Etiket: Tıp

  • Hekimlik insanlarla ilişki kurma sanatıdır

    “Doğa doktordur ve Doğa kendi yönünü tayin eder.” Hipokrat Hipokrat’ın tıbbın babası olarak kabul edilmesinin sebebi bugünde geçerliliğini koruyan gözlem ve mantığa dayalı bir yöntem geliştirmesine dayandırılmaktadır.

    M.Ö. 5.yy. da yaşayan Hipokrat vücudun kendi kendini iyileştirebileceğine inanırdı. Yaşadığı yıllarda Tıp Bilimi adına çok önemli temeller attı, ancak Hipokrat’ın ölümünden sonra Kos Okulu gerilemeye başladı çünkü öğrencileri onun seviyesinde değillerdi ya da ona o kadar saygı duyuluyordu ki onun prensipleri hakkında yeni tezler geliştirilmedi ve onun tezleri üzerine yeni eklemeler yapmaya cesaret edilemedi.

    Rönesans çağında yaşayan agresif ve farklı kişiliğiyle tanınan Paracelsus ise daima Hipokrat’ın “doktorun yeri hastanın yanıdır.”prensibine sadık kalmıştır.”Hiçbir hayat sadece dış hekimin çabalarıyla varolamaz dış hekim ancak iç hekime yardımcı olabilir.” derdi.

    18.yy.da yaşayan Dr.Hermann Boerhaave ise “Doktor hastanın yanında her türlü akademik önyargıyı bir kenara bırakarak sakince karar vermelidir.”derdi. O kadar ünlüydü ki Çin’den gönderilen ve üzerinde sadece “Dr.Hermann Boerhaave- Avrupa” yazılı bir mektubun kendisine ulaştığı söylenir.

    Ününü verdiği eğitime borçluydu. Her gün öğrencileriyle vizite çıkar, hastalarla konuşur, muayene eder ve onları dinlerdi. İzlenimlerini öğrencilerine anlatırdı. Onun yetiştirdiği öğrenciler de sonra çok başarılı olmuşlardı.

    Günümüzde modern tıbba bağlı yetişen hekimler, hasta yatağından uzaklaştılar; hastalarını daha az dinler oldular. Klinisyenler anamnezi sadece kendi uzmanlık alanı çerçevesinde almaya başladılar. Fizik muayene teşhis koymada giderek azalan bir yer tutmaya başladı. Tetkikler listesi ise gittikçe uzadı.

    Sonuç olarak bütün dünyada özellikle sosyo-kültürel seviyesi yüksek insanlar tamamlayıcı tıp yöntemlerine daha çok ilgi göstermeye başladı . Çağımızda artık insanların sağlıklarını kendi kendilerine bozdukları tezi kuvvetlendi ve böylece varolan sağlığımızı daha vakit varken korumanın önemi ortaya çıktı. Tıp alanındaki teknolojik gelişmeler doktorların başını döndürse de hastalar, artık doktorların kendilerini dinlemesini, yüzüne bakmasını, dokunmasını, ilgi ve şefkat göstermesini istiyorlar.

    Tamamlayıcı Tıp Doktorları bunu yaptıkları için hastalar daha mutlu oluyorlar. Çünkü bu alanda çalışan hekimler hastalığı değil hastayı ön planda tutuyorlar ve kişiyi beden – zihin – ruh birlikteliği çerçevesinde muayene ediyorlar. Tamamlayıcı Tıp uygulayan hekimlere gerçekten önemli görevler düşmektedir. Öncelikle insan vücudu üzerinde yapılan bu tedaviyi doktor olmayan uygulayıcılardan arındırmalıyız.

    Diğer önemli bir konu ise şudur: Yeterince eğitim almamış, yüzeysel bilgilerle Atlas Akupunkturu yapan hekimler ve Nöralterapi mantığını kavramadan lokal injeksiyonlar ile Nöralterapi yaptığını düşünen hekimler bu işe zarar vermektedirler. Bu yöntemler ile sağlığını kazanamamış her hasta bizim hanemize eksi puan olarak yazılmaktadır. Bize gerçekten bu işi seven, iyi eğitim almış ve Tamamlayıcı Tıp penceresinden bakan daha fazla sayıda hekim ve bu yöntemlerle sağlığına kavuşarak bunu çevresinde duyuran daha çok insan gerekiyor. Ancak bu takdirde hak ettiğimiz şekilde tıp dünyasında yer edinebiliriz.

  • Holistik tıp, modern tıbbın alternatifi midir?

    Holistik tıp, modern tıbbın tanı ve tedavi yöntemlerinin yanı sıra etkin ve bilimsel doğal yöntemlere de yer veren bir tıp yaklaşımıdır. Amaç, sağlık sorunlarının çözümünde öncelikle, en az yan etkili ve doğal yöntemleri kullanmak ve sadece hastalık bulgularını geçici bir süreyle gidermek yerine sorunların kökenine inerek tedavi etmektir. Dolayısıyla, holistik tıp, modern tıbbın alternatifi değil, onu da içeren daha köklü bir sağlık modelidir.

    Doğal tedavilerin hangileri holistik tıp kapsamındadır?

    Bilimsel süzgeçten geçmiş her iyileşme metodu, holistik tedavinin parçası haline gelebilir. Burada önemli olan, ruh-beden bütünlüğünün tedavinin odak noktası olarak kalmasıdır. Koroner arter sorunu olan bir hasta, damar genişletme operasyonlarının yanı sıra, ruhsal rahatlama yoluyla kan basıncını düşürmek, yangısal süreçleri kontrol altına almak için için gevşeme egzersizleri ve meditasyondan yararlanabilir. Akupunktur yardımıyla da, nörotransmitter dengesi sağlanıp, maksimum iyileşme potansiyeline ulaşılabilir.

    Doğal yöntemlerden, benim özellikle başarılı bulduğum ve uyguladıklarım arasında, hipnoterapi, meditasyon, aktif imgelem, Japon psiko-ruhsal gelişim teknikleri, nefes eğitimi, Geleneksel Çin tıbbı ve akupunktur, homeopati ve fitoterapi (bitkisel tıp) bulunmaktadır. Bu yöntemlerin ortak özellikleri, hepsinin, bilimsel araştırmalara konu olmuş ve etkinliklerinin gösterilmiş olmasıdır. Bu arada, doğal metotlarla ilgili bilimsel verilerin sayısının henüz çok sınırlı olduğuna dikkat çekmek isterim.

    Hangi hastalıklar holistik tıp tarafından tedavi edilebilir?

    Kalp-damar hastalıkları, ülser, kolit, artritler, nörolojik yıkım hastalıkları, migren, kadın hastalıklarının pek çoğu, menopoz bulguları, panik, anksiyete bozukluğu, depresyon, kanser gibi hemen tüm hastalıkların tedavisinde holistik tıp etkilidir.

    Ayrıca, genel ruh-beden sağlığı takip ve korunmasında da çok işlevseldir. Kişinin sağlık düzeyi ne olursa olsun, yaşam kalitesi üzerinde olumlu etki yapar.

    Holistik Tıp konusunda yasal düzenlemeler nelerdir?

    A.B.D.’de Holistik Tıp Birliği, 1978 yılında kurulmuştur (American Holistic Medical Association). Amacı, holistik tedavilerin çerçevesini çizmek, belirli bir disiplin içinde öğrenilir ve uygulanır olduğunu güvence altına almak ve sistemi tanıtıp yaygınlaştırmaktır. Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde holistik tıp oda ve birlikleri açılmaktadır.

    Doğal tedavi yöntemlerinin bilimsel değerlendirme kapsamına alınmasında en önemli adım, 1991 yılında Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından atılmış, şimdi çok geniş bir bütçeye sahip olan ve doğal tıp konusunda sayısız bilimsel çalışmayı kontrol ve finanse eden Tamamlayıcı ve alternatif Tıp Ulusal Merkezi açılmıştır.

    Avrupa ve Amerika’nın en iyi üniversitelerinde holistik tıp departmanları açılmakta, en gelişmiş hastanelerinde uygulanmaktadır. Amerikan halkının yarısından fazlası, holistik sağlık hizmetlerinden yararlanmaktadır.

    Ülkemizdeyse, henüz yalnızca akupunktur konusunda yasal düzenlemeler yapılmıştır.

    Holistik doktorun diğer doktorlardan farkı nedir?

    Holistik doktor, standart tıp eğitiminin yanı sıra, bilimsel etkinliği gösterilmiş, ciddi doğal tıp yöntemleri konusunda da eğitim almış olan hekimdir.

    Dünyanın pek çok dilinde, örneğin Japoncada, doktor anlamına gelen ‘’sensei’’ sözcüğünün açılımı, ‘’öğretmen’’ demektir. Tarih boyunca hekim, bireylerin ve toplumların olumlu yönde değişimlerinde, önderlik eden bir öğretmen olmuştur.

    Oysa günümüzde, hasta ve hekim arasındaki dayanışma kopmuş; hekimler, hastalarına, arızası giderilmesi gereken birer makine gibi yaklaşan teknisyenlere dönüşmüştür. Holistik tıp bu yaklaşımın yerine, çok daha insancıl ve etik bir ilişki kurulmasını amaçlar. Hasta ve hekim, ast-üst ilişkisi yerine, eşit ve dayanışmacı bir işbirliği kurar. Holistik tedavide, kullanılan yöntemler kadar terapistin kişiliği de büyük önem taşır.

    İyi bir holistik hekimin yetişmesi, çok daha uzun süreli bir eğitim, yatırım ve emek ister. Günümüz tıp eğitimi henüz bunu sağlamaktan uzaktır. Bu nedenle, dünyada halen, kendi olağanüstü gayret ve emekleriyle yetişmiş çok az sayıda gerçek holistik hekim vardır.

    Holistik tıp, ruh sağlığı konusunda nasıl bir yaklaşım içindedir?

    Doğumla başlayıp ölümle biten yaşam yolculuğu, modern zamanlarda oldukça zorlu bir serüvene dönüşmektedir. Teknolojik gelişmeler, bir yandan yaşamı kolaylaştırırken, diğer yandan bildiğimiz tüm değer ve anlam kalelerini yıkmaktadır. Aidiyet, tek ruh olma duyguları, dünyayı değiştirme ve daha özgür, daha eşit ve daha coşkulu bir yer haline getirme umutlarımız giderek azalmakta ve yalnızlaşmaktayız.

    İnsanlar sıklıkla, sevmedikleri, neye yaradığını bilmedikleri işlerde çalışarak ömür tüketiyorlar. İntiharlar, boşanmalar artıyor. Yaşadığımızı hissetmek için, daha çok tüketmenin dışında, yapabileceğimiz pek bir şey olmadığına inandırılıyoruz. Giderek güçsüz ve çaresiz hissediyoruz kendimizi. Yorgun ruhlar, hasta bedenlere dönüşüyor. Mutsuzlaşıyoruz.

    Dünya Sağlık Örgütü, 2020 yılı itibariyle, dünya genelinde kalp-damar hastalıklarından sonra gelen en önemli ikinci hastalığın depresyon olacağını bildiriyor.

    Bilimsel veriler, mutsuzluğun sadece bir duygu durumu değil, aynı zamanda ciddi bir sağlık sorunu olduğunu ortaya koyuyor. İşte bazı bulgular:

    Mutsuz insanların kanlarında, stres hormonları olan kortisol, adrenalin ve noradrenalin düzeyleri yükseliyor. Bu durum Tip 2 diyabet (şeker hastalığı), kalp hastalığı ve yüksek tansiyona yol açıyor. Yara iyileşmeleri gecikiyor. Vücudun savunma sistemi zayıf düşünce insanlar, enfeksiyonlara, alerjik akciğer ve cilt hastalıklarına, eklem romatizmasına ve kansere daha açık hale geliyorlar.

    Mutsuzluk ayrıca, sigara, alkol, uyuşturucu, yeme bozuklukları gibi kötü yaşam alışkanlıklarına da yol açarak sağlığımızı bozuyor.

    Mutsuzluğumuza çare olarak bize, ilaçlar öneriliyor. Bu ilaçların çoğu reçetesiz satılıyor, misafirliklerde ikram ediliyor. Oysa kullanıcıda zihinsel durgunluk yaratan, onları, sadece mutsuzluğu değil, mutluluğu da hissedemeyen robotlara dönüştüren, pek çok organın fonksiyonunu bozan antidepresanların kullanımında çok titiz olmak gerekiyor.

    İnsanların sorunlarının olması gayet normal olduğu gibi, her duygusal sıkıntı da hastalık olmadığını unutmamak gerekli. Hızla değişen hastalıklı bir dünyada yaşamaya ve anlam bulmaya çalışan insanların kendilerini kötü hissetmelerinden daha normal ne olabilir?

    Ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Thomas Szasz’ın dediği gibi: ‘’…akıl hastalığı fikri bugün esas olarak, kişisel ve toplumsal ilişkilerdeki sorunları gözden saklamak için kullanılmaktadır.’’

    Duygu-mantık çatışmaları, ekonomik zorluklar, sevilen birinin kaybı, ilişki sorunları, amaç ve değer krizleri, meslek kaygıları, yaş dönümü bunalımları (ergenlik, ileri yaş) gibi durumlarla karşılaştığımızda doğru çözüm, ilaç kullanmak yerine, bize, yaşadığımız durum hakkında doğru bilgiler kazandıracak ve sıkıntımızı şefkatle paylaşabilecek bir kaynağa ulaşmaktır.

    Eğer şanslıysak, bu kaynak yakınımızda bir akraba ya da dost olabilir. Ama çoğu kez, yakınlarımızın bizimle ilgili konularda taraflı olmaları veya bizi sistemli olarak dinleyecek zamandan yoksun olmaları nedeniyle bu tür bir seçenek mümkün değildir.

    Dünyanın baş döndüren hızı ve ruhumuzun karmaşasıyla tek başına mücadele edememek, akıl hastası olduğumuz anlamına gelmez. Eğitimli, deneyimli, bilge, hoşgörülü, kendi yaşamında anlam ve bütünlük oluşturabilmiş bir rehberle birlikte, yaşamı daha anlamlı kılmak, ruh-beden sağlığını düzeltmek için çaba sarf etmek, ancak gerçekten aklı başında insanların yapacağı bir davranıştır. Holistik hekim, bu rehberliği sunar.

    Holistik Ruh Sağlığı, bir psikiyatrik tedavi modeli değildir. İnsanın, beynindeki organik bir bozukluğa bağlı olarak zihinsel ve bedensel hastalıklara yakalanma olasılığının yaklaşık %3 olduğunu ve bu nedenle ilaçlarla tedavi edilmesinin çogu olguda bilimsel bir dayanağı bulunmadığını göz önünde tutar.

    Bireyin, duygu, düşünce ve inanç haritasını, yaşadığı çevreyi, ekonomik koşullarının onu ittiği çıkmazları öncelikle ele alır. Ruhsal ve kişisel gelişim, insanın felsefi ve bilimsel eğitim yoluyla, kendisini tanıma ve gerçekleştirmesi ve böylece, sağlıklı ve doyumlu bir yaşam sürdürmesi hedeflenir.

    Holistik tıp sadece, hastanın kendisine ve etrafına zarar verme olasılığının söz konusu olduğu veya zaman alıcı bir ruhsal gelişim programının beklenemeyeceği acil durumlarda psikiyatrik muayene ve ilaç kullanımını destekler. Bu tür durumlarda, mesleğinde donanımlı bir psikiyatri uzmanıyla iş birliği yapılır.

    Ruh sağlığının beden sağlığından ayrılması ve hekim olmayan kişiler tarafından tedavi edilmesi yanlıştır. Bazı vitamin-mineral eksiklikleri, kronik nörolojik bozukluklar veya kanser gibi doku yıkımına yol açan hastalıklar da ruhsal sağlığı bozabilir. Tıp eğitimi almamış kişiler tarafından bu hastalıkların tanınamaması, ölümcül sonuçlar yaratabilir.

    Holistik hekim, ruhsal yakınmalarla başvuran her hastanın fiziksel sağlığını da çok özenli bir muayeneyle değerlendirir. Tedavisini düzenler. Gerekli durumlarda hasta, başka uzmanlık alanlarına yönlendirilir.

    Holistik Ruh Sağlığı programı, hekimin hastaya uyguladığı ve çok kısa sürede onu sorunlarından kurtaracak bir sihirli formüller yumağı değildir. Hasta ve hekim, bu programda birlikte çalışır. Hasta, kendi iç dünyasını tanımak ve düzenlemek için, hekimin rehberliğinde çaba gösterir.

    Galileo’nun dediği gibi:

    ‘’Gerçekte kimse, kimseye hiçbir şey öğretemez. Siz ona yalnızca içindekileri bulmasında yardımcı olabilirsiniz.’’

    Hiçbir olumlu ve gerçek değişimin, gerekli zaman ayrılmadan ve emek sarf edilmeden oluşamayacağını dikkate alarak, tedavide çok kısa sürede sonuç beklentisine girilmemelidir.

    Çalışmalar; paylaşım, tartışma, günlük tutma, kitap okuma, rüyaları değerlendirmeyi içerir. hipnoterapi, meditasyon, derin gevşeme, nefes terapisi, akupunktur, homeopati ve bitkisel tıp, tek başına başvurulan metotlar değil, ruhsal gelişim sürecinde gerekli görülen zamanlardauygulanan yardımcı yöntemlerdir.

    Doğal tedavi yöntemlerini kullanan, hekim olan ve olmayan çok sayıda insan var. Bunlara güvenebilir miyiz?

    Modern tıp eğitiminin tarihçesinin, sadece birkaç yüz yıllık bir geçmişi olduğunu göz önüne aldığımızda, binlerce yıldır insan sağlığında kullanılan yöntemlerin hepsinin, tıp fakültesi mezunları tarafından keşfedilip uygulandığını söylemek elbette mümkün değildir. Şifalı otlarla tedaviden akupunktura, meditasyondan modern tıptaki ilaçlara kadar sayısız yöntem, insanların doğayı ve insan bedenini yakından ve dikkatle gözlemlemeleri sonucu geliştirilmiştir.

    Bugün de, halk tababeti adını verdiğimiz, dedelerimiz ve nenelerimizin sahip olduğu, nesilden nesile aktarılan son derece değerli bir gözlem ve bilgi birikimi mevcuttur. Bundan yararlanmak gerekir. Batı’da, halk tababetinin yanı sıra, hayvanların hangi bitkilerden yararlandıklarını gözleyerek yeni ilaçlar keşfeden bilim adamları, dünyanın en saygın üniversitelerinin etnobotanik departmanlarında çalışmaktadır.

    Burada hassas nokta şudur: Günümüz teknolojisi, bize hastalıkların nedenleri ve tedavileri konusunda, çok önemli bilgilere ulaşma imkânı vermektedir. Bu bilgiler sayesinde, sadece gözleme dayalı geleneksel yöntemlerle sınırlı kalmamız bir zorunluluk olmaktan çıkmıştır.

    Öte yandan, sadece teknolojiyle sınırlı kalmak da, gözlemin getirdiği çok önemli ve kişiye özgü hastalık özelliklerinin atlanmasına yol açmaktadır. Bu durumda en doğrusu, tedavi eden kişinin, hem modern tıp hem de geleneksel doğal tanı ve tedavi bilgilerine, güçlü bir biçimde hâkim olmasıdır.

    Modern tıp tanı ve tedavi yöntemlerini bilmeyen birisi, tümöre bağlı bir baş ağrısını veya epilepsiyi otlarla tedavi etmeye kalkışabilir.
    Çoğu kez en çaresiz hastaların başvurduğu doğal şifa alanında, insanlar maddi ve manevi istismara son derece açık durumdadır. Hiçbir bilimsel temeli olmayan, yüzde yüz iyileşme iddiasıyla astronomik fiyatlara satılan ot karışımları veya sözde şifacılık uygulamaları, çaresiz hastaların o dönemde en çok ihtiyaç duydukları iki olgu olan zaman ve parayı, onlardan acımasızca çalmaktadır.

    Tüm bu bilgiler kapsamında söylenebilecek yegâne şey, hastaların mutlaka, bilimsel ve etik bir tıbbi hizmet sunan, yeterli eğitime sahip uzmanlardan yardım almaları gerektiği olacaktır.

    Holistik Tıp tedavisinde başarı şansı nedir?

    Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı, sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, insanın, ruh, beden, akıl ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlamaktadır. Holistik tıp, tüm bu alanlarda bilinçlenme ve tedavi amacını güder.

    Holistik tıp, mevcut modern ve geleneksel tedavi seçeneklerini bir arada kullanması nedeniyle, tedavide başarı şansını çok ciddi biçimde arttırır ve her koşulda hastaların yaşam kalitesini yükseltir.

    ÖZET

    Holistik Tıp:

    İnsanı ruhsal, bedensel, sosyal ve ekolojik bütünlüğü ile ele alan,

    Tanı ve tedavide, modern ve doğal tıbbın tüm olanaklarından yararlanan,

    Doğanın iyileştirme gücüne destek olan ve yan etkisiz yöntemlere öncelik veren,

    Hekimle hasta arasında dostluk ve güvene dayalı, eşit bir ilişki kuran,

    Hastayı tedavi sürecine aktif olarak dâhil eden ve eğiten,

    Her insan farklı olduğu için, hastalığa değil hastaya odaklanan bir tıp modelidir.

    Holistik Tıp kapsamı içinde sunulan tedavi programları:

    Morita ve Naikan Ruhsal Tedavileri

    Akupunktur

    Bitkisel Tıp

    Homeopati

    Hipnoterapi

    Meditasyon

    NLP- Bireysel Gelişim

    Biyoenerjetik Terapiler (Qi-Gong, Cranio-Sacral)

    Yararlanabilecek hastalık gruplarından bazıları:

    Ruhsal hastalıklar (depresyon, stres, panik atak, anksiyete, uykusuzluk)

    Ağrılar (migren, kanser, romatizma, ameliyat sonrası ağrıları)

    Nörolojik hastalıklar (MS, ALS, Parkinson)

    Vücut savunmasını güçlendirme (kanser, tekrarlayan enfeksiyonlar)

    Kötü alışkanlıklar (sigara, alkol, uyuşturucu)

    Alerjik reaksiyonlar (astım, saman nezlesi, egzama)

    Cilt sorunları (aşırı terleme, kaşıntı, ağız yaraları)

    Mide-barsak hastalıkları (ülser, kolit, konstipasyon)

    Kadın Hastalıkları (adet düzensizlikleri, kısırlık, menopoz)

    Holistik Tıp, ruhsal ve bedensel pek çok hastalığın, hemen her aşamasında, tedavi edici veya hastanın yaşam kalitesini arttırıcı etkiye sahiptir.

  • Holistik tıp

    Doktorluk, çocukluk yılları otuz beş kırk yıl geride kalanlarımızın zihninde, ateşler içinde yanan minik kızı, hasta yatağında muayene ettikten sonra, çantasından çıkardıgı bir ilaç ya da yaptığı enjeksiyonla, ölümün karanlığından yaşamın kıyısına çekip çıkaran, sonra da aileyi teskin eden babacan bir figürle özdeşleşmisti. Doktorun, minik kızın başina dokunan eli bile, tek başına şifa vermeye yeter gibi görünürdü bize. Ne E-mar raporları vardı ortada, ne de ileri laboratuar analizleri. Sadece şefkatli bir doktor, bir dinleme aleti, rahatlatan sözcükler ve bir de o mucizevî iğne ve tabletler. Adeta büyülü bir durumdu bu…

    Ben de o büyünün peşine takılıp gidenlerdenim. Çok küçük yaşlardan beri, ateşler içinde yanan küçük çocuklari, evlatları başucunda ağlaşan hasta anneleri hayata döndüren o doktorlardan olmayı düşledim. Kader, emek ve zaman bana bu imkânı verdi, ne mutlu !

    O yıllardan bu günlere çok şey değişti. Ben de, pratisyen zorunlu hizmet yılları, çocuk cerrahisi asistanlığı, bilimsel araştırıcılık gibi, tıbbın hemen her alanında, üstelik dünyanın hemen her tarafında eğitim görür ve çalışırken, bu değişimin, hiçbir kültür ayırımı gözetmeksizin tüm kurumları ve insanları etkilediğini gözlemledim.

    Önce, pek çok yeni tanı yöntemi ortaya çikti. Çok hızlı, çok detaylı bilgiler veren bu yöntemler giderek biz doktorlarda, özenli hasta öyküsü almanın, dikkatli bir muayenenin, hasta ve yakınlarıyla, güven ve şefkate dayalı ilişkiler kurmanın pek demode, pek ciddi bir zaman kaybı ve gereksizlik olduğu kanısını yaratmaya başladı. Üstelik hastalar da bu değişimden nasiplerini alıyorlardı. Dönemin en moda cihazlarıyla yapılan tetkiklerden istemeyen hekimlerin, hastaları tarafından, yeniliklerden habersiz ve yetersiz olarak algılanmaları işten bile değildi.

    Hastaneler artık tanıtımlarını, sahip oldukları yeni cihazlarla yapıyorlardı. İlaç sanayi giderek gelişiyor, şık ambalajlı ilaçlar eczane raflarında dizilirken, eczacının terazisi, havanı ve boy boy şişeleri, antikacı dükkânlarını süslemeye başlıyordu. Her şey çok teknik, çok göz alıcı ve bir o kadar da yabancıydı. Uzay aracı kumanda odalarına benzeyen görüntüleme merkezlerinde, bırakın şefkatli bir elin rahatlatmasını, üsümemeyi umabiliyordunuz en çok. Hekim ve hasta arasındaki dinleme aleti köprüsü, ne kadar direnebilirdi ki bu bilgisayarlı metal heyulalara!

    Elbette dinleme aletinin yakalayamayacağı kalp üfürümlerini, akciğer kanseri bulgularını, beyin tümörlerini yakalayabilmek, insanlık ve tıp adına muhteşem gelişmelerdi. Elbette, daha önce ölümcül olan enfeksiyonları silip süpüren antibiyotikler, kanserli hastaları hayata döndüren kemoterapi ilaçları ve cerrahi teknikler, havai fişeklerle kutlanası buluşlardı.

    Ama hem hastalar, hem de hekimlerin bir kısmı, tüm bunlara rağmen bir şeylerin eksik olduğunu, hatta bu eksikliğin, eskiden var olup da, zamanla yitip giden bir şey olduğunu sezinliyorlardı. O köprü müydü yoksa kopan, hasta ve hekim arasında? Ve zamanla insanlar, yeni arayışlara girdiler; o köprüyü tekrar kurabilmek için…

    İşte ‘’Holistik Tıp’’, o köprünün adıdır. Hastayla hekim, ruhla beden, teknolojiyle doğa ve teknisyen hekimlikle şifacılık arasındaki o köprünün adı. Kırk yıl öncesinin düşlenen mesleğini, bugünün bilimsel gelişmeleriyle tanıştıran, buluşturan akıl ve gönül yoludur. Tıp bilim ve sanatının bileşkesidir. Şimdi, soru ve cevaplarla, holistik tıbbın ne olduğuna biraz daha yakından bakalım:

    Holistik Tıp nedir?

    ‘’Holistik’’, tümü kapsayan, bütüncül anlamına gelen bir sözcüktür. Tıp sözcüğüyle birlikte kullanıldığında ise, arzulanır düzeyde bir sağlıklılık durumu için, fiziksel, duygusal, sosyal ve manevi boyutların tümünün dikkate alındığı bir modeli tanımlar.

    Düşünce ve duygularımız, nörolojik sistem ve dolaşım sistemi aracılığıyla bedenimizi doğrudan etkiler. Aynı yolla, bedensel sağlık da beyne gönderdiği sinyallerle duygu ve ruh durumumuzu şekillendirir. Milyarlar ve milyarlarca nörotransmitter, peptid, hormon gibi kimyasal molekül, beyni bedene, bedeni beyne bağlar. Yani, beyin ve beden birbirinden bağımsız çalışan organ ve sistemler değildir. Holistik Tıp bu nedenle, kullandığı metotlarla, tüm sistemi birlikte ele alır.

    Hekimlerin yeminini ederek mesleğe başladığı Hipokrat, ‘’İçimizdeki doğal iyileşme gücü, şifa için en önemli kaynaktır’’ der. Holistik hekimin görevi, dışarıdan tedavi edici bir madde vermeden önce, bu iyileşme gücünü harekete geçirmektir.

    Tedavide, bilimsel dayanağa sahip ve yan etkisiz geleneksel doğal tedavi modellerine de yer verir. Hastaya zarar vermemek en temel ilkedir. Hastanın eğitilmesi ve tedavi sürecinde sorumluluk alması, holistik tıbbın ana ilkelerindendir

  • Yumurta mı masum yoksa kanıta dayalı tıp mı yanılıyor?

    Bir besin maddesi olarak tüketilen yumurta; döllenmiş olması durumunda içerisinde oluşan embriyoyu dış dünya şartlarına dayanıklı hale gelinceye kadar besleyip gelişmesini sağlayan molekülleri barındıran çok değerli bir üründür. Bilinen en güçlü antioksidan aminoasit olan metiyoninin en fazla bulunduğu gıda maddesi de yumurtadır. Metiyonin, günümüzde antioksidan özelliğine ilaveten Karaciğer kanserleri ile osteoartrit gibi halk arasında kireçlenme diye bilinen hastalıklarda umut vaat eden bir tedavi yöntemi olarak denenmektedir. Metiyonin antioksidan özelliğini sahip olduğu karbon sülfür bağı sayesinde kazanmaktadır. Karbon sülfür insan organizmasında üretilememektedir. “Bu kadar önem arz eden bir aminoasitin olumsuz özelliği yok mudur” sorusuna ne yazık ki hayır cevabını verememekteyiz. Organizmada bulunan metiyonin; son derece yararlı ve bir o kadar da önemli reaksiyonlara katıldıktan sonra zararlı bir molekül olan homosisteine dönüşmekte ya da görev aldığı antioksidan tepkimeler sonrasında okside olmaktadır. Oksitlenme; metiyoninin sahip olduğu sülfür atomunun oksijen radikalleri diye nitelendirilen yaşlanmaya neden olan artık ürünlerle etkileşimi sonucu meydana gelmektedir. Sonuç olarak oksitlenen sülfür iyonu renk değiştirerek koyu bir renk almaktadır. İşte bu nokta bize fazla pişirilen yumurtada meydana gelen renk değişimini hatırlatmaktadır. Bir başka deyişle pişirilen yumurta sarısı; içerdiği metiyonin amino asitlerindeki sülfür iyonlarının oksitlenmesi sonucu antioksidan özelliğini kaybetmektedir. Okside metiyonin ise; tıpkı kolesterol esterleri yani atık kolesterol olan LDL gibi pıhtılaşmaya yatkınlığı arttırmaktadır. Özetle okside metiyonin de okside kolesterol gibi damarların tıkanmasına neden olan aterom plaklarının gelişmesine zemin hazırlayan mekanizmaların başlamasına neden olmaktadır. Yumurta içerisinde bulunan kolesterol de; embriyonun büyüme ve gelişme süresinde gerekli olan steroid kaynaklı hormonların sentezi için temel kaynağı oluşturmaktadır. Böylesi yaşamsal fonksiyonlar için yumurta içerisinde depolanmış olan kolesterolün bu denli insan hayatını tehdit eder bir konum kazanmış olması akla uygun düşmemektedir. Vazgeçilmez olan, neden ölümcül özellik kazanmakta bunu sorgulamalıyız. İşte bu noktada kolesterolün de tıpkı metiyonin gibi benzer bir konuma sahip olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Isı nasıl ki metiyonini ölümcül hale dönüştürmekte aynı ısı kolesterolü de ölümcül hale çevirmektedir. Bu konunun kanıta dayalı tıpla ne alakası var derseniz şimdi o noktaya geliyoruz. Kanıta dayalı tıp deneylerin veya gözlemlerin anlaşılır bir dille aktarılmasıyla oluşturulmuş istatistiksel doğru ya da yanlışlardan oluşan bir yüzdeler sistemidir. Yani yüzde yüz doğru ya da mutlak doğru gibi bir yaklaşım içermez. O güne kadar var olan veya kayıt altına alınmış olan baskın görüşü dile getirir.

    Yumurta ile ilgili kolesterol hakkında son zamanlarda dile getirilen kanıta dayalı tıpla çelişkili görüşlerin nedeni işte bu ısı derecesinin standardize edilememiş deneyimlerde yol açtığı farklı sonuçlardır. Herkes kendi görüş açısıyla yumurtaya yaklaşırken ısı standardizasyonunun olmazsa olmaz olduğunu ne yazık ki atlamışlardır. Bu tıpkı ideoloji kuramcılarının saplandığı kör nokta açmazına benzemektedir. Toplumun bütün bireylerini kendi kişiliğiyle özdeşleştirerek yola çıkan kuramcılar; geliştirdikleri hipotezleri tek tip prototip toplumlarda idealize ederek mantıkla birebir örtüşen güçlü ve mükemmel tezler ortaya koymuşlardır. Ancak uygulandığı toplumun baskın kişiliğiyle uyuşmayan söz konusu tezler; insanlık tarihi sürecinde çok büyük acıların yaşanmasına neden olmuş ve uygulayıcılarının elinde adeta birer ölüm makinelerine dönüşmüşlerdir.

    Sonuç olarak ısıya maruz kalmayan yumurta, masumdur. Kanıta dayalı tıp; ancak elinde var olanı ortaya koyar mutlak doğruyu değil. Suçlu olan ise bu konuya at gözlüklerinin ardından bakmaya devam eden insanoğludur.

    Doktor yumurta çığ tüketilmeli dediyse de; bu kural iyi koşullarda saklanan, kabuğu sağlam olan ve taze tüketilecek yumurta için geçerlidir. Aksi halde besin zehirlenmesi denen başka bir sağlık sorunu ile yüzleşmek zorunda kalabileceğimiz de kulağa küpe olması gereken önemli bir konudur.