Etiket: Testler

  • Cybh ve gebelik

    Gebe kadınlarda, gebe olmayan kadınlarda görülen cinsel yolla bulaşan hastalıkların aynısı olabilir. Gebelik, kadını veya bebeğini bu hastalıklardan korumaz. Gebelik döneminde bu hastalıklardan biri bulaşmışsa hem anne hem de bebek için çok ciddi, hatta hayatı tehdit edici bir durum ortaya çıkabilir. Kadınların cinsel yolla bulaşan hastalıkların zararlı etkilerine karşı uyanık olmaları, kendilerini ve bebeklerini nasıl koruyacaklarını bilmeleri gerekir.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıkların gebe kadına ve bebeğe etkisi

    Kadın, gebe veya değil benzer etkilerle karşı karşıya kalır. Rahim ağzı kanseri veya diğer kanserlere neden olur. Kronik hepatit,PID ( kasık içi iltihabı ), kısırlık gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu hastalıklar birçok kadında da sessiz seyredebilir.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, gebe kadından bebeğine doğum öncesi, sırası veya sonrasında bulaşabilir. Bazıları (frengi gibi) plasentayı geçer ve rahim içindeki bebeği enfekte eder. Diğerleri (gonore, klamidya, hepatit-B, genital herpes ) anneden bebeğe doğum sırasında doğum kanalından bulaşır. HIV gebelik sırasında plasentayı geçerek bebeğe bulaşır. Diğerlerinden farklı olarak emzirirken de bulaşır.

    Cinsel yolla bulaşan hastalığı olan gebelerin rahim içinde bebeği sarmalayan zarında yırtılma olur. Doğum sonrası, rahim içi enfeksiyonu oluşur.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıkların en kötü etkileri: ölü bebek doğumu, düşük ağırlıklı bebek, konjoktivitis (göz enfeksiyonu ), pnomoni ( zatürre ), neonatal sepsis ( kan enfeksiyonu ), nörolojik bozukluklar, körlük, sağırlık, akut hepatit, menenjit, kronik karaciğer hastalığı, siroz.

    Bunların çoğu, anneye uygulanan erken prenatal bakımla engellenir. Bunlar, erken gebelik döneminde cinsel yönden bulaşan hastalıklar yönünden laboratuvar testlerinin yapılması ve gerekirse doğuma yakın bu testlerin tekrarı şeklindedir.Enfeksiyonlar doğum sırasında saptanmışsa hasta tedaviye alınır.

    Testler

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, her tür yaş, ırk, etnik köken, din, kültür ve sosyo-ekonomik düzeyden kadınları etkiler. Gebeler, ilk hekm ziyaretlerinde aşağıdaki cinsel yolla bulaşan hastalıklar yönünden incelenmelidir :

    Klamidya

    Gonore

    Hepatit B

    HIV

    Frengi

    Ek olarak, bazı uzmanlar, daha önce prematüre doğum yapmış kadınların bakteriyel vajinozis yönünden araştırılıp gerekirse tedavilerinin yapılmasını önerirler.

    Gebeler, cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili testleri hekimlerine sormalıdırlar. Çünkü, bazı hekimlerce bu testler rutin olarak istenmemektedir. Şimdi daha yeni ve etkin testler yapılmaktadır. Kadına geçmişte test yapılmış bile olsa gebeliğinde bunlar tekrarlanmalıdır.

    Gebelik sırasında tedavi

    Klamidya, gonore, frengi,trikomonas ve bakteriyel vajinozis gebelik sırasında antibiyotiklerle tedavi edilip iyileştirilirler.

    Viral olanlar (genital herpes ve HIV ) tedavi edilemezler. Ama antiviral ilaçlar herpeste uygun olup HIV ‘ da mutlaka gerekir.

    Doğum sırasında genital herpes aktif ise bebeği enfeksiyondan korumak için sezeryan doğum tercih edilmelidir.

    Sezeryan bazı HIV + kadınlarda da tercih edilebilir. Hepatit B (-) kadınlarda gebelik döneminde hepatit B aşısı yapılabilir.

    Korunma

    Korunmada en kesin yol cinsel temastan kaçınmaktır. Uzun süren, enfekte olmadığı testlerle de kanıtlanmış bir partner de korunmada etkindir.

    Kondom, cinsel ilişki boyunca sürekli ve doğru kullanıldığında HIV bulaşma riskini azaltır. Ayrıca, gonore, klamidya ve trikomonas,genital herpes, frengi, HPV bulaşma riski de azalır. HPV ‘ ye bağlı hastalıkların da( siğil, rahim ağzı kanseri gibi ) oluşma şansı azalır.

  • Yeni nesil gıda intoleransı testi

    Yeni Nesil Gıda İntoleransı Testi

    York Testi, hangi gıda veya gıdalara karşı intoleransınız olduğunu hemen öğrenebileceğiniz bir kan testidir.

    York Testi şirketi, parmak ucunuzdan alacağımız bir damla kanı inceleyerek, vücudunuzun hangi besinlere karşı intoleransı olduğunu tespit eder ve testin neticesine göre uygulamanız gereken ‘kişisel’ beslenme planı oluşturmanıza yardımcı olur.

    Aslında tıp dünyası “Gıda İntoleransı Testi” kavramını çok uzun süredir biliyordu, ancak birçok doktorun aklındaki soru işareti, bunu tespit etmek için yapılacak testlerin ne derece güvenilir olduğuydu.

    Eski jenerasyon testler genelde doğru sonuçlar vermediği için hastayı iyileştirmek yerine daha da sıkıntıya sokuyordu.

    York Testi yeni jenerasyon bir Gıda İntoleransı Testidir ve York Testi’nin keşfi tıp dünyasında, Röntgen’den MR’a geçiş gibi büyük bir teknolojik adım olarak algılanmıştır.

    Eski ve yeni jenerasyon testler arasındaki farkın sebebi, York Testi’nin Aktif ve Pasif intoleransı birbirinden ayırtetme tekniğidir. Eski testlerde 40-50 adet gıda intoleransı çıkan raporlar York Testi’nin “Subclass 4 igG Examination” tekniğiyle pasif intoleransları elemesiyle 2-3 gıdaya indirgenmektedir. Yani, York Testi yaptıran hastalar sadece aktif olan intoleranslarını öğrenmektedirler. York Testi Laboratuarları 25 sene süren bir araştırma neticesinde bu testleri geliştirmiştir ve York Testi’nin tekrar doğrulanabilirlik oranı %98’ler seviyesine ulaşmıştır ki bu eski test teknikleri için hayal bile edilemeyecek bir başarı noktasıdır.

    Gıda intoleransı alanında en ileri yöntem olarak kabul edilen bu “Subclass 4 igG Examination” tekniğini 2004 yılında keşfeden York Testi şirketi bu çığır açan buluşu nedeniyle İngiliz Kraliçesi’nden İngiltere’nin en başarılı şirketi ödülünü almıştır.

    İstatistiklere göre, eski model testleri kullanan hastaların sadece %3’ü kendilerine verilen karmaşık diyet programını anlamış ve takip edebilmiştir. Oysaki bu rakam York Testi’nde %93′tür.

    Gıda İntoleransı şu hastalıklara yol açabilir:

    – Şişmanlık,

    – Kilo verememe,

    – Migren,

    – Akne,

    – Nedeni bilinmeyen ödem,

    – Gaz,

    – Şişkinlik,

    – Kronik yorgunluk,

    – Kabızlık,

    – Cilt problemleri (örn. sivilceler, kaşıntı nörodermatit, kronik egzema vs.),

    – Romatizmal hastalıklar,

    – Astım,

    – İshal ,

    – Mide krampları,

    – Depresyon,

    – Uyku bozuklukları,

    – Baş ağrısı,

    – Solunum yolu hastalıkları,

    – Kronik Farenjit,

    – Sürekli nezle olma,

    – Ağızda yaralar,

    – Epigastrik Ağrılar,

    – Crohn hastalığı,

    – İrritabl Bağırsak Sendromu,

    – Sık gribe yakalanma,

    – Kronik burun akıntısı,

    – OSB (Otistik Spektrum Bozukluğu),

    – Sedef hastalığı,

    – Nörodermatit,

    – Ürtiker

    YORK Testi’ni uygulamış olan 2500 hasta arasında yapılan anket şu sonuçları vermiştir:

    Hastaların;

    %90′ı, kendi pozitif deneyimlerine dayanarak YORK Testi’ni herkese tavsiye ettiklerini…

    %72′si, bu test sonucunda sağlık durumlarının büyük ölçüde düzeldiğini…

    %78′i, sorunlu olarak teşhis edilmiş gıdaları zamanla tekrar beslenme planlarına dahil ettikleri zaman düzelmiş olan semptomların %90′ının tekrar geri geldiğini

    belirtmişlerdir.

    York Testi sonrası sorunlu besinleri çıkaran hastalardaki iyileşme oranları

    Kronik Semptomlar Belirgin İyileşme

    Gastro-intestinal 80%

    Solununum 72%

    Nörolojik 78%

    Dermatolojik 76%

    Kas-iskelet sistemi 64%

    Psikolojik 81%

    Diğer 79%

  • DOWN SENDROMU TARAMA VE TANI TESTİ

    DOWN SENDROMU TARAMA VE TANI TESTİ

    Sevgili Anne ve Baba Adayı,

    Down sendromu, normalde insanda 46 olan kromozom sayısının, fazladan 1 tane 21 numaralı kromozom eklenmesi sonucu 47’ye yükselmesi ile karakterize, doğan bebekte değişik düzeylerde zeka geriliği ile seyreden, bunun yanında kalp, mide barsak sistemi , üriner sistem, santral sinir sisteminde de değişik oranlarda anormalliğe sebep olan bir hastalıktır.

    Ailesinde Down Sendromu olan, 35 yaş üstü annelerde bu hastalığın ortaya çıkma riski artmakla birlikte, çalışmalara göre Down Sendromlu bebeklerin çoğunlukla genç yaşta ve ailesinde herhangi bir genetik hastalığı olmayan annelerden doğduğu görülmektedir. Bu nedenle, annenin hiçbir risk faktörü olmasa bile, hastalığın taranması amacıyla bazı testler anne adaylarına uygulanmaktadır.

    Bu amaçla 11-14 haftalarda Perinatal Muayene yapılmaktadır;

    -PAPP-A ve Free-Beta HCG horrnoniarı ya da fetal-DNA .

    -Bebeğin ultrason ile ense deri saydamlığı ölçümü .

    -Burun kemiği varlığı, yüz açısı

    -Doppler ile kalp atım hızı, duktus venozus ve triküspid kapak incelemesi

    -Bazı organlara özgü belirteçler için muayene yapılmaktadır.

    PAPP-A ve Free-Beta HCG hormonlarına 9-13, gebelik haftalarında anne kanı alınarak bakılır. 3-4 ml kan ön kol damarından steril bir enjektörle alınır. Bir dakika kadar süren, anneye ve bebeğe zararı olmayan bir yöntemdir, Sadece kan alınan yerde kızarıklık oluşabilir. Birkaç saat içinde bu kızarıklık alanı iyileşir. Kan testi bölümü eğer 10,haftada yapılırsa daha tercih edilir olacaktır.

    Down Sendromu olan bebeklerde gebeliğin 11-14. haftaları arasında ensedeki bir sıvı toplanması olmakta, 14. haftadan sonra bu sıvı kaybolmaktadır. Ense deri saydamlığı ölçümü normal gebelik ultrasonu sırasında, bu konuda tecrübeli hekim tarafından yapılabilen tamamen zararsız bir tetkiktir.

    Yine ultrasonografi yardımıyla 11-14. haftalar arasında bebeğin burun kemiğinin  görülüp görülemediğine bakılmaktadır. Down Sendromlu bebeklerde burun kemiğinin kemikleşmesi gecikmekte ve böylece ultrasonda burun kemiği görülememektedir. Ayrıca yüz açısı ölçümü de bu maksatla yapılmaktadır. Doppler ile yukarıda belirtilen kalp damar ve kapak kan akım ölçüleri alınmaktadır. Muayene tüm organların bu haftaya özgü görünümleri ve bulgularına yönelik olarak yapılmaktadır. Böylece ultrason ve kan testi ile birlikte yapıldığında, %93-97 civarında bir olasılıkla Down Sendromu’nu tespit etmektedir.

    Bu testlerin yanı sıra, 11-14 hafta muayenesi zamanı kaçırıldığında ya da yaptırılmadığında, 16-20. gebeiik haftalarında anne kanında AFP, HCG, Estriol bakılması esasına dayanan 3 lü tarama (bu üçlüye inhibin eklendiğinde dörtlü test olarak isimlendirilir) testi uygulanmaktadır. Bu testin tek başına Down Sendromunu tespit olasılığı %64’tür. Aynı anne adayında hem 11-14 hafta tarama testi hem de üçlü testin birlikte yapılmasının yararı şimdilik ortaya konulamamıştır ve karışıklığa yol açabilmektedir.

    Yukarıda bahsedilen kan testleri yanında, son birkaç yıldan bu yana uygulamaya giren ve yine anneden alınan kanda bakılan fetal-DNA testi ile de tarama testi yapılmaktadır. Bu testin duyarlığı daha yüksek olmakla beraber, pahalı bir testtir. Her ne kadar fetal-DNA testi tercih edilen bir yöntem olmakla beraber, sosyal sigorta kapsamında olmaması ve ayrıca ucuz olmaması nedeni ile ilk planda tercih edilmesi elzem olmayabilir. Burada iki seçenek söz konusudur: Ya fetal-DNA testi pahalı olmasına rağmen ilk aşama testi olarak (10.haftadan itibaren) yapılabilir. Ya da ilk aşamada diğer kan testi olan PAPP-A ve beta-hCG testi ve ultrasonografi muayenesi 11-14 hafta aralığında veya gebelik haftası 15-20 haftalarda ise o zaman üçlü-dörtlü test yapılır ve şayet elde edilen risk oranı tatmin edici olmazsa, o zaman fetal DNA testi ikinci aşama olarak yapılabilir ya da doğrudan tanı testi olan CVS / amniosentez testi yapılabilir. Bu konuda ayrıntı ihtiyacında iseniz lütfen doktorunuz ile görüşünüz.

    Bu testlerin hepsi tarama testleridir ve mevcut gebelikte olası riski matematiksel olarak hesaplar. Yani riskin ne olduğunu belirler. Bebeğin kromozomunun normal olup olmadığının belirlenmesi ise ancak fetal hücrelerden yapılan genetik inceleme ile saptanabilir. Bu amaçla; 11-14.haftada CVS ( koryon villus örneklemesi) veya 15-20. haftada ise amniyosentez işlemi yapılmaktadır.

    Koryon villus örneklemesi, ultrason eşliğinde bir iğne ile anne karnına girilerek, bebeğin plasentasından (eşinden) hücre örneği alınması esasına dayanır. Bu işlemin avantajı erken (1-2 hafta) sonuç vermesi ve erken uygulanabilmesi, dolayısıyla anormal bir bebeğin erken tanınmasına olanak sağlamasıdır. Dezavantajı ise, bazen %0.5-1 olguda testin tekrarlanmasının gerekliliğidir. Koryon villus örneklemesi işlemi sonrasında, binde iki (%0.2) olasılıkla düşük ya da erken doğum olabilir.

    Amniyosentez ultrason eşliğinde bir iğne ile anne karnına girilerek bebeğin içinde bulunduğu sıvıdan örnek almaktır. Bu işlemin avantajı testin tekrarlanma gerekliliğinin çok düşük olması (%0.1), dezavantaj ise daha geç (3 hafta) sonuç vermesi ve daha ileri gebelik haftalarında uygulanabilmesi, dolayısıyla müdahale zamanına kadar gebeliğin büyümesidir. CVS ve amniyosentez işlemi sonrası alınan dokular genetik laboratuvarında çeşitli işlemlere tabi tutulur ve sonuç alınabilmesi için bu hücreler uygun ortamlarda çoğaltılır. Nadiren bu hücrelerin çoğaltılması aşamasında, alınan dokunun yetersiz olması, amniyon sıvısının kanlı olması veya kültür ortamının enfeksiyonu gibi nedenlerle başarısızlık olabilir. Bu da genetik araştırmadan sonuç alınmamasına yol açabilir. Ancak bu olasılık çok düşüktür. Amniyosentezden sonra, binde iki (% 0.2) olasılıkla düşük ya da erken doğum olabilir.

    Yapılan muayene sonucunda kesin sonuç için başka testlerin yapılması gerekebileceği ve bu testler sırasında düşük olasılıkla da olsa bebeğin düşebileceğini veya erken doğabileceğini bilmekte yarar vardır. Çok düşük olasılıkla da olsa, bu testlerin işlemden veya laboratuvar ortamdan kaynaklanabilecek, öngörülemeyen sorunlar nedeniyle sonuç vermeyebileceği bilinmelidir.

  • Hamilelik Döneminde Yapılması Gereken Testler

    Hamilelik Döneminde Yapılması Gereken Testler

    1) Hamilelik döneminde testler neden yapılır?

    Hamilelik süreci, bebeğin rahim içinde gelişimi ile başlayan ve doğum ile tamamlanan bir süreçtir. Bu süreçte, anne adayına çeşitli testler yapılmaktadır. Bu testler, gebeliğin başlangıcından doğumuna kadar hamileliğin seyri ile annenin durumu hakkında gerekli olan yararlı bilgileri verir. Uygulanacak olan testlerin bir bölümü, gebeliğin belirli zamanlarında uygulanmaktadır. Yapılacak olan diğer testler ise; gebelik sürecinde meydana gelmiş ya da meydana gelebilecek sorunlara yönelik olarak, uygun görülen durumlarda gerçekleştirilmektedir.

    2) Hamilelikte yapılacak ilk test nedir?

    Hamilelik dönemi içerisinde anne adayına uygulanacak olan ilk test, gebeliğin mevcudiyetinin kesinleştirilmesi üzerinedir. Döllenme, çoğunlukla adet döneminin ortasında gerçekleşir. Gebelik testleri ise, döllenmeden yaklaşık 15 gün sonra, kadının adetinin gecikmesi halinde netlik kazanır.

    3) Hamilelik dönemi boyunca yapılması gereken rutin testler nelerdir?

    Bu testler, kişiden kişiye farklılık gösterebilmekle birlikte aşağıdaki gibi olmaktadır.

    Kan grubu tayini
    Kansızlık (anemi) tanısını yapabilmek için hemoglobin (kan sayımı)
    İdrarda şeker ya da protein (hamilelik dönemi içerisinde diyabet ya da hamileliğe bağlı hipertansiyon-preeklampsi- teşhisi için yapılır)
    Anne ve bebeği etkileyebilecek hepatit B, sifiliz ve HIV gibi infeksiyonların incelenmesi
    Kızamıkçık hastalığına bağlı olan bağışıklıkların incelenmesi
    Bu testler ilk muayenede, anne adayına uygulanmaktadır.

    4) Bu testler dışında yapılması gereken özel testler nelerdir?

    Gebelik sürecinin 3. ve 4. Ayları arasında önerilen çeşitli özel kan testleri de bulunmaktadır. Anne kanında mevcut olan farklı kimyasalların düzeyleri, bebekte çeşitli özel durumları (ör; Down sendromu, spina bifida) teşhis etme konusunda doktorlara yardımcı olabilmektedir.

    Farklı testler, anne kanında tespit edilen hormon ve protein seviyelerini ölçer. Farklı test sonuçlarının neticesinde de genel bir tarama ortaya çıkar. Tarama testlerinden elde edilen sonuçlar, hastalıkları net bir şekilde göstermemek ile birlikte, bu konuda fikir vermektedir. Bu sayede alınması gereken tedbirler önceden alınabilir.

    Tarama testlerinde HCG( insan koryonik gonadotropin) ve AFP (alfa fetoprotein) kullanılması halinde ikili test, buna östriol ilave edilirse üçlü test, inhibin A ilave edilirse dörtlü test olarak ifade edilmektedir.

    İkili test, gebeliğin 11-14. Haftasında; üçlü ya da dörtlü test 16-19. gebelik haftaları içerisinde, anneden kan alınarak uygulanmaktadır.

    5) Hamilelikte kan testleri dışında uygulanması gereken diğer testler nelerdir?

    Kan testleri dışında; hamilelik dönemi içerisinde teşhis amacı ile kullanılan diğer yöntemler ise aşağıdaki gibi olmaktadır:

    Ultrasonografi
    Ense kalınlığı ölçümü
    Amniosentez, kordosentez
    Koryon villus örneklemesi’dir.

    Ultrasonografi

    Erken hamilelik aşamasında, gebeliğin kesinleşmesi, gebeliğin büyüklüğü, canlı olup olmaması ile başlayarak, ultrasonografi tüm hamilelik döneminde başvurulan bir uygulamadır.

    Ultrasonografi testleri, gebeliğin 18. Ve 23. Haftaları arasında detaylı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu gebelik haftalarında, bebeğin organ ve sistemlerinin gelişimi hakkında detaylı bilgi alınabilmektedir.

    Bu durumda ultrasonografi; bebeğin içerisinde bulunduğu suyun oranı, bebeğin başı, omurgası, kalbi, kolları ve bacakları, midesi, idrar torbası ve böbrekleri, anne ile bebek arasında besin alışverişini sağlayan plasentanın durumu ve konumu hakkında bilgi vermektedir. Bebekteki olası yapısal anormalliklerin büyük bölümü ultrason ile saptanabilmektedir. Ancak Down sendromu gibi kromozomal bozukluklar, ultrasonografi ile tespit edilmekte yetersizdir.

    Ense kalınlığı ölçümü

    Bu test, gebeliğin 3. Ya da 4. Ayında yapılmaktadır. Bu test, down sendromu için tarama testidir. Bebeklerin ense kalınlıkları ultrasonografi ile ölçülebilir. Ancak bu duruma, ultrason ile kesin tanı koyulamaz. Bu kalınlık, olması gerektiğinden fazla ise, amniosentez yapılması gerekebilir. Ense kalınlığı ölçümü, ikili test ile beraber birleştirilerek teşhis amaçlı kullanılabilir.

    Amniyosentez ve kordosentez

    Amniyosentez ve kordonsentez, bebeğin ultrasonografi ile kontrol edilerek, içerisinde yüzdüğü sıvıdan ya da göbek kordonundan örnek alınma ile uygulanmaktadır. Amniyosentez, 15-19 haftalar arasında uygulanır. Sıvıda mevcut deri hücrelerinden, bebeğin hücreleri üretilerek bebeğin genetik araştırması yapılır.

    Bu yöntem, tarama testlerinde riskli sonuç elde edilmiş olan anne adaylarına, ileri yaşta gebe kalmış kadınlara ya da bebekte genetik bozukluk riski olan kişilere önerilmektedir. Kordosentez ise gebeliğin 18-22. haftaları arasında yapılabilir. 

    Koryon villus örneklemesi

    Bu örnekleme, gebeliğin 2. Ya da 3. Ayında uygulanmaktadır. Test sonuçları, amniyosentez kadar net değildir.  Bu testte, anne ile bebek arasında besin alışverişi yapan plasentanın kendisinden örnekleme yapılmaktadır. 

  • Bağışıklık yetmezlikleri

    Bağışıklık sistemi vücudu mikroplara karşı savunan doku ve organlardan meydana gelir. “Bağışıklık”, bu sistemin yapı taşı olan ve lökosit olarak adlandırılan hücrelerin görevidir. Bu hücreler gerek mikroplara saldırarak gerekse onlara karşı bazı toksik maddeler üreterek mücadele eder. Bu nedenle lökositlerin sayısında ya da işlevlerinde eksiklik olması “bağışıklık yetmezlikleri” olarak adlandırılan hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur. Çocukluk yaşlarında tanı koyulan bağışıklık yetmezliklerinin birçoğu kalıtsal nedenlerle ortaya çıkar. Erişkinlerde ise çevresel faktörlerin (kimyasal maddelere veya radyasyona maruz kalma, hava veya ortam kirliliği vb.) etkisi daha belirgindir. Tekrarlayan enfeksiyonlar bu hastalıkların en karakteristik özelliğidir. İlaç tedavilerine direnç gösterir ve genellikle uzun süre antibiyotik kullanımı gerektirir. Özellikle erişkin yaşlarda hastalığın belirti ve bulguları daha farklı olabilir. Nedeni bilinmeyen organ büyümesi (karaciğer, dalak, lenf bezi), kan hücrelerinin sayısında azalma ve romatizmal veya allerjik şikâyetlerin ortaya çıkması bunlardan birkaçıdır. Dolayısı ile hastalar çoğu kez “bağışıklık uzmanı: immünolog” yerine farklı dal hekimlerine başvurur. Diğer taraftan bu hastalıklar hakkında toplumsal farkındalık düzeyi düşüktür. Sağlık çalışanları arasında da bu hastalıkların iyi bilinmediği dikkat çekmektedir. Bu nedenle hastaların tanıları geç konur ve tedavilerine geç başlanır. Bunun en olumsuz yanı tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle organlarda kalıcı işlev bozuklukları meydana gelmesidir. O nedenle erken tanı ve doğru tedavi hastanın yaşam süresi ve kalitesini bakımından çok önemlidir.

    Bağışıklık Yetmezliklerinde Tanı Koyma

    Bağışıklık yetmezlikleri tanısı hasta muayenesi ve laboratuvar testleri ile koyulur. Kanda yapılan testler 2 aşamada gerçekleştirilir. İlk aşamada tarama testleri yapılırken, ikinci aşamada daha özgün testler yapılır. Böylelikle tarama testlerinde tespit edilen anormal bulguların detaylı analizi yapılmış olur. İlk aşamadaki testler rutin hizmet veren birçok laboratuvarda yapılabilir. Özgün testler ise ancak ileri teknoloji ürünü sistemlerin (akan hücre ölçer, lümineks) kullanıldığı gelişmiş laboratuvarlarda yapılabilir. Ayrıca tüm bu testlerin doğru yorumlanabilmesi için “bağışıklık yetmezlikleri” konusunda uzmanlaşmış personelin bulunması gerekir.

    Tedavi

    Çocukluk çağlarında tanı koyulan bir kısım hasta kök hücre nakli ile tam olarak tedavi edilebilir. Ancak bu tedavi yöntemi bağışıklık sisteminin birkaç farklı bileşenini aynı anda etkileyen ve genellikle ağır seyreden hastalarda uygulanır. Geri kalan çocuk ve erişkin hastalarda ise bağışıklığı destekleyen tedaviler verilir. Bunlardan en önemlisi 3-4 haftada bir damar yolundan uygulanan “antikor tedavisidir” (intravenöz immünglobulin tedavisi: IVIG)(Resim 1). Bu tedavi hastanın toleransına göre 2-4 saat arasında sürmekte ve hekim gözetimi altında yapılmaktadır. Son zamanlarda antikor tedavileri cilt altına da uygulanmaya başlanmıştır (subkutan immünglobulin tedavisi: SCIG). Ancak bu son yöntem henüz yeterince yaygınlaşmamıştır. Antikor tedavilerinde amaç geçirilen enfeksiyonların sıklığını ve şiddetini azaltmak, böylelikle ileride meydana gelmesi muhtemel organ yetmezliklerini engellemektir.

    Bağışıklık yetmezliklerinde hastaların düzenli olarak hekimlerini ziyaret etmeleri önemli bir husustur. Ayrıca hastaların beslenmelerine dikkat etmeleri ve yaşam tarzını uygun bir şekilde değiştirmeleri hastalık seyrini olumlu yönde etkileyen diğer hususlardır. Okul ve iş hayatında uyum sorunları yaşayan hastalara psikososyal destek sağlanması da tıbbi tedavilerin etkinliğini artıran önemli klinik uygulamalarıdır.

    Resim 1. Damardan antikor tedavisi uygulanan hasta (IVIG tedavisi).

  • Çocuklarda mental retardasyon ( zekâ geriliği)

    Çocuklarda Mental Retardasyon, yani halk arasında bilinen adıyla zekâ geriliği, çocuğun bulunduğu yaşa uygun bilişsel düzeyde olmaması anlamına gelmektedir. Yani; çocuğun, yaşının getirdiği normal bilişsel işlevleri yerine getirememesi durumunu ifade etmektedir. Bireylerin sahip oldukları zekâ düzeyini belirmek için uzmanlar tarafından uygulanan testler bulunmaktadır. Zekâ geriliği, klinik muayene ve çeşitli zekâ testleri kullanılarak teşhisi konulan bir durumdur. Farklı zekâ türleri bulunmakla birlikte IQ, (sayısal zekâ) çocuğun gelişimsel düzeyine göre yapılan testler aracılığıyla bulunabilir. IQ’nun yani sayısal zekânın 70 puanının altında çıkması zekâ geriliğinin olduğunu göstermektedir.

    Yapılan araştırmalara göre zeka geriliğinin toplumda görülme sıklığı %1 ile %3 aralığındadır. Mental Retardasyon tanııs genellikle çocukluk döneminde konulmakla birlikte sosyal işlevselliği ve sosyal uyum kapasitesi yüksek olan çocuklarda daha ileri ki dönemlerde, ergenlik döneminde teşhis konulabilmektedir.

    Zekâ Geriliğinin (Mental Retardasyon) Nedenleri Nelerdir?

    Zekâ geriliğinin en önemli nedenlerinden biri; annenin hamileliğinde, doğum esnasında ve doğum sonrasında yaşadığı çeşitli hastalık, travmatikve enfeksiyonel durumlardan kaynaklanmaktadır.

    Kalıtsal hastalıklar da çocuklarda zekâ geriliğinin en önemli nedenlerinden biridir.

    Annenin gebelik döneminde alkol, uyuşturucu ve ilaç gibi maddeler kullanmış olması.

    Doğum esnasında; bebeğin oksijensiz kalması, kordon dolanması gibi olumsuz durumların yaşanması.

    Mental Retardasyonun, sosyal, psikolojik, biyolojik ve genetik kaynaklı nedenlerin birleşiminden kaynaklı bir bozukluk olduğu uzamanlar tarafından dile getirilmektedir.

    Zekâ Geriliğinin Çeşitleri Nelerdir?

    Uzmanlar tarafından yapılan zekâ testleri kullanılarak, bu testlerden alınan puanlar sonucunda Zekâ Geriliğinin 4 alt çeşiditanımlanmıştır.

    Hafif Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 50-55 ile 70 arası
    Orta Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 35-40 ile 50-55 arası
    Ağır Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 20-25 ile 35-40 arası
    İleri Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 20-25 in altında

    Mental Retardasyon Tanısı Nasıl Konulur?

    Zekâ Geriliği tanısı, psikiyatrist ve psikoloğun ortak çalışması sonucu konulmaktadır. Çocuk, çocuk psikiyatristi tarafından yapılacak olan klinik ve psikiyatrik muayene sonucunda zekâ geriliğinin belirti ve bulgularını taşıyor ise ve aynı zamanda uzman psikolog tarafından yapaılacak olan çeşitli zekâ testleri sonucunda düşük IQ puanı durumu ortaya çıktığında tanı konulmuş olur. Türkiyede sıklıkla uygulanan zekâ testleri; Standford-Binet Zekâ Ölçeği, Weschler Çocuklar İçin Zeaka Ölçeği ( WISC-R) dir. Bu testler dışında ayrıca çocuklar için gelişimsel testler de tanı konulmasında kullanılmaktadır. Bu testler dışında ayrıca çocuklar için gelişimsel testler de tanı konulmasında kullanılmaktadır.

    Mental Retardasyonun Tedavisi Nedir?

    Zekâ Geriliğinin ortaya çıkma nedeni başka bir hastalığın varlığı ise, öncelikle hastalığa ilişkin tedavilerin yapılması gerekmektedir.

    Zekâ Geriğinde temel tedavi “Eğitim” Eğitim teknik ve yöntemleri kullanılarak çocuğun sosyal işleveselliğini sağlayarak, çocuğu yeniden topluma kazandırmak gerekmektedir.

    Çocuğa letişim becerileri kazandıracak eğitimler uygulayarak çocuğun yaşam kalitesi arttırılabilir.

    Çocuğuna “Zekâ Geriliği” tanısı konan ebeveynler, “Aile Terapisi” alarak bu durumla baş etme yolunda uzman desteği alabilirler.

  • Çocuk astımında tanı nasıl konulur?

    Çocukluk döneminde, özellikle ilk iki-üç yaşta astım tanısı koymak güç olabilir.Çünkü bu yaşlarda hem viral solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık, hem de bronşların yapısal özellikleri nedeniyle hışıltının kolay gelişebilir.

    Bu yaşta astım tanısını destekleyecek bir laboratuar yöntemi de yoktur. Örneğin astım tanısı koymada çok önemli bir yere sahip olan solunum fonksiyon testlerini 6-7 yaşından önce güvenli bir şekilde yapmak olası değildir. Üstelik 3 yaşından önceki çocuklarda çok sık olarak hışıltıya neden olan bronşiyolit, ya da viral enfeksiyonlar tanıda zorluk yaratabilir. 3 yaşından küçük çocuklar için Martinez ve arkadaşlarının tanımladığı ölçülere bakarak karar vermek hata oranını büyük ölçüde düşürebilir.

    Bu indekse göre, hışıltıyla birlikte bir majör ya da iki minör ölçütün bulunması astım açısından risk oluşturmaktadır. Eğer ilk iki yaşta hışıltı sayısı 3’den azsa, bu durum astım şüphesi uyandırmaktadır. Ancak 3 ya da 3’den fazla hışıltı atağı olması durumunda, bu ölçütler astımı daha güçlü bir şekilde öngörmemize yardımcı olurlar.

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE

    Okul öncesi dönemde astım tanısı koyarken hem bir takım risk faktörlerinin varlığını göz önünde bulundurmak ve hem de astım için bazı tipik bulguların varlığını sorgulamak gerekir. Bir yandan da astım ile karışabilecek bazı hastalıklar ayırt edilmeye çalışılmalıdır. Ayrıca, astımla birlikte bulunabilecek hastalıklar da dikkatle araştırılmalıdırlar.

    Yaşamının ilk 3 yılında, çocukların önemli bir kısmı bir-iki kez hışıltılı bir hastalık geçirebilirler. Bu semptomların yineleyici olması ve özellikle de 3 yaşından sonra da devam etmesi astım lehine bir bulgudur.Semptomların gece kötüleşmesi astımlarda sık görülen bir bulgudur, ancak gastroözofageal reflü ve adenoid hiperplazisine bağlı olarak da gece öksürüklerin olabileceği unutulmamalıdır.

    TETİKLEYİCİLER

    Ailelerin viral üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra çocukların “göğsüne indiği” söylemleri, bu enfeksiyonları takiben uzun süreli öksürüklerin ve hışıltıların olması astım açısından anlamlıdır. Uzayan ateşsiz, kuru veya, eforla ortaya çıkan öksürükler, astım açısından dikkat çekicidir. Beraberinde hapşırık, su gibi burun akıntısı ve burun kaşıntısı da varsa, bu durum, astıma eşlik eden alerjik rinit için uyarıcı olmalıdır bazı atipik olgular yineleyen krup atakları öyküsü ile de gelebilir. Astımlı çocukların genellikle boya, cila, deterjan, parfüm ve sigara kokusu gibi keskin kokulu iritanlara maruziyeti sonrası öksürmeleri, bronşiyal hiperreaktiviteye işaret eder ve sıklıkla astım için uyarıcı bir bulgudur. Bazen de tetik çekici olan bir aeroallerjen söz konusudur.

    Semptomların mevsimsel değişkenlik göstermesine de astımda sık rastlanır. Ağaç poleni alerjileri ilkbaharda, ot polenleri yazın, küf mantarları ise sonbaharda semptomları tetiklerken, ev tozu akarları ve hayvan tüyleri yıl boyu astım belirtilerine yol açabilirler. Bronkodilatatör ve/veya antienflamatuar tedaviye iyi yanıt alınması da astım tanısını destekleyen bir bulgudur.

    Bunların aksine, bazı özellikler bizi astım tanısından uzaklaştırmalıdır. Örneğin daha yenidoğan döneminden itibaren başlayan alt solunum yolu bulguları, ateşin eşlik ettiği öksürükler, bol balgam çıkarma, gelişme geriliği, kusma ile giden öksürük atakları, akciğer grafisinde infiltrasyonların varlığı, solunum sisteminde veya solunum sistemi dışında sık olarak ortaya çıkan enfeksiyonlar ve astım tedavisine iyi yanıt alınamaması bizi astım tanısından uzaklaştırmalıdır.

    FONKSİYON TESTLERİ ÖNEMLİ

    Muayenede akciğerlerde sibilan-ronflan ve bazen de sukrepitan rallerin duyulması, ekspiryum uzamasının eşlik ettiği bir hışıltı son derecede tipiktir. Bununla birlikte ağır bir nöbet sırasında sessiz akciğerin olabileceği de unutulmamalıdır

    Akciğer grafilerinde sıklıkla iki taraflı havalanma artışı görülür. Alerji ile ilişkili olgularda, artmış eozinofiller,yüksek IgE değerleri, pozitif spesifik IgE ya da deri prick testleri tipiktir. Bunun dışında soluk havasında nitrik oksit ölçümü ya da başka biyomarkerlarin değerlendirilmesi günümüzde rutin olarak kullanılabilen iyi standardize edilmiş yöntemler değildir.

    Astım tanısı koymada en fazla yardımcı olacak testler solunum fonksiyon testleridir. Okul çağından itibaren yapılabilmesi mümkün olan bu testlerde, FEV1 değerlerinin %80’den düşük olması tipiktir. Bir beta 2 mimetik ile FEV1 değerinde % 15’den fazla düzelme saptanması astımı destekleyen en değerli yardımcı laboratuar bulgusudur. FEEF 25-75 değerlerinin düşük olması da, bu ölçümün tarama resti olarak kullanılmasını sağlamaktadır.

    Bütün gelişmelere karşın günümüzde astım tanısı koyduracak en iyi yöntem, halâ iyi bir anamnez, aile öyküsü ve atak sırasında yapılacak bir fizik muayenedir.

  • Beslenme hastalıklarının tanısında laboratuar testleri

    Beslenme hastalıklarının tanısında laboratuar testleri

    Doktor laboratuvar testi sonuçlarında anlamlı anormallikler oluşmadan önce beslenme bozukluğunun sıklıkla farkına varacaktır. Fizik muayene sırasında doktorlar hastaların genel görünümünü, tenlerini, kas tonüslerini, vücut yağlarının miktarını, boylarını, kilolarını ve yemek yeme alışkanlıklarını değerlendirecektir. Doktorlar çocukların normal gelişme ve büyüme hızlarına bakacaktır.

    Beslenme bozukluğu belirtileri varsa doktor hastanın kan hücreleri ve organ fonksiyonunu değerlendirmek için genel laboratuvar tarama testlerini isteyebilir. Spesifik vitamin ve mineral eksikliklerini araştırmak için tek tek ilave testler de istenebilir. Genel olarak beslenme bozukluğu ve/veya spesifik eksiklikler belirlenmişse tedaviye yanıtı izlemek için laboratuvar testleri yapılabilir. Bir kronik hastalık nedeniyle beslenme bozukluğu olan kişinin beslenme durumunun düzenli aralıklarla izlenmesi gerekebilir.Hastaneye yatırılan hastaların beslenme durumları sıklıkla hastaneye kabul edilmeden önce ve kabul sırasında değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme hasta öyküsü, bir diyetisyenle görüşme ve laboratuvar testlerini içerebilir. Bu testlerin sonuçları olası beslenme yetersizliğini gösterdiği takdirde hastalara cerrahi veya başka işlemden önce beslenme desteği sağlanabilir ve derlenme dönemi sırasında hasta düzenli aralıklarla izlenebilir.

    Laboratuvar testleri aşağıdakileri içerebilir:
    Genel tarama ve izleme için:

    Lipitler

    Tam Kan Sayımı

    Kapsamlı Metabolik Panel

    Albumin

    Total protein

    Beslenme durumu ve yetersizlikleri:

    Prealbümin (beslenme bozukluğunda azalır; yükselme ve azalması hızla gerçekleşir; tedaviye kısa süreli yanıtı belirlemede kullanılabilir)

    Demir testleri (Demir, Total demit bağlama kapasitesi ve Ferritin)

    Vitamin ve mineraller (B12 ve Folat, Vitamin D, Vitamin K, Kalsiyum ve Magnezyum)

    Laboratuvar testleri dışında yapılacak tetkikler:

    İç organların sağlıklı olma durumunu, kaslar ve kemiklerin gelişmesini değerlendirmeye yardımcı olmak için radyografik taramalar istenebilir. Bu testler aşağıdakileri içerebilir:

    Radyolojik incelemeler

    Bilgisayarlı Tomografi

    Manyetik Rezonans Görüntüleme

  • Nöropatik ağrının etkin tedavisi – nöral terapi

    Nöropatik ağrı hasardan veya oluşan hasarın şiddetinden bağımsız olarak devam edebilir ve hatta haftalar, aylar ve yıllar içinde şiddetlenebilir. Bu durum nosiseptif ağrıdan çok farklıdır çünkü nosiseptif ağrı, uyaran ortadan kalktıktan sonra hızla düzelir (88).
    Periferik Nöropati Nedenleri
    Travma / cerrahi / basınca sekonder hasar
    Metabolik bozukluklar
    Enfeksiyonlar
    Kansere bağlı
    Toksin yüklenmesi
    İatrojenik
    İlaç
    Alkol ve sigaraya sekonder
    Vasküler hastalıklar
    Beslenme yetersizlikleri ve düzensizlikleri
    Ağır metaller
    Bozucu alanlar
    Genellikle bu grup ağrı sendromlarının en sık görülenleri diabetik nöropati, postherpetik nevralji ve CRPS olarak sıralanabilir. Nöropatik ağrı genellikle yanma, iğnelenme şeklinde olan ve hastalar tarafından rahatsız edici garip bir his olarak tarif edilir.
    a. Sinir sistemi zedelenmeleri sonrasında ortaya çıkan ağrı sendromlarının farkına varılması,
    b. Nöropatik ağrı mekanizmalarının olası tedavi modalitelerinin çalışılabildiği ve araştırılabildiği hayvan modellerinin geliştirilmesi olarak sıralanabilir.
    Uyarana karşı oluşan duyarlılık artışının hem süresi hem de amplitüdü abartılı boyutlara ulaşabilir (hiperaljezi).
    Diabetik nöropati farklı klinik tablolar şeklinde karşımıza çıkabilmekte ve fokal nöropatiler, trunkal nöropatiler ya da mikst simetrik distal nöropatiler şeklinde görülebilmektedir. özellikle mononöropatinin diğer nöropatik ağrı sendromlarından ayırıcı tanısı zorluk göstermektedir. Farklı klinik tablolar arasında en sık görüleni mikst simetrik distal nöropatiler olup, hastada diabetin varlığı biliniyorsa tanı açısından en kolay olanıdır (1, 3, 7, 38).
    Kronik nöropatik ağrı sendromları arasında en karmaşık olanı kuşkusuz Kompleks Rejyonel Ağrı Sendromlarıdır (CRPS). Klinik olarak iki grupta incelenen CRPS (I ve II) için birçok araştırma ve klinik yaklaşım olmasına rağmen patofizyolojisi, hastalığın seyri ve tedavisi ile ilgili birçok bilinmeyen bulunan ağrı sendromlarının başında gelmektedir. Nöropatik ağrısı ya da CRPS olan hastalarda semptomlar çok çeşitlilik göstermektedir (54).
    Nöropatik ağrı tanısında kullanılan parametreleri subjektif ve objektif olarak ayırabiliriz. Subjektif değerlendirmede yer alan en önemli faktörler ağrı tipi ve şiddetinin belirlenmesidir. Bu değerlendirmede birçok farklı ağrı skalası önerilmekle beraber, hangi skala kullanılırsa kullanılsın detaylı ve doğru bir anamnezin tanıda çok önemli olduğu unutulmamalıdır (34, 6, 8, 38, 39)
    Teşhisin Desteklenmesinde Kullanılan Objektif Testler
    1- Pinprik ve dokunma testleri: çok nonspesifik olmasına karşın, nöropatik ağrı sendromlarında ilk kullanılan testlerdir. Hiperaljezi ve allodininin varlığını göstermek açısından önemli olmakla birlikte hasta ile kesin kooperasyon ve hasta eğitimi gerektiği için doğruluk oranları düşüktür. Bu amaçla geliştirilmiş filamanlar olduğu gibi bazı klinisyenler, pamuk, fırça ve iğne gibi daha basit materyaller de kullanmaktadırlar. Testi uygulayan kadar kullanılan ekipmanın da önem taşıdığı bu testler, tek başlarına çok anlamlı sonuçlar vermese de diğer objektif testlerle birlikte kullanılabilirler.
    radyolojik=”””” sans=”””” spesifik=”””” style=”””” testler:=””””>2- Kemik Sintigrafisi: Kemik sintigrafisinin teşhiste yardımcı bir yöntem olabildiğine yönelik yapılan çalışmalarda çelişkili bulgular vardır.
    3- Periferal Kan Akımı: Lazer Doppler Flovmetre ile ölçülen kan akımı, sempatik fonksiyon bozukluğunda erken teşhis sağlamaktadır. Bu yöntem periferik nöropati ya da CRPS teşhisinde yardımcı olabilir.
    4- Kantitatif Duyusal Testler: Vibrasyon, ısı ve soğuk duyularının iletilmesini sağlayan küçük sinir liflerinin fonksiyonlarını test etmektedir. Spesifik olmamakla birlikte ayırıcı tanıda destekleyici olabilir.
    Modern Testler
    1- Laser ile uyarılmış potansiyeller (Laser evoked potentials): İnfrared CO2 ve ısı ile uyarılmış potansiyellerin kullanıldığı bu yöntem, sensoriyel sistemin değerlendirilmesinde çok değerli sonuçlar vermekle birlikte özellikle kullanılan sistemlerin pahalı olması önemli bir dezavantaj oluşturmaktadır.
    2- Deri punch biyopsi: özel boyama yöntemleri aracılığıyla, miyelinsiz ve ince miyelinli periferik sinir liflerinin tetkik edilmesi için kullanılmaktadır.
    Nöropatik ağrı sendromlarında daha başarılı bir tedavi uygulamak için ilk şart, değerlendirme ve tanının erken yapılmasıdır. Erken yapılmış bir sınıflama ve doğru yapılmış bir sensoriyel değerlendirme, tedavide çok önemli rol oynamaktadır.
    Nöropatik ağrısı olan hastalarda tedavinin hedefi, spesifik belirti ve semptomlara karşı olmalıdır. Tedavi yaklaşımı ağrının hafifletilmesi ve yaşam kalitesinin yükseltilmesidir.
    Genel olarak trisiklik antidepresanlar ve özellikle Amitriptilin ilk seçilen ajan olmakta, bu ilaca yanıt alınamadığı takdirde antikonvülzanlar kullanılmaktadır (54).
    Opioidlerin nöropatik ağrıda kullanımları ile ilgili tartışmalar sürmektedir. Bazı klinisyenler nöropatik ağrının opioidlere dirençli ağrılar olduğunu iddia ederken, diğer bir grup etkili olduklarını ancak doz ayarlamasının doğru yapılması ve gerekirse yüksek dozlara çıkılması gerektiğini bildirmektedirler. Opioid ajanlar içerisinde şüphesiz en etkili olanı, zayıf bir sentetik ajan olan Tramadol Hidroklorid olup serotonerjik mekanizmalar üzerinden etki gösterdiğinin ortaya konmasından sonra yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar bildirilmiştir (92).
    Son yıllarda nöropatik ağrı tedavisinde yer alan önemli bir seçenek de gabapentin olmuş ve başlangıçta düşünüldüğü gibi GABA üzerinden etki etmediği ortaya konduğu halde, bilinmeyen bir mekanizma ile nöropatik ağrıda etkili olmaktadır. Gabapentinin, gerek terapötik aralığının çok geniş olması, gerekse yan etkilerinin diğer ajanlara göre azlığı, klinik kullanımını artırmaktadır. Proteinlere bağlanmaması, metabolize edilmemesi, karaciğer enzimlerini indüklememesi ve inhibe etmemesi nedeniyle diğer ilaçlarla etkileşime girmemesi de kullanımını artırmıştır. (36)
    II. Nöralterapi ile Nöropatik Ağrıya Yaklaşım:
    II.I. Nöralterapi'nin Uygulama Koşulları:
    Uygulama yapılması gerekli midir?
    Tanı ve hastalığı ortaya çıkaran neden yeteri kadar sorgulandı mı?
    II.II. Nöralterapi'de Patofizyoloji'nin önemi ve Temel Madde Kavramı
    Bilindiği gibi organizmadaki bütün hücreler sıkı bir birliktelik gösterir ve sempatik sinir sonlanmalarıyla düzenlenirler. Dolayısıyla hücre ve hücre duvarı fonksiyonlarının büyük çoğunluğu, bu lifler tarafından organize edilir.
    Nöralterapi Akademisi klinik gözlemlere dayanarak bunu yıllar önce ortaya koymuş olsa da, bu araştırma demir perdenin kalkmasıyla ulaşılabilir hale gelmiştir (Magdeburg üniversitesi, Almanya).
    Eğer organizma bunu başaramazsa sempatik sinir sistemi devamlı olarak etkilenecek ve kronik bir yanıt verecektir. Rickers bu teorisini canlı hayvan deneyleriyle de ispatlamıştır.

    Temel Madde olarak adlandırılan bu yapı, filogenetik olarak sinir ve hormon sisteminden daha önce oluşmuştur.
    Temel madde, matriks olarak da adlandırılmaktadır. Böbrekler, akciğerler, karaciğer ve deri gibi detoksifiye edici organların aşırı yük altında k