Etiket: Tıp

  • Diabetes mellitus

    Diabetes mellitus

    Diabet (şeker) hastalığı nedir?

    Diabetes mellitus,insülin salgılanmasında eksiklik ya da insülin etkinliğindeki yetersizliğin neden olduğu kan şekerindeki yükselme ile ortaya çıkan kronik metabolik bir hastalıktır.

    İnsülin üretimindeki yetersizlik ya da hücrelerin insülini kullanmadaki yetersizliği kan şekerinde yükselmeye yol açar.

    Glukoz yiyeceklerdeki basit şekerdir ve vücut hücrelerinin uygun şekilde çalışması için gereken enerjiyi sağlar.Yemek sonrası yiyeceklerdeki karbonhidratların parçalanması ile ortaya çıkan glukoz ince barsak hücreleri tarafından emilir.Kana geçen glukoz gerekli vücut hücrelerine taşınır.Glukozun hücre içine girmesi ve kullanılması için insüline ihtiyaç vardır.

    İnsülin pankreastan üretilip kana salınan bir hormondur.Glukozun hücre içine girmesine yardım eder ve kan şekerini düzeyini düzenler.Yemek sonrası kan şekeri düzeyi yükselir.Artan kan şekeri düzeyine yanıt olarak pankreas kan dolaşımına daha fazla insülin salgılar.Böylece glukozun hücre içine girmesi ve yemek sonrası artan kan şekerinin düşürülmesi sağlanır.Kan şekeri normal düzeye gelince pankreastan insülin salınımı da normal düzeye döner.Açlık durumunda da insülin belirli bir oranda kana salınarak kan şekerinin dengede tutulması sağlanır.Diabetik hastalarda insülin yokluğu,vücut ihtiyacına göre göreceli olarak eksikliği ya da vücut hücreleri tarafından uygun şekilde kullanılamaması söz konusudur.Tüm bu faktörler kan şekeri düzeyinin yükselmesine neden olur.

    Kaç tip diabet vardır?

    Başlıca 2 tip diabet vardır.Tip 1ve 2

    Tip 1 Diabet insülin bağımlı ya da erken başlangıçlı diabet olarak bilinir.Bu tipte pankreas insülin üretemez ve salgılayamaz.Bu tip diabetik hastalar mutlaka insülin tedavisi kullanmak zorundadır.

    Tip 2 Diabet insülin bağımlı olmayan ya da geç başlangıçlı diabet olarak adlandırılır.Bu tipte pankreas insülin üretebilir ancak üretilen insülin vücut için yetersizdir ya da özellikle yağ ve kas hücrelerinin insüline duyarlılığında azalma mevcuttur.Tip 2 diabet genellikle 30 yaş sonrasında ortaya çıkar ve yaşla sıklığı artar.Başlıca nedenleri kötü beslenme alışkanlıkları,kilo artışı ve egzersiz eksikliğidir.

    Tip 1 ve 2 formları dışında diabet oluşabilen diğer durumlar,gebelik ,pankreasın insülin üreten hücrelerini hasara uğratan durumlar (kronik pankreatit,cerrahi,travma vb gibi),hiperglisemiye (kan şekeri yüksekliği) neden olabilen diğer hormon bozukluklarıdır.

    Diabet belirtileri nelerdir?

    Diabetin erken dönem belirtileri artmış kan şekeri düzeyi ve idrarla şeker atılımının artması sonucudur.Ağız kuruluğu,çok su içme sık idrar çıkma ile kendini gösterir.

    İnsülinin göreceli ya da mutlak yokluğu iştah artışına rağmen kilo kaybına eğilim yaratır.

    Diabetik hastalarda halsizlik yorgunluk bulantı kusma görülebilir.Safra kesesi,deri ve genital bölge infeksiyonlarına eğilim artar.

    Kan şekerinde yükselme görmede bulanıklaşmaya neden olabilir.

    Diabet tanısı nasıl konur?

    Açlık kan şekeri düzeyine bakılması tanı için ilk yoldur.En az 8 saatlik gece açlığından sonra alınan kan örneğinde normal plazma glukoz(şeker) düzeyi 100mg/dl den az olmalıdır.

    Açlık plazma glukoz düzeyinin farklı zamanlarda yapılan 2 ya da daha fazla testte 126dan yüksek olması diabet tanısı koydurur.

    Herhangi bir zamanda yapılan kan şekeri düzeyi 200 ve üzerinde ise diabet mevcuttur.

    Açlık kan şekeri düzeyi 100mg/dl üzerinde ancak 126mg/dl altında ise(100-126) bu duruma bozulmuş açlık glukozu adı verilir.Bu durum prediabet denilen diabet öncesi dönemdir ve kişinin diabet açısından risk taşıdığını ifade eder.Bu durumda glukoz tolerans testi (şeker yükleme testi) yapılmalıdır.

    Prediabet evresi nedir?

    Tip 2 diabet belirtileri gelişmeden önceki dönemdir.5-15 yıl olabilir.Bu sürede Bozulmuş Açlık Glukozu (açlık kan şekerinin 100-125 arası olması) ve Bozulmuş Glukoz Toleransı (şeker yükleme testinde 2.saat kan şekeri düzeyinin 140-199 arası olması) evreleri görülür.

    Prediabet evresinden diabet tanısına geçiş önlenebilir mi?

    Prediabet evrelerinden biri saptandığında günlük kalori ve yağ alımı azaltılmalı ve fiziksel aktivite arttırılmalıdır.Bu şekilde yaşam tarzı değişikliği ile diabet gelişimi önlenebilir.Ayrıca yaşam tarzı değişikliği diabet tedavisinin tüm basamaklarında yer alır.Yaşam tarzı değişikliği sadece kan şekeri düzeyi üzerine değil tüm risk faktörleri üzerine de olumlu etki gösterir.

    Diabetin vücuttaki etkileri nelerdir?

    Diabetin zamanla yol açabileceği durumlar körlük,böbrek yetmezliği,sinir hasarı,damar sertliği,inme,kalp damar hastalığıdır.Bunlar kronik komplikasyonlardır.

    Ayrıca diabet seyrinde kan şekerindeki anormal yükselme ve düşmelere bağlı olarak hiperglisemik ya da hipoglisemik koma gelişebilir.Bu durumlar da akut komplikasyonlardır.

    Diabet tedavisi nedir?

    Diabet kronik bir durumdur.Yani tedavi hastalığı ortadan kaldırmaz kontrol etmeyi sağlar.Diabet tedavisi kan şekeri dengesinin sağlanmasını ve komplikasyonların önlenmesini ya da geciktirilmesini amaçlar.

    Tedavi diabetin tipine ve ağırlık derecesine göre değişir.

    Tip 1 diabette tedavi mutlaka insülindir.Bu hastalarda pankreas insülin üretmediği için gerekli insülinin ilaç tedavisi olarak verilmesi yaşamın sürdürülmesi için şarttır.Yanısıra diabetik diyet ve egzersiz de önemlidir.

    Tip 2 diabette ise tedavinin ilk basamağı öncelikle kilo azaltılması diabetik diyet ve egzersizdir.Bu basamakta kan şekeri düzenlemesi sağlanamazsa ağız yoluyla alınan ilaçlar kullanılır.Ağız yoluyla alınan ilaçlar kan şekeri kontrolünde yetersiz kalırsa insülin tedavisine geçilebilir.

    Diabet belirtisi olmasa da diabet açısından risk taşıyanlar kimlerdir?

    Beden kitle indeksi 25 ve üzeri olanlar (obezite)

    Fiziksel aktivitesi az olanlar

    Birinci derece yakınlarında diabet olanlar

    Gebelik diabeti olanlar ve 4 kilo üzerinde bebek doğuranlar

    Hipertansiyonu olanlar

    HDL(iyi)kolesterol düzeri 35 ‘in altında ya da trigliserid düzeyi 250 üzerinde olanlar

    Bu kriterlerden bir ya da birkaçına sahip kişilerde diabet taraması yapılmalıdır.

    Bu kriterler yoksa tarama testleri 45 yaşında başlamalı ve sonuçlar normalse 3 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    7 soruda diabet riskiniz test edebilirsiniz:

    1.Kaç yaşındasınız?

    40 yaşından küçük (0 puan)

    40 – 49 arası (1 puan)

    50 – 59 arası (2 puan)

    60 yaş üstü (3 puan)

    2.Cinsiyetiniz

    Erkek (1puan)

    Kadın (0 puan)

    3.Kadınsanız, gebelik diabeti teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    4.Diabeti olan anne, baba ya da kardeşiniz var mı?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    5.Yüksek tansiyon teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    6.Fiziksel olarak aktif misiniz?

    Evet (0 puan)

    Hayır (1 puan)

    7.Beden kitle indeksiniz kaç ?

    (Beden kitle indeksi:Vücut ağırlığının (kg) boy uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesi) (örnek:Kilo:50 Boy:1.5m BKİ: 50/(1,5X1,5) =22,22)

    24.9 (0 puan)

    25-29.9 (1 puan)

    30-39.9 (2 puan)

    40ve üzeri (3 puan)

    Sonuç: 5 veya üzeri ise diabet için risk yüksektir.

  • İnsülin tedavisi tamamen kesilebilir mi?

    İNSÜLİN TEDAVİSİ TAMAMEN KESİLEBİLİR Mİ?

    İnsülin tedavisi Tip 1 şeker hastalarında ömür boyu kullanılmalıdır. Bu hastalar ağız yoluyla alınan şeker ilaçlarının birçoğunu kullanamaz.

    İnsülin bağımlı olamayan Tip 2 Şeker hastalarında yüksek kan şekerini kontrol altına almak, komplikasyonları engellemek veya mevcut komplikasyonların ilerlemesini engellemek amaçlı insülin tedavisi kullanılır.
    Şişman Tip 2 şeker hastalarında %10-15 kilo kaybı bile hastaların kan şekerini düzene sokabilir.
    Şişman Tip 2 şeker hastalarında diyet ve egzersiz ile beraber insülin direncini azaltıp kilo kaybı sağlamak için metformin, pioglitazon, Dipeptidil peptidaz -4 enzimini azaltan ilaçlar (Sitagliptin, vildagliptin vb ) , GLP-1 analogları (Ekzenatid, Liraglutide ) kullanılabilir.
    İnsülin kullanan Tip 2 şeker hastalarında kilo kaybı ile beraber insülin ihtiyacı azalabilir, birden fazla olan enjeksiyon sayısı azalır ve bazı hastalarda insülin ihtiyacı tamamen ortadan kaybolabilir.

  • Kontrolsüz diyabette son durak: diyabetik nefropati

    Nefroloji Uzmanı Kadir Gökhan Atılgan Diyabet hastalığında böbrek tutulumunun sonuçları ve alınabilecek tedbirler hakkında bilgi veriyor.

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN'ın verdigi bilgiye göre, “Diyabet yüzyılın bulaşıcı olmayan salgın hastalıkları arasında yer almaktadır.Yaşam tarzındaki hızlı değişim ile birlikte gelişmiş ve gelişmekte olan toplumların tümünde özellikle tip 2 diyabet prevelansı hızla yükselmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerinde 2009 sonu itibarı ile tüm dünyadaki diyabet nüfusu 285 milyon iken bu sayının 2030 yılında 438 milyona ulaşması beklenmektedir . Bunun başlıca nedenleri nüfus artışı, yaşlanma ve kentleşmenin getirdiği yaşam tarzı değişimi sonucu obezite ve fiziksel inaktivitenin artmasıdır .

    Diyabetin mikrovasküler ve makrovasküler olmak üzere tüm sistemlere ait komplikasyonları vardır. Mikrovasküler komplikasyonları grubunun en ciddi olanı diyabetik nefropatidir. Diyabetik nefropati aynı zamanda kronik böbrek yetmezliğinin %33-40 ile en sık nedenidir. Diyabetli hastaların %10-20'si böbrek yetersizliği nedeniyle kaybedilmektedir Tip-1 diyabetiklerin % 30-40'ında, tip-2 diyabetiklerin % 5-10'unda son dönem böbrek yetmezliği gelişir.Tip-2 diyabete bağlı nefropati prevalansı daha yaygındır. Çünkü tip-2 diyabet, tip-1 diyabetten 10-15 kat daha yaygındır.

    1997-1998 yıllarında ülke genelinde 20 yaş üstü 24788 kişiyi kapsayan 'Türkiye Diyabet Epidemiyoloji Çalışması (TURDEPI)' nın sonuçlarına göre ülkemizde tip-2 diyabet prevelansı %7.2, bozulmuş glukoz toleransı prevelansı ise %6.7 bulunmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2007 yılı nüfus rakamlarına göre ülkemizde 2.85 milyonun üzerinde tip-2 diyabetli ve 2.6 milyon civarında bozulmuş glukoz toleranslının yaşadığı hesaplanmaktadır. Çalışmada diyabetin kadınlarda ve kentsel bölgelerde yaşayanlarda daha sık olduğu, ayrıca diyabet riskinin yaşlanma, obezite, hipertansiyon, ailede diyabet varlığı, eğitimsizlik, gelir düzeyi ve alışkanlıklar ile ilişkili olduğu saptanmıştır.

    Diyabetik Nefropati ; 24 saatlik idrarda 300mg/gün ve üzerinde protein atılımının 3-6ay süre ile en az iki kontrolde tespiti, hipertansiyon, proteinüride progressif artma ve böbrek fonksiyonlarında bozulma ile seyreden tablodur. Süreç 4 evrede değerlendirilir:

    EVRE-1= Glomerul filtrasyon hızında artma: Adından da anlaşıldığı gibi artmış plazma glukozu ve diğer ileri glikozillenme ürünlerine bağlı olarak glomerulde atılım için gelen kan akımında artış halidir. Yapısal karşılığı böbrek ve glomerulde hipertrofi gelişimidir.

    EVRE-2 =Mikroalbuminüri : Klinik bulgu verdiği ilk evredir. 24 Saatlik idrarda 30-300mg/gün proteinüri görüldüğü evredir. Glomerul filtrasyon hızı artmış ya da normal seviyelerindedir. Hipertansiyon eşlik eder. Yapısal karşılığı ; “Mezangial Genişleme, Bazal Membranda Kalınlaşma, Arteriyoler Hyalinozis'tir”.

    Bu iki evre döneminde sıkı kan glukozu kontrolü ve hipertansiyonun regülasyonu ile tabloyu düzeltmek mümkündür. Bu nedenle diyabetin takibinin komplikasyonları yönünden de yapılması ve özellikle her kontrol döneminde tam idrar tahlilinin görülmesi önem arz etmektedir.

    EVRE-3= Makroalbuminüri : 24 saatlik idrarda protein atımı değerinin 300mg/gün ve üzeri olmasıdır. Hipertansiyon tabloda mutlaka vardır ve genellikle non-dipper olarak görülür. Nefrotik sendrom kliniği olarak takip edilir. Yapısal karşılığı; “Mezengial nodüller (Kimmelstiel-Wilson), Tübülointerstitial fibrozis, Glomerülosklerozis” ile seyreder.

    EVRE-4= Son dönem böbrek yetmezliği : Nefrotik sendrom tablosundan diyaliz desteğine kadar giden kanda böbrek fonksiyon testlerinin progressif yükseldiği tablodur.

    Diyabetik nefropati gelişim süreci için tip-1 diyabette 10-25 yıl diye belirtilirken tip-2 diyabette ilk bulgu idrarda proteinüri görülmesi olabilmektedir. Bu nedenledir ki bozulmuş glukoz toleransı olan hastalar, obezitesi olan hastalar bu yönden kontrollerine çok özen göstermesi gerekir.

    Diyabetik Nefropatide ve mikroalbuminüri evresinde progresyonu kolaylaştıran nedenler ise; Genetik (aile hikayesi, ACE genotipinde çift delesyon, DD polimorfizmi), erkek cinsiyet , yaş (Tip- 1 DM'de tanı anındaki yaş), kötü glisemik kontrol, kan basıncı yüksekliği, dislipidemi, diyet, obezite, fiziksel inaktivite, sigaradır.

    Diyabetin takip ve tedavisi sabır ve emek istemektedir. Bu durumu kabullenebilirsek diyabetin takibi ve komplikasyonlarından korunmakta kolay olacaktır. Hastalıkta nefroloji ve endokrinoloji uzmanının takiplerinin yanında diyabet hastasınında diyeti, kilo ve kan şekeri kontrolü , fiziksel aktivitesini artırması, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklarından kaçınması poliklinik kontrollerini aksatmaması gerekmektedir. “

  • Çocuk ve ergende şizofreni

    Şizofreni terimi ilk defa Eugen Bleuler (1911) tarafından kullanılmıştır. Şizofreni sosyal ve akademik hayatta ciddi sorunlara yol açtığı için erken tedavi ve destek verilmesi oldukça önemlidir.

    Çocuk ve ergenlik döneminde şizofreni genellikle sinsi (%80-85) başlar. Bozukluk öncesi genellikle tuhaf, eksantrik, çekingen, kaygılı, yalnız çocuklar olarak tanımlanırlar.

    Şizofreni yaygınlığı genel olarak %0.6-1’dir. En sık 20-30 yaşları (20-21 yaşlarında peak yapar) arasında başlangıç gösterir. Şizofreni 18 yaşından önce başlarsa erken başlangıçlı, 13 yaşından önce başlarsa çok erken başlangıçlı olarak adlandırılır. Ancak 13 yaşından önce çıkması çok nadirdir, tüm şizofreni hastalarının %10-15’inin başlangıcı 15 yaşın altındadır.

    Çocuğun yaşı ne kadar büyük ise şizofrenideki bulgular erişkine o kadar çok benzer. Genellikle 6 yaşından önce pozitif psikotik belirtilerin görülmediği kabul edilir. Sanrılar genellikle 6 yaşından sonra, varsanılar ise genellikle 9 yaşından sonra ortaya çıkar. Çocuklardaki psikotik belirtiler genellikle benliğe yabancı değildir. Çocuklar duygularının tümünü kolayca ifade edemedikleri için çocuklardaki sanrılar erişkinlere göre daha basittir. Çocukların yaklaşık olarak %50’sinde sanrı olur ve perseküsyon, somatik uğraşlar, referans fikirler, grandiosite ya da dinsel nitelik taşır. Çocuklardaki varsanıların çoğu (yaklaşık olarak %80’i) işitseldir. Genellikle suçlayıcı ya da emir verici, karşılıklı konuşma, çocukla ilgili yorum içeren seslerdir.

    Erkeklerde kızlara göre 1.5-2 kat daha sık görülür.

    Şizofreninin 5 tipi vardır:

    1.Paranoid tip

    2.Dezorganize tip

    3.Katatonik tip

    4.Rezidüel tip

    5.Farkılaşmamış tip

    Çocuklarda genellikle paranoid ve ayrışmamış (farklılaşmamış) tip görülür.

    Şizofreni için belirlenen farklı tanı ölçütleri vardır.

    DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre şizofreni:

    A-Karakteristik Semptomlar: Bir aylık bir süre boyunca 5 tanı ölçütünden en az 2 tane veya daha fazlasının devam etmesi (Bizar sanrı var ise 1 semptom yeterli; varsanılar kişinin düşünce ve davranışları üzerine konuşan sesler var ise 1 semptom yeterli )

    1- Sanrı,

    2- Varsanı,

    3- Dezorganize ya da enkoheran konuşma,

    4- Dezorganize ya da katatonik davranış,

    5- Negatif semptomlar (afekt sığlığı, konuşma fakirliği, apati),

    B- Toplumsal/Mesleki işlev bozukluğu olmalı

    C- Belirtiler en az 6 ay sürmeli (6 ayın en az 1 ayı A tanı ölçütlerini kapsamalı)

    Schneider şizofreni tanı ölçütleri

    1.İşitsel varsanılar (kendi düşüncelerinin işitilebilmesi, tartışan ve kendisi hakkında yorum yapan sesler)

    2.Bedensel edilgenlik (bedeninin dış güçler tarafından etkilenmesi)

    3.Düşünce bozuklukları (düşünce çalınması, sokulması, okunması, yayınlanması)

    4.Sanrısal algılama (sanrılara bağlı algı bozuklukları)

    5.Davranışlarının başkalarının etkisi altında olduğu duygusu.

    ŞİZOFRENİ BOZUKLUĞUNDA İYİ/KÖTÜ GİDİŞİ GÖSTEREN KRİTERLER:

    1.Geç başlangıç iyi gidişi gösterir. Özellikle 12 yaş altındaki başlangıçlarda gidişat daha kötü ve kronik seyreder.

    2.Akut ve ani başlangıç gizli ve yavaş başlangıca göre daha iyi gidişatı gösterir.

    3.Başlangıçta belirgin bir stres faktörü var ise iyi gidişatı gösterir.

    4.Bozukluk öncesi sosyal, toplumsal, akademik uyum ne kadar iyi ise gidişat da o kadar iyi olur.

    5.Birlikte depresyon, OKB gibi ek bir ruhsal bozukluğun olması kötü gidişatı gösterir.

    6.İyi bir çevre, aile, eğitim desteğinin olması iyi gidişatı gösterir.

    7.Hastada pozitif semptomların olması (sanrı, varsanı, …) iyi gidişatı gösterir.

    8. Erken tanı konulma ve erken tedavi yaklaşımı iyi gidişatı gösterir.

    9.Ailede şizofreni, duygudurum bozuklukları gibi ruhsal bozukluk öyküsünün olması kötü gidişatı gösterir.

    10. Hastalığın başlangıcından sonraki 3 yıl içinde iyileşmenin olmaması ve klinik bulgularda alevlenmelerin olması kötü gidişi gösterir.

    AYIRICI TANI

    1.Yaygın gelişimsel bozukluklar (otizm, asperger sendromu,…)

    2.Kişilik bozuklukları (şizotipal, borderline, şizoid, paranoid)

    3.Şizofreniform bozukluk

    4.Kısa psikotik bozukluk

    5.Duygudurum bozuklukları

    6.Organik sendromlar,…

  • Katılma nöbeti

    Katılma nöbeti; sütçocukluğu döneminde sık görülen ve epilepsi ile karışabilen istemsiz solunum durması ataklarıdır. Bir epilepsi değildir. İlk kez 1737 yılında Nicholas Culpepper tarafından tanımlanmış ve istemli nefes tutma olarak düşünülmüştür.

    Ne kadar sıklıkta görülür?

    Görülme sıklığı %4.6 ila 4.7 arasında değişir. Erkeklerde görülme oranı kızlara göre 3 kat fazladır.

    Kalıtımsal özelliği var mıdır?

    Çocukların %23 ila 38’inde ailede katılma nöbeti öyküsü sözkonusudur. Otozomal dominant bir kalıtım olduğu düşünülmektedir.

    Klinik özellikleri nelerdir?

    Başlangıç yaşı 6 ay ile 18 ay arasındadır. Nadiren yenidoğan döneminde ilk birkaç haftada başlayabilir. 6 ay altında başlama oranı %15’ten, 2 yaş altında başlama oranı %20’den azdır. Atakların sıklığı bir günde birkaç ataktan, yılda bir atağa kadar değişkenlik gösterebilir, Sıklıkla haftada 1-6 atak sözkonusudur. 2 yaşından sonra ataklar azalmaya başlar ve 4 yaşa kadar %50 oranında düzelme gözlenir. 8 yaşa kadar ataklar tamamen sonlanır.

    Farklı tipleri var mıdır?

    Katılma nöbetleri; olay sırasında çocuğun rengine göre; morarma ile giden (siyanotik)tip, soluk tip (pallid) ve karışık tip olmak üzere üç şekilde görülebilir. En sık görülen şekli%54’ünde siyanotik ataklar olup, soluk tip (%19-22), karışık tip %19-24 oranında görülür.

    Siyanotik ataklar öfke veya engellenme gibi duyusal uyaranlarla ortaya çıkar ve çocuğun ağlamasını takiben durgunlaşma ve arkasından nefesini tutması ile devam eder. Takiben ani morluk gelişir ve yeniden düzenli solunumun başlaması ile birlikte bilinç kaybı , vücudu geriye atarak kasma (opistotonus) pozisyonu gelişebilir.

    Soluk katılma nöbetleri sıklıkla ani korku veya ağrı ile ortaya çıkar. Düşme veya basit kafa travmaları ortaya çıkaran diğer olaylardır. Çocuk başlangıçta bağırır, sonra sessizlik, solukluk gelişir ve bilinç kaybı ortaya çıkar. Daha şiddetli ataklarda kasılmalar ve idrar kaçırma sözkonusu olabilir. Her iki tip atakta bilinç kaybı, idrar ve gaita kontrolünün kaybı, kalp atım sayısında azalma ortak klinik özelliklerdir.

    Katılma nöbetinin nedeni nedir?

    Siyanotik nefes tutma ataklarının mekanizması çok iyi anlaşılamamıştır. Solunumun kimyasal duyarlılığı ve otonom sinir sistemi düzeninde bozukluk olduğu bildirilmektedir. Soluk tipte nefes tutma atakları beyin kan akımında azalmaya neden olan vagal sinir cevabının aşırı olması nedeniyle oluşmaktadır. Göz üzerine yapılacak baskı atakları tetikleyebilir. Soluk tipte atakları olan hastaların %70’inde göz üzerine bası yapılmasına bağlı kalp durması bildirilmiştir.

    Demir eksikliği anemisinin ataklarda önemli rolü olduğu, demir tedavisi ile hastaların %36-50’sinde atakların düzeldiği bildirilmiştir.

    Nasıl tanı konulur?

    Tanı ve ayırıcı tanı hikayeye göre yapılır. Tam kan sayımı yapılması demir eksikliğinin tesbit ve tedavi edilmesi açısından önemlidir. Anemisi olmayan çocuklarda bile demir tedavisi yararlı olmaktadır. EEG uzun nöbet veya hikayeye göre epileptik nöbet ihtimali dışlanamazsa önerilir. Kardiolojik ailesel bir hastalık olan uzun QT sendromu nadiren katılma nöbetine benzer tablo oluşturabilir. Bu nedenle tüm katılma nöbeti atağı olan hastalarda EKG değerlendirilmelidir.

    Tedavi:

    Önlemek için, çocuğun demir eksikliği varsa tedavi edilmelidir. Anemisi olmayan çocuklarda bile demir tedavisinin yararlı olduğu bildirilmiştir. Sık tekrarlayan ataklarda kullanılan Pirasetam tedavisi ile çocukların %92’si iki ay içerisinde düzelmektedir. Atropin, klonidin ve levatiresetam tedavide kullanılan diğer ilaçlardır.

    Katılma nöbeti olan çocukların daha sinirli, hiperaktif olabileceği ve %29’unda ileri dönemlerde konsantrasyon problemlerinin ortaya çıkabileceği, çok nadiren sık ve uzun süreli atakları takiben kalbin kısa süreli durması, %0.5 ila 11’inde epilepsi gelişebileceği bildirilmiştir.

    Gerek morarma ile giden nöbetlerde gerekse soluk katılma nöbetleri sırasında tablonun çok korkutucu olmasına rağmen katılma nöbetinin iyi prognozlu bir klinik tablo olduğunu aileler bilmelidir.

    Anne ve babaların dikkat etmesi gereken noktalar ve öneriler:

    Atak sırasında çocuğun salgılarının solunum yoluna kaçmasını önlemek için çocuk yan tarafına yatar pozisyona getirilmelidir.

    Çocuğu ağlatmaktan kaçınmak (ve bunun için her dediğini yapmak yerine) ağlayacağı zaman dikkatini başka tarafa çekerek oyalanmalıdır.

    Bebeğin ya da çocuğun yüzüne soğuk su dökmek, bebeği ters çevirmek, sallamak, sarsmak gibi uygulamaların bir anlamı yoktur.

    Katılma nöbeti sırasında beyin kan akımı azalmış olduğu için bilinci kapanmış çocuk dik olarak kucağa alınmamalıdır.

    Bu ataklar normal gelişimsel ve zeka gelişimi üzerine etkisi olmayan iyi karakterdedir.

    Ataklar epilepsi ile ilişkili değildir ve bu nedenle antiepileptik tedavi önerilmez.

    Hastaları izlerken olayın sıklığı ve şiddeti göz önüne alınarak izlem planı yapılır. Örneğin demir eksikliği saptanırsa hemen tedavisi başlanmalı ve tedavi sonrası kontrol edilmelidir. Ağır vakalarda ilaç tedavisi planlanabilir. Seçilecek ilaç hekim tarafından belirlenir.

    Ancak unutulmaması gereken nokta ilgili uzmanın bu klinik tabloya katılma nöbeti tanısını koyması ve benzeri klinik tablolar ile ayırıcı tanısını yapmasıdır

    KAYNAKLAR:
    1.Rathore G, Larsen P, Fernandez C, Parakh M. Diverse presentation of breath holding spells: Two case reports with literature review. Hindawi Publishing Corporation Case Reports in Neurological Medicine 2013, Article ID 603190, 3 pages http://dx.doi.org/10.1155/2013/603190

    2. Olsen AL, Mathiasen R, Rasmussen NH, Knudsen FU. Long-term prognosis for children with breath-holding spells Dan Med Bul 2010; 57: A4217.

    3. Ergul Y, Otar G, Nisli K, Dindar A. Permanent cardiac pacing in a 2.5 month-old infant with severe cyanotic breath-holding spells and prolonged asystole. Cardiology J. 2011; 18: 704-706.

    4-Phillis B. Towards evidence based medicine for paediatricians. Arch Dis Child 2002; 86: 77-81

    5. Mocan H, Yildiran A, Orhan F, Erduran E. Breath holding spells in 91 children and response to treatment with iron. Archive Dis Child 1999;81:261–262

    6, Legge LM, Kantoch MJ, Seshia SS, Soni R. A pacemaker for asystole in breath –holding spell. Paediatr Child Health 2002; 7: 252-254.

  • 14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 KASIM DİYABET GÜNÜ

    Bu tarih tip 1 diyabet tedavisinde çığır açan insülin molekülünü keşfeden ünlü bilim adamı Frederick Banting’in doğum günüdür. Diyabet yaklaşık 3500 yıldır bilinmesine rağmen, insülinin 1921 yılındaki keşfine kadar tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktı.

    1922 yılında Toronto’da diyabet nedeniyle yaşamını yitirmek üzere olan 14 yaşındaki Leonard Thompson insulin tedavisinin uygulandığı ilk hasta olarak tarihe geçmiştir. Elde edilen bu başarı tüm dünyada büyük bir sansasyona yol açmış Banting ve çalışma arkadaşı John Mcleod Nobel Ödülünü almıştır. 1991 yılından bu yana da 14 Kasım tüm dünya ülkelerinde diyabet günü olarak kutlanmaktadır. Bu önemli günde diyabetle ilgili bilgilendirici eğitim toplantıları düzenlenmekte, yazılı ve görsel basın aracılığıyla da toplumun farkındalığının arttırılması sağlanmaktadır.

    ÇOCUKLARDA DİYABET

    Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetes mellitus, pankreas bezinden salgılanan ve kan şekerimizi düzenleyen insülin hormonunun etkisinde ya da salgısında yetersizlik sonucu gelişir. Eğer pankreas bezi insülin hormonunu yeteri kadar salgılayamaz ise kan şekeri yükselir (hiperglisemi).

    Çocuklarda görülen diyabet tipleri, tip 1 ve tip 2’dir. Tip 1, insülin salgısının azalmasına bağlı olarak gelişir ve çocuklarda en sık görülen tiptir. İnsülin direnci sonucu ortaya çıkan ve genellikle obezitenin (şişmanlığın) eşlik ettiği ve son yıllarda dünya genelinde ciddi artış gösteren diyabet tipi ise tip 2 diyabettir.

    2011 yılı verilerine göre dünya genelinde toplam 366 milyon diyabet hastasının olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 490.000’i, 0-14 yaş arası çocuklardır. Her yıl 78.000 çocuk diyabet tanısı almaktadır.

    Ülkemizde ise ne kadar diyabetli çocuk olduğu tam olarak bilinmemektedir ancak yaklaşık 15.000-20.000 kadar çocuğun diyabetli olduğu tahmin edilmektedir. Çocuklarda diyabet sıklığı ile ilgili olarak da kesin veriler olmamakla birlikte ülkemizden yapılan bir çalışmada çocuklarda diyabet sıklığı 1/1500 olarak verilmiştir.

    Çocuklarda daha sık görülen tip 1 diyabet, kızlarda ve erkeklerde aynı oranda görülür. Kış ve sonbahar aylarında hastalığın sıklığı artar. Genetik yatkınlık tip 2 diyabet kadar olmasa da kardeşin, babanın ya da annenin diyabetli olması riski arttırır.

    Birtakım çevresel faktörler diyabetin oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Bunlar:

    – Doğumdan sonra ilk 6 ay inek sütü ile beslenme

    – Geçirilen viral enfeksiyonlar

    – İklim değişiklikleri

    – Kimyasal toksik ajanlar

    – Stres

    – Vitamin D eksikliği

    – Gıda katkı maddeleri

    – Anne yaşı

    – Aşılama’dır.

    Belirtiler

    Diyabet hastalığı geliştiren çocuklarda tanı almadan önce hastalığa bağlı birtakım belirtiler görülmektedir.

    Bu belirtiler;

    – Çok su içme

    – Çok idara çıkma, idrar kaçırma

    – İştahında artış ve kilo alma ya da kilo kaybı

    – Halsizlik

    – Yorgunluk

    – Görmede değişiklik olarak sıralanabilir.

    Bu bulgulardan birkaçının çocukta görülmesi durumunda mutlaka hekime başvurulmalı ve çocuğun kan şekeri ölçülmelidir.

    Diyabetin tedavisi

    Eksik olan insülin yerine koyulur. Çocuğun beslenmesi düzenlenerek, yaşına ve kilosuna uygun kalori alması sağlanır. Diyabetli olan çocuklara önerdiğimiz beslenme, diyabetli olmayan çocuklara önerdiğimiz beslenmeden farklı değildir. Sağlıksız ve besin değeri bulunmayan gıdalar önerilmez. Özellikle karbonhidratlı (şekerli) besinlerden kaçınılması gerekir. Ana öğünlerdan önce (sabah, öğle, akşam) kısa etkili insülin, kanda 24 saat boyunca belirli bir seviyede bulunması gereken bazal insülini karşılamak amacıyla da genellikle sabah veya akşam uzun etkili insülin yapılır. Sonuç olarak günde toplam dört enjeksiyon uygulanır. Kan şekeri seviyesine ana öğünlerden önce ve akşam yatmadan önce bakılmalıdır.

    Hasta düzenli olarak üç ay aralıklarla hekim tarafından izlenmelidir. Diyabetlinin almış olduğu insülin dozu araya giren enfeksiyon, travma ve stress durumlarında yeniden ayarlanmalıdır.

    Kötü kontrollü diyabetin yol açtığı sağlık sorunları

    İyi takip edilmeyen veya takip edilmesine rağmen beslenme programına uymayan, insülinlerini düzenli yapmayan diyabetiklilerde yüksek ve düzensiz kan şekeri seviyesine bağlı böbrekten protein atılımı artar; nefropati olarak isimlendirilen böbrek işlev kaybı gerçekleşir. Tablo çok ilerlerse hastalar böbrek yetmezliği geliştirir ve erişkin yaşlarda diyalize bağımlı hale gelirler. Bu hastalarda diyabetin kontrol altında olmamasına bağlı olarak retinopati adı verilen göz bulguları da ortaya çıkar. Görme kaybı hatta körlük gelişebilir. Sinirlerin işlev kaybına bağlı nöropati gelişir. Bu sağlık sorunlarının yanısıra kötü kontrollü diyabetlilerde sık sık, ketoasidoz dediğimiz kan şekeri ve keton yüksekliği ile giden hastanın komaya girmesine yol açan tehlikeli klinik tablo ortaya çıkar.

    Kan şekeri kontrolü kötü diyabetli çocukların uzun vadede büyümesi ve gelişmesi de etkilenir.

    Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü)

    Hipoglisemi diyabette en çok korkulan durumdur. Müdahale edilmez ise ölümle sonuçlanır. Kan şekerinin 60 mg/dl’nin altında olması hipoglisemi olarak tanımlanır. Fazla insülin dozuna, öğün atlamaya ya da aşırı spor yapmaya bağlı kan şekeri düşüklüğü gelişebilir. Hipoglisemi ile karşılaşıldığında, hastanın bilinci yerinde ise hemen ağızdan şeker takviyesi yapılmalıdır. Eğer hasta baygın durumda ise kan şekerini yükselten glukagon iğnesi kas içine ya da cilt altına yapılmalı ve hasta ivedilikle en yakın sağlık merkezine götürülmelidir.

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı

    Prof. Dr. Peyami Cinaz

  • EVLİLİKTE VE AİLEDE ROLLER

    EVLİLİKTE VE AİLEDE ROLLER

    İlişkilerimizin flört dönemlerinde birbirimize roller yükleriz. Daha doğrusu her birimiz karakterimiz ve potansiyelimiz doğrultusunda ilişki içerisinde bir takım sorumluluklar alırız. Bu sorumluluklar her ilişkinin dinamiğine ve ilişkiyi yaşayan kişilerin karakterlerine göre değişkenlik gösterebilir. İlişki içerisinde kavgaları yatıştırma rolü bunlardan birisidir. İlişki içerisinde yaşanan tartışmalar, anlaşmazlıklar gayet normaldir. Bunların sebebinin aileden öğrendiğimiz bilgilerin karşı tarafınkilerle çatışması olduğunu söyleyebiliriz ki bu ilişki içerisinde güç savaşı kavramını doğurur. 
    İlişki içerisinde rollerden biride organizatörlüktür. Yapılacak aktivitelerin planlanması, eylemlerin seçilmesi gibi açıklayabiliriz.

    Sizde fark ettiniz değil mi şimdi aktivite planlarını hep bir tarafın yaptığını?

    Bunun temel sebebi bizim yerimize işleri yapan biri olduğunda kuzu kuzu uyum sağlamamız ve mutlu olmamızdır. Flört döneminde çok kolay ve kendiliğinden paylaşılan bu ufak roller evliliğe geçince çok ciddi savaşlara yol açabilir. Çünkü artık bir evin içerisindeyizdir ve yapılacak yığınla iş vardır. Hani her iş yerinde birilerine sürekli iş kitleyen ya da her işi yapmaya çalışan, kimseye rol vermeyen iki tip vardır ya işte evlenince de bireyler bu iki tipe dönüşürler. Birincisi sorumluluk almaya üşenen tipler ikincisi ise “en doğru benim geçmişten getirdiğim bilgiler” diyen ve bütün işleri yapan tiplerdir. Bu iki tip de aslında arızalıdır. Evlilikte bunun bir orta noktası bulunabilir. Örneğin evin muhasebesi para yönetimi konusunda herkes çok yetenekli olduğunu sanabilir fakat ne yazık ki durum böyle değildir. Bu rolün mutlaka bilen birisine bırakılması şarttır. Günümüzde artık yeni evlenmiş ve evde oturan çalışmayan insan bulmak zordur. Bunun sebebi ekonomik sebeplerdir. Artık üniversite okuma oranının da artmasıyla herkes kariyer konusuna önem vermektedir. Bundan dolayı evin rutin temizlik işlerinin bir tarafa yüklenmesi mümkün değildir. Fakat temizlik de aynı para yönetimi gibi yanlış yapıldığında tahribat bırakabilecek bir iştir. Bu yüzden özellikle hanımefendilerin bu konuda evde iş dağılımı yapılırken doğu yönetimi yapmaları gerekebilir. 

    Bazı insanlar doğuştan sorumluluk peşinde koşarlar bazıları ise sorumluluk almaktan çekinirler. Çekinen tipleri asla kaçan tiplerle karıştırmamak gerekir. Çekinen tiplerin geçmişte insiyatif kullandıklarında başlarını belaya soktukları ve sonrasında sorumluluk almaktan çekinen tiplere dönüştükleri ve ileriki yaşlarında bilinçaltından gelen kaçınma içgüdüsüyle sönük kaldıkları gözlemlenmiştir. O tiplere ne yapmaları gerektiğini söylediğiniz takdirde çok sadık birer askere dönüştüklerini görebilirsiniz.

    • Sorumluluktan kaçanlar için ne yapmak gerekir peki?

    Bu zor bir konudur fakat şöyle bir yol izlenebilir. Verilecek olan sorumluluğu kendisinin yaratmasına ve tanımlamasına olanak verip onların biraz narsistik yönünü okşarsanız onları da birer sadık askere dönüştürebilirsiniz. Bu tiplere sorabileceğiniz altın sorular arasında; “Sence burada ne yapmalıyız?” “Bir konuda senin önerine ihtiyacım var.” hatta abartarak “ Sen olmazsan ben bunu halledemem ki “ gibi ifadeler yer alabilir.

    Evliliklerdeki bir diğer rol sorunsalı ise mutfak görevleridir. Bir önceki paragrafta belirttiğimiz gibi artık iki tarafta çalıştığı için akşam eve gelinince yapılacak yemek bazı durumlarda çok büyük bir krize yol açabilir. Özellikle yeni evlenmiş bireylerden her biri o yaşlarına kadar eve geldiklerinde hazır sofra ve muhteşem anne yemekleriyle karşılaştıkları için yeni evlerinde hazır sofraya oturmak isterler. İşte bu durumda gerçekten bir yöneticiye ihtiyaç vardır. Bu konuda da yine iş bölümü olması gerekir fakat mutfak konusunda deneyimli birinin deneyimsiz birine ne yapması gerektiğini söylemesi ve iş bölümünü kolaylaştırması gerekir. Bilgili olan tarafa biraz fazla iş yükü kalabilir fakat zamanla yetiştireceği diğer eleman bilgilendikçe sorumluluk almaya başlayacak ve daha fazla iş yapmaya başlıyor olacaktır.

    Buraya kadar basit iş dağılımını gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Bundan sonrasında ise sahne arkasında kalan fakat aile dinamiklerinin temel direklerini oluşturan karı-koca rollerine göz atıyor olacağız. Güzel bir flört döneminden sonra evlenme kararı vererek düğününüzü yaptınız. Yediniz içtiniz. Eğlendiniz. Bir de üstüne balayı patlattınız. Değmeyin keyfinize. Balayı bitti. Evinize döndünüz. Tatil bitti. İşler başladı.

    • Şimdi ne olacak ? Ne mi olacak? Kararı veren sizdiniz. Şimdi “Ne olacak?” diye mi soruyorsunuz?

    Evlilik kurumundan size birer tane hediye geldi. İki ceket hemen incelemeye başladınız. Gıcır gıcır, mis gibi iki tane ceket. Biraz şaşkınlıktan sonra üzerinize denemeye karar verdiniz. Bir de baktınız ki üzerinize biraz büyük geldiler. Çiftlerden birinin aklına hemen dahice bir fikir geldi. “Sanırım yanlış denedik. Gel sen benimkini dene ben de seninkini deneyeyim. Yok bu da olmadı. Eee napalım terziye mi götürsek ? Aslında biraz beklesek mi? Belki biraz büyürüz. Bu ceket seneye senin üstüne oturur gibi. Markası neymiş acaba?” Derken bir baktınız ki kadın için olanında “karı” markası erkek için olanında ise “koca” markası var. İşte şimdi fark ettiniz bunlar sizin yeni rolleriniz. Sevgiliyken de vardı ceketleriniz. İkisinin de markası aynıydı “sevgili”. Şimdi yeni ceketleriniz var. Bu ceketlerin üzerinize büyük gelmesinin nedeni büyüyecek olmanız değil,“sevgili” ceketlerinizi tozlu dolaplarınıza kaldırıp unutmak yerine içlerine dikebilesiniz diye yer bırakılmış olmasıdır. Ne kadar da düşünceli kurummuş. İlişkinizde birkaç tane ceket giyiyor olacaksınız. Her aşama bir ceketi temsil ediyor olacak. Sevgili, karı-koca, anne-baba, dede-anneanne ceketleri olacak. Her üst aşamaya geçtiğinizde eskilerini dolaba kaldırırsanız ilişkinizin temel dinamiğini terk etmiş olursunuz. Bu da sizi birbirinizden uzaklaşmaya itebilir. İlişkinizdeki tutkuyu, aşkı, romantizmi canlı tutabilmek için her zaman ilişkinizin sevgililik zamanından yararlanmanız gerekir. 

    • Peki nedir bu karı-koca rolleri? Sorumlulukları nelerdir ? Ne iş yaparlar ?

    İşte bunların cevabı sizin geçmişten getirdiğiniz bilgilerle açıklanabilir. Şimdi bu yazıyı okurken evliliğiniz içerisinde kendinizi gözlemlemeye çalışın. Aynı anneniz ya da babanız gibi misiniz evlilik içerisinde? Neden acaba? Çünkü bu rolleri onlardan öğrendiniz ve kendi ilişki dinamiğinize ve kendi karakterinize göre şekillendirdiniz. Bir önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi evin rutin işleri konusunda eşit dağılım yapıp evin sorumluluğunun balansını iyi ayarlarsanız zaten geçmişten getirdiğiniz bilgileri kullanarak “karı-koca” rollerini çok rahat yerine getirebilirsiniz. Sadece sınırlarınızı belirleyin ve ilişkinizi yaşamak için üçüncü bir alan yaratın. Yani ilişkinizde eşit payda “BEN-SEN-BİZ” olsun. Gerisi kendiliğinden gelişir zaten. “Ben” ve “Sen” kısımlarını beslerken, doyururken yalnız kalalım. “Biz” kısmını beslerken ise mutlaka beraber olalım, yeterlidir. Birde başta yaptığınız gibi deneme amaçlı ya da kendinizinki eskimiş, diğerinizin ceketi elinizin altında bile olsa asla ve asla birbirinizin ceketlerini giymeyin. Yeni ceketleriniz hayırlı olsun. İçlerine sevgili ceketlerini yamalatmayı unutmayın.“BİZ” kısmını beslerken ona bolca ihtiyaç duyacaksınız.

  • Çocuk başağrıları

    ÇOCUK BAŞAĞRILARI
    Çocukluk çağında başağrısı, nadir olmayan bir şikayettir. Çocuğun yaşına göre değişik belirtiler verir. Görüldüğü yaşa göre başlıca:

    Erken çocukluk dönemi başağrıları (1-2 yaş)

    Oyun çocuğu dönemi başağrıları (2-5 yaş)

    Okul çağı çocuğu başağrıları (6-12 yaş)

    Ergenlik dönemi başağrıları (13-18 yaş) olarak ayrı kategorilerde değerlendirilebilir.

    Erken çocukluk dönemi başağrıları: Burada kastedilen 2- 3 yaş grubu olup, genellikle başağrısı net ifade edilemez. Bu başağrılarının bir kısmı çocukta kendisini huzursuzluk, ağlama, mide bulantısı, karın ağrısı olarak gösterebilir. Nadiren eğer çocuk kendisini ifade etmeye başlamışsa bu yaşlarda başının ağrıdığını işaret edebilir veya eliyle başını gösterir. Ağrı genellikle belirgin bir lokalizasyon göstermez. Bu tip başağrıları sıklıkla bir ateşli hastalıkla birlikte olabilir. Kulak, boğaz , üst solunum yolları ile birlikte olan ateşle birlikte başağrısı görülebilir. Bazı başağrıları ise tekrarlayıcı özelliktedir. Haftanın değişik günlerinde ortaya çıkar.
    Beraberinde ateş olmayan basit tip ağrılar genellikle çocukla ilgilenip, rahat bir ortamda uyutulursa geçer. Nadiren yaş grubuna uygun ateş düşürücü ilaçların kullanılması gerekir. (Ateş düşürücü ilaçların çoğunda aynı zamanda ağrı kesici özellik de bulunmaktadır.) Bazı durumlarda çok erken yaşlarda başlayan migren tipi tekrarlayıcı başağrıları da görülebilir. Burada ağrının meydana geliş, tekrarlayış gibi özellikleri ile tanıya gidilir.
    Başağrısı, ani başlayıp beraberinde bulantı, kusma, göz bebeğinde değişiklikler veya çocuğun şuurunda bozulma meydana getiriyorsa bunlar bir sağlık kuruluşuna başvurmak için yeterince uyarıcı özelliklerdir. Başağrılarında tanı için gerekirse kafa içi görüntüleme (MR), nadir durumlarda da beyin elektrosu (EEG)gibi daha ileri spesifik tetkiklere başvurulabilir.
    Daha büyük, oyun çağına gelmiş 3-6 yaş çocuklar genellikle başağrısını iyi tarif edebilirler. Burada da ağrının özellikleri dikkate alınır. Bu yaş grubunda da benzer ateşli durumlar ağrıya neden olabileceği gibi migren tipi başağrıları ile ebeveynlerden öğrenilmiş başaağrısı tipleri görülebilir.
    Okul çağı çocuklarında başağrıları genellikle günlük faaliyetler ile değişkenlik gösteren özelliktedir. Örneğin sabah servisle okuluna gidememiş, erken saatte kalktığı için yeterli kahvaltı edemeyen, akşamları geç yatıp sabah erken kalkan ve tüm gün okulda dikkatini vemeye çalışan bir çocukta bu günlük faaliyetin herhangi bir safhasında başağrısı görülebilir. Bu başağrıları tekrarlayıcı olabilir. Bunların çoğu dinlenme ve uyku ile geçer. Migren tipi başağrıları bu yaşlarda da görülebilir. Gene başağrılarının özellikleri, beraberinde bulantı kusma şuur değişiklikleri olup olmaması, basit dediğimiz ateş düşürücü ağrı kesici ilaçlara verdiği yanıt da başağrısının ciddiyeti konusunda fikir verir. Bu tip başağrılarında da gerekirse kafa içi görüntüleme dahil ileri tetkikler yapmak gerekebilir.Bu yaş gurubu başağrılarını tedavi ederken öncelikle ağrının tipi ve ortaya çıkarıcı faktörler ele alınır, gerekirse yaşam tarzı değişiklikler önerilir. Ağrı esnasında basit ateş düşürücü ağrı kesici ilaçlar denenebilir. Bazı olgularda tekrarlayan migren tipi başağrıları için önleyici ilaç kullanımı seçenekleri de konunun uzmanının değerlendirmesi sonrası uygulanabilir.
    Özetle, çocuk da başağrısı hiç de nadir görülen bir durum olmayıp, küçük yaştaki çocuklardan ileri ergenlik dönemine kadar çocukluğun her evresinde görülebilir. Bu başağrılarının çok azının nedeni kafa içinde yer kaplayıcı lezyon gibi ciddi bir durumdur. Buna rağmen başağrısı tarif eden bir çocukta takibini yapan aile doktoru veya çocuk doktorunun gerekli görmesi halinde bir çocuk nörolojisi uzmanınca değerlendirilmesi ve sebebe yönelik ileri tetkik gerekebilir. Tedavileri ağrıya neden olan, başlatan sebeplerin ortadan kaldırılması, önleyici önlemler, yaşam tarzı değişiklikleri ve telkin, yaşına uygun ağrı kesici veya diğer bu durumlarda endike ilaçlar gibi değişik seçenekler içerir.
    O ana kadar normal olan bir çocukta ( özellikle kendi ifade edebiliyorsa), ani başlangıçlı ve beraberinde kusmanın, şuur bulanıklığının da eşlik ettiği ve basit ağrı kesicilerle geçmeyen başağrıları daha ciddi kabul edilmelidir.

  • Serebral palsi beyin felci

    Serebral palsi beyin felci

    Gelişmekte olan beynin maruz kaldığı bir lezyon ve defekte bağlı olarak ilerleyici olmayan postür ve hareket bozukluğu ve güçsüzlüğü olarak tanımlanır. Toplumumuzdaki sıklığı 1000’de 4’tür. Genellikle bu duruma epilepsi ve zeka gerilikleri, işitme ve görme sorunları da eşlik eder. İki yaş öncesi dönemde intrauterin, doğum esnası ve doğum sonrası değişik nedenlere bağlı olarak gelişebilmektedir. Spastik, diskinetik, ataksik ve mikst tip olarak sınıflandirılmaktadir. Spastik tipte iki yanlı (kuadriparezi, diparezi) veya tek yanlı (hemiparezi) şeklinde görülebilir. Diskinetik tip ise koreoatetoik ve distonik olarak ikiye ayrılır. Ataksik tip en az görülenidir. Mikst tipte ise iki klinik tip bir arada gözlenir. Erken tanınması ve rehabilitasyonu için tüm riskli bebeklerin nörolojik yönden yakın izlemi önem taşımaktadır.

    Prematüre bebeklerde en sık rastlanan spastik diparezi tipidir. Yüksek sarılık nedeniyle kan değişimi geçiren bebeklerde (kernikterus tablosu) diskinetik tip görülmektedir. En ağır prognoz spastik kuadriparezik tiptedir. Doğumda oksijensiz kalma bu duruma yol açan nedenlerin başında gelmektedir. Spastik hemiparezi tablosuna doğuştan gelen beyin gelişim bozuklukları, vasküler nedenler, kanama yol açmaktadır. Serebral palsi tanısında beyin görüntülemeden (BT,MRG) yararlanılır. Epilepsisi olan hastalarda EEG tetkiki de gereklidir. Tedavide kasılmalara yönelik ilaçlar, fizyoterapi, botulinum toksini, kalıcı kontraktürlere yönelik ortopedik girişimler yer almaktadır. Özellikle ağır vakalarda eşlik edebilen yutma disfonksiyonuna bağlı beslenme güçlüğü, yatağa bağımlı hastalarda solunum problemleri, orta ve ağır zeka gerliği olan hastalarda davranış sorunları, işitme ve görme kusurları nedeniyle bu hastalara multidisipliner yaklaşım şarttır.

  • Febril konvülsiyon (ateşli havale) nedir?

    Genellikle 6 ay-6 yaş arası santral sinir sistemi dışı enfeksiyonlara bağlı ateş yükselmesi sonucu ortaya çıkan nöbetlere ‘febril konvülsiyon’ denir. Toplumumuzda 5 yaşına kadar olan sağlıklı çocukların %2 ile 5’inde bir veya daha fazla ateşli havale görülmektedir. Erkek çocuklarında kızlara göre daha sık görülmektedir. Nöbetlerin başlangıç yaşı vakaların %90’ında ilk üç yaşta, %4’ünde 6 aydan önce, %6’sında 3 yaşından sonra görülür. En sık 18-24 ay arası gözlenir. 6 aydan önce ve 6 yaştan sonra görülen ateşli havaleler dikkatli araştırma gerektirir. Genellikle üst solunum yolu viral enfeksiyonları, nadiren gastroenterit esnasında ortaya çıkan ateş sınırlandırılamayıp henüz tam olgunlaşmamış çocuk beyninde anormal elektriksel deşarja, klinik olarak da tüm vücutta kasılma ya da pelteleşme şeklinde kısa süreli bilinç kaybının olduğu tabloya yol açmaktadır. Nadiren ilk nöbette febril status dediğimiz bir saatten uzun süren nöbet tablosu görülebilir. Ya da nöbet fokal (vücudun tek tarafında) izlenebilir. Bu durum altta yatan nedenin daha ciddi bir beyin sorunu olduğunu düşündürür.

    Nöbetler basit ve komplike olarak iki gruba ayrılır. %80-90’ı basit tiptedir.

    Basit febril konvülsiyonda ateş 39 derece ve üstü, 15 dakikadan kısa süren nöbet, çocuğun nörolojik gelişiminin normal olması, ailede ateşli havale geçiren ebeveyn öyküsü olması, nöbet şeklinin tüm vücutta (jeneralize tip) görülmesi anlaşılır.

    Komplike tip febril konvülsiyonda ise, nöbetin 38 derece ve altı düşük ateşle provoke olması, çocuğun nörolojik gelişiminin anormal olması, nöbetin 15 dakikadan uzun sürmesi, 24 saat içinde birden fazla nöbet geçirilmesi, ailede epilepsi hikayesi olması, nöbet şeklinin vücudun tek bir tarafında (fokal tip) olması söz konusudur.

    Nöbetlerin tekrarlama riski genel olarak %33 (%25-50) , nöbet ilk 1 yaşta başladıysa tekrarlama riski en yüksektir. Aile öyküsü pozitif olanlarda rekürrens riski %50 artar. Nöbetlerin %50’si ilk 6 ay, %75”i bir yıl, %90’ı iki yıl içinde tekrarlama gösterir.

    Tanıda; 12 ay altı ilk ateşli havalede menenjit olasılığını dışlamak için lomber ponksiyon önerilmektedir. 12-18 ay arası çocuklarda başka ateş odağı yoksa izlemde karar verilmeli. 18 ay üstü çocuklarda rutin lomber ponksiyon önerilmez . Nöbet sonrası akut dönemde EEG’de geçici düzensizlikler görülebilir. Komplike febril konvülsiyonda EEG’de bulgu olma olasılığı daha yüksektir. Görüntüleme basit ateşli havalede önerilmemektedir. Komplike tipte ise yeri tartışmalıdır. Genellikle ateşli nöbetler %90-95 yaşa bağlıdır ve 6 yaştan sonra kaybolur. . Nadiren %5-10 oranında ateşsiz havale (epilepsi) dönüşme olasılığı mevcuttur

    Tedavide aileye ateşle ilgili genel önlemler ve öneriler anlatılır. Bunun yanında basit ya da komplike tipte olmasına göre aralıklı koruyucu tedavi (rektal diazepam) veya antiepileptik ilaçlar ile en az bir yıllık devamlı koruyucu tedavi başlanır.