Etiket: Tek

  • AYRILMA ANKSİYETESİ

    AYRILMA ANKSİYETESİ

    Ayrılık anksiyetesi, kişinin bağlandığı kişiden veya evden ayrılamaması veya evden ya da kişiden uzaklaştığında yoğun bir kaygı ve huzursuzluk duyması ile tanımlanır. Bu bozukluk çocuklarda anneye ya da temel bakım verene yapışma, anneden uzakta olduğunda ağlama krizleri olarak görülür. Bu çocuklar okul çağına geldiklerinde okula uyum problemi gös- terebilirler. Ayrılma anksiyetesi olan çocuklar sabahları okula gitmemek için tutturabilir, hasta olduklarını söyleyerek okulu reddedebilir, okulun yarattığı stres sebebiyle somatik belirtiler yaşayabilir ve gerçekten de mide bulantıları, karın ve baş ağrıları yaşayıp devamsızlık yapabilirler. Bu bozukluk lise çağındaki ergenlerde de okuldan kaçma olarak görülebilir.

    Ayrılma anksiyetesi, temelini Bağlanma Kuramı’ndan alır. Bağlanma kuramı, anne ile bebeğin kurduğu güvene dayalı bağdır. Bebek doğumundan itibaren ilk iki yıl içinde tamamen anneye bağlı bir canlıdır; tehlikelerden korunmak ve hayatta kalmak için anneye muhtaçtır. Annenin bu dönemde bebeğin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılaması, ona sıcak ve güvenli bir ortam sunması güvenli bağlanmanın oluşması için elzemdir. Güvenli bağlanmada bebek, acıktığında doyurulacağını, ağladığında ilgilenileceğini, tehlikelerden korunacağını bilir.

    Bu, çocuğun ileriki yaşlarında dış dünyaya ve kendine duyacağı güven duygusunun ilk ve en önemli adımıdır. Çünkü güvenli bağlanma, çocuğun hayatı ve kendisini keşfederken ihtiyaç duyduğu tehlikeler- den uzak, güvenli ortamı sağlar. Böylece çocuk, dış dünyayı sakince inceleyebilir, keşif ve gözlemlerle öğrenebilir ve anneden faydalı geri dönütler alabilir.

    Anneye güvenli bağlanmış çocuklar, anneleri odadan çıktıklarında huzursuz lanırlar; anne geri geldiğinde de sevinç gösterirler. Daha büyük yaşlardaki çocuklar ise, huzursuzluk yaşasalar da annenin mutlaka geri döneceğini düşünerek kendi kendilerini sakinleştirebilir. Bu, güvenli bağlanmanın en büyük ayırt edicisidir.

    Ayrılma anksiyetesi de güvenli bağlanmanın olmadığı, çocuğun bebeklikte bakım verenine sağlıklı değil, kaygılı ve güvensiz şekilde bağlandığı durumlarda sıklıkla görülür. Bunun dışında, aşırı kaygılı/evhamlı/ korumacı ebeveyn tutumları, çocuğa gösterilen tutarsız ilgi veya sıcaklıktan uzak tutumlar, bebeklikte uzun süre ayrı kalma, çocuklukta yaşanan ayrılık temalı travmatik yaşantılar da ayrılma anksiyetesine sebep olabilir.

    Ayrılma anksiyetesinde okul reddi yaygınca görülse de çocuğun anneden ayrılamaması daha ön plandadır. Yapılan çalışmalar, ayrılma anksiyetesinde görü- len okul reddinin temelinde çocuğun okula gitmek istememesinden ziyade anneden ayrı bir ortamda bulunmayı kaldıramamasının olduğunu öne sürmek- tedir. Bu sebeple çocuklar okula gitse bile annelerinin onları okul bitene kadar beklemesini, pencereden baktığında görebileceği bir yerde durmasını talep eder. Daha ileriki yaşlarda da annelerine onların olmadığı bir ortamda zarar gelebileceği endişesiyle annelerinden uzaklaşamaz ve tek başlarına okula gitmekte zorlanırlar.

    Ayrılık anksiyetesinin önüne geçmek için bebekle 0-2 yaş arasında kurulacak olan güvenli bağlanma esastır. Aynı şekilde, memeden kesme ve tuvalet eğitimleri esnasında da güven veren ve sıcak tutum devam ettirilmeli, ama aynı zamanda tutarlı ve net bir biçimde sınır koyulmalıdır. Çocuğa yaşına uygun görevler verilmeli ve bu görevleri tek başına yapması teşvik edilmelidir.

    Aşırı korumacı davranılmamalı, çocuğun keşfetmesine ve hata yapmasına izin verilmeli; o keşfeder ve oynarken annenin onun güvende olması için gerekli şeyleri yapacağını ve gitse bile geri geleceğini bilmesi sağlanmalıdır.

    Kritik yaş aralığında (0-2) uzun süreli ayrılıklardan ka- çınmak gerekir; fakat 2 yaşından sonra çocuğu kısa süreli ayrılıklarla (yaşına uyumlu olarak belli bir zaman çocuğu bakıcıya bırakmak gibi) okula hazırlamak da oldukça önemlidir.Kaygılı çocuklarda aşamalı maruz bırakma ve aile terapisi; devamsızlık ve uyum problemleri olan ergenlerde de bilişsel davranışçı terapi de oldukça fayda vermektedir.

  • Psikoloğa deliler mi gider?

    Psikoloğa deliler mi gider?

    -“Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Kafam çok karışık..”

    -“Bir psikoloğa görün istersen.”
    -“Sensin deli.”
    -“Delilik değil ki bu. Konuşursun, rahatlarsın hem.”
    -“Aksam vakti elimi kana bulatma bak.”
    ….
    -“Gidecek misin?”
    -“Tamam tamam. Senin dediğin olsun. Tanıdığın psikolog var mı? Ücreti ne kadar?”
    -“Var var. … tl.”
    -“Sadece konuşacağız yani.”
    -“Evet, yardımcı olur mutlaka.”
    -“Ohoooo, iki muhabbete … tl mi olur? O versin bana … tl, bak ben neler anlatıyorum”

    Eminim psikolog tavsiye edilen pek çok kişi bu diyaloğa benzer tepkiler vermiştir. Bu yaygın bir düşünce ne yazık ki. Psikoloğa gitmeye hala günümüzde hakaret gibi bakan insanlar var. Sağlık denince akla beden sağlığı geliyor çünkü. Oysaki kendimizi sadece bedensel olarak kötü hissetmeyiz. Hemen hemen hepimiz yaşamımız boyunca depresyon, kaygı bozuklukları, yeme bozuklukları, aile içi çatışmalar ve iletişim sorunları, boşanma, kayıplar, çocuklarımızla ilgili sorunlar, yas gibi zorlayıcı yaşam olaylarıyla karşı karşıya kalmışızdır. Bazen olur ki, yaşamımızda karşılaştığımız bu zor durumlar karşısında ne yapacağımızı bilemeyiz. Bazen kararsız kalır, bazen acı çekeriz. Bazen yapmak istemediğimiz tekrarlayan davranışların esiri oluruz. Bazen karşılaşma ihtimalimiz olan bazı olaylarla ilgili öyle kaygılanırız ki, bedensel duyumlarımızı kontrol edemeyiz.

    Her şeyin daha zor olduğu böyle zamanlarda yardım istemek güç olabilir, sorunlar çözümsüz ve karmaşık görünebilir. Hatta çözüm yanı başınızdayken bile görmek mümkün olmayabilir. Aslında daha öncesinden, bir şekilde sorunlarınızın üstesinden gelmişsinizdir. Sadece yeniden bu yeteneğinizin farkına varmak, kendi ışığınızı görmek ve kullanmak için desteğe ihtiyacınız vardır.

    Şuanda bu yazıyı okuduğunuza göre, sorunlarınız yaşamınızı olumsuz yönde etkilemeye ve çaresizlik duygusunu yaşamaya başlamış olabilirsiniz. Elbettepsikolojik yardımalmaya ihtiyaç duymak ve bu doğrultuda ilk adımı atmak zor bir süreçtir. Cesaretinizi yarın topladığınızda, daha uzun ve zorlu bir iyileşme süreci sizi bekliyor olabilir… Yeniden gücünüzü toplamak, hayata dimdik ve gülümseyerek bakabilmek için ihtiyacınız olan desteği almaktan çekinmeyin. Bu tıpkı başınız ağrıdığında, bir doktora gitmekle aynı şeydir.

    Siz siz olun, yaşamınızda karşılaştığınız zorluklara kendinizi mahkûm edecek kadar DELİ OLMAYIN!

    Alan mezunu, alanında tecrübeli, gerekli eğitimleri almış yetkin birine başvurup işbirliğinden faydalanarak içinden çıkamadığınız sorunlara çözüm bulun.

    Kim bilir belki desorunlarınızla etkili bir şekilde baş etmeye başladığınızda, Güzide hanım “Ben sorunumla yıllardır boşuna yaşamışım. Yıllardır nerelerdeydiniz!”diyen birçok danışanımdan biri olabilirsiniz

  • PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    1. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

    Hümanist, idealist, azimli, ileri görüşlü

    2- Günümüzde psikoloji hızla değer kazanan bir meslek sahası. Dolayısıyla psikoloji mezunlarının da sayısı artıyor. Psikolog adaylarının ne gibi özellikleri olmalı?

    Psikolog olunmaz, psikolog doğulur. Kendi tanımayı, kontrol ve motive etmeyi, kendini başka insanların yerine koymayı sağlayan empati yeteneğini belirleyen ve amaca yönelik sosyalleşmeyi sağlayan bir ölçü olan duygusal zekanın yüksekliği ruh sağlığı alanında hizmet verenler için önemli.

    Kişilik gelişimini anlamayı sağlayan biyolojik, sosyolojik, psikoloji alanından çok yönlü bilimsel bilgilere sahip olmakta önemlidir.

    Son olarak sabır, yaratıcılık ve en önemlisi merak duygusu. Siz yolculuğa çıkmıyorsunuz, ama dünyalar size geliyor, keşifçi olmalısınız.

    4-Bilinçaltımız, geçmişte, çocuklukta, ailede yaşadıklarımız hayatımızı nasıl etkiliyor?

    Bilinçdışı bir enerji kaynağıdır. Tahmin edebileceğimizden çok daha kuvvetli bir enerji kaynağı, canlı bir depolama merkezidir. Duygu ve düşüncelerimizin imal edildiği, depolandığı ve bastırıldığı bir bölgedir. Kültürün ve toplumun bize baskılamayı öğrettiği düşünceler ve arzular; geçmiş travmalarımız, bize acı veren duygularımız bilinçdışımızda depolanır.

    Aktif düşüncemizde bastırdığımız herşey bizim bilinçdışımızdadır. Önyargılarımız bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama sergilemeye devam ettiğimiz pek çok davranış bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama geçmişten alışkanlık olarak devam ettirdiğimiz pek çok rol bilinçaltımızdan kaynaklanır.

    Terapi sürecinde danışana olan şey dışarı çıkmak isteyen duygularının baskıdan kurtulmasıdır. Danışanın geçmişe ait bilinçaltına, yani eski nesil kör, miyop beynine terapide bir kez komut verildi mi, hatırlanmayan diğer yaşantılar da ortaya çıkıyor.

    3- ‘Terapi tam olarak ne işe yarıyor, kesin sonuç alınır mı’ gibi sorularla sık sık karşılaşıyorsunuzdur. Terapiler gerçekten işlevsel oluyor mu?

    Her danışan terapiye kendi ‘bataklığıyla’ geliyor. Bu bataklığın üstünde terapi sürecinden beklentilerini de oluşturan, terapi sürecinde giderilmesini istedikleri semptomları, sorunları, sıkıntıları yani kendi bataklıkları üstündeki ‘sinekleri’ var.

    Terapi sürecinde hedef; sinekleri kovmak değil, bataklığı kurutmaktır. Çünkü kuruyan bir bataklıkta tekrar sinek üremez. Yani hedef danışanın terapiye getirdiği görünen sebepten ziyade o görünen sebebi yaratan derin sebebi yakalamaktır. Çoğu zaman danışanlarımızın görüşmelere getirdiği ve pek çok olumsuzluğun nedeni sandığı sorunları, aslında daha derinde yatan bir nedenin sonucu oluyor.

    İşte biz danışanlarımızı bu nedene uyandırıyoruz. O nedene uyanınca da terapiler işlevsel oluyor. Çünkü “Bir insanın bedenini ameliyat etmek için uyutmak, ruhunu ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.”

    5-Danışanlarınıza bulunduğunuz önerileri kendi hayatınızda ne kadar uygulayabiliyorsunuz?

    Danışanlarımıza önerilerde bulunmuyoruz, onları kendilerine öneride bulunabilecekleri noktaya getiriyoruz. Aslında şöyle: terapi süreci kapıyı aralar, danışanlarımız yolu kendi yürür. Biz kucaklayıp onları gidecekleri yere bırakmıyoruz.

    6-Evlilik ve aile danışmanlığı yapıyorsunuz. Günümüzde evliliğe duyulan ilgi azaldı mı? Son yıllarda boşanmalarda bir patlama var. Sizce sebepleri nedir?

    Araştırmaya boşanma sebepleri istatistiksel olarak incelenerek başlanmali. Bu araştırmalara bağlı olarak hem evlenme hızı, hem de boşanma hızının gerilediğini görüyoruz.

    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre geçen yıl 594 bin 493 evlilik, 126 bin 164 boşanma gerçekleşti. Evlenmelerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1.41, boşanmaların sayısı ise yüzde 4.30 azaldı. Geçen yıl boşanmaların yaklaşık yüzde 97’sinin sebebi “geçimsizlik” olarak kayıtlara girdiğini görüyoruz. Bunu terk, aldatma, akıl hastalığı, kötü muamele,haysiyetsizlik ve diğer nedenler takip ediyor.

    8- Evlilikten korkar hale mi geldik, yoksa yalnız yaşamak bilinçli bir tercih mi?

    Aslında evlilikten korkmuyoruz; geçmiş yaşantılarımızdan kaynaklı bilinçdışı korku ve kaygılarımızı partnerimizle kurduğumuz/ kuracağımız o derin ve gerçek bağa taşıyoruz. Tabii bu olumsuz duygular o derin bağı ya zedeliyor ya da oluşturmamıza engel oluyor. Anne-babamızın ilişki modeli, onların ilişkilere yönelik tutumlarından etkilenme biçmimiz, hayat felsefemiz, cinsel ve evlilikle ilgili toplumsal mitler/ yani ilişkilerle ilgili doğru bilinen yanlışlar. Her biri evliliğe yönelik duygu ve düşündelerimizi etkiliyor. Bütün bu saydıklarımızla ilgili farkındalığı olanlarsa yalnız yaşamak ya da evlilik sistemi içinde bulunmak konusunda bilinçli tercihler yapıyorlar.

    9- Evlenmeden önce bir terapiste gitmek ne kadar önemli? Terapi almak konusunda kadın ve erkekler farklı davranıyor mu?

    Evliliği yöneten genetik bir şifre yok. Evlilik biyolojiye kabul ettirilmiş kültürel bir oluşumdur. Bu kültürel oluşumun içine girmeden önce yukarıda söz ettiğimiz konularda kendimizi tanıma adına evlilik öncesi danışmanlık almayı biz danışanlarımıza tavsiye ediyoruz. Görüşmelerde de danışanlarıma sık sık söylediğim şey: “Doğru insanı bulmak değil, kendin için doğru insan olmak gerekir önce.” Yani evliliğe adım atmadan önce kişinin evliliğe yüklediği anlam, idealindeki gelecek, idealindeki ilişki, nasıl sevmek ve sevilmek ona iyi geliyor vb.konularda kendini tanımasını sağlıyoruz.

    Terapi almak konusunda kadın ve erkekler arasında toplumda bilinenin aksine farklı davranışlar gözlemlemedim.

    10- Mutlu beraberliğin sırrı gerçekten de formülize edilebilir mi? Bir evlilik terapisti olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

    Bir beraberlik yaşayan çiflerin ikisinin de kendilerini evrenin odağında görme durumunu bir kenara bırakmaları gerek. İlişkide kendilerini onarmaya çalışmak yerine, birbirlerini eşit birer birey olarak kabullenerek birbirlerinin yaralarını sarmalılar. Çiftler bireysel benmerkezciliklerinden fedakarlık ettiklerinde zaten ilişkinin kendisi merkez oluyor. Ve elbirliğiyle tamir ettiğiniz ilişki sizleri de iyileştiriyor. Yani çiftlerin birbirlerine verdikleri sevgi, kendi yaralarına ulaşıp onları da iyileştiriyor.

    11-Türkiye’de psikolog ve terapistlere bakış açısı değişti mi?

    Son zamanlardaki bilinçlenme ve sayısı her yıl artan psikoloji bölümleri ile birlikte, psikoloğa gitmek için ‘deli’ olunması gerektiği inancı yavaş yavaş azalıyor. ‘Psikoloğa neden gidilir?’, ‘Psikoloğa gitmem gerektiğini nasıl anlarım?’, ‘Psikolog ne iş yapar?’ gibi soru işaretleri ve psikiyatristle psikolog kavramlarının karıştırılması da zaman zaman terapiye katılım sürecini etkiliyor. Oysa psikolojik destek kendinize verebileceğiniz en güzel hediyedir. Akıllılar terapiye gelir, deliler sokakta gezer.

  • TEK HECELİ İKİ KÜÇÜK SÖZCÜK : AŞK VE CAM

    TEK HECELİ İKİ KÜÇÜK SÖZCÜK : AŞK VE CAM

    Aşk ve cam… Tek heceli iki küçük sözcük…Oysa anlamları ne kadar büyük… İkisi de öylesine hassas öylesine kırılgan… İkisinin de çekiciliği ve büyüleyiciliği gözlerinizi kamaştırıyor…

    Ateşin cama can vermesi gibi, aşk da insana can vermiyor mu?… Özelliğini varlığının benzersiz biçiminde taşıyan cam, maddenin halleri içinde zarafetle tango yaparak özverili insanların ellerinde sanat eserine dönüşüyor… Aşk da insanoğlunun en girift duygularıyla yoğrulmuş bir hamur gibi kendini ispatlamaya ve var olmaya çalışıyor… Ona şekil vermek, onu korumak da elbette onu yüreğinde taşıyanlara kalıyor…

    Bembeyaz pamuklara sarıp sarmalayıp yüreğinizin başköşesine oturtursunuz onu… Görünce mutluluktan uçacak gibi olursunuz…Onu görebilmek, sesini duyabilmek için türlü bahaneler bulursunuz… Anlaşılmasın diye de “Şey, ben şunu söylemek için aradım” dersiniz… Uyuyup uyanır o gelir aklınıza… Yüzünüzde bir gülümseme de oluşur o uykulu halinizde… Gözünüzden bile sakınırsınız… Yaşınız kaç olursa olsun çocuksu heyecanlar yaşamaya başlarsınız yıllara meydan okuyarak… Sanki kocaman bir uçurtmanın ipine takılıp deli divane döner durursunuz… Esen rüzgâr eşlik eder size çaldığı ıslıkla… Bulutlar perde olup korur sizi mor ötesi ışınlardan… Hayat size, siz de hayata sevinç içinde göz kırpmaya başlarsınız… Yatağına sığmayan nehirler gibi çağlayıp durursunuz… Gözleriniz görmez, kulaklarınız duymaz olur. ..Dünya ayağınızın altından kayıp gitse haberiniz olmaz… O’nun dışındaki her şey anlamsızdır…

    Önceleri gönül limanınıza demir atan sevda gemisi, aklınızın alamayacağı kadar masumdur… Şiirlere konu olacak kadar duygu yüklüsünüzdür… Hatta şiirlere konu olmayı bırakın, siz şiir olursunuz… Günlerin takvim yapraklarından bir bir düştüğünü anlayamazsınız bile… Sonra kalbinizi yerle bir eden olaylar yaşamaya başlarsınız….

    Hayallerinizin gerçeğe dönüşmesinin zor olduğunu hissedersiniz ve işte o anlar hayatın en hüzünlü anlarıdır… Böyle zamanlarda tuzla buz olan karmaşık duygularınız cam kırıkları misali yüreğinize saplanır… Aşk ve cam… Tek heceli iki küçük sözcük bu anlamda birbirine ne kadar da çok benzer… Ayrılık ve hüzünler kapınızı çalmaya, gözyaşlarınız sel olup akmaya başlar… İlginçtir ki güldüğünüzden daha çok ağlarsınız… Yüreğinizdeki cam kırıkları ne tarafa dönseniz o tarafa batar, orayı acıtır, orayı kanatır… Çift başlı bir hançerle arkadan vurulmuş gibi hissedersiniz kendinizi. Gözyaşlarınızı derdinize katık edip mutluluk oyunları oynarsınız… Bir volkan misali içiniz yandıkça yanar. Geriye kalan hatıraları ise pervasızca ortalığa savurursunuz… Vücudunuzun dört bir yanına paramparça incecik cam kırıkları batar… Gözle görünmez, hasarı bilinmez. Kimi yüzeyden kayıp düşse de, teninizin altında daha derin bir acı yaşarsınız. En çok da yüreği yüreğinize değmişlerin hikâyeleri yakar canınızı…

    Kıymeti bilinmezse eğer, aşk da ne yazık ki cam gibi her an kırılmaya hazır… Kırık bir kalpteki duygular cam parçacıkları gibi dünyanın dört bir yanına yayılıveriyor bir anda… Onları teker teker toplayıp bir araya getirmek de, o gönlü kırana düşüyor… Kırılan bir kalbi tekrar geri kazanmak hiç de kolay değil elbette… Ama en azından imkânsız da değil…

    Dostlukla….

  • İLİM İLİM BİLMEKTİR…İLİM KENDİN BİLMEKTİR…

    İLİM İLİM BİLMEKTİR…İLİM KENDİN BİLMEKTİR…

            Verdiğim seminerlerde özellikle değindiğim bir konu vardır… Kendini tanımak…. Hep iletişimden söz ederiz… Önemini vurgularız ama asıl iletişim kendimizle başlar bunu unutur öyle yaşarız… Seminerlerimde küçük oyunlarla kendimizi tanımaya yönelik çalışmalar yaparım.. Ve bir çok kişi kendisine bile itiraf etmekten çekindiği yönleriyle karşılaşır…

            İnsan kendisini tanırsa, kendisiyle iletişim kurarsa neler olur?…
    Kendini iyi tanıyan insan, kendini daha çok kabul ettiren insandır.
    Kendini tanıyan insan, gerçek duygu ve düşüncelerinin farkındadır. Kendini tanıyan insan söylediği kelimeleri neden söylediğini, ne zaman söylemesi gerektiğini, söylediğinde ise neler olabileceğini bilir… Kendini tanımak aslında yapmamız gereken en önemli yolculuktur… İçimize yapacağımız yolculuk… Kimi zaman bizi şaşırtan, kimi zaman bizi mutlu eden, kimi zaman bizi kaygılandıran… Her nasıl olursa olsun ama mutlaka bize bir çok şey katan yolculuk…

            Öncelikle ne yapmalıdır?… Başkalarının kararlarıyla yaşamayı bir kenara bırakmalıdır…

            İnsanın kendini tanıyabilmesi, kendi gücünü keşfetmesine bağlıdır; Bunun için: İnsan yaşantısını ve yaşantısındaki değişimi gerçekleştirecek gücü kendi denetimi altında tutmalıdır… Bunun için kendine yeteri kadar özgüveni olmalıdır… Sorumluluk bir başkasına ya da yaşam tarzına devredilmemelidir.
            Hızlı bir şekilde öğrenmeye ve çevrede olup bitenleri kendisini keşfederken anlamaya çalışılmalıdır… Gerilimini bilmeli ve  denetim altına alınmalıdır… Aşağılık duyguları içinde, insan, kendi gücünü aşan girişimlerde bulunmamalıdır… Değiştirilemeyecek koşullar belirlendikten sonra, yaşantının geri kalan kısmı, insanın kendi kararları doğrultusunda şekillendirilmelidir. Değişim isteğine karşı koyan, eskisi gibi davranma davranışının yenilmesi gerekir…

    Kendimiz olmamız dileğiyle…

    Dostlukla…

  • FARKLILIKLARI KABULLENMEK YA DA KABULLENMEMEK

    FARKLILIKLARI KABULLENMEK YA DA KABULLENMEMEK

    Bir an düşünün dostlar… Çevremizdeki insanların hepsi aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri konuşuyor… Hoşlandığımız ya da nefret ettiğimiz şeyler hep aynı…Ortaya bir sorun çıktığı zaman herkes hep birlikte aynı çözüm yolunu öneriyor… Gelecek hakkında herkes aynı beklentilere sahip… Tüm öğrenciler aynı kavrama düzeyine sahip. Aynı öğrenme stilleri ile öğreniyorlar. Okulda tüm öğretmenlerin kullandığı strateji ve yöntemler aynı… Sınavlarda hepsi aynı matbu cevapları yazıp, aynı notları alıyorlar… İşyerlerinde, yollarda, marketlerde, eğlence yerlerinde kısaca her yerde herkes ve her şey birbirinin aynı…

    Böyle bir dünyada yaşamak ister miydiniz? .. Bana sorarsanız ben kesinlikle hayır derim… Aslında böyle bir dünya da yok zaten… Şimdiye kadar olmadı, umarım bundan sonra da olmaz… Yaşadığımız bu dünyada her birey bir başkasından farklı… Farklı düşünüyor, farklı konuşuyor, farklı tepki gösteriyor, farklı üretiyor, farklı yaşıyor… Dünyayı monotonluktan kurtarıp, yaşanılır duruma getiren, insanı diğer canlılardan ayıran ve onu yücelten de zaten bu farklılıklar aslında…
               Peki biz bu gerçeğin, gerçekten farkında mıyız?.. Ne yazık ki çoğu zaman değiliz… Bazen edindiğimiz yanlış deneyimlerin etkisiyle, bazen düşünmeden tepki vererek ve çoğu zaman da duygularımızın aklımızın önüne geçmesini engelleyemediğimiz için; bu gerçeği çoğunlukla göz ardı ediyoruz… Herkesin bizim gibi düşünmesini, bizim gibi tepki göstermesini, bizim gibi hareket etmesini bekliyoruz… Bu olmayınca da çoğunlukla ya içimize kapanıyoruz ya da tepkimizin dozunu artırarak karşımızdakini baskı altına alıyoruz… Sonuçta ya kendi kendimizle ya da birlikte yaşadığımız insanlarla anlaşmazlığa düşüyoruz… Hatta daha da ileri gidip kavga edebiliyoruz.

    Çocuklarımıza da yapıyoruz bunu ve bu yolla onlara da öğretiyoruz… Sınıftaki en çalışkan arkadaşı gibi olmasını bekliyoruz… Amcasının çocuğunu örnek gösteriyoruz… Komşu çocuğunu övüp duruyoruz onunla sohbet ederken… Kendisinin gibi davranmasının ona zarar vereceği mesajını iletiyoruz aslında… Ve çocuklarımız kendileri olmaktan korkarak eli-ayağına dolaşarak yaşamaya başlıyorlar… tabi ki üst üstte de hata yapıyorlar… Kendileri ve ideal diye gösteriler insanlar arasında sıkışıp kalıyorlar… Hem kendimiz hem de çocuklarımız için hayatı çekilmez hale getiriyoruz…

    O halde ne yapmalıyız da hayatı çekilmez duruma getiren yıkıcı çatışmalardan, anlaşmazlıklardan kendimizi korumalıyız? Bu konuda sihirli bir reçete var mı? Bu soruların cevabını sonraki yazımda vereceğim…

    Dostlukla…

  • Narsisistik ve Borderline Kişilik Organizasyonları ile Psikodermatolojik Hastalıklar arasındaki ilişki

    Narsisistik ve Borderline Kişilik Organizasyonları ile Psikodermatolojik Hastalıklar arasındaki ilişki

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik ya da genç erişkinlik yıllarında başlar, zamanla kalıcı olur ve sıkıntıya ya da işlevsellikte bozulmaya yol açar. Herkeste çeşitli biçimlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin, kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için, bunların esneklikten yoksun ve uyum bozucu olması, işlevsellikte belirgin bir bozulmaya ya da kişisel sıkıntıya neden olması gerekmektedir. Değişmeyen bu tutum ve davranış kalıpları şu alanlarda kendini gösterir: (1) Düşünce farklılıklarında (kişinin kendisini, başkalarını ve olayları yorumlama biçiminde); (2) Duygulanım farklılıklarında (duygusal tepkilerin görülme aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğu); (3) İnsanlar arası ilişkilerde yaşanan zorluklarda; (4) İtkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda.

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    Narsisizm ve narsisistik kişilik organizasyonu ve bozukluğu, psikanalizin merkezi kavramlarından biridir. Patolojik anlamıyla narsisism ilişki yeteneğindeki bozulma , kendi benliğine duygusal yatırım yapma, diğerlerinin kendisi hakkındaki düşüncelerine karşı aşırı duyarlılık ve ilişki nesnelerine karşı empati yoksunluğu olarak kendini gösterir. Temel özelliği, davranış veya fantezide büyüklenmecilik, kendisine hayranlık duyulması ihtiyacı ve başkalarının duygularını anlamaktaki yetersizliktir. Genel popülasyonda görülme sıklığı %2-6’dır. Narsisistiklerin genellikle kendilerini fazla seven ve kendilerine fazla güvenen kişiler olduğu zannedilir. Oysa, gerçek durum bunun tam tersidir. Narsisistik, bir şey yapmaksızın kendini sevemediği ve kendisine saygı duyamadığı için, kendisini sevebilmek ve saygı duyabilmek adına, durmadan bir şeyler yapma ihtiyacı duyar. Mental aktivite, kendilik tasarımının yapısal bütünlüğünü, zamandaki sürekliliğini ve olumlu duygusal renklenmesini ayakta tutmaya yönelik olduğu ölçüde narsisistiktir. Özetle, kendilik saygısını kazanmaya ve sürdürmeye yönelik etkinlikleri, narsisistik olarak niteleriz. Bu tür etkinliklere duyulan ihtiyacın zorunluluğu ve sıklığı oranında da, narsisistik patolojinin ağırlığından söz edebiliriz. Kendilerinin çok önemli olduğu duygusunu taşırlar (örneğin; başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi beklerler). Nemli ve özel biri olduklarına kendilerini inandırabilmek için, başkalarının da öyle düşünmesini sağlamaya çalışırlar. Karşısındakini ne kadar etkileyebilirse, kendisini de değersiz biri olmadığına inandırabilir. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorarlar. Başkalarını etkileyerek kendilerini değerli hissetme çabaları, insanların yokluğunda, yerini fantezilere bırakır. Dışarıdan gelecek olumlu yansımalar yoksa, bunun yerini hayaller alır. Bütün insanları etkileyecek, herkesin hayranlığını kazanacak ve çok tanınmış, tapılan bir insan olmalarını sağlayacak şeyler yaptıkları, çeşitli hayaller kurarlar. Kendilerini Nobel ödülü almış, konuşma yaparken, dünyanın en zeki, en yakışıklı insanı seçilmiş, bütün dünyayı kurtaracak bir kahramanlığı gerçekleştirmiş olarak hayal ederler. Bu hayallere, gerçekmiş gibi inanır ve kendilerini değersiz hissetmekten kurtulurlar. Özel ve eşi bulunmaz biri olduklarına ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin (ya da kurumların) kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık etmesi gerektiğine inanırlar. Çok beğenilmek isterler. Ancak başkalarının kendilerini beğendiklerini hissettiklerinde kendilerine saygı duyabildiklerinden dolayı, sürekli başkalarının beğenisini kazanmak için çabalarlar. Hiçbir şeyle gerçek anlamda ilgilenmez, daha çok beğenilebilmek için çok farklı etkinliklerle meşgul olurlar. Başkalarına göstermek için, her konuda bilgi sahibi olmak isterler. Hak kazandığı duygusu vardır: Kendisinin, özellikle kayrılacak olduğu bir tedavi biçiminin uygulanacağı beklentileri ya da bu beklentilere göre uyum gösterme. Birileri işlerini daha kolay yollardan hallediyorken, kuyruklarda beklemek, özel muamele görmemek, kendilerini değersiz hissettirdiğinden, kayrılacakları bir yaklaşım ve tedavi beklerler. Özel ya da ayrıcalıklı davranılmasını sağlamak için çaba gösterirler, beklentileri karşılanmadığında da öfkelenir ya da kendisine özel muamele yapmayan kişileri aşağılarlar. Kişiler arası ilişkileri kendi çıkarları için kullanır; kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanırlar. En başta kendisini iyi hissettirecek şekilde davranmalarını sağlamak olmak üzere, ilişkide bulundukları insanları kendi gereksinimleri ve amaçları doğrultusunda kullanırlar. İlişkide bulundukları insanlar, bu gereksinimleri karşılamamaya başlar veya onlara gereksinimi kalmazsa uzaklaşır, başka insanlar bulurlar. Empati yapamazlar: Başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp, tanımlama konusunda isteksizdirler. İnsan ilişkilerindeki en büyük zorluklarından biri empati yapma yeteneklerinin olmayışıdır. Kişiler arası ilişkilerinde benmerkezci, kendilerine dönük ve başkalarını sömürücüdürler. En büyük, eşsiz olmaları ile başkalarının ilgisine, sevgisine ve hayranlığına bağımlılıkları, çelişkili bir görünüm verir.6 Eşsiz oldukları inancı, başkalarına yakınlaşabilme, onlarla özdeşleşebilme, onlarla eşduyum yapabilme yetilerini ketler. İlişkide bulundukları nesnelerde bir tür ulaşılmazlık hissini oluştururlar. Onların sorunlarıyla, dertleriyle, gereksinimleri ile ilgilenmezler. İlişkide bulundukları insanların sadece kendisine karşı ne hissettiğine ilişkin duyguları ile ilgilenirler. Çoğu zaman başkalarını kıskanır ve başkalarının da kendisini kıskandığına inanırlar. Bilinçli ya da bilinçsiz haset, dikkati çekecek kadar ön plandadır. Başka birinin iyi ve başarılı olması, kendi yetersizlik duygularını tetiklediği için rahatsızlık yaratır. Biri hakkında iyi bir şey söylendiğinde kendisini huzursuz hissederler. Buradaki korku, geride kalma, unutulma ve önemini yitirme korkusudur. Acilen, övülen, takdir edilen kişilerin küçümsenmesi çabasına girişirler. Çeşitli fırsatlarla, söz konusu kişilerin açıklarını yakalamaya ve teşhir etmeye çabalarlar. Küstah, kendini beğenmiş davranış ve tutumlar sergiler. Kibir, uzaklık, soğukluk narsisistik yaralanmalara karşı bir savunma olarak, sık görülen bir durumdur. Başkalarından gelecek eleştirilere karşı bir savunma olarak, başkalarının fikirlerini önemsemediklerini baştan belli ederler. Eleştirilebilecekleri durumlarda kibirli ve uzak davranırlar.

    Borderline Kişilik Bozukluğu

    Borderline rahatsızlık, psikiyatrik bakış açısının başlangıçlarında şizofrenik rahatsızlıkların sınırında kabul edilmişti; sonrasında ise nevrozlar ve şizofreni arasında bir geçiş bölgesi olarak kavramsallaştırıldı. Özellikle de psikanalizdeki kabul bu yönde. Temel özellikleri, insanlar arası ilişkilerde, kimlik duygusunda ve duygulanımda tutarsızlıklar ile itkilerini kontrol etmekte zorluk çekmeleridir. Toplumda görülme sıklığı %2-3 iken psikiyatri kliniklerindeki kişilik bozukluğu vakalarının %30-60’ını oluştururlar. Kadınlarda, erkeklerden 3 kat daha fazla görülür. Gerçek ya da hayali bir terk edilmekten kaçınmak için çılgınca çabalar gösterirler. Terk edilme korkusu içinde yaşarlar. Sevgili veya eşlerinin ya da yakın arkadaşlarının kendilerini terk edeceğinden korkarlar ve terk edilmemek için, intihar tehditleri ya da girişimleri de dahil olmak üzere, çılgınca çabalar gösterirler. Suçluluk uyandırmak, duygu sömürüsü yapmak ya da borçlu bırakmak gibi yollarla insanları kontrol altında tutmaya çalışırlar. Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen, gergin ve tutarsız kişiler arası ilişkilere sahiptirler. Kendilerine iyi ve yakın davranan insanları çok çabuk yüceltir, çok çabuk yakınlaşırlar, ancak bir hayal kırıklığını takiben de çok uzaklaşır ve öfke duyarlar. Bazen bir ayrılma ya da öfke dönemini, yeniden aynı kişiyi yüceltme alabilirse de, genellikle çabuk uzaklaşma eğilimleri yüzünden sık arkadaş ve sevgili değiştirirler. Kimlik karmaşası olarak tanımlanan belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu vardır. Nasıl biri oldukları, nelerden hoşlandıkları, neleri önemsedikleri, gelecekle ilgili tasarıları, nasıl kişilerle arkadaş olmak istedikleri, nasıl yaşamak istedikleri konularındaki duygu ve düşünceleri sık ve kolaylıkla değişir. Çok kısa zamanlarda bir biriyle zıt arzu, istek, inanç ve düşüncelere sahip olabilirler. Kendine zarar verme olasılığı yüksek, en az iki alanda, dürtüsellik (örn. para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, pervasızca araba kullanmak, tıkı- nırcasına yemek yemek) gösterirler. Hızlı araba kullanma, rastgele ve ödeme zorluğu çekecekleri halde alışveriş yapma, rastgele, riskli olabilecek cinsel ilişkiler kurma, yemek yeme ya da içki içmeyi denetleyememe, kumar oynama, alkol veya madde kullanma gibi, çeşitli alanlarda denetimsiz, dürtüsel davranışlar gösterirler. Yineleyen, intiharla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar ya da kendine kıyım davranışı gösterirler. Jiletle kollarını, göğsünü kesmek, üzerinde sigara söndürmek gibi çeşitli yollarla kendilerine fiziksel zararlar verirler. Bu davranışlar çoğunlukla yoğun can sıkıntısı, şiddetlenen ve baş edilemeyen boşluk duygusuna karşı yapılır. Öte yandan, başkalarının istediği gibi davranmasını sağlamak, ya da kendisini üzmüş oldukları için cezalandırmak amacıyla da kendine zarar verme, intihar etmekle tehdit etme ya da intihar girişiminde bulunma, sık görülür. Duygudurumda belirgin bir tepkiselliğin olmasına bağlı, duygulanımda kararsızlık (afektif instabilite) vardır. Küçük olaylara bağlı olarak duygulanımları dramatik değişimler gösterir. Aniden büyük bir çöküntüye, yo- ğun bir sıkıntıya girebilir ya da öfkeye kapılabilirler. Çoğunlukla duygularını iyi tanımlayamaz ve kendilerini neyin böyle hissettirdiğinin farkında olmazlar. Sıklıkla öfke ve sıkıntıyı bir arada yaşarlar ve böylesi durumlarda kendilerine veya başkalarına zarar verici davranışlar gösterirler. Kendilerini sürekli olarak boşlukta hissederler. Kimlik bütünlüğünün, uzun süreli amaçların olmamasına bağlı bu durum, özellikle kendilerini iyi hissettirebilecek kişi ve ortamların yokluğunda belirgin hale gelir. 8Uygunsuz, yoğun öfke duyarlar ya da öfkelerini kontrol altında tutamazlar. Başka dürtülerini olduğu gibi, öfkelerini de kontrol etmekte güçlük çekerler. Öfke ile kaplanmış ego yıkıcı, zarar verici davranışları kontrol edip, engelleyemez. Stresle ilişkili, gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır disosiyatif belirtiler gösterirler. Özellikle terk edilme, nesne kaybı ya da dışlandıklarını hissettikleri durumlarda stresle ortaya çıkan, genellikle kendisine kötülük yapılacağı ya da düşmanlık yapıldığına ilişkin sanrılar ile disosiyatif belirtiler söz konusu olabilir. Bu belirtiler, nedenin anlaşılmasının sağlanması ya da kısa süreli, düşük doz ilaç uygulamasıyla düzelir.

    Psikodermatoloji

    Günümüzde, psikosomatik dermatoloji, dermatolojinin önemli ve vazgeçilmez bir bileşenidir. Deri (ten), ruhun aynasıdır. Dilimizde de deriye ait duygularımızı ileten onlarca deyim bulunmaktadır: “Tüylerim diken diken oldu”, “kaşıntı tuttu beni”, “kalın derili (yüzsüz)” vs. Deri ve beyin, embriyoda aynı germ yaprağından, ektodermden köken alır. Bu iki organın yaşamın ileri evrelerinde birbirlerini çeşitli şekillerde etkilemeleri birçok araştırmaya konu olmuş ve bu konuda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar üç grup altında toplanabilir: 1- stres araştırmaları, 2- deri hastalıklarında analitik ve dinamik çalışmalar, 3- psikosomatik dermatolojik araştırmaların klinik değerlendirmesi ve tedavisi. Son yıllarda konunun önemini fark eden bazı ülkelerde bu iki bilimsel disiplinin birlikte çalıştığı psikodermatoloji bölümlerinde psikiyatri, dermatoloji doktorları ve psikologlar birlikte çalışmakta, hastaların tanı ve tedavi planları ortaklaşa düzenlenmektedir. Gerçekte psikiyatri ve dermatolojinin bu ortak çalışmasının birçok olguda bir gereklilik olduğu artık kabul edilmektedir. Böyle bir işbirliği, bir taraftan birincil rahatsızlığı psikiyatrik olmasına rağmen dermatolojiye başvuran ve doğrudan psikiyatriye başvuruyu reddeden olgularda tedavide başarı şansının artırılmasını ve hastaya psikiyatrik desteğin sağlanmasını hedeflerken, diğer taraftan birincil sorunu dermatolojik olan ve ikincil olarak psikiyatrik sorunlar geliştiren hastalarda dermatolojik tedavinin yanısıra psikiyatrik tedavi desteğinin sağlanması ile de hekim ve hasta açısından daha doyurucu ve bütüncül bir yaklaşım getirmektedir.

    Dermatolojik Tanıların Gruplanması

    En sık kullanılan sınıflamada hastalıklar üç gruba ayrılırlar:

    1. Psikosomatik Deri Hastalıkları: Neurodermitis, Psoriasis vulgaris, Kontaktdermatitis (Periorale Dermatitis), akne, urtikaria

    2. Psikiyatrik Deri Hastalıkları:

    2.a. Somatoform Rahatsızlıklar

    2.a.1. Konversiyon rahatsızlıkları : Lokal genital veya anal Pruritus, Erythema e pudore

    2.a.2. Farklılaşmamış somatoform rahatsızlıklar: Yaygın Pruritus (sine materia) ve Glossodynie

    2.a.3. Bedensel Dismorf Rahatsızlıklar

    2.a.4 Sosyal Fobiler: Eritrofobi

    2.b. Kronik Manipülatif Rahatsızlıklar

    2.b.1 Artefakte: Dermatkitis artefakte

    2.b.2 Simulasyonlar: Münchausen Sendromu

    2.b.3 Paraartefakte (Impuls Kontrolü rahatsızlıkları): Nevrotik Exkoriationen, kaşınma atakları, akne excorie, trikotilomani, onychophagie, onychotilomani, morcicatio buccarum, cheliditis factitia (ekzama), balinitis simplex

    2.b.4 Delirium sendromu: Dermatözdelirium

    3. Somatopsişik dermatöz rahatsızlıklar

    3.a Cilt kanserinde psikolojik/psişik değişimler (Melanom)

    Yöntem

    Araçlar

    Bu çalışmada, SKID 2 ve SCL-90 ölçeklerinin yanısıra, katılımcılara sosyo-demografik bilgileri içeren bir anket formu uygulanacaktır.

    SKID-2

    Narsisistik ve Borderline Kişilik organizasyonuna sahip kişileri seçmek için SKID-2 kullanılacaktır. 117 sorudan oluşmaktadır. Narsisistik boyutu ölçmek için 16; borderline boyutu ölçmek için 14 soru bulunmaktadır. Cevaplar “evet” ya da “hayır” şeklinde olmaktadır.Sadece uygulanan deneğin cevapları değil, testörün gözlemleri de belirleyici ve önemlidir. Testör , kendi izlenimine göre, uygulanan denek yerine “evet” yanıtını işaretleyebilir, çünkü tanısal kategoride “evet” yanıtları belirleyicidir. Uygulama ortalama olarak 75 dakika sürmektedir. Uluslararası çalışma grubu SKID 2’ye son şeklini 1996 yılında vermiştir.

    SCL-90

    Bireyde var olabilecek psikolojik semptomları ve bu semptomların düzeyini belirlemek için kullanılan bir ölçme aracıdır. 9 alt test ve 1 tane de ek skala olarak adlandırılan toplam 10 adet alt testten oluşmaktadır.17 yaş ve üzerindeki bireylere uygulanabilir. Bireysel ve grup olarak uygulanabilen bir ölçektir.Bireye 90 maddeden oluşan ve 5 dereceli likert tipi cevaplanan soru formu verilir ve formda yer alan yönergeye uyması istenir. Üniversitelerin psikoloji, psikolojk danışmanlık ve rehberlik bölümü mezunları ve psikiatrlar tarafından uygulanabilir. Uygulayıcının SCL-90 Belirti Tarama testini uygulaması için özel bir eğitim alması gerekmektedir.

    Denekler

    Çalışmaya, Okan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniği’ne başvuran hastalardan, SKID-2 ve SCL-90 uygulamalarından narsisistik ve borderline kişilik organizasyonu tanısı alanlar arasından seçilen 120 kadın ve 120 erkek yetişkin (18 yaş ve üzeri) denek olarak katılacaklardır. Bu narsisistik ve borderline kişilik organizasyonuna sahip olan deneklerin, psikosomatik, psikiyatrik ve somatopsişik dermatoloji tanı gruplarından birine de dahil olması gerekmektedir. Her bir dermatoloji tanı grubuna 40 kadın ve 40 erkek deneğin düşmesi amaçlanmıştır. Eğitim ve diğer sosyodemografik özelliklerin eşit şekilde dağılım göstermesi amaçlanmamıştır.

    Uygulama

    Deneklerle yüzyüze görüşülerek kalem kağıt (soru cevap) testi uygulanacaktır. Her bir uygulama için 120 dakika planlanmıştır. Deneklerle, SKID 2 ve SCL 90 dışında, aile ve biyografi temelli bilgiler de alınacaktır görüşmelerde. Kimlik bilgileri istenmeyecek ve görüşmelere gönüllü katılım belgesi imzalatılacaktır.

    Araştırma Modeli

    Yapısal eşitlik modeli bu araştırmanın istatistiki analiz modelidir. Yapısal eşitlik modeli çalışmalarında, araştırmacının elinde teorik bir model vardır- narsisistik ve borderline kişilik organizasyonları ile dermatolojik 3 tanı grubu arasındaki ilişkiyi açıklama modeli-, ancak bu kez modelin temel işlevi bir dizi teorik yapı arasındaki neden sonuç ilişkilerinin açıklığa kavuşturulmasıdır-narsisistik ve borderline kişilik organizasyonları, dermatolojik 3 tanı grubunun da nedenlerinden birini oluşturmaktadırlar- . Ancak bu tür çalışmalarda da araştırmacı değişkenler arası ilişkilerin araştırılmasından önce söz konusu değişkenlerin meydana getirdiği ölçme model(ler)ini test etmek zorundadır. Bir başka deyişle, tıpkı doğrulayıcı faktör analizinde olduğu gibi, her bir değişkenin ölçme modelinin data tarafından doğrulanıp doğrulanmadığı test edildikten sonra, bu değişkenler arasındaki ilişkilerin teorik olarak tahmin edildiği gibi olup olmadığı sorusuna yanıt aranır. Literatürde tüm değişkenlerin ölçme modellerinin ayrı ayrı test edilmesinin yanı sıra, tüm değişkenlere ait ölçme modellerinin tek bir model içinde test edildiği de görülmektedir.

    N (Narsisistik Kiş. Org.) Psikosomatik Dermatolojik Rahat.

    B (Borderline Kiş. Org.) Psikiyatrik Dermatolojik Rahat.

    Somatopsişik Derm. Rahat.

     

    Hipotezler

    Bu çalışmada,

    1. Narsisistik kişilik organizasyonuna sahip hastaların, borderline kişilik organizasyonuna sahip hastalara göre, daha yoğun şekilde psikosomatik dermatolojik tanılara sahip olacağı ve narsisistik kişilik organizasyonunun psikosomatik dermatoloji tanılarıyla anlamlı düzeyde (r=0.05) ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Özetle, narsisistik kişilik organizasyonu psikosomatik dermatolojik rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

    2. Borderline kişilik organizasyonuna sahip hastaların, narsisistik kişilik organizasyonuna sahip hastalara göre, daha yoğun şekilde psikiyatrik dermatolojik tanılara sahip olacağı ve borderline kişilik organizasyonunun psikiyatrik dermatoloji tanılarıyla anlamlı düzeyde (r=0.05) ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Özetle, borderline kişilik bozukluklarının psikiyatrik dermatolojik rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

    3. Somatopsişik dermatöz rahatsızlıklarda, narsisistik veya borderline kişilik organizasyonuna sahip olmanın belirleyici olmadığı ve her iki kişilik grubunun da somatopsişik dermatolojiyle anlamlı düzeyde bir ilişkiye (r=0.05) sahip olacağı varsayılmaktadır.

  • ÇOCUKLARDA KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    ÇOCUKLARDA KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık, bir kişinin ya da bir ilişkinin yitirilmesine dair duyulan korku sonucu yaşantılanan karmaşık ve olumsuz bir duygudur. Hayatın pek çok döneminde, pek çok kişi ve duruma karşı hissedilen bu duygu, çocuklukta en çok kardeşler arası ilişki dinamiğinde kendini göstermektedir.

    Her çocuk yeni geleni kıskanır ve bu çok doğaldır. En uyumlu kardeşlik ilişkilerinde, başından beri durumu kabullenmiş görünen çocukta bile bu duygu deneyimlenir. Bu noktada önemli olan; çocuğun bu kıskançlığını arttıracak davranışlarda bulunmaktan kaçınmak, bu duygusu ile başa çıkabileceği enstrümanları ona sağlamaya çalışmak, kendini ifade etmesine her fırsatta izin vermek ve buna dair onu teşvik etmek ve en önemlisi de ona olan sevginin değişmediğine dair onu temin etmektir.

    Bazen kısa süreli ve dönemlik, özellikle en başlarda ve kardeşin yürüyüp konuşmaya başladığı dönemde yaşanan kıskançlık durumları, bazı çocuklarda devamlı ve şiddetli bir hal alabilir. Anne baba bu noktada var olan tutumlarını gözden geçirmeli ve kimi değişikliklere gitmelidir. Kardeşe şiddet gösterilmesi gibi durumlarda ise gerektiğinde bir uzmandan yardım almak, aile içi ilişkilerin zarar görmesinin önüne geçecek, daha huzurlu ve tatminkar bir aile yaşamı elde etmeye olanak sağlayacaktır.

    Neler Yapılabilir?

    • Anne-baba, annenin hamileliğinin haberini yakın çevresi ile paylaşmaya başladığı ilk günden itibaren çocuğuna bu haberi vermelidir. Çocuğun anne-babası dışında herhangi bir kişiden bu haberi yanlışlıkla duyması, yıkıcı etkilere sebebiyet verebilir.

    • Ebeveynlerin aileye katılacak yeni bireye dair çocuklarının davranış ve düşünceleri konusunda kaygılı olması, çocuk tarafından hissedilir. Çocuklar, yetişkinlerin davranışlarındaki küçük değişiklikleri dahi fark eder ve bundan etkilenir. Bu nedenle en başta anne babanın bu konuda sakin olması ve doğal davranması gereklidir.

    • Bebek ile ilgili hazırlıklara çocuğun katılması, kardeşinin isim seçimi konusunda onun da fikrine danışılması önemlidir. Çocuğunuzu bu sürece dahil etmeniz, onun kendini ötekileştirmesini engelleyecektir.

    • Hamilelik döneminden önce eğer çocuğun bakımıyla ilgili tüm sorumluluk annede ise, baba ya da yakın aile üyelerinden biri, hamilelik döneminde bu sorumluluğu anne ile paylaşmaya başlamalıdır. Bu, hamileliğin son safhalarında, doğum sırasında ve doğum sonrası dönemlerde anne kendisi ve yeni doğan bebeği ile ilgilenirken, çocuğun kendini ihmal edilmiş hissetmesinin ve alışkın olduğu rutinin bozulmasının önüne geçer.

    • Çocuğu olabilecek değişikliklere bilişsel olarak hazırlamak önemlidir. Çocuğunuzla bu gibi değişiklikler üzerine konuşmalar yapın, onun kendini bu konuda ifade etmesine izin verin. Duygu ve düşüncelerini ifade etmesi için onu teşvik edin. Bir bebeğin ne gibi ihtiyaçları olabileceğini ona açıklayın.

    • Hem hamilelik döneminde hem de doğum sonrasında çocuğunuza, ona olan sevginizde hiç bir değişim olmadığını, her daim onu çok seveceğinizi hem sözel hem de davranışlarla anlatmak çok önemlidir. Anne ve babanın ona ayrı bir zaman ayırması, ona değer verdiğini belli etmesi, çocuğun kendini dışlanmış, ihmal edilmiş, eskisi gibi sevilmediğini hissetmesini engeller, özgüveninin sarsılmasının önüne geçilmiş olur.

    • Kardeşler arası rekabeti teşvik eden davranışlardan kaçının. Bir davranışı yapması için kardeşini örnek vermek, çocuğunuzu sevdiğinizi göstermek için bebeğin davranışlarını yermek gibi tutumlar kardeş kıskançlığını arttıran en önemli nedenlerden biridir. Aynı zamanda çocuklarınızla birlikteyken birini övmek, ön plana çıkarmak da hatalı tutumlardandır.

    • Çocuğunuza sürekli sen “ağabey oldun, abla oldun” söylemleri ile yaklaşmak, onun birdenbire büyümesi konusunda baskı hissetmesine neden olur. Onun da çocukluğunu doya doya yaşamaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle bu tarz söylemler sürekli tekrar edilmemelidir.

    • Kardeşlerin sürekli anlaşmasını, tartışmadan geçinmesini beklemek doğru değildir. Elbette arada tartışmalar çıkacak, anlaşmazlıklar olacaktır. Bu noktada doğru tutum, ufak tartışmalarda araya girmeden onların problemi çözmelerine izin vermek olacaktır. Böylece bu gibi deneyimlerden yola çıkarak problem çözme becerilerini geliştirmeleri desteklenmiş olur. Sizin müdahale etmeniz gereken şiddetli tartışmalarda ise birini diğerinden üstün tutmayın, tartışmalarda taraf olmak kıskançlığı tetikler. “Kim başlattı?” gibi bir soru sorarak bir diğerini taraf olarak tutmak yerine, verilecek cezalarda ya da mahrum bırakmada her ikisine eşit şekilde yaptırım uygulayın. Örneğin bir oyuncağı paylaşamama nedeniyle tartışma çıktıysa oyuncağı alarak aralarındaki sorunu çözene kadar oyuncağın sizde kalacağını söyleyebilirsiniz.

    • Eğer çocuk kardeşi ile ilgili olumsuz paylaşımlarda bulunuyorsa kınanmamalıdır. Böyle bir tutum onun içine kapanmasına, kendini ifade etme konusunda temkinli olmasına yol açar. Bunun yerine olumsuz ifadeleri rasyonel bir tutuma çekmeye çalışmak, ona onu anladığınız izlenimini vermek önemlidir.

    • Ailenin bir bütün olduğu duygusunu vermek önemlidir. Bu açıdan birlikte yapılan aktiviteler önem kazanır. Ailenin tüm fertlerinin katılacağı etkinlikler planlamak ve uygulamak hem ailenin yeni ferdinin hem de çocuğun kendisini bir bütün hissetmesine yardımcı olacaktır.

  • KAYGILI ANNELER VE ÇOCUKLARI

    KAYGILI ANNELER VE ÇOCUKLARI

    Neden “kaygılı anne” konusunu işlemek istediniz? Kaygısız anne var mıdır? Ya da şöyle ifade edersek, “Kaygı tüm annelerin yaşadığı bir duygu değil midir?”

    Çok yerinde bir soru. Haklısınız, her anne çocuğunu yetiştirirken hatta anne olmaya karar verdiği andan itibaren daha önce hiç düşünmediği şeyleri düşünmeye ve endişelenmeye başlar. Bir anne için çocuğunun her yaş döneminde endişelenilecek bir şeyler vardır mutlaka. Hamileyken bebeğim sağlıklı olacak mı? Bebekken sütüm yetiyor mu? Yeterince uyuyor mu? Neden ağlıyor? Biraz büyüdüğünde büyüme ve gelişme gündeme oturur, emekleme, yürüme, konuşma, tuvalet eğitimi, erken mi oldu, geç mi kaldık? Okulla birlikte başarı kaygısı ön plana çıkar. Tüm bunlara sağlıkla ilgili endişeler eşlik eder. Yeterli besleniyor mu, üşütür mü, hasta olur mu? düşer, yaralanır, kaza geçirir mi? Tabi en temel annelik kaygısını da unutmamak gerekir: “Yeterince iyi bir anne miyim?”

    Peki tüm bunları düşünmemek ya da kaygılanmamak mümkün mü? Kaygının bir işlevi yok mu?

    Kaygı en temel duygularımızdan birisidir ve çok önemli bir işlevi vardır: Korunmak. Kaygı, insan neslinin çağlar boyunca devam edebilmesini sağlamıştır. Bir annenin de çocuğu için endişelenmesi son derece doğal ve gereklidir. Kaygı, annenin çocuğuna bakım verirken daha dikkatli, daha özenli olmasına yardım eder. İnsan yavrusu büyürken bakım ve özen gerektiren en narin canlıdır.

    O zaman belirli düzeyde kaygı normal, hatta gereklidir diyorsunuz. Peki kaygı düzeyinin normal mi fazla mı olduğunu nereden bileceğiz? Örneğin ben fazla kaygılı bir anne miyim sizce?

    Bu soruyu en fazla kaygılı annelerden duyuyorum ☺ Kaygının ne kadarının yeterli, ne kadarının fazla olduğunu kolayca söyleyebilmek pek de mümkün değil. Sonuçta domates değil ki bu kiloyla ölçüp biçelim. Kaygının fazlalığını ancak anneye ve dolayısıyla da çocuğa verdiği olumsuz etkilerle gözlemleyebiliriz.

    Dilerseniz fazla kaygılı bir annenin neler yaşayabileceğine bir bakalım:

    Kaygılı bir anne uyku sorunu yaşayan bir annedir. Hemen her gece yatakta çocuğuyla ilgili düşüncelerle boğuşur. Sağlığı yerinde mi? Boyu uzuyor mu? Neden sık hastalanıyor? Doğru besleniyor mu? Yarın ne yedirsem? Yeterli bir anne miyim? Ardı arkasına gelen bu düşünceleri bir türlü durduramadığı için, sakinleşip, uykuya damayı başaramaz. Sabah perişan ve kötü bir halde uyanır. Gün içinde çocuğun attığı her adımı bilmek, kontrol etmek ister. Zihninden sürekli onun başına gelebilecek kötü şeylerle ilgili senaryolar geçer. Örneğin çocuğunda ciddi bir rahatsızlık olacağından endişelenip sürekli hastalıklarla ilgili belirtileri araştırıp, sık sık doktorlara gidip ve testler yaptırır. Hatta bir doktora güvenemeyip başka doktorlardan da teyit almadan içi rahat etmez. Ya da başka bir kaygılı anne çocuğuyla ilgili kaza geçirme, kaçırılma senaryoları yazar ve onu gözünün önünden ayıramaz. Kimseye emanet edemez, çocuğuna sürekli koşma, terleme, dikkatli ol uyarıları yapar.

    Kaygılıyken vücudunuzda sizi alarma geçiren stres hormonları salgılanır. Bu hormonların kanda sürekli yüksek düzeyde kalması fiziksel sağlığı bozar. Aşırı kaygılı anneler bu nedenle çeşitli sağlık sorunları yaşarlar. Sürekli gergin olan kaslar, fibromyalji dediğimiz boyun, eklem sertliklerine neden olur. Yeme düzenleri bozulabilir, aşırı yeme ya da iştah ve kilo kaybı, mide şikayetleri, tansiyon sorunları yaşayabilirler. Gergin, sabırsız ve sinirlidirler. Dalgınlık, unutkanlık, odaklanamama gibi nedenlerle iş performansları da düşer.

    Özetle, bir anne çocukları hakkında zihninden sürekli felaket senaryoları yazıyorsa, yukarıda söz ettiğimiz fiziksel şikayetleri varsa, yorgunluk, bıkkınlık, tükenmişlik yaşıyorsa ve günlük yaşamında işlev kayıpları oluyorsa aşırı kaygılı bir anne olma olasılığı çok yüksektir. Böyle bir annenin ilk yapması gereken şey kendi kaygı sorununu çözmek için bir uzmandan yardım almaya başvurmak olmalıdır. Bu öneriyi getirdiğimde annelerden en sık duyduğum yanıt önce çocuğum düzelsin, ben bekleyebilirim oluyor. Ancak annenin kaygısı çözümlenmeden çocuğa yardımcı olabilmesi mümkün değildir.

    Peki fazla kaygılı bir anneye sahip olmak çocuğu nasıl etkiler?

    Aşırı kaygılı bir annenin çocuğu sürekli uyarılar, tembihlerle büyür. “Aman dikkat et, düşersin, canın yanar, hasta olursun.” Kendi başına adım atmasına izin verilmez, yaşıtları sokakta oyun oynarken O ya evdedir ya da annesi de sokakta onun yanıbaşındadır. Bu şekilde büyüyen çocuğun annesinden aldığı mesaj şudur : “Hayat tehlikelerle dolu, her an başına bir şey gelebilir, sadece benim yanımda güvendesin.” Bu tutum çocuğun da kaygılı bir çocuk olması için en verimli zemindir.

    Kaygılı annelerde sıkça gördüğümüz diğer bir sorun da çocuklarının ağlama, korkma gibi olağan duygusal tepkilerini sakince karşılayamamalarıdır. Bir çocuğun mutsuz olmasına, ağlamasına dayanmak herkes için zordur. Ancak kaygılı anneler için ağlayan çocuk sesi panik düğmesi gibidir. Yürürken takılıp düşen ya da bir şeyden korkup, ağlayan çocuğun yanına panik halinde koşup, durumu kontrol altına almak ve bir an önce çocuğu susturmak isterler. Annenin yüzündeki endişeyi gören çocuk “ başıma çok kötü bir şey geldi herhalde” diye düşünür ve daha beter korkar. Yine benzer nedenlerle kaygılı anneler çocuklarına net olarak kural sınır koyamazlar. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğu bir an önce susturmak için “Üzülme yenisini alırız” der ya da dikkatini başka bir yöne çekmeye çalışır. Çocuk başarılı bir şekilde sakinleştirilmiş olur. Çocuğa o andaki duygusunu unutturmak, anneyi ve çocuğu geçici olarak rahatlatır ama çocuğa uzun vadede bir şey kazandırmaz. Aksine engellerle karşılaştığında buna dayanabilme, zorluklarla mücadele edebilme becerisinin gelişmesi engellenmiş olur. Çocukken hiç hayal kırıklığı, stres yaşamamış, hiç ağlatılmamış, pamuklar içinde büyütülmüş bir çocuk, en ufak sorunda pes eder ya da başkalarından çözüm bekler. Çocukların duygularını yönetebilmeyi öğrenebilmeleri için korku, kaygı, üzüntü hatta öfke gibi tüm duyguları yaşamalarına izin verilmesi gerekir.

    Kaygı çocuklar için de doğal ve yaşanması gereken bir duygu ise, aşırı kaygılı çocukları nasıl ayırt edebiliriz? Biraz da aşırı kaygılı çocukların özelliklerinden söz eder misiniz?

    Kaygı düzeyi yüksek olan çocuklar ev dışındaki ortamlarda genellikle saygılı, efendi, sorumluluklarını bilen, yerine getiren, kurallara uyan, titiz bazen de mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olurlar. Bazıları anne babadan uzak oldukları zamanlarda onların başına kötü bir şey gelebileceğinden endişelenirler. Bu nedenle sık sık anne babayı telefonla arayıp, seslerini duyup rahatlama gereksinimi duyarlar. Başarısızlık, eleştirilme, beğenilmeme, ceza alma korkuları da bu yapıdaki çocuklarda görülen diğer bir kaygı konusudur. Örneğin basket oynamayı seven bir danışanım maçlarda basket atamam korkusuyla adeta toptan kaçıyor, eline gelen toplarla basket atmayı denemek yerine başkasına pas vermeyi tercih ediyordu. Bu yıl artık istemediğini, çok yorulduğunu söyleyerek basket antremanlarını bırakmıştı. Başarısız olma korkusu sınıfta da kendini ortaya koymasına engel oluyor, bildiği konularda bile ya yanlışsa diye düşünerek parmak kaldırmıyordu. Yazılı ya da sözlü sınavlarda gergin oluyor, bildiklerini hatırlayamıyor, elleri terliyor ve sınavları kötü geçiyordu. Aşırı kaygının yaşama diğer bir yansıması da sosyal kaygılardır. Çekingenlik, yeni ortamlara, değişik sosyal çevrelere girmek istememe, akran gruplarına dahil olamama bu çocukların sosyal yaşamlarını etkiler. Karanlık korkusu, hayvanlardan korkma, asansöre binememe gibi özgül fobiler de kaygı bozuklarındandır.

    Burada tekrar vurgulamak gerekirse, kaygı, sağlıklı bireylerde var olan ve koruyucu ve uyumsal bir işlevi olan normal bir duygudur. Kaygı bozuklukları ise belirgin sıkıntı ve işlev kaybına neden olan korku ya da endişeyle kendini gösterir. Çocukluktan erişkinliğe geçiş döneminde normal kaygılarla ile patolojik kaygıları ayırmak güçtür. Bu noktada bakılması gereken en önemli nokta kaygının kaçınmaya ve işlev bozukluğuna neden olup olmadığı ve sürekliliğidir.

    Kaygılı çocuklar ev ortamında nasıldırlar?

    Ev dışında kurallara uyan, sakin, efendi olarak tanımlanan bu çocuklar ev ortamında daha farklı bir tablo çizerler. Anne babayla ilişkilerinde ısrarcı, talepkar hatta öfkelidirler. Kendi başlarına yapabilecekleri işler için bile yardım, destek beklerler. Kaygılı oldukları konularda sık sık bir şey olur mu? ya da bir şey olmaz değil mi? şeklinde sorularla rahatlatılmayı beklerler. Yoğun soru cevap trafiği anne babayı bunaltır, tüketir. Kaygılı olan çocukların, kaygılı anneleriyle çok iç içe geçmiş, yapışık ama çatışmalı bir ilişkileri vardır. Annelerinin endişeli, her an kontrol eden, uyaran tutumuna karşı zaman içinde isyan ve öfke duymaya başlarlar. Bazen de işler tersine döner, çocuklar kaygılı olan annelerini rahatlatma, sakinleştirme çabalarına girerler. Ama bu da çocuğu tüketen bir çabadır ve yine içten içe öfke doğurur. Her ne nedenle olursa olsun annesine öfke duyan çocuk aynı zamanda bundan suçluluk da duyar ve öfkesini bastırmaya çalışır.

    Peki kaygı genetik midir? Anne baba kaygılı insanlarsa çocuğun da kaygılı olmasının sebebi genler midir?

    Kaygı bozuklukları sıklıkla kalıtımsal bir geçiş gösterir. Anne ya da babada kaygı sorunları varsa çocukta da kaygı ile ilgili sorunlar olma olasılığı yüksektir. Ailesel geçişin yanısıra aile üyelerinin birbirlerine karşı aşırı korumacı tutumu da çocuklara dünyanın tehlikleli ve güvenilmez olduğu mesajını vererek var olan korkuların pekişmesine neden olur. Anne babalar istemeden de olsa kendi düşünme tarzlarını, değerlerini, olaylara yaklaşım biçimlerini, korkularını, endişelerini çocuklarına yansıtırlar. Çocuklar zamanla anne babalarına benzerler. Bu nedenlerle tedavide ailenin de ele alınması çok önemlidir.

    Çocuklarda Kaygı bozuklukları nasıl tedavi ediliyor?

    Çocuklukta kaygı bozuklukları bireysel olarak uygulanan bilişsel davranışçı terapi ve aile eğitimi ile etkin biçimde tedavi edilebilmektedir. Anne ya da babada da kaygı sorunları varsa onların da kendileri için bireysel yardım almaları gereklidir. Çok yoğun ve belirgin işlev bozukluğuna neden olan ve uygun terapötik yaklaşımlarla çözümlenemeyen kaygı bozukluklarında ilaç tedavisinden de yardım alınabilmektedir.

    Sonuç olarak kaygı bozuklukları oldukça sık görülen ve tedavisi mümkün olan rahatsızlıklardandır. Günümüzde her on çocuktan biri bir ya da birden fazla kaygı bozukluğu ile mücadele ediyor. Bu nedenle, dikkat edilmesi gereken diğer bir önemli konu da kaygı bozukluklarının oluşmasının önlemesidir. Önlemek, ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye çalışmaktan çok daha kolaydır. Ailesinde kaygı bozukluğu olan ve mizaç olarak kaygılı olan çocuklar yaşamlarının bir döneminde kaygı bozukluğu geliştirmeye adaydırlar. Bu çocuklar uygun biçimde ele alınırlarsa kaygı bozukluğu oluşma riskinin azaltılması mümkündür. Bu konuda aileler bilinçlendirilirlerse ruhsal bozukluklar oluşmadan da bizlere başvurup neler yapabilecekleri konusunda bilgi alabilirler.

    Kaygı bozukluklarının önlenmesi için aileler neler yapabilirler?

    Hepimizin sahip olduğu, işlevsel düzeyde olan kaygının, kişinin yaşamını kısıtlayan ve günlük işlevlerini bozan bir kaygı bozukluğuna dönüşmesini önlemek için yapılabilecekler iki ana başlık altında toplanabilir. İlki günlük yaşamda yapılacak düzenlemeler ve ikincisi de dayanıklılık kavramıdır.

    Günlük yaşamda yapılabilecek düzenlemeler:

    • Gevşeme, meditasyon, farkındalık egzersizleri yapmak.

    • Düzenli egzersiz yapmak.

    • Düzenli ve yeterli uyku.

    • Dengeli beslenme.

    • Doğayla daha yakın temas içinde olmak.

    Günümüzde insanlar yoğun, telaşlı ve stresli bir yaşamda rahatlayabilmek için günün sonunda televizyon karşısında uzanmayı, sosyal medya paylaşımlarını ya da alkol, sigara gibi maddeleri kullanıyor. Oysa bunlar stresin olumsuz etkilerini o an için azaltmış gibi görünsede uzun vadede çok az işe yarar. Stresle etkili biçimde baş edebilmek için vücudun doğal gevşeme yanıtını etkinleştirmek gerekir. Bu da, gevşeme, nefes, farkındalık egzersizleriyle ya da düzenli yürüyüş benzeri egzersizlerle gerçekleştirilebillir. Düzenli olarak günde 20-30 dakikalık bu egzersizleri yaşamın içine yerleştirmek stresle mücadele ederken daha dayanıklı, daha enerjik ve daha olumlu kalmaya yardımcı olur.

    Yaşamlarımızda stres yaratan durumlarla farklı bir ilişki kurmanın bir yolu olan farkındalık (Mindfulness) egzersizleri bu amaçla giderek daha yaygın biçimde kullanılmaya başladı. Farkındalık konusunda daha fazla bilgi edinmek, hatta egzersizleri öğrenebilmek için faydalanabileceğiniz pek çok kaynak var.

    Farkındalık egzersizleri sadece anne babalar için değil, çocukların da yararlanabileceği egzersizler. Artık çocuklara da farkındalık egzersizlerini öğretilebiliyor ve onların da stres ve kaygıyla baş edebilme becerilerini geliştirebiliyoruz.

    Kaygı bozukluklarının önlenebilmesi için gerekli olan diğer bir ana başlık dayanıklık kavramıydı. Dayanıklılık nedir? Dayanıklılık olası kaygı bozukluklarını önler mi?

    Dayanıklılık (İngilizce’de resilience, Türkçe’de rezilyans olarak kullanılıyor) zorluklar karşısında yıkılmadan ayakta kalabilme, mücadele edebilme, olumsuz koşullar ortadan kalktığında da tekrar eski haline dönebilme becerisidir. Bir anlamda ruhun bağışıklık sistemidir. Artık kabul etmemiz gereken bir gerçek varsa o da travmalarla dolu bir çağda yaşıyor olduğumuzdur. Savaşlar, terör olayları, kazalar her an yanıbaşımızdalar. Travmaları önleyemiyorsak, bir çocuğa kazandırabileceğimiz en önemli beceri dayanıklılıktır. Dayanıklılığı olan kişiler zorlu yaşam olaylarını kendilerini geliştiren, yeni beceriler kazandıran bir fırsat, bir basamak olarak görebilirler. Genetik olarak kaygıya yatkın olan ve dayanıklılığı olmayan bireylerde çeşitli zorlu yaşam olayları sonucunda kaygı düzeyi artar ve kaygı bozuklukları oluşur. Bu nedenle dayanıklılık kaygı bozukluklarının önlenmesinde, özellikle de genetik olarak risk taşıyan bireylerde çok önemli bir kavramdır.

    O zaman, son soru: Nasıl daha dayanıklı çocuklar yetiştirebiliriz?

    İşte konunun en önemli noktası da bu. Aslında bu konu burada kısaca özetlenemeyecek kadar kapsamlı ve her anne babanın üzerinde düşünmesi ve çalışması gereken bir konu. Genel olarak çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizle doğrudan ilgili. Önce eleştirel biçimde gözlemlerini söyleyeyim. Günümüzde çocuklara eskisinden çok daha fazla olanak sunuyor ama onlarla gerçek bir iletişim kurmaya çok daha az zaman ayırıyoruz. Çocuklarımızın özgüvenlerini övgüyle arttırmaya çalışırken disiplin konusunda aşırı hoşgörülüyüz. Çok az sorumluluk veriyoruz. Onlar için olumsuzluklardan uzak, mutlu, masalsı bir dünya kurmaya çalışırken, stresin ve zorlukların insan yaşamının bir parçası olduğunu öğretemiyoruz. Önlerindeki her engeli kaldırarak, hayal kırıklıklarıyla baş edebilme, zorluklarla mücadele edebilme becerilerini öğrenme şansından yoksun bırakıyoruz. Bu yaklaşımla yetişen çocuklar maalesef dayanıklı birer birey olamıyorlar.

    • Hayatın hem keyifli hem de zorlu yanlarıyla geçinebilmeyi öğretmek. Örneğin çocuk canı sıkıldığında buna dayanabilmeyi ya da kendi başına bununla baş edebilmeyi öğrenmelidir. Hemen onu eğlendirecek, oyalayacak bir şeyler sunulmamalı. Hatta çocuğa canının sıkılacağı zamanlar bırakılmalı. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğa “Bunun için ağlamaya değmez, boşver, yenisini alırız, onarırız” gibi teselli cümleleri yerine, “Üzülmekte haklısın, insan bir eşyası zarar gördüğünde üzülür.” Deyip herhangi bir çözüm önermeden, bir süre ağlamasına izin verlmelidir. Daha sonra çocuk sorarsa birlikte çözüm üretilebilir.

    • Çocukların karşı karşıya kaldıkları sorunlara hemen çözümler üretmemek. Anne babanın bir sorun karşısında geri çekilip çocuğa sorunu tanımlayıp çözmesi için zaman vermesi çocuğun empati, problem çözme, yaratıcılık, azim, sebat ve sabır gibi önemli becerileri öğrenmelerine fırsat sağlar. Bu sorunu çözmek için ne yapabilirsin?” şeklinde sorularla çözüm üretebilmesi için yönlendirebilir, ardından, “Şu ana kadar neler denedin? Hangisi işe yaradı, hangisi yaramadı?” soruları gelebilir. Bu yaklaşım çocukların çözüme ulaşmaları için bir ortam hazırlar

    • Çocuk zor bir durumdan söz ettiğinde ilgiyle ama sakin ve sessiz biçimde dinleyebilmek. Kendisini gerçekten anlamaya çalışarak dinleyebilen bir anne ve babanın varlığı dayanıklılık kazanmadaki önemli etmenlerden birisidir.

    • Durumlar karşısında gerçekçi ve olumlu düşünme konusunda model olmak.

    • Duyguları iyi kötü diye sınıflandırmamak. Korku, üzüntü, öfke, neşe gibi tüm duyguları yaşamak ve uygun biçimde ifade etmek konusunda model olmak.

    • Sorumluluk almayı ve sorumlulukları yerine getirmeyi öğretmek. Sadece günlük yaşamdaki rutin işler konusunda değil, davranışlarının, hatalarının sorumluluğunu da almayı öğrenmeleri önemlidir.

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnozun tarihçesi?

    Hipnoz, telkinler yolu ile bilinçaltındaki (yaşanmış, şahit, tanık olmuş) travmatik olgular sonucu davranış bozukluğuna yol açan sorunları çözümlemek için yapılan psikolojik tekniktir. İnsanoğlu var odluğundan beri telkinlerle iletişime geçmek ve ikna edebilme olgusu var. Hipnozu tedavi aracı olarak kullanan kişi ise bilim adamı Franz Mesmer (1734-1815), bu yönetme bilimsel yöntem, teknik kazandıran ise Fransız nörolog Jean-Martin Charcot’tu (1825-1893). 1890 yılında Carter- Turner isimli İngiliz dış hekimleri ağrısız diş çekiminde hipnotik anastezi (Hipnoterapi) kullanarak diş çekimini yaptılar. Sigmund Freud (1856-1939) serbest çağrışımla psikanaliz tekniğini geliştirmeden önce histerik kadınların tedavisinde hipnoz yöntemini kullandı. O günden bugüne kadar da birçok bilim adamı, psikiyatrist, psikolog, nörolog, tıp dünyasından birçok doktor hipnoz çalışmalara katıldı ve kendi uzmanlık alanlarında bu tekniği kullanmaya başladı. Dr. Erickson, Dr. Weitzen Hoffer, Dr. Gorton, Dr. Pattie, Dr. Schilder olan pek çok önemli hipnoterapistlerin hipnoz alanına büyük katkıları olmuştur.

    Hipnoz nedir?

    Kişiyi bir yere odaklayarak ve telkinler vererek bilinçaltına inme tekniğidir. Hipnoz bir uyuma halinden öte bir uyanıştır aslında. Yaşadığımız, şahit olduğumuz olaylar bizde savunma ve saldırı mekanizmasını tetikler bu sayede kendimizi korumuş oluruz. Ama bunu bilinçli halimizle yapmayız tamamen içgüdüsel bir yapıyla hareket ederiz. Tıpkı saldırgan bir yırtıcı hayvan gördüğümüzde kaçmak, donmak, saldırmak gibi gösterdiğimiz refleks hareketler gibi. Bizde yaşadığımız travmatik olaylara her zaman doğru davranışları geliştiremeyiz. Bazen güçlü olmak için yemek yer, sigara içer, madde kullanır veya başka şeylerle bastırmaya çalışırız. İlk etapta zevkli veya iyi gelen bu tür davranışlar zamanla bilinçaltımız tarafından onay gördüğü için o davranış şekli artık bir çözüm olarak algılanır. Yani strese girdiğimizde; sigara içmek, aşırı yemek, tırnak yemek, madde kullanmak, alkol almak gibi davranışlar anlık rahatlama sağlasa bile kalıcı çözemediği için artık biz o maddeleri kullanmaya devam ederiz ve sonrasında stresimizin yanında birde nur topu gibi bağımlılıklarımız oluşur. İşte Hipnoz bu davranış bozukluğunu çözmeye çalışır ve büyük bir oranda da çözer.

    Hipnoz ne değildir?

    Filmlerde gördüğümüz şeklinde değildir hipnoz. Hipnoz seansı esnasında hiç kimse hiç kimseyi farklı konular hakkında veya geçmişte yaptığı bir durum ile ilgili itirafa zorlayamaz veya itiraf ettiremez. Öyle olsaydı karakollarda polis yerine hipnoterapistler olurdu ve suçlular çabucak yakalanırdı.

    Hipnoz doğal bir süreçtir. Hipnoz yapılan kişi hipnoterapistin sözlerini duyabilir, duymayabilir. Bu olgu o kişinin hipnozunu etkilemez.

    Hipnozla sigara bırakma ve zayıflama senalarında hipnoz uygulanan kişi pek fazla konuşturmayız daha çok telkin veririz.

    Hipnoz uygulanan kişi kendisini nasıl hisseder ve ne düşünür?

    Hipnozdan sonra kendisini rahat, gevşemiş, huzurlu, mutlu hisseder. Tüm bedeni yumuşacık olduğunu söylerler ve sigaraya karşı isteklerinin azaldığını, çikolatayı, patates kızartması, kek, börek, kola gibi yiyecek ve içecekleri seven ve ona dayanamayan kişiler, hipnozdan sonra, yemesem de diyerek yiyeceklerinin efendisi konumuna gelirler. Hipnozda hiçbir yiyecek yasaklanmaz. Kişi hedeflediği kiloya geldiğinde kararında o yiyecekleri yine yiyebilir.

    Hipnozun kullanım alanları: Hipnozun birçok kullanım alanı vardır.

    • Ağrısız diş çekiminde,

    • Küçük operasyonlarda anestezi kullanmadan cerrahi müdahale yapılabiliyor. Hatta fıtık ve apandis ameliyatlarında dahi kullanılmıştır)

    • Normal doğumlarda anestezi kullanılmadan ağrı olmadan doğum yapılabiliniyor

    • Sigara bırakma

    • Sağlıklı zayıflama

    • Korkulardan kurtulma (Yükseklik, uçak, gemi hayvan, karanlık, tek başına, kapalı yerde kalma) gibi birçok korkuları yenmede etkilidir

    • Tırnak yeme

    • Sınav kaygısı yenme

    • Topluluk önünde konuşamama

    • Özgüven sorunlarında

    • Birçok cinsel rahatsızlıklarda

    Hipnoz tekniği kullanılmaktadır ve etkilidir.

    Hipnozla Sigara bırakma ve zayıflama

    Uzun yıllardan beri sigara içmeniz, günde çok paket sigara içmeniz veya kaç kere sigara bırakmaya çalışıp bırakamamanız hipnozla sigara bırakmak için önemli değildir. Önemli olan tek şey var o da gerçekten sigarayı bırakmak istiyor oluşunuz ve buna kararlı olmanız. Eğer sigarayı yaşamınızdan tamamen uzaklaştırmak istiyorsanız hipnozla sigara bırakma seanslarına başvurabilirsiniz.

    Aynı şekilde kaç kiloda olmanızdan öte ben artık gerçekten kendim için fit, sağlıklı olmak ve güzel görünmek istiyorum demeniz gerek.

    Her bağımlılığın altında birçok travma yatar. Bu travmaları iyi analiz edebilmek, çözümleyebilmek için öncelikle bir ön görüşme yapılır ve hikayesi alınır. Bağımlılığın tarihçesine bağlı olarak ya terapi sürecine geçilir veya hemen hipnoz seanslarına alınır. Psikoterapinin kaç seans süreceğini önceden kestirmek mümkün değildir lakin Hipnozla sigara bırakma ve zayıflama süresi ortalama 5-6 seans arası sürmektedir.

    İlk hipnoz seansından sonra kişiler, çoğunlukla sigara içmezler, ikincisi ve sonraki hipnoz seansları sigara içme isteğinin tamamen giderilmesi ve benliğin güçlenmesi için uygulanır. Hipnozla zayıflama seanslarına katılanlarda ayda ortalama 4-5 kilo arasında kilo vermeye başlarlar.

    Hipnozda ne yapılıyor ki kişi seanslardan sonra sigara içmiyor veya kilo verebiliyor?

    Terapi ve Hipnoz senalarında sigara içmeye, aşırı, gereksiz ve düzensiz yemek yemenin sebebi çözüldüğü için önünüzde kocaman bir pasta olsa dahi bir çatal alıp bırakabiliyor veya sigara içenler yanınızda olsa bile sigara isteğiniz olmadan sohbete devam edebiliyorsunuz. Hipnoz sizi iradeli hale getiriyor.

    Başarı oranı ortalama % 94 gibi yüksek bir orandır. Normalde % 50 başarı iyi bir başarıdır yani her iki kişiden biri başarıyorsa bu güzel bir sonuçtur. Bizim başarımızın yüksek olmasının sebebi terapi, danışmanlık ve hipnozu beraber uygulamamızdan kaynaklanmaktadır. S Konsept Danışmanlık ve ADED (Aile danışmanlık Terapi Eğitim Derneği) olarak bu istatistiği şimdiye kadar bu uygulamayı yaptığımız danışanları belirli aralıklarla arayarak oluşturmaktayız.

    Hipnoz yöntemi ile sigarayı bırakmak isteyenleri bu yöntemi tercih etme gerekçeleri neler?

    Bireysel başvuruların dışında firmalar kendi çalışanları için bu uygulamaları bizden talep etmekte.

    Son dönemlerde çok ciddi bir talep var. Çünkü en doğal zayıflama ve sigara bırakma yöntemi olduğundan dolayı birçok kişi başvurmakta.

    Bu yöntemi uygularken kişilerin dikkat etmesi gereken noktalar neler, siz neler tavsiye edersiniz?

    İnternetten iyi araştırmaları gerekir. Bu uygulamayı yapan kuruluşun, kişinin cv’leri incelenmesi gerekir aynı zamanda hipnozu uygulayan kişilerin psikoloji, psikyatri, tıp, pdr gibi alanlarda eğitim alan kişilerden olması uygulamanın sağlıklı ve başarılı olmasını artırır.