Etiket: Tepkiler

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travmanın Tanımı

    Travma, bireyin bedensel ve ruhsal anlamda var oluşunu sarsan ve yaralayan her türlü olay olarak tanımlanabilir. Doğal afetler, insan eliyle oluşan kazalar, savaşlar, fiziksel veya cinsel saldırıya maruz kalma, işkence-eziyet görme, trafik kazaları, ölümcül hastalık teşhisinin konması, bir ceset ya da vücut parçası görme gibi zorlayıcı ve kişini başa çıkma yeteneğini aşan yoğun duygu yüklü olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır (Palabıyıkoğlu, 2000; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay tanımına giren her olayın kişide olumsuz duygu yaratması ve ruhsal travma olarak yaşanması söz konusu değildir. Pek çok olay kişide olumsuz duygu yükü yaratabilir ancak herhangi bir olayın ruhsal travma oluşturabilmesi için bazı özelliklerinin bulunuyor olması gerekir.

    Bu özeliklerden ilki, kişinin ölüm tehdidi, yaralanma tehdidi ya da yaralanmaya maruz kalması, kişinin kendisinden başka birinin ölümüne ya da ölüm tehdidi altında kalmasına tanık olması ya da başkasının yaralanmasına veya böyle bir tehdide maruz kalmasına tanıklık etmesi, yakınların ani ölümü, şiddete maruz kalarak öldürülmesi, yaralanması veya bunlara ilişkin tehdide maruz kalması gibi travmatik potansiyeli bulunan olaylara tanık olması ya da maruz kalması gerekmektedir (Herman, 2007; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    İkincisi ise, travmatik olaya maruz kalan kişinin olay karşısında verdiği tepkidir. İnsanlar travmatik olaylar karşısında çaresizlik, dehşete düşme, aşırı korku ve dona kalma tepkileri verebilirler (Öztürk ve Uluşahin, 2008). Bu koşullar sağlandığında kişinin travmatik bir olaydan etkilendiğini söylemek mümkün olabilmektedir. Diğer yandan kişinin yaşadığı travmatik yükü bulunan olaydan nasıl etkileneceği kişinin olayı nasıl algıladığına ve nasıl anlamlandırdığına bağlıdır (Beaton ve ark. 1999; APA, 2014).

    Travmatizasyon alanında yapılan çalışmalar, travmatik olayın, kişinin dünyaya ilişkin temel varsayımlarını ve inançlarını olumsuz etkilediğine işaret etmektedir (Foa ve ark., 1999; Aker ve Önder, 2003; Matthews ve Marwit, 2004; APA, 2014).

    Travmatik bir olay sonrasında olayın istemsiz şekilde hatırlanması, kaçınma davranışları, uyarılmışlık düzeyinin artması ve tetikte olma gibi travma sonrasında ortaya çıkan tepkilerle ilgili olarak yapılmış sayısız araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmalardan ilki İkinci Dünya Savışı sonrası savaşlarda bulunmuş ve çatışmalara maruz kalmış askerlerde ortaya çıkan psikolojik tepkiler anlaşılmaya çalışılmış ve bu tepkilere “bombardıman şoku” denmiştir. Fairbank ve arkadaşlarının (1993) bildirdiğine göre savaşın bitimi ile cepheden dönen askerlerde de aynı tepkilerin sık ve yoğun biçimde gözlenmesi sonucunda bu psikolojik tepkiler “savaş nevrozu” olarak adlandırılmaya başlamıştır.

    Matthews ve Marwit (2004) insanların dünyayla ilişkili varsayımlarının genellikle, dünyanın iyi ve adil bir yer olduğu, var olan kötülüklerin ise kendilerinin ya da yakınlarının başına gelmeyeceği şeklinde olduğunu bildirmişlerdir. Travmatik bir olay kişinin dünyaya, kendisine ve geleceğe ilişkin inancının sarsılmasına neden olabilir. Travma ve temel varsayımlar konusunda yapılan araştırmalar, travmanın, bireyin temel varsayımlarını olumsuz etkilediğini göstermektedir. (Foa ve ark., 1999; Matthews ve Marwit, 2004). Aker (2000) insanların hem kendilerinin yaşayacakları olaylara zihinsel olarak hazır hissetmek istediklerini hem de yaşadıkları olayların sonuçlarını kontrol etmek istediklerini ve bunların kendileri üzerinde veya başkaları üzerinde yaratabileceği etkileri kontrol edebilmek istediklerini ama travmatik olayın özelliğinin önceden kestirilemeyecek ve kontrol edilemeyecek olması olduğunu bildirmiştir.

    Yılmaz (2007) travmatik olayın, en şiddetli stres kaynaklarını içeriyor olması, insanın gündelik yaşamında karşılaştığı diğer stres kaynakları gibi sıradan, beklendik olmaması ve kontrol edilemez olması nedeniyle sarsıcı etkisi bulunduğunu bildirmiştir. Travmatik olayın neden olduğu sarsılmaya bağlı olarak aşırı uyarılmışlık, olaya ilişkin istemsiz hatırlamalar ve rahatsız edici düşünceler, kaçınma gibi travma sonrası tepkiler geliştirebilir. Yaşanan travmatik olayın ardından ortaya çıkabilen bu tepkilerin şiddeti giderek artabilir de zaman içinde kendiliğinden hafifleyebilir de. Bu da zaman içinde işlevselliği bozucu etki yaratabilir (Foa ve ark., 1999; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Yaşanılan tehlikenin büyüklüğü olumsuz duygusal sonuçlara yol açmaktadır. Bir kimsenin aniden olan ağır travmatik bir olaydan etkilenmesi olayın şiddetine (Öztürk ve Uluşahin, 2008); ne kadar etkilenileceği ise kişinin olayı algılama ve anlamlandırma biçimine (Carlson ve Ruzek, 2003); olay karşısındaki dayanma gücü ise kişinin kalıtımsal yapısı, kişilik özellikleri, öğrenme ile gelişen benlik gücü, böyle bir olaya hazırlıklı olup olmadığı gibi etkenlere bağlıdır (Öztürk ve Uluşan, 2008). Dolayısıyla, travmatik olay hemen her insanda korku, dehşete düşme ve çaresizlik yaratabilir ancak, ağır travmatik stres altında kalan insanların hepsi aynı bozulma, yıkılma belirtilerini göstermeyebilirler.

    Her insanın incinebilirlik düzeyi ya da eşiği birbirinden farklıdır. İncinebilirlik düzeyi yüksek olan bir kişi için zaman zaman en küçük stres kaynakları veya günlük problemler stres belirtilerini tetikleyebilirken; incinebilirlik düzeyi daha düşük olan bir kişi için sadece büyük felaketler benzer tepkilere yol açabilir. Bunun yanı sıra kronik stres kaynaklarının ortak olarak yaratabileceği etki az incinebilir kişilerde travmatik olay deneyimlemişcesine benzer tepkilere neden olabilir (Yılmaz, 2007).

     Travmatik Yaşantılar Sonucunda Ortaya Çıkan Tepkiler

    Travmatik yaşantılar sonucunda ortaya çıkan stres üst düzeyde bir strestir ve gündelik stres kaynakları gibi beklendik, sıradan, olasılıkları kontrol edilebilir değildir (Yılmaz, 2007). Travmatik yaşantının etkileme düzeyi kişiden kişiye değişse de stes karşısında bedenin gösterdiği kalp atışlarının hızlanması, kan basıncının artması, terleme, solunumun hızlanması gibi fizyolojik tepkiler herkeste görülebilir. Bu tepkiler stres hormonunun salgılanması sonucunda ortaya çıkmaktadır ve organizma tehdit atında kaldığından karşı karşıya kaldığı tehdit kaynağı ile savaşma, kaçma ya da dona kalma tepkisi verebilir. Kişinin yaşadığı stres çok yoğun olduğunda aşırı salgılanan stres hormonu, stres ortadan kalktıktan sonra dahi bir süre bedende kalır ve küçük bir uyaranla karşılaşsa dahi bedenin daha önceki tehdit durumunda verdiği stres tepkilerinin benzerlerini üretmesine neden olur. Bu tepkiler anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir (Aker ve Önder, 2003; Jones ve Wessley, 2006; Herman, 2007).

    Travmatik olaylar karşısında insanlar, kaygı, kabuslar görme, uyku problemleri, olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma, hissizlik, aşırı uyarılmışlık gibi psikolojik ve fizyolojik bazı tepkiler verebilmektedir (McHugh ve Treisman, 2007). Anormal olaylar karşısında verilen normal tepkiler olarak adlandırılan bu tepkilerin kısa süreli olması ve kendiliğinden düzelmesi beklenmektedir (Jones ve Wessely, 2006). Ancak, yaşanılan travmatik olay sona erdikten sonra da olayın psikolojik ve fizyolojik etkilerinin devam etmesi söz konusu olabilmektedir. Travmatik olaylardan hemen sonra ortaya çıkan ruhsal tepkiler doğaldır. Kişi ortaya çıkan yeni koşullara uyum sağlamaya başlar. Uyum sağlayabilen kimselerde yakınmalar kısa bir sürede kaybolur. İlk anlarda şaşkınlık, panik içinde uzaklaşma, bilinçsizce yakınlarını arama gibi durumlar belirginken zaman içinde durumlarının farkına varıp duygularını dışa vurmaya başlarlar. İleriki dönemlerde ise travmatik olayın anlamı tam olarak fark edilir. Ancak travmatik stresten sonra travmatik strese maruz kalan herkeste görülmese de çok farklı belirtilerle karşılaşılabilir. En sık olarak travma sonrası stres bozukluğu, akut stres tepkisi, travmatik yas, depresyon, uyum bozukluğu, panik bozukluk, agorafobi, özgül fobi, sosyal fobi, obsesif-kompulsif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, alkol ve madde kullanım bozuklukları, somataform bozukluklar, disosyatif bozukluklar görülebilir (Aker, 2000; Önder ve Tural, 2004; Öztürk, Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay sonrasında, tehdit kaynağı ortadan kalksa da olayın yarattığı psikolojik ve fizyolojik olumsuz etkiler devam edebilir (Flannery, 1999). Bu etkilerin devam etmesi sonucunda Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ortaya çıkabilir. Genel anlamıyla yoğun strese yol açan travmatik olaylardan sonra verilen uzun süreli bazen de gecikerek ortaya çıkan tepkiler TSSB olarak tanımlanabilir (APA, 2014). Hem doğal yollarla, hem de insan eliyle oluşan travmatik olaylar sonrasında TSSB ortaya çıkabilir (Öztürk, 2009).

    Travmatik yaşantılar sonrasında kişi benzer olayları tekrar tekrar hatırlayabilir, travmatik olaylar tekrar tetiklenebilir ve bu olaylar da travma yaşanan olaylar kadar kişiyi sarsabilir ve zorlayabilir (Kocabaşoğlu ve Özdemir, 2005; Woods, 2000). DSM V’te Travma sonrası stres bozukluğu dört tanı kriterinde toplanmıştır (APA, 2014). Bunlardan birincisi, kişinin istem dışı olarak travmatik olayları yeniden deneyimlemesidir. Buna göre, yaşadığı travmatik olaya ilişkin tekrarlanan anılar, kabuslar eşlik edebilir ve kişi olayı hatırlatacak uyaranlardan fazlasıyla rahatsız olabilir. İkincisi olayla ilişkili uyaranlardan kaçınmadır. Buna göre kişi travmatik yaşantıyı hatırlatabilecek her türlü uyarandan kaçınır ve bunlardan yoğun rahatsızlık duyar. Üçüncüsü, travmatik olay sonrası duygudurumsal ve bilişsel değişiklikler ortaya çıkar. Buna göre, kişi travmatik yaşantısına ilişkin bazı anıları hatırlayamayabilir, yaşantısı ile ilgili olarak kendisini, ikinci ya da üçüncü şahısları suçlayabilir. Dördüncüsü artmış uyarılmışlık ve tepkisellik belirtileridir. Buna göre kişi travmatik olay deneyiminden sonra bazı dönemlerde sinirli ve saldırgan olabilir ve hem kendisine hem de çevresine zarar verici davranışlar sergileyebilir.  

     Travmatik Olaydan Etkilenme Düzeyi

    Sungur (1999) travmatik olaydan etkilenme düzeylerinin kişiden kişiye göre değiştiğini bildirmiştir. Travmatik olaylar sonrasında bazı kişilerde TSSB gözlenirken bazılarında görülmemektedir. Kişinin yaşadığı bir olayın travmatik bir etki yaratması, kişinin bu olayı algılayış biçimine ve bu yaşadığı olayın hayatını, duygularını, düşüncelerini ne kadar olumsuz etkilediğine bağlıdır. Travma kişisel bir deneyimdir, her kişi olayı farklı değerlendirmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003).

    Dekkel ve arkadaşları (2014) yaptıkları çalışmada maruz kalınan travmanın şiddeti ile travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin şiddetinin doğru orantılı olduğunu ve travmanın şiddetinin yüksek olmasının başka psikopatolojilerin de ortaya çıkmasına neden olduğunu ayrıca travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin zamanla kötüleşmekte olduğunu ve depresyonun eşlik ettiği durumlarda ise TSSB belirtilerinin daha şiddetli olduğunu ortaya koymuşlardır.

    Çalışmalar TSSB geliştirme ve travmatik olaydan etkilenmede bazı faktörlerin önemli olduğunu göstermektedir. Travmatik olay sonrası TSSB gelişimi için bazı risk faktörleri olduğunu bildirmişlerdir. TSSB üzerine yapılan çalışmalarda çeşitli değişkenlere göre travmatik yaşantıdan etkilenme düzeyleri karşılaştırılmıştır bir takım risk faktörlerinin bulunduğu gözlenmiştir. Kadın olmak, çocuk veya yaşlı olmak, daha önce bir travmatik yaşantı deneyimi olmak, yardım-kurtarma çalışmalarına katılmak, yalnız yaşamak, aile desteğinin olmaması, psikiyatrik ya da fiziksel hastalık öyküsüne sahip olmak yer almaktadır (Aker, 2006; Palm ve arkadaşları, 2004; Karakaya ve ark., 2004; Suomalainen ve ark., 2011). Bunların dışında çocukluk döneminde yaşanan istismar ya da travmatik olay yaşantısı TSSB geliştirmede bir risk faktörü olarak görülmektedir (Brewin ve ark. 2000). Cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, önceki travmatik yaşantılar, kendisinde veya ailesinde psikolojik rahatsızlık hikayesi, çocuklukta istismara uğramış olmak başlıca etkenler olarak sayılabilir (Woods, 2000).

    Çocuktan ergenlik dönemine geçerken yaş arttıkça TSSB riski artarken, ergenlerin orta yaş grubuna kıyasla travmadan etkilenme düzeylerinin daha fazla olduğu görülmektedir (Suomalainen ve ark., 2011). Bu da ergenlik döneminde bulunuyor olmanın da TSSB gelişimi açısından risk faktörü olabileceğini göstermektedir.

    Travmaya bağlı kayıplar, travmatik olayın algılanan şiddeti, travmatik olay öncesindeki ruhsal hastalıklar ve yeterli sosyal desteğin bulunmuyor oluşu da TSSB görülmesini arttıran risk etkenleri arasında sayılmaktadır (Green ve ark., 2000). Kişinin sosyal desteklerinin yeterli olmaması da TSSB’nin gelişmesinde önemli bir faktör olduğu görülmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003; Sungur, 1999).

    TSSB geliştirmede risk faktörlerinden bahsedilirken aynı zamanda TSSB geliştirmede koruyucu faktörlerin de varlığından bahsedilmektedir. Cozzarelli (1993) tarafından travma mağdurlarıyla yürütülen bir çalışmada, optimist, kişisel kontrol hissinin ve benlik saygısının yüksek olması gibi kişisel özelliklerin travmanın olumsuz etkilerinden koruduğu belirtilmektedir.

    Sosyal destek travmatik yaşam olayları ve kriz durumlarında da oldukça önemlidir ve azlığı risk faktörüyken yeterince bulunuşu koruyucu bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır (Erol, 2008). Sosyal desteği fazla olan kişiler stresli durumlara daha çabuk uyum sağlamakta ve psikolojik sorunlarla daha kolay baş edebilmektedir. Sosyal desteğin kişileri yoğun kaygı yaşantısından koruduğu ve hastalıkların iyileşmesi üzerinde olumlu bir etki yarattığı pek çok çalışmada ortaya konmuştur. Örneğin; Güven (2010) 1999 Marmara depremi sonrasında depremzedelerle yapılan çalışmada, depremzedelerin algıladıkları sosyal destek düzeyi arttıkça, travma sonrası büyüme düzeylerinin arttığını ve depresyon düzeylerinin azaldığını bulmuştur.

  • Travma Nedir?

    Travma Nedir?

    Fiziksel ve psikolojik bütünlüğümüzü tehdit eden her türlü olay bizim için travmadır. Yaşamımıza, vücut bütünlüğümüze, inanç sistemlerimize, sevdiklerimize yönelik olan herhangi bir tehdit bizde travma oluşturabilir. Travma, hiç beklemediğimiz bir anda ve ne yaparsak yapalım asla hazırlıklı olamayacağımız bir şekilde inen ani bir darbedir. Bizi, geçmişimiz ve geleceğimizden koparan bir zamansızlık halidir. Ayrılık/boşanma, iş kaybı, aile içi şiddet, tecavüz, trafik kazası, ani hastalık ve ani ölümler kişisel travma listesine girer.

    TRAVMA SONRASI GÖRÜLEN TEPKİLER NELERDİR?
    Duygusal tepkiler: Şok, üzüntü, öfke, endişe, suçluluk, umutsuzluk, kaygı, korku, karamsarlık, donukluk, aşırı sinirlilik, çaresizlik duygusal tepkilerdir. Çocuklarda korku ve endişe sıklıkla görülen tepkilerdir. Korku insan hayatını tehdit eden herhangi bir tehlike karşısında verilen normal bir tepkidir. Çocuklar genelde olayın tekrar olmasından, ölümden, ailesinden ayrılmaktan veya yalnız kalmaktan korkabilirler.
    Düşünsel tepkiler: İnanamama, düşünce ve dikkat dağınıklığı, unutkanlık, çarpık ve genellemeye dayalı (her şey ve herkes kötü gibi) düşünceler, sık sık beliren imajlar, olayla ilgili görüntüler ve olayı tekrar tekrar yaşama bu tür tepkiler arasındadır.
    Fiziksel tepkiler: Baş, göğüs ağrısı, mide yanması ve/veya bulanması, kalp sıkışması, gürültüye karşı aşırı duyarlılık, iştah artması ya da azalması, sürekli yorgunluk hali, nefes darlığı gibi fiziksel tepkiler bedenimizin travma karşısında yarattığı belirtilerdir.
    Davranışsal tepkiler: Uyku ve yeme bozuklukları, sosyal çevreden uzaklaşma, kendini ihmal etme, içe kapanma, alkol ve madde kullanımı, kaçınma davranışları, konuşmama, dikkatsizlik ve dağınıklık, sürekli aynı şeyle uğraşma, hiçbir şey olmamış gibi davranmak travma karşısında gösterilen davranış biçimleridir. Çocuklar ise; kendi başlarına gidip yatmak istemeyebilirler uykuya dalmakta güçlük çekebilirler, geceleri sık sık uyanabilirler ve /veya kabuslar görebilirler. Böyle zamanlarda çocukların ebeveynlerine yakın olmayı istemeleri ve ebeveynlerin de çocuklarını yanlarında istemeleri gayet doğaldır. Çocuklar stres altında daha küçük yaşlarda yaptıkları davranışlara (alt ıslatma, anneye yapışma, parmak emme gibi) geri dönebilirler. Kısa süreli olarak böyle davranışların belirmesi normaldir. Anne- baba bu davranışlar karşısında aşırı tepki gösterdiği takdirde, daha da uzun süre devam edebilir.

    TRAVMALARLA NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİZ?
    Küçük ama gerçekleştirebileceğiniz sorumluluklar/roller edinin, yalnız kalmayın, fiziksel açıdan kuvvetli olabilmek için, kendinizi asla ihmal etmeyin ve iyi beslenin, dinlenmek için kendinize zaman verin, spor yapmak stresi azaltmanın en iyi yollarından biridir; spor yapın, alkolden uzak durun, gösterdiğiniz tepkileri normal kabul edin, başınıza gelenin sizin kontrolünüz dışında geliştiğini ve ne yaparsanız yapın, bu gibi durumlar karşısında hazırlıklı olunamayacağını kendinize hatırlatın, davranışlarınızı gözden geçirin; hayatınızın önceliklerini değiştirin, anlamsız bulduğunuz ve yapmak istemediğiniz şeyleri devreden çıkarın, sizin için önemli olan kişiler ile daha sık görüşün, daha derin ilişkiler kurun, bugünü yaşamaya özen gösterin, yasınızı yaşamak için kendinize izin verin, güçlü gözükmek için çaba göstermeyin, sizi anlayan kişiler ile bağlantınızı koparmayın ve gerekiyorsa lütfen profesyonel birinden destek alın.

    Unutmayın ki; verdiğiniz tepkiler normal insanların anormal durumlar karşısında verdiği tipik reaksiyonlardır. Siz değil, başınıza gelen durum anormal.

  • Stres Nedir?

    Stres Nedir?

    Var oluşun tehdit edildiğinin algılanmasına verilen bedensel, zihinsel, davranışsal tepkilerimizdir (Bedeni ve zihni harekete geçiren enerji). Stres, çok duyduğumuz, herkesin hayatı boyunca karşılaştığı bir durumdur.

    Strese verilen anlık tepkilerimiz nelerdir?

    Bireylerin strese karşı ürettikleri tepkiler çok çeşitlidir. Bunun nedeni ise, bireylerin farklı yaşamlarının, farklı deneyimlerinin olması ve düşüncelerinin tepki verme şekillerinin farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Yani bir durum bizim için stresli de olabilir, stresli olmayabilir de; verdiğimiz tepkiler olayı nasıl algıladığımıza bağlıdır.

    Farkında olduğumuz tepkiler

    • Kalp atışlarının hızlanması

    • Ellerin ve ayakların soğuması

    • Kesik ve hızlı soluklar

    • Ellerin titremesi

    • İskelet kaslarının kasılması

    • Tüylerin diken diken olması

    • Tuvalete gitme ihtiyacı

    Farkında olmadığımız tepkiler

    • Beden kimyasının değişmesi/hızlanması

    • Göz bebeğinin genişlemesi

    • Kortizol, kortizon, tiroid artışı

    • Cinsel hormonlarında azalma

    • Sindirim sisteminin yavaşlaması

    • İnsülin azalması, kan şekerinde artış

    • Oksijen tüketiminde artış

    • Kanın kalınlaşması

    • Beyin kimyasının değişmesi/hızlanması

    Stres hastalıklara neden olur mu?

    Stres bizim pek çok hastalığa olan bağışıklığımızı zayıflatır. Bu nedenle aslında fiziksel hastalıkların neredeyse tümü psikosomatiktir; zihnin bedeni etkilemesidir (Fiziksel hastalıklar duygusal strese bağlı olarak bağışıklık sisteminin zayıflaması ve hastalık yapıcı etmenlerden etkilenmeye açık hale gelmesi nedeniyle ortaya çıkar). Zihinsel durumlar başlatıcı ya da ara değişken olabilir. Zihin bedeni zayıflatır, patojenler bedeni daha kolay ele geçirir; zihin bedeni daha da zayıflatır, hastalık hızlanır (Psikojenik hastalıklar).

    Hayatımızı ve yaşadığımız stresi yönetebilir miyiz? Bunun için neler yapılabilir?

    Stres yönetiminde hedef; tüm stresi ortadan kaldırmak değil, onu en üst düzeyde performans oluşturmak için bir motivasyon aracı olarak kullanmak. Stres yararlı olduğu sürece istenilir. Buna değindikten sonra; evet, stresimizi yönetebiliriz. Bunun için;

    • Öfke, üzüntü, korku duygularımıza “kulak vermek”,

    • “İhtiyacımız”ı karşılamak üzere harekete geçmek,

    • Öfke, üzüntü, korku sonucunda kanın içine yollanan kortizol, kortizon, tiroid ve benzeri hormonlarımızın birikmemesine çalışmak,

    • Sempatik (gaz) / parasempatik (fren) sistemlerimizin işleyişini dengelemek,   

    • Spor aracılığıyla fren sistemimizi kısa sürede devreye sokmak,   

    • Doğru nefes/meditasyon aracılığıyla fren sistemimizi daha sık çalıştırmak,   

    • Doğru beslenmek,   

    • İyi uyumak.

  • Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklar da yetişkinler gibi çeşitli türden kayıplarla karşılaşabilirler. Bu ebeveynleri ya da sevdikleri bir kişinin ölümü ya da sevdikleri bir kişiden zorunlu sebepler nedeniyle ayrılma, boşanma, evlat edinilme, taşınma nedeniyle sevdikleri kişilerden uzaklaşma hatta sevdikleri,  bağlandıkları bir nesnenin kaybı da olabilir. Bu gibi durumlarda çocuklar da yas tepkileri gösterebilirler. Ben bu yazımda daha çok sevdikleri birini kaybeden çocukların yas tepkisine ve ölüm temasına değineceğim. Ama bahsettiğim diğer kayıpların da yine yas tepkilerinin verilmesine neden olabileceğini unutmamalıyız. Bu tepkilerin ve bu sürecin çocuklar tarafından nasıl yaşanabileceğini bilmek, bu dönemde onlara daha doğru yardımcı olabilmemizi sağlayacağı gibi bu dönemi daha az hasarla atlatmalarını da sağlayacaktır. Hedefimiz bu dönemde çocuğun hiç zarar görmemesini sağlamak için gerçeklerden uzaklaştırmak ya da gerçekleri çarpıtarak anlatmak olmamalıdır. Çünkü hayatı boyunca onu bir fanusta tutup yaşanabilecek olası olaylardan uzak tutup hiç zarar görmemesini sağlayamayız. Hedefimiz çocuğumuza bu durumu yaşına uygun anlayabileceği şekilde anlatmak, gerçekleri kabul edebilmesini sağlamak ve bunlarla başa çıkma becerilerini kazandırarak minimum zarar görmesi olmalıdır.

    Küçük çocuklar için ölüm ne demektir? Ben bunu anlatabilmek için öncelikle bebeklerdeki devamlılık algısından bahsetmek istiyorum.  Nesne sürekliliği şeklinde ifade edilen bu algı Piaget’e göre bir nesnenin duyularımız dışında da olsa var olduğunu bilme becerisi anlamına gelir. Bir kişinin bize doğru yürüdüğünü, elimizdeki kahve fincanını alıp mutfağa götürdüğünü düşünelim. Bu kişiyi ve fincan göremediğimizde artık onların yok olduğunu mu düşünürüz. Hayır.  Görmesek, duymasak ve dokunmasak bile bu nesnenin ve kişinin zihnimizde bir yeri vardır. Onların yanımızda, gözümüzün önünde olmasalar da var olmaya devam ettiğini biliriz. Bu beceri yaklaşık biz 8 aylıkken gelişir. Bundan öncesinde ise nesneyi veya kişiyi göremediğimiz, duyamadığımız, hissedemediğimiz durumlarda ise yok olarak algılarız. Ancak geliştirdiğimiz nesne devamlılığı bizim için hayat boyu gerekli bir algıyken çocukluk döneminde yaşadığımız bir kayıpla ve ölüm kavramını tanımamızla yıkıma uğrayabilir. Nesne sürekliliğine göre aslında kaybettiğimiz kişinin görmesek de duymasak da var olması gerekir. Ancak öldükten sonra bu kaybettiğimiz kişiyi yaşamımız boyunca bir daha asla göremeyeceğimiz, duyamayacağımız bilgisi bununla çelişir tam olarak bunu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü ölüm olayı diğer olaylardan biraz farklıdır. Çocuğun ölüm olayını anlayabilmesi için öncelikle biri öldüğünde neler olduğunu belirtmekte ve açıklamakta fayda vardır. Okul öncesi ve okul çağı gelmiş çocukların ölüm kavramını anlamada büyük farklılıkları vardır. 2 yaşından küçük bebekler ölümü anlayabilmek için çok küçüktürler ve anlayamazlar. İki yaşından büyük çocuklar için ise ölüm biraz karmaşıktır. Okul çağına gelmiş çocuklar ise ölümü hemen hemen yetişkinlerin algıladıkları gibi anladıkları söylenebilir. Okul çağına gelmiş bu çocuklara kendileri de dahil bütün canlıların bir ömürleri olduğu, canlıların doğup, büyüyüp, öldükleri bilgisi verilmelidir. Ölümün yaşamın sonu olduğu, ölen birinin vücut fonksiyonlarının durduğu, hareket edemeyeceği, yemek yiyemeyeceği, uyuyamayacağı, rüya göremeyeceği bilgisi verilmelidir. Ölümün asıl nedeninin ne olduğu bilgisi de çocuğa verilmelidir. Örneğin kaza, hastalık, yaşlılık gibi. Birisinin ölümünü istemenin ya da onu üzmenin onu öldüreceği gibi gerçek dışı bilgiler verilmesinden kaçınılmalı veya çocuğa üzülmemesi için yalan söylenmemelidir. Söz konusu durumu söylemek için uygun zamanı veya kişileri beklemek doğru olacaktır fakat yalan söylemek ve çocuğu beklenti içerisine sokmak ve çok fazla ertelemek uygun değildir. Çocuğun durumu net ve doğru olarak algılaması, kabullenmesi ve bununla başa çıkabilmesi konusunda gerekirse destek alması daha doğru bir tutum olacaktır. Bir çocuğun ölümü tam olarak algılayamadığı sorduğu sorularla da anlaşılabilir. Örneğin; “Babam ne zaman gelecek?”, “ Annem geldiğinde ona kızacağım” gibi. Bu cümleler ölen kişiye karşı, özlem veya öfke gibi duyguları da içerebilir. Çocuğun ölümü anlayamaması yetişkinlere her zaman daha kolay gelir. Çünkü yetişkinler için de bu durumu açıklamak oldukça zor bir süreçtir. Çocuğun ölümü anlayamaması bununla ilgili yeterli deneyime sahip olmamasından da kaynaklanabilir. Çocuk tam olarak ne olduğunu anladıktan sonra bile o kişiyi görmek istemek konusunda ısrar edebilir. Bu onun durumu anlamaya yönelik çabalarının göstergesidir. Daha önce ölümle ilgili bir deneyim yaşamış çocuklar bu durumu daha kolay anlayabilirler. Mesela bir hayvanının ölmesi gibi.  Kaybın hemen ardından görülen tepkiler çocuklarda çok çeşitli olabilir. Hiç tepki vermeyen çocuklar olabildiği gibi, yoğun duygusal patlamalar yaşayan çocuklar da vardır. Bağırma, ağlama, isyan etme öfkelenme, vurma gibi tepkiler olabildiği gibi oyun oynamaya devam eden çocuklar da vardır. Bu durum haberi alan çocuğun haberi sindirmek için zaman ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Kayıptan biraz daha sonra verilebilen ikincilk tepkiler de vardır. Kaygı, korku, uyku bozuklukları, suçluluk duygusu, tekrara birini kaybedeceği düşüncesi, içe kapanma, öfke ve dikkat çekme isteği, yaşından küçük davranma, olan olayla ilgili oyunlar oynama gibi tepkiler görülebilir. Bu tepkilerin her biri ayrı ayrı değerlendirilip çocuğa bu zaman diliminde destek olunmalıdır. Çocuğa destek olabilmek için çocuğa açık ve dürüst olmanın yanı sıra kendisini güvende hissetmesini sağlamak ve rutin hayatına devam etmesini sağlamak, Çocuğun ihtiyaçlarını veya yardım gereksinimini anlamak, çocuğun olanlarla ilgili konuşmasına ve olanlarla ilgili oyunlar oynayabilmesini sağlamak, kendi duygularımızı da ondan saklamadan nedensel bir şekilde açıklamak, bunlarla nasıl baş etmeye çalıştığımızı ifade etmek, yalnız kendisinin böyle hissetmediğini ifade etmek faydalı olacaktır. Çocuğa olayları dini açıdan anlatmak isteyen ebeveynler bu noktada çocuğun kafasının karışmaması için somut örnekler vererek desteklemelidirler. Kişinin öldükten sonra hem cennete gitmesi hem de toprağın altında olması karmaşa yaratabilir. Bu nedenle ruh-beden gibi kavramların anlaşılabilmesi, somutlaştırarak anlatılabilmesi yararlı olacaktır. Çocuğa cenaze törenine katılması veya mezarlığa gitmesi konusunda baskı yapılmamalıdır. Ancak eğer istiyorsa katılabilir. Bununla ilgili konuşabilir. Çocuğun duygularını paylaşmak bu süreçten sonra da önemlidir. Çünkü çocuk her şeyi anlasa bile zaman zaman tekrara bununla ilgili sorular soracaktır. Ve biz yetişkinler bıkmadan bu soruları cevaplayarak, onun duygularını paylaşarak gerektiği durumlarda destek alarak bu süreçten en az hasar alarak çıkmasını sağlayıp, onun da varoluşsal algısının güçlenmesine yardımcı olabiliriz.

  • Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklar da yetişkinler gibi çeşitli türden kayıplarla karşılaşabilirler. Bu ebeveynleri ya da sevdikleri bir kişinin ölümü ya da sevdikleri bir kişiden zorunlu sebepler nedeniyle ayrılma, boşanma, evlat edinilme, taşınma nedeniyle sevdikleri kişilerden uzaklaşma hatta sevdikleri,  bağlandıkları bir nesnenin kaybı da olabilir. Bu gibi durumlarda çocuklarda yas tepkileri gösterebilirler. Ben bu yazımda daha çok sevdikleri birini kaybeden çocukların yas tepkisine ve ölüm temasına değineceğim. Ama bahsettiğim diğer kayıpların da yine yas tepkilerinin verilmesine neden olabileceğini unutmamalıyız. Bu tepkilerin ve bu sürecin çocuklar tarafından nasıl yaşanabileceğini bilmek, bu dönemde onlara daha doğru yardımcı olabilmemizi sağlayacağı gibi bu dönemi daha az hasarla atlatmalarını da sağlayacaktır. Hedefimiz bu dönemde çocuğun hiç zarar görmemesini sağlamak için gerçeklerden uzaklaştırmak ya da gerçekleri çarpıtarak anlatmak olmamalıdır. Çünkü hayatı boyunca onu bir fanusta tutup yaşanabilecek olası olaylardan uzak tutup hiç zarar görmemesini sağlayamayız. Hedefimiz çocuğumuza bu durumu yaşına uygun anlayabileceği şekilde anlatmak, gerçekleri kabul edebilmesini sağlamak ve bunlarla başa çıkma becerilerini kazandırarak minimum zarar görmesi olmalıdır.

    Küçük çocuklar için ölüm ne demektir? Ben bunu anlatabilmek için öncelikle bebeklerdeki devamlılık algısından bahsetmek istiyorum.  Nesne sürekliliği şeklinde ifade edilen bu algı Piaget’e göre bir nesnenin duyularımız dışında da olsa var olduğunu bilme becerisi anlamına gelir. Bir kişinin bize doğru yürüdüğünü, elimizdeki kahve fincanını alıp mutfağa götürdüğünü düşünelim. Bu kişiyi ve fincan göremediğimizde artık onların yok olduğunu mu düşünürüz. Hayır.  Görmesek, duymasak ve dokunmasak bile bu nesnenin ve kişinin zihnimizde bir yeri vardır. Onların yanımızda, gözümüzün önünde olmasalar da var olmaya devam ettiğini biliriz. Bu beceri yaklaşık biz 8 aylıkken gelişir. Bundan öncesinde ise nesneyi veya kişiyi göremediğimiz, duyamadığımız, hissedemediğimiz durumlarda ise yok olarak algılarız. Ancak geliştirdiğimiz nesne devamlılığı bizim için hayat boyu gerekli bir algıyken çocukluk döneminde yaşadığımız bir kayıpla ve ölüm kavramını tanımamızla yıkıma uğrayabilir. Nesne sürekliliğine göre aslında kaybettiğimiz kişinin görmesek de duymasak da var olması gerekir. Ancak öldükten sonra bu kaybettiğimiz kişiyi yaşamımız boyunca bir daha asla göremeyeceğimiz, duyamayacağımız bilgisi bununla çelişir tam olarak bunu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü ölüm olayı diğer olaylardan biraz farklıdır. Çocuğun ölüm olayını anlayabilmesi için öncelikle biri öldüğünde neler olduğunu belirtmekte ve açıklamakta fayda vardır. Okul öncesi ve okul çağı gelmiş çocukların ölüm kavramını anlamada büyük farklılıkları vardır. 2 yaşından küçük bebekler ölümü anlayabilmek için çok küçüktürler ve anlayamazlar. İki yaşından büyük çocuklar için ise ölüm biraz karmaşıktır. Okul çağına gelmiş çocuklar ise ölümü hemen hemen yetişkinlerin algıladıkları gibi anladıkları söylenebilir. Okul çağına gelmiş bu çocuklara kendileri de dahil bütün canlıların bir ömürleri olduğu, canlıların doğup, büyüyüp, öldükleri bilgisi verilmelidir. Ölümün yaşamın sonu olduğu, ölen birinin vücut fonksiyonlarının durduğu, hareket edemeyeceği, yemek yiyemeyeceği, uyuyamayacağı, rüya göremeyeceği bilgisi verilmelidir. Ölümün asıl nedeninin ne olduğu bilgisi de çocuğa verilmelidir. Örneğin kaza, hastalık, yaşlılık gibi. Birisinin ölümünü istemenin ya da onu üzmenin onu öldüreceği gibi gerçek dışı bilgiler verilmesinden kaçınılmalı veya çocuğa üzülmemesi için yalan söylenmemelidir. Söz konusu durumu söylemek için uygun zamanı veya kişileri beklemek doğru olacaktır fakat yalan söylemek ve çocuğu beklenti içerisine sokmak ve çok fazla ertelemek uygun değildir. Çocuğun durumu net ve doğru olarak algılaması, kabullenmesi ve bununla başa çıkabilmesi konusunda gerekirse destek alması daha doğru bir tutum olacaktır. Bir çocuğun ölümü tam olarak algılayamadığı sorduğu sorularla da anlaşılabilir. Örneğin; “Babam ne zaman gelecek?”, “ Annem geldiğinde ona kızacağım” gibi. Bu cümleler ölen kişiye karşı, özlem veya öfke gibi duyguları da içerebilir. Çocuğun ölümü anlayamaması yetişkinlere her zaman daha kolay gelir. Çünkü yetişkinler için de bu durumu açıklamak oldukça zor bir süreçtir. Çocuğun ölümü anlayamaması bununla ilgili yeterli deneyime sahip olmamasından da kaynaklanabilir. Çocuk tam olarak ne olduğunu anladıktan sonra bile o kişiyi görmek istemek konusunda ısrar edebilir. Bu onun durumu anlamaya yönelik çabalarının göstergesidir. Daha önce ölümle ilgili bir deneyim yaşamış çocuklar bu durumu daha kolay anlayabilirler. Mesela bir hayvanının ölmesi gibi.  Kaybın hemen ardından görülen tepkiler çocuklarda çok çeşitli olabilir. Hiç tepki vermeyen çocuklar olabildiği gibi, yoğun duygusal patlamalar yaşayan çocuklar da vardır. Bağırma, ağlama, isyan etme öfkelenme, vurma gibi tepkiler olabildiği gibi oyun oynamaya devam eden çocuklar da vardır. Bu durum haberi alan çocuğun haberi sindirmek için zaman ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Kayıptan biraz daha sonra verilebilen ikincilk tepkiler de vardır. Kaygı, korku, uyku bozuklukları, suçluluk duygusu, tekrara birini kaybedeceği düşüncesi, içe kapanma, öfke ve dikkat çekme isteği, yaşından küçük davranma, olan olayla ilgili oyunlar oynama gibi tepkiler görülebilir. Bu tepkilerin her biri ayrı ayrı değerlendirilip çocuğa bu zaman diliminde destek olunmalıdır. Çocuğa destek olabilmek için çocuğa açık ve dürüst olmanın yanı sıra kendisini güvende hissetmesini sağlamak ve rutin hayatına devam etmesini sağlamak, Çocuğun ihtiyaçlarını veya yardım gereksinimini anlamak, çocuğun olanlarla ilgili konuşmasına ve olanlarla ilgili oyunlar oynayabilmesini sağlamak, kendi duygularımızı da ondan saklamadan nedensel bir şekilde açıklamak, bunlarla nasıl baş etmeye çalıştığımızı ifade etmek, yalnız kendisinin böyle hissetmediğini ifade etmek faydalı olacaktır. Çocuğa olayları dini açıdan anlatmak isteyen ebeveynler bu noktada çocuğun kafasının karışmaması için somut örnekler vererek desteklemelidirler. Kişinin öldükten sonra hem cennete gitmesi hem de toprağın altında olması karmaşa yaratabilir. Bu nedenle ruh-beden gibi kavramların anlaşılabilmesi, somutlaştırarak anlatılabilmesi yararlı olacaktır. Çocuğa cenaze törenine katılması veya mezarlığa gitmesi konusunda baskı yapılmamalıdır. Ancak eğer istiyorsa katılabilir. Bununla ilgili konuşabilir. Çocuğun duygularını paylaşmak bu süreçten sonra da önemlidir. Çünkü çocuk her şeyi anlasa bile zaman zaman tekrara bununla ilgili sorular soracaktır. Ve biz yetişkinler bıkmadan bu soruları cevaplayarak, onun duygularını paylaşarak gerektiği durumlarda destek alarak bu süreçten en az hasar alarak çıkmasını sağlayıp, onun da varoluşsal algısının güçlenmesine yardımcı olabiliriz.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Beyinde Görülen Değişiklikler

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Beyinde Görülen Değişiklikler

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), kişinin beden bütünlüğünü bozacak, hayatını tehlikeye atacak olaylar yaşaması, bu yaşantıya tanıklık etmesi ya da ona bu tür durumları yaşama ihtimalini sürekli düşündürecek bir tehtit ile karşı karşıya kalması halinde meydana gelir ( Nussbaum,2017,). Beynimizde sempatik sistemi aktif hale getirip strese cevap vermek ve düzenlemekle görevli temel alanlar TSSB ile ilişkilidir. Bu çalışmada ‘’Travma Sonrası Stres Bozukluğunun yarattığı stres etkisi ve beyinde görülen değişiklikler arasında ki ilişkinin incelenmesi hedeflenmiştir.

       Lokus seruleus (mavi benek) beyinin tüm bölgelerine ‘’noradrenalin’’ salan sinir hücrelerinin merkezidir (Köroğlu,2015).  Limbik yapılara noradrenalin temin eder.

          Travma sonrası stres bozukluğunda noradrenalin salınımında artış olur ve limbik sistem ile prefrontal korteks aşırı uyarılır ( alıntılayan Kavakçı,2014); ( aktaran Tural, Aker, Önder,2006). Beynin bu bölgelerinin noradrenalin tarafından uyarılması dikkati arttırır ve yaşantının güçlenmesini sağlar (Aston-Jones ve Bloom, 1981).  Bu da TSSB’ nin A tanı kriterlerinden olan,yaşantının sıklıkla hatırlanmasına neden olur. Yaşantıyı sürekli hatırlayan ve yeniden yaşıyormuş gibi hisseden kişi, kendini yoğun stres altında algılar ve agresif tepkiler sergileyebilir.

          TSSB grubuna yapılan bir PET çalışmasında ,  Broca alanına kan akışının savaş sahneleri seyrederken azaldığı görüşmüştür ( alıntılayan, Özgem, Aydın ,1999 );( aktaran, Shin, Kosslyn, McNally  vd.,1997). Ayrıca Vietnam gazilerinde yapılan çalışmada TSSB tanısı alan grupta , sürekli stres sonrasında salgılanan serotoninin   hipokampus’e zarar verdiği, hacmini küçülttüğü gözlemlenmiştir (Bremmer,Randall, vd.,1995).

        Bu araştırmalar sözel bellekte meydana gelen bozulmayla, hissettikleri duyguları dile dökemeyen hastaların agrasif  tepkilerini açıklar niteliktedir.

        Travmatik yaşantıyla ilgili bellek problemlerinin,  kişi stresöre maruz kaldıktan sonra, medial prefrontal kortikal bölgede aktive olan dopaminerjik sistemle ilgili olabileceği belirtilmiştir (alıntılayan , Özer,2016 );(aktaran, Deutch, Clark, Roth,1990).

         Köroğlu (2015) ; amigdala, nörokimyasal süreçleri başlatmada etkilidir. Hipokampus, hipotalamus gibi bölgelerin birbirine yakın olması sebebiyle, onlarla birlikte yaşananlara duygusal anlam yükleyerek tepki oluşturmamızı sağlar.

          Sürekli maruz kalınan stresle aktifliği azalan amigdala bölgeleri, duygusal anılardan sorumlu olduğu için  yaşanan duygusal belirtilerin sebebi olarak gösterilebilir.

          Hipotalamus, sinir sistemi ve hormonların etkileşim içinde  olduğu bir bölgededir. Hormon salgılanmasında önemli rolü vardır. Hipofiz bezinden kortizol hormonu salınımına etki eder. Stres durumunda fizyolojik tepkiler vermemize sebep olur.  

         Limbik sistem ile frontal korteks arasında bulunan ön singulat ve prefrontal korteks, üst düzey davranışların düzenlenmesinden sorumludur. Bağlantılı yapılar tepki oluşturmadan önce bu bölgelerin kontrolünden geçerler. Örneğin; amigdala aktif hale gelince vereceği tepki önce burada değerlendirilir. Bu nedenle strese karşı vereceğimiz tepkilerde oldukça önemli bölgelerdir.

         Locus seruleus salgıladığı noradrenalin ile, DSM-5 tanı kriterlerinde yer alan; irkilme tepkilerinin oluşmasına, bellek problemlerinin yaşanmasına, travma yaşantısının sürekli yeniden yaşanıyormuşçasına hatırlanmasına, diğer beyin bölgeleriyle birlikte stresöre tepkilerin oluşmasına neden olmaktadır.

    REFERANSLAR

    1.  Aston-Jones G., Bloom F.E. (1981). Norepinephrine-containing locus coeruleus neurons in behaving rats exhibit pronounced responses to nonnoxious environmental stimuli. J Neurosci,  1,887-900.

    2.  Bremmer J.D., Randall P., Scott T.M., Bronen R.A., Seibyl J.P., Southwick S.M., vd. (1995). MRI based measurement of hippocampal volume in patients with combat-related posttraumatic stress disorder. The American Journal of Psycihiatry ,7, 973-981.

    3.  Kavakçı, Ö.  (2014) .Ruhsal travma tedavisi için  emdr (2. Baskı). Ankara: HYB (ss. 3-15)

    4.  Köroğlu, E.  (2015 ).Klinik psikiyatri (2. Baskı). Ankara: HYB ( ss. 757-767)

    5.  Köroğlu, E.  (2015 ). Psikiyatri sözlüğü. Ankara: HYB

    6.  Nussbaum, AM. (2017). DSM-V yönelimli tanısal görüşme kitabı. (E. Köroğlu, çev.)                                               Ankara;HYB. (ss. 87-90)

    7.  Özer, Ö. (2016). Travma sonrası stres bozukluğu olan hastalarda talamus hacimleri ve klinik   değişkenlerle ilişkisi ( Uzmanlık tezi. Fırat Üniversitesi, Elazığ ). ( ss. 1-15 ).

    8.  Özgen, F. , Aydın, H . (1999 ). Travma sonrası stres bozukluğu. Klinik Psikiyatri, 1,34-41

  • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan, çoğu kez olağandışı ve beklenmedik olayların yol açtığı etkilere ruhsal travma diyoruz. İnsan hayatında sıkıntı ve üzüntü yaratan pek çok olay olur, ancak bunların tümü ruhsal travma yaratmaz. Olay kişide korku, dehşet veya çaresizlik hissi yaratmışsa ve olayda kişinin kendisinin veya yakınının ölüm veya yaralanma tehlikesi varsa ruhsal travma olarak adlandırılır. Yaşanan olayın olağanüstü olarak algılandığı bir durumda gösterilen stres tepkileri, anormal bir olaya verilen normal tepkiler olarak görülür. Hemen sonrasında verilen tepkilere bakarak ciddi bir psikolojik rahatsızlıkla karşı karşıya kalındığına karar verilmesi yanlıştır. Yaşanan travmatik bir olay sonrası herkes stres tepkileri gösterir; travmatik olay üzerinden 3 ay geçmeden TSSB tanısı uygun değildir. Yaşanan travmatik olaya ilk 3 ay içinde verilen tepkiler akut stres tepkileridir ve olağandır. Bu süreden sonra travmaya verilen tepkiler hala devam ediyorsa travma sonrası stres bozukluğu tanısı alır. Yaşanılan ruhsal travmalardan sonra en sık görülen iki hastalık ise depresyon ve travma sonrası stres bozukluğudur. Depresyonun en sık görülen belirtileri isteksizlik, halsizlik, moral bozukluğu, uyku ve iştah bozukluğu ve hayattan zevk alamamadır.

    TSSB’ da GÖZLENEN TEPKİLER

    Fizyolojik Tepkiler:Yorgunluk, bitkinlik, uykusuzluk ve uyku sorunları, aşırı uyarılmışlık, somatik yakınmalar, bağışıklık sisteminin bozulması, iştah kaybı.

    Duygusal tepkiler:Şok, korku ve kaygılar. Olayı tekrar yaşamaktan korkma, yaralanmaktan ve ölmekten korkma, aileden ayrı kalmaktan ya da yalnız kalmaktan korkma gibi. Üzüntü, kendini suçlama, öfke ve huzursuzluk, anlaşılamama duygusu ve yabancılaşma, çaresizlik, gerginlik, sinirlilik, ayrışma (dissosiyasyon), çökkünlük.

    Bilişsel tepkiler:Travmatik anıyı hatırlamada güçlük, zaman kavramının algılanmasındaki değişiklik: sanki zaman duruyormuş ya da çok hızlı geçiyormuş gibi algılamak. Travmatik olaya ilişkin zaman sırasında karışıklık (bu durum özellikle çocuklarda gözlenir), Travma/ zorlu yaşam olaylarını yordamaya ilişkin işaretlere duyarlılık. Görsel Çarpıtmalar yapılabilir: uzaklaşan görüntü, artan detaylar gibi. İşitsel Çarpıtmalar ise, zayıflayan sesler, güçlenen seslerdir. Gerçek dışılık ve rahatsız edici imgeler ve beden algısında değişiklik meydana gelebilmektedir.

    Kişilerarası Tepkiler:Aşırı stres durumlarında evde, okulda ya da işte arkadaşlık, eş ve ebeveynlik ilişkilerinde ortaya çıkabilen güvensizlik, tedirginlik, artan çatışma eğilimi, içe kapanma, yalnız kalma, kendini reddedilmiş ya da terk edilmiş hissetme, uzaklaşma, önyargılı olma eğiliminde artış ve kontrol etme ihtiyacında artış gibi durumlar yaşanabilmektedir.

    TSSB Aşağıdaki Diğer Bozukluklar ile Birlikte Görülebilir

    • Duygudurum Bozuklukları (örn., Major Depresyon)
    • Somatik (bedensel) hastalıklar, vücutta ağrı ve sızılar
    • Panik Bozukluk
    • Obsesif Kompulsif Bozukluk
    • Fobiler
    • Uyuşturucu madde kullanımı, aşırı sigara ve alkol tüketimi

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ

    Toplumda ruhsal travma yaşayan birçok kişi olmasına rağmen bunlardan hepsi travma sonrası stres bozukluğu yaşamaz, ancak bir kısmı yaşar. Bu da bazı kişilerde hastalığa bir yatkınlık olabileceğini, ya da bazılarının hastalığa karşı daha dayanıklı olduğunu düşündürür. Travmaya karşı verilen tepkiler ve belirtiler üç ayı geçerse ve zaman içinde azalmak yerine hayatı etkiler hale gelirse psikolojik destek alınması gereklidir. Travma Sonrası Stres bozukluğu, kişiye ve ailesine büyük sıkıntı veren fakat tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. Psikolojik tedaviler arasında etkili olduğu gösterilen tedavi türü ise bilişsel-davranışçı tedavi adı verilen yöntemdir. Bu tedavi ile kişinin travma belirtilerinin sürmesine neden olan hatalı düşüncelerinin sağlıklı düşüncelerle değiştirilmesi amaçlanır. Ayrıca korku nedeniyle kaçındığı durumların üstüne gitmesi sağlanarak bu durumlarda yaşadığı korkunun azaltılması sağlanır.

  • Şiddetin Kadınlarda Oluşturduğu Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Şiddetin Kadınlarda Oluşturduğu Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    ŞİDDETİN KADINLAR ÜZERİNDEKİ TRAVMATİK ETKİLERİ

    Ülkemizin kanayan yaralarından biri olan ve her geçen gün travmatik etkileriyle karşılaştığımız kadına şiddet olaylarının “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” ile ilişkisine göz atacağız.

    Kadına şiddet nedir?

    Kadına zarar veren, inciten, fiziksel,ruhsal,cinsel hasarlar oluşturan, özel yaşam ya da toplum içerisinde baskı uygulanarak kadınların özgürlüklerinin kısıtlanmasına sebep olan her tür davranışlardır.

    Şiddete maruz kalan kadınlar hangi psikolojik sorunlarla karşılaşırlar?

    Depresyon, panik bozukluk, kaygı bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, yeme problemleri, obsesif-kompulsif davranış bozukluklarıyla, post travmatik stres bozukluğu yaşama ihtimalleri şiddete maruz kalan kadınlarda daha fazladır. Şiddet sonucu kadınlarda çaresizlik durumu yaşanmaktadır, bu durum ruhsal ve bedensel olarak problemler oluşmasına sebeplerdir. Şiddetin sebep olduğu ve son yıllarda ülkemizde de sık olarak karşılaşılan problemlerden biri olan travma konusundan bahsetmekte yarar var.

    Travma Nedir?

    Deprem gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, işkenceye maruz kalma, trafik kazaları, iş ile ilgili kazalar, insan yaşamını tehdit eden bir hastalık tanısının konması, korkutucu bir olaya tanık olmak gibi kişinin başa çıkma becerisini aşan olaylar travmatik olaylardır. Fakat her yaşanılan sıkıntı verici olay ”ruhsal travma” olarak adlandırılamaz. Olayın niteliği kadar olay ile karşılaşıldığında gösterilen tepkiler de önemlidir.

    Olayın travmatik olarak adlandırılabilmesi için neler gerekir?

    • Olay karşısında aşırı dehşete düşmüşlük, çaresizlik ve korku tepkilerinin verilmiş olması,

    • Kişinin bir ölüm ya da yaşamını tehdit edici bir durumu, kendisi ya da tanıdığı birinin fiziksel bütünlüğünü tehdit edici bir olayı yaşamış olması, tanık olmuş olması gerekmektedir.

    Travma sonrası stres bozukluğu nedir?

    Yaşanılan travmatik olaylardan sonra çoğu insan kendiliğinden iyileşir. Fakat olaydan aylar,yıllar geçse bile etkisinden iyileşme göstermeyen kişiler travmatik olaydan dolayı aşırı stres veya kaygı yaşamaya devam ederler. Olayları tekrar yaşıyor gibi olayın görüntülerini görebilirler veya kabuslar görebilirler. Uyku problemleri yaşarlar, çevresindeki insanlara yabancılaşmış hisseder, dikkat sorunları yaşar. Bu durumlar yaşandığında travma sonrası stres bozukluğu akıllara gelir.

    Travma sonrası stres bozukluğu’nun sebepleri nelerdir?

    Travma ne kadar ciddi ise, süresi ne kadar uzun ise ve tehlikeli ise ,kişilerin Travma sonrası stres bozukluğu geliştirme ihtimali o kadar fazla olabilir.

    Travma sonrası stres bozukluğunun belirtileri nelerdir?

    • Yaşanılan olayın tekrar yaşanması: Kişinin yaşadığı travmatik olayı yeniden yaşadığını ya da anımsadığını rüyalarda gördüğünden şikayet eder. Dışarıdan görenlerin travmatik olayı tekrar yaşıyormuş izlenimine sahip olduğu disosiyatif nöbetler geçirilebilir. Olayla ilgili çağrışımlar yakaladığı durumlarda kişi yoğun bir şekilde sıkıntı duyar.

    • Travmayı hatırlatan durumlardan kaçınma uğraşı: Travmayı hatırlatan olaylardan ve insanlardan kaçınmak, hatırlatıcı aktivitelerden uzak durmak.

    • Aşırı uyarılmışlık belirtileri: Kişi yaşadığı travmanın öncesine göre gergindir. Öfke patlamaları, dikkat problemleri, uykuya dalma ve sürdürme problemi, iş verimsizliği gibi belirtilerin olması.

    Travma yaşamış kişilerden genelde şu düşüncelere sahiptirler; “Güvende değilim”, “Her an benzer bir olayı tekrar yaşayabilirim”, “Kimse beni anlayamaz,yalnızım”, “Dünya adil bir yer değil”.

    Travma sonrası stres bozukluğu tepkileri nelerdir?

    • Fiziksel Tepkiler: Kalp atışlarında ve nefes alıp vermede hızlanma, terleme, sindirim sisteminde hareketlenme, uykuya dalmada zorluğu, iştahta değişiklikler, vücudun değişik yerlerinde ağrı, mide bulantısı, kaslarda gerginlik, yorgunluk, cinsel dürtülerde değişiklikler hissedilir.

    • Duygusal Tepkiler: Üzüntü, depresif duygu durumu, korku, suçluluk, panik, hissizlik gibi duygusal belirtiler yaşanır.

    • Davranışsal Tepkiler: Ani davranışlar, madde alımı, ani tepki verme, başkalarını suçlama, yeme problemleri, her şeyin kontrolünü sağlama isteği, kendini geri çekme, uzak tutma gibi davranışlar gözlemlenebilir.

    • Zihinsel Tepkiler: Hafıza sorunları, dikkatsizlik problemleri, kabuslar, hatırlamada zorluk, uyku bozukluğu görülebilir.

    • Sosyal Tepkiler: İş ya da eğitim hayatında performans düşmesi, insanlardan uzaklaşma ve kurallara uyma güçlüğü yaşama görülebilir.

    Travma sonrası stres bozukluğunun tedavisi nasıldır?

    Zaman geçtikçe kişi ailesi ve çevresindeki insanlarla vakit geçirdikçe, onların yardımlarıyla kendiliğinden iyileşebilir. Ancak Travma sonrası stres bozukluğu’nun belirtileri 1-2 haftayı geçmiş ise ve kişide düzelme olmamış, hatta düzelme olmadığı gibi hayatını olumsuz olarak etkilemeye devam ediyorsa psikolog veya psikiyatri desteği alması gerekmektedir.

    Travmatik olay ile karşılaşmış olan kişiye en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda eğitici girişimlerdir. Kişinin olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı, kişinin olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte yapılacakların planı kişiyle beraber yapılmalıdır.

    Stresle başa çıkmak için gevşeme eksersizleri ve bilişsel yaklaşımlar faydalı olabilmektedir. Ayrıca aile ve grup tedavilerinin de denenmesinde fayda vardır.

    Destek alan çoğu kişi hayat kalitesini yükselterek yaşamlarına devam edebilmektedir.

    Bilişsel-Davranışçı Terapi, EMDR , Maruz kalma terapisi ve ilaç tedavisi Travmatik etki yaşayan kişilerin tedavisinde kullanılır.

  • Ödül ve Ceza

    Ödül ve Ceza

    Davranışçı ekolün ortaya atmış olduğu ödül ve ceza yıllardır çocuklarda uygulanması tartışılan bir
    konudur.
    Çocuklarda istendik davranışların tekrar etmesi için davranıştan sonra çocuğa verilen ödüller o
    davranışın gerçekleşme olasılığını artıran pekiştireçlerdir.
    Çocukta istenmeyen davranışlarda ise verilen cezalar ile o davranış söndürülmeye çalışılır. Bu ekole
    göre karşımızdaki çocuğun davranışlarını onaylıyorsak ödüllerle pekiştirir, onaylamıyorsak ve ortadan
    kaldırmak istiyorsak cezalandırırız.
    Çocuk bu modelde her davranışına karşılık aldığı tepkileri zihninde kodlar ve davranış-tepki eşleştirerek
    bir süre sonra ‘’böyle yaparsam şunu elde edebilirim ancak şöyle yaparsam canım yanabilir ya da keyfim
    kaçabilir.’’ gibi düşünmeye başlar. Adeta verilen tepkilere dönük denklemler kurarak yaşamı boyunca
    herkese karşı onları kullanır.
    Burada yıllardır tartışılan şey ödül ya da cezanın verilmesi değil onun kim tarafından hangi aralıklarla
    verildiğidir. Anne için onay verilen –kabul edilen davranış bazen baba için kabul edilemez bir davranış
    olabiliyor. Bu gibi durumlarda çocuk annenin ödüllendirdiği babanın onaylamadığı davranış karşısında
    davranışın sorumluluğunu almamayı tercih ediyor ve dıştan denetimli bir çocuk haline geliyor.
    Oysa davranış sorumluluğu alınması gereken zihinsel bir sürecin sonucudur.
    Ne yapıyorum?
    Daha önce böyle yaptığımda sonuçlar ne oldu?
    Eğer bu davranışı sergilersem olası sonuçlar ne olur? şeklinde bir öngörü edinimi kazandırmak için
    çocuğa ne yapması konusunda değil nasıl yapması konusunda fikirler veriniz.
    Çocuk istenmedik bir davranış gerçekleştirdiğinde ‘’bunun kimin problemi olduğunu ‘’ iyi çözümlemeniz
    gerekiyor. Çocuğun odasında düzensiz şekilde ders çalışması onu motive edici bir unsur ise, bu durum
    onun için bir problem değildir. Ancak siz odaya girer ve bu düzensizliği problem olarak sahiplenir ve
    sonra ona düzenlemesi için belli komutlar verirseniz, çocuğa dıştan denetim odağı olmuş olursunuz.
    Ne zaman ki o odadaki düzensizlik çocuğu siz uyarmadan rahatsız edecek, işte o zaman çocuk
    davranışını sorgulamak durumunda kalacak ve kendi denetimi ile düzen konusunda belli kararlar
    alacaktır. Başarılı bireylerin içten denetimli, oto-kontrol ile davranışlarının sorumluluğunu alan kişilikler
    olduğu kaçınılmazdır.
    Çocuklar anne babalarının davranışlarını absorbe eden zihinsel illüzyonlardır.
    Eğer anne ve baba çocukta olmasını istediği kazanımları kendileri günlük yaşantılarında sergiler ve
    sosyal model figürleri olurlarsa çocuk kendi doğal gelişim sürecinde zaten o davranışı sergileyecektir.
    Ancak kendi yaptığınız bir şeyi çocuğa ‘’yapma’’ demek çocukta zihinsel karmaşalara yol açan bir
    durumdur. ‘’Şizofren olunmaz ,doğulur.’’ şeklinde her ne kadar bir söz söylenmişse de ‘’şizofrejenik
    mother ‘’ dediğimiz yani çocuğa sürekli zıt tepkiler veren anneler çocuğun gelecekte şizofren olmasına
    çevresel faktör olarak neden olabiliyor. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse ;
    Çocuğa kimsenin olmadığı zamanlarda verilen tepkiler ve ortamda başkaları var iken verilen tepkiler
    farklı ise bu çocukta davranışa karşı korku ,kaygı, kararsızlık hali ile sorumluluğunu almaktan kaçınma
    durumu sergilemesine neden olacaktır. Örneğin çocuğa kimsenin olmadığı ortamda; beslenme çantasına
    sandwiç koyarken ‘’sakın kimseye verme, iyice karnını doyur ‘’diyen bir anne ,ortamda misafirler var iken
    ‘’oğlum biraz da arkadaşına versene ,neden paylaşmıyorsun’’ şeklinde tepkiler verirse bu anne
    ‘’şizofrejenik mother ‘’olarak adlandırılabilir.
    Çocuklar mümkün olduğunca davranışının sorumluluğu verilmeli ve problemi sahiplenilmemelidir.
    Kendisi gelip problemi paylaştığında ise ‘’başka ne yapabilirsin?, biliyorum sen iyi düşünen birisin ,uygun
    bir çözüm yolu bulabilrsin?, peki başka ne yapabilirdin?’’ gibi tepkiler vererek pekiştirilen şey davranış
    değil ,çocuğun düşünme ve fikir üretme süreci olmalıdır.

  • Korku, fobi

    Korku, fobi

    Çocuklar da Korku, fobi

    Çocuklar da korku, fobi gelişimin bir parçasıdır. Korkular aynı zamanda içgüdüseldir. Her çocuk hemen her döneminde bu korkuları yaşayabilmektedir. Çocuklar da korku, fobi gelişimi, Piaget’e göre insan gelişiminin belirli dönemleri vardır. Her bir dönem bir gelişim aşamasını ve düşünme sistemine sahiptir. Her çocuk bu sistemle düşünür ve gelişir.

    Çocuklar da korku, fobi

    0-18 ay devinimsel dönem

    18 ay-6 yaş somut işlem öncesi dönem

    6 yaş-12 yaş somut işlem dönemidir.

    Çocuklar da korku, fobi Çocuklar anne karnından itibaren güvenli bir ortamda büyümeye başlar. Doğumla bu güvenli ortam bozulmaya başlar. Dış dünya ile doğrudan bir temas vardır. Gün geçtikçe, büyüdükçe kendisini koruyan anne, baba bir parça ondan uzaklaşmakta, yeni bilgiler, yeni deneyimlerle karşı karşıya kalmaktadır. Her yeni bilgi ve deneyim bir dengesizlik halidir. Ve çocuk bunlarla savaşmak ve içselleştirmek ve sağlıklı bir uyum sağlamak zorundadır. İşte bebeklikten başlayarak her deneyim süreci çocuklarda korku, fobi yaşantısının temelini oluşturmaktadır.

    Korkular zamanla biçim değiştirir. Bebekken yabancıdan, basit bir sesten korkma ile başlayan korkular zamanla bilişsel gelişim ve öğrenme ile biçim değiştirir daha sofistike olmaya başlar. Karanlıktan korkma, yalnızlıktan korkma zamanla ruhsal yapılardan korkma gibi daha soyut boyutlara ulaşmaktadır.

    Birçok psikoterapiste göre ergenlik ve yetişkinlik çağında yaşanan ruhsal sorunların temelinde bebeklik ve çocukluk çağında yaşanmış ve çözülememiş korkular yatmaktadır.

    Bazı konularda sürekli korku yaşamak, uyum ve çözüm üretememek fobi gelişine neden olmaktadır. Fobiler yaşanılan korkuların patolojik biçim almış halidir. Çözülmemiş, kriz halini almış korkulardır.

    Korkularda basit tepkiler verilirken fobilerde çok yoğun ve şiddetli tepkiler verir. Bu tepkileri şöyle sıralayabiliriz:

    • Çarpıntı
    • Yüz kızarması
    • Titreme
    • Terleme
    • Ağız kurluğu
    • Baş dönmesi
    • Denge sorunu
    • Bulunduğu ortamdan kaçma hissi

    Nefes alıp vermede dengesizlik, nefes darlığı gibi tepkiler verilir. Fobik tepkiler arttıkça ruhsal sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Bu nedenle fobik davranışlarda artış, kontrol edilemeyen tepkiler ortaya çıkıyorsa, fobik korkulardan dolayı sosyal ve iş hayatı kısıtlanmaya başlanmış ise mutlaka birçocuk ergenruhsağlığı uzmanına başvurmak gerekir. Zamanında çözülmeyen korkular çocuk, ergen ve yetişkinlerin yaşamında büyük hasarlar oluşturabilir.