Etiket: Tek

  • Küme baş ağrısı

    Küme baş ağrısı

    Yeryüzündeki en şiddetli ağrı olarak bilinen küme baş ağrısı, göz çevresinde tek taraflı olan, belli dönemlerde sık olarak tekrarladıktan sonra aylarca hiç şikâyet oluşturmayan bir baş ağrısı türüdür. Hastalık erkeklerde kadınlara göre 5 kat daha fazla görülmektedir. Genellikle gece, özellikle de uykuya daldıktan 1-2 saat sonra, tekrarlayan, göz üzerinde, alın veya yanağa yayılan, şiddetli ağrının izlendiği bir hastalık olup ağrı sırasında ağrının olduğu gözde kızarma, yaşarma ile birlikte göz kapağında düşme gibi belirtiler de olmaktadır. Ağrının olduğu taraf burun deliği tıkanır. Ağrının olduğu bölge çok hassaslaşır, açık yaraya dokunulmuş ya da çürümüş gibi acıyabilir. Bulantı, kusma nadir görülür. Terleme hemen hepsinde vardır. Çoğunlukla göğüsten yukarısı su dökülmüş gibi terler. Sadece ağrılı yüz yarısı da terleyebilir. Sıcak basması, sıkıntı hissi, çarpıntı, kalpte sıkışma, kan basıncının çok yükselmesi de olabilir. Hasta çok huzursuzdur. Yatamaz, yerinde duramaz, bağırır, ağlar, sürekli dolanır. Pencereyi açarlar, kafalarını dışarıya çıkarırlar. Bazıları ellerinde buz petleri ile başına bastırır.

    Bazıları ise neredeyse yakacak derecede sıcak suya kafalarını tutar. Ağrı 15-180 dakika sürdükten sonra geçer fakat ilerleyen saatlerde tekrarlar. Bu ataklar o gün ve takip eden haftalar içerisinde tekrar eder. Ağrı sırasında hastalar ajite olup sürekli dolaşmak isterler. Migren hastaları ise karanlık ve sessizlik istedikleri için ayırıcı tanıda önemlidir. Baş ağrılarının zaman içinde kümelenmesinden dolayı hastalık küme baş ağrısı olarak adlandırılmaktadır ve bu dönemler de sıklıkla 1-3 ay sürmektedir. Küme dönemleri içinde hastaların tekrarlayan şiddetli baş ağrıları varken bu dönem sonrasında da aylarca süren baş ağrısız dönemleri olur.

    Küme baş ağrısının nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte hastalığa genetik bir yatkınlık olduğu düşünülmektedir. Tipik olarak hastalarda alkol ile baş ağrılarının tetiklendiği görülmekte olup özellikle küme dönemlerinde daha belirgin olan bu etki, küme dışı dönemlerde o kadar da belirgin olmamaktadır.
    Küme baş ağrısının tanısı hastanın yakınmasının şeklinden ve nörolojik muayene bulgularının, göz çevresinde yukarıda anlatılan bulguların dışında normal olması ile konur. Hastalarda en az bir kere beyin MRG ile ağrıya neden olabilecek tümör ve damarsal bozukluk gibi başka bir sorunun olmadığının gösterilmesi gerekebilir. Ayrıca göz içi yüksek tansiyonun olmadığının da gösterilmesi gereklidir.
    Küme baş ağrısında ilaç tedavisi atak tedavisi ve ağrı önleyici tedaviler olarak iki şekildedir. Atak tedavisinin temel amacı hastanın o anda hissettiği baş ağrısının ortadan kaldırılması olduğundan bu nedenle maske ile %100 oksijen solutulması oldukça etkin bir tedavi yöntemidir. Bu nedenle de acil servislerde ilk tercih olmalıdır. Ayrıca migren tedavisinde kullanılan ergotamin ve triptanların ağızda, dil altı veya enjeksiyon şeklinde uygulanması önerilirken ağrının olduğu taraf burun deliğinden topikal lokal anestetikler de etkili olabilmektedir.
    Küme dönemlerinde özellikle uyku sırasında atakları olan hastalara gece yatmadan önce triptan ya da ergotamin türevleri olan ilaçlar atakları önlemek amacıyla kullanılabilir. Bu ilaçlarında uzun süreli kullanımlarının başka sorunlar ortaya çıkarmasından dolayı bir tansiyon ilacı olan verapami ve psikiyatrik hastaların tedavisinde kullanılan lityum tedavisi de sıklıkla tercih edilen ilaçlar arasındadır. Sadece atak dönemlerinde kullanılan kortizon tedavisi de baş ağrısının ortaya çıkmasını etkin şekilde engellemekte olup hastalarda sıklıkla tek bir tedavi yerine kombinasyon tedavilerinin kullanılması gerekebilmektedir.
    Küme baş ağrısı şüphesi olanlar bir nöroloji uzmanına görünerek muayene olduktan sonra önerilen ilaçları kullanmalılar.

  • Hemifasial spazm (yüz seyirmeleri)

    Tanım: Göz ve yüzün bir tarafındaki kasların istem dışı, gayri-iradi, kendiliğinden zaman, zaman kasılmalara verilen addır. Yüz seyirmeleri tipik olarak gözün etrafında başlar daha sonra aynı taraf ağız etrafındaki kaslara bazende boyun bölgesi kaslarına kadar yayaılır. Seyirmeler başlangıçta seyirmeler 1 dakika veya daha kısa süreli ataklar şeklindedir. Bu seyirmeler başlangıçtaki atakları çok seyrek iken, hastalık müzminleştikçe gün boyu daha sık gelmeye başlar. Seyirmeler çoğunlukla yorgunluk, stress, anksiyete, heyecan esnasında artarken, istirahat ve uyku esnasında azalmaktadır.

    Tarihçesi; İlk defa 1888 yılında yüz seyirmesinin tarifi yapılmış olup, 1940 yıllarda kadavra çalışmalarında yüz sinirleri üzerine atar damar basıları olduğu tanımlanmıştır. 1945 yılında beyincik tümörlü hastalarda yüz seyirmeleri görüldüğü bildirilmiştir. 1947 yılında ilk defa yüz seyirmeli hastalarda atar damar basısı olduğu tanımlanmıştır. Günümüzde nöro görüntüleme teknikleriyle yüz seyirmeli pek çok hastalarda yüz sinirine atar damar basısı olduğu gösterilmektedir.
    Genelözellikleri;100 000 kadın da 14- 15, 100 000 erkek arasında 7- 8 kişide görüldüğü bildirilmektedir. Bu oran trigeminal nevraljili (TN) hastalara göre daha az olup 5 TN hastaya karşılık 1 yüz seyirmesi görülmektedir. En sık 40-60 yaşlarında görülmelerine rağmen 70 yaşlarda 100 000 kişide 40 kadar görüldüğü bilidirilmiştir. Kadınlar erkeklere göre iki kat daha fazla etkilenmektedir. Asya kökenlilerde daha sık görüldüğü bildirilmiş bunun nedeni bu bölgede yaşayanların beyincik kemiğinin daha dar hacımlı olmasına bağlanmıştır. Genetik geçiş bildirilmekle birlikte, bu formları sık değildir. Tüm yüz seyirmelerinin % 1-2 sinde ailevi geçiş bildirilmiştir.
    Klinik şikayetleri ve bulguları; Yüz seyirmeleri kronik seyirli bir hastalık olup, hastalar yüzve ağız etrafındaki kaslarda ağrısız, tekrarlayıcı, gelip geçici seyirmelerden bahsederler. Yüzün tek tarafındaki kaslarda aralıklı düzensiz kasılmalar olup bu kasılmalar tek taraflı göz çevresindeki kaslarda başlar sonraları ağız etrafındaki kaslarda bazende boyun kasların da bile görülür. Bu istemsiz hareketler hasta tarafında durdurulamaz özellikle heyecan, anksiyete, konuşma, çiğneme ve efor esnasında artar, uyku esnasında % 80 olguda gözlenebilir. Bu ritmik istemsiz kasılmalar başlangıçta çok seyrek görülmesine rağmen yıllar içerisinde gün boyu çok sık nöbetler halinde gelir.
    Yüz seyirmelerinin tipleri:
    1: Primer (birincil) yüz seyirmesi
    Bu grub yüz seyirmesi aynı tarafta yüz siniri felci olmaması, atar damar basısı dışında başkaca bir lezyon olmaması ve kronik gidişli olması genel özelliğidir. Bu grubdaki hastalarda atar damarlardan (AICA, PICA) yüz sinirine baskı oluşturarak sinirdeki iletimi engelleyerek seyirmelere neden olmaktadır. 1968 de Gardner göre transmission blok teorisi olup sinirde geçici bir akım durması olarak tanımlanmıştır.
    2: Sekonder yüz seyirmesi genellikle altta yatan başka hastalıklar yüz seyirmesinden sorumludurlar bunlardan;
    Kafa travması
    Beyin tümörleri (köşe tümörleri, paget hastalığı)
    Beyin damar hastalıkları (anevrizma, AVM)
    Multipl skleroz
    Teşhis:
    1: İyi bir anemnez ve nörolojik muayene: yüz seyirmelerinde yüz kaslarının hareketlerinin görülmesi bu hastalığın tanısında yeterlidir. Seyirmeleri ortaya çıkarmak için hastayı konuşturmak önemlidir. Hastanın konuşması veya heyacanlanması bu hastalığın görüntüsü olan seyirmeleri görünür hale getirir. Primer yüz seyirmelerinde nörolojik muayene genellikle normaldir. Buna karşılık sokonder seyirmelerde ise sebeb olan hastalığın beyinciğe veya diğer komşu beyin sapı sinirlerin basısına ait nörolojik şikayet ve bulgularına neden olabilir.
    2: Görüntüleme yöntemlerinden beyin Magnetik Rezonans (MR) tekniği hem primer hemde sekonder yüz seyirmelerine neden olan sebebleri göstermektedir. Bu test tekniğini kullanırken özellikle yüz sinirine ait bir araştırma ve inceleme yapmak önemlidir. Normal beyin MR inceleme tekniğinde bu hastalığın nedenleri çoğu kez göstermediğinden yüz sinire ait özel mr çekimi yapılmalıdır.
    3: Yüz sinirinin fizyolojik ileti çalışmalarından EMG (eloktromyelografi) tekniği ise ayırıcı etmek için önemlidir.
    Ayırıcı tanı:
    1: Fasial tik. yüz kasları dışında vucudun diğer kaslarında benzer istemsiz hareketler olmasıdır. Fasial tik hemifasial spazmdan farkı tik hareketlerin kısmen baskılanmasıdır.
    2: Blefarospazm. İki taraflıdır. Simetrik ve senkron göz kaslarının tutulması ile hemifasial spazmdan ayırd edilir.
    3: Oromandibüler distoni. alt yüz, çene,dil, boğaz ve ağız kaslarında tekrarlayıcı ve devamlı kasılmalar vardır göz kasları tutulmaz.
    4: Fasial miyokimi. yüz kaslarında devamlıdır. Dalgalara benzer istemsiz kasılmalardır.
    5: Tardif disknezi. yüz, boyun, kollarda sterotipik hareketlerdir. Gövdede dönme, yüzde buruşma hareketleri tipiktir.
    6: Fokal epilepsi nöbetleri. yüzün bir yarısını etkileyen fokal saralar yüz seyirmelerine karışır. EEG önemlidir.
    7: Psikojen. En önemli özelliği geceleri uykuda görülmezler.
    Tedavi:
    1: Tıbbı tedavi
    2: Cerrahi tedavi
    Tıbbı tedavi. burada kullanılan ilaçlarlar; karbomezapin, antikolinerjikler, baklofen, haloperidol, gabapentin, ve diğer ilaçların amacı sedasyondur. Belki bu ilaçlar sadece hafif vakalarda ve cerrahi teknikler uygulanamayan hastalarda düşünülebilir. Bunun dışında yüz seyirmelerinin tedavi seçeneği olarak düşünülmemelidir. Bu tedavi etkisi sınırlıdır. Botiliniyum toksin enjeksiyonu: Asetil kolin sinapsını inhibe ederek hedef organda nöronal aktivite kaybıne neden olur. İlk defa 1985 yılında yüz seyirmelerinde kullanılmış başarı oranı farklı raporlara göre %75-90 ulaşmakta etki süresi birkaç ay ile sınırlı olmakta mutlaka tekrarlanması gerekir. Göz kuruluğu, göz kapağında ve yüz kaslarında felçler, çift görme, aşırı göz yaşı salgılanması gibi yan etkileri vardır. En sık yan etkisi % 20 oranında göz kapağı düşüklüğüdür ayrıca bu tedavinin en önemli dezavantajları yüksek maliyeti ve tekrarlı enjeksiyon ihtiyaclarıdır.
    Cerrahi tedavi: Bu tedavi seçeneği bu hastalıkta altın standart yöntem mikrovasküler dekompresyondur (MVD). Bu tedavi seçeneği uygulamak için iki kriter önemlidir.
    1.Tekrarlıyan botoks enjeksiyonları başarısız kaldığında
    2.MVD ilk tedavi seçeneği olarak uygulanmamalıdır.
    Öncelikle yüz seyirmelerinin teşhinin ve ayırıcı teşhisde bulunan diğer hastalıkların doğru analizi tedavinin başarısıda oldukça önemlidir. Teşhisinde yüz sinirine ait ince kesitli beyincik MR incelemesi oldukça önemlidir. Eğer birincil tip ( arter basısı) yüz seyirmesi var ise MVD ameliyat tekniği tecrübeli ellerde ve merkezlerde yapılırsa cerrahi başarı % 70-90 üzerindedir. Başarısızlıkta öncelikle yüz seyirmesinin sebebini doğru tanımlamayan vakalardır.MVD ameliyatlarında tecrübeli ellerde ameliyat mortalitesi % 0 iken, % 6-7 oranında kalıcı veya geçici yüz felci gibi yan etkiler görülür. Bu oran carrahı tecrübesiyele yakında ilişkilidir.

  • Dar spinal kanal

    Tanım: Omurilik kanalındaki kemik yapılarının, ligamenlerin kalınlaşması veya disk dokusun bozulması gibi nedenlere bağlı olarak spinal kanalın ön arka çapının daralmasıdır.

    Dar spinal kanal genel karekteristikleri

    İlk defa 1947 tanımlan dar spinal kanal doğumsal, sonradan ve gelişimsel olarak 3 ayrı başlıkta gelişebilir. Genellikle yaşlı nufusunda olmak üzere orta yaş bireylerde görülebilir. Her iki cinsde eşit sıklıkla görülmektedir. Omurilik kanalını kemik, ligamen kalınlaşması ve disk yırtılması gibi nedenlerin tek veya birlikte oluşabilir. Dar spinal kanal santral ve lateral olmak üzere omurilik kanalını etkileyerek iki ayrı bölgede görülebilir. Bu hastalık primer, sekonder ve kombine dar spinal kanal olmak üzere 3 alt gruba ayrılır. Primer (birincil) dar kanal genellikle doğuştan omurganın yapısal anomalileri veya doğum sonrası gelişimsel iskelet deformitelerine bağlı ortaya çıkar. Doğuştan dar spinal kanalı olan hastaların omurgaların pedikülleri kısa ve faset eklemleri içe dönük olması bu hastalığın oluşumunda önemli bir nedendir. Ayrıca, bu hastalarda spinal kanalın sagittal çapının 10 mm altında olduğu, gelişimsel dar kanalı olan hastaların ise, spinal kanal çapının normal olmasına rağmen, laminaların kalın, fasetlerin ve ligamenlerin hipertrofik, posterior longitudinal ligamenin kireçlemesi gibi nedenlerden dolayı, omurga kanalı çapı daralmaktadır.
    Doğuştan omurga kanal darlığı en sık akondroplazi gibi iskelet sistemi hastalıklarında görülürken, sonradan dar kanal görülenlerde, ligamen kalınlaşması, disk dejenerasyonu ve artiküler spondilolizis nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Edinsel dar kanalın en sık nedeni ise dejeneratif spondilozisdir.

    Dar kanal şikayet ve bulguları

    En sık şikayeti dar kanal şikayet bel ağrısı ve özellikle yürüme esnasında ortaya çıkan bacaklarda uyuşmalardır. Bu ağrılar ve uyuşmalar özellikle hastanın duruş pozisyonu ile ortaya çıkmaktadır. Omurganın ön araka çapının daralması sonrası omurliğin içerisindeki sinirlere özellikle arkaya eğilmede sıkışması sonrası sinirlere az kan gitmesi sonrası ortaya çıkmaktadır. Bu karekteristik şikayeti hastalar özellikle yol yürümekle bel ve bacağında ağrı ve uyuşmalar ortaya çıktığını bu yüzden bir müddet oturup dinlenmek zorunda kaldığını sonra tekrar yürüyebildiğini anlatır. Bu karekteristik şikayete nörojenik intermittan klaudikasyon adı verilir.
    Bu şikayetin oluşumunda omurilik sinirlerine hareket sonrası az kan gitmesi sorumludur. En sık nörolojik bulgu ise motor güşsüzlük ve uyuşukluktur. Nadiren ise idrar kaçırma ve tutamama gibi şikayetler görülebilir.
    Dar spinal kanal sıklık sırasına göre lomber 4-5, 3-4, 2-3 bölgelerinde görülmektedir. Dar spinal kanal mutlak ve nisbi darlık olmak üzere iki grubda incelenmektedir. Omurilik kanalının ön arka çapı 10 mm nin altındakilere mutlak dar kanal denilmektedir.

    Dar spinal kanal tanısı

    1: Direkt dinamik lumbosakral grafiler
    Ayakta fleksion lumbosakral yan grafi
    Ayakta ekstansion lumbosakral yan grafi
    Ayakta normal lumbosakral yan grafi
    Bu dinamik grafiler özellikle dar spinal kanalı taklid eden hastalıklar (Bel kaymaları,bel instabiliteleri, bazı romatizmal hastalıklar (ankilozan spondilit) Dar kanaldan ayırd etmede oldukça yardımcı fikirler sunmaktadır.

    2: Lomber Bilgisayarlı Tomografi (BT) tekniği özellikle kemik yapılardaki gerek tümöral gerekse dejeneratif (kireçlemeleri) olayları daha iyi göstermektedir. Bundan başka omurga kaymalarındaki doğuştan veya sonradan kemik yapı kırık ve diğer lezyonları oldukça iyi göstermektedir. Ayrıca doğuştan omurga kanalındaki anomalileri göstermektedir.
    3: Lomber Magnetik Rezonans görüntüleme (MRG) tekniği özellikle omurilik sinirleri ve çevresel elamanlardaki hastalıkları ve omurga kanalındaki darlıkları 3 boyutlu olarak iyi bir şekilde görüntü vermektedir
    4: EMG: dar kanal ile karışan hastalıklardan periferik nöropatileri ayırd etmede oldukça yardımcı bilgiler sunmaktadır.

    Dar spinal kanal ayırıcı tanı

    1: Lomber spondiloliztezis (bel kaymaları)
    2: Periferik sinir nöropatileri
    3: Periferik damar yetmezlikleri

    Dar spinal kanal tedavisi

    Kanal darlığının teşhisinde öncelikle iyi bir anemnez, yeterli bir nörolojik değerlendirme ve görüntüleme yöntemleri oldukça önemlidir. Öncelikle hastanın şikayetleri ve nörolojik şikayet ve bulguları görüntüleme teknikleri ile uyumlu olup olmadığı dikkatlice değerlendirilmelidir. Doğru teşhis tedavi başarısını etkileyen en önemli faktördür. Dar kanal tedavisi iki seçenek vardır:

    1: Konservatif tedavi
    2: Cerrahi tedavi

    Bu iki tedavi şeklinde hangisinin uygulanacağı tartışmalı olmakla birlikte hastalığın doğal seyri için yapılan az sayıda çalışmada olguların % 15’inde şikayetlerde ilerlemeler gözlenmiştir. Mutlak cerrahi endikasyonun olmadığı durumlarda öncelikli olarak konservatif tedavinin uygulanması ve bu tedavinin başarısız olduğu olgularda cerrahi tedavinin yapılması daha çok tercih edilmesi gereken yöntemdir.
    Konservatif tedavide (istirahat, analjezik, myorelaksan ve fizik tedavi teknikleri uygulanmaktadır.

    Cerrahi tedavi

    Progresif nörolojik defisit ve sfinkter bozukluğu olan dar spinal kanal olgularında mutlak cerrahi endikasyonu oluşturmaktadır. Cerrahi tedavide en sık uygulanan yöntem, sinir kökü dekompresyonu ile birlikte hemilaminektomi veya laminektomidir. Diğer cerrahi tedavide seçenekleri tek veya iki taraflı laminotomi, laminoplastidir.

    Sonuç

    Dar spinal kanalı olguların doğru teşhisi konulan ve yeterli spinal kanal dekompresyonu yapılanlarda ağrı şikayeti tama yakın düzelmektedir. Dar spinal kanalın dekompresif cerrahi tedavi sonrası hastalarda fonksiyonel yarar sağlanma oranı % 70-75 civarındadır.

  • Hipofiz adenomu nedir? Tedavisi nasıl yapılır?

    Hipofiz adenomu nedir? Tedavisi nasıl yapılır?

    Hipofiz; Beyinin en alt kısmında, gözlerin arkasında tam ortada tek olarak bulunan ve hormon yapımından sorumlu yaklaşık 1 cm boyutunda bir organ olup vücudun pek çok hormon yapan organının kontrolünü sağladığı için şef organ olarak adlandırılmaktadır. Adenom ise büyüme özelliği hemen hemen hiç olmayan, vücudun diğer dokularına yayılmayan anlamında iyi huylu tümörlerdir.

    Hipofiz adenomu beyinde çok sık rastlanılan beyinde veya vücudun diğer bölgelerinde yayılma özelliği göstermeyen iyi huylu özellikte tümörlerdir. İyi huylu olup yayılma özellikleri olmamasına karşın yıllar içinde yavaş da olsa büyüme özelliği gösterebilirler. Ayrıca bu adenomlar aşırı hormon salgılayabilirler. Adenom büyüyerek hipofizin hemen her tarafı kemikle çevrili olduğundan hipofiz bezinin sıkışmasına ve hormon yapımının bozulmasına neden olabilir. Bunların dışında hipofiz bezine komşu olan görme sinirine baskı uygulayarak görme kaybına yol açabilirler.

    Hipofiz adenomlarının belirtileri nelerdir?

    Belirtilerin esas olarak iki nedeni vardır.

    Adenomun kitle etkisi ile çevre dokulara yaptığı bası sonucu baş ağrısı, görme bozukluğu veya hipofiz hormonlarının yapımının azalması.

    Adenomun kontrolsüz aşırı hormon yapması.

    Hangi hormon eksiklikleri görülür?

    Hipofiz bezinde yapılan 6 hormon vardır. Bu hormonlar tiroid bezini, böbreküstü bezini ve yumurtalıkları (erkekte testis, kadında over) kontrol eder. Hipofiz bezindeki hastalıklar hormon eksikliklerine neden olur;

    Tiroid bezi tembelliğine bağlı olarak halsizlik, kilo artışı, kabızlık, konsantrasyon azalması, cilt kuruluğu gibi belirtiler olur. Böbreküstü bezi tembelliğine bağlı olarak aşırı halsizlik, tansiyon düşmesi, şeker düşmesi, bayılma görülebilir. Yumurtalıkların tembelliğine bağlı olarak kadında adet düzensizlikleri, hamile kalamama, meme küçülmesi erkekte sertleşme kusuru, meni gelmemesi, libido kaybı gibi belirtiler gelişebilir.

    Adenomlar hormon yapımına da sebep olabilirler. Hipofiz adenomları kitle etkisi ile hormon yapımını bozarak hormon üretebilme yeteneğine de sahip olabilirler. Hormon üretebilme özelliği genellikle tek bir hormon için geçerlidir. En sık karşılaşılan hormon fazlalığı süt hormonu (prolaktin) fazlalığı olup bu hastalığa prolaktinoma adı verilir. Kadında adet düzensizliği, göğüslerden süt gelmesi, hamile kalamama, tüylenme artışı en belirgin belirtilerdir. Erkeklerde sertleşme kusurları, meni gelmemesi, impotans, çocuk sahibi olamama sayılabilir. Büyüme hormonu fazlalığında ise büyüme çağındaki çocuklarda aşırı büyümeye ve devlik denilen duruma neden olur. Bu durum çok nadirdir. Erişkin yaş da ise genellikle el ve ayaklarda büyüme, çenede büyüme, aşırı terleme, ses kalınlaşması, adet düzensizlikleri gibi belirtilere yol açar. Böbreküstü bezini uyaran hormon fazlalığında ise Cushing olarak adlandırılan hastalık oluşur. Kilo artışı, yüzde yuvarlaklaşma, ciltte mor renkli çatlaklar oluşması, tüylenme, sivilceler oluşması, kan basıncı yükselmesi, kan şekeri yükselmesi öncü belirtilerdir.

    Hipofiz adenomlarının yaptığı görme kusuru genellikle tek göz kapatıldığında bakılırken etrafın belli alanlarının görülmemesi şeklinde olur. Her iki göz açık olduğu zaman fark edilmeyebilir.

    Hiç belirti vermeyen hipofiz adenomu da olabilir. Bu tip adenomlar günümüzde en sık görülen hipofiz adenomlarını oluşturmaktadır. Bu tip adenomlar başka amaçlarla çekilen tetkikler sonucunda tesadüfen saptanır. Adenomlar hormon yapan özellikte olmayabilir veya küçük olduklarından bası belirtileri oluşmamış olabilir.

    Hipofiz adenomunun tedavisi nedir?

    Hipofiz adenomunda tedavi çeşitlidir. Adenomun bası bulgularına, hormon yapıp yapmamasına ve radyolojik görüntüsüne göre tedavi değişir. Ameliyat gerektiren adenomlar olduğu gibi ilaçla tedavi edilebilenler de oldukça büyük bir gurubu oluşturur. Hatta hiç tedavi gerektirmeden sadece izlenecek olan hipofiz adenomları da vardır. Özellikle ilaç tedavisi ile aşırı hormon yapımı baskılanamayan hipofiz adenomlarında ameliyat uygulanır. Ayrıca çevre dokulara yayılarak baskı oluşturan olgularda da ameliyat tercih edilmelidir.

    Ameliyat sonrası dokunun tekrar büyüme ihtimali yıllar içinde vardır. Bu nedenle izlem sırasında yapılan diğer tedavilere rağmen tekrar eden adenomlarda tekrar operasyon gerekebilir. Süt hormonu fazlalığına sebep olan hipofiz adenomlarında (prolaktinoma) tedavi genellikle ilaç tedavisidir. İlaç tedavisi ile hormon fazlalığı normale getirilebildiği gibi adenomun küçültülmesi de mümkündür. Diğer bazı hipofiz adenomlarında da ilaç tedavisi uygulanabilir. Hormon eksikliği olan hastaların eksik olan hormonu yerine koyma tedavileri mutlaka endokrin uzmanlarının kontrolünde devam edilmesi gereken ilaç tedavileridir.

    Ameliyat ve ilaç tedavisi dışında uygulanabilen diğer bir tedavi şekli radyasyon tedavisidir. Radyasyon tedavisinin etkisi yıllar içinde ortaya çıkar. Genellikle diğer tedavilerle yeterli yanıt alınamayan durumlarda uygulanır. Uzun sürede yavaş sonuç alındığından yıllar içinde hormon kontrolleri mutlaka yapılmalıdır.

  • Baş ağrıları, türleri ve sebepleri

    Aramızdan %90 kişide izlenir

    ANCAK TÜM BAŞAĞRILARI AYNI DEĞİLDİR
    •Hafif yada dayanılmaz ağrılar olabilir
    •Ayda bir ya da günde defalarca görülebilir
    •Başın tek tarafını yada iki tarafını etkileyebilir
    •Bir saat ya da günlece sürebilir

    Ve başağrıları farklı olduğu gibi onlardan kurtulmak için izlenecek metodlarda değişir.

    NEDEN BAŞAĞRILARI HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMALIYIM?

    Çünki onlarla yaşamak istemezsiniz!

    BUNLARI ÖĞRENEBİLİRSİNİZ:

    •Yaşadınız başağrılarının tiplerini
    •Başağrısını azaltmanın ya da korunmanın yollarını
    •Başağrıları için ne zaman tıbbi yardım almanız gerektiğini

    Nadiren başağrısıda çekseniz yada hergün başağrısı ile yaşasanız, onunla baş etmenin yollarını öğrenebilirsiniz.

    BAŞ AĞRISINA NELER YOL AÇAR?

    Bu konuda araştırmalar süratle devam etmektedir.

    MUHTEMEL SEBEPLER

    •Kimyasal düzensizlikler, sinirlerde ve beyin içi ve çevresindeki damarlardaki hastalıklar
    •Genetik faktörler- Mesela migren ağrılarında ailesel geçiş iyi bilinmekyedir

    AĞRI TETİKLEYİCİLER

    Ağrıya neden olmazlar. Ancak hazırlayıcı faktörleri aktive ederler.
    •Stres
    •Depresyon
    •Belirli yemekler ve katkı maddeleri
    •Açlık veya düşük kan şekeri
    •Alkol ve kafein
    •Uyku düzeninde değişiklik
    •Hormonal değişiklikler
    •Hava durumundaki değişimler
    •Havada polenler
    •Parlak ışık
    •Aşırı gürültü

    GERİLİM TİPİ BAŞAĞRISI

    En sıktır.

    SEMPTOMLAR

    •Sıkı bir kep yada kafa bandı takıyormuş

    hissi uyandıran ağrı
    •Başın her iki tarafında ağrı
    •Omuzlarda yada boyunda ağrı

    SEBEPLER

    Tam anlaşılamamıştır. Muhtemel sebepler:
    •Boyun, omuzlar ve başta sıkı adaleler
    •Beyin kimyasallarında düzensizlik

    TETİKLEYİCİLER
    •Fiziksel stres
    •Ruhsal stres, ara vermeden bir konu üzerinde uzun süre konsantre olma
    •Duygusal stres, depresyon, anksiete gibi

    MİGREN BAŞAĞRISI

    Sıklıkla başın sadece bir tarafında olur.

    Hafif yada şiddetli olabilir.

    Sıklıkla kadınlar etkilenir.

    SEMPTOMLAR

    •Orta-ağır zonklayıcı ağrı
    •Bulantı, kusma
    •Dudaklarda ve yüzde çekilmeler
    •Işık ve sese duyarlılık

    Bazı migren hastaları başağrısı başlamadan önce ışık parlamaları, zigzag çizgiler ve kör noktalar görebilir.

    SEBEPLER

    -Gerilim tipi başağrısı gibi nedenleri tam olarak anlaşılamamıştır. Beyin kimyasallarının aktivitesinde, sinir sistemi ve kan damarlarındaki değişikler bu ağrılara yol açabilir. Ailesel kalıtımda söz konusudur.

    TETİKLEYİCİLER

    •Adet dönemi, hamilelik veya menapoz sırasındaki hormonal değişiklikler
    •Stres
    •Fındık,peynir, kırmızı şarap ve çikolata gibi belirli yemekler ve içecekler
    •Hava durumundaki değişiklikler
    •Çok fazla ya da çok az uyuma

    CLUSTER BAŞAĞRISI

    Nadir görülmekle birlikte en şiddetli başağrısı tipi olarak kabul edilir.

    Sıklıkla erkekler etkilenir.

    SEMPTOMLAR

    •Genellikle göz yanında tek tarafta oldukça şiddetli ağrı
    •Etkilenen tarafta göz yaşarması ve burun akması

    Bu tip başağrısı haftalar veya aylar boyunca gün içinde defalarca tekrarlayabilir. Sonra aylar hatta yıllar boyu kaybolabilir.

    SEBEPLER

    •Bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar beynin vücut ısısı, uyku ve iştahı düzenleyen bölümünde fonksiyon bozukluğu neticesinde görüldüğünü düşünürler.

    TETİKLEYİCİLER

    •Mevsim değişiklikleri
    •Aşırı sigara içimi
    •Alkol alımı
    •Uyku düzeninde bozulma

    BAZI BAŞAĞRILARI BİR HASTALIK VEYA YARALANMANIN UYARICI SİNYALLERİ OLABİLİR

    •Gözler, kulaklar, dişler veya çenenin hastalıkları
    •Sinüs enfeksiyonu
    •Alerjiler
    •Temporal arterit- başın yan tarafındaki arterleri etkileyen ve sıklıkla 55 yaş üzerinde izlenen bir hastalık.
    •Beyin tümörü
    •İnme
    •Anevrizma (Baloncuk)
    •Beyin absesi (enfeksiyon)
    •Menenjit ( Beyin ve omuriliği saran zarların enflamasyonu)
    •Başa şiddetli bir darbe gelmesi

    BAŞAĞRIM İÇİN NE ZAMAN DOKTORA BAŞVURMALIYIM?

    Eğer başağrılarınız evde veya iste rutin aktivitelerinizi yapmanıza engel oluyorsa, eğer mevcut ağrının şimdiye kadar yaşadığınız en şiddetli ağrı olduğunu düşünüyorsanız mutlaka bir sağlık uzmanına başvurun.

    AŞAĞIDAKİLER VARSA ACİL TIBBİ YARDIM ARAYIN

    •Ani ve çok şiddetli gelişen ağrı
    •Eşlik eden görmede bozulma, konfüzyon, şuur kaybı, uyuşma veya benzer değişiklikler eşlik ediyor ise
    •Gece sizi uykudan uyandırıyor ise
    •Daha sık ve şiddetli olmaya başladı ise
    •Başa bir darbe sonrası başladı ise
    •Ateş ve ense sertliği ile birlikte ise ve/veya boğaz veya solunum yolu enfeksiyonunu takip ediyor ise
    •Eşlik eden nöbetler var ise
    •Çocuklar veya yaşlılarda görülüyorsa
    •Tavsiye edilen dozlarda verilen ilaç tedavisine yanıt vermiyorsa
    •Bir göz veya kulak gibi özellikle hep aynı alanı etkiliyorsa

    TANI KONMASI

    Başağrılarınız için tıbbi yardım istediğinizde:

    Size sorular sorulacaktır

    •Tıbbi özgeçmiş ve kullandığınız tüm ilaçlar
    •Aile öyküsü
    •Alkol, nikotin, kafein kullanımı
    •Diet ve uyku alışkanlıkları

    Ayrıca başağrınız ile ilgili sorularda sorulacaktır- Ne zamandır bu ağrıları çekiyorsunuz, ağrıyı azaltan ya da arttıran olaylar, vb.

    BAZI TESTLERE İHTİYACINIZ OLABİLİR

    Fizik muayenenize ilaveten doktorunuz:
    •Reflekslerinizi, adale gücünüzü, koordinasyon durumunuzu kontrol edebilir
    •Gergin eklemlerinizi kontrol edebilir
    •Kan testleri, beyin tomografisi, MR yada başka testler isteyebilir.

    TEDAVİ BAŞAĞRISININ GİDERİLMESİNE YARDIMCI OLABİLİR

    -Ve yeni başağrılarının oluşumunu önleyebilir. Aşağıdakiler tek başına ya da kombine şekilde verilebilir.

    İLAÇ TEDAVİSİ

    Reçete düzenlenebilir

    BESLENMEDE DEĞİŞİKLİKLER

    Önerilebilir:
    •Şarap ve diğer alkollü içecekler, kafeinli içecekler, peynir, vb. belirli gıdalar ve içecekleri daha az tüketin
    •Yemeklerinizi her gün aynı saatte yemeye özen gösterin.

    RAHATLAMA TEKNİKLERİ

    Tavsiye edilebilir:
    •Nefes alama egzersizleri
    •Rahatlatıcı bir görüntüyü hayal etme

    EGZERSİZ

    Başağrısını provake eden stresi azaltmaya yardımcı olur.

    PROFESYONEL DESTEK

    Stresli durumlar ile mücadele etmenize yardımcı olur.

    SİGARAYI BIRAKMA

    Başağrısının azaltmanın yanında başka sağlık sorunlarınında önüne geçilir.

    FİZİK TEDAVİ

    Akupunktur, masaj bazı hastalarda yardımcı olabilir.

    KENDİNİZE YARDIM ETMEK İÇİN NE YAPABİLİRSİNİZ

    Eğer başağrısı için tedavi ediliyor iseniz şunlar sizin için önemlidir:

    TEDAVİ PLANININIZI TAKİP EDİN

    Doktorunuzun önerdiği şekilde ilaçlarınızı alın. Size önerilenleri uygulayın

    GERÇEKÇİ OLUN

    Hiç kimse size hayatınızın sonuna kadar başağrısı çekmeyeceğinizi garanti edemez. Ancak, tekrarlayan başağrılarının döngüsünü kırabilir ve ağrı geldiğinde onunla baş etmeyi öğrenebilirsiniz.

    SABIRLI OLUN

    Doğru ilaç kombinasyonunu bulmak özellikle birden fazla tip başağrısı çekiyorsanız zaman alabilir.

    Eğer nadiren hafif düzeyde başağrısı çekiyor iseniz:

    AĞRI KESİCİ ALIN

    Aspirin, asetominifen, ibuprofen gibi ağrı kesiciler güvenli, etkili şekilde ağrıları azaltabilir. Ancak bu ilaçların sık kullanımı bazı hastalarda başağrısına yol açabilir.

    SICAK VEYA SOĞUK TEDAVİLER KULLANIN

    •Sıcak, tercihen nemli bir havluyu kafanızın arkasına koyun. Veya alına soğuk havlu koyun. Gerilim tipi başağrıları için sıcak yada soğuk bir banyo iyi gelebilir.
    •Soğuk uygulama migren ağrılarına iyi gelebilir.

    EGZERSİZ YAPIN

    Eğer masabaşı işi yapıyor iseniz ara vererek:
    •Baş ve boyun adalelerini rahatlatmak için başınızı bir yandan bir yana yavaşça döndürün.
    •Omzunuzu çevirerek gevşetin.
    •Ayağı kalkın ve dolaşın.

    UNUTMAYIN- Eğer başağrılarınız şiddetlenir ya da devamlı hale gelirse mutlaka doktora başvurun.

    SONUÇ OLARAK-

    – BASAMAKLARI UYGULAYIN

    Başağrısından korunmak yada olan ağrıyı gidermek için

    – TIBBİ YARDIM ALIN

    Ciddi ve tekrarlayan ağrılar için

    – ASLA PES ETMEYİN

    Başağrısı ile mücadele etmenin birden fazla yolu vardır, unutmayın.

  • Bel fıtığında ameliyat son çare ama…

    Bel fıtığında ameliyat son çare ama…

    Ağrıyla kendini belli eden, günlük hayatı çekilmez hale getirip, yaşam kalitesini düşüren bel fıtığı, ameliyat yerine pekçok yöntemle tedavi edilebiliyor. Fizik tedavi yöntemleri bel fıtığı hastalarını rahatlatıyor. Ancak,ameliyat gerektiren ve hastaların geç kalmaması gereken bazı durumlar var…

    Bel fıtığının ameliyatla tedavisi tüm dünyada son çare olarak görülüyor. Ancak; “kuvvet kaybı,şiddetli ağrı, MR görüntülerinde saptanan ciddi büyüklükte disk parçalarının varlığı gibi durumlarda ameliyat ilk ve tek çare olabiliyor.

    Doç. Dr. Volkan Aydın, “bazı yanlış anlamalar sonucunda, bel fıtığından dolayı ameliyat olması gereken hastaların en son çare olarak ameliyat olmak gerekliymiş diye düşünerek, ameliyat olması gerekli olduğu halde, geç kaldıklarını ve günümüz koşullarında hiç olmaması gereken ayak felci, idrar kaçırma, cinsel güç kaybı gibi kusurların geliştiğini belirtti.

    Uzmanlara göre, zamanında müdahale edilmeyen hastalarda kalıcı kayıpların gelişmesi kaçınılmaz. Bel fıtığında ameliyat çözümü ile ilgili görüş aldığımız Doç. Dr. Volkan Aydın şöyle diyor:

    “Tabiî ki her bel fıtığı hastası bu durumda değildir ve bel fıtığı hastalarının %85-90’ı ameliyat dışı yöntemlerle tedavi edilebilir. Gerekli durumlarda ise hasta doktorunun önerileri doğrultusunda ameliyat kararını vermekten korkmamalıdır. Günümüzde bel fıtığı ameliyatları, artık tüm dünyada bel ve boyun fıtığı cerrahi tedavisinde altın Standard olarak kabul edilen mikrodiskektomi tekniğiyle, deneyimli ellerde 15-30 dk süren riskleri minimum olan bir ameliyattır.” Bu ameliyattan sonra hastalar 4 saat sonra ayağa kalkabilmekte ve aynı gün akşamı veya ertesi sabah taburcu olabilmektedir.

    Mikrodiskektomi (mikrocerrahi) tekniğinde; Sadece 2-2,5 cm’ lik bir kesi sonrası mikroskop altında ameliyat bölgesindeki sinirler 20-30 kat büyütülerek, sinirlere zarar verme riski olmaksızın sinirlere bası yapan fıtık parçası çıkartılmakta ve cilt yüzeyinde dikiş bulunmayan hasta birkaç saat içinde ayağa kalkabilmekte, istediği zaman banyo yapabilmektedir.

    Gelişen teknoloji ve deneyim sonrası bel fıtığı ameliyatından sonra sakat kalırım, normale dönemem korkusu terk edilmeli ve özellikle gereken durumlarda ameliyat için geç kalınmamalıdır.

    Tekrarlamak gerekirse; Hastaların asıl korkması gereken, teknoloji ve cerrahi tekniklerdeki bu ilerlemeye rağmen, ameliyat olması gerektiği halde, çeşitli korkulardan dolayı, karar vermede geç kalarak; ayak felci, idrar kaçırma, cinsel güç kaybı gibi kusurların gelişmesine neden olmaktır…

  • Hipnozun tarihçesi

    Hipnozun tarihçesi

    Franz Anton MESMER (1734 – 1815)

    Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerin­deki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu man­yetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.

    Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.

    Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hasta­sı Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!

    Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viya­na’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse impa­ratoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mes­mer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.

    Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manye­tizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.

    Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hasta­lara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.

    Markiz De Puysegur

    A. Mes­mer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalış­malarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını­ fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağ­men uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.

    1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.

    Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.

    Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.

    Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.

    Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.

    DR. JAMES BRAID

    Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.

    1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.

    Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    Jean Martin CHARCOT

    Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.

    LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)

    Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendi­sinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekimi­nin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.

    Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM

    Emile COUE

    Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez kar­şılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yal­nızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne se­ren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dün­yaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hip­notik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hasta­larında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etki­li bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hasta­larına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.

    Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.

    Sigmund FREUD

    Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipno­zu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avustur­yalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında his­teri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yo­luyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.

    Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisi­ne güvenmesi için yüreklendiriyordu.

    Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz be­lirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygu­sal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu sap­tadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.

    Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağ­lantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini in­diriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyor­du. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.

    Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotiz­maya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara­ aktarmaktır.

    Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altın­daki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldı­ğını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım ol­du… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duy­gusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluy­du.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.

    Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden din­leyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş neden­lerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz duru­mundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”

    Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdi­ğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan et­mekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdü­ğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.

    Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirme­ye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.

    1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuç­larına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hip­noza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az is­tisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.

    Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan il­gide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini ka­nıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma süre­cinde psikologların rolünü arttırdı.

    Bu konudaki ilk modern ki­tap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin ra­porunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipno­zun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.

  • Hipnoz ve tarihcesi

    Hipnoz ve tarihcesi

    Franz Anton MESMER (1734 – 1815)

    Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerin­deki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu man­yetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.

    Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.

    Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hasta­sı Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!

    Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viya­na’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse impa­ratoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mes­mer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.

    Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manye­tizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.

    Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hasta­lara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.

    Markiz De Puysegur

    A. Mes­mer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalış­malarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını­ fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağ­men uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.

    1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.

    Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.

    Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.

    Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.

    Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.

    DR. JAMES BRAID

    Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.

    1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.

    Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    Jean Martin CHARCOT

    Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.

    LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)

    Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendi­sinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekimi­nin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.

    Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM

    Emile COUE

    Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez kar­şılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yal­nızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne se­ren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dün­yaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hip­notik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hasta­larında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etki­li bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hasta­larına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.

    Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.

    Sigmund FREUD

    Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipno­zu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avustur­yalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında his­teri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yo­luyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.

    Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisi­ne güvenmesi için yüreklendiriyordu.

    Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz be­lirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygu­sal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu sap­tadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.

    Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağ­lantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini in­diriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyor­du. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.

    Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotiz­maya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara­ aktarmaktır.

    Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altın­daki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldı­ğını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım ol­du… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duy­gusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluy­du.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.

    Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden din­leyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş neden­lerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz duru­mundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”

    Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdi­ğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan et­mekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdü­ğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.

    Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirme­ye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.

    1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuç­larına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hip­noza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az is­tisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.

    Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan il­gide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini ka­nıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma süre­cinde psikologların rolünü arttırdı.

    Bu konudaki ilk modern ki­tap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin ra­porunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipno­zun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.

  • Ameliyatsız lipoterapi challenger inverse osmosis

    CHALLENGER İnverse Osmosis

    LOKAL KİLO VE SELüLİT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNE YöNELİK OLARAK TASARLANMIŞ ,EN SONTEKNOLOJİK GELİŞMELERİN KULLANILDIĞI CHALLENGER İNVERSE OSMOSİS SAYESİNDE YENİ YILI, YENİLENMİŞ GÖRÜNÜMÜNÜZLE KARŞILAYABİLİRSİNİZ.

    Yeni yıl…. Hepimizin yeni yılla ilgili bir hayali, beklentisi var. Kimimiz yeni yıldan para, sağlık, mutluluk beklerken kimilerimiz de bedenimizdeki fazlalıklardan kurtulup yeni yılda, ‘yenilenmiş' olmayı dileriz…. Bu uğurda denediğimiz çeşitli yöntemler ve genellikle uygulamaktan vazgeçilen uzun diyet listeleri‘bıktırıcı' olmanın dışında kişiyi ‘mutlu son'a ulaştırmak ta pek başarılı olmaz.

    Oysa ‘mutlu son' şimdi çok yakınımızda. CHALLENGER İnverse osmosis adı ile bilinen yöntem dünya ile aynı anda Türkiye'de. CHALLENGER İnverse osmosis cihazı ile tek seansta bile ‘lipo-suction' a benzer sonuçlar almak mümkün oluyor.Tüm dünyada ameliyatsız liposuction mucizesi adı ile lansmanı yapılan bu cihaz haftada ortalama seans sonrası %30yağ kaybını sağlıyor. üstelik ameliyat, ağrı, sızı veya benzeri bir yan etki olmadan.

    CHALLENGER İnverse osmosis sistemi ultrasound enerjisini kullanarak yağları parçalayan bir yöntem. Tavsiye edilen uygulama öncesinde uygulama yapılacak kişinin vücut ölçülerinin alınması ve işlem yapılacak bölgenin mutlaka fotograflanması gerekliliği.

    Ardından problemli bölgeye yapılan maksimum 30-40 dakikalık bir uygulamanın ardından tekrar yapılan ölçümlemenin sonucu ise tek kelime ‘şaşırtıcı'. Ortalama 2-10 cm. arasında incelme. Bu şimdiye dek bilinen hiçbir yönteme benzemiyor. uygulama tamamlandığında ise vücutta ciddi bir incelme (MİNİMUM 2 BEDEN İNCELME) ile birlikte ‘portakal kabuğu' görünümündeyani sellülitte %90 a varan azalma tespit ediliyor.

    Ciddi bir zayıflama yöntemi olan CHALLENGER İnverse osmosis işlemi sırası ve uygulama sonrasında dikkat edilmesi gereken bazı kurallarda var elbette. Uygulamayı takip eden 5 gün içerisinde yağ tüketilmemesi ve bir kerelik minimum 25 dakika süre ile yürüyüş, koşu, aerobik vb. efor harcatan bir aktivite yapılması gerekiyor.

    Sonra ne mi olacak??? Türkiye de sadece bize olan bu teknoloji ile ağrı acı olmadan konforlu olarak incelecek yağ kaybedeceksiniz İçine sığamayacağınız elbise, vücudunuzda mükemmel durmayacak bikini kalmayacak ve 2012 ‘çok güzel' olacak…

  • Holistik tıp

    Doktorluk, çocukluk yılları otuz beş kırk yıl geride kalanlarımızın zihninde, ateşler içinde yanan minik kızı, hasta yatağında muayene ettikten sonra, çantasından çıkardıgı bir ilaç ya da yaptığı enjeksiyonla, ölümün karanlığından yaşamın kıyısına çekip çıkaran, sonra da aileyi teskin eden babacan bir figürle özdeşleşmisti. Doktorun, minik kızın başina dokunan eli bile, tek başına şifa vermeye yeter gibi görünürdü bize. Ne E-mar raporları vardı ortada, ne de ileri laboratuar analizleri. Sadece şefkatli bir doktor, bir dinleme aleti, rahatlatan sözcükler ve bir de o mucizevî iğne ve tabletler. Adeta büyülü bir durumdu bu…

    Ben de o büyünün peşine takılıp gidenlerdenim. Çok küçük yaşlardan beri, ateşler içinde yanan küçük çocuklari, evlatları başucunda ağlaşan hasta anneleri hayata döndüren o doktorlardan olmayı düşledim. Kader, emek ve zaman bana bu imkânı verdi, ne mutlu !

    O yıllardan bu günlere çok şey değişti. Ben de, pratisyen zorunlu hizmet yılları, çocuk cerrahisi asistanlığı, bilimsel araştırıcılık gibi, tıbbın hemen her alanında, üstelik dünyanın hemen her tarafında eğitim görür ve çalışırken, bu değişimin, hiçbir kültür ayırımı gözetmeksizin tüm kurumları ve insanları etkilediğini gözlemledim.

    Önce, pek çok yeni tanı yöntemi ortaya çikti. Çok hızlı, çok detaylı bilgiler veren bu yöntemler giderek biz doktorlarda, özenli hasta öyküsü almanın, dikkatli bir muayenenin, hasta ve yakınlarıyla, güven ve şefkate dayalı ilişkiler kurmanın pek demode, pek ciddi bir zaman kaybı ve gereksizlik olduğu kanısını yaratmaya başladı. Üstelik hastalar da bu değişimden nasiplerini alıyorlardı. Dönemin en moda cihazlarıyla yapılan tetkiklerden istemeyen hekimlerin, hastaları tarafından, yeniliklerden habersiz ve yetersiz olarak algılanmaları işten bile değildi.

    Hastaneler artık tanıtımlarını, sahip oldukları yeni cihazlarla yapıyorlardı. İlaç sanayi giderek gelişiyor, şık ambalajlı ilaçlar eczane raflarında dizilirken, eczacının terazisi, havanı ve boy boy şişeleri, antikacı dükkânlarını süslemeye başlıyordu. Her şey çok teknik, çok göz alıcı ve bir o kadar da yabancıydı. Uzay aracı kumanda odalarına benzeyen görüntüleme merkezlerinde, bırakın şefkatli bir elin rahatlatmasını, üsümemeyi umabiliyordunuz en çok. Hekim ve hasta arasındaki dinleme aleti köprüsü, ne kadar direnebilirdi ki bu bilgisayarlı metal heyulalara!

    Elbette dinleme aletinin yakalayamayacağı kalp üfürümlerini, akciğer kanseri bulgularını, beyin tümörlerini yakalayabilmek, insanlık ve tıp adına muhteşem gelişmelerdi. Elbette, daha önce ölümcül olan enfeksiyonları silip süpüren antibiyotikler, kanserli hastaları hayata döndüren kemoterapi ilaçları ve cerrahi teknikler, havai fişeklerle kutlanası buluşlardı.

    Ama hem hastalar, hem de hekimlerin bir kısmı, tüm bunlara rağmen bir şeylerin eksik olduğunu, hatta bu eksikliğin, eskiden var olup da, zamanla yitip giden bir şey olduğunu sezinliyorlardı. O köprü müydü yoksa kopan, hasta ve hekim arasında? Ve zamanla insanlar, yeni arayışlara girdiler; o köprüyü tekrar kurabilmek için…

    İşte ‘’Holistik Tıp’’, o köprünün adıdır. Hastayla hekim, ruhla beden, teknolojiyle doğa ve teknisyen hekimlikle şifacılık arasındaki o köprünün adı. Kırk yıl öncesinin düşlenen mesleğini, bugünün bilimsel gelişmeleriyle tanıştıran, buluşturan akıl ve gönül yoludur. Tıp bilim ve sanatının bileşkesidir. Şimdi, soru ve cevaplarla, holistik tıbbın ne olduğuna biraz daha yakından bakalım:

    Holistik Tıp nedir?

    ‘’Holistik’’, tümü kapsayan, bütüncül anlamına gelen bir sözcüktür. Tıp sözcüğüyle birlikte kullanıldığında ise, arzulanır düzeyde bir sağlıklılık durumu için, fiziksel, duygusal, sosyal ve manevi boyutların tümünün dikkate alındığı bir modeli tanımlar.

    Düşünce ve duygularımız, nörolojik sistem ve dolaşım sistemi aracılığıyla bedenimizi doğrudan etkiler. Aynı yolla, bedensel sağlık da beyne gönderdiği sinyallerle duygu ve ruh durumumuzu şekillendirir. Milyarlar ve milyarlarca nörotransmitter, peptid, hormon gibi kimyasal molekül, beyni bedene, bedeni beyne bağlar. Yani, beyin ve beden birbirinden bağımsız çalışan organ ve sistemler değildir. Holistik Tıp bu nedenle, kullandığı metotlarla, tüm sistemi birlikte ele alır.

    Hekimlerin yeminini ederek mesleğe başladığı Hipokrat, ‘’İçimizdeki doğal iyileşme gücü, şifa için en önemli kaynaktır’’ der. Holistik hekimin görevi, dışarıdan tedavi edici bir madde vermeden önce, bu iyileşme gücünü harekete geçirmektir.

    Tedavide, bilimsel dayanağa sahip ve yan etkisiz geleneksel doğal tedavi modellerine de yer verir. Hastaya zarar vermemek en temel ilkedir. Hastanın eğitilmesi ve tedavi sürecinde sorumluluk alması, holistik tıbbın ana ilkelerindendir