Etiket: Tek

  • Bilinçli Ebeveynler Okulu nedir?

    Bilinçli Ebeveynler Okulu nedir?

    Bilinçli Ebeveynler Okulun farklılığı:

    Çocuk gelişimi, aile iletişimi, Evlilik iletişimi, kişisel gelişim gibi olguları bütünsel ele alıp, interaktif diyaloglar halinde grup terapisi motifli, ödül ceza kuramının dışında üçüncü bir yol arayan, anne ve babaların farkındalığını güçlendiren ve ortak öğretilerimiz üzerinden hareket eden pedagojik seminerler bütünü.

    Hem Bilinçli ebeveyn yetiştiriyor hem de her yerde bilinçli ebeveynlere destek veriyor. Ulusal bir aile eğitimi seferberliği ile uzun yıllar boyu devam edecek ve kendi içinde de eğitimci çıkaran toplumsal proje.

    Bilinçli ebeveynler okulunda neler öğretiliyor? 11 konu başlığı altında topladık.

    1. Çocuğun dünyaya gelişi Mars gezegenini keşfetmeye benzer.

    2. Bilinçli anne kimdir? (Kişisel problemlerimizi organize ederek çocuk yetiştirmenin ipuçları

    3. Çalışan annenin tükenmişlik sendromu,

    4. Hangisi daha çok korumacıdır. Kartal mı? Türk annesi mi?

    5. Masallar ve travmalar- Kırmızı Başlıklı Kız

    6. İhmal ve istismardan çocuğu korumak – çocuğa karşı tutum – çözüm için önemli adımlar,

    7. Çocuklara açılan kapı: Oyun oynamak

    8. Anne mi çocuğa, çocuk mu anneye bağlı?

    9. Alt ıslatma, Tırnak yeme, Kekemelik, Agresyonun altındaki sebepler

    10. Bağımlılıklarımızın altındaki yalnızlıklar (Okul sorunları, İnternet, Tv, Tablet vs)

    11. Bir ebeveyn klasiğinden öteye bir adım atmak

    Neden adı bilinçli ebeveynler?

    Bilinçli Ebeveyn olmak, çocuk gelişimi kitaplarını çok okuyup araştırmaktan öte sevgimizi filtresiz koşulsuz ve kararında vermektir. Yani sevgimizi bir başarı veya yeteneğe bağlamadan yalnızca çocuğumuz olduğu için vermeliyiz. Bakın o zaman tüm kapılar nasıl birer birer önümüzde açılıyor. Ebeveyn için bilinçlenmek; kendi hayallerini, hayal kırıklıklarını, çocuğunun hayallerini, umutlarını, korkularını, gelişimini, beklentilerini iyi analiz etmektir. Bunu yapabilmek içinde sevgisine ve pedagojik bilme sarılması gerekir.

    Eğitim ne kadar sürüyor?

    Eğitim iki aşamalı devam etmekte.

    1. Temel Bilinçli Ebeveynler Okulu Eğitimi: (0-15 yaş çocuk gelişimindeki 10 konu başlığındaki eğitimlerini alıyor. Her bir eğitim 2’şer saat interaktif sürmekte. Kişiler gruplar halinde veya bireysel olarak ta bu eğitim, danışmanlığa katılabiliyor.)

    2. İleri Eğitimci Ebeveyn Okulu Eğitimi: (Ebeveynler Toplam 70 saat eğitim, süpervizyon alarak Bilinçli Ebeveynler Okulu projesinde Eğitmen olabiliyor. Grup çalışması olarak devam etmekte.

    Başvuran ailelerin ortak sorunu nedir?

    Hepimiz en kutsal varlıklarımız olan çocuklarımızı doğru yetiştirmek için uğraşmaktayız. Hepimizin ortak sorunları (ülkesel, çevresel, ekonomik, kültürel, göç, afet, terör…) sorunları olduğu gibi aynı zamanda kendi ailemize özgü sorunlarımızda mevcut (Hastalıklar, kayıplar, ölümler, taşınma, şiddet, bağımlılıklar, ayrılıklar… gibi) tüm bu sorunların içinde çocuklarımıza iyi bir gelecek vermek için uğraşıyoruz. Bu sorunların içinde bazen kendimizi, bazen de çocuğumuzu unutabiliyoruz. Tüm bu sorunları daha an hasarla atlatmak isteyen aliler bize başvuruyor. Hep birlikte beraberce öğreniyoruz, öğretiyoruz.

    Bir ergenle başa çıkmanın yolları nedir?

    Bir ergenle neden başa çıkalım. Ergen dediğimiz şey başa çıkılacak bir stres topu veya başka bir şey değil. Ergenlik çok özel bir çağdır ve bu çağı çocuk ne kadar ailesi ile birlikte dayanışma içinde geçirişe yetişkinliğe o kadar hızlı, tutarlı ve başarılı geçiş yapar. Ergenlikle başa çıkmaktan öte unuttuğumuz ergenliği tanımakla yola çıkıyoruz. Çocuklukta bize öğretilenler ile bizim gözlemlediklerimizin farklı, özgün ve çıplak bir şekilde dışa vurumu olarak görüyoruz. Ergenle yaşamak çok keyiflidir yeter ki dinlemeyi ve algılamayı bilelim.

    Çocuklarla da çalışma yapılıyor mu?

    Bilinçli Ebeveynler okulu yalnızca ebeveynlerle çalışma yapmakta. Biz ebeveynler yani kaynak bir şekilde daha duru, özgün, huzurlu olduğu zaman o kaynaktan beslenen çocuklarımızda o denli mutlu olabiliyor. Bu eğitimin amacı; ebeveynlerimize farklı bir bakış açısını geliştirmek. Çocuklar bölümü profesyonel danışmanlık ve terapi gerektiren bir durum.

  • Meslek Seçiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Meslek Seçiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Uzun bir maratondan sonra zorlu sınavları başarıp, sıra acaba hangi mesleği okusam daha mutlu, daha başarılı, daha çok para kazanırım diye düşünmeye geldi.

    Meslek seçerken hangi kriterlere bakarız? Okuyacağımız mesleği hangi kriterlere göre seçeriz diye, geçen sene 4  farklı ilçede, devlet ve özel okulunda okuyan 100 LYS ve LGS sınavına yeni giren öğrencilere S. Konsept Danışmanlık olarak yandaki soruları sorduk ve sonuçları aldık.  Ankette ki sonuçlarda gösteriyor ki üniversite adayları mutlu olabileceği meslek ve hayalindeki meslek şıklarını değil, kendisine dayatılan, telkin edilen meslekleri seçiyor veya gelecekteki mesleği ile şans topu oynuyor.

    Meslek seçerken çevremizdeki herkes bizi etkiler veya biz çevremizdeki kişilerin düşüncelerini öğrenmek için uğraşırız. Bu da gösteriyor ki aslında idealize ettiğimiz mesleğimiz yok ve kendi yeteneklerimizin farkında değiliz.

    Meslek seçmek, sevgili seçmeye veya ev seçmeye benzemiyor, çünkü evi belli bir süre sonra satabilir, kiralayabilirsiniz. Bu kadar çok opsiyonumuz olmasına rağmen evin sağlamlığına, kredi olanaklarına, alt yapısına, işçiliğine, komşuluğuna bakıp öyle yatırım yaparız. Peki, meslek seçiminde neden bu kadar titiz davranamıyoruz?

    Bunun birçok sebebi muhakkak ki vardır, lakin en büyük sebeplerden biri, kendimizi iyi tanımamamız ve kendimizle karşı öz saygının yeteri kadar güçlü olmaması. Bu yüzden çevremizdeki kişiler bizim meslek seçimimizde söz sahibi olabiliyor. Kendi geleceğimiz hakkında ne kadar az söz sahibi olduğumuzu görmek bu anlamda üzücü.

    Söz konusu mesleğimizi seçerken hangi kriterlerimiz var? Para kazanmak, az çalışmak, çok gezmek, ailenin dediğini okumak veya baba mesleğini yapma gibi şıklar ön plana çıkıyor.

         Meslek Anketi Sonuçları

    1. HANGİ MESLEKTE DAHA ÇOK PARA KAZANACAĞIMI ÖĞRENİRSEM ONU SEÇERİM………………………………………………………………………………16

    2. HANGİ MESLEK DAHA POPÜLER ONA BAKARIM………………………….12

    3. HANGİ MESLEKTE DAHA ÇOK GEZERİM……………………………………10

    4. HANGİ MESLEKTE DAHA AZ ÇALIŞIRIM……………………………………..14

    5. HANGİ MESLEK BENİ MUTLU EDER……………………………………………7

    6. AİLEMİN SÖYLEDİĞİ MESLEĞİ SEÇERİM……………………………………..8

    7. BİLMİYORUM……………………………………………………………………….12

    8. KAÇ PUAN ALIRSAM ONU SEÇERİM…………………………………………..10

    9. ÜİVERSİTEYE GÖRE MESLEK SEÇERİM……………………………………….6

    10. HEP HAYALİMDE …. OLMAK VARDI ONU SEÇERİM……………………………5

    Meslek seçimini yaparken bunlara dikkat etmekte fayda var

    1 . Günde 8-10 saat o mesleği  yapacağınızı düşünün ve bu kadar uzun bir süre geçireceğiniz bir meslekte başarılı olabilmek için çalışacağınız mesleği sevmenin en büyük koşul olduğunu unutmayın.

    2. Meslekte kariyer planınız var mı, varsa, kariyer basamaklarını analiz edin.

    3. Mesleğin çalışma alanı (ofis, laboratuvar, hastane, adliye, açık alan, kapalı alan, deniz yolu, hava yolu, karargah gibi fiziki olgular), sizin çalışma ve yaşam şeklinize ne kadar uyuyor?

    4. Mesleğin gerektirdiği yetenek, beceri ve inisiyatifleri alabilecek yapınız mevcut mu?

    5. Yapacağınız mesleğin etik, sosyal ve yapısal yönü sizin yaşam biçiminize ne kadar uyuyor?

    6. Mesleği seçerken hobi olarak düşünmeyin. Bilfiil günde 8 saat çalışacağınız, üretebileceğiniz bir çalışma platformu olarak algılayın.

    7. Mesleğin gelecek 10 yıl içerisindeki öngörülen iş olanakları.

    8. Mesleği düşündüğünüzde dahi heyecanlanıp planlar yapabiliyor musunuz? Bu çok önemli

    9. Mesleğin sizin duygusal, sosyal ve ailesel yaşantınıza etkilerini düşünün

    10. Mesleğin içerdiği şiddet, şüphe, matematik, analiz, sorgulama, konsantre olma, bütünsel düşünme, koordinasyon, organizasyon, bireysel yetenek, yaratıcılık, tekdüzelik, emir komuta zinciri, yazı  yazma, oyunculuk, düzenli sistematik çalışma gibi olguların sizin yaşamınzdaki negatif ve pozitif etkilerini düşünün.

    11. Mesleği okurken yan dal yapma şansının olup olmadığını araştırın.

    Tüm bu 11 maddeyi tek tek analiz edip, çoğunlukla olumlu duygu ve düşüncelere giriyorsanız, meslek seçiminde bir adım daha doğru yerde olabilirsiniz. Önemli bir ayrıntı daha, tüm bu maddeleri düşünürken kendinizi küçük, negatif gibi görüp algılamayın. İstediğiniz zaman birçok şeyi başarabilecek güce sahipsiniz. Sevdiğiniz ve mutlu olduğunuz meslekte başarılı olabilmeniz için tüm bu açıklamaları yapmaktayız. Üniversite seçerken okulun bilimsel, akademik yapısını, uluslararası geçerliliğini, öğrencilere sunduğu sosyal ve mesleki olanakları, kampüsünü, diplomanın geçerliliğini, öğrenimin  özgür yapısını, üniversitenin bağlı bulunduğu il ve ilçenin sosyal, kültürel yapısının da aynı zamanda size uygun olması gerek. Ebeveynler çocuklarını ister istemez yönlendirirler. Ebeveynlerin tutumu çocuklarının seçtiği veya okumak istediği meslekleri  

    yargılamadan saatlerce yargılamadan saatlerce onlarla çocuklarının da beğendiği, sevdiği, saygı duyduğu birileriyle beraber konuşmaları. Çünkü yargılamadan konuşulan konular çocukların kafasına daha iyi oturur.

                       Örneğin:

    • NEDEN BU MESLEĞİ/BU ÜNİVERSİTEİ KUMAK İSTİYORSUN?

    • ÜNİVERSİTELİ OLMAYI SENİN AÇINDAN BANA BİR ANLATIRMISIN?

    • BU MESLEĞİ YAPAN BİR TANIDIK VAR MI?

    • MESLEĞİN HANGİ YANI SANA ÇOK CAZİP GELİR?

    • PARA AKZANMAK NE DEMEK?

    • AZ ÇALIŞMAK NE DEMEK?

    • HAYALLERİN NELER? SON BİR YIL İÇİNDE HAYALLERİN İÇİN NELER YAPTIN?

    Bu tür konuşma şekillerinde bir yere varmaya çalışmayın, yalnızca düşündürün ve onun      düşüncelerini öğrenin, şaşırın, düşüneceğim deyin, farklı bir bakış açısı deyin. Tüm bu yaklaşımlar çocuklarımızın doğru meslek seçiminde önemli bir faktör.

    Hayaller ve gerçeklik arasındaki en büyük ayrım kişinin kendisini iyi tanıması, son birkaç yıl içinde hayalleri için pratik uygulaması, gününü değerlendirme şekli ve özgürlüğünü. İşte tüm bu olgular bir araya geldiğinde mutlu ve başarılı mesleği seçmeyi oluşturabiliyor.

    Çocuklarımızı sınavlarda iyi bir puan alsın diye dershanelere, okullara göndermenin yanı sıra, belirli aralıklarla psikoloğa, öğrenci koçlarına götürmek çocuklarımızın bakış açılarını pozitif anlamda değiştirecektir.

    Çocuklar ve bizim geçmişimiz, ne de bizim geleceğimizdir. Çocuklar bir birey olmak için bizim tarafsız, yargısız davranışlarımızı bekleyen ve kendi

    Özgür geleceklerini kaygısız oluşturmak isteyen emanetlerdir. Unutmayın bizim tecrübelerimizin temeli, yaptığımız yanlışlardır. Tecrübelerimizi sık sık anlatıp, onların doğrularını azaltmayalım.

    HAYALLERİN VE GERÇEKLİK ARASINDAKİ EN BÜYÜK AYRIM, KİŞİNİN KENDİSİNİ İYİ TANIMASI, HAYALLERİ İÇİN PRATİK UYGULAMASI, GÜNÜNĞÜ DEĞERLENDİRME ŞEKLİ VE ÖZGÜNLÜĞÜ. TÜM BU OLGULAR BİR ARAYAGELDİĞİNDE, BAŞARILI MESLEĞİ SEÇMEK KOLAYLAŞABİLİYOR.

  • ‘TSOTSI’ FİLMİ İÇİN PSİKOLOJİK BİR DEĞERLENDİRME

    ‘TSOTSI’ FİLMİ İÇİN PSİKOLOJİK BİR DEĞERLENDİRME

    Tsotsi, Yönetmenliğini Gavin Hood’un yaptığı, 2005 Güney Afrika yapımı bir film. Athol Fugard tarafından kaleme alınan roman, aynı isimle filme uyarlanmış. Güney Afrika Johannesburg’da çekilmiş olan filmin konusu da bu şehirde geçmekte. Yapıldığı 2005 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü’nü almış, 2006 yılında ise Yabancı Dilde En İyi Film Altın Küre Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

    ‘Johannesburg’da yaşayan ve küçük suçlar işleyen Tsotsi, bir gün bir soygun işinde bir adamı vurur ve kaçmak isterken arabasını almak istediği bir kadını da vurur ancak arka koltukta bir bebekle karşılaşır. Bebeği de alıp kaçan Tsotsi’nin hayatı değişecektir.’

    Filme, çocuk gelişimi, zor hayat koşullarının insan hayatına yansımaları, gelişimde çevre, aile ve ekonomik koşulların etkileri, gelişimin her dönem ve koşuldaki biçimleri, çocukların maruz kaldığı olumsuz hayat koşulları ve bunların sonucunda suça yönelimleri/yönelmeleri gibi pek çok açıdan bakmak mümkün. Bu çalışmada ise bağlanma kuramları ve ayrılma bireyleşme süreçleri ve çocuk suçluların psikolojileri açısından filme bakış gerçekleştirilerek, kısa bir değerlendirme sunulacak.

    İnsan hayatında, bebeklikten başlayan süreç, tüm ilişkilerin konsantre ve dinamik bir kaynağı olarak hayatın her döneminde tekrarlayan bir modla taşınır ve yaşanır. ‘Erken dönemde yaşanan olayların, nasıl olup da kendilerini takip eden, hemen hemen her şey üzerinde bu derece önemli bir etkiye sahip oldukları sorusu’ ise sadece psikoloji ve nörobiyolojinin değil tüm bilimlerin temel sorularındandır. ‘Nasıl oluyor da erken dönem deneyimler, özellikle de diğer insanlarla duygulanımsal deneyimler, gelişmekte olan bir bireyin sürekli artan işlevsel kapasitelerinin sonucu olan yapısal gelişim şablonlarını belirliyor ve organize ediyor.’ (Schore, 2012: 1)

    Erken dönem bağlanma stillerinin ve duygusal yaşantıların duygu repertuarı gelişiminde özellikle sağ beyinde ve limbik sistemde etkili olduğu artık bilinmektedir. (Goleman, 1996: 37, 38; Bowlby, 2012: 158; Kernberg, 2014: 233) Schore bunu şöyle ifade eder; ‘kişiliklerimiz sol beyinde değil sağ beyindedir.’ (Schore, 2012: 97)

    Filmin başkarakteri Tsotsi, (Güney Afrika dilinde serseri veya sokak canisi anlamında) travmatize olduğu olaylar zincirinden, bir suçluya dönüşerek kaçmış ama sonra çaldığı arabada bulduğu bebek ve bebeğin bakımı dolayısıyla yaşadığı duygusal deneyim onu geçmişe götürmüş ve erken çocukluğuyla yüzleşmesiyle beraber bir sağaltım yaşamıştır. Dikkatimizi çeken şey ise Tsotsi’nin bu sürecinde etkili olan temanın annesiyle yaşadığı duygusal bağ -ki Bowlby’nin de dediği gibi ‘anne ve çocuk arasındaki bağ her zaman mevcuttur ve neredeyse değişmez’- ve annenin ona olan yaklaşımıdır. (Bowlby, 2012: 102) Her ne kadar bu durum babanın şiddeti ile sarsılıp kopmuş olsa da çocuk her zaman bu bağı ve etkileşimi (örtük olarak) içinde taşımış ve bu yoğun yaşanmışlık bir gün tekrar hayatının anlamını bulmasına ve bulunduğu olumsuz durumdan kurtulmasına sebep olan başat etki olmuştur. Anneyle gerçekleşen ve duygusal hafızada merkezi bir yer tutan deneyim, hem olumlu etkiler taşımakta hem de bu duygusal etkileşimi babanın kesintiye uğratmasına bir tepki olarak öfkenin eyleme vurumusayılabilecek kaçış ve suça gidişe de sebep olmuş gibi görünmektedir.

    ‘Bağlanma’, kavramı uzun yıllar bilimsel araştırmaların konusu olmuştur. Çok sayıda deneysel çalışmanın yanısırakolaylıkla birçok canlıda ‘anne ve yavrusu’ arasında gözlenebilen en temel davranışlardan biridir de aynı zamanda. Nesne ilişkileri kuramcılarına göre de bu ilk ilişkisellik hayat boyu örnek model olarak diğer ilişkilerimize yansımaktadır. ‘Bağlanma davranışı bir insanda, dünya ile daha iyi başa çıkabildiği düşünülen ve iyi tanınan bir başka bireye yakınlığı elde etmek veya o yakınlığı korumak şeklinde sonuçlanan herhangi bir davranış biçimidir.’ (Bowlby, 2012: 34)

    Bağlanma davranışının gelişimdeki etkisi ve sağlıklılığı, ayrılma veya ayrışmayı da bir o kadar önemli kılmaktadır. Fakat bunlardan başka, filmden ilhamla da bu ayrılmanın ayrılma olmayıp kopma olarak deneyimlenmesi ise başka patalojik rahatsızlıklara sebebiyet vermektedir. Sevilen birinin ani kaybının veya ondan kopmanın, özellikle ‘küçük bir çocuğun sevdiği anne figüründen ayrılmasının sıklıkla patolojik yas tutma sürecine zemin hazırladığı’ bilinmektedir. (Bowlby, 2012: 66)

    Tsotsi, arabada bulduğu bebekle beraber, duraksamaya uğramış gelişimsel kendiliğinin keşfine çıkarak bir tamir ve onarım sürecine girer. Hayatın içinde olan ayrıntılara dikkat kesilir ve duygularını, ilişkilerini ve en önemlisi kendiliğini tanıyıp anlamaya çalışır. Jeffrey Magnavita’nın, başarısız bir olgunlaşma varsa büyümek gerekiyordur dediği gibi Tsotsi de bulduğu bebekle bu deneyimi ve süreci yaşar. Örnek olarak, bebeği beslemesi için götürdüğü bayan bebeğin ismini sorduğunda o güne kadar annesinden başkasının kullanmadığı kendi ismini söyler.

    Tsotsi,kendi bağlanma sürecini bebek üzerinden ve eş-zamanlı olarak bebeğe de bağlanarak (yansıtarak) yaşar. Filmin sonuna doğru bu fazlasıyla öne çıkar. Tsotsi, bebeğin babasını öldürmeye kalkışan arkadaşını öldürerek de aslında babasıyla olan çatışmasına bir atıf ve bağışlamada bulunmuş olur. Babasının şiddeti karşısında annesini ve evini terk eden Tsotsi bir yandan da bunun suçluluğunu ve kaybolmuş çocukluğu ve anne & kedilik bağının kaybının da telafisi için çabalar.

    ‘..bilinçli suçluluk, ister normal, ister nevrotik olsun; vicdan azabıyla ilişkilidir. Bu da genellikle kaybedilen nesneye yönelik eylemler, ihmal ya da terkedilmenin getirdiği saldırgan davranışın bilinçte pişmanlık şeklinde görünümüdür. Pişmanlık, onarımı oluşturan itici güçtür; kaybedilen nesneye yönelik gerçek ya da imgelenen saldırganlığı telafi etme ya da giderme çabası içerisinde tersine çeviren itkidir. Ancak, telafinin ötesinde, kişinin kişisel değişim, yapıcı eylem ve bundan sonrasında “daha iyi bir insan” olma çabası yoluyla bir bedel ödeyerek arınmaya yönelik çoğalan bir itki de söz konusu olabilmektedir. Pişmanlık ve suçluluk, Melanie Klein’ın öne sürdüğü gibi onarıcı dürtünün kaynağıdır. (Kernberg, 2014: 287)

    Kahramanımız filmin sonunda kendi ayrışma bireyleşme süreçlerini tamamlar ve bebeği ailesine teslim eder. Bu aynı zamanda sorumluluğunu üstlenme ve kabullenme demektir çünkü artık sosyal bir birey olma yolunda bir tavır sergilemiş ve kanuna teslim olmuştur. Mahler’in değindiği gibi ‘Ayrılma- bireyleşme süreci; kesin ve kimi bakımlardan yaşam boyu sürecek bir bireyliğe ulaşmak, ve belli bir nesne sürekliliği derecesine ulaşmak’ olarak iki yönlü bir görevle yüklüdür. Tsotsi de kendi hikayesinde bu görevi tamamlamış,‘kendilik açısından, benin kapsamlı bir yapılanmasını ve üstben öncüllerinin oluşmaya başladığını gösterecek şekilde ebeveynin taleplerinin içselleştirilmesinin açık işaretlerini’ göstermiştir. (Mahler, Pine ve Bergman, 2012: 140)

    Son olarak bir öneri bağlamında birkaç şey söylemek gerekirse; öncelikle kişisel farkındalıkları artırmak; empati yeteneğini güçlendirmek, bireysel gelişim için sorumluluklara hakkıyla yönelebilmek adına eğitim ve yardım/destek faaliyetlerini önemsemeyi sayabiliriz.

    Eğer sevgi; kızgınlık, yakınma ve öfkenin altında boğulmamışsa ve zihne sağlam bir şekilde yerleştirilmişse, diğer insanlara duyulan güven ve insanın kendi iyiliğine olan inancı çevreden gelen darbelere dayanan bir kaya gibi olacaktır. Gelişimi böyle bir çizgide seyretmiş bir kişi, daha sonra mutsuzluk baş gösterdiğinde, sevgileri mutsuzluğunda onun için güvenilir bir yardımcı olacak o iyi anne babayı içinde muhafaza edebilecek ve dış dünyada, zihninde onları temsil edebilecek kişiler bulabilecektir. Düşlemde durumları tersine çevirme yetisiyle ve insan zihninin önemli bir özelliği olan, başkalarıyla özdeşim kurma yetisi sayesinde insan kendisinin de ihtiyaç duyduğu yardım ve sevgiyi başkalarına verebilir. Böylelikle kendisine huzur ve doyum sağlayabilir. (Klein, 2012: 256)

    Bu doyuma ulaşmış bireyler kendileri, sosyal çevreleri ve sorumlu oldukları bireyler / işler /seçenekler adına faydalı birçok şey üretebilir, yapabilir ve başarabilirler.

  • EVLİLİK VE ÇİFT TERAPİSİ

    EVLİLİK VE ÇİFT TERAPİSİ

    Evlilik terapisi, çift terapisi ve ilişki terapisi; bireylerin birbirleriyle kurdukları yakın ilişkileri desteklemeyi hedefler.

    -Aile üyelerinden birinin alkol ya da madde kullanımı

    -Çocuk ve ergenlerin davranış bozuklukları ya da sorunları

    -İhmal ve şiddet uygulama

    -Boşanma ya da ayrılık kararı alma

    -Evlilik ya da ilişkiyi kurtarma

    -Sağlıklı bir ayrılma süreci

    -Duygusal istismar

    gibi farklı duygusal ve psikolojik problemlerde evlilik terapisi ihtiyacı doğabilir.

        Bireysel terapi evlilikle ilgili sorunları çözmede yetersiz kaldığında, eşlerden biri ya da her ikisindeki sorunun başlangıcının evlilikle ilgili olaylarla bağlantısı olduğunda ve çatışma halinde olan bir çift evlilik terapisi istediğinde eş terapisi düşünülür.

        Dışarıdan bakıldığında bireysel gibi görünen psikolojik rahatsızlığın altında bir evlilik sorununun yatması muhtemeldir ve eşlerden biri bu durumu kabul etmekte zorlanabilir.

        Evlilik/çift terapisinin amacı; çiftlerde kendini ve eşini anlamayı öğrenmektir. Dolayısıyla iletişim kurmayı öğrenmek en temel amaçtır. Çiftler değişime ve gelişime açık oldukları sürece çözülemeyecek sorun yoktur.

        Evlilik terapisinde ele alınan konulardan bazıları:

    -Eşlerin birbirini bağımsız, kendine has bir insan olarak görebilmeyi öğrenmeleri, birbirlerini olduğu gibi kabul edip hoş görebilmelerini sağlama

    ele alının konulardandır.

    -Eşlerin ; birbirleriyle  arkadaşlarıyla ve aile büyükleriyle ilişkilerinin düzenlenmesi

    -Çatışmaları fırsata çevirmeyi öğrenme, iletişim becerilerini artırma

    -İlişkinin güçlü yanlarını fark etmeyi sağlama

    -Ailede yaşanan çatışma ve uyumsuzlukların çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini ele alma.

        Sağlıklı bir ilişki elbette tartışmaların olmadığı bir ilişki anlamına gelmez. Nitekim tartışmanın olmadığı bir ilişki düşünülemez. Ancak tartışmalar; ilişkiyi güçlendirmekten çok yıkıcı etkiler bırakıyorsa o noktada önlem alınması gerekir.

    İletişim ve ilişkide yapılan en büyük hatalardan biri duygularımızın nedenini kendimizde  de aramak yerine hep dışarıda aramaktır. “Beni üzdün”, “Beni kırdın”, “Beni mutlu et” yaklaşımı yerine “Beraber nasıl mutlu olabiliriz” yaklaşımına büründüğümüzde pek çok sorun kendiliğinden çözülecektir. “Ben” demek yerine “Biz” diyebilmek ve “Biz” olmayı başarabilmek çok şeyin üstesinden gelecektir.

    Evlilik terapisinde mutlu bir evlilik için yapılması önerilen yöntemlerden biri de “üç maymunu oynamak”tır.  Günümüzde “üç maymunu oynamak”  ifadesi insanın gördüğü, duyduğu, bildiği şeyleri “çıkarı için” görmemiş, duymamış, bilmiyormuş gibi yapması anlamında kullanılmaktadır. Oysa “üç maymun oynamak” Japonya’daki bir tapınakta resmedilmiş olan bir öğretidir. Tapınağın duvarındaki kabartmada biri gözünü, diğeri kulağını, diğeri de ağzını kapatmış üç maymunla tasvir edilen bu öğretinin özü “kötüye bakmamak, kötü olanı dinlememek ve kötü şeyler söylememektir.”  Yapılması gereken tek şey eşin yaptığı her hatayı görüp yüzüne vurmamak, söylediği her kötü sözü duyup karşılık vermemek ve kötü konuşmamaktır.

        Evliliklerin ilk birkaç yılı zordur. Birbirinden farklı iki kişinin aynı çatı altına girmesi beraberinde birtakım anlaşmazlıkları getirebilir. Ancak bu noktada çiftlerin birbirini olduğu gibi kabul etmesi, birbirlerini değiştirmeye çalışmaktan çok birbirlerini anlamaya odaklanması büyük önem taşımaktadır.

        Evliliğin ilk yıllarında uyumsuzluk, çatışma ve ayrılık riski yüksektir.  Bu dönemi atlatan çiftlerde çocuk sahibi olduktan sonra da evlilikte çatışmalar görülebilmektedir. Ailede yaşanan çatışma ve uyumsuzluklar çocuk psikolojisini doğrudan etkilemektedir. Çocukta gelişen psikolojik sorun tamamen bireysel bile olsa, tedavide ebeveynlerin işbirliği ve birlikte hareket etmesi çok önemlidir. Bundan dolayıdır ki evlilik terapisi bu noktada yine tedaviye destek olacaktır.

        Eğer  bir evlilikte ‘iyi ki’ lerle başlayan cümlelerden çok ‘keşke’lerle dolu cümleler yer alıyorsa bir uzmana başvurmak gerekmektedir.

  • Çocuğunuzun erken dönemde öğrenme yeteneğini nasıl geliştirirsiniz?

    Çocuğunuzun erken dönemde öğrenme yeteneğini nasıl geliştirirsiniz?

    Bir yenidoğan beyni yaşamın ilk 3 yılında inanılmaz hızlı bir gelişim gösterir. Öyle ki bir saniye içinde 700 yeni sinir bağlantısı oluşur. Bebeğinizin gelişen beyni birçok faktörden etkilenir. Bunlar, bebeğinizin kurduğu ilişkiler, deneyimler ve çevredir. Peki anne-baba olarak bu gelişimiz siz nasıl etkileyebilirsiniz? Bebeğinizin öğrenme işlevini nasıl destekleyebilir siniz? Bu konuyla ilgili sizlere her gün 1 ipucu vereceğiz. Unutmayın sağlıklı bebekler, sağlıklı toplumları oluşturur.

    Erken öğrenme

    Bebeğiniz doğumdan itibaren öğreniyor; sizi öğreniyor, kendini öğreniyor ve çevresini öğreniyor.

    Dil ve iletişim: Bebekler çevreleriyle iletişimi çeşitli sesler çıkararak, ağlayarak, ve bedenlerini hareket ettirerek kurarlar. Bebeğiniz ilk kelimelerini 1 yaş civarında kullanmaya başlar. 3 yaşına geldiğinde ise 3-5 kelimeli cümleleri rahatlıkla kurabilir.

    Siz nasıl destekleyebilirisiniz?

    • Bebeğinizi izleyin ve onun nasıl iletişim kurduğuna dikkat ederek, ihtiyaçlarını ve duygularını anlamaya çalışın.

    • Bebeğinizin çıkardığı sesleri ve kelimeleri tekrarlayarak onunla konuşun.

    • Okuyun, hikaye anlatın ve şarkı söyleyin. Böylece bebeğiniz yeni kelimeleri rahatlıkla öğrenebilir.

    • Yaşamda onunla paylaştığınız her anı ona anlatın.

    Düşünme becerileri: Çocuğunuz oyun oynayarak ve araştırarak dünyanın nasıl işlediğini öğrenir. Oyunla birlikte bebekler ve çocuklar sorun çözme becerilerini geliştirirler.

    Siz nasıl destekleyebilirisiniz?

    • Bebeğinizin oyuncaklarını incelemesine izin verin; bırakın sallasın, açsın, kapatsın

    • Günlük rutin olayları eğlenceli oyun saati haline dönüştürün. Örneğin; banyo zamanı, ıslak/ kuru veya batma / çıkma kavramlarını öğrenebileceği bir alandır.

    • Çocuğunuzun ilgi alanlarını keşfedin ve destekleyin ; çocuklar ilgi duydukları aktiviteler esnasında daha güzel öğrenirler.

    • 3 yaşına yaklaşan çocuğunuza ne düşündüğünü sorabilirsiniz. Örneğin birlikte okuduğunuzun hikayedeki kızın neden güldüğünü sorabilirisiniz.

    Kendini kontrol edebilme becerisi;

    3 yaşa yaklaşırken, çocuğunuz duygularını ve hareketlerini kontrol etmeyi öğrenir. Beklemeyi, paylaşmayı ve arkadaşlarıyla olan sorunlarını çözmeyi öğrenir.

    Siz nasıl destekleyebilirisiniz?

    • Çocuğunuza duygularını anlaması için konuşma fırsatı verin ve duygularını siz dile getirin.

    • Onlara seçme şansı verin. ‘’Önce dişlerini mi fırçalayalım yoksa kitap mı okuyalım?

    • Çocuğunuz üzgün olduğunda siz sakin olun.

    Özgüven

    Çocuğunuz çok özel olduğunu, sevildiğini, neşeli ve yetenekli olduğunu öğrenir. Eğer kendilerini iyi hissederlerse, daha çok özgüvenli ve sosyal yaşamda ayakları üzerinde duran çocuklar olurlar.

    Siz nasıl destekleyebilirsiniz?

    • Çocuğunuzun başarabildiği şeyleri dile getirin;’’ düğmeyi bulup oyuncağını çalıştırdın ne güzel’’

    • İyi bir sorun çözücü olarak yetiştirin.

    • Bazı işlevleri kendi kendine yapmasına izin verin.

    • Onu denemeler yapması için cesaretlendirin.’ ‘Basket atabilmek için çok çabalıyorsun, bazen başarılı olmak için çok çabalamak gerekir.’’

  • Antenatal hidronetfoz ( anne karnında böbrek genişlemesi)

    Antenatal dönemde ultrasonografinin (US) kullanımının yaygınlaşması ile hidronefrozlu (HN) olguların tanınmasında dramatik değişiklikler olmuştur. Tanı kriterleri ve gebeliğin süresi ile değişmekle birlikte, antenatal hidronefrozun (AH) sıklığı yaklaşık % 0.5-5.4 arasında değişmektedir. Tüm AH olgularının % 17-54’ünü ise bilateral olguların oluşturduğu bildirilmektedir. Antenatal hidronefroz tanısı alan bir olguda hastalığın gidişi daha çok alta yatan tanı ile ilişkilidir. Bu olguların doğumda ve doğum sonrasında % 41-88’i tamamen gerilemektedir. Cerrahi müdahale gerektiren ürolojik hastalık oranının ise % 4.1-15.4 arasında olduğu ifade edilmektedir. Özellikle vezikoüreteral reflü (VUR) tanılı hastalarda idrar yolu enfeksiyonu (İYE) oranları birkaç kat daha yüksek saptanmaktadır. Burada öncelikli olan acil cerrahi girişim gerektiren HN olgularını belirlemektir. Diğer önemli bir nokta uzun dönem izlem veya elektif şartlarda cerrahi girişim gerektiren HN olgularını minimal invaziv görüntüleme ve girişim gerektiren geçici HN olgularından ayırt etmektir..

    Doğum öncesi böbrek pelvis ön-arka çap (PÖAÇ) kullanılarak AH tanısıkonmalı ve aynı yöntemle evrelendirilmelidir. Doğum öncesi AH öyküsü olan olgular ve PÖAÇ 2. trimesterde 4 mm ve üzeri, 3. trimesterde 7 mm ve üzeri olan tüm olgular doğum sonrası değerlendirilmeye alınmalıdır.

    Ağır ürolojik anomali saptanma olasılığı yüksek olan bebekler doğumdan sonra hızla, bir Çocuk Nefroloj Merkezine yönlendirilmelidir. İntrauterin dönemde tek taraflı hidronefoz saptanan olgularda 3. trimester boyunca bir kez , çift taraflı hidronefroz saptanan olgularda ise alt üriner sistem obstrüksiyonunu düşündüren (oligohidroamniyos, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış mesane) bulguların varlığına göre değişmek üzere doğuma kadar ayda bir kez US yapılmalıdır.

    İntrauterin dönemde tanısal ve tedavi edici girişim sadece alt üriner sistem obstrüksiyonu varlığında düşünülmelidir. Girişim kararı deneyimli merkez/ekip tarafından, her olgunun ayrıntılı değerlendirilmesinden sonra verilmelidir. Sadece bu işlemler için deneyimi olan merkezler ile hastalar birebir değerlendirildikten sonra düşünülmelidir. Gebeliğin 20. haftasından sonra hiçbir AH olgusunda -böbrek dışı hayatı tehdit eden bir problem yoksa- gebelik sonlandırılmaz .

    ANTEATAL HİDRONEFROZ, DOĞUM SONRASI (Değerlendirme-Tanı-Yaklaşım)

    AH öyküsü olan tüm yenidoğanlar yaşamın ilk haftasında değerlendirilmelidir

    Doğum sonrası ilk değerlendirmede evreleme PÖAÇ ölçümünün ilk 3-7 gün içinde usg ile ölçülerek yapılması gerekir

    Doğum sonrası ilk hafta yapılan US normal olsa bile sonraki değerlendirme, izlem ve evreleme yapılmaya devam edilmeli ve USG 4-6. haftada tekrarlanmalıdır.

    Doğum sonrası ilk 4-6 hafta ısrar eden HN’lu bebeklerin izleminde, sonraki US değerlendirmelerin ne kadar sıkılıkla yapılacağı, pelvikaliksiyel dilatasyon derecesi veya bunun artış oranı (SFU evre artışı ve/veya PÖAÇ’nda artış) veya üreter dilatasyonu ya da kortikal incelme gibi HN’un ağırlık göstergelerine göre belirlenmelidir

    Miksiyosistoüreterografi (MSUG) aşağıdaki 3 durumda çekilmelidir ( HALK ARASINDA SONDALI FİLİM)

    a) Alt üriner sistem obstrüksiyonu (çift taraflı hidronefroz, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış boşalması yetersiz mesane, dilate posterior üretra) bulguları olan bebeklerde yaşamın 1-3 günü içerisinde

    b) Doğum sonrası US’lerde tek veya çift taraflı PÖAÇ>15 mm ve SFU evre 3-4 veya üreter dilatasyonu olan bebeklerde 4-6 haftası içerisindE

    c) AH saptanmış ve izleminde ateşli İYE geçiren bebeklerde idrar steril olduktan sonra MSUG çekilmelidir

    Diüretikli renografi, aşağıdaki 2 durumda yaşamın 6-8 haftası içerisinde çekilmelidir. Tercihen 99mTc- mercaptoacetyltriglycine (MAG3) kullanılmalıdır. Değerlendirmede diferansiyel fonksiyonlar ile birlikte renogram eğrisi dikkate alınmalıdır. İşlem US bulgularındaki kötüleşme bulgularına göre 3-6 ayda bir tekrarlanabilir

    Orta-Ağır tek veya çift taraflı HN (PÖAÇ>10 mm ve SFU evre 3-4) olup VUR saptanmayan hastalar

    b) Derecesi ne olursa olsun dilate üreteri saptanan ve VUR saptanmayan hastalar diüretikli reno grafi ile değerlendirilmelidir

    Cerrahi ile birlikte değerlendirilmesi gereken hastalar (Tablo 4), (30,42).

    a) Alt üriner sistem obstrüksiyonu (çift taraflı hidronefroz, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış boşalması yetersiz mesane, dilate posterior üretra) bulguları olan bebekler

    b) Birinci yılın sonunda 4 ve 5. derece VUR olarak kalan bebekler

    c) Tekrarlayan İYE’lere neden olan VUR’lu ve böbrek parankimde yeni skar geliştiren bebekler

    d) Diüretikli renografi de radyonükleid yarılanma ömrü (t1/2) >20 dakikadan uzun bulunan, akıma izin vermeyen ve/veya obstrüksiyon saptanan tarafta diferansiyel böbrek

    fonksiyonunun % 40’dan düşük bulunan bebekler.

    e) “d” maddesindeki bulgulara sahip ancak karar verilemeyen bebeklerde US bulgularında ağırlaşması olan veya diferansiyel fonksiyonunda % 5-10 daha bozulma gösteren bebekler

    f) Dilatasyonu ağırlaşan veya fonksiyonu bozulmaya devam eden çift taraflı HN’u olan veya soliter böbrekte HN saptanan bebekler cerrahi ile birlikte değerlendirilmelidir

    Tablo 1. AH’lu hastalarda ayırıcı tanı

    Etiyoloji%

    Geçici hidronefroz 41-88

    Pelviüreterik darlık 10-30

    Vezikoüreteral reflü 10-20

    Üreterovezikal bileşke darlığı, megaüreter 5-10

    Multikistik displastik böbrek 4-6

    Çift toplayıcı sistem ± üreterosel 2-7

    Posterior üretral valv 1-2

  • Psikolog nedir?

    Psikolog nedir?

     
    Psikolog, üniversitelerin psikoloji lisans bölümünden mezun olan kişilerdir. Psikoloji mezunu olduktan sonra tek meslek sahibi olunamayan bölüm aslında psikolojidir, çünkü lisans eğitiminde insan ruh sağlığının tanımlanması, ayrışması, eğitimi alınır, ama bunlara yönelik kişiye, yardımcı olma becerilerini, kısaca terapi becerileri konusunda yeterli değildir. İnsanların ruh sağlığına destek olabilmek için klinik psikolog olmak gerekir. Klinik psikolog olabilmek için lisans sonrasında terapötik eğitimler alınır.
    Psikoloji mezunu, uzmanlığını eğitim, adli, endüstri, gibi pek çok alanda eğitimler alarak geliştirebilirken insanların ruh sağlığına destek vermek için de eğitimler alarak bireylere yaşamında baş etmekte zorlandıkları alanlarda yol göstermek yardım etmek için de terapötik beceriler alanında eğitim alınır ve klinik psikolog olunur. Özellikle klinik psikoloğun meslek yaşantısına paralel olarak eğitimleri de devam eder. Çünkü insanların yaşam koşulları da değişiyor dolayısıyla onlara uygulanan teknikler de değişmeli. 15 sene öncesinde çocuklar ağaçlara tırmanıp dizleri yara bere içinde olurken, günümüzdeki çocuklar saatlerce tabletleri ile oynuyor ve bir sivilce izine yara diyebiliyorlar dolayısıyla da değişen yaşam koşulları ile terapötik yardım şekli de değişiyor.
    Sıklıkla karıştırılan bir konu da psikolog ile psikiyatristtir. Psikiyatrist, tıp fakültesinden mezun doktorlardır ve genellikle psikoz diye adlandırılan şizofreni, bipolar gibi durumlarda ilaç veren hekimlerdir. Ancak psikolog da psikyatrist de kabullendiği ekol kuramında aldığı eğitimlerle danışanlarına terapotik yardımda bulunur.
    -bir psikoloğa kimler neden başvurur?
    Her şeyden önce ‘psikolojik destek alma’ kavramı Amerika ve Avrupa’ya göre bizim ülkemizde yeni yeni önemsenmeye başlayan bir kavramdır.
    Dolayısıyla da, ‘ insanlar bende ne var? Niye psikoloğa gideyim?’ ‘ben hasta mıyım? ’diye düşünebiliyor ve psikolojik yardım almaya soğuk bakabiliyor. Oysa ki psikoloğa gelenler kesinlikle düşünüldüğü gibi hasta olarak kabul edilmez.
    Her insanın hayatında baş etmekte sıkıntı yaşadığı problemler olabilir. Bu problemler karşısında kişi Pek çok insanın yaşam koşullarında karşılaştığı sıkıntılar vardır önemli olan bu sıkıntıların yaşam akışını etkilediği şiddettir. İnsan içinde bulunduğu problem durumun sadece bir kısmını görebilir, dışardan bakabilmeyi herzaman beceremeyebilir. Taraflı düşünebilir, arkadaş tavsiyesi de taraflı olabilir ancak psikolog desteği ile tamamen nötr ve sadece görüşme odasında kalacak bir ilişki ile sürdürülen terapi süreci öyle değildir.
    Terapötik süreçte, kişi Hayatındaki problemlere koşulsuz kabul çerçevesinde, farklı bakış açısı ile bakabilme ve kendindeki baş etme becerilerini, kendi gücünü görebilmesine, problemlerini çözebilme becerisini kazanmasına rehberlik yapılır.
    Duygularımız bizim hayatımızı nasıl etkiler?
    Biz insanların, duygularımızın şekline göre davranışlarımızı şekillendiren bir yapımız vardır. Eğer duygularımız olumsuzluk içerikli karamsar bir yapıya sahipsek hayatımızda var olan güçlü yanlarımızı göremez ve bunlardan destek alarak basamakları çıkamayız ama olumlu düşünerek ve yaşamımızdaki güçlü yönlerimizden destek alarak daha da güçlü olabiliriz.
    Genelde insan, yaşamında olumlu, başarılı olabildiği, güçlü olduğu yönlerini görme eğiliminde değildir. Olumsuz yönleri görme eğilimindedir. Problemlerimize tek bildiğimiz yoldan çözme eğilimimiz vardır. Halbuki her problemin çözümünde en az bir çözüm yolu daha vardır yeter ki farklı bakabilmeyi öğrenelim. Pencereden dışarı çıkmak isteyen bir sineği pek çok kez görmüşüzdür. Defalarca cama vurarak dışarı çıkmak ister ama her seferinde aynı yöntemi kullandığı için tekrar darbe alır ve tekrar darbe alır… böyle bir kısır döngünün içinde tekrarlar yapar ama sonuç alamaz..
    Biz insanlar o anki duygularımıza göre düşüncelerimizi yönlendiririz düşüncelerimiz de davranışlarımızı etkiler. Duygulara göre hayatımızı yönlendirmemiz de yaşamımızdaki probleminin olası kaynağının tek bir neden yerine farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini gözden kaçırmamıza neden olabilir, dolayısıyla psikolojik destekle problemine farklı bakış açılarından bakabilme ve farklı çözüm yolları üretebilme yeteneğini kazanabiliriz.
    Yaşanılan aynı bir problem karşısında her insanın tepkisi farklı olur bunda da geçmiş yaşantılar etkilidir. Bunu bir örnekle açıklarsak; ‘yolda bir tanıdığınızla karşılaşsanız ve çok yakından geçmiş olsa bile siz onu gördüğünüz halde o size selam vermese’ bu duruma pek çok kişi kendi yaşanmışlıkları doğrultusunda farklı tepkiler geliştirir. Olaylar karşısındaki algımız ve her insanın farklı algılaması, her bireyin kendi geçmiş yaşanmışlığının farklılığındandır. Kimisi boş verirken, kimisi anlayışla karşılayabilir, kimisi de ona kızabilir ya da kendisi için selam verilmeye değer bulunmadığı için selam vermediği kaygısını yaşayabilir. Bu karşılaşma durumunda selam verilmediğinde ilk önce duygularımız devreye girer yani, öfke, kızgınlık, kendimize karşı değersizlik hissi gibi.. oysa ki duygularımızı devreye sokmadan önce bu insanın bize neden selam vermemiş olabileceğine dair en az üç olası neden düşünebilirsek duygularımızın şiddetini, dolayısıyla da bizdeki yarattığı olumsuz etkiyi minimalize edebiliriz.
    Bu örneği başka bir örnekle çeşitlendirelim ve hayatımızın her koşulunda uygulanabileceğini gösterelim; akşam saat beşte bir arkadaşınızla bir yerde buluşmak için anlaştınız ve siz o saatte konuştuğunuz yere geldiniz, beklediniz beklediniz ve tam bir saat geçti arkadaşınız yok!! üstelik telefonu da kapalı!! Tam bir saat sonra arkadaşınız geldi.. ne hissedersiniz? Tekiniz ne olur? Sizi beklettiği için öfke mi? Başına bir kaza geldi diye kaygı mı? Peki bu olay sonrasında duygumuzu devreye sokmadan önce düşünce sistemimizi devreye sokalım. Çünkü tek bir olası sebebe odaklanıp kalırsak arkadaşımız geldiğinde geçerli bir sebebi olsa bile biz ona öfkemizi kusacağımızdan dolayı onu dinlemez ve onunla ilişkimizi bozabilir ve sonradan da pişman olabiliriz. Bir saattir arkadaşınız randevunuza gelmedi. Tek bir neden yerine en az 5 neden düşünelim bu gecikme için: 1. İşinde aksaklık oldu patronu göndermedi acil bir toplantıda ve dolayısı ile de telefonu kapalı. 2. Trafiğe takıldı şarjı bitti. 3. kaza yaptı ya da başına bişey geldi. 4. randevuyu unuttu. 5. size süpriz çiçek almak için çiçekçi arıyor. Gibi.. birden fazla olumlu da olumsuz da olabilecek sebepleri düşünürsek arkadaşınız geldiğinde duygularımız daha yumuşak daha kontrollü olabilir ve olası pişmanlıklarımızı azaltabiliriz. En azından gerçekten sizin için geçerli bir sebep yoksa bile bunu daha kontrollü bir şekilde ifade etmeyi becerebilirsiniz. Oysaki tek bir nedene odaklanırsak ki bu genelde bizim için en kötü olandır duygularımızı kontrol etmekte zorlanırız ve bundan biz zararlı çıkarız.
    Psikolojik olarak ruh sağlığımın iyi olduğunu nasıl anlarım?
    İnsan ruh sağlığını ayakta tutan üç temel direk vardır bunlardan birincisi; aile ve partnerle olan ilişkinin kişide yarattığı etkinin iyiliği, ikincisi; iş hayatından aldığı maddi ve manevi doyumun derecesi ve üçüncüsü; kişinin sosyal yaşama katılımı ve hobilerine ayırdığı zaman. Bunlardan herhangi birisinde bir eksiklik olursa kişinin ruh sağlığını ayakta tutan direk de eksik olur ve bir depremle karşılaştığında sarsıntı ile hasar alabilir.
    Çevremde arkadaşlarım varken neden bir psikoloğa gidip danışayım?
    Psikologtan aldığınız yardım ile arkadaşınızdan aldığınız yardım farklıdır. Terapi seansı sadece sizin saatinizdir o saatin öznesi sizsinizdir karşılıklı dertleşme değildir. Psikolog sizin özel veya sosyal hayatınızdan kesinlikle olmayacak birisidir. Terapi odasında konuşulanlar hayati bir tehdit olmadığı sürece sadece orada kalır. Psikolog hayatınızda yaşadığınız problemlere arkadaşınız gibi yanlı değil tarafsız nötr bir gözle bakar, sizi yönlendirmez, sizin kendiniz için en iyi olanı seçebilmenize fırsat verir.
    Psikolojik yardım alma süreci nasıl oluyor?
    Her bir oturum 45 ile 60 dk arasında değişebilen belli aralıklarda tekrarlanan bir süreçtir. İlk 3-4 oturum psikoloğun danışanın gözlüklerinden olabildiğince danışanın hayatına bakmaya çalışmasıyla başlar. Kişinin hayatında problemlerini nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlamaya çalışarak bu baş etme çabalarını başka güçlü yönlerinin farkındalığını göstererek farklı yollar olabileceğini denemesinde beceriler kazanmasına yol gösterir.

  • “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı.  “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.  

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir.

    Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorular bırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

         İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

     

                                                                       Uzman Dr. FİGEN KARACEYLAN ÇAKMAKCI

       Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı

  • Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Tartrazine marketlerden aldığımız hazır yiyecek ve içeceklerin, hatta eczaneden aldığımız ilaçların içeriğinde dahil bulunan bir maddedir.

    Tartrazin (E 102 veya E 102a) gıdalara sarı renk vermek için kullanılan katkı maddesidir. Katkı maddesi fiziksel sağlık sorunlarından zihinsel ve ruhsal sağlık sorunlarına kadar bir çok rahatsızlıkların tetikleyicisi ve sürdürücüsü olarak bilinmektedir (FDA,2010)

    • DEHB (Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu)
    • Migren
    • Uyku Bozukluğu
    • Anksiyete bozukluğu
    • OKB
    • Depresyon
    • Davranış bozuklukları
    • Kalp çarpıntısı
    • Egzema ve deri döküntüleri
    • Astım atakları, nefes alamama
    • Bulanık görme
    • Öksürük
    • Kusma, mide bulantısı
    • Tiroide bağlı rahatsızlıklar ve s.

    1989 yılında yapılan bir çalışmada İngiltere’deki ilaç formülasyonlarında renklendiriciler ve koruyucuların yaygınlığının değerlendirilmesi amaçlanmış ve ilaç üreticilerinden ilaç formülasyonları, özellikle renklendiriciler ve koruyucular hakkında bilgi vermeleri istenmişti. Bu süreçte toplamda, 2204 ilaç formülasyonu analiz edildi. Bunların 419’nun değişik katkı maddeleri içerdikleri saptandı. Araştırmaya göre bir çok ilacın yan etkilerinin asıl nedeni renklendirici ve koruyucularla ilişkilendirildi (Pollock et. al, 1989).

    Yapılan farklı bir araştırma tartrazin içeren ilaçlarla tedavi edilen 2210 kişiden 83’nün tartrazin maddesine karşı alerjisi olduğu ortaya çıkardı. Alerjiye sebep olan ilaçlar durdurulduktan sonra, semptomlar 24-48 saat içinde azalarak kayb oldular. Ayrıca bu maddeye karşı alerjik tepki gösteren kişilerin hiçbirisi aynı ilacın, tartrazin içermeyen markalarına karşı alerjik reaksiyon göstermediler (Bhatia, 2000).
    2009 ve 2010 yılında fareler üzerinde 2 küçük ön çalışma tartrazin maddesinin hızlı olmayacak şekilde sperm hücrelerini öldürdüğünü ortaya koydu (Live Science, 2009; 2010)

    Gebelik dönemi dahil mide bulantısı için reçete edilen ilaçlar, ağrıkisiciler ve s. bu veya başka katkı maddeleri, koruyucu ve renklendiriciler içermektedirler. (Lütfen, hekiminizin reçete ettiği ilaçları hekiminize danışmadan kesmeyiniz!. Eğer kullandığınız ilacın tartazin içerdiğini düşünüyorsanız,  hekiminizden tatrazin içermeğen farklı bir marka ile değişmesini isteyebilirsiniz).

    Yetişkin bir  insan bünyesinin bu tip maddeleri kaldıramaması ve bir sürü yan etkilerle karşılaşması olasılığı varken, anne rahminde olan fetusun gelişim aşamasında bu tür katkı maddeleri içeren yiyecek, içecek ve ilaçların kullanilmasi ne kadar doğru olur  sorgulamamız gerekir.

    İçeriği sarıya boyanmış tüm yiyecek, içecek, ve hatta ilaçlar tatrazin içermektedirler. Bazı ilaçlar farklı renklerle boyanmış olsa da, prospektüsünde tartrazin yani E-102, E-102a içerdiğini okuyabilirsiniz. Ayrıca marketlerde satılan bir çok ürünün tatrazin içerdiği üzerinde yazmaz.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu günümüzde pek çok çocuğun yaşadığı bir sorundur. Be bu sorun her geçen gün daha sık görülmektedir. Pek çok aile çocuklarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu şüphesi ile uzmanlara başvurmaktadır.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat eksikliği nedir?  

    Dikkatinin  yeterli düzeyde olamaması ya da dikkatini  kontrollü bir şekilde sürdürememesidir.

    DSM 5’e göre  dikkat eksikliği  bulgular şöyle sıralanmıştır:

    1-Çoğu zaman ayrıntılara dikkat etmez ve sürekli hata yapar

    2-Dikkati sürdürmede sıkıntı yaşar

    3-Çoğu zaman dinlemezmiş gibi görünür,

    4-Verilen görevleri yerine getirme de güçlük çeker,

    5-Organizasyon sorunu yaşar,

    6-Yoğun düşünme, zihinsel faaliyet gerektiren işlerden kaçınma veya bu tip işleri yerine getirmede, bu işleri yapmaktan hoşlanmama,

    7-Çoğu zaman etkinlik ya da görev için alınmış eşyalarını kaybetme,

    8-Dikkatin dış uyaranlarla çok kolay dağılması,

    9-Günlük işleri yerine getirmede unutkanlık.

    Hiparaktivite Bozukluğu nedir?

    Aşırı ve kontrol edilmesi güç ve herhangi bir amacı olmayan davranışlardır.

    DSM 5’e göre  Hiperaktivite  bulgular şöyle sıralanmıştır:

    1-Durduğu yerde duramaz; her tarafı oynar,

    2-Uzun süre bir yerde oturamaz,

    3-Sürekli  hareket halindedir, koşar ya da tırmanır,

    4-Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    5-Motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir

    6-Sürekli ve çok konuşur,

    Dürtüsel Davranışlar

    1-Karşıdaki kişi sorusunu, konuşmasını  bitirmeden cevabı verir,

    2-Beklenmesi gereken bir durum da sıra gerektiren bir işte sıkıntı yaşar.

    3- Sürekli başkalarının sözünü keser, araya girer.

    Nedenleri

    Kesin olarak nedenleri bilinmemekte birlikte, bu bozuklukla birlikteliği güçlü görülen durumlar şunlardır.

    a-Genetik faktörler

    b- DEHB’li kişilerin beyinlerinde bulunan neurotransmitterler maddelerin işlevlerinde bozulma

    c- Annenin gebeliği sürecinde alkol kullanımı, bazı ilaçların kullanımı, doğum sorunları ve gelişim gerilikleri,

    d- Travmalar  arasında gösterilmektedir.

    Görüldüğü üzere dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu semptomları çevremizde pek çok çocuk ve yetişkin insanda gördüğümüz belirtilerdir. Pek çok aile, öğretmen bu sorunlardan şikayetçidir. Tedavisi iki şekilde yapılmaktadır.

    A-ilaç tedavisi: bir çok hekim dikkat eksikliği ve hiperaktive bozukluğu için çeşitli ilaçlar önermektedir. Ancak ailelerin çoğu ilaca karşı gelmekte, ilaç dışı çözümler aramaktadır. Aslında hekimler de tek çare olarak ilaç önermemektedir. Ancak davranış terapisini bozacak bazı davranışların engellenmesi için ilaç önerilmektedir.

    B-Psikoterapi ve eğitim: tüm dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu durumlarında ilaç kullanılsın ya  da kullanılmasın sonuçta kullanılacak yöntem psikoterapi ve eğitimdir. Tedavinin kalıcılığını sağlamak, sosyal ve bireysel uyumu artırmak için psikoterapi ve eğitim önerilmektedir.

    • Bilişsel ve davranışsal psikoterapi
    • Aile,öğretmen, bakıcı, yakın sosyal çevrenin eğitimi
    • Dikkat eksikliğini azaltmak ve ortadan kaldırmak için dikkat geliştirme setleri ve faaliyetlerin artırılması
    • Sosyal uyumun artması için grup terapileri
    • İş uğraş terapileri ve etkinlikleri
    • Sportif faaliyetler, sosyal çalışmalar

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu sorunun ortadan kaldırılması için yalnızca psikoterapi ve eğitimden fayda beklemek biraz zordur. Uygun medikal ilaçlar ile birlikte yapılan terapinin en yüksek kazanç sağlayacağını düşünmekteyiz.