikimi sonucunda genlerimize işlenmiştir. Bunun doğal sonucu olarak kadın için mutluluğunun tek formülü erkeğin daha çok kazanmasında olmamakla birlikte; kültür birikimimizin bize işlediği ideal erkek tipine uygun olduğu için o koşul daha çok arzu edilen ve cinsler arası barışın daha kolay sağlanabildiği durum olarak hala kabul görmektedir.

    • Kadın ve erkek eşlere öneriler/tavsiyeler

    Kadınların toplumdaki statüsünün yükselerek iş gücünün büyük bir kısmını elde etmesi kadın ve erkeğin cinsiyet rollerini değiştirdiği ve bununla baş edemeyen erkeklerin kaygıya kapıldığı, kadınların yalnızlığa itildiği sonunda da ikili ilişkilerin zarar gördüğü bir gerçektir. Ancak sevgi genetik bir eğilimdir. Her iki cinsinde temel ruhsal ihtiyacı; birbirlerine güvenli bir şekilde bağlanabilmeleridir. Cinslerin kendi kimliklerini koruyarak, hayatı paylaşabilmesi ilişkilerdeki en önemli unsurdur. İnsan bencil olmadan bağımsız, üstünlük kurmadan özgür olmalıdır. Bunu elde etmekte her iki cinsin emeği ve yatırımıyla olabilir.

  • İd Ego – Süper Ego

    İd Ego – Süper Ego

    20. yüzyılın ortalarında, özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminde insanların vicdan

    duygusunu sorgulayan Freud, davranışlarımızı gelişim teorisi ekseninde inceleyerek, bilinci 3

    ruhsal kategoriye ayırmaktadır.

    – İd

    – Ego

    – Superego

    Freud’a göre toplum içerisinde durum ve davranışlarımız bu 3 ruhsal duruma göre şekillenir.

    Karar verme ve yargılama yeteneklerimizin bu 3 ruhsal aşamanın gelişimine bağlı olarak

    oluştuğunu savunan Freud, bu 3 soyut kavramın güdülerimizle ve toplumdan edindiğimiz,

    sonradan öğrendiğimiz bilgilerle şekillendiğini söylemektedir.

    İd, en yalın tabirle ilkel benliktir. İhtiyaçlara göre şekillenen, durdulamayan yanımızdır.

    İçgüdülerimizi kapsamaktadır. Mantıkla ve gerçeklikle çakışmaktadır, tamamen kuralsızlık

    hakimdir. Sadece haz ilkesine dayalıdır. Cinsellik, açlık, saldırganlık ide örnektir. Freud idi

    içimizdeki şımarık çocuk olarak tanımlamaktadır. İd, istediklerinin mantıklı olup olmadığını

    sorgulamadan, uygulanabilirliğini düşünmeden sadece ister.

    İd her zaman zevke yönelir. İdin duyduğu ihtiyaçlar karşılanamazsa ya da ertelenirse strese

    gireriz, karşılandığı zaman tatmin oluruz. Yapmaktan kaçındığınız işleri gözden geçirdiğiniz

    zaman bunların hepsinin aslında size zevk vermeyen işler olduğunu farkedebilirsiniz. Buna

    karşın, çok istediğimiz bir şeyi yapmak için ise müthiş bir heves ve istekle hareket eder

    oluruz. Bu davranışlarımız tamamen ide uygun davranışlardır.

    Ego, bilincin orta aşaması olarak tanımlanabilir. İdin istekleri ile çevre arasında bir denge

    kurmaya çalışır. İd haz ilkesi ile çalışırken, ego gerçeklik ilkesi ile çalışır. Superego ve İd

    arasındaki köprüyü kurup mantıklı bir çözüm bulmaya çalışır.

    Ego bunu yaparken zaman zaman “Bastırma”, “Mantığa Bürüme”, “Yansıtma”, “Yüceltme”

    gibi bazı savunma mekanizmaları uygular. (Bu savunma mekanizmalarına da gelecek ay

    değineceğiz.)

    Süperego, bu sistemdeki son parçadır. Ahlak ve toplum normlarına göre şekillenir. Çocukluk

    döneminde aile tarafından verilen kuralların içsel temsilcisidir. En idealini ve en mükemmelini

    uygulamaya çalışır. Toplumun ahlak değerleri ile değerlendirerek davranışın uygunluğunu

    belirler.

    İstekleri bastırmak konusunda çok katıdır. Gerektiğinde açlıktan ölmenin bile topluma ayıp

    olmasından daha doğru olduğunu savunur. Egoyu gerçek amaçlardan ziyade toplumsal

    değerlere göre, ahlaki değerlere göre şekillendirmeyi hedefler.

    Bir örnekle bu sistemi açıklamak gerekirse, topluca gittiğiniz bir yemekte yemek servisine

    daha 1 saat vardır ve çok acıkmışsınızdır. İd size “bana yemek ver!” der en kaba haliyle.

    Süperego ise “burada yalnız değilsin, arkadaşlarınla birlikte geldin, herkesle birlikte yemek

    yemen lazım, yoksa çok ayıp olur.” der. Ego ise iki tarafı da dinledikten sonra mantıklı bir

    çözüm bulmaya çalışır. “Çok açsın, 1 saat daha beklersen eğer bu senin için hiç iyi

    olmayacak, çaktırmadan dışarı çık, açlığı bastıracak ufak bir şey ye ve kimseye belli

    etmeden geri gel” der.

    Süperegonun çok gelişmiş olduğu ve egoyu bastırdığı bireyler, öğrendiği kurallara, ahlak

    kavramına ve normlara çok bağlı hareket edeceğinden, herşeyi “ayıp olur” şeklinde

    değerlendirir ve daha içe kapanık bir karakter oluşturur. İsteklerini dile getirmekten çekinir,

    inisiyatif alamaz, ikili ilişkilerinde “karşı tarafa rahatsızlık vermemek adına” kendini geriye

    çeker, güçlü ilişkiler kuramaz.

    Yaptığı çoğu şeyi değerlendirirken kendisine kızar, kaygı ve stres yaşar. Sürekli bir suçluluk

    duygusu içerisindedir.

    Örnek olarak karşı cinse karşı duyduğu ilgiyi göstermek isterken, bir yandan da onu rahatsız

    ederim, ayıp olur düşüncesiyle kendisini uzaklaştırır ve bir ilişkiye başlayamaz. Ya da daha

    basit bir örnekle oturduğu bir kafede garsona seslenme konusunda endişeleri vardır, eğer

    garsona seslenirse yan masadaki kişilerin rahatsız olacağını düşünerek siparişini garson

    masasına gelene kadar erteler, bastırır ve aç bekler.

    Süperegonun gelişmediği ya da az geliştiği durumlarda ise kişi çok bencilce hareket eder,

    çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine saygı duymaz, ilkel benliğinin ihtiyaçlarını daha ön

    plana çıkartır. Eğer canı yemek yemek istiyorsa yemek yer, çevreye aldırış etmez. Yanında

    aç birisinin olması umrunda değildir. Ya da canı o sırada yüksek sesle müzik dinlemek

    istiyorsa çevresindekilerin bundan rahatsız olacağını umursamaz, dilediği gibi müziğini dinler.

    Sağlıklı bir gelişim için bu dengenin korunması gerekmektedir. Süperego gelişiminin temelleri

    ailede atıldığı için ailelerin hangi kuralların ne katılıkta olması gerektiğini çocuklarına doğru

    bir biçimde aktarmaları çocukların gelecek yaşantılarındaki karakterini şekillendireceği için

    büyük önem taşımaktadır.

  • Halk sağlığı

    HALK SAĞLIĞI

    Birey sağlığının, tüm toplumun sağlık ve temizliğine ne kadar bağlı olduğunu, ancak lokantada yediği bir yemekten zehirlenmiş (gıda zehirlenmesine uğramış), otobüste birinden Nezle veya Grip (İnfluenza ) kapmış , otel yatağından pire almış, ya da halka açık bir plajdan, yüzme havuzundan veya sauna’dan ayak parmaklarına musallat olan Tinea pedis’e (ayak mantarı enfeksiyonu) yakalanmış birisi çok iyi kavrar.
    İnsanlar, hasta oldukları zaman gerektiği gibi iş göremezler, bireyleri sağlıklı olmadıkça da bir toplum işlevlerini gerektiği gibi yerine getiremez. Bu yüzden her toplum varlığını koruma önlemi olarak, bireylerinin sağlığını geliştirecek adımlar atar.önlemler alır yeni, yeni yöntemler (metodlar) geliştirir. Topluluk büyüdükçe bir yandan bilgisizlik , savsaklama ve yetersizliğin doğurduğu sonuçların çok daha fazla sayıda insanı ve daha hızlı bir biçimde etkileyebileceği, öte yandan da hastalığın yayılma olanakları için, halk sağlığı sorunu giderek çok daha önemli bir duruma gelir.

    HALK SAĞLIĞININ KAPSAMI

    Toplumsal Tıbbın iki ana işlevi vardır.Bunlar ;
    1- Hastalığı önlemek
    2- Hastalığın önlenemediği durumlarda ise Tedavi etmek .
    Toplumsal Tıbbın 2 . seçeneği yani tedavi seçeneğinin içerisine hastane ve kliniklerin eğitimi, hastaların ve ailelerinin maddi bakımdan desteklenmesi ya da Sağlığın Sosyal Güvenlik Şemsiyesi altına alınması ( sigortalanması ) girer.
    Toplumsal Tıbbın bu yanı, hem gerekli olanak ve araçların maliyetinin yüksek olması (fazla para gerektirmesi ) hem de üretici ve emek kaybı dolayısıyla nispeten daha pahalıdır.
    Toplumsal Tıbbın koruyucu yanı daha az göze çarpar ve genellikle fark edilmez ise de hepimizi ve tüm toplumu etkiler.
    Ölü insanların uygun bir şekilde gömülmesinden (defin), inşaat standartlarını kentlerdeki ve kasabalardaki nüfus sıklığını, vapurlarda taşınabilecek ya da sinemalarda film seyredebilecek insan sayısını, fabrikalarda çalışan işçilerin koşullarını, uçak ve otomobil gürültüsünün, otomobil egzostundan çıkan gazların ve zehirleyici sanayi artıklarının izin verilebilecek düzeyini denetleyen, günümüzde hemen bütün ülkelerde tipik olan sayısız ykanun ve yönetmeliklere kadar uzanmaktadır.
    Bunları kısaca özetleyecek olursak ;
    1- Mikroplarla bulaşık besin maddelerinden hastalığa yakalanma tehlikesi çok yüksektir.Bu nedenle besinlerin bütün üretim , depolanma , işlenme ve hazırlanma aşamaları özenle kurallara bağlanmıştır.İthal edilen besin maddeleri de , bir yandan gerekli sağlık koşullarını sağlamak , bir yandan da ülkeye önceleri oraa bulunmayan yeni hayvan ya da bitki haşerelerinin veya hastalıklarının girmemesi için organoleptik (duyusal, göz ve tat yolu ile beş duyu ile ) kimyasal ,bakteriyolojik ve virolojik ( kısaca mikrobiyolojik diyelim ) yönden kontrol edilir ve denetlenirler.
    2- Lokanta ve otel yöneticilerinin temizlik , uygun su ve çöp koşulları ile tuvalet ve donanımları ve personel sağlığını gözetleme yolundaki çabaları düzenli olarak denetlenir.
    3- Hem hayvanın ölümünün acısız olmasını sağlamak , hem de ette şerit (tenya) ve tüberküloz (verem) ve diğer zoonoz hastalıkların ( hayvanlardan insana geçip hastalık oluşturan hastalıklar ) varolup olmadığını incelemeye olanak sağlamak için hayvanlar güvenilir, Bakanlıktan ruhsatlı Mezbahalarda (Kesimevleri) Veteriner Hekimi denetiminde kesilmelidirler. Bunların dışında (Kurban Bayramı müstesna) hayvan kesiminin önlenmesi çok gerekli ve önemli bir konudur.
    4- Büyükbaş (sığır ve manda) ve küçükbaş (koyun ve keçi) gevişgetiren hayvanların bulaşıcı düşük , brucellosis (Malta humması) hastalığına karşı aşılanması , yalnızca buzağı, malak, kuzu ve oğlakların düşük (abortus ) yoluyla kaybını önlemekle kalmayıp, en önemlisi süt tüketen insanları Brucellosis (Malta humması ) hastalığından korumaktır.
    5- Taze sebzeler bile bir hastalık kaynağı olabilir. Sözgelimi suteresinin yapraklarında koyun karaciğerlerinde yaşayan halk arasında kelebek hastalığı olarak bilinen Fasciolasis Hastalığına yol açan parazit trematod (fasciola hepatica) yumurtaları bulunabilir. Bu trematod parazitin yaşam döngüsünün (çevrimi ) bir bölümü tatlı su salyangozunun içinde geçer, bu nedenle su yataklarına enfekte salyangozların girmelerini önlemek için her türlü çaba gösterilmektedir, iyi yönetilen suteresi çiftliklerindeki ( yabancı ülkelerde var) sular, enfeksiyon tehlikesi taşımayan su kaynaklarından alınır.
    6- Sütün pastorize edilemsi , tüberküloz (verem) ve Brucellosis’e (Malta humması) neden olan bakterileri öldürür. Fransız bilim adamı Louis PASTEUR’ÜN (1822 -1895 ) adıyla anılan bu işlemde (Pastörizasyon işlemi ) süt , 64- 72 derece santigrata kadar ısıtılır. Bu ısı çoğu bakteriler için öldürücü ama sütün niteliğini bozacak kadar yüksek değildir. Günümüzde ise süt endüstrisinde U.H.T ( Ultra Heiss Temparature ) adı verilen çok yüksek sıcaklıkta (140- 145 C) süt 15-60 saniye aniden ısıtılmakta ve hemen çok hızlı bir biçimde soğutulmakta ve özel bir folyo içeren kutularda kutulanmaktadır. U.H.T. yöntemi ile Pastörize daha doğrusu Sterilize edilen sütler hiçbir bakteri ,virus ve maya taşımamaktadır.
    7- Çöpler boş araziye ya da denize dökülüyordu. Son yıllarda çöp sorunu büyük bir problem halini almıştır. 1990 lı yıllarda İstanbul’da çöplerin boş arazide çöp dağları oluşturmasıyla çöpün içerisinde oluşan CH4 (metan) gazı büyük bir patlama ve faciaya yol açmıştı. İstanbul’da çöplüğün çevresinde çöpten plastik, pet şişe ,cam , kağıt vb toplayarak geçimini sağlayan insanların ölümü hepimizi çok üzmüştü. Çöp olayı giderek kentleşen ve büyüyen ülkemizde büyük hacimleriyle en büyük çevre , sağlık ve toplum sorunlarımızdan birisidir.
    8- Evlerden ve sanayi kuruluşlarından yağmur ve kanalizasyon sularının atılması, yerel yönetimlerin başlıca sağlık sorumluluklarındandır. Bu tür artıklar, kanallar ve kanalizasyon sitemi ile mutlaka ayrıştırılmalı ve insan sağlığı yönünden tamamen zararsız hale getirilmelidir.
    9- Bir çok hastalık, enfekte olmuş hayvanlar veya onların parazitleri tarafından yayılır. Kuduz’un başlıca taşıyıcıları, tilkiler, sahipsiz başıboş sokak köpekleri, porsuklar, kediler ve yarasalardır. Hayvanların hareketlerinin engellenemediği yerlerde bu tür hastalıklar çok kolay yayılırlar. Ülkemize ithal edilen bütün hayvanların , mikrobik organizmalarının kuluçka ( inkubasyon ) süresi boyunca karantinada tutulması bu sebepten dolayıdır.

    Şu halde profilaksi (koruyucu hekimlik , halk sağlığı , toplum sağlığı), tedavi edici terapotik hekimlikten hem daha ekonomik, hem de ileride tedavisi olanaksız bazı durumlar ve hastalıkların ortaya çıkmaması için daha elzem bir yoldur.

    Bu hususta halk sağlığını her bir birey önce kendi temizliği ve hijyeni , kendi çevresinin temizliği , çöp konusundaki duyarlılığı gösterirse ve halk sağlığı ile ilgili kurum ve kuruluşlara , kanun ve yönetmeliklere yardımcı olursa temel sağlık problemlerimizi halletmiş oluruz.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Çift terapisi neden önemlidir?

    Evlilik ve Çift Terapisi Neden Önemlidir?

    Bireyler, sosyal, kültürel, psikolojik ve cinsel ihtiyaçları nedeni ile kendilerine bir eş seçerler. “Kültürel” derken bu kavramın toplumdan topluma değişik yaşam biçimlerini yansıttığını özellikle vurgulamak isterim. Bazı toplumlarda “evlilik birliği” olmadan çiftlerin aynı çatı altında olmaları aslı kabul görmezken; bazı toplumlarda bireyler taraflar yapılan tercihler hoşgörü ile karşılanmaktadır.

    Bireyler birlikte yaşamaya başladığında, sorumluluklarını paylaşma söz konusu olduğunda aralarında yaşadıkları çatışmaları-gerginlikleri aşamadıkları durumlarda “Çift Terapisine” ihtiyaç duyarlar.

    Sorunlar kimi zaman neden çözülemez gibi görünür? İster aile, ister çift birlikteliği olsun, bireylerin sorunlara bakış açıları doğal olarak farklı olacaktır. Burada Murray Bowen’in “Bowen Aile Terapisi” Kuramı önem taşımaktadır. “Bowen’in “Kuşaklararası Aile Terapisi” ailenin geçmişine olan vurgusuna rağmen, şimdiye de vurgu yapılmaktadır.

    Danışanlara kendilerinin aile kökeni olarak üç kuşak öteye giderek bir genogrom oluşturmakla, genetik kodların etkilerini görmeye yardımcı olunabileceği anlatılır. Ayrıca bireylerin problemlere bakış açılarının kendi yaşadıkları köken ailelerden öğrendikleri modele bağlı olarak tepki verdikleri, bu durumlarda da yaşadıkları sorunlarda çözüm bulamadıkları aşamasında nerede tıkandıklarını görebilmeleri açısından Bowen Terapisi (genogram kullanımı) önem taşımaktadır.

    Ailelerde çatışma, boşanma aşaması gibi süreçlerde, terapi seanslarında çiftlerin sorunlara bakış açısında bir farkındalık kazandırma hedeflenmektedir. Bireyler kimi zaman, aralarındaki duygusal ilişkiyi kesmeleri durumunda ilişkiler daha iyiymiş gibi görünebilir. Ancak sorunlar geçici olarak görmezden gelindiği için çözülmüş olmazlar. Terapi ortamında karşılıklı olarak yeni “iletişim becerileri kazandırılarak” söylemek istedikleri mesajı etkili bir şekilde birbirlerine iletebilme becerisi de kazanmaları sağlanır.

    Çocuklu ailelerde de bireyler arasında fiziksel olarak bir çatışma yok gibi görülse de aralarındaki psikolojik-duygusal gerginlik ve birbirlerinden uzak hissetme çocukları üzerinde de olumsuz etki yapacağından çocukların ruh sağlığı açısından zarar verici olmaktadır.

    Mutlu bir aile; mutlu çocuklar, mutlu bireyler, mutlu bir toplum için terapistten destek almak önemli bir ihtiyaçtır.