Etiket: Tek

  • KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Dikkat edin dikkatiniz nerede dağılıyorsa orada bir sorun var demektir.

    A.Maviş

    KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Konsantrasyon bozukluğu, dikkat eksikliği veya odaklanamama durumudur. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız 2016 yılı itibari ile, çağımızın en büyük ve en yaygın problemlerinden bir tanesi olarak hala olumsuzluklar listesinde kendini üst sıralarda bulmakta ve dünya nüfusunun gerçekten de büyük bir bölümünü etkisi altına almış durumdadır. Konsantrasyon bozuklukları, dikkat eksikliği ve odaklanamama sorunları için elbette ki farklı tıbbi tanımlar ve belirtilerine göre ayrı açıklamalar ve başlıklar getirilmiştir. Bu tarz problemler arasında belki de ismi en çok duyulan ve bilinen rahatsızlık kısaca “ADD“olarak tanımlanmıştır. Yani, “Attention deficit disorder”, dikkat eksikliği, dağınıklığı durumu. Oldukça yaygın olan bu olumsuzluk hali, genellikle kendisini hiperaktivite ile birlikte göstermektedir.

    Konsantrasyon Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?

    Dikkat eksikliği ve konsantrasyon belirtileri arasında, genel geçer bir listeleme şeklinde şu unsurlar gözlemlenebilmektedir;

    • Yapılan ya da uğraşılan işe kendini verememe, nitelik katamama

    • Uğraşılan ya da yapılan işi bitirme konusunda güçlük, sıkıntı yaşama

    • An itibari ile üzerinde durulan veya uğraşılan işten farklı şeyler düşünme

    • Odaklanma problemleri, kolay sıkılma halleri

    Ancak, ilk bakışta oldukça olumsuz görünen bu unsurların altında, genellikle, düşük bir zeka seviyesi değil, aksine üstün bir zeka seviyesi yer almaktadır ve yaşanan olumsuzlukların nedeni de, mevcut zeka oranının yetersizliği değil, yüksek bir zeka oranından kaynaklanan ve aynı anda birden fazla işlemi sıraya koyabilme, uygulamaya çalışma eylemi söz konusudur.

    Konsantrasyon Bozukluğu ve Dikkat Eksikliğinin Zeka ve IQ Puanı ile İlişkisi

    Geçtiğimiz yıllarda, “zeka geriliği” ile sıklıkla karıştırılan “Add” hastalarının aslında IQ seviyesi yüksek, zeki bireyler olduğu günümüzde ortaya çıkmış ve hala daha sürekli bir şekilde bu durum kanıtlanmaya devam etmektedir. Zeka puanı yüksek bireylerde de sıklıkla “hiperaktivite” görünmesi, ADD ve hiperaktivite arasındaki ilişki de göz önüne alındığında, aslında dikkat eksikliği, konsantrasyon bozukluğu ve odaklanamama sorunu yaşayan bireylerin zeka geriliği barındırmadığı, aksine standart bir zekadan çok daha üstün bir seviyeye sahip oldukları gözlemlenmiştir.

    Standartların üzerinde olan bir beyin, aynı anda birden fazla işlemi sıraya koyabilmekte ve her birini eş zamanlı olarak uygulama gayesinde olabilmektedir, bu nedenle de odaklanmada problemler yaşayabilmektedir. Kısacası, genel olarak konsantrasyon bozukluğu ve dikkat dağınıklığı yaşayan bireyler, sanıldığının aksine düşük bir zekaya sahip değil, aksine standart bir bireyden daha üstün ve nitelikli bir zeka oranına sahiptir. Bu tarz rahatsızlıkları bünyesinde barındırmakta olan bireyler, doğru ve profesyonel bir yardım ile birlikte, mevcut durumlarının yarattığı olumsuzluklardan sıyrılıp kişisel anlamda, gündelik alanlarda ya da kariyer alanlarında büyük bir avantaj elde edebilmektedirler.

    Dikkat Eksikliği ve Konsantrasyon Bozuklukları Süreci Nasıl Tedavi Edilir?

    Dikkat eksikliği ya da konsantrasyon bozukluğu veya odaklanamama gibi olumsuzluklardan şikayet eden bireylerin, ilgili alanda uzman bireyler ile birlikte psikoloji ve psikiyatri alanında profesyonel bir yardım almaları da, tedavi sürecini büyük ölçüde hızlandıracak ve olumlu yönde etkileyecektir. Mevcut olumsuzlukların nedeni teşhis edildikten sonra, düzgün bir yardım ve rehberlik ile başta olumsuzluk olarak görünen bu tarz unsurlar, daha sonra genellikle birey ve çevresi adına son derece mühim avantajlara çevrilebilmektedir. Günümüzde ya da geçmişti büyük başarılara imza atmış olan müzisyenlerin, oyuncuların, yazarların ve benzeri sanatçıların bir çoğunda dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozuklukları gözlemlenmiş, daha sonra bu olumsuz süreç, başarılı bir tedavi rehberliğin ardından onların dahice ürünler üretmesine sebep olmuştur. Aynı şekilde tarihte adı hala anılan ünlü bilim adamları, mucitler ya da profesörlerin de bir çoğunun dikkat eksikliği ve odaklanma problemleri yaşadıkları, ancak daha sonra inanılmaz işler başardıkları defalarca belgelenmiştir. Böylesine olumsuzluk yaşayan bireylerin bilgi sahibi olmadan üzerlerine gitmek, onları eleştirmek son derece yanlış bir tutumdur ve birey için en doğru hareket, onun adına psikolojik bir yardım ve tedavi sürecini başlatmak olacaktır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?…ne kadar annem…ne kadar babam?
    “Partnerin davranışına atfedilen anlam çiftin duygusal iletişiminin önemli bir parçasıdır. Kişinin partnerinin amacına ve davranışlarına yönelik algısı, kişinin partneri ve diğerleriyle ilgili geçmiş öğrenimlerine dayanır. Bunlar . partnerle ilgili hatalı algılar ya yada yanlış atıflara neden olur.”
    Greenberg ve Johnson’ın bu satırları bana sevgiliye karşı davranışlarımızın ne kadar bizim davranışlarımız olduğunu düşündürdü.
    Böyle yapmandan nefret ediyorum dediğinizde sevgiliye acaba gerçekten siz mi söylüyorsunuz bunu, hiç düşündünüz mü? Siz mi söylüyorsunuz bunu, yoksa içinizdeki anneniz mi söylüyor? İçinizdeki babanız mı?
    Carl Gustav Jung, bir çocuğun büyürken içinde bir kadın ve erkek imgesi geliştiğinden bahsediyor. Kadınsa nasıl bir kadın olacağına dair, bir erkekte ne aradığına dair.. Erkekse nasıl bir erkek olduğuna dair, nasıl bir kadınla olmak istediğine dair. Bilinçdışında oluşan bu kadınsı imgeye anima ve erkeksi imgeye animus adını veriyor.
    Yani biz büyürken farkında olmadan anne babamızdan öğreniyoruz nasıl bir kadın ya da nasıl bir erkek olacağımızı. bir  kadından  ya da bir erkekten ne beklediğimizi.
    Ama bazen anne babayı ya da baba anneyi beğenmiyor ve tam da o zaman “asla baban gibi olma” lar başlıyor. İşte o an “işte anasının kızı!” demeler başlıyor. Tam da o an, çocuk ortada kalıyor. Kör bir sevgi ile hem anneye hem bağlı olan çocuk ikiye bölünüyor ve ne yapacağını şaşırıyor.  Sistemik fenomenolojik yaklaşıma göre Meral Önal Yardımcı böyle bir durumda çocuğun ne yaşadığını bakın nasıl açıklıyor:
    “Ebeveynden birine dışsal, diğerine içsel olarak sadık kalarak çocuklar aileyi bir arada tutabilirler, ancak sistem üyelerinin doğal ve çabasız sevgi olarak yaşayacağı dengeyi sağlamayı başaramaz. Bu nedenle ebeveynden biri asla diğerine karşı gerçek bir zafer kazanamaz. Örneğin Anne “sakın baban gibi alkol bağımlısı olma” demiş olsa oğul babasına bağını onurlandırmak üzere tam da bunu yapmaya zorlanacak, kendini bu sistemik baskıdan koruyamayacaktır. Burada sistemik iyileşmenin başarıya ulaşması için Anne “baban gibi olmana izin veriyorum ” demelidir. O zaman çocuk özgür kalacaktır.”
    Burada bahseden ve “asla onun gibi olma!” dendiğinde çocuğu o ebeveynin tıpkısı aynısı yapan Bert Hellinger’in terimleri ile kollektif vicdandır. Aile içinde birinden nefret de etsek, aileyi bir arada tutmak için görev başında olan kollektif vicdan devreye girer ve bilinçdışı özdeşimi gerçekleştirerek, aile üyelerini birbirine bağlar. Ondandır “asla babam gibi bir adamla evlenmem” derken kendinizi babanızın tıpkısı aynısı bir adama aşık olmuş bulursunuz. Ondandır “asla annem gibi olmayacağım” derken evlendiğinizde ya da kendi evinize çıktığınızda bir bakmışssınız evde annenizin tıpkısı, aynısı bir kadın olup çıkmışsınız.
     Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum şimdi: “Ne kadar özgürüz?” diye.
    Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum “İlişkide. yaşamda ne kadar kendimiz olabiliyoruz?” diye?
     Ben bilemedim. Ya siz, siz ne kadar annenizsiniz? . ne kadar babanızsınız? Siz, ne kadar kendinizsiniz?

  • Aşk

    Aşk

    Ancak gerçek iyileştirebilir “Aşk”ı…
    Neden çıktı karşıma bu adam diye hiç düşündünüz mü?
    “Neden vuruldum sana?”, ” Neden sevdim seni?” dediniz mi hiç içinizden de olsa…
    Bilinçdışı bir çekimle başlar aşklar… önceden de yazmıştım “yarası yarasına benzeyeni sever insan”… “acısı acısına benzeyeni sever”…
    “Neden çıktı bu adam?” karşıma diye hiç düşündünüz mü? Hiç yaranızı iyileştirmek için çıktığınızı düşündünüz mü? Hiç ona ne kadar benzediğinizi düşündünüz mü?
    Yarası yarasına benzeyenler anlar birbirinin halinden… o yüzden çıktı karşınıza… ilk önce kendinizi sonra… o gerçeklikte… o içtenlikte onu iyileştirin… onun varlığında kendinize bulduğunuz yeni anlamla… onun da kendini yeniden anlamlandırmasına vesile olun diye çıktı…
    Nasıl olucak ki şimdi bu? diye sorduğunuzu duyuyorum. Bakın Greenberg & Johnson (2012) nasıl açıklıyor bunu:
    “Zayıf iletişim becerileri sıklıkla yeterli açıklığa ve açık bir diyaloğa yer vermeyen bir ilişki tanımını yansıtır; bu nedenle örneğin bir partner karşıdaki kişinin araya mesafe koyma gibi savunma tepkilerinden ziyade korku hisleri ile ilgili dürüst sözlerine tanık olduğunda; partnerin savunmasızlığına dair oluşan yeni algısı yeni bir yanıtın ortaya çıkmasını sağlar. Bu, sürece yeni bir etkileşimsel döngü kazandırmış olur.”
    Yani gerçekle olucak… “mış gibi” yapmadan, dürüst sözlerle olacak … eski ezberleri bir kenara bırakıp yüreğinizdeki gerçeği paylaşmakla olacak…
    Çünkü ancak gerçek iyileştirebilir sizi… ancak gerçek iyileştirebilir bir ilişkiyi… çünkü ancak gerçek…. gerçek dönüştürebilir aşkı…aşkınızı   

  • Çocuklarda Özgüven

    Çocuklarda Özgüven

    Çocuklarda Özgüven Gelişimini Desteklemek

    Özgüven, bir kişinin kendisi hakkında olumlu düşüncelere sahip olması, kendisini yeterli algılaması, yeteneklerinin, kişisel özelliklerinin ve sınırlarının farkında olması ve bunları kabul etmesi anlamına gelmektedir. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren yaşadığımız tüm deneyimler, ailemizden aldığımız tepkiler, anne- babalarımızın, öğretmen ve arkadaşlarımızın bizimle ilgili yorumları özgüven gelişimi üzerinde etkili olmaktadır.
    Tüm anne babalar çocuklarının özgüvenli bireyler olmalarını isterler. Çünkü özgüven, çocukların sorunlarla baş etme becerilerini, okul başarılarını ve sosyal ilişkilerini olumlu etkilemektedir.  

    Çocukların daha özgüvenli olmalarına yardımcı olmak için:

    -Öncelikle anne babalar çocukla ilgili net ve tutarlı sınırlar oluşturmalıdır. Tutarsız ve belirsiz sınırlar içinde büyüyen çocuklar, başka sosyal ortamlarda zorlanabilirler ve net sınırlarla karşılaştıklarında bunu sevilmemek olarak yorumlayabilirler. Bu da özgüvenlerini olumsuz etkilemektedir. Konulan kuralların sebebinin çocuğa açıklanması çocuğun kendisini değerli hissetmesine katkı sağlayacaktır. Ayrıca çocuğa sunulan seçenekler aracılığıyla, karar vermesi ve sınırlarla ilgili söz sahibi olması sağlanmalıdır.
    -Anne babalar çocuklarını olumlu ve olumsuz tüm özellikleri ile olduğu gibi kabul etmelidir. Çocuğu kabul etmek için ona şartlar koymamalıdır (Başarılı olmak vb.). 
    -Çocuğun fikirlerini içinden geldiği gibi anlatmasına izin verilmeli, anlattıkları eleştirmeden sonuna kadar dinlenilmelidir.  
    -Çocuğun tek başına yapabildiği davranışların sayısını arttırılmalı (uyku, yemek yeme, tuvalet temizliği, giyinme vb.), bu davranışlar teşvik edilmelidir. Çocuğun kendi başına yapabileceği şeyler anne babası tarafından yapılmamalıdır.
    -Ebeveynler çocukları ile ilgili çok yüksek beklentiler içerisinde olmamalıdır. Çünkü çocuğun becerilerini aşan yüksek beklentiler çocukta yetersizlik duyguları oluşmasına ve çocuğun başaramayacağını düşünüp denemekten vazgeçmesine sebep olmaktadır.
    -Çocukla birebir vakit geçirmek de özgüven gelişimi için oldukça önemlidir. Anne babalar, kısa süre de olsa çocukla her gün oyun oynamaya çalışmalıdır.
    -Anne babalar çocuklarına olan sevgilerini açıkça göstermekten çekinmemelidir. 
    -Çocuğun başarılarına değil, çabasına ve çocuktaki gelişmeye odaklanmak da özgüven gelişimi için önemlidir. Ebeveynler başarısız olsa bile çocuğun çabasını görmeli ve tebrik etmelidir. Bu onun bir sonraki denemede daha fazla çaba sarf etmesine yardımcı olacaktır.
    -Çocuğa kendi problemlerini kendisi çözmesi için fırsat tanınmalıdır. Yaşadığı sorunla ilgili ne yapması gerektiğini söylemeden önce, çocuğun bu konudaki fikri sorulmalı ve problem çözme becerilerini kullanması sağlanmalıdır. 
    -Çocuğa yaşına uygun sorumluluk verilmelidir.
    -Anne babalar çocuklarının çeşitli sosyal ortamlara girmesini ağlamalı, ancak burada nasıl davranması gerektiği ile ilgili yönlendirici olmamalıdır. Farklı sosyal ortamları deneyimlemesi, çocuğun sosyal becerilerinin gelişmesine katkı sağlayacaktır.
    -Çocuğun yeteneğinin olduğu düşünülen ve sevdiği herhangi bir alanda (bir müzik aleti çalmak, herhangi bir sporda kendini geliştirmek vb.) kendini geliştirmesi için desteklenmesi de özgüven gelişimine katkı sağlayacaktır. 
    -Ebeveynler çocuğun hatalarına karşı anlayışlı bir tutumla yaklaşmalı, herkesin hata yapabileceği vurgulayarak çocukla konuşmalıdır.   

  • ÇOCUKLARDA OKUL KORKUSU

    ÇOCUKLARDA OKUL KORKUSU

    Çeşitli sebeplerden dolayı çocuklar zaman zaman okula gitmek istemeyebilirler. Okul korkusu veya okul reddi çocuğun yoğun bir endişe ile okula gitmek istememesi veya tüm gün okulda kalmakta zorlanmasıdır. Okul günlerinde ortaya çıkan fiziksel yakınmalar, ağlama ve öfke patlamaları vb. davranışlar okul korkusunun belirtileri olarak sıralanabilir. Çocuklar sıklıkla okula gitmemek için karın ağrısı, mide bulantısı, baş dönmesi, baş ağrısı gibi durumlardan şikâyet edebilirler. Çocuğun evde kalmasına izin verildiğinde bu belirtiler ortadan kalkabilmektedir. Okul korkusu yaşayan çocuklar okulda kaygı yaratabilecek durumları zihinlerinde büyüttükleri ve bu durumlarla baş edebilmekle ilgili kendi becerilerini küçümsedikleri için okula gitmeyi reddederler.
    Okul korkusunun nedenleri:
    1.Anne-babadan ayrılmakta zorlanma, ayrılık kaygısı. Çoğunlukla evde, ailesiyle vakit geçiren, ebeveynlerinden ayrılmayı daha önce deneyimlememiş olan çocuklar dışarıdaki dünyayı tehlikeli algılayabilir ve bu sebeple okula gitmekten korkabilirler.
    2.Anne-baba tarafından terk edilme korkusu,
    3.Aşırı koruyucu ebeveynler tarafından yetiştirilme. Bu çocuklar ebeveynleri tarafından korunmaya alışmış oldukları için kendilerini bu konuda yetersiz hissedebilirler. Ebeveynleri yanlarında yokken kendilerini savunmasız hissettikleri için okuldan korkabilirler. 
    4.Ebeveynlerin çocuktan ayrılmakla ilgili kaygıları, 
    5.Sosyal beceri eksikliği, çocuğun sosyal ortamlarda nasıl davranacağını bilememesi ve bununla ilgili kaygı duyması,
    6.Başarısız olma korkusu. Özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Özel Öğrenme Güçlüğü,  konuşma bozukluğu ve zihinsel geriliği olan çocuklarda, çocuk belli bir alanda yetersizlik yaşadığı ve yaşıtlarına kıyasla zor öğrendiği için okula gitmek istemeyebilir.
    7.Evdeki sınırların belirsiz, muğlak olması, 
    8.Okul kurallarına uyum sağlamakta zorlanma, 
    9.Öğretmenin sert tutumu, okulda öğretmen tarafından fiziksel ya da sözlü şiddete maruz kalma, çocuğa kapasitesini aşan görevler, ödevler verilmesi,
    10.Arkadaşlık ilişkilerindeki sorunlar, arkadaşları tarafından alay edilme, akran zorbalığına maruz kalma,
    11.Çocuğun yaşamında önemli değişimler olması; okul ya da sınıf değişikliği, taşınma, kardeşinin dünyaya gelmesi, sevdiği birinin kaybı, kazalar, hastalıklar vb.
    12.Evde kalan kardeşini kıskanma, 
    13.Aile içi çatışmalar, iletişim sorunları, boşanma, aile üyelerinden birinin hastalığı ya da kaybı.
    Okul korkusu olan çocuk bu durumları tehdit olarak algılar ve kontrol edemediği bir kaygı yaşar. Okul korkusu çeşitli sebeplerle ortaya çıkabildiği için öncelikle çocuğun okula gitmek istememesinin sebebi belirlenmeli ve ona göre bir çözüm yolu izlenmelidir. 
    Okul korkusu yaşayan çocuğa yardımcı olmak için:
    1.Öncelikle anne babalar çocuklarının fiziksel yakınmalarının organik bir sebebi olup olmadığından emin olmalıdır.
    2.Çocuğu okulda gerçekten rahatsız edebilecek bir durumun olup olmadığı araştırılmalıdır. Akran zorbalığına maruz kalan çocuklar daha önce okulla ilgili kaygı yaşamamış olsalar da okula gitmek istemeyebilirler. Çocukla kabul edici bir tutumla konuşularak ve okulla işbirliği kurularak böyle bir durumun varlığı sorgulanmalıdır.
    3.Çocuğun okul dışında da ebeveynlerinden ayrılmayı deneyimlemesi sağlanmalıdır. Çocuğun ebeveynlerinden bağımsız olarak, kendi başına yapabildiği davranışları övülmeli, çocuk bu davranışlara teşvik edilmeli.
    4.Kararlı ve sakin bir şekilde çocuğun okula her gün kısa bir süre de olsa gitmesi sağlanmalı ve çocuğun okulda geçirdiği süre yavaş yavaş arttırılarak okulda kendisini güvende hissetmesine yardımcı olunmalıdır. Çocuğun okuldaki rehber öğretmeni ve sınıf öğretmeni ile işbirliği içinde olunmalıdır.
    5.Çocuğun okul korkusunu kendi kontrolü dışında yaşadığı unutulmamalıdır. Bu sebeple ebeveynler çocuğu eleştirmemeli, okulla ilgili aşırı baskı yapmamalı, çocuğu cezalandırmamalı ve tehdit etmemelidir. Okula neden gitmesi gerektiği çocuğa sakin bir şekilde anlatılmalıdır.
    6.Çocukla okul korkusu hakkında onu yargılamadan konuşulmalı. Ebeveynler çocuğa “Bundan korkulur mu?” diyerek çocuğun korkusunu küçümsememeli. “Okula gitmekten gerçekten korktuğunu anlıyorum” vb. sözlerle çocuğun duygularını anladığını ve kabul ettiğini çocuğa göstermelidir.
    7.Eğer anne baba da çocuğun okula gitmesi ile ilgili kaygılıysa, çocuk da böyle hissedecektir. Bu sebeple ebeveynler kendi kaygıları ile ilgili özeleştiride bulunmalı ve bunların çözümü için gerektiğinde bir uzmandan destek almalıdır.

  • FİLİAL TERAPİ NEDİR?

    FİLİAL TERAPİ NEDİR?

    Çocuklar duygu ve düşüncelerini, ihtiyaçlarını ve yaşadıkları sorunları oyun yoluyla ifade ederler. Bu sebeple çocuk için önemli bir ihtiyaç olan oyun aracılığıyla çocukların iç dünyaları hakkında bilgi edinilebilir.
    Filial Terapi, anne babalara oyun aracılığıyla çocukları ile kurdukları duygusal bağı güçlendirmeleri, aralarındaki ilişkiyi geliştirmeleri konusunda yardımcı olan ve çocuktaki olumsuz davranışların azaltılmasına katkı sağlayan bir yöntemdir. 
    Filial Terapi, Çocuk Merkezli Oyun Terapisi’nin anne babalarla uygulanan farklı bir şeklidir. Filial terapi ebeveynlerin çocuklarının duygularını daha iyi anlamalarına, çocuklarıyla iletişimlerini geliştirmelerine, ebeveyn olarak kendilerine daha fazla güvenmelerine yardımcı olmaktadır.
    Filial terapide anne babalar çocukları ile oynarken kullanacakları bazı becerileri öğrenirler. Çocukları ile daha etkili iletişim kurmak için yansıtma, empatik dinleme, cesaretlendirme,  sınır koyma ve seçenek sunma gibi konularda bilgi sahibi olurlar. Bu becerileri kazandıktan sonra haftada bir çocuklarıyla 30 dakikalık özel oyun zamanları geçirirler ve bu süre boyunca soruna değil çocuğa odaklanırlar. Terapist tarafından verilen geribildirimler sayesinde, ebeveyn olarak eksik oldukları yönlerini fark ederler ve bu yönlerini nasıl geliştireceklerini öğrenirler. Bunlara ek olarak oyun seanslarının anlamı terapist tarafından yorumlanır ve ebeveynler çocuklarının duygularını daha iyi anlamış olur. 
    Filial terapide çocuklar anne babaları tarafından koşulsuz kabul gördüklerini hissederler. Bu sayede özgüvenleri artar, kendi duygularının daha fazla farkında olmaya başlarlar, duygularını ve düşüncelerini uygun şekilde ifade etmeyi öğrenirler, problem çözme becerileri gelişir, sorunlu davranışları azalır ve daha fazla sorumluluk alırlar. 

  • Özgüven

    Özgüven

    Kardeşim sen düşünceden ibaretsin,

    Geriye kalan et ve kemiksin.

    Gül düşünür, gülistan olursun,

    Diken düşünür, dikenlik olursun”

    MEVLANA

    ÇOCUK VE ERGENLERDE ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ

    Çocuk ve ergenlerde özgüven eksikliği aile ilişkilerinden okul başarısına, sosyal hayattan gelecekte inşa edilecek kariyere kadar pek çok önemli konuyu olumsuz yönde etkileyen bir durumdur. Özgüven eksikliği çocuk yaşta ortaya çıktığı gibi çocukluktan yetişkinliğe geçişin en önemli basamağı olan ergenlik aşamasında da ortaya çıkmaya başlayabilir. Günümüzde pek çok ebeveynin korkulu rüyası olan bu durum aslına bakıldığında çocuğun genetik yapısı ve çevresel etkenlerle birlikte anne babaların bilinçsiz hatalı davranışlarıyla da büyük ölçüde şekillenmektedir. Özgüven eksikliği tedavisi de bu nedenle konunun uzmanı bir psikoloğun, çocuğun ve ailenin ortak ve disiplinli çalışması sonucu mümkün olabilmektedir.

    Çocuklarda özgüven eksikliği vakaların çoğunda çocuğun kendi şartlarından ziyade ebeveynlerin yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Özellikle henüz okul çağına adım atmayan çocukların hayatlarının büyük bir kısmı aile ortamında geçmektedir ve bu durum ev içindeki yaşantının çocuğu özgüven gelişimi konusunda olumlu ya da olumsuz geniş ölçüde etkilemesine neden olmaktadır. Çocukta sağlıklı ve sağlam bir özgüvenin oluşması için yapılması gereken en önemli şey çocuğa makul ölçüde sorumluluk vermektir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda bu sorumluluk bir oyunun ya da kurgunun içine yerleştirilerek verilebilecek olsa da çocuğun aldığı sorumluluğun bir oyun olmadığını hissetmesi son derece önemlidir. Çocuk hiç sorumluluk yüklenmemesi halinde olduğu gibi aldığı sorumlulukların takip edilmemesi ve ciddiye alınmaması durumunda da özgüven eksikliği geliştirebilir. Ancak söz konusu takip de çocuğu her an göz hapsinde tutarak değil, ona fazla hissettirmeden eylemlerini mümkün olduğunca uzaktan izleyerek ve ancak gerçekten ihtiyaç duyduğu durumlarda yardım edilerek yapılmalıdır. Sürekli kontrol edilen bir çocuk kendisine güvenildiği duygusunu tadamayacak ve dolayısıyla bir şeyler başarabilmenin verdiği güveni yaşamayacaktır.

    Ergenlikte özgüven eksikliği çocuk yaşta görülen özgüven eksikliğine nazaran daha uzun bir çözüm süreci gerektirebilir. Bunun nedeni çocuk yaşta görülmeyen güvensizliğin çocukluktan yetişkinliğe geçerken ne sebeple ortaya çıktığının saptanmasının daha incelikle bir çalışma gerektirmesidir. Ancak yine alanında yetkin bir uzman tarafından uygulanan özgüven eksikliği terapisi ve tüm tarafların samimi işbirliğiyle sorunun üstesinden gelinmemesi için hiçbir sebep yoktur.

    Anne babalar çocuğu özgüvenli yetiştirmek İşte 8 Öneri

    1. Çocuğun yaşına uygun sorumluluklar verilmeli.

    2. Yaptığı işe sonuç alıncaya kadar desteklemek ama müdahale etmemek gerekir.

    3. Onların sözlerini kesmeden dinlemek gerekir.

    4. Risk almaları gereken durumlarda onları desteklemelisiniz.

    5. Olumlu davranışlarını övmek olumsuz olanlardan ders çıkarmaları için teşvik edici olmak bunun yanında yapıcı eleştirilerde bulunmak dürüst ve samimi olmak

    6. Başkalarıyla kıyaslamak yerine kendi yeteneklerine dikkat çekmek.

    7. Ortamlarda kendini ifade edebilmesi için teşvik edilmesi.

    8. Hikayelerden çok etkilenirler. Başarı hikayeleri onlarlar paylaşılmalı belki yatarken bir hikayeyi yüksek sesle okumayı alışkanlık haline getirilmesi.

    Sonuç olarak ; Özgüvenli olmak öğrenilerek zamanla geliştirilebilen bir duygu, davranış ve inanç halidir. Bu kaynaklardan çocuklarınızı besleyecek geliştirebilir ve özgüven duygusunu hedeflere programlamayı öğretebilirsiniz. Hipnozla özgüven geliştirmek ve hedeflediğiniz şeyleri güvenle başarıya götürmek mümkündür.Birkaç seanslık çalışma çocuğunuzun özgüvenine balans ayarı yapacaktır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ÇOCUK VE YAS SÜRECİ

    ÇOCUK VE YAS SÜRECİ

    Sevilen bir kişinin kaybı ve yas süreci çoğu kişinin hakkında konuşmakta zorlandığı bir konudur. Çocuklar da yetişkinler gibi sevdikleri bir kişiyi kaybettiklerinde bir yas süreci içerisine girerler. Çocukların kayba yükledikleri anlam, kaybı yaşadıkları yaş dönemine göre değişiklik gösterir. Çocuk kaybı ne kadar küçük bir yaşta yaşadıysa, ölümü anlamlandırması da o kadar zor alacaktır. 

    Çocukların kayba tepkileri nelerdir?

    Yakınlarını kaybeden çocuklar bu olaya farklı tepkiler verebilirler. Bazı çocuklar haberi duyduğunda ağlayabilir, bazıları saldırgan davranışlarda bulunabilir, bazı çocuklar ise bu habere hiç tepki vermeyebilir. Çocuğun verdiği tepkiye anlayışla yaklaşılmalı ve üzüntüsünü başka türlü ifade etmesi için çocuğa baskı yapılmamalıdır.
    -Kayıp haberini alan çocuğun oyununa devam etmesi, haberi duymamış ya da önemsemiyor gibi davranması sık rastlanılan bir durumdur. Çoğu çocuk ölüm haberini ilk duyduğunda tam olarak ne olduğunu anlayamadığı için tepkisiz kalabilir. 
    -Bebeksi davranışlarda bulunabilirler. Örneğin; alt ıslatmaya, parmak emmeye, bebek gibi konuşmaya başlayabilirler. 
    -Ölüm haberini alan çocuk, kendisinin ya da anne babasının ölmesinden, hastalık ve kazalardan korkmaya başlayabilir. 
    -Çocukların kayba gösterdikleri tepkilerden biri de uyku problemleridir. Yatağına gitmek istememe, uykuya dalmakta güçlükler, uykudan sık sık uyanma,  uykuda ağlama gibi tepkiler verebilirler. Özellikle çocuğa ölümü uzun bir uyku benzetmesi ile anlatmak da, onun uykudan korkmasına sebep olabilir.  
    -Çocuklar bir yakınlarını kaybettiklerinde öfkeli tepkiler verebilirler. Çoğu zaman öfkelerini yakınlarındaki kişilere yönelik olarak ortaya koyarlar.
    -Çocuklar bu önemde daha içe dönük olabilirler ve yalnız kalmayı tercih edebilirler. 
    -Bazı çocuklar kaybın kendileri yüzünden olduğunu düşünüp suçluluk duyabilirler. 
    -Ölümle ilgili oyunlar oynayabilirler. 
    -Sebepsiz yere ağlayabilirler. 

    Çocuğa ölümle ilgili nasıl bir açıklama yapılmalı?

    Çocuğa ölümü anlatmak için kaybın üzerinden çok fazla zaman geçmesi beklenmemelidir. Kayıp haberi, çocuğun alışkın olduğu ve kendini güvende hissettiği bir yerde, güvendiği bir kişi tarafından verilmelidir. Çocuğa ölüm haberini vermeden önce “Sana üzücü bir haber vermem gerekiyor” vb. bir cümle ile onu hazırlamak uygun olacaktır.
    Yetişkinler çocuğa ölümü açıklarken gerçek ve somut bilgi vermeli ve çocuğun yaş düzeyine uygun bir dil kullanmalıdır. “Ölüm” kelimesi kullanılmalı, bunun yerine “Uzun bir uykuda”, “Uzaklarda” vb. açıklamalar yapılmamalıdır. Çünkü bu çocukta ölen kişinin geri geleceği düşüncesini oluşturabilir. Ölümün yaşamın sonu demek olduğu ve ölen kişinin geri dönmeyeceği çocuğa açıklanmalıdır. Çocuğa ölüm sebebi hakkında yanlış bilgi verilmemelidir. Çocuğa kayıp haberini veren yetişkin, açıklamayı yaptıktan sonra bir süre çocuğun yanında kalmalı, çocuğun anlatılanlardan ne anladığını kontrol etmek için onu dinlemeli,  duygu ve düşüncelerini anlatmasına ve soru sormasına fırsat tanımalıdır. 
    Çocuklara yapılan açıklamaya eklenmesi gereken önemli bir konu da ölümün çocuğun suçu olmadığı konusudur. Çocuğa kaybın onun yaptığı ya da yapmadığı bir davranışla, bir sözü ya da bir düşüncesi ile ilgili olmadığı açıklanmalıdır. 
    Ölümle ilgili dini açıklamalar yapmak, eğer çocuğun bu konularda daha önceden hiçbir bilgisi yoksa uygun değildir. Bu tip açıklamalar çocuğun kafasını daha da karıştırabilir. Çocuğa dini bir açıklama yapmadan önce, çocuğun kullanılan dini terimlerin anlamını bildiğinden emin olmak gerekmektedir.   
    Çocuğa ölümle ilgili uygun açıklama yapılmış olsa da çocuk, ölen kişiyi görmek isteyebilir. Çocuğun ölümü anlamak için zamana ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır.

    Çocuklar cenaze törenine katılmalı mı?

    Cenaze törenleri çocuğun kayıp hakkında konuşmasına ve durumu somutlaştırmasına katkı sağlar. Çoğu çocuk cenaze töreni ile ilgili oyunlar oynayarak, resimler çizerek, töreni başka kişilere anlatarak ölümü kendisi için anlamlandırmaya çalışır. Ancak çocuk cenaze törenine katılmak istemiyorsa ya da bundan korkuyorsa törene götürülmemelidir.

    Yas sürecindeki çocuğa yardımcı olmak için dikkat edilmesi gerekenler

    -Öncelikle çocuğa kaybı haber vermeyi geciktirmemek ve çocukla ölümle ilgili dürüst bir şekilde konuşmak çok önemlidir. Çocuğun sorularını sakince cevaplamak ve yanlış anlaşılmaları düzeltmek gerekmektedir. Bu durumun çocuğun suçu olmadığı vurgulanmalıdır.
    -Çocuğun evdeki ve okuldaki günlük rutini mümkün olduğunca devam ettirilmelidir. Kayıp yaşayan çocuk dünyayı güvenli olmayan bir yer olarak algılayabilir. Günlük yaşamındaki pek çok şeyin değişmediğini görmek, çocuğun kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olacaktır. Öğretmenlerini de kayıpla ilgili bilgilendirmek gerekmektedir.
    -Çocuğun ölüm, cenaze ile ilgili konuşmasına, oyunlar oynamasına ve resimler çizmesine izin verilmelidir.
    -Çocukların duygularını göstermelerine izin verilmelidir. Ebeveynler çocukların duygularını fark etmelerine yardımcı olmalıdır. Çocuğu korumak için ebeveynlerin kendi duygularını gizlemeye çalışmasına gerek yoktur. Ebeveynler kayıpla ilgili kendi duygularından bahsetmeli ve çocuğu da duygularını anlatmaya teşvik etmelidir.
    -Çocuğun bu dönemde öfkeli olması normaldir. Çocuğun öfkesini kabul etmek, ancak başkalarına zarar vermeden, uygun şekilde ifade etmesine yardımcı olmak gerekmektedir.
    -Çocuklar ölen kişinin resimlerini görmek, onunla yaşamış oldukları olaylardan bahsetmek ihtiyacı anlayışla karşılanmalıdır. 
    -Kayıp yaşayan çocuklarda bazı korkular oluşabilir. Çocukla korkularıyla ilgili kabul edici bir tutumla konuşulmalıdır. Ebeveynler çocuğa gelecekte de onun yanında olacağı mesajını vermelidir.  
    -Alt ıslatma, parmak emme, yalnız uyuyamama gibi bebeksi tepkiler genellikle dönemsel olarak ortaya çıkarlar ve zamanla azalarak yok olurlar. Bu sebeple çocuktaki bu tip davranışlar eleştirilmemelidir. 
    -Bu dönemde anne babalarından ayrı kalmak çocukları endişelendirebilir. Bu sebeple kısa süreliğine de olsa kendi evleri dışında bir yerde bırakılmamaları gerekmektedir. 
    Kayıp yaşamış olan çocuğun gösterdiği tepkilerin şiddeti ve süresi de oldukça önemlidir. Kayıp yaşandıktan 2-3 ay sonra korkular, kâbuslar, uyku sorunları, aşırı hareketlilik, alt ıslatma vb. devam ediyorsa psikolojik destek almaya yönlendirilmelidir. 

  • Konuşma Bozuklukları

    Konuşma Bozuklukları

    ÇOCUKLARDA KONUŞMA BOZUKLUĞU

    Çocuklarda en çok 2 ila 5 yaşları arasında görülen ancak 12 yaşına kadar ortaya çıkma olasılıkları olduğu gibi nadir durumlarda ilerleyen yaşlarda, hatta yetişkinlikte dahi görülebilen konuşma bozuklukları ülkemizde çoğu zaman kekemelik adı verilen problemle aynı şey olarak algılanmaktadır. Oysa her konuşma bozukluğu kekemeliğe eşdeğer olmadığı gibi bu problemlerin nedenleri ve çözümleri de birbirinden farklı olabilir. Tedavinin gecikmesi, yanlış tedavi gibi durumlarda konuşma bozukluklarının ilerleyerek kekemeliğe dönüşmesi ise maalesef mümkündür.

    Konuşma bozukluklarının ve kekemeliğin nedenleri arasında duyma duyusunda var olan sorunlar, yavaş ve yaş grubunun gerisinde kalan zeka gelişimi, çeşitli gelişim bozuklukları, dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği, öğrenme zorluğu ve dil gelişiminin normalden yavaş olması sayılabilir. Bunların yanında ancak konusunda uzman bir psikoloğun yardımıyla tespit edilebilecek şartlanma, travma ve fobiler de konuşma bozukluğunun nedenleri arasında olabilir. Kimi konuşma bozuklukları çocuk okul çağına başlamadan önce kendiliğinden geçse de bu durum geçer ümidiyle görmezden gelinemeyecek kadar ciddi nitelikte de olabilir. Bu nedenle konuşma bozukluğu terapisi ve varsa kekemelik tedavisi için mutlaka işin uzmanı bir kişiye başvurulmalıdır.

    Yapılan araştırmalar küçük ve orta ölçekli konuşma bozukluklarının özellikle 6 yaşına dek pek çok çocukta kısa sürelerle görülebileceğini kanıtlamaktadır. Bu tarz normal sayılabilecek aksamaların kekemeliğe dönüşmesi ise çoğu zaman maalesef ailenin konuya bilinçsiz yaklaşımı, çocuğa aşırı baskı uygulanması ve uzman yardımı almaktan kaçınılması nedeniyle meydana gelir. Çocuğun konuşma bozukluğu konusunda sürekli sıkıştırılması ve sorunun yüzüne vurulması, hatanın kendinden kaynaklandığı algısının yaratılması, bilinçsizce yöntemlerle çocuğun konuşmaya zorlanması gibi durumlar problemi daha kötü ve içinden hale çıkılmaz hale getirilebilir. Henüz kekemelik ortaya çıkmadan ya da konuşmadaki aksamalar ilk fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulması iyi niyetli fakat bilinçsiz çabaların çocuğa verebileceği zararı en aza indirecek ve sorunun büyümeden çözülmesini sağlayacaktır.

    HANGİ DURUMDA UZMANA BAŞVURULMALIDIR?

    3 Aylık:

    Dış uyaranlara karşı tepkisiz kalıyorsa

    3-5 Aylık

    Anlamsız sesler çıkarmıyor sıcak veya kızgın seslenmelere tepki vermiyorsa

    6-9 Aylık

    Heceli sesler çıkarmıyor annesisin sesine yüzünü görmediği halde tepki vermiyorsa.

    10-11 Aylık :

    İsmine tepki vermiyorsa, jest ve mimiklerini kullanmıyorsa.

    12 Aylık:

    Hiçbir sözcük kullanmıyor, ses taklidi yapmıyorsa.

    18 Aylık:

    Aile üyelerini tanımıyor, basit komutlara uymuyorsa.

    24 Aylık:

    50 Kadar sözcük öğrenmediyse, çevresindeki birkaç kişinin isimlerine tepki vermiyorsa.

    3 Yaşında:

    Söyledikleri sözcüklerin çoğu anlaşılmıyorsa. Basit cümleler kuramıyorsa.

    4 Yaşında

    Kişi zamirlerini, iyelik/çoğul eklerini kullanmıyor, geçmiş/gelecek zamana ilişkin konuşamıyorsa, sorulan sorulara yanıt vermiyorsa.

    5 Yaşında

    Konuşmaları anlaşılmıyor. Sorulan sorulara sessiz kalıyor. Basit cümleler kuramıyor ve basit hikayeler anlatamıyorsa.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Yatakta neden mutsuzuz?

    Yatakta neden mutsuzuz?

    Bazen yaşamımızın birçok noktasında gereğinden fazla performans odaklı olduğumuzu düşünmeden edemiyorum. Hep “en” lerin peşinde olduğumuzu düşünüyorum, hatta sekste bile. 
    2005 yılında Hürriyet gazetesinin yaptığı bir araştırmada cinsel ilişki sıklıkları ve insanların bunlara dair düşünceleri araştırılmış. Araştırma sonucunda toplumun %32.2’si sevişme sıklığını diğer birçok insana göre daha az olduğunu belirtmiş. 
     Google’a “seks ve sevişme teknikleri yazdığınızda yaklaşık 47.500 sonuç buluyor. Yine Google’a “iyi sevişiyor musunuz” diye yazdığımda yaklaşık 42.700 sonuç buluyor. Düşünmeden edemiyorum böyle bir arayış var ki bu makaleler yazılıyor ve okunuyor.  
    Rollo May, seks sıklığı ve sevişme teknikleri üzerine yapılan bu vurguyu Aşk ve İrade adlı kitabında bakın nasıl yorumluyor:
    “Bir toplumda kişilerin peşinde koştuğu nasıl-yapılır içerikli kitapların veya piyasadaki o konudaki yayınların sayısıyla, söz konusu kişilerin cinsel tutkuları ya da cinselliğe katılımdan aldığı zevk arasında ters orantı olduğunu sık sık düşünürüm. Elbette ki bu tip yayınlardaki tekniklerin, golf oynama olsun, oyunculuk olsun, sevişme olsun, yanlış bir tarafı yoktur. Fakat seks tekniğini gereğinden fazla vurgulamak, sevişmeyi mekanikleştiren bir tavra yol açar ve beraberinde yabancılaşmayı, yalnızlık duygusunu ve benlik yitimini getirir. Çiftler Kinsey’in saptadığı ve standartlaştırdığı şekilde, sevişmelerinde çetele tutmaya ve zaman çizelgelerine çok fazla önem veriyorlar. Orada belirtilen sıklığın gerisinde kaldıklarında kaygılanıp, kendilerini isteseler de istemeseler de yatağa girmeye zorluyorlar. Meslektaşım Dr. John Schimel “hastalarım…. cinsel sıklık tablosunun gerisinde kalmayı aşkın kaybolması biçiminde yaşadılar” diye gözlemliyor. Erkek bu sıklık tablosunun gerisinde kalırsa, sanki erkeksi konumunu kaybediyormuş duygusuna kapılıyor, kadın ise, erkeğin kendisine kur bile yapmadığı bir dönem yaşayınca, kadınsı çekiciliğini kaybettiğini düşünüyor… İncelikli muhasebe ve listeleri- “Bu hafta ne kadar sıklıkla seviştik?”, “Bana bütün akşam yeterli ilgiyi gösterdi mi?”, “Ön sevişme yeteri kadar uzun muydu?”- kişiyi, bu en içten gelen davranışın kendiliğindenliğinin nasıl sürebileceği konusunda şüpheye düşürür.
    Zihnin tekniklerle bu denli meşgul olduğu ortamda, sevişme hakkında sorulacak tipik sorunun, “Sevişmede tutku, anlam veya zevk var mıydı?” yerine “Performansım ne kadar iyiydi?” olmasına şaşırmamak gerekir. Örneğin, Cyril Connolly’nin “orgazm zulmü” dediği şeye ve bir başka yabancılaşma şekli olan, aynı anda orgazma ulaşma kaygısına bakalım. İtiraf etmeliyim ki, insanlar “vahiy gibi orgazm”dan söz ettiklerinde “Niçin bu kadar uğraşmak zorunda olsunlar?” diye merak ediyorum. Bu şatafatlı efektlere ilgi duymakla, hangi kendine güvensizlik çukurunu, hangi iç yalnızlık boşluğunu doldurmaya çalışıyorlar? 
    Ne kadar seks, o kadar iyi tutumundaki seksologlar bile, orgazma ulaşmaya tedirgince yapılan aşırı vurgunun ve eşi “tatmin etmeye “ yapıştırılan önemin karşısındadırlar. Erkek kadına mutlaka “gelip gelmediğini”, “iyi olup olmadığını” sorar veya üstü kapanmayacak bir deneyimi tanımlamak için üstü kapalı bir sözcük kullanır. Biz erkekler…diğer kadınlar tarafından, o anda kadının kendisine sorulmasını istediği son sorunun bu olduğuna dair uyarılıyoruz. Dahası, kafayı tekniğe takma, kadının fiziksel ve duygusal olarak en çok istediği şeyi, yani erkeğin zirve anında içinden gelen coşkunluğunu, onun elinden alır. Bu coşkunluk kadına kendisinin ve deneyimin elinden gelen heyecanı ve esrikliği verir. Roller ve başarı konusundaki bütün saçmalıkları kafamızdan attığımızda, ilişkideki yakınlığın şaşırtıcı bir biçimde ne kadar önemli olduğu gerçeği kalır geriye- buluşma, yakınlaşmanın nereye gideceğini bilmemenin verdiği heyecan, kendinden emin olma ve kendini verme, ilişkiyi unutulmaz kılar. “    
    Yukarıda da belirttiğim ve May’ in de bahsettiği gibi sürekli kendimizden bir şey bekliyoruz, hatta yatakta bile. Sadece dokunmayı…hissetmeyi içeren böyle bir yakınlaşmada bile kendimizi hissetmenin kollarına bırakmaktansa skalaları tutturup tutturamadığımız peşinde koşmak seksin özüne aykırı gibi geliyor bana. May’in de belirttiği gibi roller ve başarı konusundaki bütün bu saçmalıkları bir kenara bıraktığımızda ancak… ancak anda kalabildiğimizde, duygusal yakınlığın o andaki belirsizliğinin keyfini çıkarabilir… ancak o zaman gerçekten seksin içindeki sevgiyi hissedebiliriz gibi geliyor.