Etiket: Temel

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyonda bir kayıp duygusu vardır, kişi bir şeyleri kaybetmiştir, bir ayrılık vardır. Anlam yüklenilen bir şeyin kaybedilmesinin oluşturduğu derin üzüntü vardır.

    Bazen kaybın yeniden geri gelmesi depresyonu bitirirken, bazen ise bu kayıp geri gelse dahi depresif durumdan çıkılamaz. Çünkü kişi temel bir duygu ile tanışır: ‘Yetersizlik’.

    Mesela kişi sevgilisinden ayrılır, onun dönmesini bekler ama dönmez. O zaman bu yetersizlik duygusu ile beraber benlik algısı da bozulur.

    Terapide ise temel olarak kişinin bu yetersizlik duygusu derinlemesine çalışılıp, çözümlenir.

    Yetersizlik duygularının dışında başarısızlıklar, kendilik aktivasyonu, ödipal sorunlar (kişinin çocukluk döneminde karşı cinsteki ebeveynine yönelttiği cinsel duygularda saplanma), kollektif bilinç ( toplumun genel değer yargıları ve algıları), mağduriyette de depresyon oluşabilmektedir.

    Kendilik aktivasyonunda kişi yeni şeyler yapmaya başlar. Başta gayet keyifliyken, bir süre sonra depresyona girer. Yeni davranışlarla beraber eski hali kaybetmiştir. Burdaki

    temel problem ‘yeniden yakınlaşma’ dönemidir. Başta anneden

    kopup, kendisinin ayrı bir birey olduğunu farkeden çocuk mutlu bir şekilde

    yaşarken, acaba zor zamanımda yanımda annem olur mu duygusunu yaşar ve tekrardan anneye yakınlaşmaya başlar. Bazı anneler bu dönemde daha şefkatli davranırken bazı anneler ise çocuğa küser veya onu cezalandırır.Yani çocuk yeni bir şey yaptığında cezalandırılmıştır. Bu nedenle yeni durumlarda kaygı yaşamaya 

    başlar. 

    Başarısızlıklar da depresyona sokabilmektedir. Başarı toplum içinde var olabilmek için temel bir 

    duygudur. Yokluğunda kişi depresyona girebilmektedir. Çünkü bu durum yetersizlik duygularını alevlendirmiştir.

    Ödipal sorunlar da depresyona sokabilmektedir. Kişinin anneye benzeyen bir kadınla yaşadığı cinsellik 

    depresyona sokar. 

    Doğum sonrası depresyonunda ise yine ödipal bir durumda kadın babasından çocuk 

    doğurmuştur ( derin yapısında bu şekilde hisseder. Çocuğu görmek istemez ve cocuğu reddeder).

     Kollektif bilinçteki depresyonda ise kişi ait olduğu toplumun değerleri dışında bir şeyler yaptığında (annen baban perişan sen ise orda burda geziyorsun) bu ona karışık gelir. 

    Gerçek olmayan depresyon ise ‘magduriyettir’. Kişi bu şekilde çevresinden ilgi alır.

    Depresyondaki bir diğer önemli husus intihardır. Hayattaki temel yakıtları (yeterlilik, değerlilik, sevilme duyguları) tükenen bazı kişiler hayatına son verebilir.

    Bunun yanında depresyonda psikosomatik (psikolojik bazı sorunların ifade edilmemesinin vücutta fiziksel etkilere sebep olması) sorunlar da fazladır. Kişi dışarı atılamayan duyguyu kendi vücuduna yöneltir. Kas ve eklem ağrıları, sindirim sistemi sorunları, cinsel sıkıntılar.

  • Bulimiya Nervoza

    Bulimiya Nervoza

    Yeme bozuklukları, herhangi bir medikal duruma bağlı olmadan yeme davranışındaki sürekli ve şiddetli bozukluk, fiziksel sağlığı ve psikososyal işlevleri bozacak derecede kiloyu kontrol altında tutma davranışı olarak tanımlanır.

    Bulimiya Nervoza, ilk olarak 1980lerin başlarında ayrı bir sorun olarak tanımlandığından beri, çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Araştırma çalışmalarında genellikle tanımının şu beş temel özelliği kullanılmaktdır:

    • Tıkınırcasına yemek – tek bir yeme episodunda insanların çoğunun benzer durumlarda normalde yiyebileceğinden çok daha fazla yemek yemek; yeme davranışı üzerinde kontrol kaybı hissi.
    • Tekrarlanan tıkınırcasına yeme epizodlarını takip eden, kilo alımını engellemek amaçlı davranışlar; kendini kusturma, hiç yemek yememe veya laksatif, diüretik ve lavman ilaçlarının kullanımı, aşırı egzersiz yapmak gibi telafi edici davranışlar.
    • Tıkınırcasına yeme davranışlarının ve uygunsuz telefi edici davranışların her ikisinin de, ortalama, üç ay içinde, en az haftada bir kez olması (DSM-V-TR).
    • Ağırlık ve biçimin, kişinin kendini nasıl değerlendirdiğinde önemli rol oynaması. Kişinin kendiyle ilgili iyi ya da kötü hissetmesinde en önemli ya da en önemli kriterler arasında olması (Cooper, Todd ve Wells, 2000).
    • Kişinin yemek yemeyle ilgili denetiminin kalktığı duyumunun olması.

    Bulimia Nervoza ile ilgili çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bunların arasında bilişsel davranışçı teori özellikle düşüncelere odaklanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Teoriye göre, bulimia nervozada düşünceler, duygular ve davranışlar kısır döngüler halinde bağlantılı olmakta ve hastalığı sürdürmektedir. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı modeli bu hastalığın bilişsel davranışçı terapisi için bir kuramsal model sağlamaktadır. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı terapisi işlevsiz düşünceleri tanımlayarak ve onlara meydan okuyarak bu düşüncelerle bağlantılı sıkıntı verici duyguları, hisleri ve işlevsiz davranışları değiştirmeye çalışmaktadır.

    Bilişsel teori Garner ve Bemis tarafından (1982) ilk olarak anoreksiya nervozaya uygulanmış olup, bulimiya nervozaya ilk kez uygulanması da bunu temel almaktadır. Garner ve Bemis (1982), üç temel unsura vurgu yapmıştır: olumsuz otomatik düşünceler, inançlar ve bilgi işleme. Garner ve Bernis (1982), ‘inceliğin paha biçilemez bir değeri olduğu’ temel öncülünü hastalığın ekseni olarak tanımlamıştır. Bu inanç, ikincil inançları ve davranışları da açıklamaktadır. Bununla beraber, yapı ve süreçler esasen Beck’in depreson için tanımladıklarıyla benzer formdadır.

    Garner ve Bemis’in Anoreksiya Nervoza teorisine yakından dayalı olan Bulimiya Nervozanın Bilişsel teorisi (Fairburn, Cooper ve Cooper, 1986) daha sonradan geliştirilmiştir. Garner ve Bemis’in modelinde olduğu gibi hastaların kilo ve şekille ilgili tutumları hastalığın devamında merkezi olmaktadır. Anoreksiya nevroza hastaları gibi, bulimia nevroza hastaları da kendilik-değerlerini kilo ve biçimleri üzerinden değerlendirmektedir. Şişmanlığı olumsuz, inceliği ve kendilik-kontrolünü olumlu görmektedirler. Bu tutumlar, örtük ve hasta tarafından yaşantılarına anlam ve değer atfedilen açıkça ifade edilmeyen kurallara dayanmaktadır. Bu tutumlar katı, uçlarda ve aşırı kişisel önemleri olduğu için işlevsizdirler. İnanç ve değerler, işlevsel olmayan belli akıl yürütme stillerini ya da bilgi işlemedeki bozuklukları yansıtmaktadır. Bunlar, iki uçlu düşünce, aşırı-genelleme ve anlamlandırmadaki hataları içerir.

    BULİMİYA NERVOZANIN BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TEORİSİ

    Teori, bulimiya nervozanın gelişimiyle alakalı olmakla beraber, öncelikle hastalığı sürdüren süreçlerle ilgilenmektedir. Teoriye göre, bulimiya nervozayı sürdüren en temel etken benlik saygısını değerlendiren sistemin işlevsiz olmasıdır. İnsanların büyük bir kısmı kendilerini hayatlarının çeşitli alanlarındaki performanslarıyla değerlendirirken, yeme bozukluğu olan kişiler çoğunlukla yeme alışkanlıkları, biçimleri ve ağırlıkları ve bunları kontrol etme becerileriyle kendilerini yargılarlar. Bunun sonucunda da hayatları inceliği ve kilo vermeyi amaçlamak, şişmanlık ve kilo almadan sürekli kaçınmak, diyet yapmak, yeme, biçim ve ağırlık konularına odaklanır.

    Bulimiya nervozanın Bilişsel Davranışçı Teorisine göre, yeme, biçim, ağırlık ve bunların kontrolü konusunda yapılan bu aşırı değerlendirme hastalığın sürdürülmesinde en önemli etken olmaktadır. Kilo kontrolünde; diyetteki kısıtlamalar, kusmalar, laksatif ve diüretik kullanımı, aşırı egzersiz gibi aşırıya kaçan davranışlar, kilo ve vücutla ilgili kontroller, kaçınmalar, zihnin sürekli yeme, ağırlık ve biçim konularında düşüncelerle meşgul olması gibi bütün diğer klinik özelliklerin de bu ‘temel psikopatoloji’den kaynaklandığı düşünülebilir. Bilişsel Davranışçı teori tıkınırcasına yeme davranışının, bu hastaların yemelerini sınırlandırma çabalarının bir sonucu olduğunu öne sürer. Diyet kurallarının beraberinde, diyetten küçücük sapmalar sonucu diyete bağlı kalamamak bu kişilerin olumsuz tepki verme eğilimiyle kişi tarafından kendilik–kontrolünün olmadığına dair kanıt olarak değerlendirilir. Bunun sonucunda da hastalar yemelerini kısıtlama çalışmalarını geçici olarak büsbütün bırakırlar. Hastaların belirtiğine göre bu durum, tıkınırcasına yeme davranışını başlatan en temel sebeptir. Uzun süreli sıkı rejimlerin, tıkınırcasına yemelerle bozulduğu bir örüntü oluşur. Tıkınırcasına yeme davranışı, hastaların yeme, biçim ve ağırlıklarını kontrol etmek ile ilgili endişelerini büyüterek temel psikopatolojiyi devam ettirir. Bu da daha fazla sıkı diyete sebep olur, sıkı diyetin de tıkınırcasına yeme davranışını arttırmasıyla bir kısır döngü oluşur.

    Fairburn, Cooper ve Cooper (1986)’ın ilk bilişsel davranışçı formülasyonunda, tıkınırcasına yeme davranışlarının gelişi güzel değil de, ortaya çıkan ani duygu durum değişikliklerinin sıkı diyeti devam ettirmeye engel olmasına bağlı olarak oluştuğunu belirtilmektedir. Bununla birlikte, tıkınırcasına yeme davranışı, hastanın dikkatini zorlayıcı yaşam koşullarından dağıtarak durumları geçici olarak nötralize etmek gibi bir etkisi olduğu için de pekiştirilmektedir.

    Tıkınırcasına yeme davranışını devam ettiren bir başka etken de tasfiye edici (purging) mekanizmalarla (kusarak, laksatif ya da diüretik kullanarak) tıkınırcasına yeme epizodlarının telafi edilmesidir. Hastanın bu tür tasfiye edici mekanizmalara başvurarak kilo almayı en alt seviyede tutabileceğine olan inancı tıkınırcasına yeme davranışını sürdürmesine sebep olmaktadır.

    Teorinin sonraki açıklamalarında, başka bir devam ettirici faktör daha vurgulanmıştır. Bu hastalar aşırı şekilde öz-eleştirisel olmaktadır. Kendilerine, yemek, biçim, kilo ve bunların kontrolleriyle ilgili zorlayıcı standartlar koymakta ve bunları gerçekleştiremeyince de standartlarının çok acımasız olduğunu görmek yerine kendilerini kusurlu olarak değerlendirmektedirler. Bu da ikincil olumsuz benlik-değerlendirmesiyle sonuçlanmaktadır. Sonuçta, hastanın hayatında en önemli alanlar olan yeme, biçimi ve kiloyu kontrol etmede başarı elde etmesi için daha çok çabalamasına sebep olarak yeme bozukluğunu devam ettirmektedir.

  • Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Psikoterapi, kişinin yaşadığı problemlere çözüm bulmak, kişinin uyumunu arttırmak, kişiye farkındalık kazandırarak olumlu yönde değişimini sağlamak amacıyla iki taraf arasında gerçekleşen etkileşim sürecidir. Bu süreç içerisinde terapist dürüst, tutarlı, içten, samimi ve empatik bir tutum içerisinde danışanı güven ve işbirliği ile koşulsuz kabul eder. Bu süreçte terapistler güvenilir belli bir takım teknikler ve teoriler ile süreci yönetirler. Bu yöntemlerden biri de Bilişsel Davranışçı Terapi’dir.

    Bilişsel Davranışçı Terapiye göre insanlar aynı olaylar karşısında farklı tepkiler vermektedir. Bu farklı tepkiler, kişilerin bu olayları nasıl yorumladığıyla ilgilidir. Bilişsel olarak yapılan yorumlar kişinin davranışlarını etkilemektedir. Hatta davranışları da duygusunu ve düşüncesini etkilemektedir. Bu sebeple bilişsel davranışçı terapide kişinin duyguları ve davranışlarında değişimler oluşturmak için danışanın düşünce sisteminde bir takım değişiklikler yapılması hedeflenir. Terapist ilk olarak düşünce hatalarını tespit eder ve bu düşünceler üzerinde çalışmaya başlanır. Kişi, duygularını ve davranışlarını etkileyen gerçekçi ve işlevsel olmayan düşüncelerini daha gerçekçi ve daha işlevsel bir hale çevirebilmeyi öğrendiğinde duygu ve davranışlarında olumlu yönde değişiklikler meydana gelmektedir. Bu terapi şeklinde düşünce, duygu, davranış değişikliği oluşturabilmek amacıyla çeşitli teknikler kullanılmaktadır.

    Bilişsel davranışçı terapiye göre erken dönem çocukluk yaşantıları kişinin temel inançlar ve varsayımlarını meydana getirmektedir. Kişinin işlevsel olmayan düşünceleri temelde yetersizlik veya değersizlik temel inancı etrafında şekillenmektedir. Altta yatan işlevsiz inançların değiştirilmesi ile düşüncelerde daha gerçekçi ve işlevsel değişiklikler meydana getirilebilmektedir. Altta yatan temel inançlarındaki danışanın bilinçli farkındalığı ve bu inançlardaki temel değişim danışanın yaşadığı sorunlarının tekrarlaması ihtimalini azaltmaktadır.

    Bilişsel Davranışçı Terapide danışanlar pasif bir katılım göstermezler. Terapilerde aktif olarak çalışmalara katılırlar. Danışanlardan düzenli olarak seanslara gelmeleri ve kendilerine verilen psikolojik ölçekleri doldurmaları beklenir. Danışanın seanslardaki deneyimlerini günlük hayatına aktarabilmesine yardım niteliği taşıyan ödevlerini, terapist ile birlikte belirledikten sonra uygulaması beklenir. Bu yüzden seanslarda işbirliği esastır. Danışanın sıkıntısı azaldıkça ve terapi sürecine alıştıkça, terapist seanslarda; hangi sorunlar hakkında çalışılacağına danışan ile birlikte karar vererek, düşüncesindeki bozuklukları belirleyerek, önemli noktaları özetleyerek ve seansların sonunda verilen egzersizleri danışan ile birlikte tasarlayarak danışanın süreç içerisinde daha aktif olmasını desteklemektedir.

    Terapiler amaca dönük ve probleme odaklıdır ve sorunun çözümüne odaklanmaktadır. Terapide tanıya bağlı kalmaksızın “şimdi ve burada” danışanın sorunları incelenmektedir. Bu amaçları terapist ile danışan aciliyet sırasına göre birlikte belirlemektedirler. Terapi süreci zamanı belirli ve kısa sürelidir. Seanslar genellikle haftada bir kez, 50 dakika şeklinde sürdürülür. Bu süreçte danışana kendi kendisinin terapisti olması öğretilmektedir. Kişinin özyeterliliğini kazanmasını sağladığı için bu terapi şeklinin öğretici ve eğitici bir yönü vardır.

    Bilişsel Davranışçı Terapi ile çalışılabilecek alanlar:

    • Depresyon

    • Panik Bozukluk

    • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    • Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)

    • Obsesif – Kompulsif Bozukluk

    • Yeme Bozuklukları

    • Uyku Bozuklukları

    • Somatoform Bozukluklar

    • Kişilik Bozuklukları

    • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    • Cinsel İşlev Bozuklukları

    • Madde Bağımlılığı

    • Öfke Problemleri

    • İlişki Problemleri

    Bilişsel davranışçı terapi özellikle kaygı bozuklukları, depresif bozukluklar, panik bozukluklar, fobik bozukluklar üzerinde oldukça etkili ve işlevsel terapi yöntemlerinden biridir.

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu çocuk veya ergenlerde yaş ve gelişim seviyesinden beklenenden daha düşük dikkat sürdürüm becerisi, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ile karakterize bir tablodur. Dünyadaki sıklığı yüzde 2-ile 20 arasında değişiklik göstermektedir. Erkeklerde daha sıklıkla rastlanan bir bozukluktur. Oluşumunda çevresel ve genetik birçok faktörün rol aldığı düşünülmektedir.

    Farklı türleri var mıdır?

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu gösterdiği belirtilere göre 3 farklı tipte incelenir. En sık rastlanan türü hem aşırı hareketliliğin hem de dikkat sürdürüm sorunlarının olduğu karışık tiptir. İkinci sıklıkla dürtüselliğin ön planda geldiği tiptir. Son olarak kız çocuklarında daha fazla görülen dikkat eksikliğinin daha ön planda görüldüğü alt türü mevcuttur. Bu alt tür diğer türlere göre daha geç tanı konulabilir ve sanılanın aksine genellikle bu sorunu olan çocuklar çevre tarafından yavaş ağır öğrenen bazen de kapasitesi yetersiz şeklinde adlandırılabilir.

    Tanı nasıl konulur?

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tıbbi bir tanıdır. Tıpla ilişkili tanıların doktorlar tarafından konulması gerekir. Tedavi sürecinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden diğer sorunların müdahalesinde klinik deneyimi olan psikologların yardımı alınabilir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun tanısı klinik bir tanıdır. Bunun anlamı hekim tarafından yapılan uygun değerlendirme gerekli kişilerden bilgi toplanması sonrasında konulabilir. Tanıya yardımcı olabilecek yüzlerce test mevcut olmasına karşın hiçbir test tanı koydurucu değildir. Her ne kadar ülkemizde birçok merkezde ve özel uygulamalarda ticari kaygılar ile birlikte dikkat eksikliği tanı testleri varmışçasına hastalara bildirilmesine karşın halen dünyada bu rahatsızlığa yönelik tanı koydurucu test keşfedilememiştir. Psikiyatride kullanılan testler laboratuvarlar da uygulanan kan testlerinden belirgin şekilde farklılık gösterir. Çocuğun teste hazır olması testi uygulayan kişinin çocuk ile uyum gösterebilmesi gibi pek çok faktör test sürecini ve testin doğru sonuçlar vermesini olumsuz yönde etkileyebilir. Amerikan psikiyatri birliği bozukluğun tanısında ek bir süreç eşlik etmiyorsa psikolojik testlerin uygulanımını önermemektedir.

    Belirti ve bulguları nelerdir?

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ile ilişkili belirtiler birçok çocukta farklılıklar gösterebilir. Adında da anlaşılacağı üzere dikkat sürdürüm sorunları ve aşırı hareketlilik temel bulgular gibi görünmesine karşın belki de bozukluğun temelini oluşturan diğer bir sorunda dürtüselliktir. Dürtüsellik kişinin içinden gelen istekleri bastırma ile ilişkili güçlük yaşaması olarak tanımlanabilir. DEHB belirtileri farklı yaş ve gelişim dönemlerinde farklılıklar göstermektedir. Okul öncesi dönemde bazen en temel sorunlar hareketlilik ve isteklerini erteleme ile ilişkili güçlükler olabilirken ilkokul döneminde ders başarısızlığı veya lise döneminde aile ve arkadaş çatışmaları ön planda olabilir. Okul öncesi dönemde sıklıkla hareketlilik temel yakınmalardan birisidir. Ancak her hareketli çocuğun DEHB olarak değerlendirilmemesi gerekir. Hareketlilik çocuğun günlük yaşantısını olumsuz yönde etkiliyorsa, yeni arkadaşlıklar kurmasını engelliyorsa, sıklıkla kazalara maruz kalıyor kısaca çocuğun hayat konforunu olumsuz etkilemesi durumunda anlamlıdır. Okul öncesi eğitimde sıklıkla öğretmenler arkadaşlarına zarar verici davranışlardan, inatlaşmalardan ve dikkat sorunlarında yakınabilir. İlkokul döneminde ise dikkat sorunlarının oluşturduğu akademik sorunlar daha belirginlik kazanmaya başlar. Bu sürece genellikle sosyal sorunlar eklenir. Oyunları başından sonuna kadar devam ettirme ile ilgili yaşanan güçlükler arkadaş çevresinden dışlanma, istemeden dürtüsellik temelli yapılan davranışlar ise çocuğun sınıfın günah keçisi olması ile sonuçlanacaktır. Bu süreçte çocuk kendisi ile benzer özellikler gösteren arkadaşlar bulma eğilimindedir. Bu durum akran etkisi ile görülen davranışsal sorunların belirginlik kazanmasına neden olabilir. Ergenlik döneminde ise ergenliğin doğasında bulunan çatışmaların ve dürtüsel özelliklerin daha yoğun yaşanması beklenebilir.

    Nedenleri nelerdir? Suçlu kim?

    Sıklıkla çocuk psikiyatristine başvuran anne babalar birbirlerini bazen de öğretmenleri suçlama eğilimindedir. Ancak temelde DEHB beynin kimyası ile ilgili yaşanan sapmalardan kaynaklanmaktadır. Bu sapmaların en temel nedeni genetik yatkınlıklardır. DEHB çocukluk dönemi psikiyatrik rahatsızlıkları arasında en sık genetik yatkınlıkları içeren bozukluktur. Bunun dışında anne karnında yaşanan olumsuzluklar, doğum travmaları gibi birçok farklı çevresel etken söz konusu olabilir. Her ne kadar yaşamla ilişkili olumsuzlukları doğrudan bir ilişkisi olmamasına rağmen hayat ile ilişkili değişiklikler mevcut DEHB ile ilgili belirtilerin daha abartılı bir şekilde yaşanmasına neden olabilir.

    Tedavisi var mıdır? Kırmızı reçete korkusu…

    DEHB tedavisinde ilaç tedavileri temeli oluşturmaktadır. Terapi birçok hasta grubunda gözlemlenen ek sorunlar giderilmesinde, uygun davranışların geliştirilmesinde faydalı olmasına rağmen üç temel belirti olan dikkat sorunları, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik üzerine belirgin bir etkisi bulunmamaktadır. Aileleri kaygılandıran en temel nedenlerden biriside DEHB tedavisinde kullanılan ilaçları genellikle kırmızı reçeteli olmasıdır. DEHB tedavisinde kullanılan ilaçların piyasaya sürüldüğünden günümüze kadar olan sürede halen hiçbir bağımlılık durumu bildirilmemiştir. Çeşitli ticari kaygılar ile kendi reklamlarını yapmaya çalışan kişilerin sıklıkla sarf ettiği diğer bir söz ise ilaç tedavisi alan çocukların uyuştuğu ve aptallaştığıdır. Tedavi çocuğun çevresi ile etkileşimi sırasında karşısında durup düşünebilme, isteklerini sıralayarak yerine getirebilme fırsatını sunmaktadır.

    Tedavide kullanılan ilaçları yan etkileri nelerdir?

    Halen ülkemizde sıklıkla tedavi sürecinde kullanılan iki temel preparat bulunmaktadır: metilfenidat ve atomoksetin. Her ilacın kişiye özel farklı yan etkilere sahip olabileceği unutulmamalıdır. Ortaya çıkabilecek yan etkiler konusunda en iyi danışman ve temelde bunları anlatma zorunluluğu olan tedaviyi başlayan hekimdir. Birçok kişiye özel farklı yan etkiler görülebilmesine karşın uykusuzluk ve iştah sorunları en sık görülen ve tedavi uyumunu olumsuz yönde etkileyen yan etkilerdir. Özellikle tedavi başlangıcında her iki yan etkide belirgin olabilmesine karşın tedavinin ilerleyen zamanlarında ortadan kalkma eğilimindedir. Ancak kilo kaybının çok belirgin olması (düzenli kilo takipleri ile kontrol edilmelidir), uyku sorunlarının şiddetli olması durumlarında tedavi değişikliği yapılabilir.

    Dr. Genco USTA – Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Çocuk Öncesi, Çocuk Yetiştirme ve Sonrası

    Çocuk Öncesi, Çocuk Yetiştirme ve Sonrası

    Çocuk doğmadan önce ana babanın çocuk yetiştirmeyle ilgili temeli hazırlamaya,bir bina yapmaya hazırlanan inşaatçı gibi,büyük önem vermesi gerekir.Temelin sağlamlığı, ilişkinin sağlamlığı demektir.

    Çocuk Öncesi

    Cinsellik nasıl gidiyor?Para kazanma,para harcama, para biriktirme konularında anlaşıyorlar mı? Birbirlerinin mutluluğuna kendilerini adadıklarını gösteren davranışlar somut olarak ortada mı? Kendi bilişsel ve manevi gelişimleri için bir ortam oluşturdular mı? Birbirlerinin sevgi dillerini öğrenip bu dili kullanarak iletişim kuruyorlar mı?

    Yaşamlarında kişisel bütünlük,denge,hizmet,girişimcilik,dayanışma,birin değeri ve onur var mı?

    Evlenmeden önce birey olarak ayrı ayrı sahip oldukları vizyon evlendikten sonra zayıfladı mı yoksa güçlendi mi? Müşterek bir “aile vizyonu” gelişmeye başladı mı?

    Bunların hepsinin çocuk doğmadan önce konuşulması,açıklığa kavuşması gerekir.Eğer evlilik Sen-Ben anlayışı içinde gelişiyorsa,küçük “ben”ler ilişkiye hakimse,kişiler sürekli sürtüşme içinde olacaklar ve ilişki zaman içinde gittikçe olumsuzlaşarak sağlığını kaybedecektir.Sağlıksız ilişki içinde doğan çocuk,kalıplaşan yetişkin çocuklar ordusuna katılarak, motoru stop etmiş arabaların arkasında korna çalmak üzere,topluma atılacaktır.

    Eğer evlilik BİZ Bilinci içinde gelişiyorsa,büyük “Ben”ler ilişkiye hakimse,kişiler sürekli paylaşacak,ilişki gelişecek ve daha sağlıklı olacaktır.Sağlıklı ilişki içinde doğan çocuk,gelişen olgun bir insan olarak topluma katılacak ve kendi yaşamının liderliğini ele alacak,yaşamın her yönünde ailesine,işyerinde,topluma olumlu katkılarda bulunacaktır.

    Bu konularda sağlam bir temel oluşturan çift,sağlam temeli oluşturan inşaatçının binayı yapmaya hazır olması gibi,çocuk yetiştirmeye hazır demektir.

    Çocuk Yetiştirme

    Karı koca arasındaki ilişki ailenin temelidir.Eğer bu temel sağlıklı ise ailenin diğer tüm işlevleri sağlıklı olacaktır.Bir süre bazı aksaklıklar ortaya çıkabilir ama zaman içerisinde bu aksaklıklar ortadan kalkacak,ailenin temelindeki sağlıklı ilişki her şeye damgasını vuracaktır.

    Karı koca arasındaki ilişki sağlıksız ise, eninde sonunda bu sağlıksızlık ailenin ekonomik koşullarını,çocuk yetiştirmesini,insan ilişkilerini,kısaca her yönünü olumsuz etkileyecektir.

    Yedi Temel Aile Gereksinimi;

       Çocuk yetiştirirken ailenin yedi temel gereksinmesinin bilinmesi gerekir.

                1-Değerli olma duygusu

                2-Güven ortamı

                3-Yakınlık ve dayanışma duygusu               

                4-Sorumluluk duygusu

                5-Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme

                6-Mutluluk ve kendini gerçekleştirme ortamı

                7-Sağlıklı manevi yaşamının temellerini oluşturma ortamı

     Çocuktan Sonra

    Doğal olan,çocukların büyüdükten sonra kendi ailelerini,kendi yaşamlarını kurmalarıdır.Çocuklar evden ayrıldıktan sonra karı koca yine baş başa kalacaklardır.Eğer temel ilişki Sen-Ben anlayışı içinde kalmışsa,çocuklar evden ayrılınca karı koca birbirlerini denetlemeye,yönetmeye çalışacak,doğal olarak bu,akıcı,canlı,coşku ve sevgi dolu bir iletişimi ortadan kaldıracaktır.Yılların sonunda asık suratlı,kızgın,mutsuz,iki yaşlı insan,aynı evde,hayatı birbirine cehennem etmeye devam edecektir.

    Biz Bilinci’ne ulaşmış iki insan,çocuklar evden ayrıldıktan sonraki devrede,yılların deneyimleri ve hatıralarıyla daha içten ve daha sıcak birbirlerine,”sen varsın,sınırların ve sorumlulukların var,” demeye devam edecektir.

     KAYNAK: Cüceloğlu, Doğan, İçimizdeki Biz, 2011 , ss.131-13

  • Şema Kavramı

    Şema Kavramı

    Yaşadığımız olaylar ve durumlar karşısında her birimiz farklı bir takım tepkiler veririz. Tepkilerimiz, davranışlarımız, düşüncelerimiz kimi kişilerce onay görse de bazılarını şaşırtabilir ya da doğru bulunmayabilir. Farklı bireyler birebir aynı olayı yaşasalar dahi hissettikleri, düşündükleri, davranışları ve beden duyumları hiçbir zaman birbirleriyle aynı olmaz.

    Çocukluktan itibaren yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar şema denilen zihin kalıplarını oluşturur. Kendilik algımız, öteki algımız ve başarı algımız çocukluğumuzdan itibaren edindiğimiz intibalarla şekillenir ve zaman geçtikçe de kalıplaşır.

    Şemaların oluşumunda 3 temel faktör rol oynar;

    • Temel ihtiyaçların karşılanmaması

    • Çocukluk ve ergenlik döneminde temel ihtiyaçların giderilememesi -ki bu durum daha sonra yetişkinlik döneminde de temel ihtiyaçların giderilememesine sebep olacaktır-

    • İyi olan şeylerin kişiye abartılı oranda sunulması.

    İnsanın içinde bulunduğu kişilere ve durumlara karşı çok sayıda şeması olabilir. Şemaların bazıları hayatımız olumlu yönde etkilerken bazıları olumsuz yönde etkiler ve bizlerin kontrol alması gereken şemalar hayatımızı olumsuz etkileyen şemalardır.

    Şema terapi, Jeffrey Young tarafından Bilişsel-Davranışçı Terapi yaklaşımı içerisinde kendine has bir okul olarak geliştirilmiştir.

    Şema terapinin tanımı Young’a göre şöyle yapılabilir:

    “Değiştirilmesi zor, çocukluk ve ergenlik döneminde belirgin kökenleri bulunan psikolojik rahatsızlıklar (borderline kişilik bozukluğu gibi) için tasarlanmış, bilişsel, davranışçı, kişiler-arası ve yaşantısal teknikleri birleştiren, bütünleştirici bir teori ve tedavi yaklaşımı.”

    18 tane temel şema vardır ve Young bunları Erken Dönem Uyumsuz Şemalar olarak isimlendirilmiştir. Bunlar;

    1- Terk Edilme Şeması

    2- Kuşkuculuk Şeması

    3- Duygusal Yoksunluk Şeması

    4- Kusurluluk Şeması

    5- Sosyal İzolasyon Şeması

    6- Bağımlılık Şeması

    7- Dayanıksızlık Şeması

    8- Yapışıklık Şeması

    9- Başarısızlık Şeması

    10- Onay Arayıcılık Şeması

    11- Boyun Eğicilik Şeması

    12- Kendini Feda Etme Şeması

    13- Haklılık Şeması

    14- Yetersiz Özdenetim Şeması

    15- Yüksek Standartlar Şeması

    16- Karamsarlık Şeması

    17- Duyguları Bastırma Şeması

    18- Cezalandırıcılık Şeması

    Şema konusunu anlatırken Şema kimyası kavramına değinmek gerekir. Şema kimyası, ilişkilerinizde hayatınıza aldığınız insanları var olan şemalarınıza göre belirlemeniz anlamına gelmektedir. Örneğin kusurluluk şeması olan bireyler kendilerini değersiz hisseder, başkalarının kendisini değersizleştirecek davranışlarına izin verebilir. Sosyal ortamlardan insanların kendilerindeki kusuru fark etmemesi için uzak durabilirler. Fakat bu bireyler aynı zamanda partner seçerken kendilerini duygusal ya da cinsel olarak istismar eden kişilere yönelebilirler. Kendilerini aşağılayan veya saldırgan davranan bir partner seçiminde bulunabilirler.

    Ya da terk edilme şeması olan bireyler kendilerini terk etme ihtimali bulunan ya da terk edilmiş hissettirecek bireylerle ilişki içine girmeye daha meyillidirler.

    Her birimizde her bir şema bulunabilir, önemli olan bu şemaların hayatımız ne ölçüde ve ne yönde etkilediğidir. Şema terapi ile çocukluğumuzdan beri kalıplaşan ve değiştirilmesi çok da kolay olmayan şemalardan işlevsiz olanların tespit edilerek daha olumlu ve işlevsel hale getirmek amaçlanmaktadır. Ayrıca şema terapiye neredeyse bütün ruh sağlığı sorunlarının tedavisinde kullanabilmekteyiz.

    Şimdi hayatınızın kontrolünü elinize alma ve olumlu bir değişiklik yapma zamanı.

  • İyi ve doğru bir cilt bakım yapmak için bir nemlendiriciden önce temel cilt bakım ürünü seçmeliyiz.

    Cildimizin sağlıklı ve güzel olması bizi çok mutlu eder. Dış görünümümüz hem öz güvenimizi artırır, hem de sosyal yaşantımızı etkiler. Güzel ve sağlıklı bir cilt bize yalnız iyi ve güzel görünüm sağlamaz. Aynı zamanda çevreden korunmamız, hormonal dengemiz, D vitamini üretimi ve kemik sağlığımız, melanomadan korunmamız için de sağlıklı ve bakımlı bir cilde ihtiyacımız vardır. Hem güzelliğimizi hem de sağlığımızı bu kadar derinden etkileyen cildimizi önemsemek zorundayız. Bu en değerli giysimizi sadece bir nemlendiriciye, yalnızca bir anti-oksidan formüle emanet edemeyiz.

    Dermatoloji ve medikal estetik uygulamalar, doğrusu bilinmeyen birçok yanlış alışkanlığı da yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor. Bunlardan biri de cilt bakımı dendiğinde akla ilk gelenin nemlendirici olması gibi. Nedense beslenmeyi, onarımı cilde bakım içinde hemen ön planda hiç düşünmüyoruz. Bitkiler bile sadece sulanarak büyütülemiyor. Mutlaka besleyici ve koruyucu bakımlarının yapılması gerekiyor.

    Cildimizin sağlıklı ve güzel olması için kozmetiklerden önce mutlaka “Temel ihtiyaçlarının” karşılanması gerekir. Kendi beslenmemiz ve nefes almamız gibi cildimizin de canlı kalabilmesi ve görevlerini yapabilmesi için: Doyurucu ve kalıcı bir nemlendirmeye, iyi beslenmeye, onarıma ve korunmaya ihtiyacı vardır. Cilt bakımı tek boyutlu değil, çok boyutludur.

    Cildimizin bu çok yönlü ihtiyacını karşılamak için gereken besleyici, koruyucu, nemlendirici ve onarıcı etken maddelerin tamamını cildimize yedirmeliyiz. Cildine özen gösterenler bu çok yönlü bakımı başarmak için iyi seçilmiş çeşitli ürünleri kombine kullanırlar. Bu nedenle çok ve çeşitli bakım ürünleri satın alırlar. Böylece cildin çok yönlü ihtiyaçlarını karşılayıp, görevlerini yapabilmesini ve sağlıklı olmasını amaçlarlar. Kazançları ise sağlıklı ve güzel bir görünümdür. Burada unutmamalıyız ki, önce “Temel Cilt Bakımı” sonra kozmetik ihtiyaçlar gelir.

    Günümüzde her şeyin en iyisini en ucuza temin etmek isteriz. Böyle kapsamlı bakımı ne kadar önemli olsa da kolayca ve çabuk bir şekilde tamamlamak isteriz. “Temel cilt bakımı” aynen dengeli beslenme gibi birçok unsurun dengeli bir şekilde bir araya gelmesinden oluşur. Bu kombinasyon bir sinerji gerektirir.

    Bu yüzden bilinçli bir tüketici olarak cildimizin sağlıklı olabilmesi için cilt bakım ürünü seçerken, öncelikle cildimizin temel ihtiyaçlarını karşılayan “Temel Cilt Bakım ürünleri” seçilmelidir. Hele cildimizin temel ihtiyaçlarını tek bir ürünle karşılayabiliyorsak daha etkili daha ekonomik ve daha pratik bir ürün kullanıyoruz demektir.

    Tek formülde Temel Cilt Bakımı sağlayan ürünler ise ayrıca bir teknolojik üstünlüğü de sunarlar. Bu da “Temel Cilt Bakımı” sağlayan formülün aynı zamanda kendi içinde “sinerji” yaratmasıdır. Bütün bu etken maddeler tek formülde birleşebiliyorsa, ciltte de bir arada sinerji yaratır. Ayrı ayrı formüllerle kendi yarattığımız kombinasyonun sinerji yaratmasını beklememelisiniz.

    İşte bu yüzden Temel ihtiyaçları, dengeli ve yeterli olarak karşılayan, Temel Cilt Bakımında sinerji sağlayan bir formül, en iyi ürünü hem ekonomik fiyatla almak aynı zamanda da kolay kullanmak isteyen günümüz tüketicisi için uygun çözüm demektir.

    Sağlığımızın da göstergesi olan cildimizin güzel görünmesi için “Temel Cilt Bakım Ürünü” seçmeye özen göstermeliyiz.