Etiket: Terk

  • Ayrılığın Gözyaşları

    Ayrılığın Gözyaşları

    Genç kadın gözyaşlarına boğulmuştu. İçindeki tarifsiz sancıyı anlatmaya yetecek kelimeler yoktu adeta. Hıçkırıkları nefesini kesiyordu zaten. Yine de boğulduğu hıçkırıklar arasında çıkarmaya çalıştığı birkaç yarım yamalak cümle pekiştiriyordu acısını. Hıçkırdıkça anlatmaya çalışıyor, anlatmaya çalıştıkça daha çok ağlıyordu. “ Neden, neden bunları ben yaşadım ki, içimi yakıyor onsuzluk” gibi birkaç cümleydi anlaşılan söylediklerine dair. Yanağından süzülen gözyaşları içine akıyordu, içindekileri kusuyordu o yaşlarla.

    Biraz sakinleştikten sonra cümleleri daha anlaşılır hale gelmişti. Terk edilişini, önemsenmeyişini, değersizliğini anlatıyordu bir bir. Hakaretlerle, bir hiç gibi gördüğü amansız muameleyle nasıl hala onu istediğine, onu bırakıp gideni daha saniyesinde nasıl bu kadar özlediğine inanamıyordu. Anlamsızdı duyguları ama yaşıyordu. Küçük düşüşü canını yakıyor ama bu yalnızlığının, terk edilişinin her şeyi küle çevirircesine yakmasından daha fazla olamazdı. Tüm vücudu yara bere içinde kanıyordu sanki ve kanı bitmişçesine soluk bir benizle duygularını anlamlandırmaya çalışıyordu. “Neden?” Neden sevmeyi bu kadar ağır ödüyordu ki? Kendinden verdikçe sevileceğini zannedip tükendiğini hissediyor fakat bununla yüzleşemiyordu. Bu gerçekle yüzleşmek iyice yitirecekti kendine olan saygısını. Tek çıkış yolu buluyordu bu yangını hafifletmeye, o da gideni suçlamaktı…

    Yukarıda genç bir kadının bir ayrılık sonrası hissettikleri anlatılmıştır. Kadın ya da erkek fark etmez, bir insan neden bu kadar yoğun yaşar terk edilişi? Bu yazılanlarda kendinizi bulduğunuz bazı durumlar olabilir. Ayrılıklar, kayıplar her insanı üzer ve depresif bir ruh durumuna sokabilir. Fakat ayrılığa verilen tepkiler bir çan eğrisinin uç noktalarında ise bizi düşündürmelidir. Terk edilme ihtimalinde bile çılgınca çabalar gösteren, kendini yok sayan, kontrolsüz davranışlarla terk durumunun önüne geçmeye çalışan bir insan çan eğrisinin bir ucunda değerlendirilir. Bu yazıda bahsetmek istediğim tam da bu uçtaki kişiler.

    Peki, neden terke dair hissedilen bu yoğun korku ve bunu engellemek için yapılan çılgın çabalar? Hayatının hangi bölümünde olursa olsun bu yoğun, uç duyguları yaşayan bir insan için yapılması gereken erken dönemlerin incelenmesidir. Yeni yürümeye başlayan çocuk için ilk adımları kendi için yaptığı ve birey olmasına hizmet eden şeydir. Ama çocuk bunu ilk defa deneyimlediği için kendi başına yapması mümkün değildir. Yürüme, genetik olarak yapması gereken bir eylem olup psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde anneden (bakıcı sağlayan kişi) ayrılma olarak görülür. Bir iki adım uzaklaşan çocuk adeta bir arabanın benzin alması gibi anneye döner ve yürümeye devam edebilmek için annenin gözlerine bakar ve o hayat enerjisini almak ister. Anne kendi bireysel gelişim durumundan dolayı bilinçdışında çocuğun kendinden uzaklaşmasını tehlike olarak algılar ve çocuğun ihtiyacı olan o hayat enerjisini ister istemez çocuğa veremez. Çocuk ne yapmalıdır? Burada uzaklaşmaya ihtiyacı olan fakat annenin gözlerinden o ışığı alamayan çocuk anneye geri döner. Eğer bir adım daha atarsa anneden hayat enerjisini alamaz ve bu çocuk için psikolojik açıdan ölmek demektir. Ölmek pahasına yürümek, bunu ilk defa deneyimleyen çocuk için zordur. Eğer kendi olursa annesinin onu terk edeceği zihnine oturmuştur bir kere. Bu çocuk büyüyüp kocaman bir insan olduğunda farkında bile olmadığı zihin kelepçesi kendi olmasını engeller, kendi yoktur. 

    Bu yüzdendir bir kişinin ayrılıkta verdiği kontrolsüz tepkiler. Birinin gitmesi ölüm demektir. Nefes alamamak demektir. Yetişkin yaşantısında karşısına çıkan durum ve kişiler anne türevidir. Aslında ilişkilerini o günün koşullarında ve o kişiyle değil, zihninde terk edilme duyguları ile annesiyle yaşar. 

    Herhangi bir ilişkinin kopması bu kişide depresyon, öfke, korku, suçluluk, çaresizlik ve boşluk duygularına yol açar. Bu boşluk duygularına dayanamayan insan kendini uyuşturacak eylemler arar. Kendini başka bir ilişkinin kollarına atmak, cinsellik, uyuşturucu ve aşırı alkol kullanımı, tıkınırcasına yemek yeme, alışveriş yapmak, uyku gibi spektrumun bir ucundan diğer ucuna çeşitli eylemlerle o yok edici duyguların üzerini kapamaya ve kendini iyi hissetmeye çalışır.

    Özet olarak anlatmaya çalıştığım bu kişilik özellikleri, kişinin hayatını zihnindeki kelepçelerle yaşamasına neden olur. Bunu fark etmek atılacak ilk adımdır. İyileşme dediğimiz şey ise kişinin zihnindeki anne ve anne türevlerinin gözlerine bakma ihtiyacı duymadan diğer adımları atabilmektir. Bir ayrılık sonrası yahut kendiniz için yaptığınız bir eylem sonrası gelen yok edici duygulara, uyuşturucu eylemleri yapmadan dayanabildiğimiz kadar dayanmak kişiyi güçlendiren bir şey olacaktır. Yeter ki içinizdeki potansiyelleri fark edin ve hayatı kendi ayaklarınız üzerinde durarak yaşantılamanın keyfine varın. Tüm bunları yapmak burada yazılanlar kadar kolay değildir belki de. Fakat kişinin davranışları ve duyguları üzerine düşünmesi ve sabretmesi bu potansiyelleri yavaş yavaş fark etmesine ve hayata geçirmesine vesile olacaktır. Kendi başınıza yaptığınız eylemler yeterli gelmiyorsa bir uzmana başvurmanız daha nitelikli bir yaşama adım atmanızın önemli bir yoludur. 

  • Terk Edilme Korkusu

    Terk Edilme Korkusu

    İlişkide deneyimlediğimiz olayların tamamen partnerimizle alakalı ve o ilişkiye özel olarak yaşantılandığını düşünürüz. Halbuki durum bundan ibaret değildir. Erken çocukluk döneminden getirdiğimiz korkuları, kaygıları ve ilişki döngülerini her ilişkimizde tekrarlarız. Karşımızdaki de bu bastırılmış hisleri yer yer canlandırabilir.

    Kaygılanmak ilişkinin normal bir parçasıdır. Genelde iki şekilde kendini gösterir; terk edilme korkusu ve yutulma korkusu. Aşık olursak terk edileceğimizi veya orada saplanıp kalarak, özgürlüğümüzü kaybedeceğimizi düşünerek korkabiliriz.

    Terk edilme korkusu çok arttığında kendini geçmeyen bir güvensizlik/tehlike hissi, rahatsız edici düşünceler, boşluk duygusu, değişken kendilik algısı, aciziyet, aşırı uçlar arasında sık ve ani değişen ruh hali ve artan ilişki problemleri olarak gösterebilir. Bu hislerden ve terk edilmeye dair belirsizlikten kurtarmak için kişi kendini ilişkiden tamamen koparıp, hissiz hale getirebilir.

    Nörobilim gösteriyor ki; partnerimiz bizim özellikle yaşamımızın ilk 2 yılında oluşturduğumuz bağlanma-arayan davranış modelimize karşılık verirler. Eğer bebek, besleyici, ilgili, yeterince iyi bir bakım verenle ilişki kurduysa, bu onda güven duygusunu geliştirir. Ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını çoğunlukla karşıladıysa, karnını acıktığı zaman doyurduysa, rahatlattıtysa ve bebeğinin fizyolojik/psikolojik ihtiyaçlarını eş zamanlı olarak takip ederek karşıladıysa, bebek dünyanın iyi bir yer olduğu algısını geliştirir. Bilir ki; ihtiyacı olduğunda birisi ona yardım edecektir yani yalnız kalmayacaktır. Bu da erişkin olduğunda kendini belirsizlik durumunda sakinleştirebilmesini ve huzurlu bir birey olmasını sağlar. Fakat bunun tam tersi olarak, bebek dünyayı yalnız kalacağı tehlikeli bir yer olarak algılarsa; büyüdüğünde insanlara güvenme zorlukları, hayal kırıklıkları, ilişkide iniş çıkışlar ve belirsizliğe tahammül etmede büyük sıkıntılar yaşar. Çoğu ilişkisinde gerçekçi olmayan terk edilme korkusunu yaşar ve bu korku kendini gerçekleştirmeye hizmet edebilir. Dolayısıyla sağlıklı bir ilişki kurmanın temeli, çocukluktan getirdiğimiz algıların çözümlenmesinde yatar.