Etiket: Terapi

  • Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    TLDP (Time-Limited Dynamic Psychotherapy)

    Freud’ la başlayan psikoterapi tarihi, günümüzde tanımlanmış, netleştirilmiş,

    çerçevesi çizilmiş 400’ e yakın psikoterapi tekniğine ulaşmıştır. Neredeyse sınırsız sayıda

    psikoterapi yöntemi olsa da esasında tüm teknikleri dört ana grupta toplayabiliriz.

    En eski psikoterapi yöntemi hiçbir teknik ve kuramın bulunmadığı dönemlerde

    gelişmeye başlayan, halen de birçok psikolojik sorunda yararlandığımız, insan davranışlarını

    gözlemleyerek bunlardan anlam çıkarma ve oradan sonuca gitmeye yönelik davranışçı

    İlerleyen dönemlerde algı süreci, zihnin çalışma prensipleri, algıyı değerlendirme,

    hafıza ile ilgili laboratuvar çalışmaları sırasında ulaşılan bilgiler neticesinde bilişsel terapiler

    Bilinçdışı kavramını ve savunma düzeneklerini ortaya koyan Freud’la ise ödipal

    dönemi odağına alan dinamik psikoterapi ve psikoanalitik psikoterapi doğmuştur. Bu ekole,

    anne çocuk arasındaki bağlanmaya dikkat çeken nesne ilişkileri kuramıyla Melanie Klein farklı

    bir perspektif kazandırmış, ego psikolojisi, farklı bağlanma stilleri ve bunların nörobiyolojik

    açılımlarının anlaşılmasıyla çok zengin bir dinamik bakış açısı yakalanmıştır. Bu dinamik

    döngü, davranışsal ve bilişsel çarpıtma ve şemalarla birlikte işlemektedir.

    Bu bağlamda günümüzde yıllar alan psikoterapi süreçlerinin yerini, olabilecek en

    büyük değişimi değil, mevcut kaynaklarla en hızlı ve kısa sürede ulaşılabilecek en büyük

    değişimi gerçekleştirmeye yönelik kısa süreli ya da süresi sınırlı psikoterapiler almaya

    başlamıştır. Kısa Süreli dinamik psikoterapiler çok iyi neticeler verebilmektedir.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi, genel çerçevesi psikodinamik olmakla birlikte nesne

    ilişkileri ve kendilik psikolojisi kuramlarını içine alan, güncel kişilerarası ilişkileri bilişsel

    davranışçı yaklaşımda harmanlayan esnek bir psikoterapi yöntemidir.

    Psikiyatrik araştırmalarda ayaktan tedavi gören hastaların büyük çoğunluğunun

    tedavileri için kısa süreli tedavileri seçtiklerini saptanmıştır. Bu danışanlarımız çoğu kez

    duygusal acılarının bir an önce bitmesi ihtiyacındadır.

    Kısa süreli terapiler bu danışanlar için idealdir. Süresi sınırlı dinamik psikoterapilerde

    terapinin başlangıç, orta ve son yapılandırması bulunduğundan danışanlar tedaviyi

    sonlandırmaya daha istekli olmaktadırlar. Terapiyi sonlandırmak için belli bir zaman verilmesi

    hastaların terapiye bağımlı olurum korkularını azaltmakta, terapiyle ilgili endişelerini

    Kısa süreli dinamik psikoterapide sınırlı odak ve sınırlı hedef vardır. Bu süresi sınırlı

    dinamik psikoterapileri açık uçlu psikoterapi veya psikoanalizlerden ayıran en önemli

    Odak çatışmalı çekirdek ilişkiler teması, rol-ilişki modelleri, çözülmemiş ödipal

    çatışmalar plan formülasyon metodu, döngüsel maladaptif örüntü gibi çeşitli

    formülasyonlarla saptanır.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapilerin diğer özellikleri zaman konulması, terapötik

    anlaşma, hemen müdahale, planlanmış bitiş zamanı, iyimserlik ve sözleşmedir. Kısa süreli

    terapilerde maksimum seans sayısı 20’dir.

    Kısa süreli terapiler süreye duyarlı, etkin zamanlı, uygun maliyetli yönleriyle öne

    çıkarlar. Ego gücü, motivasyonu ve nesne ilişkileri yüksek düzeyde olan danışanlar kısa

    terapilerden daha iyi yararlanırlar. Kısa süreli dinamik psikoterapi çocukluk anıları, davranışın

    bilinçdışı belirleyicileri, çelişkiler, aktarım gibi temel psikanalitik kavramlar üzerine kurulmuş

    olsa da, metapsikolojik modellere ya da Odipus kompleksi gibi çıkarımsal kavramlara girmez.

    Hastanın güçlü yönleri vurgulanarak terapötik süreç gerçeğe dayalı tutulur.

    Şimdi ve burada ilişkisine konsantre olunur.

    Kısa süreli terapilerde terapistler en az radikal müdahaleyi tercih eder, gelişimsel

    yetişkin bakış açısına sahiptir, bazı terapi modellerindeki sonsuzluk kavramını kabul etmez,

    yaşam gerçekliğini ve günlük hayatı her zaman terapide olmaktan daha önemli görür.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapinin temel prensibi terapist ile danışan arasında gelişen

    ilişkiyi kullanarak, danışanın kendisiyle ve diğerleriyle olan etkileşiminde değişiklik

    Kısa süreli terapilerde esnek bir yaklaşım sağlayan Kısa Süreli dinamik psikoterapi zor

    hastaların tedavisinde rahatlıkla tercih edilebilir.

    Kişilik bozukluklarında ve kronik kişiler arası ilişki ve iletişim problemlerinde

    oldukça etkili bir psikoterapi yöntemidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapide semptomlar üzerinde durulmaz.

    Amaç kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişki kurma şeklini değiştirmek yani kişinin

    karakter yapısında değişikliğe gitmektir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapi uygulamaları psikolojik farkındalığa sahip, yeni fikirlere

    açık, iç gözlem yapabilen, şikayetlerini sınırlayabilen, değişim için motivasyon sahibi, kendine

    karşı dürüst, tedavinin sonuçlarına dair gerçekçi beklentileri olan danışanlarda yeterli olur.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi modernist görüşe sahip olup olaylara kişilerarası

    perspektiften bakar.

    Kişiler arası problemlerde de, doğumdan sonra yaşayabilmek için belli bir süre

    başkalarına bağlı olduğumuz gerçekliğinin rolü büyüktür. Kendimize bakış açımız ve kendimizi

    nasıl hissettiğimizin, başkalarına nasıl davrandığımız ve dünyayla olan ilişkimizin altında bu

    Bireyin çocukluk çağında, ebeveynlerine güvenli bağlanması anksiyetenin olumsuz

    etkilerini değiştirmekte, sağlıklı gelişimi güçlendirmektedir.

    Bu dönemde kodlanan deneyimsel ve bilişsel şemalar binanın temelini oluşturmakta,

    bu alt yapı kişinin ileri dönemlerindeki kişiler arası ilişkilerinde duygusal bağı koruma ve

    sürdürmekte birincil rolü almaktadır.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapide ise bu sürecin belli bir noktada bitmediği,

    bireylerin diğerleriyle etkileşimi sırasında dinamik olarak değiştiğine inanılır.

    Kişinin ilişkisel özellikleri yaşamın ilk yıllarında şekillense de, kişinin bu tarzı

    sürdürüyor olması onun güncel yetişkin yaşamıyla pekişmektedir.

    Örneğin, çocukluğunda sakin ve yumuşak başlı, boyun eğici bir yaklaşım geliştiren bir

    danışan, yetişkinlik döneminde de hayatına yanlış, otoriter, dogmatik, cezalandırıcı kişileri

    sokmakta, “vur ensesine al ağzından lokmayı” ilişki tarzını terk edememektedir.

    Bu tarz, karşısındaki insanları daha baskın ve zorbaca davranmaya davet

    etmekte, bir kısır döngüye girilmektedir. Bu tepkilerle karşılaşan danışan kendini

    alıştığı ortamda hissetmekte, ancak psikolojik dengesi için için bozulmakta, içindeki

    huzursuzluk büyümektedir.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi bu temelde çalışır ve bugüne vurgu yapar.

    Erken dönemde yerleşen bozuk etkileşimler bugün de korunuyorsa, kişi bunu bugün

    Geçmişteki çelişki ve acı gerçeklerin ortaya çıkarılmasına zaman harcamak yerine

    bugün üzerinde çalışılmalı ve hızla sonuca gidilmelidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapiler bu yönleriyle, psikolojik sorunların tedavisinde hızlı

    ve ekonomik çözümler sunmakta ve sıklıkla tercih edilir hale gelmektedir.

  • PSİKOTERAPİ

    PSİKOTERAPİ

    Psikoterapi, bireylerin ruhsal yaşamlarında duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümünü, ruh 

    sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını amaçlayan tekniklerin genel adıdır. Ruhsal bozukluklarından 

    dolayı bozulan ruhsal dengeyi sağlamak, düşünce ve duygu alışverişi kurmak, bireylerin kendilerini 

    tanımalarını sağlamak, iç çatışmalarını çözümlemek, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri 

    azaltmak, ilişkileri iyileştirip olgunlaştırmak için kullanılan tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi 

    diyoruz. Bir başka deyişle psikoterapi, zihinsel ve duygusal sorunları olan ve bu sorunlarla baş etme 

    gücü yetersiz kalan kişilere, belli bir amaç ve plan doğrultusunda belli teknik ve yöntemlerin uzman 

    kişilerce uygulandığı profesyonel bir yardım hizmet süreci olarak tanımlanıyor. Diğer bir değişle ise 

    psikoterapi, zihinsel ve duygusal sorunları olan kişilerle zihinsel ve duygusal bağlantı kurularak 

    yürütülen tedavi etme bilim ve sanatıdır.

    PSİKOTERAPİST VE DANIŞAN…

    Yaşamda kaçınılmaz olan başarısızlıklarla, çelişkilerle ve düş kırıklıklarıyla baş etmek için psikoterapötik 

    uygulamalar büyük bir başarıyla kullanılıyor. Bu uygulamalarda psikoterapi yapan kişiye“psikoterapist” ve ondan 

    terapi alan geçen kişiye “danışan” adı veriliyor. Terapi mesleğinin etik ve ahlaki kuralları gereği, terapist 

    danışanıyla sosyal bir arkadaşlık yapamadığı gibi, para almadan terapi de yapamıyor. Terapist, danışanıyla 

    ilişkisinin çerçevesini belirliyor, ona göre ilkeli davranıyor ve danışanlarıyla sosyal değil, terapötik bir ilişki 

    kuruyor. Bu ilişki sırasında psikoterapist, terapinin her anında kendi kendine şu soruları soruyor:

    1-Kendine özgü bir hikâyesi ve şu anda kendine özgü zihinsel uğraşları olan, bu kendine özgü danışanın, bu 

    kendine özgü zamanda, bana bu kendine özgü şeyleri söylemesinin ya da yapmasının anlamı nedir?

    2-Böyle davranmasının bilinçli veya bilinçdışı amaçları nedir?

    3-Bunların ardındaki duygu yüklü fantezileri veya korkuları nelerdir?

    İLK GÖRÜŞME…

    İlk seansta terapist ve danışan bir araya geliyor ve birbirlerini tanımaya yönelik ilk adımları atıyorlar. Bu adımlar, 

    aynı zamanda psikoterapi süreci devam ettiği takdirde, kurulacak olan bağın da temelini oluşturuyor. İlk seansın 

    gidişatını belirleyen, danışanın o an oradaki ihtiyacı oluyor. Bu nedenle, terapist tamamen danışanın açtığı 

    yoldan onunla birlikte ilerliyor. Bazen ilk görüşme yoğun duygu aktarımı içinde geçebileceği gibi bazen duyguların 

    daha geri planda tutulduğu bir bilgi alma ve terapi süreci hakkında bilgi verme şeklinde geçebiliyor. Terapist 

    danışanı görüşme odasına aldıktan sonra öncelikle kısa bir form üzerinde onunla ilgili bazı kişisel bilgileri (yaşı, 

    eğitimi, aile bilgileri, telefon numarası, vb.) not ediyor. Ardından görüşmeye başlanıyor. İlk görüşmede, danışanı 

    yardım arayışına yönlendiren sorunların ya da konuların neler olduğu üzerinde durmak önemli oluyor. İlk 

    görüşmede terapist danışanın kimlik bilgilerini öğrendikten sonra, “Şimdi sizi yardım istemeye getiren 

    nedir?”, “Size nasıl yardım edeceğimi düşünüyorsunuz?”, “Sizi buraya getiren nedir?”, “Sizi 

    dinliyorum…” gibi bir cümleyle görüşmeyi başlatıyor, danışanın sıkıntılarını ve kendi öyküsünü, kendi diliyle 

    anlatmasına olanak veriyor. Ancak, ihtiyaç duyduğu ya da açıklanması gereken konuları açmaya çalışıyor. İlk 

    görüşmenin ilk 30 dakikası genellikle danışanın kendini anlatmasıyla geçiyo ve son 15 dakika terapist konuşuyor. 

    Terapist danışanın hayatı, neler yaptığı, nerede ve kimlerle yaşadığı ve sorununun ne olduğuyla ilgili fikir sahibi 

    oluyor. Terapist danışanın anlattıklarının ne olduğu ile olduğu kadar, bunu nasıl anlattığı ile de ilgili oluyor. Neleri 

    önemsediğini, neleri seçtiğini, nelerin neleri çağrıştırdığını dikkatle takip ediyor. Bazen bir görüşmenin başında 

    danışanın söylediği bir şeyi, seansın sonuna doğru neden getirdiği anlaşılıyor. Dolayısıyla, sürecin takibi, 

    terapistin satır aralarını doğru okumasını sağlanıyor.

    ÇOCUKLUĞUN KORKULARI…

    Danışan yardım amacıyla terapiste başvurduğunda yalnızca sorunlarını değil, çocukluğunu, korkularını, 

    endişelerini, kişisel tarihini ve yılların ürünü olan kişiliğinin parçalarını odaya getiriyor ve bunlar çok değerli 

    malzeme olarak analiz ediliyor. Terapist, bunlara saygı duyuyor ve önce anlamaya çalışıyor. Örneğin; ayrılık 

    acısı, terk edilme korkusu, öfkeyle kendine zarar verme gibi şikâyetlerin ne demek olduğunu herkes bilir ama 

    bunların her kişi için anlamı farklıdır. Bu bağlamda çaresi de kişiden kişiye değişir. Ancak, danışanların çoğunda 

    psikolojik sorunların herkes tarafından aynı şekilde yaşandığı ve çözümlerinin de aynı olduğu izlenimi yaygındır. 

    Bu izlenim terapi sürecinde, ilk seanstan itibaren hazır çözümler beklenmesine yol açıyor. Oysa yaşanılan 

    deneyimler kişiye özeldir. Bu nedenle, terapistin danışanın yaşadıklarını tamamen onun bakış açısından 

    anlamaya gayret etmesi, gerekirse sorunu tanımlaması ve farkındalık uyandırma üzerinde çalışması gerekiyor. 

    Terapistin ilk amacı danışana yardımcı olup olamayacağına dair fikir sahibi olmak ve onun neden terapiyle 

    ilgilendiğini anlamak oluyor. Böylece terapist danışana terapi sürecinde nasıl bir süreç izleneceğine dair kısa bir 

    bilgilendirme yapıyor ve onu değerlendirme görüşmelerine davet ediyor ve ilk seans sona eriyor.

    DAHA İLK BAŞTA BİRÇOK SORU BELİRİYOR…

    Terapi için başvuran danışanın zihninde “Nasıl bir terapist ile karşılaşacağım?”, “Bir yabancıya kendimi 

    açmak nasıl olacak?”, “Beni anlayacak mı?”, “Güven duyabilecek miyim?”, “Nasıl bir yöntem 

    izleyeceğiz?”, “Neyi, nasıl anlatacağım, nereden başlayacağım?”, “Anlattıklarım gizli kalacak mı?”, “İlk 

    seansta sorunlarımın çözümüne geçebilecek miyiz?” veya “Devam edip etmemeye nasıl karar 

    vereceğim?” gibi birçok soru beliriyor. İlk görüşmenin sonunda terapist danışanın bu sorularına duruşuyla, 

    anlattıklarına yaklaşımıyla yanıt veriyor ve danışanı rahatlatıyor.

    HER ŞEY RANDEVU ALMAYLA BAŞLIYOR…

    Terapötik ilişki daha randevu alma sırasında başlıyor. Hatta birçok danışan daha randevu almadan önce belirli bir 

    duygusal beklenti ve yüklenme içine giriyor. Terapisti birisi önermiş oluyor, önerirken bir şeyler söylüyor, 

    danışanın terapiyle veya terapistle ilgili fantezileri, ön kabulleri oluyor, vb.

    “SİZ” DİYE HİTAP EDİLİYOR…

    Görüşmelerde danışanın bağımsız ve eşit bir kişiliği olduğunun hissettirilmesi önem taşıyor, bu nedenle ona hep 

    “siz” diye hitap ediliyor. İlk görüşmede duygusal gereksinimlerin arkasında neler yattığı henüz belli olmadığı için 

    karşılanmıyor ama ifade edilmesi için teşvik ediliyor. Çünkü dinamik bir görüşmede her zaman iki boyut birlikte ele 

    alınıyor; olaylar ve duygular. Olaylar belirtilmeden duyguların, duygular belirtilmeden de olayların fazla bir 

    anlamı olmuyor.

  • Çocuk ve Ergen Terapisi

    Çocuk ve Ergen Terapisi

    Çocukluk ve ergenlik kendine has olarak belirgin şekilde çocuğun ve ergenin hızla değişim gösterdiği dönemlerdir. Fiziksel, sosyal, psikolojik, bilişsel açılardan hızla geçişler içermektedir. Bu dönem değişikliklerine uyum sağlamakta ve çevresel faktörler ile ilişki kurmada ve başa çıkmada bir takım güçlükler görülebilmektedir. Çocuk psikoloğunun ilk amacı bu süreçlerde destek olmaktır. Ardından başa çıkmada zorlandığı alanlarda sorunun çözümü için hem çocuk/ergene hem de ailesine yardımcı olmaktır. En önemli nokta hem çocuklar için hem de ergenler için kendi içlerinde bulunan güçlü yanların keşfidir. İşte terapi de kendi içlerinde bulunan bu güçlü yanları keşfetmelerini sağlamaktadır. Burada terapiste düşen en büyük görev de olumlu-şartsız-kabul süreci ve güven ilişkisidir.

    Çocuk Terapisi 

    Çocukluk dönemi kişilik gelişiminin oluşmaya başladığı bir dönemdir. Bu dönemde öğrenilen davranışlar yetişkinlikte kişinin, karakterini, bilişsel yapısını, öz-güvenini, sosyalleşmesini, alışkanlıklarını, davranışlarını, tutumlarını büyük ölçüde belirlemektedir. Çocukluk kişilik gelişiminin en önemli kısmıdır. Bu sürece bir de, bu dönemde yaşanan, çevresel, psikolojik faktörler etkilenebilmektedir. Bu sebepledir ki, çocukluk dönemi patolojileri, çocuk psikologları tarafından, terapi ile çalışılmaktadır. İçinde bulunduğu süreci en sağlıklı şekilde atlatabilmesi, yetişkinlik yıllarında kalıcı bir takım patolojilerin oluşmaması ve ileride karşılaştığı durumlarda başa çıkma yollarını içselleştirmesi amaçlanmaktdır.
    Çocukluk dönemine ilişkin belirgin bazı davranış değişiklikleri bulunmaktadır. Çocukluk sürecinde gerek çevresel faktörlerin etkisi, gerek içsel sebeplerden dolayı davranış problemleri meydana gelebilmektedir.

    Davranış değişikliğine sebep olabilecek çevresel faktörleri şu şekilde sayabiliriz; aile içi şiddet, boşanma sürecinde olan ebeveynler, yakın birinin kaybı, v.b. Çocuklukta karşılaşılan davranış değişikliklerini de sıralamak gerekirse; alt ıslatma, parmak emme, kreş uyum problemleri, vurma, atma, içe kapanıklık-olağan dışı durgunluk, yaygın korkular, fobiler şeklinde sayılabilmektedir. 
    Bu dönem ile çalışılan en etkili terapi yöntemi oyun terapisidir.

    Ergen Terapisi

    Ergenlik kişiliğin oluşumu için önemli bir süreçtir. Mevzu kişiliğimiz olunca da onun oturması da çalkantılar, çatışmalar, uyum ve uyumsuzluklar yaratmaktadır. İnsan gelişiminin en önemli dönemi olduğundan bu dönem hem kendine has hem de kişiye özgü benzerlikler ve büyük farklılıklar göstermektedir. Bu dönemin temel karakteristik özelliklerinden birisi büyük bir değişimdir. Öyle ki bazen kişi kendi değişimini dahi yakalayamamaktadır. Kendisindeki hızlı değişime uymaya çalışmak bir çatışma yaratmaktadır. Terapinin özgül amaçlarından biri bu noktada kişinin kendindeki değişimi farketmesini sağlamaktır. Bir diğer karakteristik özelliği ise Kimliktir. Kişi kendisi olmaya başlamaktadır ve bir kimliğe bürünmektedir. Onu bekleyen realist hedeflere karşılık duygularını içeren maneviyat da sürece dahil olmuştur. Bunun sonucunda kişi duygusal değişiklikler, adaptasyon problemleri ve içe kapanma yaşayabilmektedir. Terapi bu noktada onun kendi gücünü keşfetmesine yönelik dinamiklere odaklanmaktadır. Aşağıda bu dönemde kişiyi etkileyebilecek çevresel faktörler ile bu döneme ilişkin sorunlar kategorize edilmektedir.

    Aile İçi

    • Uyuşmazlıklar ve çatışmalar,
    • Otorite çatışmaları,
    • Kardeş ilişkileri,
    • Ergenlikte yaşanan bir kayıp,
    • Ergenlikte aile bireylerinin boşanması,

    Kişisel

    • Cinsel ve bedensel gelişim,
    • Kimlik karmaşası,
    • Benlik algısı, 
    • Duygusal gelişim,
    • İlgi alanlarının belirlenmesi,
    • Cinsel kimlik,
    • Okul uyumu.

    Çevresel/Sosyal

    • Okul uyumu,
    • Otorite sorunları,
    • Arkadaş ilişkileri,
    • Öğretmen ilişkileri,
    • Meslek seçimi,
    • Sınav kaygısı,
    • Sınavlara hazırlanmada eğitim koçluğu programı.

    Ergenlikte karşılaşılan bazı davranış problemleri

    • Madde kullanımı/bağımlılığı,
    • Anksiyte,
    • Depresyon,
    • İntihar girişimleri,
    • Sosyal fobi
    • İçe kapanma,
    • Beslenme ve uyku problemleri,
    • Öfke ve saldırganlık,
    • Çekingenlik,
    • Saldırganlık.
  • Psikanalitik Psikoterapi nedir?

    Psikanalitik Psikoterapi nedir?

    Terapi arayışı içinde olmayı son derece olumlu bir şey olarak adlandırır, hayata olan inancın ve umudun, aynı zamanda sağlığın bir göstergesi olarak yorumlarız. Psikanalitik psikoterapi, bireyleri kökenleri geçmişe dayanan, fazlasıyla zorlayıcı ve tekrar eden davranış kalıplarına bağlı kalmaktan kurtarır. Geçmişte bireylere duygusal ve fiziksel olarak zarar vermiş durumlara bir cevap olarak savunmalar oluşur. Maalesef yıllar içinde, bu davranış kalıpları, duygusal olarak bizi besleyen ilişkiler yaşama yetimizi, özgürlüğümüzü ve gelişimimizi kısıtlayan yükler haline gelebilir.

    Kişisel hikâyenizi mümkün olduğunca dürüst ve açık bir şekilde ifade etmeniz psikanalitik psikoterapide son derece faydalı olacaktır. Terapistiniz ilk olarak size iç görü edinmenizde yardımcı olur. Terapi sürecinde, hayatınızı sözlere döktüğünüzde anlarsınız ki, ona başka bir anlam katmış olursunuz. Ve geçmişi daha farklı değerlendirebilirsiniz. Terapide, geçmişi nasıl anlamlandırdığınız değerlendirilir, aynı zamanda geçmişi farklı değerlendirdiğinizde yaşamı algılayış ve yorumlayışınız da bununla paralel olarak değişecektir. Terapinin amacı bir yerde bir suçlu bulmak değil, anlamak ve affetmektir. Ve bu affetme süreci, sadece başkalarına yönelik değil, çoğu zaman kendimizi affetmemize yöneliktir.

    Danışanlarımız, aşağıda sıralanan nedenlerden ötürü Psikanalitik Psikoterapiyi tercih ederler:

    • Duraksayan ve ilerleyemeyen ilişkilerine, yaşamlarındaki özel bir duruma ya da işlerindeki bir olumsuzluğa yapıcı bir yanıt bulma,

    • Yakınlarıyla paylaşamayacağı duygu ve düşüncelerini hiç çekinmeden paylaşabilecekleri güvenli bir alan bulma,

    • Kendilerini tarafsız olarak dinleyebilecek birisiyle konuşma,

    • İlişkilerinde tekrarlayan davranış kalıpları nedeniyle bir kısır döngüye dönüşen durumlar hakkında ya da başarılı olma potansiyellerini aslında kendilerinin engelledikleri konusunda içgörü edinme

    • Kendileriyle ilgili olumsuz düşünceler ve duygularla mücadele etmek için yardım alma

    • Yalnızlık, izolasyon ve yabancılaşma duygusu ile başa çıkma
     

  • Çiftler Neden Kendilerine Acı Veren İlişkileri Sürdürürler?

    Çiftler Neden Kendilerine Acı Veren İlişkileri Sürdürürler?

    Çiftlerle çalışan bir terapist olarak, klinik çalışmalarımda insanların birbirleriyle acı verici bağlar kurduklarını gördüm. Çiftlerin bu kendilerine acı veren, çatışmalı ilişkilerini sürdürmelerinin nedeni merakımı uyandırdı. Bu çiftlerin birbirini nasıl bulduğu, aralarındaki ilişkinin sapkınlık ya da sadomazoşizmi çağrıştırması dikkatimi çekti. Çiftlerin boşandıktan sonra bile bu acı verici ilişkiyi sürdürdükleri, bu bağ için zamanlarını, paralarını, hatta bazı durumlarda çocuklarını feda ettikleri görülüyor. Benim bu yazıdaki amacım da bu sorulara yanıt aramak ve analitik terapide bu çiftlerle nasıl çalıştığımız konusunda bilgi vermektir.

    Grotstein’a (1987) göre insanlar boşluk duygusunun yerine, kendilerine acı veren kişilere bağlanmayı tercih ediyorlar. Bu boşluk duygusu, kişilerde “hiçlik” ve “kara delik” hissi yaratıyor. İnsanlar için asıl zor olan bağlanılan kişiden mahrum kalmak değil, içlerindeki “anlamsızlık” ile başa çıkmaktır. Bu içsel boşluk insanların kendilerini neredeyse ölü gibi hissetmelerine sebep oluyor ve Kernberg’in de dediği gibi, kişiler “ölü hissetmektense acı çekerek hala yaşadıklarını bilmeyi” yeğliyor (1975, s.196). 

    Çiftlerde, intihar bombacılarının bir amaç uğruna canlarını feda etmelerine ve yaşamlarına öldükten sonra dahi anlam vermelerine benzetilebilecek, bir acıya bağlanma olgusu bulunuyor. Bu durumda da boşluk ve anlamsızlık duygusu yerine, acı veren evlilik ilişkileri tercih ediliyor. Toplumsal grup üyelerinin grup kimliğini korumak için her şeylerini feda edebildikleri gibi, çiftler ve bireyler de aynı şekilde davranabiliyor (Lachkar, 2003, s.77). Kendilik duygusunun ve kimliğin korunması, kişilerin kendi hayatından bile değerli olabiliyor. Kişiler bu durumlarda her türlü bedeli ödemeye hazır oluyorlar.

    Analitik terapide hareket noktamızı belirleyen varsayım, çiftlerin eş seçiminde bilinçdışı süreçlerin oldukça etkili olduğudur. Bireyler çocukluklarında açılmış bir yarayı bilinçdışında onarma çabasıyla ya kendilerinde yara açan ebeveyne benzer birini, ya da tam tersi, yarayı açan ebeveynden farklı bir eş seçerler. 

    Duygusal acılar, kişinin geçmişinde çözülmemiş konuların olduğunu gösterir ve çift terapisinde bu konuların üzerine çalışılır (Lachkar, 2003, s.78). Böylece yeni deneyimler ve kişisel gelişimleri hayata geçirmek terapi sürecinde mümkün olabilir. Çünkü, analitik çalışan bir terapist olarak, çiftlerin yeni deneyimlerden korktuklarını ve yeni deneyimler yerine, yıkıcı olduğu halde eski davranış kalıplarını sürdürmeyi tercih ettiklerini gözlemlediğimi söyleyebilirim. 

    Terapi sürecinde, çocukluk deneyimleri ve erken çocuklukta oluşan davranış kalıpları konusunda içgörü edinilmesi çok önemlidir. Fakat bu içgörü, kalıcı bir değişim için tek başına yeterli olmamaktadır. Çift dinamiğinde değişim, terapi sürecinde kazanılan içgörüleri, yeni duygu ve düşünceleri ilişkilerde tekrar tekrar deneyimlemekle gerçekleşir. 

    Başarılı olduğunda evlilik, eşlerin önemli psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlar. Her bireyin sevgi, yakınlık, onaylanma, ait olma ve değerli hissetme ihtiyaçları vardır; iyi bir evlilik bu ihtiyaçları karşılar. Evlilik ilişkisinde yalnız olmadığını bilmek, deneyimleri paylaşmak büyük önem taşır. Bazı durumlarda, aile baskısı veya sosyal nedenlerle evlenildiğinde, yalnızca evlenmiş olmak bile başlı başına gurur duyulan bir durum olabilir; kişi kendini bir işi başarmış olarak görür ve kendine verdiği değer artar. Böylece psikolojik, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlar karşılandığında taraflar tatmin duygusu yaşar ve evlilik başarıya ulaşır. Fakat bu ihtiyaçlar karşılanmadığında eşler mutsuz olmaya başlar ve evlilikte sorunlar ortaya çıkar. Çiftleri terapiye getiren bu sorunlar oldukça çeşitli olabilir.

    Analitik çift terapisinde odaklanılan, tek tek kişilerden daha çok ilişkinin kendisidir. Terapide, bireyin iç dünyasındaki umutlar, dilekler, korkular, hayal kırıklıklarının yansıra; eşinin iç dünyasına ve tarafların iç dünyalarının etkileşimine, birbirleri üzerinde nasıl etki ettiklerine dikkat edilir. Her çiftin yaşantısı ve iletişim biçimi birbirinden farklıdır; her çiftin kendine özgü karakteri vardır. Bunlar bilinçdışı süreçlerle ilgilidir ve çiftler bunun farkında değildir. 

    Referanslar:
    Becker, B.J. (1978). Holistic, Analytic Approaches to Marital Therapy. American Journal of Psychoanalysis, 38:129-142.     
    Grotstein, J. (1987). Meaning, meaninglessness, and the “black hole”: Self and interactional regulation as a new paradigm for psychoanalysis and neuroscience: An introduction. Unpublished manuscript cited in Lachkar, 2003.  
    Kernberg, O. (1975). Borderline conditions and pathological narcissism. New York: Jason Aranson.
    Lachkar, J. (2003). The Narcissistic/Borderline Couple: New Approaches to Marital Therapy. Routledge: New York & Oxford.

  • Biorezonans terapisi nedir, hangi durumlarda uygulanır

    Biorezonans metodu frekans kontrollü bilgisayar tarafından yapılan bir tedavi yöntemidir. Bu 1975 yılında icat edilen bir cihaz olmasına rağmen ülkemizde resmi olarak 2007 yılında kullanılmaya başlanmıştır ve cihaz T.C.Sağlık Bakanlığınca onaylanmış bir Tıbbi Cihazdır.

    Biorezonans Terapisi (BRT olarak anılacaktır). Vücuda dokunan-alerji yapan-intolerans gösteren madde ve maddelerin veya canlı organizmaların (virüs, parazit, bakteri ve mantar gibi) vücudumuz içinde yaydıkları hastalık yapıcı frekansların, cihaz tarafından algılanıp ,düzeltilerek, vücuda tekrar verilmesi esasına dayanır.

    İnsan organizması farklı elektromanyetik frekansları yayar. Bunların hepsinin kendine özgü-farklı frekansları vardır. Hep birlikte hastanın genel frekans spektrumunu belirlerler. Bu hastanın bireysel frekansıdır. Hasta ve sağlıklı insanın frekans yapıları birbirinden farklıdır.

    Hastanın frekans örneğinde saklanan yabancı frekanslar (Alerjenler, virüsler, bakteriler, amalgam, mycosis v.s..) normal frekans düzenini bozarlar. Bu frekans düzenini bozan elektromanyetik frekanslar belirlenir ve cihaza transfer edilir. Elektrotlar vücudun belli yerlerine yerleştirilir. Cihazda hastalık yapan frekanslar ters çevrilir ve hastanın vücuduna geri verilir. İYİLEŞME terapi frekanslarıyla gerçekleşir. Biyolojik , fiziksel frekanslar güçlendirilir.

    Biyofiziksel bir teknik olduğu için kimyasal ilaçlar kullanılmaz.Biorezonans cihazından yayılan frekansın gücü bir cep telefonundan yayılanın binde biri kadardır.

    Hiç bir yan etkisi yoktur.

    Vücudumuza zarar veren elektromanyetik frekanslar cihaz aracılığı ile ters çevrilir ve kişiye gönderilir. Birbirinin tam tersi iki manyetik alan karşılaşınca nötrlesir. Bu şekilde bakterilerin, virüslerin, parazitlerin, ağır metallerin vb. tüm zararlı etmenlerin manyetik bilgisi vücudumuzdan temizlenmis olur.

    Ayrıca vücudumuza ait tükürük, idrar gibi sıvılarda bulunan sağlıklı frekanslar da güçlendirilerek kişiye verilir. Böylelikle bağışıklık sistemimiz desteklenmiş olur. Bu da iIaçsız, ağrısız ve kalıcı olarak. iyileşme anlamına gelmektedir.

    Vücudumuzdan yayılan ossilasyon veya frekans denilen titreşimler saptanabilmekte ve kaydedilebilmektedir. Bu frekanslar hücreler arasındaki bilgi alışverişini sağlamakta dolayısı ile tüm biyokimyasal yani maddesel süreçleri yönetmektedirler. Biorezonans cihazı tedavi sürecinde bu bilgi alışverişi düzeyine etki etmektedir.

    Hücreler arasındaki ve vücudun bütünü içindeki iletişimi bozan yabancı frekansların ortadan kaldırılması vücut üzerindeki stresi ortadan kaldırır ve sistemin düzgün biçimde işleyebilmesini sağlar. Düzgün işleyen bir sistemde hastalık oluşmaz ya da oluşan hastalık sistemin üzerindeki stresin ortadan kaldırılması ile geriye döndürülebilir.

    Biorezonans önce vücut üzerinde nasıl bir baskı olduğunun araştırmasını yapar. Bu baskı ağır metaller, alerjiler, zehirli maddeler, enfeksiyonlar, az bilinen parazitler, bulunamayan mantar enfeksiyonları, çevredeki yoğun elektrik alanlar ya da yaşanılan bölgenin coğrafi özelliklerinin kişide yarattığı etkiler olabilir. Biorezonans tüm bu zarar vermesi muhtemel faktörleri test edebilir. Bünye üzerinde saptanan baskılayıcı–zarar verici maddenin- faktörün frekansı ortadan kaldırılır. Bünyenin içindeki enerji akış yolları temizlenir. Sistemin düzgün işlemesi sağlanır.

    Teknolojinin kullanılmaya başlandığından beri edinilmiş tecrübeler sunucu 400 kadar hastalıkta standart tedavi protokolleri belirlenmiştir. Her yıl yapılan kongrelerde dünyanın değişik ülkelerinden gelen biorezonans kullanıcısı doktorların ve biorezonans uygulayıcısı alternatif tıp mensuplarının tecrübelerini paylaşıyoruz. Dünyadan devamlı gelen ve farklı hastalıklar için dökümente edilen başarılı tedavi örnekleri gerçekten çok cesaret vericidir. Biorezonansa “sağlıkta yeni çağın habercisi” denmesinin sebebi de budur.

    Elektromanyetik dalgalar kullanarak alerji testi yapılır. Bu testin bilinen alerji testleri kadar kesin sonuçlar verdiği çalışmalar ile gösterilmiştir. Bu testin esas farkı ise bünye üzerinde esas kötü etkiyi yaratan gizli alerjilerin de ortaya çıkmasının sağlanmasıdır. Diğer testlerde çıkmayan gizli bir alerji bulunduğunda bu alerjileri de hafifletir ve ortadan kaldırır. Bulunan alerji biorezonans kullanılarak ortadan kaldırılabilir. Bu alerji cilt tipi olabilir ya da solunum yollarını tutmuş olabilir.

    Birçok durumda ise geçirilmeyen kronik hastalığın sebebi olarak bir alerji bulunabilir ve alerjinin ortadan kaldırılması kronik hastalığı tedavi eder. Ağrı o bölgedeki problemin vücut tarafından ifade edilme yoludur. Kronik ağrılarda ise ağrının geçirilmesi sistemin bir bütün olarak ele alınmasını ve sistemin üzerindeki yükün temizlenmesini gerektirir.

    Sonuçlar bünyenin ne kadar stres altında/kirlenmiş vs. olduğuna göre değişir. Genel bir kural olarak çocuklardaki etkinlik her zaman daha güçlüdür.

    Bağışıklığın düşmüş olduğu durumlar Sistemin düzgün çalışmaması ve toksinlerin birikmiş olması kendini en sık bağışıklığın düşmesi ile gösterir. Geçirilemeyen enfeksiyon hastalıkları bazen biorezonansı yardımcı olarak kullanarak bazen de sadece biorezonans kullanarak geçirilebilir. Bu işlem enfeksiyon yapan ajana karşı biorezonans uygulamak yanında bağışıklığı bozan sebebin saptanıp ortadan kaldırılması ile yapılır.

    Biorezonans bünye üzerinde stres yapan faktörleri tarar. Bu faktörlerden bir kısmı sistem üzerinde yük oluşturan zehirli maddelerdir. Bu maddelerin freakanslarının sıfırlanmaya çalışılması ile detoksfikasyon yaratılır. Bünyenin temizlenmesi genel sağlık durumunu iyileştirir. Biorezonans ile detoksifikasyon yanında bünye üzerinde stres yaratan diğer faktörler de araştırılıp giderilebilir. Bunlar içinde amalgam dolguların yarattığı bozulma, cep telefonlarının yarattığı bozulma, yaşanılan coğrafi alanın yarattığı bozulma, önceden yapılmış aşıların bünye üzerinde yarattığı bozulma sayılabilir. Tüm bu etkiler biorezonans ile ortadan kaldırılabilir.

    Dünyadaki kullanımlarında kronik hastalıkların tedavisinde detoksifikasyonla birlikte lenf ve karaciğerin uyarılması genel bir kural olarak kabul edilebilir. Biorezonans ile kolayca sağlanabilecek bir etkidir. Spor yaralanmalarında kullanıldığı gibi ameliyat sonralarında da kullanılabilir. Düşkün bünyelerde kişinin ameliyata hazırlanması ve direncinin arttırılması için de kullanılabilir.

    Biorezonans bütünsel ve düzenleyici bir terapi metodudur. Klasik tıptaki uygulamara destek verdiği gibi, hastalıkların temelinde yatan etkenleri bulur ve titreşim seviyesinde vücudun bağışıklık ve atılım sistemlerine destek vererek bu hastalıkların giderilmesinde insana destek olur.

    Yaş sınırı yoktur. Besin intoleransları olan küçük bebeklerde bile etkiliği olduğu gibi, ileri yaşta kronikleşmiş hastalıklarda da rahatlıkla kullanılır.

    Ancak gebeliğin ilk 3 ayında ve bazı ilaçların kullanımında terapileri uygulamıyoruz.

    Organ ve doku nakli olanlarda Biorezonans uygulanmaz. Doktorunuz size daha detaylı bilgiler verebilir.

    Biorezonansta akupunkturda bilinen meridyenler yani enerji akım yolları ve akupunktur noktaları üzerinden terapiler uygulamak mümkündür. Akupunktur ile uygulanılan terapi reçetelerini de biorezonansa dahil edilebilirler.

    Tedavi süresi kişiye göre değişir. Zira öncelikle hasta kanını biyofiziksel anlamda test etmek ve hastalığa yol açan etkenleri bulmak gerekir. Örneğin, aynı şikayetleri olan 2 farklı romatizma hastasında çok farklı faktörler tetikleyici olabilir. Bunları tespit edince terapi planı hazırlanır ve uygulamaya geçilir.

    Evinizde veya iş yerinizde size zarar veren etkenler veya zehirlerle (örn. Mantar, asbest gibi) temasta bulunuyorsanız lütfen bildiriniz.

    Size zarar veren veya alerji yapan maddeleri ortaya çıkarmak için kanınız tarafımızdan test edilecektir. Daha sonra yapılacak olan görüşmede doktorumuz size neticeyi bildirecektir.

    Terapi seans aralıkları çoğunlukla haftada bir kez ve yaklaşık 1 saat olmakla beraber test neticesine göre tespit edilir ve size bilgi verilecektir.

    Lütfen terapi öncesi ve sonrası 6 saat boyunca alkol ve kahve tüketmeyiniz.

    BRT tedavisinden sonra.; Nadiren de olsa geçici yorgunluk hissedebilirsiniz, ağızınızda kuruluk oluşabilir, mide bulantısı oluşabilir, kokulara karşı hassasiyet oluşabilir. Tüm bunlar bol su içmekle düzelecektir. Zaten doktounuz sizi bolca su tüketmeniz konusunda uyaracaktır.