Etiket: Tepki

  • Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres Nedir?

    Stres sözcüğü en geniş anlamda birey-çevre etkileşiminde kişinin uyumunu bozan, kapasitesini zorlayan talepler olarak tanımlanır.

    Stres Zararlı mıdır?

    Stresin, zihinsel ve fiziksel kaynaklarımızı tüketen olumsuz bir yanı olduğu gibi, kendimizi keşfetmemize, potansiyelimizi kullanmamıza ve gelişmemize de yardımı olabilir. Duygu açısından hafif bir genel uyarılmışlık düzeyinin olmasının yapılacak işe ilgi uyandırma etkisi vardır. Dolayısıyla bir miktar stres normal işlevlerimiz için de gereklidir. Ancak yoğun ve uzayan stresin fizyolojik ve psikolojik açıdan olumsuz etkileri görülebilir.

    Stresin Yol Açtığı Sorunlar Nelerdir?

    1.Fizyolojik Sorunlar: Kalp atışlarının artması, çarpıntı, ateş basması, baş dönmesi, nefes darlığı, boğazda yutkunma güçlüğü, titreme, baş ağrısı, mide ve kaslarda gerginlik, hazımsızlık, yorgunluk.

    2.Zihinsel ve Duygusal Sorunlar: Stres ve gerilim fazla enerji tüketmeye neden olduğu için bir süre sonra birey kendisini zayıf, güçsüz, her an kötü bir şey olacakmış duygusunu yaşayan nedeni belirsiz yoğun bir endişe duyan, uykusuzluk çeken, sinirli, çabuk heyecanlanan bir kişi durumuna gelebilir. Dikkatini toplamakta güçlük çekebilir, hafıza sorunları yaşayabilir, öğrendiği konuları unuttuğu endişesine kapılabilir. Kolaylıkla yapabileceği işleri yapılamaz, güç engellere dönüştürerek işleri geciktirme ya da engelleme eğilimine girebilir.

    3.Davranışsal Sorunlar: İçe kapanma, bir maddeye (sigara, alkol v.b.) aşırı düşkünlük, sakarlık, gevşemede güçlükler görülebilir. Yoğun stres bireyin iş verimini de olumsuz etkilemektedir.

    Stresle Başa Çıkmanın Etkili Yolları

    Zamanı iyi yöneterek, problem çözme teknikleri kullanarak, aşırı genellemelerden kaçınarak, kişiler arası ilişkiler ve sosyal etkinlikler geliştirilerek,

    Fiziksel aktivitelerde bulunarak, dengeli beslenerek, gevşeme egzersizleri öğrenip uygulayarak, zihinde canlandırma yaparak stresle daha kolay başa çıkabiliriz.

    Zaman Yönetimi: Başlangıçta hepimizin eşit olarak sahip olduğu tek kaynak olan zamanı, zaman yönetimi konusunda kararlılık sergileyen kişiler başarılı bir biçimde yönetebilirler. Zamanı yönetebilmek için kişinin kapasitesine ve kişilik özelliklerine uygun gerçekçi bir program yapabilmek gerekir. Programlar içerik olarak sadece yapılması zorunlu olan işleri kapsayacak olursa büyük olasılıkla program işlemeyecektir. Etkili bir program yapabilmek için zorunlulukların yanında, düzenli uyku, molalar, eğlenme, dinlenme, sosyal etkinlikler ve olası değişiklikler karşısında alternatif olabilecek etkinlikler de programda yer almalıdır. Yağmur nedeniyle planlanan yürüyüş yapılamayacaksa odada egzersiz yapabilmek gibi.

    Stresle Başa Çıkmada Etkili Olmayan Yollar

    Madde Bağımlılığı: Sigara ya da alkol sıklıkla kullanılan bir gevşeme aracıdır. Birey stres veren durumla karşılaştığında otomatik olarak bu maddelere yönelebilir. Oysa alkol ve sigaranın sağlığa olan zararları, stresin ilk anda verdiği zararın çok üzerindedir. Uzun vadede fizyolojik ve psikolojik bağımlılığa yol açtığı için başlı başına bir stres faktörü olmaktadır.

    • Aşırı Yemek Yeme: Başlangıçta rahatlatıcı olmakla birlikte, bu tür bir davranış kendi başına ya da alınan kilolar nedeniyle ek bir stres kaynağı haline gelebilmektedir.

    • Kontrolsüz Alışveriş: Kendisine değer vermek, yenilik yapabilmek amacıyla başlanan alışveriş, kontrol edilemez boyuta gelirse, borçlanma nedeniyle birey bir süre sonra istek ve ihtiyaçlarını ertelemek durumuna gelerek daha yoğun stres yaşayabilir.

    • İçe Kapanma: Bazı bireyler strese tepki olarak, geri çekilip, içe kapanabilir. Pasifleşerek sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınabilir. Sorunlarını tümüyle yok sayarak, olayların dışına çıkabilir. Başlangıçta stres yaratıcı olaydan uzak kalsa bile sorun çözümlenmemiş olur.

    • Aşırı Tepki Gösterme: Küçük hayal kırıklıklarından ya da değişikliklerden olumsuz etkilenme aşırı tepki vermeyle ortaya çıkabilir. Başkalarına yönelik öfke nöbetleri, kırıcı olma, kaygılanma v.b. bunlardan bazılarıdır. Bu davranışın alışkanlık haline gelmesi bireyi yalnızlaştıracağından strese daha yatkın hale gelebilir.

    • Biriktirme: Birey, stres karşısında hiç tepki göstermeyip, yaşanan sıkıntıyı içine atabilir. Bu birikimler dayanılamayacak duruma geldiğinde hiç tepki vermeyeceği olaylara karşı çok şiddetli tepki verebilir. Birikim kapasiteyi zorladığından, birey daha stresli hale gelebilir.

  • ACI HATIRA TRAVMA

    ACI HATIRA TRAVMA

    İçinde bulunduğumuz son yüzyılda ve özellikle son yıllarda insanların hayatını

    kolaylaştıracak birçok önemli gelişmenin yanında savaşlar doğal afetler gibi olumsuz etkileri

    olan olaylarda yaşanmıştır. Bu olumsuz olaylar insanlar üzerinde psikolojik travmaya yol

    açmıştır. APA ’nın tanımına göre psikolojik travma, travmatik yaşantılar, ölün tehdidi ya da

    gerçek bir ölüm durumu oluşturan, insanların vücut bütünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturan,

    kişinin kendi yaşantısı veya tanık olduğu olaylardır (1994). Pearlman & saakvitne ‘nin

    tanımına baktığımızda travma insanların fiziksel bütünlüğünü, yaşamsal faaliyetlerini tehdit

    eden ve duygusal anlamda bu durumla baş etmekte zorlandığı yaşanmış olaylar ve durulardır

    (1995).

    Psikolojik travma oluşumlarına göre ikiye ayrılır. Bunlardan ilki doğal yollarla oluşan

    insan etkisinin olmadığı deprem, sel vb. doğal afetlerdir. İkincisi ise insanların oluşturduğu

    travmalardır. Bu ikinci kısımda kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan ilki kaza yoluyla

    oluşan trafik, nükleer, uçak tren gibi kazalardır. İkincisi ise bilerek ve belli bir amaç

    doğrultusunda yapılan tecavüz, soykırım, savaşlar, işkence ve terör olayları gibi olaylardır.

    Travma Kişisel Bir Olgudur

    Aynı olayı yaşayan farklı bireyler bu olaydan farklı duygular ve etkiler yaşayabilir. Bu

    olayı yaşayan bazı bireyler için bu durum travma iken bazıları için olmayabilir. Olayın

    travmatik olup olmaması kişinin algılayışına, duygu ve düşüncelerini ne kadar olumsuz

    etkilediğine kişinin o olaya yüklediği anlama bağlıdır.

    Olayın kişi tarafından algılanışı farklı olsa da eğer bir travma yaratıyorsa bu kişinin dili,

    dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun gösterdiği davranış, mimik, hisler, döngü ve tepki aynı

    olur. Bu aynı tepkiler psikolojinin uluslararası bir dili olduğunun göstergesidir.

    Travmaya Yönelik Tepkiler

    Duygusal tepkiler: Kişi travmatik bir olaya maruz kalmışsa yoğun stres altında

    olduğundan ortaya çıkan korku, üzüntü, karamsarlık, şok hali, suçluluk, çaresizlik, endişe,

    değersizlik, yabancılık, yalnızlık gibi duygusal durumların ilk iki hafta içinde görülmesi

    normaldir. Bu durum iki haftadan fazla devam ederse psikolojik bir soruna işaret edebilir.

    Fiziksel tepkiler: Kişi yoğun stres altında bulunduğunda vücudunun sempatik ve

    parasempatik sistemine bağlı olarak baş ağrısı, mide bulantısı, kalpta ve boğazda sıkışmalar,

    iştahın artması veya azalması buna bağlı kilo kaybı/artışı, uyku problemleri, titreme vb.

    durumlar ortaya çıkar.

    Zihinsel tepkiler: Kişi yoğun stres altında zihnini büyük kısmının olaya

    odaklanmasından dolayı zihnini etkin kullanamamasına bağlı olarak zaman/ mekan algısında

    düşüklük, hafıza problemleri, kafa karışıklığı, şaşkınlık, dalgınlık vb. tepkiler gözlemlenir.

    Davranışşal tepkiler: Olaya bağlı yoğun stres durumlarında kişi evde, okulda, işteki

    arkadaşlık, eş, ebeveyn gibi rol ilişkilerinde güvensizlik, tedirginlik, içe kapanma, kendini

    yalnız ve reddedilmiş hissetme, ön yargılı davranışlarda artış ve bunu sürekli kontrol etme

    ihtiyacı olarak özetlenebilir.

    Travma Sonrası Bireyin Yaşadığı Duygular

    Travmatik olay sonrasında kişide üç ana duygu yaşanmaktadır. Bunlar :

    1) Bir kısmı sorumlulara ancak büyük bir kısmı hedefe yönlendirilmiş yoğun öfke

    duygusu,

    2) Eğer olayda bir kayıp yaşanmışsa buna ilişkin yoğun üzüntü durumu,

    3) Olayın tekrar yaşanabileceğine ilişkin yoğun korku hissi.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

    Travmanın tanımına tekrar bakacak olursak kişi ölüm ya da ölüm tehdidi, vücut

    bütünlüğüne yönelik bir tehdit olaylarını kendisi yaşamış ya da böyle bir olaya şahit olmuştur.

    Kişi bu duruma karşı aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme duygularıyla tepki vermiştir.

    Yapılan araştırmalara göre travmatik olaydan sonra TSSB ‘ye yakalanma oranı bazı

    farklılıklar gösteriyor: kadınlar erkelerden 2-3 kat daha fazla, geçmişte psikolojik sorunlar

    yaşayanlar yaşamayanlara göre, yakınlarında psikolojik sorun yaşamış ya da yaşayanlar

    olmayanlara göre daha fazla risk altındadır.

    TSSSB Belirtileri

    Travmatik olaylara maruz kalan her üç kişiden ikisi bu olayı hafif düzeyde bir stresle

    atlatabilmesine rağmen bu üç kişiden biri TSSB habercisi olabilecek daha yoğun stres

    tepkileri yaşamaktadır. TSSB belirtilerini maddeler halinde verecek olursak:

    1) Olayla ilgili hatıralar sık sık göz önüne gelir,

    2) Olayla ilgili sık tekrar eden kabuslar görülür,

    3) Bazen olayı yeniden yaşıyormuş hissine kapılır ve o şekilde davranışlar gösterir.

    4) Olayı hatırlatan en ufak ayrıntıda bile aşırı tepkiler verilir,

    5) Olay anının önemli bir bölümü unutulur,

    6) Olaydan önceki hayatında yaptığı, ilgi duyduğu ve zevk aldığı herşeye karşı önemli

    bir şekilde ilgi azalır,

    7) Etrafındaki insanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma hissedilir.

    Bu belirtilerin 1 aya kadar yaşanması normal sayılırken bu süreden fazla devam etmesi bunun

    yanında kişinin sosyal ve mesleki hayatında bozulmalar ve uyku problemleri birkaç geceden

    fazla devam ederse psikolojik desteğe ihtiyaç vardır.

    TSSB Riski Oluşturan Faktörler

    Yapılan araştırmalara göre kişinin travmatik olaydan önce yaşamış olduğu benzer

    olayların olması ya da farklı stres oluşturan durumların içinde bulunması TSSB riskini

    arttırıyor. Bunun nedeni geçmişte olan olayların tekrar alevlenmesidir. Bunun haricinde

    belirlenen risk faktörleri ise şunlardır:

    Olayı doğrudan kendisinin yaşamış olması,

    Oluşumuna göre ikinci grupta yer alan insan eliyle yapılan travmatik olaya maruz kalınması,

    Kadın, bekar, dul, çocuk ve yaşlı gibi daha mücadele imkanı az olan gruplar,

    Tıbbi, psikolojik ve sosyal yardım ve destek kuluşlarına ulaşamamak ,

    Düşük sosyo-ekonomik düzey,

    Kişinin kendisinin ya da ailesinin geçmişinde psikolojik ya da psikiyatrik sorunlar bulunması

    vb. TSSB’ye yakalanma riskini arttırmaktadır.

    Yapılan ilginç bir araştırma ise travmatik bir olay yaşayan kişinin beklenenin aksine aynı

    travmatik olay oluşturacak olayları ve durumları oluşturacak ya da oluşması ihtimal yer,

    zaman, kişi gibi ögelerin olduğu bir döngü içine girer. Bu bilinçli olarak yapılan bir durum

    olmamasına karşın kişinin bilinç altında buna iten nedenin hikayenin sonunu değiştirme

    isteğin duymasıdır. Geçmişte kontrol edemediği durumu kontrol altına alma gayretiyle aynı

    travmatik olayın içine girerek sürekli bir döngü oluşturur.

    Bireylerin TSSB İle Mücadele Etmek İçin Başvurdukları Sağlıksız Yollar

    1) Alkol ve madde gibi bağımlılıklar

    2) Tehlike oluşturacak cinsel ilişki

    3) Şiddet

    4) Kendine ve çevresine zarar verici davranışlar

    5) Aşırı ya da hiç yemek yememe davranışları

    TSSB İçin Öneriler

    Birey olaydan sonra yaşanan ve uzun süren, rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerden

    kurtulmak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç öyle hemen olacak bir süreç

    değildir. Uzun zor ve acılı bir dönemdir. Bu dönemin aşamaları şöyledir:

    1) Kabul: Kişi yaşananları inkar eder ya da düşünceleri bloke ederse iyileşme olmaz.

    Bunun için bireyin öncelikle TSSB ‘yi ve olayı kabul etmesidir.

    2) Terapi: Öncelikten sonra önem sırasına gelirsek atılması gereken en önemli adım bir

    psikolojik danışmaya/ terapiye gitmektir. Bu süreçte danışman/terapist bireyle tam

    anlamıyla empatik bir bağ kurabilirse kişin tüm hayatı olumlu yönde değişebilir.

    3) Hassasiyet azaltma: Terapiye başladıktan sonra çok duygusal ve acılı bir süreç

    fakat yaşanması gereken yüzleşmeye başlanır.

    4) Yeniden işleme: terapistin yardımıyla yeniden canlandırma aşamasıyla beyin

    yeniden işlenerek olumsuz düşünce şekli değiştirilmeye çalışılır.

    5) Yeniden yapılandırma: Kişi bu dönemde yalnızlaşma içine girmiştir ve bu

    şekilde yaşamak doğru olmadığından hayatına ona iyi gelecek aktiviteler eklenir.

    6) Stresi azaltma: Stresi azaltmak için meditasyon, yoga, nefes egzersizleri gibi

    teknikler kullanılır.

    7) Kokularla yüzleşme: Yeniden yapılandırma süreciyle birlikte tekrarlayan

    korkular gözlemlenebilir.

    8) Zamana bırakma: En başta da belirtildiği gibi bu bir süreçtir. Bir gecede iyileşme

    beklenmemelidir.

  • OKULA BAŞLAMA

    OKULA BAŞLAMA

    Anne baba olduktan sonra heyecan dolu ilklerden birini yaşıyor bir çok aile bugünlerde.

    Çocuklarını ilk defa kreş, anaokulu veya ilkokul kapısına götürürken heyecanla atan minik kalbi

    kim bilir hangi duygularla çarpıyordur diye düşünmekte anne babalar. Acaba öğretmenini sevecek

    mi? Arkadaşları olacak mı? Derslerinde başarılı olacak mı? Diye çocuğumuzun ne hissettiğini ne

    düşündüğünü tahmin etmeye çalışırken bir taraftan tüm bu mevzunun aslında kendi endişemiz

    olduğunun farkına varmayabiliyoruz kimi zaman.. çünkü çocuk yalnızlık veya dışlanmak nedir

    bilmez.. öğretmenini sevmemenin belki de onu ömür boyu eğitim hayatından soğutacağını bilmez.

    Bunu ona farkettiren biz yetişkinleriz. Oysa tüm bu olumsuzluklardan sıyrılıp ona yaşabileceği

    durumlarda duygusal destek verirsek olası tüm zorlukları rahatlıkla aşabilecek ve yoluna devam

    edebilecektir. Unutmayın ki çocuğun ilk öğretmeni anne babasıdır. Ve çocuklar sorunlarla başetme

    becerilerini anne babalarından aldıkları duygusal ve davranışsal tepkilerle geliştirirler. Sorunlarla

    başedebilme becerisi çocuğun gelişmekte olan karakterinin bir uzantısıdır aynı zamanda… bu

    yazıda anne babaların çocuklarının okula başlama sürecine dair endişelerini ele almak istedim.

    Öncelikle okula başlama süreci. Bu konuda birçok yazı var birçok da öneri… çocuğu nasıl okula

    alıştırırız? Salya sümük ağlayan onlarca çocuk. Dönüp arkasını gitse vicdanı elvermeyen, kalsa

    öğretmenden azar işitecek onlarca anne babalar. Aslında mesele bu çocuk nasıl susacak (okula

    alışacak) değil bu yazının amacı da anne babalara küçük pratik bilgiler vermek değil. Mesele bu

    çocuk neden ağlıyor? Peki sorun nerde başlıyor? Cevap şu: sorun okul kapısında başlamıyor. Aşırı

    müdahale edilmiş çocuklar, her işleri çevresindekiler tarafından yapılmış çocuklar okul kapısından

    içeri kendi başına nasıl gireceğini bilemiyorlar. Daha yatağını ayıramamış çocuktan tek başına

    koskoca binaya girip ders almasını istiyoruz. İşte bu noktada ayrılık kaygısı gibi gözlemlenen

    yardım çığlıkları başlıyor. Çocuklarımızı büyütürken biraz daha cesaretli olmamız gerekiyor. Önce

    kendi başına çocuk ne kadarını yapabilir gözlemlemek önemli. Tabi ki beklentimiz çocuğun

    gelişimi ile paralel olmalı. Çocuğun içinde bulunduğu süreç gündemdeki konu ile başaçıkabilecek

    seviyede mi sakince değerlendirilmeli. Karşılaştırma yapılmamalı. Sonrasında yapabildiği noktaya

    kadar izleyip ‘yapmaya hazır olmadığı kadarında’ ona destek olmalı. Bakın burada yapamadığı

    demiyorum çünkü bir zaman sonra yapabilecektir muhtemelen. Sadece yapmaya hazır değildir.

    Nasıl destek olmalı işin sırrı burada başlıyor. Çocuklar ilk defa yaşayacağı şeylerde bilinmezliğin

    verdiği heyecanla farklı tepkiler gösterebilirler. Beyin de çünkü aynı tepkiyi veriyor. Daha doğrusu

    beyin önceden yaşadığı olaylarla tekrar karşılaştığında daha sakin tepki verebiliyor. Bu nedenle

    çocuğu ne ile karşılaşabileceğine dair hazırlamalı. Ben burda ona hikaye anlatmaktansa onun en

    çok neyi merak ettiğini sorardım. Buradan yola çıkmak çocuk için daha sağlıklı olacaktır.

    Devamındaysa nasıl hayal ettiğini öğrenebilirsiniz. Bakalım hayalleri ve gerçekler birbirine yakın

    mı? Çünkü yetişkinde olduğu gibi gerçekler ve idealler arasında bir farklılık varsa ve bu farklılık

    ulaşılmazsa kişi depresyona giriyor. Çocuk bu durumda hemen depresyona girmeyebilir. Ancak

    hayal kırıklığı yaşaması muhtemeldir ve mutsuz olabilir. Ve böylelikle çocuğa muhtemelen

    geçirebileceği bir günü örnek anlatılabilir. Ve en önemlisi takip. Günün nasıl geçti? Bu soru akşam

    saatlerinde çocuğa farklı yollarla sorulabilir aslında… asıl öğrenmek istediğimiz kaç sayfa ödevi

    olduğu değildir çünkü. Okulda ne yaşadı? Bir çok zaman da hiçbirşey yaşamamış olabilir ki

    temennimiz bu yönde. Ancak benim danışanlarıma önerdiğim bir konu var. anne babaların bu

    soruyu her gün sormalarını isterim ben. Hiçbir sorun olmadan geçebilir günler, aylar belki de

    yıllar.. ancak bir gün gerçekten bir sorun oluşursa anne baba olarak çocuğunuzda minimal de olsa

    bir farklılık sezeceksiniz. Hergün rutin olan tepkiden farklı bir tepki verecektir mutlaka. İşte belki

    de çocuğunuzun anlatmaya çekindiği ya da korktuğu, ya da çözemediği o konuyu yakalamış

    olursunuz. Yine tabiki çocuğun üzerine atlamıyoruz panter gibi. İzlemeye alın. ‘monitoring’ yani

    izleme ebeveynlikte çok önemli bir kavramdır. Ve buradaki amacımız çocuğun kendi yapabildiği

    noktaya kadar olan kısmı çözmesine müsaade etmek; hazır/yetersiz olduğu noktada ona destek

    çıkmak.

    Bu yazının içinde bu çocuk nasıl susacak önerileri bulamayacağınızı söylemiştim. Amacım çocuğu

    ağlatmamak zaten. Özetle çocuğun bireyselliğini hissetmesi önemli. Kendi yapabildiği işlerini

    kendisi tamamlamalı, organize olmalı, plan yapmalı, uygulamalı. Kendi zaten bir güce sahip

    olduğunu keşfetmeli ve ona bu fırsat verilmeli. İşte bu noktada bir başka yazının konusu olacak

    olan ‘özgüvenli çocuk’ yetiştirmiş oluyorsunuz. Ve özgüveni olan çocuk okula başlarken ağlamaz.

    Mutlu bir okul hayatı dilerim

  • Konuşma Bozuklukları

    Konuşma Bozuklukları

    ÇOCUKLARDA KONUŞMA BOZUKLUĞU

    Çocuklarda en çok 2 ila 5 yaşları arasında görülen ancak 12 yaşına kadar ortaya çıkma olasılıkları olduğu gibi nadir durumlarda ilerleyen yaşlarda, hatta yetişkinlikte dahi görülebilen konuşma bozuklukları ülkemizde çoğu zaman kekemelik adı verilen problemle aynı şey olarak algılanmaktadır. Oysa her konuşma bozukluğu kekemeliğe eşdeğer olmadığı gibi bu problemlerin nedenleri ve çözümleri de birbirinden farklı olabilir. Tedavinin gecikmesi, yanlış tedavi gibi durumlarda konuşma bozukluklarının ilerleyerek kekemeliğe dönüşmesi ise maalesef mümkündür.

    Konuşma bozukluklarının ve kekemeliğin nedenleri arasında duyma duyusunda var olan sorunlar, yavaş ve yaş grubunun gerisinde kalan zeka gelişimi, çeşitli gelişim bozuklukları, dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği, öğrenme zorluğu ve dil gelişiminin normalden yavaş olması sayılabilir. Bunların yanında ancak konusunda uzman bir psikoloğun yardımıyla tespit edilebilecek şartlanma, travma ve fobiler de konuşma bozukluğunun nedenleri arasında olabilir. Kimi konuşma bozuklukları çocuk okul çağına başlamadan önce kendiliğinden geçse de bu durum geçer ümidiyle görmezden gelinemeyecek kadar ciddi nitelikte de olabilir. Bu nedenle konuşma bozukluğu terapisi ve varsa kekemelik tedavisi için mutlaka işin uzmanı bir kişiye başvurulmalıdır.

    Yapılan araştırmalar küçük ve orta ölçekli konuşma bozukluklarının özellikle 6 yaşına dek pek çok çocukta kısa sürelerle görülebileceğini kanıtlamaktadır. Bu tarz normal sayılabilecek aksamaların kekemeliğe dönüşmesi ise çoğu zaman maalesef ailenin konuya bilinçsiz yaklaşımı, çocuğa aşırı baskı uygulanması ve uzman yardımı almaktan kaçınılması nedeniyle meydana gelir. Çocuğun konuşma bozukluğu konusunda sürekli sıkıştırılması ve sorunun yüzüne vurulması, hatanın kendinden kaynaklandığı algısının yaratılması, bilinçsizce yöntemlerle çocuğun konuşmaya zorlanması gibi durumlar problemi daha kötü ve içinden hale çıkılmaz hale getirilebilir. Henüz kekemelik ortaya çıkmadan ya da konuşmadaki aksamalar ilk fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulması iyi niyetli fakat bilinçsiz çabaların çocuğa verebileceği zararı en aza indirecek ve sorunun büyümeden çözülmesini sağlayacaktır.

    HANGİ DURUMDA UZMANA BAŞVURULMALIDIR?

    3 Aylık:

    Dış uyaranlara karşı tepkisiz kalıyorsa

    3-5 Aylık

    Anlamsız sesler çıkarmıyor sıcak veya kızgın seslenmelere tepki vermiyorsa

    6-9 Aylık

    Heceli sesler çıkarmıyor annesisin sesine yüzünü görmediği halde tepki vermiyorsa.

    10-11 Aylık :

    İsmine tepki vermiyorsa, jest ve mimiklerini kullanmıyorsa.

    12 Aylık:

    Hiçbir sözcük kullanmıyor, ses taklidi yapmıyorsa.

    18 Aylık:

    Aile üyelerini tanımıyor, basit komutlara uymuyorsa.

    24 Aylık:

    50 Kadar sözcük öğrenmediyse, çevresindeki birkaç kişinin isimlerine tepki vermiyorsa.

    3 Yaşında:

    Söyledikleri sözcüklerin çoğu anlaşılmıyorsa. Basit cümleler kuramıyorsa.

    4 Yaşında

    Kişi zamirlerini, iyelik/çoğul eklerini kullanmıyor, geçmiş/gelecek zamana ilişkin konuşamıyorsa, sorulan sorulara yanıt vermiyorsa.

    5 Yaşında

    Konuşmaları anlaşılmıyor. Sorulan sorulara sessiz kalıyor. Basit cümleler kuramıyor ve basit hikayeler anlatamıyorsa.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Alışkanlığı tersine çevirme

    Alışkanlığı Tersine Çevirme Adımları

    Bu yöntemde takıntılı bir alışkanlığı (tırnak yeme ,parmak emme,vb.) kırmak için adımlar kullanılır. Oldukça basit olmasına rağmen, uygulanabilmesi için çocuğun en az 6-7 yaşında olması gerekir. Uygulamayı nasıl gerçekleştireceğinize çocukla birlikte karar vermeli , çocuğunuzun bunu yapmaya istekli olduğundan emin olmalısınız.

    Rahatsızlıkların gözden geçirilmesi: Çocuğunuzla birlikte bu alışkanlığın yol açtığı güçlükleri sıralayın niçin bundan kurtulmak istiyor? Hangi durumlarda onun için probleme neden oluyor?

    Farkındalık eğitimi-ortaya çıktığı durumları saptama:Alışkanlığın ne zaman ve hangi durumlarda meydana geldiğini fark etmek , onu kontrol etmede ilk adımdır.İki tane çizelge hazırlayın. Birine siz ,diğerine çocuğunuz ne zaman ve nerede takıntılı hareketi tekrarladığını işaretleyin.Bir hafta sonra çizelgelerinizi karşılaştırın.

    Alternatif tepki :Bu yöntemde anahtar adım budur.Alışkanlığı durdurmak için çocuğunuzla birlikte bu hareketi her tekrarladığında yapacağı bir şey üzerinde anlaşın. Bu öyle bir davranış olmalı ki dakikalarca yapıldığı halde başkalarına garip gelmesin, çocuğunuzun normal etkinliğini engellemesin ve takıntılı hareketin farkına varmasını sağlasın.

    Düzeltici ve Önleyici Tepki :Alternatif tepkiyi öğrendikten sonra , bunu alışkanlığı yarıda kesmek ya da ortaya çıkışını engellemek için kullanmasını sağlayın.

    Bağlantılı Davranış :Takıntılı hareketten hemen önce yaptığı davranışı belirlemeye çalışın ve alternatif tepkiyi bir önceki bağlantılı davranışı durdurmak için kullanmasını sağlayın.Örneğin tırnağını yemeye başlamadan önce ayaklarını sallamaya başladığını fark ettiyseniz bu bağlantılı davranıştır.

    Gevşeme çalışması: Seçilebilecek bir gevşeme tekniği uygulanmalıdır.

    Toplumsal Destek:Bu destek çabaları teşvik veya övgü olarak sizden veya yakın arkadaşından gelebilir.

    Deneme:Çocuğunuzu ,alternatif davranışı her gün tekrarlayarak rutin hale getirmeye yönlendirin. Ayrıca takıntının ortaya çıktığı durumları düşünürken de alternatif tepkiyi denemesini önerin.

    Kayıt:Ne kadar ilerleme kaydettiğini görmek için günlük olarak alışkanlığın görülme sıklığını kaydedin.

  • Bağımlılıklar

    1.Temel Kavramlar

    Bağımlılık (addiction) genellikle olumsuz sonuçlarına karşın takıntılı bir biçimde sürekli bir maddeyi arama ve alma davranışı olarak kendini gösteren kronik bir davranış bozukluğudur. Bağımlılığın oluşumunda bir yandan takıntılı (compulsive) madde arayışları ve uygulamaları bağımlının yaşamında daha fazla yer kaplarken, diğer yandan maddeyle ilişkili olmayan davranış repertuvarı giderek daralmaya başlar.

    Madde bağımlılığı (substance dependence) çoğu zaman madde kötüye kullanımının (substance abuse) bir sonraki aşamasıdır ve bu iki durum DSM-IV’te farklı olarak tanımlanmıştır. Madde daha fazla kullanıldıkça, Santral Sinir Sisteminde (SSS) uyumsal değişikliklere neden olur ve bu değişiklikler tolerans, yoksunluk belirtileri, fiziksel bağımlılık, duyarlılaşma, aranma ve nüksetme gibi süreçlere yol açar.

    1.1.Maddelerin Ödüllendirici Etkileri

    Bir maddenin haz verici ya da ödüllendirici (rewarding) etkisiyle olumlu pekştireç (positive reinforcer) etkisi genellikle aynı anlamdaymış gibi kullanılır. Olumlu pekiştireç, izlediği tepkinin daha sonra gerçekleşme olasılığını artıran türden uyarıcılara denir.

    Ödüllendirici mekanizmanın çoğu durumda olumlu pekiştireç mekanizmasını kullandığı doğrudur ancak, ödüllendirici etkisi olmayan olumlu pekiştireçler de vardır. Örneğin, deneysel olarak elektrik şoku olumlu pekiştireç özelliği taşıyabilir.

    Edimsel koşullanma (operant conditioning) düzeneklerinin kullanıldığı deneylerde, hayvanların sigara, alkol, narkotik ve benzeri maddeleri kendilerine uygulamayı öğrendikleri görülmüştür (Katz ve Goldberg, 1988).

    İnsanların, bağımlısı oldukları maddelerin öznel etkileri olarak tanımları “haz verici”, “keyif verici”, “neşelendirici” türündendir. Haz alma, her zaman amfetamin ve kokainin ani etkisini betimlemek için kullanılan “ani yükselme” ya da eroin için kullanılan“ “haz hücumu” olmak zorunda değildir. Gerginliğin azalması, yorgunluğun geçmesi, moralin düzelmesi gibi daha ılımlı biçimlerde de görülebilmektedir.

    Maddelerin ödüllendirici ve pekiştirici etkileriyle ilgili bir diğer kavram da, maddelerin özendirici (incentive) değerleridir. Pekiştireç, tepkinin sonunda ortaya çıkan uyarıcı ise, özendirici uyarı, tepkiyi ortaya çıkaran uyarıcıdır. Örneğin yemek bir pekiştireçtir, yemeğin kokusu ya da görüntüsü bir özendiricidir.

    Özendirici uyarıların iki önemli özelliği, organizmayı objeye yöneltmekte tetikleyici (trigger) olmaları ve tepkilerin ortaya çıkması için gerekli uyarılmışlık düzeyini artırmasıdır. Bu iki özellik organizmayı hedefine yöneltir. Bu iki özelliğin farklı nöronal temellere sahip olduğu yönünde güçlü bulgular vardır (Robinson ve Berridge, 2000)

    Bağımlılık psikolojik, fizyolojik ve bireysel farklılıkların rol oynadığı karmaşık bir fenomendir. Aşağıda bağımlılığın oluşmasında rol alan süreçleri açıklamaya çalışan kuramlar ele alınmaktadır.

    1.2.Tolerans

    Toleransın hızı ve derecesi her bir madde için, maddenin her bir etkisi için ve maddeye maruz kalan organizmanın farklılığına göre değişebilir. Bağımlılıkla ilgili olarak üç tip toleranstan söz edilebilir:

    metabolik tolerans: alınan madde miktarı arttıkça, onu metabolize eden enzimin de artması; alkol ve nikotin alımında karaciğerde sitokrom 450 enziminin artması buna örnek verilebilir.

    fizyolojik tolerans: alınan aynı miktardaki maddeye karşı reseptör sayısının ya da duyarlılığının azalması; örneğin sürekli alkol alımında beyinde GABA etkinliğinin azalması.

    davranışsal tolerans: Pavlov tipi “koşullu tolerans” da denir. İlk defa morfinin analjezik etkisine karşı geliştirilen toleransın kobaylarda denenmesi sırasında gözlenmiştir. Tolerans testi morfinin uygulandığı aynı ortamda yapıldığında tolerans geliştiği görülmüş, tolerans testi morfinin uglandığı ortamdan başka bir ortamda yapıldığında tolerans gelişmediği gözlenmiştir (Siegel, 1975).

    Siegel bu durumu şöyle açıklamıştır: organizma ilacın kendisine ve beraberindeki çevresel uyaranlara karşı koşullanır (koşullu uyarıcı), buna karşı organizma kendini ilaca karşı hazırlamakta, uyum sağlamaya çalışmaktadır (koşullu tepki), bu da ilacın etkisine zıt olan telafi edici tepkileri ortaya çıkarmaktadır.

    Ortam değiştirildiğinde uyarıcının koşullu olma hali ortadan kaldırılmış olur ve telafi edici tepkiler de ortaya çıkmaz. Bir maddeyle ilişkili yoksunluk belirtilerinin genellikle maddenin kendi etkilerine zıt yönde gelişmesinin nedeni de budur. Zira koşullu tepki maddenin etkisini telafi edeci yönde gelişir. Örneğin eroin kullanımı kabızlığa yol açar, bunu sonucu olarak yoksunluk durumunda ishal gelişir.
    Ayrıca, çeşitli durumlarda çapraz-tolerans fenomenleri de dikkate alınmalıdır.

    1.3.Duyarlılaşma

    Duyarlılaşma (sesitization) toleransın tersine bir maddeyi kullandıkça etkisinin artmasıdır. Genellikle SSS uyarıcılarında sık görülmekle birlikte, bağımlılık yapıcı tüm maddeler için geçerli olduğuna ilişkin araştırmalar vardır. Aynı miktarda maddenin sürekli uygulamasıyla tolerans, aralıklı uygulanmasıyla duyarlılaşma meydana gelir. Duyarlılaşma toleransa göre daha uzun süre kalıcı olabilmektedir.

    Psikomotor duyarlılaşma bağımlılık sendromunun açıklanmasında iki bakımdan önemlidir. Pek çok araştırmada uyarıcı madelerin yol açtığı psikomotor duyarlılaşmaya temel oluşturan nörofizyolojik yolak ve mekanizmalarla, bu maddelerin ödüllendirici etkilerine temel oluşturan yolak ve mekanizmaların örtüştüğü ya da aynı olduğu görülmüştür Wise ve Bozarth, 1987). Bu mekanizma ventral tegmental alandan nükleus akkumbense projeksiyonlar yollayan mezokortikolimbik dopamin sistemini içermektedir.

    İkinci olarak duyarlılaşma, bağımlılık yapan maddelerin yalnızca psikomotor stimulan etkilerinde değil, aynı zamanda bu maddelerin doğrudan ödüllendirici etkilerinde de gözlenmiştir. Ayrıca toleransta olduğu gibi duyarlılaşmada da ortamın önemli etkileri vardır. Aynı miktardaki maddenin farklı ortamlarda alınması farklı tepki seviyeleri ile sonuçlanabilir.

    Bu bulgular ışığında, tolerans ve duyarlılaşma ve bunların altında yatan mekanizmalar, klasik koşullanma gibi temel öğrenme mekanizmalarıyla sıkı bağlantılı görünmektedir. Dolayısı ile, bir organizmanın maddeyle ilişkisini, basit bir kimyasal-fizyolojik sistemlerin etkileşmesinden öte, türlerin milyonlarca yıldır uyum sağlama çabalarının sinir sistemine kazandırdığı karmaşık öğrenme mekanizmalarının bir ürünü olarak ele almak daha doğru bir yaklaşımdır.

    1.4.Yoksunluk Belirtileri ve Fiziksel Bağımlılık

    Yoksunluk belirtileri, bir maddenin uzun süre alındıktan sonra bırakılması ya da azaltılması karşısında verilen fizyolojik tepkilerdir. Bir maddeyi bıraktıklarında yoksunluk belirtileri yaşayanlara o maddenin fiziksel bağımlılık geliştirdiği söylenir. Fiziksel bağımlılık toleransla bağlantılıdır. Fiziksel bağımlılık olmadan bir maddeye karşı tolerans gelişebilir; ancak tolerans gelişmeden fiziksel bağımlılık ve yoksunluk belirtileri görülmez. Bunun sebebi organizmanın maddenin etkilerine karşı zıt yönde uyum yani tolerans geliştirmesidir.

    1.5.Psikolojik Bağımlılık ve Aranma

    Psikolojik bağımlılık, fiziksel yoksunluk belirtileri olmadan, takıntılı biçimde sürekli ilgili maddeyi arama ve kullanma davranışıdır. Aranma, çoğu zaman bağımlıyı maddeyle ilişkili ortama ve uyarıcılara doğru, en sonunda da maddenin kendisine götürür. Beyin görüntüleme teknikleriyle yapılan çalışmalarda, ilgili maddeyi çağırıştıran sözel ya da görsel uyaranlar olduğunda bağımlıların beyninde mezokortikolimbik dopaminerjik sistemin aktive olduğu gözlenmiştir (Camii ve Farre, 2003).

    1.6.Nüksetme

    Bırakılan bir maddenin yoksunluk belirtilerinde kurtulduktan yıllar sonra bile tekrar o maddeye yönelme sıkça görülür. O bakımdan bu davranış biçimi de bağımlılık sendromunun bir parçası olarak dikkate alınmalı ve buna karşı yöntem geliştirilmelidir.
    2.Madde Bağımlılığının Nörobiyolojik Temelleri

    2.1.İntrakraniyal Kendini-Uyarma

    1950’lerin başında James Old ve Peter Milner, beynin belli bölgelerini elektrikle uyarmanın olumlu pekiştireç etkisi yaptığını keşfetmişlerdir. Hayvanlar bu uyarıyı elde etmek için edimsel koşullama kutularında bir pedala basmayı öğrenmişlerdir. Bu fenomene intrakraniyal kendini-uyarma (intracranial self-stimulation) denilmiştir. Yapılan ilk denemelerde bu fenomen o kadar güçlü bir tepki örüntüsüne yol açmıştır ki, limbik sistemin bazı alanlarını uyarmak için hayvanlar satte 2000 defa, güçsüz düşene kadar pedala basmışlardır.

    Old, bu bölgeyi haz merkezi olarak tanımlamıştır. Daha sonraki araştırmacılar tarafından ödül merkezi (reward center) olarak adlandırılmıştır. Günümüzde araştırmacılar beynin “haz” ya da “ödül” merkezlerinden değil, olumlu pekiştirmenin temelinde yatan nöronal yolakların oluşturduğu sistemden söz etmektedirler (McKim, 1997). Bu anlayışa göre organizma önemli bir ihtiyacını giderecek bir edim gerçekleştirdiğinde, söz konusu sistem bu edimin daha sonra yeniden gerçekleşmesini sağlayacak ödül mekanizmasını çalıştırmaktadır.

    Beyin bir davranışın tekrarını sağlamak için böyle bir ödül düzeneği kullansa da, bu mekanizma bir davranışın sürekliliğini sürdürmek için tek olmayabilir. Olumlu pekiştireçlerin her zaman mutlaka haz verici olmak zorunda olmadıklarından yukarıda söz edilmişti.

    Özendiriciye duyarlılaşma kuramına (Robinson ve Berridge, 1993) göre, bir şeyi sevmek ve istemek beynimizde farklı sistemler tarafından kontrol edilir. Bağımlılık yapan maddeler doğrudan isteme merkezini uyarmaktadır ve bu yüzden insanlar, bağımlılığın ilerleyen dönemlerinde kullandıkları maddeden hiç zevk almasalar bile, güçlü bir istekle aramaya devam etmektedirler.

    2.2. İntrakraniyal Kendini-Uyarma ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    İntrakraniyal kendini-uyarma beyinde mezotelensefalik dopamin sistemi ile ilgilidir. Bu sistem, orta beyinden (mesensefalon) ön beynin (telensefalon) bazı alanlarına uzanan dopamin projeksiyonlarını içermektedir. Sistemi oluşturan nöronların hücre gövdeleri özellikle iki çekirdekte odaklanmaktadır: ventral tegmental alan ve substantia nigra. Burada bulunan dopamin hücrelerinin aksonları, prefrontal neokorteks, limbik sistem, amigdala, septum, striatum ve özellikle nükleus akkumbens gibi ön beyin çekirdeklerine uzanmaktadır.

    Mezotelensefalik dopamin sistemi üç yolağı içerir: bunlardan birincisi substantia nigradan striatuma, diğeri ventral tegmental alandan nükleus akkumbense uzanır, üçüncüsü de yine ventral tegmental alandan limbik sisteme uzanır. Bunlardan ikinci ve üçüncü yolaklar araştırmacılar arasında son zamanlarda daha çok önem kazanmış ve “mezokortikolimbik” ortak adıyla anılmaya başlanmış ve bağımlılığın nörobiyolojik temellerini araştıran çalışmaların odağı haline gelmiştir.

    Mezokortikolimbik dopamin sisteminin hem intrakraniyal kendini-uyarmada, hem doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisinde, hem de bağımlılık yapan maddelerin ödüllendirici etkisinde merkezi bir rol oynadığını gösteren bir çok kanıt bulunmuştur.

    2.3.Doğal Haz Kaynakları ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bu sistemin yeme, içme, cinsellik gibi doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisiyle de ilişkisi vardır. Bundan öte, Schultz (1997) bir klasik koşullama sırasında maymunların beyninde substantia nigra ve ventral tegmental alanda bulunan dopaminerjik nöronların elektriksel faaliyetini ölçmüştür ve dopaminerjik faaliyetin yalnızca beklenmedik bir ödül geldiğinde arttığını göstermiştir.

    Yani, koşullama gerçekleştikten sonra ödülün kendisi değil, koşullu uyarıcılar dopaminerjik faaliyeti artırmaktadır.
    Ayrıca bu sistemde doğal haz kaynaklarının etkisi, bağımlılık yapan maddelerin etkisinden nicelik olarak farklıdır. Bir çalışmada, yemek, nükleus akkumbenste dopamin salımını % 45 oranında artırırken, amfetamin ve kokain % 500 oranında artırmıştır (Hernandez ve Hobel, 1988).

    2.4.Bağımlılık Yapan Maddeler ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bağımlılık yapan maddelerin pek çoğunun (nikotin, alkol, esrar, morfin..) birincil farmakolojik etkileri farklı reseptör sistemlerini uyarmak gibi görünse de, hemen hepsinin eninde sonunda etkilerinin yine mezokortikolimbik sistemde dopamin iletimindeki etkilerine dayandığı görülmektedir.

    Nikotin, alkol ve opiyatlar gibi birçok maddenin yoksunluk belirtileri sırasında nukleus akkumbenste dopamin miktarının büyük oranda azaldığı belirlenmiştir (Rossetti ve diğ., 1992). Bu bulgudan esinlenerek bazı araştırmacılar bağımlılık konusunda yoksunluk temelli bir hipotez ileri sürmüşlerdir (Dackis ve Gold, 1985). Bu hipoteze göre, bu maddeler uzun süre kullanıldığında mezokortikolimbik dopamin miktarında azalmayla birlikte ödül sisteminde genel bir depresyona neden olmaktadır. Yoksunluk sırasında bu çöküş depresyon olarak gözlenmekte, bağımlılar bu depresif duygudurumdan kurtulmak için yeniden madde kullanımına yönelmektedirler.

    Mezokortikolimbik dopamin siteminin maddelerin haz verici ödüllendirici etkilerinde rol oynadığı düşüncesi son zamanlarda yerini, bu sistemin haz alma deneyiminden çok, organizmayı bu haz verici deneyime ve bu deneyimle ilgili uyarıcılara güdüleyen etkilere yol açtığı düşüncesine bırakmıştır. Yani, insanların bu maddelerden haz almaları başka birtakım nörotransmitter sistemleriyle bağlantılı olabilir; ancak, bu deneyimi takıntılı bir biçimde tekrarlama arzusu genel anlamda motivasyonu kontrol eden mezokortikolimbik dopamin siteminin aktivasyonuyla ortaya çıkmaktadır.