Etiket: Test

  • Sjögren sendromu nasıl seyreder? Tanı nasıl konur ?

    Sjögren sendromu nasıl seyreder? Tanı nasıl konur ?

    Sjögren Sendromu sizi sakat bırakmaz ancak şikayetler günlük yaşam kalitesini bozacak şekilde rahatsızlık yaratabilir ve uzun sürebilir. Az sayıda kişide eklem iltihabı (artrit) ya da karaciğer, böbrek etkilenmeleri izlenebilir. Ancak genelde hastalık sadece gözyaşı ve tükürük bezlerini etkiler.

    Sjögren Sendromu olan bazı hastalarda nadiren lenfatik dokulara ait kanserlerde yani lenfomalarda artmış risk görülebilir. Çoğu hastada bu risk artışı olmaz ancak sizin ve doktorunuzun koltukaltlarında, boyunda, kasıklarda büyümüş lenf bezlerinin varlığı ya da tükürük bezlerinde inatçı-süreğen büyüme için uyanık olmanızda fayda vardır. İyi haber lenfomaların tedavisinin oldukça etkili ve tedaviye yanıtın da yüz güldürücü olmasıdır.

    Göz ve ağız kuruluğunun aşağıdaki listede görülebileceği üzere başka sebepleri de olabilir:

    Sicca Sendromu; özellikle yaşlandıkça ortaya çıkan, gözyaşı ve tükürük bezlerinin daha az salgı üretebilmesiyle ilgili bir durumdur

    Sarkoidoz gibi, gözyaşı ve tükürük bezlerinde hasar yaratabilecek başka hastalıklar

    Alerji ve depresyonda kullanılan bazı ilaçlar ağız ve göz kuruluğu yapabilir.

    Göz kapaklarında yağ üretimini sağlayan bezlerdeki iltihabi durum (blefarit) ve buna bağlı olarak göz yağının koruyucu film tabakasının buharlaşması

    Doğru bir teşhis için doktorunuzu görmeniz esas olandır. Doktorunuz şikayetlerinizi değerlendirecek ve gözleriniz ve ağzınızdaki kuruluğun derecesini değerlendirmek amacıyla tetkikler isteyecektir.

    Şikayetler oldukça çeşitli olabildiğinden ayrıca bir göz doktoru, bir kulak burun boğaz doktoru ve bir romatoloji uzmanının değerlendirmesi gerekecektir.

    Hangi Testler Yapılır?

    Teşhise yardımcı temel testler şu şekilde özetlenebilir:

    Gözyaşı Üretimi testi (Schirmer Testi):

    Steril ve üzerinde bir derecelendirme cetveli bulunan kağıt bir şerit yardımıyla yapılır. Şerit göz kenarından içeriye kıvrılacak şekilde yerleştirilir ve alt göz kapağından aşağıya doğru uzanması sağlanır. Bu uygulama beraberinde bir rahatsızlık duygusu yaratıp gözyaşının üretimini arttırmayı hedefler. 5 dakika için şerit kağıtta meydana gelen ıslanma değerlendirilir ve yorumlanır.

    Göz muayenesi:

    Göz doktorunuz gözünüze bir boya damlatacaktır (floresan boya veya kimi zaman da Lissamin yeşili boyası) ve slit lambası adında bir cihazla muayene yapacaktır. Işık kaynağı bir yarıktan ince bir çizgi şeklinde ışık oluşturur ve büyüteç fonksiyonu da gözün yüzeyinin daha detaylı incelenmesine olanak sağlar. Böylece her gözün yüzeyindeki sıvı film tabakasının görülüp değerlendirilmesi gerçekleştirilebilir. Değerlendirilen sıvıda azalma varsa bu durum Sjögren Sendromu’nun bir işareti olabilir.

    Tükürük üretimi testi:

    5 dakika boyunca bir kutuya oluşan tükürüğünüzü sürekli tükürmeniz istenir. Bu süre sonunda ürettiğiniz tükürük miktarı değerlendirilir

    Ultrasonografi:

    Tükürük bezlerinin ultrasonografide genelde düzenli ve gri renkli bir görüntüsü vardır ancak SS’nda siyah renkli yuvarlak alanlar olarak görülebilirler.

    Siyalografi (Tükürük Bezleri ve Kanallarının Röntgen Filmi):

    Görüntü elde etmek amacıyla kontrast boya uygulanır böylece tükürük bezi ve kanalları filmde seçilebilir hale gelir. Tanı amacıyla çok nadiren istenen bir tetkiktir ve özellikle sık enfeksiyon geçiren kişilerde tükürük bezi kanallarındaki bir tıkanıklığı ayırt etmek kullanılır.

    Diğer filmler:

    Nadiren MRG (Manyetik rezonans görüntüleme) istenebilir.

    Kan tahlilleri:

    Sjögren Sendromu olan kişilerde sıklıkla yüksek düzeyde antikor bulunur. Bu antikorlar kan tahlilleri ile saptanabilir. Yüksek miktarda antikor varlığı kanı daha yoğun hale getirebilir ve bu durum Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESR) ile ölçülebilir. ESR, bir test tüpünün içerisinde alyuvarların ne kadar hızla dibe çöktüklerini ölçer. Kan ne kadar yoğunsa, çökme hızı o kadar fazla, sedimantasyon değeri o kadar yüksektir. Sjögren Sendromu olan hastalar kendilerini iyi veya hasta hissetmekten bağımsız bir şekilde, genelde yüksek ESR değerlerine sahiptirler. Sjögren Sendromu’nda ESR değeri veya C-reaktif protein (CRP) değerleri, hastalığın ne kadar alevlenme döneminde veya yatışma döneminde olduğunu değerlendirmede etkisizdir.

    İki önemli antikorun adı anti-Ro ve anti-La antikorlarıdır. Primer Sjögren Sendromu olan kişilerin %75’nde anti-Ro ve %40-50’nde anti-La antikorları bulunur ve bu antikorlar Lupus hastalarında da bulunabilirler. Göz ve ağız kuruluğu olan bir kişide anti-Ro ve/veya anti-La antikorlarının varlığı kuvvetle muhtemel Sjögren Sendromu tanısını işaret eder.

    Dudak biyopsisi:

    Lokal anestezi ile yapılan alt dudak biyopsisinde birçok küçük tükürük bezi örneği alınabilir ve bu örnekler mikroskopta incelenebilir. Bu tetkik, özellikle ileride lenfoma riskinin varlığını ve daha ileri değerlendirme ihtiyacını teşhis etmek amacıyla, giderek artan oranda yapılan bir tetkik olmaya başlamıştır.

    Eğer boyun, koltukaltı, kasıkta lenf bezi büyümesi, göğüs, karaciğer, böbrek veya sinir sistemi tutulumunu düşündüren bulgu ve şikayetler varsa bu durumda daha detaylı ve farklı ileri tetkikler de istenecektir.

  • Romatoid artrit tanısı nasıl konur?

    Romatoid artrit tanısı nasıl konur?

    Hastalığın erken dönmelerinde kesin tanı konmasını sağlayan tek bir test yoktur. Doktorunuz bulgularınıza, muayenenize ve kan tetkiki, röntgen ve diğer görüntüleme yöntemlerinin sonuçlarına göre tanıya ulaşmaya çalışır.

    Romatoid artrit eklem dışında diğer organlarda da etki gösterebileceğinden size bağlantılı gibi görünmese de tüm bulgularınızı doktorunuza söylemenizde fayda vardır.

    Kan tetkikleri:

    Kan tetkikleri ile iltihabi sürece bağlı kanınızda ortaya çıkan değişimler tespit edilir. İltihabi sürecin tespitinde kullanılan testler Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESR) ve C-Reaktif Protein (CRP) ölçümüdür. İltihabi süreç varlığında bu testlerde yükselme görülür.

    Kan tetkikleri ile kansızlık olup olmadığı da tespit edilebilir. Ayrıca bağışıklık sistemine tepki olarak ortaya çıkan bir antikor olan “Romatoid Faktör” bakılabilir. Romatoid faktör RA hastalarında sıklıkla pozitif bulunmakla beraber bazı başka hastalıklarda ve hatta sağlıklı bireylerde bile bulunabileceğinden RA tanısı koymak için tek başına yeterli değildir. Diğer yandan RA’in erken evrelerinde Romatoid Faktör sadece %50 hastada pozitif bulunur. Bu nedenle bu testin negatif bulunması da hastalığın olmadığı anlamına gelmez. Her 5 RA hastasından birinde Romatoid Faktör hiç pozitif olmaz.

    Bir diğer tanısal antikor testi anti-CCP’dir (Anti-cyclic Citrullinated Peptide). Bu test pozitif saptanan bireylerde RA olma olasılığı çok daha yüksektir. Hem RF hem de anti-CCP (+) bunan hastalarda hastalığın daha ağır seyredebileceği düşünülür.

    Röntgenler yoluyla eklemde iltihabi sürece bağlı oluşmuş hasarın değerlendirilmesi mümkündür. Romatoid artrit özellikle el ve ayak eklemlerinde görüldüğü ve hasar yaptığı için doktorunuz takip ve değerlendirme amaçlı olarak şikayetiniz olmasa bile bu bölgelerin röntgenlerini isteyebilir. Röntgen dışında başka hastalıklardan ayırt etme, erken dönemde tanı koyma ve süreci takibi için eklem ultrasonografisi ve manyetik rezonans görüntülemeleri istenebilir.

    Hastalık sürecinin takibi, ilaç ihtiyacının değerlendirilmesi ve olası ilaç yen etkileri açısından bu tetkiklerin belli aralıklarla kontrolü gerekir. Rutin kan tetkiklerinin kontrolü genelde 3-4 ayda bir tekrarlanmalıdır.

  • Riskli hastaların sindirim sistemindeki kanserlerin taranması

    Riskli hastaların sindirim sistemindeki kanserlerin taranması

    -İlerleyen yaşla birlikte hücrelerdeki çoğalmayı kontrol eden mekanizmalar zayıflamakta, o güne dek yapılmış olan hücresel hatalar da birikmektedir.

    -Hiçbir şikayeti olmayan sağlıklı bireylerde kanser taraması yapılarak etrafa yayılmadan hastalığı erken evrede yakalamaya çalışılmaktadır. Bu sayede hastalık daha kolay tedavi edilebilir.

    -Tarama ile erken tanı günümüzde bazı kanser türlerine olanak tanırken bazıları hakkında fikir vermez.

    -Ayrıca tarama testleri her zaman yüzde yüz kanseri göstermez. Bazen kanser olmayan hastalarda varmış gibi bulgular verebileceği ve nadiren bazı kanser vakalarını da atlayabileceği hiç bir zaman unutulmamalıdır.

    -Sindirim sisteminde kolorektal (kalın bağırsak) kanserlerinin erken tanısı tarama testleriyle konulabilirken mide kanseri, yemek borusu kanseri, ağız içi kanserlerinin günümüzde kabul edilmiş tarama testi yoktur.

    Kolorektal Kanserde tarama testleri:

    Gaitada Gizli Kan Testi: Sadece mikroskop altında gözlenebilecek çok az miktardaki kan bu test ile mikroskobik incelemeye gerek kalmadan dışkıda araştırılır. 50 yaşından sonra yılda bir kere yapılmalıdır.

    Sigmoidoskopi: Rektumdan ilerletilen sigmoidoskop (lens ve ışık) ile rektum ve sigmoid kolon (kolonun aşağı kısımları) görüntülenir. Beraberindeki aparat ile doku örneği de alınabilir ve mikroskop altında incelenebilir. 50 yaşından sonra beş yılda bir kere uygulanmalıdır.

    Baryum Enema: Baryum denilen ve radyolojik yöntemlerle görüntülenen sıvı rektuma verilir. Baryum alt sindirim sistemini kaplar ve alt sindirim sistemi X ışınları ile görüntülenir. 50 yaşından sonra beş yılda bir kere uygulanabilir.

    Kolonoskopi: 50 yaşından sonra riski olamayan kişilerde beş yılda bir kere uygulanmalıdır. Pozitif çıkan bağırsaklarla ve rektumla ilgili her testten sonra kolonoskopi yapılmalıdır.

    Parmakla Rektal Muayene

    Virtual Kolonoskopi: Bilgisayarlı tomografi ile kolonun görüntülenmesidir.

    DNA Gaita Testi: Dışkıda bulunan hücrelerin DNA ları incelenir. Buradaki genetik değişiklikler kolorektal kanserin işareti olabilir.

    Eğer aşağıdaki risk faktörleri varsa, bu testlere daha erken yaşta başlanabilir veya daha sık uygulanabilir:

    -Daha önce bağırsaklarda polip tespit edilmişse,

    -Genetik bir yatkınlığı varsa,

    -1. derece akrabalarda polip veya barsak kanseri varsa,
    -Kronik (uzun süreli) bir barsak hastalığı varsa

  • Moxo Testi

    Moxo Testi

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite günlük hayatımızda en sık duyduğumuz kavramlar arasına girmeye başladı. Keşfetmeye meraklı, ödev alışkanlıklarında problem yaşayan çocuklar için ebeveynler  ‘Dikkat dağınıklığı var bizim çocukta, hiperaktif bizimki…’ gibi etiketlemelerde bulunabiliyorlar.  Bu tanıyı koymaya yardımcı olmak için gerçekleştirilen testlerden biri de MOXO.

    Dikkat becerilerini ölçen çalışmaların çoğu, kalem- kağıt eşliğinde yapılan ve süreç içerisinde test uygulayıcısının aktif olduğu çalışmalardır. Bu sebepten uygulayıcıdan kaynaklanan hatalar, çocuğun performansına yansıyabilir. Moxo, danışanın günlük çevresini teste yansıtmaya çalışan bir çalışmadır.

    Moxo Testi, bilgisayar ortamında 6 yaşından itibaren uygulanabilir. Test çocuğun dikkat performansının yanı sıra, hiperaktivite, dürtüsellik ve zamanlama alanlarını da normlara göre kıyaslayabilir.

    Dikkatsizlik; uzun ve sıkıcı görevler üzerinde dikkati yoğunlaştıramama, dikkati dağıtan ögelerden fazlasıyla etkilenme, dalgın, unutkan ve dağınık olma durumları ile örneklendirilebilir.

    Hiperaktivite; çevredeki uyaranlardan birbiri ardına gelen, süzgeçten geçiremedikleri bilgi ve etki bombardımanına uğrayarak diğer insanlar tarafından ‘kontrol edilemez’ olarak algılanan bireyler için  kullanılan terimdir.

    Dürtüsellik; kendini kontrol etmeden güçlük yaşama, diğerleri tarafından umursanmama, düşüncesiz olarak algılanma olarak tanımlanabilir.

    Moxo Testi;

    o  İstemesine ve çaba göstermesine rağmen derslerde başarılı olamayan,

    o  Küçüklükten beri hep hareketli olan, sık yaralanmaya maruz kalan,

    o  Sınavlarda ve günlük hayatında zamanlama problemi yaşayan,

    o  Ödevlerini hep son ana bırakan, programlı çalışamayan çocuklara uygulanabilir.

    MOXO Testi sonucunda, çocuğun performansını detaylı olarak yansıtan bir rapor elde edilir. Raporda, çocuğun performansının yaş düzeyine uygun olup olmadığı, hangi alanlarda zayıf olduğu ve zayıf olan alanlarının da hangi düzeyde sorun teşkil ettiği belirlenmiş olur. Zayıf olan alan yönelik ebeveynlerin nasıl çalışmalar yapabileceği, öğretmenlerin öğrenme ortamında ne gibi düzenlemeler yapmaları gerektiğine dair bilgilendirmeler yapılır.

  • Reaktif hipoglisemi nedir?

    Reaktif Hipoglisemi nedir?

    Özellikle karbonhidrattan zengin bir yemekten 3-5 saat sonra ortaya çıkan bir açlığı takiben kan şekerinin düşmesi sonucu yaşanan aşırı terleme, çarpıntı, ellerde titreme, konsantrasyon kaybı, sinirlilik, bulantı, aşırı acıkma hissi oluşur. Bu yakınmalar karbonhidrat alımından hemen sonra düzeliyorsa, bu tablo “reaktif hipoglisemi” olarak adlandırılır.

    Reaktif Hipoglisemi nasıl gelişir?

    Şeker metabolizmasındaki düzensizlik, reaktif hipogliseminin en sık nedenidir. Normalde, gıdalarla aldığımız şeker hücre kapısına kadar taşınır, insulin denilen hormon sayesinde hücre içine girer, yanarak enerjiye dönüşür ve böylece yaşam devam eder. Reaktif Hipoglisemi genelikle insülin direnci ile beraberlik gösterir. Vücut gelişen insulin direncini aşabilmek, şekeri hücre içine sokabilmek için, olması gerekenden daha fazla insulin salgılamaya başlar. Daha fazla salgılanan insulin sayesinde, yemeklerden veya karbonhidratlı bir gıdanın alımından hemen sonra şeker düzeyi normal sınırlarda kalır. Bu normal değerlerin sağlanması ancak fazla miktarda insulinin kana geçmesiyle mümkün olduğundan, ilerleyen saatlerde kandaki yüksek insulin şekerin düşmesine neden olacaktır. Kişi bir defada ne kadar fazla karbonhidrat alırsa, o kadar daha fazla insulin salgılanacaktır.

    Reaktif Hipoglisemi ne zaman ortaya çıkar?

    Reaktif hipoglisemi prediabetik dönemde, gastrik boşalma zamanının kısaldığı durumlarda, duodenal ulserde, gastrojejunostomi operasyonlarından sonra da ortaya çıkar. Hipertiroidi gibi gastrointestinal motiliteyi hızlandıran hastalıklarda aynı tabloyu ortaya çıkarırlar. idyopatik reaktif hipoglisemi oldukça sık rastlanan bir tablodur. Rafine karbonhidrattan zengin bir yemekten 3-5 saat sonra ortaya çıkan bu tabloda semptomları gözden geçirdiğimizde, hipogliseminin kardiyolojik ve psikiyatrik hastalıklara benzeyebilir ve bu gibi durumlarda hipogliseminin araştırılması gerekir.

    Reaktif Hipoglisemi tanısı nasıl konur?

    Tanıda kullanılan iki önemli test vardır:

    Uzamış açlık testi

    Oral glukoz tolerans testi

    Uzamış açlıkta normalde kan şekeri düşer. insülin de bu düşüşü izler. Açlığın 72. saatinde kan şekeri 45 mg/dl çevresindedir ve burada sabit kalır. Glisemi 30 mg-40 mg/dl iken pratik olarak insülin undetectable (ölçülemez) olmalıdır.

    Oral glukoz tolerans testi reaktif hipoglisemiyi ortaya çıkarmakta kullanılır. Fizyolojik olmadığı ileri sürülmektedir. Bununla beraber henüz yerine koyabileceğimiz bir test yoktur. Bununla beraber 6 saat süren oral glukoz tolerans testinde, test sırasında yakınmaların olması ve gliseminin 55 mg/dl’nin altına düşmesi tanıda önemlidir.

    Reaktif Hipoglisemi ile beraber olan hastalıklar nelerdir?

    Hipertansiyon,migren,aritmi,gıda alerjisi,düşük riski reaktif hipoglisemi ile sıklıkla birliktelik gösterir.

    Reaktif Hipoglisemi nasıl tedavi edilir?

    Diyet ve egzersizle tedavi edilir. Düşük Glisemik indeksli diyet verilebilir.İnsülin direnci için kullanılan ilaçlar şikayetleri azaltabilir.

    .

  • Alerjik rinit ( saman nezlesi )

    Rinit, burun içi mukozanın iltihabi bir rahatsızlığı olup çeşitli sebeplere bağlı olabilir. Enfeksiyöz, non-enfeksiyöz, alerjik ve non-alerjik rinit olarak incelenebilir. Alerjik rinit (AR=saman nezlesi) en sık görülen tipi (%10-25) olup; diğer alerjik hastalıklar gibi giderek artan sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. Saman nezlesi, klinik olarak mevsimsel, yıl boyu süren ve yıl boyu sürüp mevsimsel artışlar gösteren klinik bulguları nedeniyle üç grupta incelenebilir.

    Bu sınıflamanın yanı sıra günümüzde bulguların devamlılığı, ciddiyeti ve yaşam kalitesi parametrelerini baz alan intermitan (aralıklı) veya persistan (devamlı); hafif ya da orta/ağır sınıflamaları da kullanılmaktadır. Saman nezlesi, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, hapşurma, burun kaşıntısı bulgularının en az ikisi veya daha fazlası ile karakterizedir. Bulgular günde bir saatten fazla sürmelidir. Hastalıktan sorumlu alerjenler; polenler, küf mantarı sporları, ev tozu akarları, havyan kaynaklı proteinler ve hamam böceği çıkartılarıdır. Nadiren gıda alerjenleri de saman nezlesi gibi solunum yolu alerjilerine neden olabilir. Saman nezlesinde tanı, bu hastalığa ait özel bazı sorularla alınan ayrıntılı bir hastalık hikayesi; burun, sinüsler, boğaz bölgesi ve akciğerlerin ayrıntılı muayenesi ile birlikte genel bir fizik muayene ile beraber laboratuar testleri yardımı ile konulabilir.

    Hastadan şikayetler öğrenilirken kapalı uçlu sorular (Burun tıkanıklığı var mı? Burunda su gibi akıntı var mı? Burunda kaşıntı var mı? Hapşurma var mı? gibi) sorularak durum netleştirilebilir. Bunun yanında hastada olabilecek göz, kulak, boğaz ve sinüslere ait bulgular sorulmalıdır. Üst hava yolunun böylece sorgulanmasından sonra, alerjik astım için de büyük risk altında olan bu hasta grubunda öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum, astım nöbeti gibi astıma ait bulguların da sorgulanması mutlaka gereklidir. Hastaların soygeçmişleri de yol gösterici olabilir. Ailede başka bireylerde alerjinin var olup olmadığı mutlaka sorulmalıdır. Saman nezlesi olan bir hastanın ailesinde de genellikle alerjik hastalık (rinit, astma, atopik dermatit gibi) olabilir. Mevsimsel özellikli saman nezlesi olan hastalarda burunda su gibi akıntı ve hapşurma en önde giden bulgulardır; buna rağmen yıl boyu alerjik nezlesi olan vakalrda ise daha sıklıkla burun tıkanıklığı bulgusu görülür. Hastaların bulgularının oluşma dönemleri de önemlidir. Polenler saman nezlesinin en önemli nedenidirler. Bu nedenle polen alerjisine daha hastalık hikayesi alınırken tanı konulabilir.

    Ülkeden ülkeye, bitki örtüsü ve iklim çeşitliliğine göre farklılıklar göstermekle birlikte çoğunlukla polenler kış haricinde diğer mevsimlerde mevs,msel saman nezlesine neden olabilmektedir. Ülkemizde ağaç polenleri en erken polenizasyona ve bulgulara neden olan alerjenlerdir. Ağaç polenlerinin Şubat ayının ortasından başlayıp Nisan ayı sonuna kadar polenizasyon yaptığı bilinmektedir. Çayır otu polenleri ise Mayıs ayı ortasından Ağustos ayı başına kadar polenizasyon yaparlar. Son baharda (Temmuz ayı ortalarından Ekim ayına kadar) ise yabani ot polenleri bulguların oluşmasından sorumlu alerjenlerdir. Mantar sporları da önemli bir alerjik nezle etkeni olup yıl boyu önemli alerjen kaynağı olabilirler. Ancak; daha çok Mayıs ve Ekim ayları arasında en çok karşılaşılırlar. Muayenede burunla birlikte diğer üst solunum yolu da dikkatlice gözden geçirilmelidir.

    Baş boyun, göğüs ve komşu bölgelerin de muayenesi yapılmalıdır. Alerjik nezle tanısı; hikaye ve iyi bir muayene ardından yapılacak testlerle desteklenmelidir. Bugün için birçok alerjen deri testlerinde uygulanmak üzere standardize edilmiş halde hazırlanmıştır. Bu test materyalleri ile uygulanabilecek en güvenilir test deri prick testidir. Ancak test mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanınca yapılmalı ve yorumlanmalıdır. Testin duyarlılığı ve özgüllüğü oldukça yüksek olup kolayca tekrar edilebilir olması en önemli avantajlarıdır. Hastalar en az 1 hafta-10 gün önce eğer alıyorlarsa antihistaminik (alerji ilaçları), antidepresan, grip ilaçları gibi tedavilerini kesmelidirler. Test esnasında pozitif ve negatif kontrol mutlaka uygulanmalıdır. İntradermal testler nadiren gerekli olabilir. Bunlar dışında kanda eozinofili (alerjik reaksiyonlardaki hücreler) ve total IgE (alerji antikoru) araştırmaları çok sınırlı yararları olan testlerdir. Hastalarda tarama testi olarak multi-RAST ya da phadiotop yöntemi denilen yöntemlerle sık rastlanan alerjenlere özgül IgE antikorlarının araştırılması kullanılabilir. Deri prick testinden korkan küçük çocuklar, antihistaminik tedavisini kesemeyen, birlikte lezyonlu deri hastalığı olanlar veya dermografizmi olan hastalar için alerjene özgül IgE’ ler bir miktar kan alınarak araştırılır.

    Bu amaçla ELISA, FAST ve RAST gibi testler kullanılır. Ancak bu testlerin duyarlılığı deri testlerine göre daha azdır. Burun akıntısından alınan sürüntü materyalinin eozinofili açısından incelenmesi de destekleyici olabilir. Non-spesifik ya da alerjenle uygulanan nazal provakasyon testi (burun uyarı testi) de son derece duyarlı bir test olup; hastalığın gidişini takip etmek amacıyla da kullanılabilir. Spesifik nazal alerjen provakasyon testleri son derece kıymetlidir; ancak, pahalı ekipmanlar gerektirmesi ve zaman alması açısından günümüzde halen daha çok araştırmalar için kullanılmaktadır ve rutin uygulaması kısıtlıdır. Özellikle mesleksel rinitin tanısında da faydalı olabilir. Radyolojik incilemeler nadiren gerekli olabilir. Bunlar dışında astım açısından solunum fonksiyon testi ve gerekli ise akciğer provakasyon testleri uygulanabilir. Sağlıklı günler dileğiyle… Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Anti-tnf ilaç tedavisine başlamadan önce hepatit b taraması nasıl yapılmalı?

    Dünya nüfusunun üçte birinin hepatit B virüsü ile enfekte olduğu biliniyor. Geçtiğimiz 10 yılda yoğun aşılama kampanyaları sayesinde ülkemizde hastalığın görülme sıklığı önemli ölçüde azalsa da, halen toplumun yaklaşık olarak %5'inin bu virüsü taşıdığı bilinmekte. Hepatit B virüsü, kişiden kişiye kan yoluyla, cinsel yolla ve anneden bebeğe bulaşabilen, karaciğeri etkileyerek hepatit ve bunun bir belirtisi olarak sarılık oluşturabilen bir virüs. Virüsün bulaşmasını takiben hastaların büyük bir bölümünde vücudun savunma mekanizmaları virüsü temizlese de, virüsle karşılaşan kişilerin %5-10 kadarında hastalık kronikleşiyor. Hepatit B'nin kronikleştiği kişilerin ise yüzde 20-40'ı siroza yakalanıyor ve bunların da yaklaşık dörtte birinde karaciğer kanseri gelişiyor. Hastalığın sonuçlarının ciddiyetine rağmen toplumda olguların çok azına tanı konulmakta, ve pek çok insan Hepatit B virüsü taşıdığını bilmeden, tehlikenin farkında olmadan yaşamaya devam etmekte.
    Yukarıda da belirttiğim gibi konunun toplum geneli için önemine ek olarak, bu durum çeşitli romatolojik hastalıklar nedeniyle (romatoid artrit, ankilozan spondilit, psöriatik artrit) anti-TNF grubu (infliksimab, etanercept, adalimumab) ilaç başlanılacak hastalar için ayrı bir önem göstermekte. Bu grup ilaçların vücutta uykuya yatmış durumda bekleyen hepatit B virüsünü uyandırarak (reaktive ederek) yeniden iltihap yarattığı, ilaçların kullanıma girmesinden kısa bir süre sonra fark edildi. Böyle durumlar anti-TNF grubu ilaçların kullanımına engel değil ancak hastaya bu ilaçlar ile beraber hepatit B virüsü için de tedavi başlanılması gerekiyor.
    Kişinin hepatit virüsü ile karşılaşıp karşılaşmadığını ve karşılaştı ise vücudun buna karşı nasıl bir reaksiyon gösterdiğini anlamamıza yarayan çeşitli laboratuvar testleri mevcut. Yakın zamana kadar çoğu hekim, anti-TNF ya da diğer bağışıklık sistemini baskılayan ilaç başlayacağı hastalarına bu testlerden sadece 1 ya da 2 tanesini yaparak hastanın hepatit B durumu hakkında karar vermeye çalışıyordu. Romatolog olarak çoğunlukla yaptığımız uygulama eğer hastada “HBsAg” testi pozitif ise, hastayı gastroenteroloji uzmanına yönlendirerek uygun anti-viral tedavi almasını sağlamak, “anti-HBs” pozitif ise hastanın daha önceden virüsle karşılaşıp bağışıklık geliştirmiş olduğuna kanaat getirerek (doğal ya da aşılama yoluyla) herhangi bir girişimde bulunmamaktı.
    Tayvanlı araştırmacılar (Dünyada hepatit B'ni en sık olarak görüldüğü ülkelerden biri) tarafından yürütülen ve Annals of the Rheumatic Diseases'in Ekim 2011 sayısında yayınlanan bir çalışma ise yukarıda saydığımız testlere ek olarak “anti-HBc” testinin yapılmasının, bir şekilde gizli kalmış (diğer 2 test ile tanınamayan) Hepatit B hastalarını da ortaya çıkartarak bu hastaların uygun şekilde izlenmesi ve gerektiğinde anti-viral tedavi almasına yardımcı olabileceğini ortaya koydu.
    Sonuç olarak, anti-TNF grubu ilaçlardan birisini kullanacak iseniz, bu ilaçlara başlamadan önce sizden şu üç testin (HBsAg, Anti-HBc, ve anti-HBs) istenmiş olduğundan emin olunuz.

  • Kanserde erken tanı

    Kanserde erken tanı

    Kanser tedavisinde en önemli adım kanserin erken dönemde tanınmasıdır. Ne yazık ki pek çok kanser türü daha tanı konulduğunda ileri evrede olmaktadır. Bu nedenle bir takım belirtiler ortaya çıktığında bir uzmana başvurmalıyız. Bu belirtiler:

    – Kilo kaybı

    – Halsizlik ve yorgun hissetme

    – Solukluk

    – Vücudun herhangi bir yerinde geçmeyen ağrı

    Tedaviye rağmen geçmeyen yakınmalar hem hasta hem de tedavi eden doktoru tarafından uyarıcı olmalı allta kanserin var olabileceği unutulmamalıdır. Sık görülen kanserlerde genel özellikler nelerdir. Kısaca gözden geçirelim

    MEME KANSERİ
    Belirtiler:
    — Memede ele gelen kitle,

    — Meme derisi üzerinde kalınlaşma, çökme veya çekilme,

    — Meme başından berrak veya kanlı akıntı

    — Memede ağrı

    Risk Faktörleri:
    Meme kanseri genellikle elli yaşın üzerinde olan kadınlarda; hiç çocuğu olmamış kadınlarda, ilk çocuklarını otuz yaşından sonra doğuran kadınlarda, hiç emzirmemiş olan kadınlarda, ideal ağırlıklarının yüzde 40 üzerinde olan kadınlar ile cinsel olgunluğa gecikmiş olarak gelen veya gecikmiş menapozu olan kadınlarda ve ailesinde (anne veya kızkardeşlerde) menapoz öncesi meme kanseri olayı olan kadınlarda ortaya çıkar.

    Tarama ve takip

    Kendi kendine meme muayenesi: 20 yaşından başlayarak her ay yapılması önerilir.

    Klinik meme muayenesi: 20-40 yaş arası 2-3 yılda bir, 40 yaş üzerindeki kadınlarda ise her yıl doktor tarafından yapılması önerilir.

    Mammografi (meme röntgeni): 50 yaş üzerindeki kadınlarda yılda bir yapılması önerilirken, 40-50 yaş arasındaki kadınlarda meme dokusu daha yoğun olduğu için şüpheli kitleleri gösterme başarısı daha düşüktür. Bu yaşlar arasında yapılıp yapılmayacağı, yapılacaksa da hangi sıklıkta yapılması gerektiği tartışmalıdır. Amerikan Kanser Cemiyeti mammografi çekimlerinin 40 yaşında başlamasını ve her yıl tekrarlanmasını önermektedir.

    AKCİĞER KANSERİ

    Belirtiler:
    — Geçmeyen veya karakter değiştiren öksürük,

    — Kanlı, pis kokulu balgam,

    — Yeni gelişen ses kısıklığı veya değişikliği,

    — Göğüs kafesinde ağrı,
    — Sık ve uzun süreli akciğer enfeksiyonu (bronşit, zatürre) geçiriyor olma
    Risk Faktörleri:

    Çok sigara içmek ve özellikle astbest olmak üzere çevre kirletici maddelere maruz kalmak.

    Tarama ve takip:
    Kırk yaşın üzerinde olan herkesin bir göğüs röntgeni çektirmesi gerekir. Bunu takip eden göğüs röntgenleri doktorunuzun kişisel kararına göre yapılacaktır.

    KOLOREKTAL (KALIN BAĞIRSAK VE REKTUM) KANSER

    Belirtiler:
    — Uzamış ishal veya kabızlık,

    — Barsak hareketlerinde düzensizlik,

    — Koyu renkli veya kanlı dışkı,

    — Uzun süreli karın ağrısı veya baskı hissi,

    — Açıklanamayan kilo kaybı varsa

    Kanser Riski Faktörleri:
    Aile üyelerinden birinde geçmişte kolorektal polip (iyi huylu tümoral oluşum) veya kolorektal kanser veya kronik ülserleşmiş kolit olması.

    Tarama ve takip:
    50 yaşından itibaren kadın ve erkeklerde tarama testlerinden birinin yapılması önerilmektedir. Bu testlerden herhangi birisi şüpheli çıkarsa mutlaka kolonoskopi yapılmalıdır.
    Kalın barsak kanseri taramasında 5 test kullanılabilir. Bunların başarı oranları birbirine eşittir.

    a. Dışkıda gizli kan aranması: Dışkıda sadece mikroskopla görülebilen kanamaları bu test saptayabilir. Farklı günlerde alınan 3 dışkı örneği test edilir. Yılda bir tekrarlanır.

    b. Sigmoidoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip kalın barsakların bir kısmının incelenmesidir. Eğer şüphelenilen bir bölge, polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 5 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    c. Sigmoidoskopi ve yıllık dışkıda gizli kan incelenmesinin birlikte yapılması.

    d. Baryumlu kolon grafisi: Makattan özel bir ilaç verildikten sonra çekilen rontgenlerdir. 5 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    e. Kolonoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip tüm kalın barsak incelenir. Eğer şüphelenilen bir bölge, polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 50 yaş ve üzerindeki kişilerde mutlaka yapılması gerekmektedir. Daha önceleri sonuçların tamamen normal olduğu kişilerde 5 yılda bir yapılması önerilirken Amerikan Kanser Cemiyetinin son önerisi 10 yılda bir tekrarlanmasıdır.

    TESTİS KANSERİ
    Belirtiler:
    Testislerde herhangi bir kitle veya boyutlarında değişiklik.

    Kanser Riski Faktörleri:
    İnmemiş testisler. Daha çok genç erkeklerde ortaya çıkar
    Tarama ve takip:

    İlk gençlik yıllarının son dönemlerinden başlayarak tüm yaştaki erkekler her ay testislerini muayene etmelidirler.

    SERVİKAL (RAHİM AĞZI) KANSERİ

    Belirtiler:
    — Anormal vajinal kanama.

    — Cinsel ilişkiden sonra kanama,

    — Normalden fazla vajinal akıntı
    Risk Faktörleri:

    Genital (cinsel) bölgelerde kabarcıklar oluşturan deri iltihaplan veya genital siğil enfeksiyonları, ergenlik çağına geldikten kısa bir süre sonra cinsel ilişkiye girme veya çok fazla cinsel ilişki partnerinin olması.

    Tarama ve takip:
    İlk cinsel ilişkiden itibaren ilk 3 yıl içinde veya en geç 21 yaşında serviks kanseri tarama testlerine başlanmalıdır. Her yıl kadın doğum muayenesi ve Pap testi yapılmalıdır.

    — 30 yaşından sonra peş peşe yapılan son 3 tarama normal bulunmuşsa tarama arlıkları 2–3 yılda bire çıkartılabilir. Eğer anne karnındayken dietilstilbesterol (DES) kullanılmışsa, HIV enfeksiyonu varsa, veya organ nakli, kemoterapi tedavisi ya da uzun süreli kortizon içeren ilaçlar kullanması nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmışsa kontrollere yıllık devam edilir.

    — 30 yaş üstü ve normal sonuçları olan kişiler için diğer bir öneri de 3 yılda bir yapılacak olan Pap testi ve HPV-DNA testidir.

    — 70 yaş ve üstü kadınlarda son yapılan Pap testlerinden 3 veya daha fazlası veya peş peşe yapılan testlerden 10 tanesi birden normal gelirse serviks kanseri için tarama sonlandırılabilinir. Yukarıda belirtildiği gibi bağışıklık sistemini baskılanmış hastalarda tarama yıllık olarak devam etmelidir.

    — Histerektomi (rahmin rahim ağzı ile birlikte tamamen alınması) ameliyatı olan hastalarda tarama yapılmayabilir.
    ENDOMETRİUM (RAHİM) KANSERİ

    Belirtiler:
    Anormal vajinal kanama.

    Risk Faktörleri:
    Geçmişte kısırlık olması veya yumurtlama olmaması; menapozun geç başlaması veya uzun süreli östrojen tedavisi, vücutta aşırı yağlanma; çok fazla sigara içmek.

    Tarama ve takip:
    Menapoza geldikten sonra geçmişinde kısırlık, aşırı şişmanlık, yumurtlayamama, anormal rahim kanaması veya östrojen tedavisi olan kadınların endometriyal biyopsi yaptırmaları gerekir.

    İDRAR YOLU VE MESANE KANSERİ

    Uyarıcı işaretler:
    İdrarda kan; sırt ağrısı; kilo ve iştah kaybı, sürekli ateş; anemi (kansızlık).

    Risk Faktörleri:
    Elli yaşın üzerinde olan erkeklerde-, çok fazla sigara içenlerde, geçmişte kronik idrar yolu enfeksiyonlarından rahatsız olanlarda daha fazla görülür.

    Tarama ve takip:
    Yukarıdaki şikayetleriniz varsa bir üroloji uzmanına başvurunuz.
    AĞIZ KANSERİ

    Uyarıcı işaretler:
    — Ağızda iyileşmeyen ağrılı/ağrısız yaralar

    — Ağız içi ve dudakta beyaz veya kırmızı plaklar, kitle veya sertlikler
    Risk Faktörleri:

    Genellikle kırkbeş yaşın üstünde erkeklerde, çok fazla sigara içenlerde ve özellikle çok fazla alkol kullanımı ile daha fazla görülür.

    Tarama ve takip:
    Eğer ağızda iyileşmeyen bir yara ve renk değişikliği varsa KBB doktoruna başvurunuz.

    GIRTLAK KANSERİ
    Belirtiler:
    Boğuk seslilik, ses kısıklığı

    Risk Faktörleri:
    Çok fazla sigara içmek, özellikle fazla miktarda alkol kullanımı da varsa.

    Tarama ve takip:
    Konuşma özelliğinizde herhangi bir değişiklik olması durumunda bir KBB uzmanı tarafından yapılan muayene veya eğer çok fazla sigara içiyorsanız yıllık muayene yaptırmanız gerekir.

    PROSTAT KANSERİ
    Belirtiler:
    İdrara çıkmada zorluk, sık sık ve az az idrar yapma, idrar sonrası rahatlayamama, kasıkların üst kısmında sürekli ağri; idrarda kan.

    Risk Faktörleri:
    İleri yaşlarda risk artar.

    Tarama ve takip:
    Makattan parmakla muayene ve prostat spesifik antijen testi (PSA kan testi) prostat kanserinde tarama testleri olarak halen araştırılmaktadır. 50 yaşın üstünde olan ve önümüzdeki 10 yıl süreyle sağ olacağı düşünülen erkeklere bu taramalar önerilmektedir. Yüksek riskli kişilerde (bir veya daha fazla 1. dereceden akrabada erken yaşlarda prostat kanseri tanısı olması) bu testlere 45 yaşında başlanılmalıdır. Çok riskli kişilerde ilk testler 40 yaşında yapılıp sonuçlar normal gelirse 45 yaşından sonra yıllık taramalara da devam edilebilinir.

    CİLT KANSERİ
    Belirtiler:
    — Renk, şekil ve büyüklüğü değişen, çabuk kanayan veya ülserleşen benler,

    — İyileşmeyen yaralar
    Risk Faktörleri:

    Kadın ve erkeklerde kızıl saç, açık cilt rengi veya gözlerin mavi olması; çocuklukta ciddi güneş yanığı olması; ailenin geçmişinde doğum lekeleri veya benler varsa.
    Tarama ve takip:

    Eğer yukarıda sıralanan uyarıcı belirtilere sahip herhangi bir cilt lezyonunuz varsa bir cilt doktoruna danışınız.

    Bunun dışında
    Sindirim Sistemi:

    — Yutma güçlüğü, uzun süren kusma/bulantı,

    — Karında şişlik

    — Açıklanamayan kilo kaybı varsa

    Kan ve Lenf Sistemi:

    — Boyun, koltukaltı ve kasıklarda ele gelen, çoğunlukla ağrısız kitleler,

    — Kilo kaybı,

    — Gece terlemeleri,

    — Uzun süren ve açıklanamayan ateşler,

    — Ciltte nedensiz beliren döküntü ve morluklar varsa…

    İskelet Sistemi:

    — Ele gelen kitle veya şekil bozukluğu,

    — Kemiklerde şiddetli ağrı,

    — Hareket kısıtlılığı

    Sinir Sistemi:

    — Şiddetli ve uzun süreli baş ağrıları,

    — Çift görme veya görme kaybı,

    — Yeni gelişen dengesizlik, baş dönmeleri, uyuşma veya felçler,

    — Şuur bulanıklığı, konsantrasyon güçlüğü,

    — Konuşma güçlüğü,

    — Kişilik değişiklikleri

  • Nöropsikolojik Test (Batarya) Nedir?

    Nöropsikolojik Test (Batarya) Nedir?

    Organik beyin hasarının tespiti için birçok tıbbi cihazdan yararlanılır. Bunlar, MRI, PET taraması, Elektroensefalografi gibi.. hepsinden öte organik beyin anomalilerinin davranışsal ve psikolojik bozulmaları, hasar tespit eden cihazlardan önce de anlaşılabilir.

    Hasarın tespiti, ciddiyeti ve beynin hangi bölümünde meydana geldiği ile ilgili bizlere güvenilir bilgiler veren ve uzman psikologlar tarafından yapılan bir grup test vardır.

    Bilişsel, davranışsal, ruhsal birçok psikolojik belirtiden yola çıkarak, uygulanan testlerin sonuçları raporlanır. Rapor, nöropsikolojik bataryayı isteyen ilgili Nöroloji Hekimine gönderilir.

    Testin sonucuna göre yalnızca mevcut beyin hasarının tespitiyle ilgili ipucu alınmaz, bununla birlikte oluşabilecek ruhsal sorunlar öngörülebilir. Çoğu zaman unutkanlık şikayeti ile kliniğe başvuran hastalarda depresyon, obsesyon veya vitamin eksiklikleri kaynaklı unutkanlıklar görülebilir. Aynı zamanda başka bir psikiyatrik hastalık sonucunda unutkanlık görülebilir. İlgili hekim, kendi nörolojik muayenesinden sonra, batarya raporunu göz önünde bulundurarak gerekli tedaviyi uygular.

    Nöropsikolojik Batarya Kimlere Yapılır?

    Nöropsikolojik testler ile unutkanlığa dair organik veya inorganik (organik olmayan) tüm hastalıkların tespiti yapılmakla beraber aynı zamanda kişinin gerçekten Alzheimer olup olmadığı, unutkanlığın temelinin neyden kaynaklandığı tespit edilebilir.

    Çoğunlukla demans ile depresyon birbirleriyle karıştırılan, ortak birçok semptom barındıran iki farklı hastalıktır.

    Bilindiğinin aksine, test yalnızca ileri yaştaki hastalara uygulanmaz, çoğu zaman nöropsikiyatrik birçok hastalığın belirtilerinden biri olan unutkanlığın sebebinin anlaşılmasında da önemli bir araçtır.

    Her yaştan insanın, beyninin hangi bölgesinin ne kadar aktif işlediğini saptayabilmek, olabilecek herhangi bir ruhsal bozukluk veya organik beyin hasarının ipuçlarını verir.

    Demans ile Alzheimer Arasındaki Fark Nedir?

    Demans kelimesi kökenini Fransızcadan alan, ‘aklın yitimi, bunama’ anlamına gelen bir sözcüktür. Unutkanlıkla seyreden tüm beyin hasarlarına verilen genel isimdir. Demans’ın ilerleyici ve ilerlemeyen türleri bulunmaktadır. Örneğin, Vasküler Demans, Normal Basınçlı Hidrosefali, Fronto-temporal Demans, Parkinson, Alzheimer..

    Alzheimer ise Demans’in ilerleyici formlarından biridir.

    Henüz tamamen tedavisi olmayan Alzheimer’ın daha sorunsuz ilerlemesi gerekli tedavi yöntemleriyle mümkün kılınmaktadır.

  • Çocuk ve ergenlere uygulanan psikolojik test ve ölçekler nelerdir?

    Psikolojik test ve ölçekler kullanılarak kesin tanı konulamaz. Ancak bu test ve ölçekler aracılığıyla bazı sonuçların elde edilmesi kolaylaşmakta ve bu testlerin sonuçlarına dayanarak tedavi planı oluşturulabilmektedir. Her yaş grubuna uygulanan test ve ölçekler farklıdır. Ancak bazı test ve ölçekler her yaş grubundan bireye uygulanabilmektedir. Danışana hangi test ve ölçeklerin uygulanacağına psikiyatrist veya psikolog bireyin sorunlarına göre karar vermektedir. Test ve ölçeklerin yorumlanması da uzmanlık gerektirmektedir. Test sonuçlarının doğru yorumlanabilmesi tedavinin gidişatı açısından son derece önem teşkil etmektedir.

    Çocuk ve Ergenlere Uygulanan Bazı Psikolojik Test ve Ölçekler ve Kullanım Amaçları

    WİSC-R ZEKÂ Testi: 1939 senesinde David Wescler tarafından hazırlanan bir testtir. Önceleri sadece yetişkinlerde zekâ düzeyini belirlemek amacıyla kullanılan bu test daha sonra çocuklara uygun şekilde yeniden düzenlenmiştir. Testin hem çocuk ve ergenler için hem de yetişkinler için kullanılan versiyonları mevcuttur. 6-16 yaş aralığında bulunan çocuk ve ergenlere uygulanmaktadır. Uzman eşliğinde uygulanan bu testin uygulama süresi 1 ile 1,5 saat aralığındadır. WİSC-R Zekâ Testi, kendi içerisinde iki ana bölüme ayrılmaktadır. Her iki ana bölümde de 6’şar adet test mevcuttur. Bu testin kullanılma amacı; Bireylerin zihinsel performans seviyelerini belirlemektir.

    Tematik Algı Testi (TAT): TAT testi, 20 adet farklı resmin yer aldığı kartlardan oluşan, kadın ve erkek danışanlara farklı kartların gösterildiği bir testtir. Test, 10 yaş ve üzeri her bireye uygulanabilir. TAT testinin kullanım amacı; bireyin, temel ihtiyaçlarını, savunma mekanizmalarını, otorite figürleriyle olan ilişkisini, yaşamına hâkim duygularını, kaygılarını ve kişilik özelliklerinideğerlendirebilmektir.

    Luısa Düss Psikanalitik Öykü Tamamlama Testi: Çocukların anlayabileceği nitelikte 10 adet öykünün yer aldığı projektif bir testtir. Testin uygulandığı çocuğun bu on adet öyküyü aklına ilk geldiği şekilde tamamlaması istenir. Çocuğun öyküyü tamamlaması istenir. Çocuğun öyküleri tamamlarken verdiği cevaplardan çocuğun yaşadığı kompleksler testi uygulayan uzman tarafından saptanmaya çalışılır.

    Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE): AGTE ölçeği 0-6 yaş aralığında bulunan çocukların gelişimsel süreçlerini değerlendirmek amacıyla çocuğun bakımından sorumlu kişiye uygulanan bir ölçektir. Ölçek sonucunda çocuğun; Kaba Motor, İnce Motor, Sosyal Beceri ve Öz Bakım ve Dil Gelişimi açısından gelişim süreçlerinin normal olup olmadığı değerlendirilir.

    Beier Cümle Tamamlama Testi: Testin, A ve B şeklinde iki formu bulunmaktadır. Beier Cümle Tamamlama Testi A Formu, 8-16 yaş aralığında bulunan bireylere uygulanmaktadır. 56 eksik cümlenin tamamlanmasını içeren bu testte amaç; danışanın eksik cümleleri tamamlarken kullandığı cümlelerden kişinin geleceğe ilşkin tutum ve beklentilerini, aile bireylerine karşı tutumunu, kişinin kaygılarını ve beklentileri hakkında bilgi almaktır.