Etiket: Tek

  • Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

    Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

           Travma kelimesi ilk olarak Antik Yunan’da zırhları delinmiş ve yara almış askerler için kullanılmıştır. Fiziksel savunmanın tahrip edilmesine karşılık gelen ilk travma tanımı ile bugün ki psikolojik tanım arasında bir benzerlik vardır (Tummey & Turner, 2008). Travmatik olay mevcut psikolojik alt yapımız ile anlamlandıramadığımız, bu anlamda yeterince iyi korunamadığımız, mevcut baş etme yöntemlerimiz ile baş edemediğimiz bir duruma karşılık gelir. Ve bir şeyler yara alır, kendimiz ve hayat hakkında sahip olduğumuz varsayımlar tahrip olur. “Bunlar neden başıma geldi?”, “ne yapacağım şimdi” şimdi sorular bir süre cevapsız kalır. Bu anlamda travma olumsuz bir yaşam olayı yaşamak ya da kötü bir olaya maruz kalmaktan daha fazlasıdır.

           Travma sonrası kişi travmatik olay ile ilgili sıkıntılı bir süreç yaşayabilir. Araştırmalar da genellikle travmatik olayların kişiye sıkıntı veren depresyon, kaygı, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik sonuçları ile ilgilidir. (Kaltman, Green, Mete, Shara, & Miranda, 2010; O’Donnell, Creamer, & Pattison, 2004).  Ancak kişiler travmatik deneyim sonrası bir takım olumsuz değişimler yaşamakla birlikte, bir takım olumlu değişimler de deneyimleyebilmektedirler. Son zamanlarda travma sonrası yaşanılan olumlu değişimler de araştırmacıların ilgisini çekmeye başlamıştır.

           Kişi zorlu yaşam olayları neticesinde literatürde genellikle ‘Travma Sonrası Büyüme (TSB)’ olarak adlandırılan bir takım olumlu değişimler yaşayabilir. Travma sonrası büyüme sadece travma sonrası iyileşmeyi değil, travma sonrası gelişmeyi de ifade etmektedir. Yani kişi travmatik deneyim sonrası, bu deneyim öncesine göre psikolojik kapasitesinde birtakım gelişimler gösterir.  Bu olumlu değişimler kişinin benlik algısına, ötekilerle ilişkilerine ve dünya ile ilgili görüşlerine yansıyabilir (Tedeschi, Park, & Calhoun, 1998).

           Somut olarak örnek vermek gerekirse, kişi travmatik deneyim sonrasında kendilik algısında değişim yaşayabilir. Mesela zorlu bir yaşam olayı deneyimleyen kişi öncesine göre kendisini daha güçlü hissedebilir (Abraído-Lanza, Guier,  Colón, 1998). Zorlu bir olayı yaşamak, onunla baş etmek kişinin kendisini daha kuvvetli görmesine olanak tanıyabilir. Mesela kişinin kendisini kurban olan şeklinde değil de baş eden olarak görmesi kendisini daha güçlü olarak hissetmesini kolaylaştırabilir (Tedeschi ve ark., 1998).

           Ayrıca kişi sarsıcı yaşam olayı ile karşılaştığında kendi savunmasızlığını görür. Kendi yaralanabilecek yönüyle tanışması kişinin ilişkide olduğu kişiler ile daha çok paylaşımda bulunmasına, kendisini daha çok ifade etmesine ya da daha çok duygu ifadesinde bulunmasına olanak tanıyabilir. Bu da daha yakın ilişkiler kurmak demek olacaktır (Tedeschi ve ark., 1998).  Ayrıca kişinin savunmasızlığının farkında olması daha çok empati yapabilmesine, şefkat duymasına ve yardım davranışı göstermesine olanak tanıyabilir (Tedeschi ve ark., 1998). Araştırmalar travma yaşayan kişilerin yaşamayan kişilere göre daha çok yardım davranışı gösterdiğini bulmuştur (Doğan, 2015; Frye, 2014; RabotegSaric et al., 1994). Vollhardt (2009) acı çekmenin bizi ihtiyaç sahibi diğer kişiler ile bir noktada ortak kaderi paylaşan kişiler olarak birleştirebileceğini ifade etmiştir. Ortak kaderi paylaşan kişiler olarak yardıma ihtiyacı olan kişileri grup içi kişiler olarak algılayabileceğimizi, bu durumunda bizim yardım etme olasılığımızı artırabileceğini ifade etmiştir.

          Ek olarak kişi dünya ile ilişkili fikirlerinde de değişim yaşayabilir. Kişi hayatını ikinci bir şans olarak düşünmeye başlayabilir veya hayata karşı daha çok şükran hissedebilir (Cordova, Cunningham, Carlson, ve Andrykowski, 2001). Bu zorlu yaşantılar kişiyi hayatın anlamını bulmaya çalışmaya da itebilir. Hayatın anlamını bulmak için sorulan sorular veya bulunan cevaplar kişinin bilgelik yönünü zenginleştirir (Tedeschi ve ark., 1998). Ayrıca kişiler Tanrı ‘nın varlığına daha çok hissetme gibi manevi değişimler de yaşayabilmektedirler.

         Bazı araştırmalar ilgi çekici bir şekilde travma sonrası stres belirtileri ile travma sonrası gelişim değişkenleri arasında pozitif bir ilişki bulmuştur (Helgeson, Reynolds, & Tomich, 2006). Yani kişinin stres belirtileri şiddetleniyorken, travma sonrası büyüme ile ilgili verileri de yükseliyor. Travma sonrası yaşanabilecek stres belirtilerini örneklendirecek olursa; kişinin travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsaması, olayla ilgili sıkıntı verici rüyalar görmesi, olayı yeniden yaşıyor gibi hissetmesi, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştığında yoğun psikolojik sıkıntı duyması veya fiziksel tepkiler yaşaması gibi travmayı yeniden yaşama ile ilgili durumlar olabilir. Ayrıca kişi olayla ilgili düşünce, duygu ve olayı hatırlatan durumlardan kaçınma, olayın bazı bölümlerini hatırlayamama, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşama gibi kaçınma ile ilgili stres deneyimleri de yaşayabilir. Ek olarak kişi uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme ve öfke hali, konsantre olmada güçlük, aşırı irkilme tepkileri vermesi ve kendini tetikte hissetme gibi irkilme ile alakalı stres belirtileri gösterebilir (DSM-IV-TR (American Psychiatric Association [APA], 2000).  

          Travma sonrası görülen bu stres belirtileri ile travma sonrası gelişmeyi ifade eden travma sonrası büyüme arasında ki aynı yönde ki ilişki stres belirtilerinin stresi ifade etmekten daha fazlası olabileceğini ima etmektedir. Joseph ve Linley (2006) iki değişken arasındaki bu pozitif ilişkiyi yorumlarken travmatik olayın kişinin hayatla ve kendisi ile ilgili varsayımlarını sarsması noktasına dikkat çekmiştir. Travmatik deneyim kendimiz ve hayat ile ilgili varsaydıklarımızı sarsar. Anlamlandıramadığımız, yaşadıklarımızı nereye koyacağımızı bilmediğimiz bir süreç yaşayabiliriz. Bu da kişinin travma sonrası kendisi ve hayat hakkında bildiklerini sorgulaması demektir. Joseph ve Linley de bu sürece vurgu yaparak, travma sonrası stres belirtilerinin, travma sonrası bir anlam arayışını ve bu varsayımların tekrar inşa edilme sürecini ifade edebileceğini belirtmiştir. Yani bu stresli süreç yaşanılan şeyi anlamlandıramama ama aynı zamanda bir anlamlandırma çabasını işaret edebilmektedir. Kişi travma öncesi kendisi ve hayat hakkında bildiklerini tekrar inşa ettiğinde, yani anlamlandırmaya başladığında stresin azalacağı varsayılmaktadır. Bu bağlantı ile stresin sadece stres olmadığı, kişinin bir takım sorgulama sürecini ifade edebileceği yönünde bir imayı barındırdığı görülmektedir.

          Ancak Tedeschi and Calhoun (2004) travma sonrası büyümenin yaşanan üzücü bir olayın neticesinde doğal olarak gelişen bir sonuç olmadığına vurgu yapar. Travma sonrası büyümenin, kişinin travma sonrası yeni duruma alışma sürecinde ki mücadelesinin neticesinde geliştiğini belirtir. Kişi kendisi ve hayat hakkında ki varsayımlarını sorgular ve onları tekrar inşa ederse düşünce yapısında birtakım değişimler meydana gelebilir. Bu anlamda travma sonrası büyüme bilişsel anlamda sorgulamanın olduğu bir sürece işaret etmektedir.

          Sonuç olarak şu söylenebilir ki, travma sadece bizden bir şeyleri eksilten veya bizi sadece yaralayan bir deneyim değildir. Ya da sadece bizden bir şeylerin koptuğu bir süreç de değil. Aynı zamanda hayata farklı bir açıdan bakmak, hayatımıza yeni şeyler dahil etmek, farklı imkanları görmek, değer yargılarımıza yeni maddeler eklemek, kendi sınırlarımız ile ilgili fikir edinmek ve kendimiz hakkında daha önce dikkat etmediğimiz sonuçlara ulaşmak gibi etkileri de olabilmektedir. Bunun için durmaya, kendimize ve acımıza zaman ayırmaya ve bu üzücü deneyimin biz de nerelere dokunduğunu anlamaya çalışmaya ihtiyaç var. Kişi bazen üzülürse çok üzülecek, bir daha toparlayamayacak gibi hissedebilir. Bu yüzden düşünmekten ve duygu hissetmekten kaçınır. Ancak kaçınmak huzursuzluğa çare olmayabilir. Ancak yaşadığımızı anlamlandırmak ve kaybın yasını tutmak bizi travmatik deneyimlerin sıkıntı veren etkilerinin kontrolsüzlüğünden kurtarabilir. Olanla yüzleşebilmek de olumlu değişimlerin kapısı aralar.

    Kaynakça

    Abraído-Lanza, A. F., Guier, C., & Colón, R. M. (1998). Psychological thriving among Latinas with chronic illness. Journal of Social Issues, 54(2), 405– 424.

    American Psychiatric Association (APA). (2000). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (4th ed., text rev.). Washington, DC: APA.

    Cordova, M. J., Cunningham, L. L. C., Carlson, C. R., & Andrykowski, M. (2001). Posttraumatic growth following breast cancer: A controlled comparison study. Health Psychology, 20, 176–185.

    Doğan, F. (2015). The mediating role of the posttraumatic growth in the relationship between posttraumatic stressand prosocial behavioral tendencies. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü, Ankara.

    Frye, J. M. (2014). The lived experience of very long-term cancer survivors: Meaning-making and meanings made (Doctoral dissertation). Retrieved from PsycINFO Database Record (Accession Order No. AAI3603531 ).

    Helgeson, V., Reynolds, K., & Tomich, P. (2006). A meta analytic review of benefit finding and growth. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 74, 797–816.

    Kaltman, S., Green, B. L., Mete, M; Shara, N., & Miranda, J. (2010). Trauma, depression, and comorbid PTSD/depression in a community sample of Latina immigrants. Psychological Trauma: Theory, Research, Practice, and Policy, 2(1), 31–39.

    Joseph, S., & Linley, P. A. (2006). Growth following adversity: theoretical perspectives and implications for clinical practice. Clinical Psychology Review, 26(8), 1041–1053. doi:10.1016/j.cpr.2005.12.006

    O’Donnell, M., Creamer, M., Pattison, P. (2004). Posttraumatic Stress Disorder and Depression Following Trauma: Understanding Comorbidity. American Journal of Psychiatry, 161(8), 1390–1396.

    Raboteg-Sˇaric, Z., Zˇuzˇul, M., & Kerestesˇ, G. (1994). War and children‘s aggressive and prosocial behaviour. European Journal of Personality, 8, 210–212.

    Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15, 1–18.

    Tedeschi, R. G., Park, C. L., & Calhoun, L. G. (Eds.). (1998). Posttraumatic Growth: Positive Changes in the Aftermath of Crisis. Mahwah, NJ: Lawrence Erlbaum.

    Tummey, R., & Turner, T. (eds.) (2008). Critical Issues in Mental Health. Basingstoke: Palgrave.

    Vollhardt, J. R. (2009). Altruism born of suffering and prosocial behaviour following adverse life events: A review and conceptualization. Social Justice Research, 22(1), 53–97.

  • STRES ve STRES YÖNETİMİ

    STRES ve STRES YÖNETİMİ

    STRES NEDİR?

    Stres; bireyin günlük yaşamında davranış değiştirmesini ya da uyum sağlamasını gerektiren herhangi bir olayla karşılaştığında bunu tehdit, baskı, gerginlik yaratıcı durum olarak algılamasıdır.

    Savaş ve doğal afetler gibi bazı ölüm kalım durumları, travmatik olaylar doğası gereği stres yaratıcı durumlardır.Hatta düğün, terfi etme gibi genellikle olumlu görünen olaylar bile bireyde bir değişim ve uyum gerektirdiği için strese yol açmaktadır.

    STRES REAKSİYONU NEDİR?

    Stres altındayken meydana gelen değişim tehdit olarak algılanmakta ve beyinde stres hormonları salgılanmaya başlamaktadır.Bu durumda vücut 3 aşamadan geçmektedir.Bunlar;alarm, direnç ve tükenmedir.

    ALARM:Vücut herhangi bir stres kaynağıyla karşılaştığı zaman buna hazırlanır, stres hormonlarının salgılanmasıyla birlikte kan basıncı yükselir, terleme gibi fizyolojk degişimler meydana gelir.

    DİRENÇ:Kişi stres yaratan problemi etkili bir şekilde çözdüğünde vücut alarm aşamasında meydana gelen zararı onarır, tepkiler ortadan kaybolur.

    TÜKENME:Stresle etkili bir şekilde baş edemediğimizde, ya da stres kaynakları çoğaldığında vücudun başetme kapasitesi zayıflar ve stres belirtileri yeniden ortaya çıkar.

    STRES HERZAMAN KÖTÜ MÜDÜR?

    Olumlu durumların yaratmış olduğu stres kötü değildir.Üniversiteyi kazanmak, yeni bir işe başlamak, yaşadığımız çevreyi değiştirmek, duygusal bir ilişkiye başlamak gibi olumlu durumların yaratmış olduğu stresle başa çıkabildiğimizde, olgunlaşırız, kendimize olan güvenimiz artar.Bu da stresin hayatımıza olumlu getirdiği etkidir.

    STRES KAYNAKLARI NELERDİR?

    Pek çok insan yaşamındaki düzeni sürdürmek için güçlü bir istek duyar, değişime yol açan herhangi bir olay stres yaratır.
    Yaşamış olduğumuz stresin büyük bir kısmı önemsiz gördüğümüz can sıkıntıları, gerginlikler ve engellemeler olarak tanımladığımız gündelik sıkıntılardan kaynaklanmaktadır.Ufak çapta yaşanan gündelik sıkıntılar büyük yaşam olaylarını tetikleyerek stres yaratır.
    Baskılar da strese katkıda bulunmaktadır.Baskı, hem içsel hem dışsal güçlerden kaynaklanmakta ve her iki durumda da bizlere yüksek performans göstermek için zorlandığımızı hissettirir.
    Engellenmenin de strese katkısı oldukça fazladır.İhtiyaçlarımızı, davranışlarımızı hedeflediğimiz sonuca ulaştıramadığımız zaman kendimizi engellenmiş hissederiz.
    Birden fazla birbiriyle örtüşmeyen istek, ihtiyaç, fırsat, ve amaçla karşılaştığımızda çatışma meydana gelmektedir.Kişinin yaşadığı çatışmalar stres kaynaklarını besler.

    STRESİN BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Stresin zihinsel, duygusal, bedensel ve sosyal olarak farklı belirtileri vardır.

    Stresin zihinsel Belirtileri:

    Konsantrasyon, karar vermede güçlük, unutkanlık, zihin karışıklığı, hafızada zayıflık, aşırı derecede hayal kurma, tek bir fikir veya düşünceyle meşgul olma, mizah anlayışı kaybı, düşük verimlilik, iş kalitesinde düşüş, hatalarda artış, muhakemede zayıflamadır.

    Stresin Duygusal Belirtileri:

    Kaygı veya endişe, depresyon veya çabuk ağlama, ruhsal durumun hızlı ve sürekli değişmesi, asabilik, gerginlik, özgüven azalması veya güvensizlik hissi, aşırı hassasiyet veya kolay kırılabilirlik, öfke patlamaları, saldırganlık veya düşmanlık duygusal olarak tükendiğini hissetmedir.

    Stresin Fiziksel Belirtileri:

    Baş ağrısı, düzensiz uyku, sırt ağrıları, çene kasılması veya diş gıcırdatma, kabızlık, ishal ve kolit, döküntü, kas ağrıları, hazımsızlık ve ülser, yuksek tansiyon veya kalp krizi, aşırı terleme, iştahta değişiklik, yorgunluk veya enerji kaybı, kazalarda artıştır.

    Stresin Sosyal Belirtileri:

    İnsanlara karşı güvensizlik, başkalarını suçlamak, randevulara gitmemek veya çok kısa zaman kala iptal etmek, İnsanlarda hata bulmaya çalışmak ve sözle rencide etmek, haddinden fazla savunmacı tutum, bir çok kişiye birden küs olmak, konuşmamak.

    STRES YÖNETİMİ VE BAŞETME NASIL OLMALIDIR?

    -Stres sırasında meydana gelen belirgin değişim kişinin gergin olmasıdır.Gerginliğin ortadan kalkması için yapılacak ilk gevşeme tekniği nefes egzersizidir.Diyafram nefesi almak, gerginliğin ve kaygının kontrol edilebilmesine yardımcı olmaktadır.Diyafram nefesi almak için; sol elinizi göğsünüzün üzerine, sağ elinizi midenizin üzerine koyun.Daha sonra burnunuzdan derin bir nefes alıp, biraz tutun ve ağzınızdan verin.Bu nefes egzersizini kaygılı olduğunuz zamanlarda 2-3 kez tekrarlayın.Uzun süre bu nefes egzersizini yapmanız alışkın olmadığınız için başınızın dönmesine sebep olabilir.Bu nedenle 2-3 defa yapmak yeterli olacaktır.

    -Kendinizi tanımaya, yeteneklerinizi keşfetmeye ve zevk aldığınız şeyleri yapmaya zaman ayırmanız stresinizin azalmasına yardımcı olacaktır.

    -Olaylara duygusal açıdan bakmak duygu durumunuzu etkileyip stresinizin artmasına sebep olabilir bunun yerine, olaylara mantıksal açıdan bakmaya çalışıp, olayların akılcı analizini yapmaya çalışın.

    -Telaşlı ve aceleci davranmak stresinizin artmasına neden olabilir, olaylara karşı sakin davranmaya çalışın.

    -Kin, nefret ve düşmanca duygular stresinizi arttırır bu duygularla başa çıkabilmeye bunun yerine olaylara sevgi ve hoşgörüyle bakabilmeye çalışın.

    -Stresli olduğumuz durumlarda düzensiz, aceleci ve tıka basa yemek yeriz.Besinleri az çiğneyerek hızlıca çok fazla yemek yeriz.Bu durumda kilo artışına sebep olup, yaşadığımız stresin artmasına neden olur.Günlük yaşantımızda ve stresli olduğumuz durumlarda dengeli beslenmeye, besinleri uzun süre çiğneyip az yiyecek tüketmeye özen göstermeliyiz.

    -Aile, arkadaşlar, sosyal gruplar gibi sosyal destek sistemleri stresle başa çıkmada yardımcı olmaktadır.

    -Kısa hafta sonu tatilleri, eğlenceli seyahatler vücudunuzun dinlenmesine, zihinsel olarak rahatlamanıza ve olumlu düşünmenize yardımcı olur.

    -Sigara, alkol ve kafeinden uzak durmanız hem fiziksel sağlık açısından hemde stresinizi azaltmanız için oldukça faydalı olacaktır.

    -Düzenli olarak fiziksel egzersiz yapmanız kas gerginliğinizi azaltır, kendinizi iyi hissetmenizi sağlar.

    -Kendi ilgi alanlarınıza yönelik hobiler geliştirmeniz, hoşlandığınız şeyleri yapmanız sizi rahatlatır.

    -Stresle başa çıkabilmek için uzman yardımı almanız, strese neden olan problemlerinizin farkına varmanıza ve çözümüne yönelik stratejiler belirlemeniz için etkili olacaktır.

  • Psikolojik destek almalı mıyım?

    Psikolojik destek almalı mıyım?

    Merhabalar, bugün ki yazımda bana çok sık soru sorulan bir konu üzerinden konumu belirlemek istedim ve bilgilendirme amaçlı olmak üzere sizlere psikolojik destek almalı mısınız, bunun kararını neye göre verirsiniz bunu anlatmak istedim. Psikoloji okumaya başladığım ilk günden beri bana, tanıdık tanımadık herkes aynı soruyu soruyor; SENCE BENİM PSİKOLOJİM BOZUK MU? 
    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bunu sorguluyor olmanız iyi bir şeydir. Genellikle psikologa gitmesi gereken kişi  bunu sorgulayacak duygu durumunda olamayabilir. Fakat siz bunu sorguluyorsanız, sorgulamayanlara göre daha iyi durumda sayılabilirsiniz. Kendinizde psikolojiniz bozuk mu yada psikologa gitmeli miyim sorularının cevabını ararken  bakacağınız ilk şey işlevselliktir. Çoğumuz gerek ülke gündemi gerek kendi kişisel yaşantımızın zorlukları  nedeniyle bir çok stresli duruma maruz kalıyoruz. Bu nedenle günlük sıkıntı ve kaygılarımızın olması çok doğal bir durumdur. Buradaki kilit nokta bu stres ve kaygı yaratan durumlar sizin işlevselliğinizi bozuyor mu yoksa bozmuyor mu  buna bakmaktır. Yani stresli yada  kaygılı durumlar sizi evden çıkamaz, iş yapamaz,kimseyle görüşemez  duruma getiriyor mu bunlara bakmanız gerekir. 
    Bazen kişi, işlevselliği yerinde olsa bile  kendini kötü hissedebilir.Bu noktada ise yapılacak şey hissettiğiniz olumsuz duygunun yoğunluğu ve süresine bakmaktır. Örneğin; ayrılık, ölüm, kayıp,kaza,doğal afet sonrası kişinin yoğun bir şekilde üzülmesi ve kendini sıkıntılı hissetmesi normal bir durumdur. Yaşanan talihsiz olaya karşı verilen bir tepkidir.  Ancak bu üzüntüler kişinin günlük hayatını duygusal anlamda çok uzun bir süre etkiliyor ve kişinin moralini  bozuyorsa bir uzman ile görüşmek iyi olabilir. 
    Kişiye duygu durumu hakkında fikir verecek bazı psikolojik testler de mevcuttur. Bunlar da kişinin duygu durumunu anlamak için uygulanabilir, ancak unutulmasın ki  internette bu testlerle ilgili bilgi kirliliği mevcut. Bu nedenle bu testleri, test konusunda tecrübeli bir uzmanın size yapması ve testin uzman tarafından yorumlanması daha uygun olacaktır. En son nokta ise kişinin kendi çevresinden aldığı geri bildirimlerdir. İnsan bazen içinde bulunduğu durumu, duyguları nedeniyle fark edemeyebilir. Bu nedenle yakın çevrenizden aldığınız geri bildirimler size kendi psikolojiniz hakkında fikir verebilir. Bilgilendirici olması ümidi ile..
    Psk.Dilara Tahincioğlu

  • Ertelemecilik (Erteleme Sorunu)

    Ertelemecilik (Erteleme Sorunu)

    Günlük yaşamımız içerisinde yapmamız gereken bazı şeyleri yapmaktan üşenebilir, görevlerimizi yerine getiremeyebilir, kimi zaman ödevlerimizi son dakikaya bırakabilir, yapacağımız işi sanki sonradan da yapsak olurmuş gibi geliyor ve sürekli ertelediğimiz için hiçbir zaman yapamıyoruz.

    Bu durumlar erteleme davranışı içinde olan kişilerde sıklıkla rastlanan olaylardandır. Erteleme davranışı bireyi olumsuz yönde etkilemekle birlikte, karar almada, bir fiili gerçekleştirmenin bir ileri tarihe atılması davranışı olarak tanımlanabilir. Ertemecilik davranışı pek çok alanda kendini gösterebilmektedir. Dilerseniz bunu örneklerle açıklayalım. Bir öğrenci akademik kariyeri içerisinde kendisinin yapması gereken ödev ve sorumlulukları erteleyebilir ve bunun sonucunda ise görevini ya güçlükle yerine getirir ya da yerine getiremez. Farklı bir örneğe daha değinecek olursak, sağlık problemi olan bir birey kendisini bir türlü hastaneye gitmeye ve muayene olmaya ikna edemez her seferinde erteler bunun sonucu olarak ta kötü durum ve sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

    Ertelemecilik davranışı genellikle şu yolla kendini izler. İlk olarak bir konu hakkında yapma davranışı içerisine girilir. Bir süre sonra birey daha önce yapmak istediği bu davranışı sonraki dönemlere erteler. Nasıl olsa sonra yaparım, acelesi yok diye düşünür. Bu düşünce içerisinde olan birey bir yandan da kendisinin yapması gereken bu davranışı yapmadığı için kendini suçlama ve kendisine öfkelenme davranışı içerisine girer. Yapması gerektiği davranış için artık süre daralmıştır ve alel acele o işi tamamlar fakat eksik ve yanlışlarla karşı karşıya kalır. Mesela randevuya yetişecek birisi sabah çantasını hazırlama kararı alır. Fakat son dakikaya kadar erteler. Bunun sonucu olarak ise ya randevuya geç kalır. Ya da çantasında bazı eksik eşyalar bulunur.

    Ertelemeciliğin Sebebi Nedir?

    Kişinin bu davranış içerisinde olmasının birçok sebebi olabilir. Bunlardan bazılarına örnek verecek olursak: Zaman yönetme becerisindeki eksiklikler, mükemmeliyetçilik, verimli çalışma yöntemleri hakkında bilgisizlik bu örneklerden bazılarıdır.

    Ertelemecilikten Daha Az Etkilenmek İçin Ne Yapılmalı?

    • Uzun ve kısa süreli plan yapılmalı

    • Çeşitli hatırlatıcılardan yararlanılmalı

    • İş sonunda ödüllendirmelerde bulunulmalı

    • Hedef işi bitirmek değil, işe başlamak olmalı

    • İşi akıla geldiğinde hemen yapılmalı

    • Verim çalışma ortamları ve yöntemleri belirlenmeli

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

     

  • Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Bireylerin kendi aralarında kurdukları ilişki, duygusal ve ruhsal açıdan son derece önemlidir. Hayatımızın büyük bir bölümünü birlikte geçirdiğimiz ebeveynlerimiz, eşimiz, çocuklarımız ile olan ilişkimiz direkt olarak hayatımızı etkilemektedir. 
    Evlilik içerisinde çıkan çatışmalar, problemler, doğru bir şekilde çözülmediği zaman daha büyük sorunlara yol açabilmektedir. Aile ve çift terapisinin amacı, bu çatışmaları çözmek ve daha ilişkiyi daha sağlıklı bir boyuta taşımaktır.
    Aile terapisi bu sorunları çözümlerken kişinin kendisi ve partneri hakkında daha çok bilgi sahibi olmasını amaçlar, olaylara karşı tarafın gözünden bakabilmeyi, mevcut sorunlarla baş edebilme tekniklerini gelişmesini sağlar. 
    Aile ve çift ilişkilerinde problem yaşayan herkes bu terapi yönteminden yararlanabilir. Sıklıkla aşağıdaki konulara çözüm arar;
    Çift ilişkileri
    Evlilik problemleri
    Boşanma
    Çocuk ve ergenlerde davranış bozukluğu ve okul problemleri
    Aile yaşamında değişiklikler
    Ebeveynlik becerileri
    Üvey bireyi bulunan aileler destek.
    Psikoseksüel zorluklar
    Evlat edinme, üvey ebeveyn/çocuk ilişkileri
    Göç eden ailelere destek
    Aile ve çift terapisi uygulamalarının farklı yöntemleri vardır. Çoğu uygulamada görüşmeler çiftin birlikte katılımıyla sağlanır, çiftin kendi aralarındaki iletişimlerini gözlemlerken, yaşanan durumlara farklı bir pencereden bakabilmeleri, eşlerinin istek ve şikayetlerini anlayabilmeleri, partnerlerini tanımaları amaçlanır.
    Aile terapisti yaşanan sorunlarda arabuluculuk yapacak olan ya da suçlunun kim olduğuna karar verecek olan kişi değildir. Ya da size öğütler vererek aile olmayı öğretecek kişi değildir. Terapistin görevi aile bireylerinde farkındalık yaratmaktır. Bu farkındalık ile birlikte aile bireyleri kendi kararlarını veriyor olacaktır. 
    İlişkide yaşanan sorunu çözebilmek adına eşlerin birlikte hareket edebiliyor olması çok büyük bir avantaj sağlar. İki taraf da ortada bir çatışma olduğunun farkındadır ve bunu düzeltme niyetindedirler. Fakat bunun gerçekleşemediği durumlar da olabilmektedir. Bir psikologdan yardım alıyor olmak maalesef bazen çok yanlış yorumlanabiliyor. Çiftlerden biri bu fikre “ben deli değilim, sen git” ya da “benim ihtiyacım yok, sorun sende” gibi bir karşılık verebiliyor. Oysa aile ve çift terapisine katılan kişiler “deli” olarak nitelendirilemeyeceği gibi, terapi içerisinde amaç asla suçluyu bulmak değildir. Eşinize danışmanlık alma teklifinizi bir kavga esnasında ya da sorunları çok yoğun yaşadığınız bir anda söylemeyin. Olumsuz duygular varlığını sürdürürken böyle bir teklifte bulunmak çoğu zaman ters tepki yaratır. Kavga esnasında bu tip bir teklif ile geldiğinizde karşı taraf bunu bir eleştiri ya da hakaret olarak nitelendirip savunmaya geçer ve terapi fikrine kendisini kapatır.
    Kimi kişiler de kişilik yapıları ve toplumsal koşullanmalar ile birlikte “birisinden yardım alma” fikrine sıcak bakmayabiliyor. Bununla birlikte ailede yaşanan problemlerin gizli kalması ve üçüncü bir kişi ile paylaşılmaması gerektiği inancı terapiye katılıma engel teşkil edebiliyor. Eşinizin neden aile ve çift terapisi istemediğini anlamaya çalışın ve onu rahatlatmaya, bu durumun normal ve olması gereken olduğu konusunda ikna etmeye çalışın. Bu konuda bir terapistten de yardım alabilirsiniz.
    Her ne kadar tek başınıza problemli bir evliliği düzeltmeniz çok kolay olmasa da eşinizi ikna edemediğiniz durumlarda tek başınıza da bir terapistten yardım alabilirsiniz. Terapi sürecinde siz kendinizi tanıyabilir, kendi durumunuzu belirleyebilir ve üzerinize düşen düzenlemeleri uygulayabilirsiniz. Sizin evlilik içerisinde bir değişim sağladığınızı gören eşiniz de bu sayede terapiye dahil olmayı kabul edebilir. 

  • Çocuklara Cinselliği Anlatmak

    Çocuklara Cinselliği Anlatmak

    Çocuklar gelişimlerinin bir parçası olarak karşı cins ve cinsellik ile alakalı konuları merak ediyor ve bu konu ile alakalı konuşmak istiyor olacaklardır. Çocuklar bu tip sorularla geldiğinde geçiştirmeden yaşına uygun bir dille kendisine açıklamalar yapılmalıdır. Günümüz teknolojik şartları altında da çocuk aileden alamadığı cevapları internet ortamında arayacak ve çok uygun görmeyeceğiniz bilgilere ulaşabilecektir. Bu sebeple sorularını yanıtsız bırakmamaya çalışmak daha faydalı olacaktır. 
    Her yaşın kendine has özellikleri vardır. Çocuklar genellikle 3 yaşından itibaren cinsellikle alakalı konularda soru sormaya başlarlar. Vücut yapılarını ve farklılıklarını anlayabilmek adına bu dönemde oyunları daha temasa dayalı olmaya başlar. Doktorculuk, anne ya da babacılık gibi oyunları tercih edip bu bahaneyle sizlerin vücutlarını incelemeye çalışırlar. 
    Cinsiyetlerinin farkına varırlar, kendilerini kız ya da erkek olarak tanımlarlar. Oyunlarında, kıyafetlerinde, hobilerinde de ayrımcılık yapmaya başlarlar, bu kız oyuncağı, bu erkek kıyafeti gibi katı çizgiler çizmeye başlarlar.
    Yetişkin bedeni ile aradaki farkı gözlemleyip bunun ile alakalı sorular sorarlar. 
    Bu dönemde özellikle odasında yalnız kaldığı vakitlerde kıyafetlerini çıkartıp çıplak olmaktan hoşlanırlar. Utanç duygusunu da bu dönemde kavramaya başlarlar. Mahremiyet duygusu geliştirip toplum içerisinde yapılacak ve yapılmayacak davranışları kavramaya çalışırlar
    Kız çocuklar babaya, erkek çocuklar anneye yakınlaşırlar..
    Bebeğin nasıl dünyaya geldiğini sorgularlar, üreme hakkında sorular sorarlar.
    Kendi vücudunu tanımaya başlar, cinsel bölgelerine dokunarak haz aldığı noktaları keşfeder. 
    Bu dönemde çocukların bu tip davranışlarını baskılamamak gerekmektedir. Çocuğun kendisini ve çevresini tanımasına müsade etmeli, özellikle kendisine dokunduğu vakitlerde sert bir tepki ile durdurulmamalıdır. Bu tarz bir tepki ileriki yaşlarında bastırılmışlıkla birlikte farklı sorunlara yol açabilir. 
    Sorularını yanıtlarken kaçamak cevaplardansa olabildiğince açıklayıcı olunmalıdır. Doğadan, hayvanlardan örnekler vererek yaşına uygun açıklamalar sunulmalıdır. Sizin vücudunuzu tanımaya yönelik hareketlerine müsade edilmelidir. Aslında amacının oyun oynamak olmadığını size dokunmak olduğunu farketseniz dahi bunu yüzüne vurmamalı, anlamazdan gelmeli ve oyunu sürdürmelisiniz. 
    5 yaşından itibaren çocuklar cinsellikle alakalı düşüncelerini daha da pekiştirirler ve daha çok merak etmeye başlarlar. Soruları artık daha net ve sizi daha zorlayacak hale gelir. 
    Mahremiyet duygusu iyice gelişir, sizin yanınızda dahi giyinmekten, banyo yapmaktan çekinebilirler. 
    Cinsellikle alakalı espriler yapıp bu tip sözcükleri sıklıkla kullanmaya başlarlar.
    3-5 yaş döneminin aksine bu dönemde erkek çocuklar babaya, kız çocuklar anneye daha fazla yakınlaşırlar.
    Kendine dokunma bu dönemde artış gösterir. Bu dokunuşların fiziksel olarak kendisine zarar vermemesi için doğru ve yanlış dokunuşu bu yaşlarda öğretmelisiniz.
    Bu dönemde özellikle yaşıtlarının vücutlarını incelemeye başlarlar. Arkadaş ortamlarında, daha önce sizinle oynadıkları doktorculuk oyunlarını yaşıtları ile oynamaya başlayacaklardır. Bu meraklarını giderebilmek adına yaşına uygun kitaplar ile insan anatomisi açıklanabilir.
    Kadın ve erkek vücudunun farkları üzerine soruları olacaktır, özellikle erkek çocuklar neden memeleri olmadığını, kız çocukları neden penisleri olmadığını sorgulayacaktır. Bu anatomik farklılıklar çocuklara makul bir dille anlatılmalıdır. Bebeğin, anne ve babanın tohumlarının birleşmesi ile annenin karnındaki özel bir yuvada geliştiği anlatılabilir. 
    Çocuğunuzla cinselliği erken yaşlarda konuşmaya başlamak hem ergenlik öncesi dönemi daha rahat geçirmenizi sağlayacak hem de merak ettiklerini güvenilir bir kaynaktan öğreniyor olmasını sağlayacaktır. 
    Çocuğa cinsel bölgelerinin özel olduğu bu yaşta muhakkak anlatılmalıdır. Arkadaşlarının ya da ailesinden bile olsa hiç kimsenin bu özel bölgelerine dokunmaması gerektiği bilgisi verilmelidir. Özellikle kendisinden büyük arkadaşları ile oyun oynuyorlarsa odasının kapısını açık bırakması sağlanmalı, kendisini rahatsız etmeden ya da şüphelendirmeden aralarda kontrol edilmelidir.  
    Çocuğunuzun sorduğu soruya cevap vermek için acele etmeyin, eğer bilmediğiniz ya da emin olmak istediğiniz bir konu ise kendisine bu konuyu birlikte araştırabileceklerini söyleyebilirsiniz ve bir kitaptan birlikte okuyabilirsiniz
    8-9 yaşından itibaren çocuklar ön ergenlik dönemine geçerler. Bu dönemde daha ciddi anlamda kendisine cinsel eğitim verilmelidir. 
    Kız çocuklara adet kanamaları hakkında bilgi, erkek çocuklara ereksiyon, düş azması konularında açıklayıcı bilgiler verilmeli, çocuğun bu durumlara hazır olmaları sağlanmalıdır. Özellikle kız çocuklar için adet kanaması eğer bu konuda hiç bir bilgileri yoksa çok travmatik bir sürece dönüşebiliyor. Bu durumdan çok büyük bir utanç duyabiliyor ya da yaşadığı kanamadan öleceğini düşünebiliyor. 
    Masturbasyonun suç olmadığı ancak fazlasının ne gibi zararlar doğuracağı anlatılmalıdır. 
    Ergenlik döneminde yaşayacakları fiziksel ve duygusal değişikliklerden bahsedilmelidir. 
    Cinsel ilişkinin ne demek olduğu, yetişkin bir erkek ile kadının cinsel yaşantısı hakkında bilgi verilmeli, kendi değerleriniz çok baskı kurmadan anlatılmalıdır. 
    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir. 
    Bu dönemde hiç bir soruyu cevapsız bırakmamanız gerekmektedir. Eğer yanıtları sizden alamazsa çok daha sağlıksız yollarla bu bilgilere ulaşacaktır. 

  • Evlilik dışı ilişkiler, Psikanaliz ve Sosyal Medya

    Evlilik dışı ilişkiler, Psikanaliz ve Sosyal Medya

    Psikanalistler ve psikoterapistlerin, profesyonel enerjilerinin büyük bir kısmını analizanlarının ve hastalarının erotik hayatlarını değerlendirmeye ve evlilik öncesi/evlilik dışı ilişkilerini analiz etmeye adamalarına rağmen bu olguya psikanalizliteratüründe çok az yer verilmiştir. Medyada çıkan spekülatif yazıların da okuyucuda içgörü geliştirmek bir yana önyargılı olmayı daha da kışkırttığı ortada. Şu veya bu şekilde hepimiz evlilik dışı (aldatma) ilişkilere ya maruz kalıyoruz, tanıklık ediyoruz ya da bunlardan haberdar oluyoruz. Aldatma olgusu hepimizde bir merak uyandırmakla birlikte bunu anlamakta zorluk çekiyoruz ve çoğu kez buna yeltenenleri yargılıyoruz. Ben bir psikanalist olarak, kendimizi ve başkalarını yargılamanın sadece üzerimizde baskı oluşturduğunu ve gerçekte davranışı değiştirme konusunda bir sonuca ulaştırmadığını düşünüyorum. 

    2000’li yıllar, geleneksel evliliklerde ve evlilik öncesi cinsel deneyimlerde önemli değişimlere tanıklık etti. Evlilik öncesi birlikte yaşama ve cinsel birliktelikler artık toplumda kabul görmeye başladı. Yirmi yıllık İngiltere geçmişim ve oradaki klinik deneyimlerim son dört senedir Türkiye’deki psikanaliz pratiğime eklenince bana iki ülkeyi karşılaştırma imkanı verdi. “Swinging” ya da “switching” (es değiştirme) ve “grup seks”  İngiltere’de olduğu kadar olmasa da, Türkiye’deki çiftlerimde de artık karşılaştığım bir olgu. Psikoterapi merkezime, psikanalitik çift terapisi için gelen çiftlerde, yaşadıkları evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsel ilişkilerin, bir yandan kendilerine güvenlerini arttırarak ruh sağlıklarını güçlendirirken ve bazı durumlarda cinsel olgunlaşmayı sağlarken, diğer yandan da taraflarda güvensizlik, değersiz hissetme ve ihanet gibi duygular yaratarak evliliklerini olumsuz yönde etkilediğini görüyorum.

    1900’lerin başından beri psikanaliz, insan davranışının ancak kapsamlı bir psikolojik analizle tam olarak anlaşılabileceğini ve değerlendirilebileceğini öne sürer. Analizde analizanın kişisel tarihi, kişiliğinin yapısal bileşenleri, bilinçdışı dinamikleri, insan ilişkileri, düşlemleri ve ruhsallığının diğer kompleks yönleri hesaba katılmadan davranışlarının anlamı sadece speküle (tahmin) edilebilir. Benim klinik deneyimlerim de bana, evlilik dışı ilişkilerin ne “hastalıklı”, “nevrotik” veya “düşmanca” ne de “sağlıklı” ve “adaptif” (uyumlu) olarak değerlendirilebileceğini gösterdi. Her ilişkide aldatmanın farklı bilinçdışı anlamları vardır. Analizde bir davranışın doğru ya da yanlış olup olmadığına karar vermeden, yani bir yargıya varmadan onun bilinçdışı anlamına bakarız.

    Günümüz çiftlerinin bazı problemleri: Sosyal Medya ve İnternet 

    Yazının başında da belirttiğim gibi kliniğime çift terapisi için gelen (evli olan ya da olmayan) çiftlerin çoğunun başvuru sebeplerinin ‘aldatma’ olduğunu görüyorum. Yaşanan bu aldatmaların çoğu da Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformları ile tanışma aracılığıyla tanışan kişilerle gerçekleşiyor. Bu kişiler eski okul ve iş arkadaşları olabildiği gibi yeni tanışılan kişiler de olabiliyor. Günümüz evliliklerinde sadık kalmanın da bu yüzden zorlaştığını düşünüyorum. Sosyal medya ve İnternet aracılığıyla yeni ilişkiler, yeni heyecanlar bulmak çok kolaylaştı. Bugünün evli çiftler narsisizmlerini, egolarını (grandiosity) ve erotik açlıklarını uyaran pek çok sosyal medya kanalına maruz kalıyor. Buna ek olarak ‘açık evlilikler’ ve ‘swinging’, ‘switching’ gibi diğer heyecan uyandıran alternatif cinsel deneyimlere ilişkin sosyal medyada artan oluşumlarla benzeri ilişkileri yaşamak kolaylaştı ve bu tarz ilişkiler yaygınlaşmaya başladı.

    Evliliğin, tarafların birbirini yargılaması, geciktirilmiş haz duygusu ve bıktırıcı günlük rutinlerine karşılık, evlilik dışı -yasak ilişkide- yaşanan heyecan, narsisistik haz ve hayranlık duyulma ihtiyacının karşılanması göz önünde tutulduğunda, bunun pek çok kişi için daha çekici olması bizi şaşırtmamalı. Yasak ilişki libidinal (cinsel enerji) haz duygusunu tatmine yöneliktir, ancak bu da kişide bilinçdışı çatışma yaratmadan olmaz. Bir yanda bizi ‘yargılayan ego’muz diğer yanda bilinçdışı -yani farkında olmadığımız- motivasyonumuz bilinçte çatışma yaratır. Bu da kişide suçluluk ve kendini affettirme isteği olarak kendini gösterir. Terapiye başvuran pek çok çift için temel motivasyon, duyulan suçluluk duygusu ve karşı tarafa kendini affettirme isteğidir. Çoğu kez aldatan taraf, eşinde yarattığı travmatik deneyimden dolayı kendini sorumlu hisseder ve terapistten beklentisi bu hasarın onarılmasında yardımcı olmasıdır. 

    Burada, aldatma konusunda analitik çift terapisinde ortaya çıkan bazı majör temalardan ve bununla ilgili bilinçdışı çatışma kaynaklarından bahsetmek istiyorum. Her ne kadar her ilişki için bilinçdışı sebepler farklı ve kişiye özgün olsa da klinikte aldatma konusunda en sık tekrarlayan ilişki dinamiklerinin aşağıdakiler olduğunu düşünüyorum. Bunlar pek çok aldatma vakasını anlamamızda yardımcı olabilir. 

    Ensest tabusu

    Bazı evliliklerde yaşanan problemlerden biri de tümgüçlü (omnipotent) anne ya da baba arayışında ensest tabusuyla yüz yüze gelinmesidir. Eşin psikolojik olarak ebeveyn rolüne bürünüp karşı tarafı ruhsal olarak besleyen, rahatlatan, anlayan ve seven kişi yerine geçtiği durumlarda eş kolayca bilinçdışında anne ya da baba yerine konabilir. Böyle olunca da evliliklerinde cinsellik ensestiyöz yani ‘yasak’ olarak deneyimlenebilir. Böyle bir durumda eşini cinsel olarak arzulamak bilinç düzeyinde huzursuzluk yaratır ve kişi bunu eşine karşı cinsel isteksizlik olarak hisseder. Bunun yerine cinsel ihtiyaçlarını evlilik dışı ilişkilerde karşılamaya yönelebilir.

    Yargılayan egoyla (superego) savaş 

    Ensest tabusuyla bağlantılı olarak ebeveynle çatışmalı ve baskıcı bir ilişkisi olan kişi evliliğinde ebeveyn rolüne bürünmüş eşiyle ilişkisinde bu çatışmayı canlı tutar ve baskıya karşı savaşır. Pek çok kişi evlilik ilişkilerine, çocukluklarından kalma ‘psikolojik bağlanma’ problemlerini, özellikle ebeveynlerle bağlanmada yaşanan sorunları taşır. Anne babalarıyla deneyimledikleri gibi, ihtiyaçları olan sevgi ve ilgi ödülünü almak için eşlerini de memnun etmeye çalışırlar. Ancak ya hak ettikleri ödülü alamadıklarını düşündüklerinde ya da kendilerini onların sevgisine muhtaç, bağımlı, küçük ve güçsüz hissettiklerinde, otonomisine müdahale edildiğini hisseden bir ergen gibi anne ya da baba figürüne karşı misillemeye geçebilirler. Bu misilleme, anne ya da baba figürüne karşı bilinçdışında yaşanan çatışmanın eşini aldatarak eyleme geçmesiyle gerçekleşir. Bu tür hastalar, isyankâr davranışlarından dolayı hissettikleri bu suçluluk duygusundan kurtulmak için farkında olmadan (bilinçdışında) eşlerinin suçlarını yakalayıp kendilerini cezalandırılmalarını sağlar. 

    Simbiyotik unite (bir elmanın iki yarısı)

    Türkiye’deki evliliklerde oldukça sık görülen bir durum olan ‘simbiyotik’ birliktelikte adeta bir elmanın iki yarısı gibi hisseden eşler duygusal olarak birbirlerine ‘bağımlı’dırlar. Her şeyi birlikte yaparlar, kendilik imajları ve kimlikleri çok kırılgandır; duygusal olarak ayrışamadıkları için birbirlerini domine etmeye ve kontrole başlarlar. Sürekli birbirlerinden ilgi ve olumlama bekledikleri için çatışma başlar. Eleştiriye ve ilgisizliğe karşı hassasiyet geliştiren bu kişiler evlilik ilişkilerinde sürekli aşağılandıklarını ve hakarete uğradıklarını hissetmeye başlarlar. Simbiyotik bağdan kurtulmanın ve kendini bağımsız hissetmenin bir yolu da evlilik dışı ilişki kurmak olur. Fakat yine de asıl eşe duyduğu ‘bağımlı’ olma durumundan kurtulamazlar ve isyankâr ergenler gibi suçlarını itiraf edip anne/eşten affedilmeyi beklerler.

    Ruhsal ya da Cinsel Biseksüellik 

    Her ne kadar hepimizde her iki cinsiyete yönelik karakteristikler aktif ya da pasif olarak var olsa da bazılarımızda bu çatışma daha şiddetlidir ve evlilikte kendini ‘evlilik dışı’ ilişkilerle gösterebilir. Biseksüel çatışma yasayan kişi çoğu kez iki partnere ihtiyaç duyar; örneğin birinde kendini daha maskülen diğerinde de daha feminen hisseder ya da birinde daha dominant diğerinde daha pasif bir rol alabilir.

    Bitirirken…

    Kısaca özetlemek gerekirse eşini “ensestiyöz kişi” ya da “cezalandırıcı superego” figürü olarak deneyimleyen; “biseksüel çatışma” yaşayan ya da “simbiyotik bağı” koparmaya çalışan kişiler bu bilinçdışı çatışmalarını evlilik dışı ilişki yaşayarak dışsallaştırmış olurlar. Her ne kadar bu yazı psikanalitik tedaviye gelen çiftler üzerine olsa da umarım bahsi geçen bazı ilişki dinamikleri genelde evlilik dışı ilişkileri anlamada bir fikir verebilmiştir. 

  • Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Herkes kaçmak istiyor ama kimse hareket etmiyor! Kendimizi mi kandırıyoruz?  
    Son zamanlarda birçok insanın dilindeki, kaçma isteği bazen seans odalarına taşınır hale geldi. Bu çoğu zaman “bıktım artık söylemleri” ile başlayan ve kaçma düşleri ile sonlanan  bir söylem halinde şekillenir oluyor.  Bu düşüncelerin ne zamandan beridir hayatınızda olduğunu sorsam  cevap çoğunlukla  senelerdir olur.  Senelerdir var olan gitme isteği ve eylemsizlik…
    İnsan beyni  ihtiyaçlarını fark etme, tasarlama ve yönelme ile işler. Oysa bu söylemlerde sürekli bir eylemsizlik ve eylemsizliğin getirdiği sıkışma hisleri mevcut. Hayatımızda bunu yaşadığımızda sıkışma hisleri eylemsizlik ile birlikte çaresizlik algısı yaratabilir ve işler gitgide karmaşık hale gelebilir. Bir süre sonra bir eylem yapma isteğimizin farkındalığı bizde kalır ve isteğimizi yerine getiremediğimiz için de gün be gün depresifleşebiliriz.
    Peki neden gitmiyoruz?  Ya da gidemiyoruz?
    Bunu düşündüğümüzde birçok somut “bahane” sayabilirsiniz. “bahane” diyorum çünkü bunlar ne kadar mantıklı nedenler de olsalar başka inanç ve duyguların yansımasıdır. 
    Şu anda yaşadığımız bize acı çektiren ve bıktıran her neyse bunun kurtuluşu gelecekte olmalıdır diye düşünürüz. Bu bir taraftan umut taşır ve hayatı devam etmemizi sağlar .  Diğer taraftan yapılacak iş geleceğe ertelenir. 
    Bazen içinde yaşadığımız hayatın gelecek versiyonu  o kadar tehlikeli görünür ki bu yaklaşan gelecekten kaçmak isteriz fakat şu anda hala tehlike ile yüzleşmemişizdir ve yaşayabiliyoruzdur bu adım atmamıza engel teşkil eder. İleriye doğru atılan her adım aynı zamanda bilinmezliğe de yaklaşmak, risk almak ve sorumluluk almak demektir ve bütün bunlar düşünüldüğü an çok daha ağır bir yük gibi hissedilir. Birçok duyguyu birlikte deneyimleriz. 
    Bu iş yerinden gideceğim bıktım artık ! 
    Peki ne zaman?
    Bilmiyorum 
    Nereye 
    Bilmiyorum 
    Bu iş yerinde bazı konulardan çok sıkıldın ve başa çıkmakta zorluk çekiyorsun, içinden biri sanki koşarak uzaklaşıyor ama sen kaldığının farkındasın değil mi?
    Evet 
    Kaçtığını düşlemek seni bir nebze duyguna uyumlu davrandığın hissini verip rahatlatıyor sanırım. 
    Peki kaldıramadığın Neyin acısı?

    Bu küçük konuşma size belki tanıdık gelmiştir.  Hissedilen acıyı düşünmemek ve kaçış fantezisi kurmak acıyı hissetmeme çabasından başka bir şey değildir.  Oysa o acıya ve  onu anlamaya ihtiyacımız var, acıyı hissetmeden,  nerden kaynak aldığını görmeden ileriye hareket etmek gerçek bir eylem halini almayacaktır.  Hayatınızın şu anki tıkanma kaynaklarının sizde farklı kökenleri var ve bunları bulmalısınız.

    Uzman Klinik Psikolog Nuray Sarp Kulkara

  • Febril konvulsiyon

    Febril konvulsiyon

    FEBRİL KONVULSİYON

    Altı ay, beş yaş arası çocuklarda santral sinir sistemi enfeksiyonu veya başka bir etken bulunmaması koşulu ile ateş sırasında ortaya çıkan nöbetler ‘Febril Konvulsiyon’ olarak tanımlanır. Febril nöbet geçiren hastaların büyük çoğunluğu bu yaş grubu içinde olsa da nadir olarak daha küçük ve daha büyük yaşlarda da ortaya çıkabilir.

    Febril nöbetler, çocukluk yaş grubunda en sık gözlenen konvulsiyon nedeni olup, genel olarak toplumun %1-5’inde görüldüğü bilinmektedir. Febril konvulsiyon geçiren bir çocuğun ailesinde %30’lara varan oranda nöbet geçirme öyküsü vardır. Ailenin bir çocuğunda Febril Konvulsiyon ortaya çıkmış ise ikinci çocukta olma olasılığı %10-20 olarak bildirilmektedir.

    Ateş rektal ölçüme göre 38 derecenin üzeri kabul edilmektedir. Nöbetler, genellikle enfeksiyonun erken döneminde, ateş yükselme eğiliminde iken görülür. Ancak bazı aileler ateşin yükseldiğini farketmezler, çocuk hastaneye getirildiğinde ölçümle saptanabilir.

    Etken büyük oranda viral enfeksiyonlardır. Orta kulak iltihabı (Otitis media), üst solunum yolu enfeksiyonları, rosela infantum, ishal (akut gastroenteritler) sırasında gözlenmektedir. Aşı ve Şigella enfeksiyonu konvulsiyon eşiğini düşürmektedir.

    Febril nöbetlerin çoğu jeneralize olmakla beraber, tonik (kasılma), klonik (titreme-atımlar), atonik (yığılmak, pelte gibi olma) ve nadiren myoklonik (sıçrama) tipte olabilir. Nöbetler genellikle 5 dakikadan kısa sürer. Nöbet sonrası derin bir uyku dönemine benzeyen postiktal dönem görülebilir.

    Febril nöbetler, özelliklerine göre başlıca 2 grup altında toplanmaktadır.

    A. Basit Tip Febril Konvulsiyon

    1-Nöbetler jeneralizedir

    2-15 dakikadan kısa sürer

    3-24 saat içinde tekrarlamaz

    4-Nöbet sonrası nörolojik bulgu yaratmaz

    B. Komplike Tip Febril Konvulsiyon

    1-Nöbetler fokaldir

    2-15 dakikadan uzun sürer

    3-24 saat içinde tekrarlar

    4-Todd paralizisi (vücüdun bir yarısında 1-4 saat süren geçici felç hali) gibi nöbet sonrası bulguları olabilir.

    Febril Status: tek bir uzun nöbetin veya bilinç açılmadan peş peşe gelen kısa nöbetlerinin süresinin 30 dakikanın üzerinde olması durumudur.

    Febril Konvulsiyon geçiren bir hastaya yapılabilecek laboratuvar tetkikleri,

    -Tam kan sayımı, hemokültür

    -Rutin biyokimya tetkikleri

    -Lomber ponksiyon (belden su alma)

    -EEG

    -Kranial görüntüleme

    Ancak bu tetkiklerden hastanın öykü ve muayene bulgularına göre, hasta için gerekli olanlar istenir. Basit Febril Konvulsiyonda enfeksiyon nedeninin araştırılması dışında genellikle hiç bir tetkik önerilmemektedir. Diğer yandan komplike Febril Konvulsiyon geçiren hastanın bulgularına göre tetkikler genişletilebilmektedir.

    Febril Konvulsiyonların ayırıcı tanısında ilaç zehirlenmeleri (intoksikasyonları), aspirasyonlar, senkop atakları (ağlarken nefes tutma ve refleks anoksik nöbetler) ve çocukluk çağı ciddi miyoklonik epilepsi (Dravet’s sendromu) akla gelmelidir.

    Febril konvulsiyon sonrası EEG çekimi rutin bir tetkik değildir. Febril nöbetin tekrarı ve prognoz hakkında fikir vermez. Ancak Febril Konvulsiyon ayırıcı tanısında yer alan diğer durumların dışlanması amacı ile çekilebilir. Eğer endikasyon görülürse genellikle 20 gün sonrasında istenmektedir. Nadir durumlarda erken EEG istemi bulunulması doktorun insiyatifindedir. Ancak erken çekilen EEG de geçici bazı bozukluklar görülebileceğinden, bu tür bulguları olan hastalarda kısa bir süre sonra tekrar EEG çekimi yapılması gerekmektedir.

    Febril Konvulsiyon sonrası kranial görüntüleme rutin istenilmemekte, doktorun ayrıcı tanı yapma ihtiyacı duyduğu durumlarda istenilmektedir. Lomber ponksiyon, merkezi sinir sistemi infeksiyonu (menenjit, ensefalit) şüphesi olan hastalara yapılmaktadır.

    Prognoz: Geniş toplum çalışmalarında, Febril Konvulsiyon geçiren hastaların büyük çoğunluğunda uzun dönemde prognozun iyi olduğu söylenmektedir. Febril Konvulsiyon geçirilmesi çocuğun zekasını, okul başarısını, hareket kabiliyetini değiştirmez.

    Sadece Febril status geçiren hastalarda %5 oranında hasar kalabileceği bildirilmiştir.

    Febril Konvulsiyonnun tekrarlama oranı çeşitli risk faktörlerine, tedavi tipine bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. İlk nöbetten sonra tekrarlama insidansı ortalama %30-40 olarak bildirilmekte, oysa bu oran üçüncü nöbetten sonra %90 a çıkmaktadır. Nöbet hastaların %50’sinde ilk 6 ay, %75’inde ilk 1 yıl içinde tekrarlamaktadır.

    Nöbetin tekrarlama ihtimalini arttıran risk faktörleri mevcuttur.

    1. İlk nöbetin 12 aylıktan önce geçirilmesi
    2. İki nöbet arasında iki aydan kısa süre olması
    3. Düşük ateşte nöbet geçirilme öyküsü
    4. İlk nöbetin komplike olması
    5. Ailede febril konvulsiyon öyküsü olması
    6. Ailede epilepsi (Sara) hastalığının olması
    7. Nöbetten önceki ateş ile nöbet arasındaki sürenin kısa olması.

    Çocukluk çağı epilepsi olgularının %15’inde, öncesinde Febril Konvulsiyon öyküsü olduğu bildirilmektedir. Febril Konvulsiyon geçiren çocukların da %1-6’inde daha sonra epilepsi ortaya çıkar.

    Tedavi

    Hasta ateşlendiğinde yapılması gerekenler:

    · Ateşini ölçülmesi,

    · İnce giydirilmesi,

    · Ilık banyo yapılması (Çoğu kez çocuklar soğuk su ile yıkanarak ateş düşürülmeye çalışılmaktadır, bu ise periferik kollapsa yol açıp santral ateşi daha da yükseltmektedir) (Kolların ve bacakların hızla soğuması burada bulunan sıcak kanın beyin ve gövdede toplanmasına bu da ateşin daha çok yükselmesine neden olmaktadır.)

    · Ateş düşürücü verilmesi,

    · Takip eden çocuk doktoru ile temasa geçilmesi

    Nöbet geçirir iken Evde Tedavi

    · Sakin olunmalı, nöbetin öldürücü ve hasar bırakma ihtimalinin çok çok düşük olduğu bilinmeli,

    · Çocuk sol yanına çevrilmeli (başı ile birlikte) böylece rahat nefes alması sağlanır.

    · Ağzını açmak için zorlanmamalı

    · Ateşin düşürülmesine çalışılmalı

    · Nöbet 5 dakikadan uzun sürer ise rektal diazepam fitili ile daha önce belirlenen dozda araya girilmeli

    Hangi durumlarda hastaneye başvurmak gerekir:

    · Rektal diazepam yapılmış ise veya nöbet 10 dakikadan uzun sürüyorsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması önerilir.

    · Febril nöetlerin ilk 24 saat içinde tekrarlama riski %16 olup, bunun yarısı ilk 2 saat içindedir.

    Önleyici Tedavi

    · Profilaktik (önleyici) tedavi sadece nöbetin tekrarlama riski üzerine etkili bulunmuştur. Epilepsi gelişimini ve nörolojik defisit oluşumunu engellediğine dair bir çalışma yoktur.

    · Bu nedenle, genellikle basit-iyi huylu Febril Konvulsiyonlarda profilaktik tedavi gerekmez.

    Uzun süreli ilaç tedavisi

    Febril konvulsiyonlar genelde benign (iyi huylu) seyirlidirler. Bu nedenle uzun süreli devamlı antikonvulsiyon uygulanımı risk taşıyan gruba verilmelidir.

    Tercih edilen ilaç fenobarbitaldir. 3-5mg/kg/gün 2 doza bölünerek verilir. İkinci tercih edilebilecek antikonvulsan valporik asittir 20-25mg/kg olarak verilmektedir. Nöbet tekrarını önlemede iki ilaç eşit etkinliğe sahiptir.

  • ZEKA TESTLERİ NEDİR ? NE İÇİN KULLANILIR ?

    ZEKA TESTLERİ NEDİR ? NE İÇİN KULLANILIR ?

    Eğitim, klinik ve mesleki bir çok alanda kullanılan zaka testleri kişinin akıl yürütme, muhakeme yapma , kavrama gibi zihinsel fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla dizayn edilmiş psikolojik testlerdir.
     Bu testlerin amacı kişinin entellektüel potensiyeli hakkında bir fikir elde edilmesini sağlamaktır. Bu testler bir takım test bataryasından oluşmaktadır.
    Farklı farklı becerileri ölçen bir çok zeka testi bulunmaktadır ancak bu testler bazı yönleriyle  birbirlerine benzemektedirler. Bu nedenle farklı iki zeka testinin aynı sonucu vermesini beklemek kimi zaman  çokta doğru olmayabilir.
    Zeka testi uygulaması sırasında kişinin tamamlaması gereken bölümler vardır. Bu bölümler, sözel olarak sorulan soruları  cevaplama, matematiksel işlem yapma ve el-göz koordinasyonunu gerektiren çeşitli görevleri içermektedir. Bazı bölümler zaman kısıtlaması içerebilir ve kişinin yapabileceği en hızlı şekilde bu bölümleri tamamlaması gerekebilir. Sorular  kolaydan zora doğru şeklinde sıralanmaktadır.
    Zeka testileri uygulama sonrası elde edilen bilgiler, kişinin entellektüel becerileri hakkında uzmanlara bilgi verir. Bu bilgiler test uygulanan kişinin hangi alanlarda başarılı olduğu ve hangi alanların geliştirilmesi gerektiği ile ilgili bilgi sağlar. Örneğin el göz koordinasyonu bölümünde  ve sözel sorular bölümünde başarılı olan bir öğrencinin sayısal bölümde başarısız olması bu öğrencinin  akıl yürütme , ilişkilendirme alanlarının geliştirilmesi konusunda yardımcı bir bilgi sağlayabilir. 
    Mental retardasyon ve üstün zekalı kişilerin tespitinde de bu testler kullanılmaktadır. Özellikle çocukların akademik başarıları açısından bu test sonuçları önemlidir. Hafif-Orta ve ağır zeka geriliği tespiti öğrencinin akademik başarısızlığının nedenine ışık tutarak kendi zihinsel becerilerine uygun eğitim alabilmesi adına yönlendirici olabilir. Aynı şekilde üstün zekalı öğrencilerin tespitinde de kullanılarak kendi zihinsel süreçlerine hitap eden eğitim kurumlarında eğitim alabilmeleri adına yönlendirici olabilir.
    Yaygın olarak kullanılan zeka testleri Stanford-Binet Zeka testi, Wechsler- Yetişkin ZekaTesti (WAIS), ve Wechsler-Çocuk Zeka Testi(WISC-R) ‘dir. 
    Stanford-Binet Zeka Testi  2 yaştan yetişkinlik yaşına kadar her yaşa uygulanabilmektedir. Yaş grubuna göre belirli becerileri ölçmektedir. Wechsler-Yetişkin Zeka Testi(WAIS) 16 yaş üzeri kişilere uygulanmaktadır ve klinik alanda yaygın olarak kullanılmaktadır. Wechsler-Çocuk Zeka Testi(WISC-R) 6-16 yaş aralığına uygulanan bir testir.
    Bu testler bir  uzman, öğretmen veya ailenin gerekli görmesi üzerine test eğitimi almış kişilerce  uygulanabilir.

    Aile Danışmanı Psikolog 
    Büşra Epözdemir