Etiket: Tıp

  • Akne izleri yazın da tedavi edilebilir

    Akne izleri özellikle ergenlik çağında çıkan aknelerden sonra oluşabilen ve önüne geçilmezse erişkin yaşlara gelindiğinde kozmetik anlamda görüntümüzü bozabilen bir cilt problemidir. Aslında oluşan aknelerin çoğunun iz bırakma özelliği yoktur. Kişiler kendileri akneleri ile oynayarak, doğru tedavileri kullanmayarak ya da zamanında tedavi olmayarak akne izine sahip olabilirler.

    Akne izlerinin çeşitli tipleri bulunmaktadır. Akne izleri yüzeysel ya da derin olarak sınıflandırılabilir. Yüzeysel akne izlerinde görüntü daha çok kırmızımsı, pembe izler şeklindedir. Sanki akne bir türlü iyileşemiyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkar. Aslında gözüken, aknenin yüzeyde kalmış olan kalıntısıdır. Gençlerde ve bazen erişkin yaşlarda bu tip izlere çok rastlanır. Bazen bu görüntü aktif akne zannedilerek akne tedavisine devam edilir. Oysa ki görünen aktif akne değildir. Bu gibi durumlarda geç kalmadan iz tedavisine başlanılmasında fayda vardır.

    Derin akne izlerinin de birçok tipi bulunmaktadır. Bazı izler dışarıdan geniş delik şeklinde gözükür ve cildin derinliklerine doğru keskinleşerek devam eder. Bu tip izlerin tedavisi oldukça zordur. İkinci bir iz tipi de, dışarıdan oldukça geniş gözüküp, derinin derinlerine doğru kıvrılarak devam eden izlerdir. Kişinin aynaya bakıp hangi tip izi olduğunu anlaması çok zordur. Bu izlerin tipleri genellikle dermatoloji muayenesi sonucunda tespit edilir.

    Bunların dışında bazen aktif akneleri ile çok oynayan kişilerde, akneler iyileşir ancak yerlerinde kahverengi lekeler kalır. Bu aslında tipik bir akne izi değildir ancak sonuç itibariyle akne sonrası oluşmuş bir lekelenmedir. Bu tarz hastalarda öncelikle lekelenmenin tedavi edilmesi gerekmektedir.

    Akne izi tedavisinde öncelikle hasta detaylı bir dermatolojik muayeneden geçirilir. Çünkü bir kişide aynı anda birçok çeşit iz bulunabilir. İz tedavisi yapılmadan önce birçok faktör değerlendirilmelidir:

    Kişide hangi tip akne izi bulunmaktadır

    Kişinin cilt rengi nedir

    Kullandığı herhangi bir ilaç bulunmakta mıdır

    Hangi mevsimde tedavi yapılacaktır

    Daha önce hiç tedavi olmuş mudur

    Tüm bu faktörler değerlendirildikten sonra tedavi seçeneklerine geçilebilir.

    Öncelikle hastada aktif akne varsa tedavi edilir. Eğer aknelerle çok oynanmış ve geriye kahverengi lekeler kalmışsa, leke tedavisi yapılır. Bunların ardından iz tedavisine geçilebilir.

    Kış mevsimi tedavileri:

    Kış mevsiminde birçok tedavi seçeneği rahatlıkla kullanılabilir. Bunlardan ilk seçenek lazer tedavisidir. Lazer tedavisinde ön planda karbondioksit fraksiyonel lazer gibi ablatif bir lazer yöntemi ile ciltte yenileme yapmak planlanır. Eğer izler çok derin ya da çok genişse, lazer tedavisinin başarı oranını arttırmak amacıyla öncesinde birkaç seans radyofrekans tedavisi yapılıp, ardından lazer tedavisine geçilir. Lazer tedavisinde lazer ışınları yoluyla tedavi yapıldığından, güneşten çok iyi korunmak gerekir. Bu nedenle bu tedavi sıklıkla kış mevsiminde yapılır.

    Kimyasal peeling tedavisi nispeten daha yüzeysel olan izler için tercih edilir. Kimyasal peeling tedavisinde de derinin en üst tabakasında belli miktarlarda yenilenme yapıldığından, güneşten çok iyi bir şekilde korunmak gerekir.

    Yaz mevsiminde de yapılabilen tedaviler:

    Dermapen ya da dermaroller tedavisi, akne izlerinde hem başarı oranı çok yüksek olan, hem de lazer gibi ışın kullanılmadığından nispeten güneş koruyucular ile devam edilebilecek bir tedavi şeklidir. Dermapen tedavisinde, ciltte mikrokanallar açılarak, bağ dokusunda ve cilt yüzeyinde yenilenme sağlanmaktadır. Ayrıca tedavi sürecinde kişiye uygun serumlar kullanılır. Bu serumlar mikrokanallardan normal cilde uygulandığındakinden 200 kat fazla emilerek etki ederler.

    PRP tedavisi, kişinin kendi kanı alınarak yapılan dolaylı bir kök hücre tedavisidir. Tek başına akne izlerinde belli miktarda başarı sağlayan bu tedavinin diğer tedavi şekilleri ile kombine edildiğinde, başarı oranı çok artmaktadır.

    Yazın dermapen ve PRP kombinasyonlu akne izi tedavisi başarı ile uygulanabilir. Ancak bu tedaviler yazın da yapılabiliyor derken, güneş ışınlarına korunmasız çıkılmalı anlamı çıkmamalıdır. Bu tedaviler sırasında da mutlaka doktorun önerdiği şekilde güneş koruyucu kremler kullanılmalıdır.

    Akne izi çok sık karşılaşılan ve kişileri mutsuz eden bir cilt problemidir. Ancak günümüzde kullanılan akne izi tedavi yöntemleri sayesinde, çok daha iyi görünen bir cilde sahip olmak mümkündür.

  • Rahim ağzı kanseri aşısı (HPV aşısı)

    Rahim ağzı kanseri aşısı (HPV aşısı)

    Rahim ağzı (serviks) kanseri human papilloma virüs( HPV) ile çok yakın ilişkilidir.HPV virüsü çoğunlukla cinsel temas ile bulaşır.

    HPV virüsünün birçok çeşidi olmakla birlikte sadece en sık rastlanan tiplere karşı aşı geliştirilmiştir. Ülkemizde 2 tür HPV aşısı bulunmaktadır.

    • Gardasil (kuadrovalan aşı) tip 6.11.16.18’e karşı
    • Cervarix (bivalan aşı) tip 16.18’e karşı

    HPV aşısı koruyucu bir aşı olup tedavi edici özelliği yoktur. Virüs ile karşılaşılmadan önce aşı yapılırsa koruyuculuk % 100’e yakındır.HPV tip 16 ve 18 serviks kanserinde %70 oranda ilişkilidir. HPV tip 11 ve 16 kondilomların (genital siğil) %90 sebebidir.

    • Aşı kimlere yapılır ?

    HPV aşısı şu an ülkemizde 9-26 yaş arası bayanlara önerilmektedir. Bayanların evli yada bekar olması, daha önce cinsel deneyimi olup olmaması, birden fazla partner olup olmaması aşı yapılmasını değiştirmez. Şu an dünyada 55 yaşına kadar aşı kullanan ülkeler var. Fakat yaş ilerledikçe ve cinsel partner sayısı arttıkça aşının etkinliği azalmaktadır.

    Gardasil 0,2 ve 6. aylarda
    Cervarix 0,1 ve 6.aylarda kas içine (intramusküler) olarak yapılır.

    Gebelerde ve bebeklerdeki aşıya bağlı etkiler tem olarak bilinmediği için hamilelik döneminde ve süt verirken aşı yaptırılmamalıdır.Erkeklere aşı bazı ülkelerde önerilmekte fakat henüz bizim ülkemizde bu uygulamaya geçilmemiştir.

    • Aşının yan etkisi

    Nadiren uygulama yerinde ağrı, şişlik, kızarıklık ve sistemik olarak da her aşıda olduğu gibi baş dönmesi, yorgunluk, göz kararması, ateş ve bulantı görülebilir. Aşı ve smear

    Aşıyı yaptırmış olmak servikal smear takibini ortadan kaldırmaz. Rahim ağzı kanserinin tek etkeni HPV virüsü olmadığı için yıllık smear taraması mutlaka yaptırılmalıdır.

  • Dermatoloji nedir?

    Dermatoloji, deri hastalıklarının tanı ve tedavisini konu alan tıp dalı. Dermatoloji, iç hastalıklarının alt uzmanlık dallarından biri olarak 18. yüzyılda gelişti; o çağda her deri döküntüsünün frengi olmasından kuşkulanıldığı için, bu uzmanlık dalı öncelikle zührevi hastalıkların tanı ve tedavisiyle bağdaştırıldı.

    Çağdaş dermatoloji ancak 20. yüzyılın başlarında, frengiye karşı etkili ilaç tedavisinin bulunmasından sonra bağımsız bir tıp dalı niteliğini kazanabildi.

    Derideki hastalık belirtilerinin kolayca gözlenebilir olması, dermatolojinin kısa sü­rede bağımsız bir tıp dalı olmasını sağlamış, ama bu dalın bilimsel temelleri ancak 19. yüzyılın ortalarında Avusturyalı hekim Ferdinand von Hebra tarafından atılabilmiştir. Deri hastalıklarında, derideki patolojik de­ğişikliklerin mikroskopla incelenmesine da­yalı bir yaklaşım öneren Hebra’dır.

    Hebra’ yı izleyen dermatologlar, çalışmalarını deri hastalıklarının tanımlanması ve sınıflandı­rılması konusunda yoğunlaştırdılar.

    1930′ larda Steven Rothman’m öncülüğünde, bu hastalıkların biyokimyasına ve fizyolo­jisine ağırlık veren yeni bir yaklaşım, 20. yüzyılın ikinci yarısında daha etkili tedavi yöntemlerinin gelişmesini sağladı. Bu yön­temlerle dermatoloji, derideki mantar has­talıklarını denetim altına almayı, deri kan­serlerinin erken tanısını ve tedavisini, pem- figus ve kızartılı lupus gibi kronik deri hastalıkları ile sedef hastalığını tedavi etme­yi başarmıştır.

    Türkiye’de ilk dermatoloji araştırmaları, I. Abdülmecid döneminde Zambako Paşa tarafından başlatıldı. 1849′da kurulan Mek- teb-i Tıbbiye-i Şahane’de 1889′da ayrı bir dermatoloji kürsüsü açıldı. 1933 Üniversite Reformu’yla İstanbul Üniversitesi Tıp Fa­kültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’ nin başına getirilen ve adının verildiği hastalığı tıp literatürüne kazandıran Dr. Hulusi Behçet, tıp fakültelerinde kürsü başkanı olan ilk Türk hekimlerindendi. İstanbul’daki ilk dermatoloji kürsüsünü, 1945′te kurulan Ankara Tıp Fakültesi’nin Deri Hastalıkları ve Frengi Kürsüsü izledi; o tarihten sonra kurulan bütün tıp fakülte­lerinde birer dermatoloji kürsüsü vardır.

  • RAHİM AĞZI KANSERİ (HPV) AŞISI

    RAHİM AĞZI KANSERİ (HPV) AŞISI

    Kadınlarda rahim ağzı, erkeklerde de penis kanserine neden olabilen HPV (Human Papilloma Virus) rahim ağzı kanseri tanısı konulan kadınların %95′ inde saptanmaktadır. Rahim ağzı kanseri tüm dünyada kadınlarda görülen kanserler arasında meme kanserinden sonra ikinci sırada yer almaktadır.

    RAHİM AĞZI KANSERİ RİSKLERİ NELERDİR ?

    Rahim ağzı kanseri risk faktörleri arasında; birden fazla kişiyle cinsel ilişkide bulunmak, erken yaşta cinsel ilişkiye girmek, daha önce bulaşıcı cinsel hastalıklar geçirmiş olmak, sigara içmek ve en önemlisi HPV virusu taşımak yer almaktadır.

    HPV, genital bölgede infeksiyon yapan ve siğil şeklinde kitlelerin oluşumuna neden olan bir virustur. Bu virusun her türü kanserojen değildir. Kadınların bir kısmı bu virusu vücutlarına girdikten sonra kendi bağışıklık sistemleriyle yenebilmektedir. Çok sayıda türü bulunan HPV nin ancak birkaç türü kanser gelişiminde risk oluşturmaktadır. Smear testi ile erken teşhis rahim ağzı kanser tedavisini son derece kolaylaştırmaktadır.

    RAHİM AĞZI KANSERİ (HPV) AŞISI NEDİR? KİMLERE VE NASIL UYGULANIR ?

    Human Papilloma Vırus (HPV), türüne karşı aşı çalışmaları 1990 lı yıllarda başladı ve 2007 yılı itibari ile ABD ve ülkemizde satışa sunuldu. Değişik aşı türleri de geliştirilme aşamasındadır. Piyasaya sunulan aşı koruyucu amaçlı aşıdır. Ülkemizde de piyasaya sunulan aşı özellikle 12 yaşından itibaren kız çocuklarına 3 doz şeklinde yapılması planlanmaktadır. Bu şekilde ömür boyu %90 oranında koruyuculuk sağlaması beklenmektedir.

    HPV aşısı toplam 4 tip HPV ye etkili (tip 6,11,16,18) olmasına rağmen, özellikle rahim ağzı kanserinin %50 nedeni olan HPV tip 16 ya karşı önemli bir koruma sağlayacaktır.

    Aşı koruyucu amaçlı olduğu için vücutta bulunan HPV tipi üzerine ve bunun meydana getirdiği klinik değişiklikler ve riskler üzerine etkisi olmayacaktır. Taşıyıcı kişilerde taşıdıkları HPV tipi dışında sadece ilerideki bir zamanda alınacak koruyuculuk kapsamı dahilindeki diğer tip HPV ler için koruma sağlayabilecektir.

    ÜLKEMİZDE AŞI İLE İLGİLİ SON GELİŞMELER NELERDİR ?

    Amerikan firmasınca geliştirilen aşı ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nce (FDA) 8 Haziran 2006′ da onaylanarak “zorunlu aşı” kapsamına alındı. Türkiye’ de bu aşamada sosyal güvenlik kapsamına alınmadığından bedeli karşılanamayan aşı 9-26 yaş grubundaki kadınlara yapılması öneriliyor. Ergenlik çağına yaklaşırken, birey henüz aktif cinselliğe başlamadan yapılması önerilen aşının 3 aşamada birer doz şeklinde olmak üzere 1 yıl içinde yapılması önerilmektedir. Aşı şuan sosyal güvenlik sistemi içerisinde karşılanmamaktadır. Aşı cinsel temasla geçen HPV nin 6,11,16 ve18 tiplerine karşı koruma sağlamaktadır. Sonuç olarak ABD firması tarafından geliştirilen aşı HPV tip 6,11,16 ve 18 ‘e benzer partikülleri içerir ve rahim ağzı kanseri, kanser öncüsü lezyonlar ve dış genital bölgede bulunan siğillere karşıda önleyicidir.

    GELİŞTİRİLMİŞ BAŞKA BİR AŞI VAR MI?

    ABD firması tarafından geliştirilen koruyucu aşı (tip 6,11,16 ve 18) yanında, başka bir firma tarafından geliştirilen bivalan (tip 16,18) aşının çalışmaları da tamamlanmıştır. Bu iki aşı ile iligili yapılan çalışmaların ortak sonuçları; bu aşıların kişiler tarafından kolay tolere edilebildiği, yüksek oranda bağışıklanmanın sağlandığı, HPV enfeksiyonu ile ilgili klinik hastalığın azaltılmasında etkili olduğu ve bivalan aşı ile oluşan bağışıklık süresinin daha uzun süreli olduğu şeklindedir.

    HPV AŞISI İLE İLGİLİ MERAK EDİLENLER

    • Aşı 3 doz şeklinde yapılacaktır. 3 doz bittikten sonra ne kadar bağışıklık sağlayacağı bilinmemekle birlikte 5 yıl sonra tekrarlanması gerekebileceği iddia edilmektedir.

    • Aşı sonrası hassas kişilerde önemsiz allerjik reaksiyonların gelişebileceği bildirilmektedir.

    • İdeal yapılma dönemi 9-12 yaş arası olup, en geç 26 yaşında yapılması önerilmektedir.

    • İlk planda sadece kız çocuklarına yapılması planlanmakta erkek çocuklarına uygulanması tartışmalıdır.

    • Hamilelik ve emzirme döneminde yapılması tartışmalıdır

    • Öncelikle HIV taşıyıcıları, immün sistemi baskılayan tedavi alanlar, kortizon tedavisi alanlar, bağışıklık sistemini zayıflatan hastalığı olanlar ve çok partnerli ilişkisi olan kadınlar aşılanmalıdır.

    • Aşılama dozları bittikten sonra da rahim ağzı kanser riski tamamen bitmez. Bu nedenle dönem dönem smear testi ile taramalara devam edilmelidir.

    • En çok merak edilen ise, HPV taşıyıcısı olanlar, lezyonu bulunanlar ve aktif genital siğili olanlara aşının yapılıp yapılmayacağıdır. Aşı koruyucu olduğu için zaten alınmış bir tipe karşı hiçbir faydası olmaz. Şuan kesin bilinen aşının virusu almamış kişilerde etkili olduğu şeklindedir.

  • HPV Enfeksiyonları ..

    HPV Enfeksiyonları ..

    1-HPV enfeksiyonları niçin önemlidir?

    İnsan Papilloma Virüs (HPV) enfeksiyonları günümüzde en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyon grubunu oluşturur. Kadınların % 70 kadarının hayatında 1 kez HPV enfeksiyonu geçireceği tahmin edilmektedir.
    Günümüzde HPV’nin 200’ün üzerinde alt tipi tanımlanmıştır. Bunlardan 40 kadarı kadın genital sisteminde enfeksiyon oluşturmaktadır. Genital sistemde enfeksiyon yapan tiplerden 15 kadarı (Tip 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, 68, 73, 82) yüksek kanserojen riskli tipler olarak kabul edilir. Yani bu tiplerle enfeksiyon geçiren kişilerde bazı genital kanserlerin gelişme riski artmaktadır. Bu tiplerden de özellikle tip 16 ve 18 rahim ağzı kanseri oluşumunda en önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Genital siğile yol açanlar ise 6, 11, 42, 44, 54 tipleridir. Özellikle 6 ve 11 tipleri en sık genital siğil nedenleridir.

    2- Virüsün bulaşma yolları nelerdir?

    Bu virüsler direkt ve indirekt olarak iki şekilde bulaşabilir.
    A-Direkt yol: Cinsel yönden aktif ve güvenli seks kriterlerine uymayan kişilere, genital bölgedeki mukoza çatlaklarından girerek bulaşır. Ayrıca enfekte cilde temas ve enfekte doğum kanalından bebeğin doğumu da direkt bulaşma yöntemlerindendir. Genellikle 3 ay içerisinde enfekte kişide lezyonlar görülür.
    B- İndirekt yol: Virüsle temas etmiş iç çamaşırı, havlu ve tuvaletlerle de bulaşma söz konusu olabilir. Bu virüsler hayatta kalabilmek için canlı hücreye ihtiyaç duyduklarından, canlı olmayan ortamlarda uzun süre varlıklarını sürdüremezler.

    3-Bu enfeksiyonu geçiren kişi nasıl farkedebilir?

    Siğile yol açan tiplerle enfeksiyon geçirenlerde genital bölgede karnıbahar şeklinde küçük kabarık lezyonlar belirir. Siğile yol açmayan tiplerle geçirilen enfeksiyonlarda ise genelikle herhangi bir yakınma yoktur.
    Enfeksiyonu geçiren kadınların % 70 kadarında 1 yıl içerisinde, % 90 kadarında da 2 yıl içerisinde, virüs vücuttan elimine edilir, yani atılır. Kalan %10 kadar kişide virus yaşamaya devam eder ve bunların bazılarında genital hücrelerde değişiklikler başlar. Söz konusu dğişiklikler Pap smear testiyle ortaya çıkarılabilir.

    4- HPV virüsünün kanserojen etkisi kimlerde daha sık görülür?

    Öncelikle erken yaşta cinsel yaşamı başlamış ve birden fazla partneri olan, başka cinsel yolla bulaşan hastalık geçirenlerde risk artmıştır. Ayrıca bağışıklık sisteminde bozukluk olanlar ve sigara içenler de risk grubuna girmektedir. Enfeksiyon özellikle 19-24 yaş grubu gençlerde çok yaygındır.

    5-HPV enfeksiyonlarından korunmak mümkün mü? Neler yapılmalı?

    Günümüzdeki en yaygın cinsel yolla bulaşan hastalık olan HPV enfeksiyonlarından tamamen korunmak maalesef mümkün değildir. Cinsel ilişkide bariyer yöntemler (prezervatif) kullanmak bu enfeksiyonları % 100 engellemez. Çünkü cilt teması ile de bulaşabilir. Ortak kullanılan tuvaletlerde çok dikkatli olunmalıdır. Kadın tek eşli ve eşi de tek eşli ise o zaman risk çok azdır.
    Son yıllarda bulunan HPV aşılarının bu konuda önemli bir koruyucuğu söz konusudur. Piyasada iki tip aşı vardır;
    1. aşı iki HPV tipine karşı geliştirilmiştir. HPV tip 16 ve 18 e karşı % 90 ın üzerinde korunma sağlar. 0,1 ve 6. ayda olmak üzere 3 doz şeklinde uygulanır.
    2. aşı dört HPV tipine karşı geliştirilmiştir. Genital siğil yapan tip 6 ve 11 tipleri ve rahim ağzı kanserine neden olan tip 16 ve 18 tiplerine karşı %90 ın üzerinde koruyuculuk sağlamaktadır. Aşı 0, 2 ve 6. aylarda olmak üzere 3 doz halinde uygulanmaktadır.

    Aşıların 9-26 yaşları arası kız çocuklarında, özellikle cinsel yaşam başlamadan önce uygulanması önerilmektedir. Oluşan koruyuculuk 10 lu yaşlar cıvarında daha yüksektir. Bazı ülkelerde erkek çocukların da aşılanması önerilmektedir. Aslında toplumdaki bulaştırıcılığı azaltmak için erkeklerin de aşılanması doğru bir yaklaşım olacaktır.
    HPV kadınlarda rahim ağzı kanseri, vagina ve vulva kanseri, anus kanseri, genital siğil etkeni olabilirken, erkeklerde anal kanser riskini artırır. Ayrıca enfekte doğum kanalında vajinal yolla doğan bebeklerde laringeal papillom gelişebilir. Aşılarla bütün bu hastalıkların önemli oranda azaltılması mümkündür.

    6- HPV enfeksiyonları nasıl kanser oluşumuna yol açabiliyor?

    Yukarıda da bahsettiğimiz gibi her HPV enfeksiyonu geçirende kansere dönüşüm olmadığı gibi, enfeksiyonu her geçiren kişide de kalıcı bir enfeksiyon gelişmez. Riskli grupta daha fazla olmak üzere enfeksiyonu geçiren kişilerin % 10 kadarında enfeksiyonu etkileri 2 yıldan uzun devam eder. Kişi yüksek onkojenik riskli bir HPV tipiyle enfekte olduysa, bu virüsler rahim ağzı epitel hücrelerinin DNA yapısını değiştirmeye başlar. 12-20 yıl kadar süren bir zaman diliminde hücredeki değişikliklerin bir kısmı rahim ağzı kanserine kadar ilerler. Tabii ki her hücresel değişiklikte kansere dönüşmez. Ayrıca riskli grupta her yıl, risksiz grupta 2-3 yılda bir yapılan smear testleri hücresel değişimdeki erken safhaları tespit etmemizi sağlar. Böylece hem tedavi, hem de takip çok kolay bir şekilde gerçekleştirilebilir. Yani smear testi daha rahim ağzı kanseri gelişmeden 10 yıl kadar önceki hücresel değişiklikleri tespit etmemizi sağlar.

  • HPV (HUMAN PAPİLLOMA VİRÜS)

    HPV (HUMAN PAPİLLOMA VİRÜS)

    Özellikle kadınlarda serviks kanseri (rahim ağzı kanseri) oluşumuna neden olan bir virüstür. Ayrıca vulva, vajina, anal bölge, orofarenks kanserleri ile ve genital siğillerle yakın ilişkilidir. Serviks kanserlerinin neredeyse tamamında HPV DNA izole edilmektedir

    HPV virusunun yaklaşık 100 tane değişik tipi bulunmaktadır. Serviks kanseri (Rahim ağzı kanseri) ile ilgili olan tipleri; HPV 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, ve 68 olarak bilinmektedir. Özellikle Tip 16 ve 18 çok sık görülmektedir ve Serviks kanserinde izole edilen HPV virüslerinin % 50′ sinde HPV Tip 16 bulunmuştur.

    HPV aşısı 2006 yılında onaylanmış ve kullanılmaya başlanmıştır ve 9-26 yaşları arasındaki genç kızlara ve kadınlara yapılmak üzere lisansı alınmıştır.

    HPV aşılamaları anogenital kanser ve genital siğil sıklığını anlamlı ölçüde azaltabilir. Amerika’da 2006-2010 yılları arasında 14-19 yaşlarındaki kadınlarda aşı tipi HPV sıklığı % 56 oranında azalmıştır.

    HPV aşıları kaç çeşittir?
    HPV aşıları 3 çeşittir.

    Aşılama zamanı ne zaman olmalıdır?
    Kız çocuklara(ve hatta erkek çocuklara) Anogenital kanser ve siğillerin sıklığını azaltmak için 11-12 yaşlarında HPV aşısı önerilmektedir.
    Bivalan,Quadrivalan ve 9-valan aşılar 9-26 yaş kadınlarda önerilmektedir.Kızlara daha erken yaşlarda (15-26 yaşa karşılık 9-14 yaş) ve özellikle cinsel aktivite başlamadan önce aşılama yapıldığında daha iyi bir koruyuculuk elde edilmektedir.

    Aşıların uygulama şekli ve sayısı nasıl olmalıdır?
    Her 3 aşı da 0,1-2 ve 6 aylık bir planlamayla 3 dozluk seriler halinde verilmektedir (booster aşı uygulaması yoktur). İkinci veya üçüncü aşının dozunda bir gecikme olursa serilerin yeniden başlatılmasına gerek yoktur

    Aşılar güvenli midir?
    Her üç HPV aşısı için emniyetlik verileri güvenlidir, 60 milyondan fazla dağıtılan aşı ile yapılan aşılamada ciddi olumsuz etki saptanmamıştır. Aşılama sonrası aşılama yerinde hafif ağrı ve sızı olabilir, aşıya karşı allerjik reaksiyon gösterenler aşılanmamalıdır.

  • Mide kanseri öncüsü intestinal metaplazi

    İntestinal metaplazi mide mukoza epitelinin kronik hasar sonucunda intestinal tip epitelle yer değişmesine denir. İntestinal metaplazi mide kanserleri açısından prekanseröz lezyon olarak kabul edilir ve mide kanseri riskini 6 kat arttırır. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori enfeksiyonu olan kişilerde, 1. derece yakınlarında gastrik kanser olan kişilerde, sigara içenlerde ve yaşla birlikte artar. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori pozitif olanlarda daha fazla görülürken, negatif olanlarda daha az görülür. Helicobacter pylori pozitif olanlarda intestinal metaplazi daha genç yaşlarda görülme sıklığı artar. Kırk yaşın altında görülme oranı %5 civarında iken 80 yaşın üzerinde bu oran %46’ ya kadar yükselir. İntestinal metaplazi, non-ülser dispepsisi olan vakalarda %30 civarında iken, gastrik ülseri olan hastalarda %55, intestinal tip gastrik kanser olanlarda ise %100 oranında görülür. İntestinal metaplazi kronik inflamatuvar gastrik mukoza hasarının bir sonucu olarak oluştuğu düşünülmektedir. Helicobacter pylori enfeksiyonları da bu açıdan ana etiyolojik faktör olarak görünmektedir. Helicobacter pylori, intestinal metaplazi riskini 4.5- 9 kat artırmaktadır. Hem ailede mide kanseri öyküsü varsa, hem de Helicobacter pylori enfeksiyonu mevcutsa intestinal metaplazi olma olasılığı daha da artar. İntestinal metaplazi, gastrik karsinogenezde önemli bir kırılma noktasıdır.

    İntestinal metaplazinin helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönüşü genellikle yoktur. Bu arada yapılan çalışmalarda intestinal metaplazi ve helikobakter pylori pozitif olan hastalarda eradikasyondan sonra altı ay süreyle askorbik asit ek katkı tedavisi olarak verilmiş. Bu hastalarda intestinal metaplazinin azaldığı izlenmiş. Öte yandan mukozal atrofi helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönebilir. Diğer yandan helikobacter pylori eradikasyon tedavisi regresyon sağlamasa da progresyonu yavaşlattığını bildiren çalışmalar vardır. Helikobakter pylori eradikasyonu ile geri döndüğü söylenemez ancak enfeksiyon kontrolü ile mukozal hasarın ilerleyişi, displaziye dönüşmesi yavaşlayabilir. İntestinal metaplazi, komplet ve inkomplet tip diye 2’ye ayrılır. Komplet tip ince barsaklardaki bez yapısından oluşurken, inkomplet tipte kolonik bez yapıları hakimdir. Her yıl, kronik atrofik gastritislilerin %7’sinde intestinal metaplazi, intestinal metaplazililerin ise %3’ ünde displazi gelişmektedir.Gastrik kanser riski inkomplet intestinal metaplazide daha da yüksektir. Hem antrum, hem de korpusu tutan durumlarda gastrik kanser riski daha yüksektir. Ayrıca intestinal metaplazi gastrik mukozanın %20 sinden fazlasını tuttuğunda gastrik kanser riski daha da artar.

    Düzenli aralıklarla endoskopik kontrol yapılması intestinal metaplazi olan hastalarda önemlidir. İntestinal metaplazi, endoskopik olarak normal mukozaya göre hiperemik, düzensiz alanlar şeklinde görülür. Bu görünümü gastritin endoskopik görünümünden ayırt edebilmek çok güçtür. O nedenle şüpheli bölgelerden biyopsi alınması gereklidir. Ayrıca helikobacter pilorinin tanısını koyma açısından mide biyopsisi önem arz eder. Helikobacter pylori infeksiyonunun, atrofi ve metaplazi ile sonuçlanan kronik gastritiN önemli bir nedeni olduğu bilinmektedir. İntestinal metaplazi sıklıkla kronik atrofik gastritisle birliktedir. Mide biyopsisinde atrofik gastrit açısından da böyle hastaları takip etmek önem arz eder. Dolayısıyla CLO test ile alınan biyopsiler yerine patolojiye gönderilen biyopsiler daha değerlidir.

    1-İntestinal metaplazi %20 den fazla yüzeyi kapladıysa

    2-İnkomplet tip intestinal metaplazi olanlarda

    3-Birinci derecede yakınlarında gastrik kanserli vaka olan intestinal metaplazi hastalarında

    4-Sigara içen ve intestinal metaplazisi olanlarda mide Ca riski daha artar ve böyle hastaların endoskopik kontrollere tabii tutulması gereklidir.

    Bu konuda gastroenterolog bir doktora başvurmanız, size yardımcı olacaktır.

  • Diyabet hastalıkları

    Vücudumuz, gerekli aktivitelerimizi sürdürmemiz için glukoz denilen bir tür şekere ihtiyaç duymaktadır. Glukozu ise nişastalı ve şekerli gıdalardan sağlarız. Sindirim sisteminde tükettiğimiz nişasta ve şeker glukoza çevrilir. Kandaki glukoz ise insülin sayesinde hücrelerin içine girerken enerji elde etmek için kullanılır.

    Pankereas yeterince insülini salgılayamadığında vücudumuz glukozu kullanamaz bu nedenle şeker gittikçe yükselir ve bu durumun yarattığı rahatsızlığa ise diyabet denilmektedir.

    Şeker hastalığı tipleri ikiye ayrılmaktadır;

    Tip 1 diyabet tipinde şeker hastalığı çok genç yaşlarda başlar.

    Tip 2 diyabet tipinde ise yetişkin yaşlarda başlar.

    Hamilelik döneminde gebe kadınlarda da %3 oranında şeker hastalığı görülmektedir.

    Şeker hastalığı herkeste ve her yaşta görülebilmektedir; ancak şu kişilerde görülme olasılığı daha fazladır;

    Şişman kişiler

    Stres altında yaşayanlar ve 4 kg ağır bebek dünyaya getiren kadınlarda görülme olasılığı artmaktadır.

    Hormon rahatsızlıkları da şeker hastalığını tetiklemektedir.

    Şeker hastalarının belirtileri şu şekilde görülmektedir;

    Ağız kuruluğu, fazla su içme, cilt yaralarında geç iyileşme, sık idrara çıkma, kaşıntı ve kuru cilt, enfeksiyon gelişmesi, ellerde ve ayaklarda karıncalanma belirtiler arasında yer almaktadır.

    Şeker hastalığı nasıl tedavi edilir?

    Şeker hastalığı tedavisiyle ilgili şunları sıralayabiliriz;

    Hekiminizin diyet, egzersiz ve ilaç önerilerini aynen uygulayın.

    Düzen olarak kan şekeri ölçümü

    Sigara içiyorsanız sigaraya veda edin.

    Tansiyonunuzu sürekli ölçerek dengelemeye özen gösterin. Bununla ilgili bilgiler edinin.

    Göz muayenesi olmayı ihmal etmeyiniz.

    Kan ve idrar testleri yaptırarak böbreklerinizin kontrolüne dikkat edin.

    Kan yağlarınızı ölçürerek oranlarınız yüksek ise tedavinizi aynen uygulayın.

    El ve ayaklarınızda his azalması, his azalması var ise mutlaka doktorunuza bildirin.

    Ayak ve derilerinize özen gösterek her gün bakımını uygulayın.

    Gebe kalmak istiyor veya planlıyorsanız doktorunuza mutlaka bildirerek kontrol altına alınız.

  • İntestinal metaplazi-atrofik gastrit

    İntestinal metaplazi-atrofik gastrit

    İNTESTİNAL METAPLAZİ

    Kronik gastrit nedir?

    Kronik (müzmin) gastrit midenin iç yüzeyini döşeyen ve mukoza olarak adlandırılan ince doku tabakasının uzun süreli iltihabıdır. Kronik gastrit, mukoza hücrelerinde (epitel hücreleri) zamanla çeşitli değişikliklere neden olabilir. Endoskopik olarak normal görülen midelerin büyük bir çoğunluğunda doku örneği alınarak mikroskop altında incelendiğinde (biyopsi) kronik gastrit izlenir. (Bkz. Gastrit).

    Atrofik gastrit nedir?

    Atrofi, hücre içeriğinin kaybı ve hücrenin boyutlarında azalma olmasıdır. Atrofik gastrit ise midenin iç yüzünü döşeyen mukoza tabakasının burada bulunan epitel hücrelerinin ve salgı bezlerinin kaybı ile sonuçlanan kronik iltihabıdır. Atrofik gastritli midelerde mide mukozasında barsak tipi dokular oluşmaya başlar ki bu durum intestinal metaplazi olarak adlandırılır. Midede asit salgılayan hücrelerin azalmasına bağlı olarak mide suyunun asiditesi azalır ve besinlerin sindirimi zorlaşır. Ayrıca B12 vitamini ve demir emilimi de bozulur ve uzun dönemde bu maddelerin eksikliğine nedeniyle kansızlık (anemi) gelişir.

    Atrofik gastrite neler sebep olur?

    En sık görülen sebepleri otoimmünite(*) ve helikobakter pilori isimli bakterinin yol açtığı kronik enfeksiyondur (Bkz. Helikobakter pilori). Daha nadir olarak kronik alkalen reflü gastritinde (mideye safra kaçması) ve parsiyel mide rezeksiyonlarından sonra kalan midede atrofik gastrit gelişebilir. Tip-A gastrit veya otoimmun gastrit olarak da adlandırılan atrofik gastrit tipinde atrofi midenin korpus (gövde) ve fundus (kubbe) olarak adlandırılan üst kısımlarında ortaya çıkar. Asit salgılayan hücrelerin kaybına bağlı olarak mide suyunun asiditesi azalır. Mide asidinin azalması midenin antrum olarak adlandırılan alt kısımlarındaki hücrelerden ‘gastrin’ adlı hormonun salgılanmasını artırır ve bu nedenle bu hastalarda kanda gastrin seviyesi yüksek bulunur.

    Kronik helikobakter pilori enfeksiyonuna bağlı atrofik gastritte ise atrofi midenin antrum olarak adlandırılan alt kısımlarında daha belirgindir. Midenin bu bölgesinde midedeki asit salgılanmasını artıran ‘gastrin’ adlı hormonu salgılayan hücrelerin kaybına bağlı olarak midenin asit sekresyonu azalır. BU türde serum gastrin düzeyi ise genellikle normal bulunur.

    (*) Oto; kendi kendine, immunite; vücudun savunma sistemi, Otoimmunite; savunma sisteminin bozularak organizmanın kendi kendine zarar vermesi

    Klinik bulgular

    – Atrofik gastritli hastaların büyük bir kısmında belirgin bir yakınma yoktur. Bazı hastalarda aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilirsede bu belirtiler sadece bu hastalığa özgül olmayıp başka mide rahatsızlıklarında da görülebilir.

    – Üst karın bölgesinde rahatsızlık hissi, erken doyma, yemeklerden sonra midede dolgunluk ve hazımsızlık hissi.

    -İştahsızlık, kilo kaybı, bulantı

    -B12 vitaminin ve/veya demir eksikliğine bağlı ortaya çıkan kansızlık (anemi) ve bunun yol açtığı halsizlik, çarpıntı, el ve ayaklarda uyuşma vb. belirtiler.

    -Birlikte bulunabilecek tiroidit (Hashimato tiroiditi) , tip-1 diabet, Addison hastalığı ve Sjögren sendromu gibi diğer otoimmun hastalıklara bağlı belirtiler [Örneğin; tiroid bezinin iltihabı olan ‘tiroidit’ te tiroid hormonu yetersizliğine bağlı belirtilerin bulunması (Tirogastrik hastalık), Sjögren sendromında tükürük bezlerinin yetersiz salgı yapmasına bağlı ağız kuruluğu vb.].

    Tedavi ve takip

    Bir midede atrofik gastrit geliştiğinde artık geri dönüş sözkonusu değildir. Atrofik gastritli midelerde mide kanseri gelişme riski normal topluma göre artmış olduğundan bu hastalar belirli aralıklarla endoskopi yapılarak takip edilmelidir. Ailesinde mide kanseri bulunan hastalarda daha titiz davranılmalıdır. Midede helikobakter pilori enfeksiyonu saptanırsa tedavi edilir. Mide asidi aşırı derecede azalmış hastalarda görülebilecek hazaımsızlık vb. yakınmaların azaltılmasında yemek sırasında limonata ve kokakola gibi asitli içeceklerin tüketilmesi fayda sağlayabilir.

    İntestinal metaplazi nedir?

    Normal mide mukoza epitelinin yerini ince ve/veya kalın barsaktakine benzer epitelin aması intestinal metaplazi (İM) olarak adlandırılır. Metaplazik mide mukozası ince barsak epitelinin morfolojik ve biyokimyasal özelliklerini gösterir. İM çoğunlukla midenin antrum olarak adlandırılan mide çıkışına yakın alt kısmında görülür ve sıklıkla kronik atrofik gastrit ile birliktedir. Endoskopik olarak normal mukozaya göre yüzeyden hafifçe kabarık 3-5mm çapında, somon renginde düzensiz adacıklar şeklinde görülür. İM nin kronik gastritin endoskopik görünümünden ayırmak güçtür ve teşhiste endoskopistin tecrübesi önemlidir. Tipik endoskopik görünüm ancak ileri evredeki hastalarda saptanabileceğinden kesin teşhis mide mukozasından alına doku örneklerinin mikroskop altında incelenmesi ile koyulur (Biyopsi).

    İntestinal metaplazinin tipleri

    İM ler, metaplazik hücrelerin ince bağırsak enzimlerini ne düzeyde içerdiklerine dayanılarak tam ve kısmi metaplazi olarak ikiye ayrılır. Tam metaplazide enzimlerin tamamı ya da tamamına yakını salgılanmaktadır ve hücresel yapı ince bağırsaktakine son derece benzemektedir. İM bu şekilde , ince barsak epitelinin özelliklerini gösterdiğinde TİP1 (Komplet tip) olarak adlandırılır. Bu tipte metaplazik epitel ince barsak mukozasının hemen tüm özelliklerini gösterir. Kısmi metaplazide ise bu enzimler yoktur ya da birkaçının kısmi olarak salgılanması sözkonusudur ve hücresel yapı ince veya kalın barsak epiteli görünümünde olabilir. Tip 2 (inkomplet tip) İM olarak adlandırılan bu türde normalde incebarsak tipi epitelde bulunan emici hücreler ya çok azdır, ya da hiç yoktur ve metaplazik epitel genellikle Paneth hücreleri olarak adlandırılan hücrelerden yoksundur. Tip 2 İM iki guruba ayrılır;

    TİP 2A İM de metaplazik epitelde müsin salgılayan goblet hücreleri ve nötral musin ve/veya asid siyalomusin salgılayan hücreler bulunurken TİP 2B İM de asid sulfomusin salgılayan hücrelerin varlığı belirgindir. Tip 2B İM, TİP 3 İM olarak da adlandırılır. Tip 2B İM en seyrek görülen tiptir, ancak kanser gelişimi en sık olarak bu tipte görülür. İntestinal metaplazi tipleri arasındaki farklar aşağıdaki tablo da görülmektedir.


    İntestinal metaplazi tipleri

    İntestinal metaplazi ve mide kanseri

    Yapılan çalışmalarda atrofik gastrit ve İM bulunan midelerde mide kanseri gelişme riskinin normal popülasyona göre artmış olduğunu göstermiştir. Bu risk artışı Tip-1 ve Tip 2 A İM de kesin olarak gösterilememiş olmakla birlikte özellikle Tip 2B ( Tip 3) İM de belirgindir. Midede yaygın atrofik gastrit uzun sürede displazi ve gastrik kanser gelişimi için bir risk faktörüdür. Displazi hücrelerin şekil ve yapısal özelliklerinin kaybıdır ve kanser öncesi bir değişimdir. Tip 2B İM bulunan kronik atrofik gastritde intestinal tip gastrik kanser gelişme riski yaklaşık 5 kat artmıştır. Bu nedenle yüksek riskli hastaların düzenli olarak endoskopik kontrollerle takip edilmesi ve mideden doku örneklerinin kansere dönüşüm bulguları yönünden değerlendirilmesi gerekir.

    Güncellenmiş çalışma protokollerine göre midede yaygın atrofik gastrit (Multifokal atrofik gastrit) saptanan hastalarda displazi ve gastrik kanser gelişimini araştırmak için mideden en az 5 adet biyopsi alınmalıdır. Bu biyopsilerin 2’si midenin çıkışına yakın alt kısmından (preplorik antrum), 2’si midenin korpus olarak adlandırılan orta kısmından, 1 i de midenin incusura angularis olarak adlandırılan bölgesinden alınır. Ailesinde, 1. ve 2. derece akrabalarında mide kanseri bulunan ve mide kanserinin sık görüldüğü bölgelerde yaşayan hastalarda midede multifokal atrofik gastrit varlığı araştırılmalıdır. Multifokal atrofik gastrit var ise 3 yılda bir gastroskopi yapılarak takip önerilir. Bütün İM tiplerinde midede Helikobakter pilori enfeksiyonu varsa tedavi edilmelidir. Günümüzde bu tür midelerde gelişmiş endoskopik yöntemlerin kullanılmasıyla kansere dönüşüm erken evrede yakalanabilmektedir.

    * Prof.Dr.Ahmet Dobrucalı hocanın sitesinden aynen alınmıştır.

  • Şeker hastalığı nedir? Nasıl teşhis edilir?

    Diyabet (Şeker Hastalığı) insülin hormonunun eksikliği veya etkisizliği sonucu oluşan, ömür boyu süren bir hastalıktır.2 tipi bulunmaktadır. Tip 1 diyabet, genetik olarak yatkın kişilerde vücudu virüslere ve bakterilere karşı koruyan doğal savunma sisteminin, pankreasta insülin yapan hücreleri tahrip etmeye başlaması ile oluşur. Tip 2 diyabet şeklinde vücutta yeterli insülin hormonu olduğu halde insüline karşı hücre düzeyinde etkisizlik vardır.

    Şeker hastalığında teşhis için bazı yöntemler vardır. En sık kullanılanı çok su içme, sık idrara çıkma, çok yeme şikayeti olan bir hastada herhangi bir anda bakılan kan şekeri düzeyinin >200 mg/dl üzerinde olması veya 8 saatlik açlık sonrası kan şekeri düzeyinin >126 mg/dl çıkması durumunda şeker hastalığından sözedilir. Kan şeker düzeyinin 100-125 arası olduğu bazı durumlarda şeker teşhisi için şeker yüklemesi yapmak gerekebilir. Son dönemde kan şekerinin 3 aylık ortalaması gösteren HbA1C değeri ile de şeker tanısı konulabilmektedir.

    Tip 1 diyabetli hastalar yaşam boyu insülin kullanmak zorundadırlar. Tip 2 diyabetli hastalar ise diyet, egzersiz ve ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebilir. Tip 2 şeker hastalığında hastanın şekeri ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilemiyorsa insülin verilebilir. Kilosu aşırı olan şeker hastalarına bazen cerrahi tedavi de gerekebilmektedir.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı