Etiket: Tek

  • SOSYAL MEDYA KALABALIK İÇİNDE YALNIZLAŞTIRIYOR

    SOSYAL MEDYA KALABALIK İÇİNDE YALNIZLAŞTIRIYOR

    Sosyal medyanın insan hayatına etkilerini değerlendiren Ceren Yağcıköseoğlu, “paradoks” olarak nitelediği sosyal medyanın ilk bakışta sürekli haberleşme sağlıyormuş gibi göründüğünü, ancak düşünülenin aksine bireyleri asosyalleştirdiğini söyledi. Sosyal medya kullanımındaki artışla birlikte iletişim kurmakta zorlanan bir topluma dönüştüğümüzü söyleyen Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu, “Sosyal medya insanları kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırıyor” dedi.

    Niçin Kullanılıyor?

    Sosyal medya, yaygınlaşan internet ile birlikte hayatımızın bir parçası haline geldiğini belirten Ceren Yağcıköseoğlu, “Önceleri interneti, film izlemek, müzik dinlemek, haberleri takip etmek ve bilgi araştırması yapmak için kullanırken şimdilerde ise daha çok facebook, instagram ve twitter’da neler olmuş onları takip etmek için kullanır hale geldiğimiz bir gerçek” diyerek sosyal medyanın insanlar üzerindeki etkisine dikkat çekti.

    Dikkat çeken istatistikler

    Son yıllarda sosyal medya kullanımına yönelik istatistiklere işaret eden Yağcıköseoğlu, şu bilgileri paylaştı: “Türkiye’de en çok kullanılan sosyal medya platformlarına baktığımızda ilk sırada %32 ile Facebook’un yer aldığını görüyoruz. Facebook’u %24 ile WhatsApp, %20 ile Facebook Messenger , %17 ile Twitter, %16 ile Instagram takip etmektedir. Her bir dakikada 694.980 durum güncellemesi oluyor ve 532.080 twitt atılıyor, her beş dakikasının birini online olmaya ayıranların oranı ise %40 ve her gün 250 milyon fotoğraf ekleniyor ve %35’i kişinin kendisine ait fotoğraflar.”

    Sergilenen öte kimlik

    Sosyal medyanın yaygınlaşmasını sağlayan etkenlere değinen Yağcıköseoğlu, şöyle konuştu: “Sosyal medya platformlarından herhangi birine üye olmak bile paylaşım yapma isteğini arttırıyor. Tabi ki kullanım amacı, aslında kişilik yapınızın bir parçasını sergilerken bir de kişinin hiç olmayan yönlerini görmesini, sergileme isteğini arttırıyor. Kimileri sosyalleşmeyi, sosyal medyayı kullanarak sağlamaya çalışıyor, kendi hayatlarınıza dair istediklerinizi rahatlıkla paylaşabiliyorsunuz ve takip ettiğiniz kişilerin hayatlarını izleyip, bilgiler edinebiliyorsunuz. Yüz yüzeyken ifade edemediklerinizi, bu yolla çok rahat ifade edebiliyorsunuz, bu şekilde gerçekten öte bir kimlik sergiliyorsunuz aslında”

    Davranış kalıpları

    Sosyal medyayı cazip kılan sebeplere değinen Yağcıköseoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Arkadaş ziyaretleri, yüz yüze sohbetlerde de sosyal medya konuşulur oldu, oradan kimin ne kadar sosyal medyaya zaman ayırdığını ve kimleri takip ettiğini hatta hangi ayrıntılara dikkat ettiğini gözlemleyebiliyorsunuz. Duygusal ilişkilerin başlangıç, süreç ve bitişinde de önemli rol oynuyor. İlişkiyle ilgili önemli gelişmeler, nişan-düğün davetleri, tüm dilekler için kullanılırken. Eş-sevgili-flört’ün neler paylaştığı, neleri beğendiğinden tutun tüm hareketlerinden anlam çıkarmaya çalışıp, ilişkileri sosyal medya üzerinden yaşamak da son zamanlarda şahit olduğumuz davranış kalıpları arasında.”

    Hikayeler gerçeğe mi dönüşüyor?

    2013 yılında beyazperdeye yansıyan ve yapay zeka programındaki bir kadın sesine karşı duyduğu aşkı konu alan bir erkeğin hikayesinin anlatıldığı, senarist ve yönetmen Spike Jonze’un HER(AŞK) filmine atıfla, filmlere konu olan fantastik öykülerin günümüze çok da yabancı olmadığını sözlerine ekleyen Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu, “Sosyal medya kullanımı bu denli artmış, hayatımızın her alanına girmiş ve ona bağımlılığımız her geçen gün artarken, rahat rahat sosyal medyadan sosyalleşmek varken, topluluğa girmek, toplulukta sıkışmış kalmış hissetmekten kaçar olduk ve zamanla daha yalnız ve iletişim kurmakta zorlanan bireyler haline doğru dönüşmeye devam ediyoruz” diye konuştu.

  • Çocuklarınıza  Cinsel  Eğitimi Doğru zamanda doğru bilgilerle vermelisiniz

    Çocuklarınıza Cinsel Eğitimi Doğru zamanda doğru bilgilerle vermelisiniz

    Cinsellik biyolojik ve sosyal olarak inşa edilen, kültürel ve dini inançları yansıtan bir olgudur.

    Anne babalar çocuklarıyla konuşmaktan utandıkdıkları için bu konuda konuşmayı sürekli ertelerler.

    Çocuklar ise tüm masumiyet ve saflıkları ile öğrenmeye ve meraklarını gidermeye yönelik sorular sorarlar. Çoğu anne baba bu sorulara hazırlıksız yakalanırlar ve beklenmedik anda gelen bu sorular kaygı yaratır. Kaygı da hata yapma olasılıklarını arttırır.

    Ebeveynler çocuklara duyusal uyaranları nasıl yorumlayacaklarını ve deneyimlerini tanımlarken hangi kelimeleri kullanacaklarını öğretirler. Ayak parmağı ya da göbeği gıdıklandığında agulayıp kahkaha atan bebek, cinsel organına dokunulduğunda aynı tepkiyi verir. Bebek, vücudunun bu kısmının cinsel bir bölge olduğunu henüz öğrenmemiştir. Çünkü yetişkinlerin zihinlerindeki cinsel kavram ve düşüncelere sahip değildir. Çocuk için burası zevkli tepkiler veren vücudun her hangi bir bölümüdür. Anne babaların bu bölgeler hakkında nasıl tepkiler verdiği ve onu nasıl tanımladığı önemlidir. Demek ki çocuklar için cinsellik yetişkinlerde olduğundan farklıdır.

    Genel anlamda cinsel eğitim; çocukların ve ergenin bedensel, duygusal, sosyal, zihinsel ve cinsel gelişimlerini takip etmek, kız ve erkek rollerini kabul etmesine, kendi cinsinin özellikleri ve karşı cinsin özellikleri ile bir bütün içinde yaşamasına yardımcı olmak amacıyla verilen  bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmalarıdır.

    Cinsel eğitim doğumdan başlayan ergenlik dönemini de içine alan uzunca bir süreçtir. Gerek anne, gerek baba tarafından verilecek cinsel eğitim, çocukların ve ergenin başka kaynaklara yönelmesini engelleyecektir.

    Cinsel eğitime başlamak için belli bir yaş bulunmamasına rağmen, anne babalar, çocukları okul öncesi dönemdeyken (3-4 yaş dolaylarında) ilk sorularla karşılaşırlar.

    Açıklamalar sade bir dille, rahat, utanmadan  ve bilimsel kaynaklardan yararlanarak yapıldığı takdirde gelecekte karşılaşılabilecek olası zorluklar yaşanmayacaktır.

    Anne babalar çocuğa iyi ve kötü dokunuşu ayırt etmeyi öğretmeli, uygun cinsel davranışın sınırlarını belirlemeli, çocuğu doğru cinsel bilgiyle donatmalılar.

    Demokratik aile ortamında yetişen çocukların, cinsel gelişim sürecinde sorun yaşama olasılıkları azdır. Merak ettiklerini rahatlıkla sorabilir ve uygun yanıtlar alabilirler. Kendilerine olan güvenleri nedeniyle  ve ne isteyip ne istemediklerini rahatlıkla ifade edebildikleri için cinsel tacize uğrama olasılıkları çok azdır. Çünkü bunu önleyebilirler. Herhangi bir duygusal açlık yaşamadıkları için, bu anlamda kendilerini kullandırmaları söz konusu değildir. Sağlıklı kız/erkek arkadaş iletişimini rahatlıkla kurabilirler.

    Ergenlik döneminde babası ile konuşabilen onun tarafından kabul gören ve aşağılanmayan , çocukluğundan itibaren baba oğul kaliteli zaman geçiren bir erkek ergenin cinsel kimlik bulma süreci sağlıklı geçecektir.

    Aynı şekilde annesi ile h,iç korkmadan, yalan söyleme ihtiyacı duymadan konuşabilen kız çocuğu da merak ettiği tüm bilgiyi annesinden alabildiğinde yanlış bilgilerle donanmayacak , sınırlarını bilecek ve ileride kendi cinsel kimliği ile barışık, sağlıklı bir cinsellik yaşayabilecektir.

    Gençlere verilecek cinsel eğitimde en önemli mesaj  , cinselliğin sadece kadın erkek arasındaki fiziksel bir ilişki olmadığı , aynı zamanda duygusal , sevgiye ve saygıya dayalı bir ilişki olduğudur.

    Cinsel İstismar nedir? Nasıl çocuğumu korumalıyım?

    Cinsel istismar, bir çocuk ya da yetişkinin başka çocuk/çocukların veya başka yetişkin/yetişkinlerin, istemediği cinsel davranışlarına maruz kalmasıdır. Cinsel istismar, genelde çocuğa yakın olan kişiler tarafından  gerçekleştirilmektedir. Bu tür eylemler yinelenen tarzda olduğunda çocuk için daha ağır sonuçlar doğurabilir.

    Çimdikleme, okşama, sıkıştırma, öpme, el ile sarkıntılık etme, laf atma, uygunsuz sözcüklerle rahatsız etme, cinsel ilişkiye teşebbüs, tecavüz cinsel istismar kapsamına girer. İstismarın verdiği hasar; sürekliliğine, çocuğun yaşına, istismar edenin çocuğa olan yakınlığına, bağlılık derecesine ve aradaki yaş farkına, fiziksel zorlama ve şiddet içermesine, istismar davranışının derecesine bağlı olarak değişir.

    Cinsel istismarın derecesi ne olursa olsun unutulmamalıdır ki kimse cinsel istismara maruz kalmak istemez; kimse cinsel istismarı hak etmez; hiçbir davranış cinsel istismarı, taciz ve tecavüzü haklı gösteremez ve her türlü cinsel istismar kanunlar ve toplum önünde suçtur.

    Çocuğumu cinsel istismardan korumak için ne yapmalıyım?

    • Anne baba olarak, cinsel istismar konusunda bilgili ve bilinçli olmalısınız
    • Çocuğunuza yeterince ilgi ve şefkat göstermeli,  güven ve sevginizi hissettirmelisiniz.
    • Çocukla açık iletişim kurmalı, sizden korkmamasını sağlamalısınız ki size olası yaklaşımları rahatlıkla anlatabilsin
    • Çocuğu severken sevgi göstermenin yolu ellemek, sağını solunu çimdiklemek, ısırmak değildir. Böyle sevilen çocuklar sevgiyi göstermenin yolunun “dokunmak” olduğu yargısına sahip olurlar. Bu da istismar ile sevgi göstermeyi ayırt edememelerine neden olur.
    • Yabancı insanlarla öpüşmemesi, yanına fazla yaklaşmalarına izin vermemesi ve kuşkulu davranışların neler olduğunu öğretilmelidir.
    • Hayır deme becerisi öğretilmelidir. Günlük yaşamda hayır diyemeyen çocuk böyle bir durumda da “HAYIR” deme becerisini gösteremeyebilir.
    • “ Hiç kimsenin senin, özel yerlerine dokunmaya hakkı yoktur. Hiç kimsenin seni, kendi özel yerlerine dokundurtmaya  da hakkı yoktur. Birisinin senden özel yerlerine dokunmanı istemesi ya da seninkilere dokunması saklayacağın bir sır değildir. Anlatmama sözü vermiş olsan bile, anlatırsan başına çok kötü şeyler geleceği söylenmiş olsa bile, böyle bir şey olursa anlatmalısın. Mutlaka söylemelisin. Sır saklaman gerektiği doğrudur. Ama bu saklanmaması gereken kötü bir sırdır.”

    Çocuğum ergenlik yaşında; onun cinsel istismara uğramaması için ne yapmalıyım?

    Çocuğunuzla bir arkadaş gibi konuşmalısınız, şu konularda onunla açık ve net konuşmalısınız…

    • Genç kendi cinsel arzularını ve sorunlarını bilmelidir.
    • Hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında net olarak hayır diyebilmelidir.
    • Yanlış anlaşılmamak için duyguları, davranışları ve sözlerinin uyum içinde olması gerektiğini bilmelidir.
    • Kendi başına gidip dönemeyeceği yere iyi tanımadığı birinin eşliğinde gitmemelidir.
    • Yaşı tutmuyorsa disko, bar, vb. yerlere gitmemeli, başkalarından içecek ve yiyecek almamalıdır.
    • Alkol ve uyuşturucular sağlıklı düşünmeyi ve kendini ifade etmeyi engelleyebileceği için bunlardan uzak durmalıdır.
    • Arkadaşının yönlendirici olmasına izin vermemelidir.
    • Süreklilik arz eden istismar davranışlarını mutlaka yakınlarına bildirmelidir.
    • Cinsel istismara (saldırı, tecavüz, vb.) uğradığında hemen kendisini anlayabilecek, destek  ve yardımcı olabilecek bir yakını ile bu durumu paylaşmalıdır.
  • Etkili Ana Baba İletişimi

    Etkili Ana Baba İletişimi

    1. ANA-BABALAR SUÇLANIR AMA EĞİTİLMEZ

    En zor meslek olduğu halde hiçbir eğitime tabi tutulmayan ana babaların bu kitapta yalnızca yöntem ve becerileri öğrenmekle kalmayacağı aynı zamanda onları ne zaman ve hangi amaçla kullanacakları da anlatılıyor.

    E.A.E.nin başarılı olması anne ve baba tarafından birlikte tatbik edilmesiyle mümkündür.

    Ana baba kabaca üç gruba ayrılabilirler;Birinci gruptakiler her zaman haklı olduklarını ve güç ve otoriteleriyle çocuğu kurallara uymaya zorlayanlar; gerekirse ceza vermekle korkutan ve ceza verenler; ikinci gruptakiler çocuklarına fazla özgürlük tanıyan ve çocuğun gereksinimlerinin yerine getirilmemesinin zararlı olduğuna inananlar; üçüncü gruptakiler ise bocalayanlar.

    Bugünün ana babaları çocuk yetiştirmede ben kazanayım sen kaybet veya sen kazan ben kaybedeyim metodundan başkasını bilmezler E.A. E. programının yöntemi ise “Kaybeden yok”diye adlandırılıyor.

    2. ANA-BABALAR TANRI DEĞİL İNSANDIR

    *Etkili bir ana baba olmak için tutarlı olma0k zorunda değilsiniz. Ana babaların tutarsız olması kaçınılmazdır. Tutarlı olmaya çalışırlarsa gerçekçi olamazlar.

    *Eğer çocuğun davranışını kabul edemiyorsanız, ediyor gibi davranmamalısınız. İçinizden sevgi gelmiyorsa seviyormuş gibi görünmemelisiniz. Ayırım yapmış olmamak için yapmacık kabul ve sevgi göstermek zorunda değilsiniz. (Dürüstlük). Çocuğun gerçek duyguyu anlamasıdır.

    *Eşiniz ve siz çocuklarınızla olan ilişkilerinizde ortak bir cephe oluşturmak zorunda değilsiniz.(Ana baba dan birinin yapmacık olması söz konusudur)

    *Yapmanız gereken en önemli şey duygularınızı tanımayı öğrenmektir.

    *Çocukların yaptığı ya da söylediği pek çok şeyi kabullenen (gerçekten, samimi) ana babalar kişi olarak kabullendikleri duygusu taşıyan çocuklar yetiştirecekledir.

    *Sınır koyarak yasaklayarak çocuğun davranışlarını değiştirmeye çalışmayın. Bütün çocuklar yasaklardan nefret eder.

    3.ÇOCUKLARIN SİZİNLE KONUŞMASI İÇİN ONLARI NASIL DİNLEMELİSİNİZ?

    Kabul Dili

    * Bir insan bir başkası tarafından olduğu gibi kabul edildiğini hissedince o zaman bulunduğu yerden kımıldamayan,nasıl değişeceğini, gelişeceğini,farklı olacağını ve olduğundan dâhâ iyi olabileceği düşünmeye başlayacaktır.

    * Kabul, minicik bir toplumun içinde gelişip, olabileceği en güzel çiçeğe dönüşmesine yardım eden verimli bir toprak gibidir.

    * Çocuğa ne kadar çok ne olduğunu söylersen onu olur.

    * En etkili olanlar kendilerine yardım istemek için gelenlerini gerçekten kabul ettiklerini onlara iletebilendir.

    * Ana babaların çocuğu kabul etmesi başka bir şey bunu ona hissettirmesi başka şeydir. Ana babanın kabulü çocuğa ulaşmadıkça onun üzerinde hiç bir etkisi olmaz.

    * İyi bir danışman olmak için psikoloji bilgisi ya da insanların akıl düzeyinde anlamak gerekmediğini biliyoruz. Önemli olan, öncelikle insanlarla yapıcı bir şekilde nasıl konuşulacağını öğrenmektir. Psikologlar buna “terapötik iletiş” derler. (İnsanlara kendilerini iyi hissettirebilmek, konuşmaya yüreklendirmek, duygularını açıklamasına yardım etmek, korku ve göz dağı duygusunu azaltmak.)

    * Ana babalar çocuğa karışmayarak onu kabul ettiklerini gösterebilirler. Genelde babalar çocukların kendi uğraşlarına yalnız kalmalarına izin vermiyor ve ellerini çocuklardan çekmek onlara çok zor geliyor.

    * Genellikle ana babalar, terapistler ve danışmanlar tarafından “Tipik On İki” denilen sözlü tepkileri kullanırlar. Bunlar:

    1) Emir vermek, yönlendirmek;

    2) Uyarmak. gözdağı vermek

    3) Ahlak dersi vermek;

    4) Öğüt vermek, çözüm ve öneri getirmek

    5) Öğretmek, nutuk çekmek, mantıklı düşünceler öne sürmek;

    6) Yargılamak ,eleştirmek, suçlamak;

    7) Övmek, aynı düşüncede olmak;

  • ÇOCUKLARDA KORKU VE ANKSİYETE

    ÇOCUKLARDA KORKU VE ANKSİYETE

    Korku ve Anksiyete Kavramı

    Korku, bir tehdite karşı organizmanın cevabıdır. Bu tehdit, bilinen, dışarıdan gelen, belirli ve kaynağında çatşma olmayan bir tehdittir. Anksiyete de bir tehdite cevap niteliğindedir ancak bu tehdit bilinmeyen, içten gelen, belirsiz ve kaynağı çatışmalı olandır.

    Korku ile anksiyetenin birbirinden ayırt edilebilmesi psikolojik analizle mümkündür. İkisi arasındaki temel farklardan bir diğeri de, anksiyetenin kronik bir olay, korkunun ise akut bir olay olmasıdır.

    Korku Kavramı

    Birçok çocuk, küçük yaştan başlayarak, çeşitli korkuların esiri olmaktadır. Korku, hem kaçınılmaz, hem de temel bir duygudur. Hayvanları canlı tutan, korkuyla karışık uyanıklıktır. İlkel insanı düşünürsek, korkuları sayesinde hayatta kaldığını söyleyebiliriz. Modern hayatta da, tehlike karşısında kişiyi uyanık tuttuğu için korku şarttır. Ancak zaman zaman, korku işlevsellik sınırını aşmaktadır. Çocuk için, çocuğu sınırlayan bir etmen olabilmektedir. Çocuğu hareketsizleştirebilmektedir. Eğer çocuk, yalnızca dış tehlikeleri algılamak yerine, bu korkuları kendi içinde büyütebiliyorsa, korkunun üstüne endişe eklenir.

    Watson’ın (1924)kuramına göre, insan iki tip korkuyla doğar, bunlar düşme (desteğini yitirme) ve yüksek ses (gürültü) korkusudur. Bu korkular öğrenilmemiş ve doğuştan gelen korkulardır. Bu korkular, yalnızca desteğini yitirmek ya da gürültü olarak değil, aslında ani, beklenmedik bir uyaran karşısında çocuğun yaşadığı korku olarak ele alınabilir. Bir başka nokta ise, çocuk bu uyarana maruz kaldığında, çocuğun içinde bulunduğu durum olabilir. Çocuğun tanıdığı biri ile mi olduğu önemli olabilir. Tanıdığının yanındaysa bu korku ortaya çıkmayabilir.

    Freedman (1966)kuramında, özdeş ikizlerin, diğer ikizlere göre korkularının biçimi ve zamanı konusunda birbirlerine daha çok benzemesinden hareket ederek, korku tepkisinin, yalnız toplumsal çevre değil kalıtımla da şekillendiğini söylemiştir.

    Korku Tepkisinde Olgunlaşmanın Rolü

    Gesell, çeşitli yaşlardaki çocukların, kapalı bir yere konulmaktan dolayı yaşadığı korkuyu incelemiştir. Burada 10 haftalık çocuk bu olaya büyük bir gönül rahatlığı ile katlanırken, 20 haftalık çocuk çok hafif bir tepki gösterir, 30 haftalık çocuk ise çok şiddetli bir ağlama tepkisi gösterir. Çocuk olgunlaşıp, algı gücü arttıkça bu konudaki hassasiyeti artmaktadır.

    YineHelmes’in1935 çalışmasında da, üstün yetenekli ve erken gelişmiş çocukların korku tepkilerini daha erken gösterdiği bulunmuştur. Çocuk, algıları arttıkça, hayal gücünün gelişmesine paralel olarak, tehlikelerden daha fazla korkmaya başlar.

    Korkuda Öğrenmenin Rolü

    Öğrenme de korkuyu etkilemektedir. Çocuk, yaşadığı olumsuz bir tecrübe sonrası, önceleri kendisini rahatsız etmemiş bir uyarandan korkmaya başlayabilir.

    Watson ve Raynor deneyinde, Albert adlı çocuğa, şartlanma yolu ile korku aşılanmıştır. Daha önceleri çocuk beyaz bir fareden korkmuyorken, fare eşliğinde yüksek bir ses verildiğinde, çocuğun fareden korkmaya başladığı görülmüştür. Hatta çocuk, bu korkuyu genelleyerek, beyaz ve kürklü olan her şeyden, pamuktan bile korkmaya başlamıştır.

    Korkular genellenebilir. Yalnızca bir köpek tarafından ısırılan bir çocuk, bu korkusunu diğer köpeklere ya da bütün 4 ayaklı hayvanlara genelleyebilir.

    Çocuklar büyüdükçe, korkunun açık belirtileri olan ağlama, titreme ya da büyüklere sarılma gibi tepkiler günden güne azalır. Ancak bu durum korkunun tamamen yok olduğu anlamına gelmez.

    Korkuya verilen tepkilerde çocuklar arasında farklılıklar olabilir. Ayrıca, korkuya verilen ilk tepki, korkunun şiddetini ve sürekliliğini açıklamıyor olabilir. Okula yeni başlayan çocukları düşünelim. İlk gün çok yüksek sesle ağlayan çocular, sonra sınıftaki en mutlu çocuklar olabilir ya da ilk gün tepki vermemiş bir çocuk, günlerce üstündeki donukluğu atamayabilir.

    BAZI ÖZEL KORKULAR

    1. Gürültü korkusu

    Ses anlama yeteneğine sahip olan canlılar için ani bir ses, tehlike belirtisidir. Genellikle, korkuyu yaratan, gürültünün yoğunluğu değildir. Gürültünün şiddetinden çok, ani ve beklenmedik olması ve bilinmez bir yerden gelmesidir. Bu durum şiddetli bir gürültüden daha fazla korku yaratabilir. Gürültü, çocuklar için en önemli korkulardan biridir. Zamanla çocuk, hangi gürültünün daha tehlikeli olduğunu öğrenebilir. Bazı sesler onda eskisinden daha az korku yaratabilir.

    1. Karanlık korkusu

    Karanlıkta genel olarak, aydınlıkta olduğundan daha az güçlüyüzdür. Hem de gördüğümüz şeyleri iyi seçemeyiz ve bu da bizi tehdite açık bir hale getirir. Bu da korkmamıza sebep olur.

    1. Alışılmadık şeylerden korkma

    Çocuki gelişim sürecine bağlı olarak, alışkın olmadığı şeyden korkar. Yeni bir keşif çocuk için kimi zaman neşe verici olsa da, bazen korkutucu olabilir.

    1. Yalnızlık, bırakılmışlık ve ölüm korkusu

    Çocuk, özellikle erken yaşlarda anneye çok bağımlı olduğu için, anneden ayrılması, onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayamaması anlamına gelir. Buna bağlı olarak, eğer ebeveyni tarafından kendisine sürekli olarak büyüklerine güvenmemesi, bir gün bırakıp gidebilecekleri söylenir ya da koşullu olarak sevildiği hissettirilirse, çocuk terk edilme korkusunu ileri yaşlarda da hissedebilir. Bu korku, daha ileri yaşlarda ortaya çıkacak olan ölüm korkusunun psikolojik öncüsüdür.

    1. Hayvanlardan korkma

    Kırsal ve kentsel bölgelerde yapılan araştırmalara göre, 3-8 yaş arasındaki çocukların en çok sözünün ettiği korkulardan biri, hayvan korkusudur.

    ÇOCUKLARDA KORKUYA DUYARLILIĞI ARTIRAN ETMENLER

    Zayıflık ve Sakatlık

    Hastalanan, kazaya uğrayan çocuklarda, normal çocuklara göre daha fazla korku ve suçluluk duygusuna rastlanmıştır. Çocuk, sakatlık ve hastalık durumunu kendisine verilmiş bir ceza olarak algılayıp daha çok korkabilir. Kendini güvende hissetmeyebilir.

    Küçümsenme ve Değersizlik Hissi

    Ailesi tarafından hor görülmüş çocuklarda daha fazla korku görülebilir. Hataları çok sık yüzüne vurulan, ona hiçbir zaman ulaşamayacağı standartlar konulan çocuklar daha fazla korku hissederler. Bunlar, çocuğun güven duygusunu zayıflatır.

    Örneğin Etkisi

    Büyükler, kendi korkuları ile çocuklara örnek olabilir. Ebeveynin kendi korkularını açık ya da gizli bir şekilde dışa vurması, çocuğun güvende olması duygusunu zayıflatır. Hogman’ın 1932 çalışmasında, annelerin dile getirdikleri korkular ile çocukların dile getirdiği korkular arasında yüksek korelasyon bulunmuştur.

    ÇOCUKLARA KORKU İLE SAVAŞMALARINDA YARDIMCI OLMAK

    Korkuyla savaşmada birinci ilke, korkunun altında yatan etmenleri anlamaya çalışmaktır. Gözle görünür belirtiler ortadan kaldırılsa bile, bu korku daha sonra kendini başka şekillerde gösterebilir.

    Çocuğun korkusunu ifade edebileceği güvenilir ve kabullenici ortamı yaratmak önemlidir. Çoğulukla aileler ‘’Korkulacak bir şey yok.’’ gibi geçiştirmeler ya da korktuğu için alay etme şeklinde yaklaştığı için çocuk korkuyu ifade edecek ortam bulamamaktadır.

    Acele çözüm bulmaya çalışmamak gerekir. Korkuların kökenleri daha derinde yattığından daha derinlemesine bir yaklaşımla ele almak gerekir.

    Aileyi bilgilendirmekönemlidir. Ailenin ihmalkar ya da küçümseyici olması, korktuğu için çocuğu cezalandırması ya da durumun üstüne gitmeye zorlaması çocuğa zarar vermektedir.

    Aşamalı yaklaşım tekniğinden yararlanılabilir. Holmes’un 1936 deneyinde, karanlıktan korkan 14 çocuğun 13’ü, bu yöntemle karanlık korkusunu yenmiştir. Önce karanlık odanın kapısında durmak, sonra elektrik düğmesine uzanmak, ona dokunmak gibi aşamalı bir yaklaşımla korku azaltılabilir.

  • Çağımızın Hastalığı Depresyon

    Çağımızın Hastalığı Depresyon

    GALİBA DEPRESYONDAYIM!”

    Çağımızın hastalığı olarak adlandırılan, şarkılara konu olan ve çoğu insanın hayatının belli dönemlerinde en az bir kez belirtileriyle karşılaştığı Depresyon’u yakından inceleyelim.

    Depresyon Nedir?

    Zihinsel, duygusal ve bedensel belirtiler ile kendisini gösteren önemli fakat tedavisi mümkün olan bir ruhsal hastalıktır. Çökkün ruh hali ve zevk alamama durumları depresyonun en belirgin özellikleridir. Depresyon dönemlinde kişi mutsuz ve karamsardır.

    Depresyon neden ortaya çıkar?

    Kişinin beynindeki kimyasal dengenin bozulması depresyonun oluşmasında önemle sahiptir. Beyinde bulunan noradrenalin ve seratonin kimyasal maddelerinin sinir hücreleri arasındaki sinaps boşluğundaki miktarları azalır. Bu azalma, depresif bulguların ortaya çıkmasına sebep olur. Bazen bu azalma kendiliğinden oluşuyor olsa da bazı zorlayıcı yaşam olayları da azalmaya etki etmektedir. Yaşanmış olan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlu olaylar, devam etmekte olan sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi ve yoksulluk da depresyon oluşumunda etkili olabilir. Kalıtsal özelliği vardır, aile geçmişinde depresyon olan kişiler risk altındadırlar.

    Kadınlar erkeklere oranla daha fazla depresyona girme riski taşır. Sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hormonal olabileceği ve yaşam yükünün erkeklere oranla daha fazla oluşu sebepler olarakdüşünülebilir.

    Depresyon türleri ve belirtileri nelerdir?

    Major Depresif Bozukluk ve Distimik Bozukluk olarak iki türden oluşur.

    1. Majör Depresif Bozukluk (Klinik Depresyon)

    Majör depresyonu ayırt eden belirti kişinin herhangi bir şeyden tat alma yeteneğinin neredeyse tamamen kaybolmasıdır. Sıklıkla uyku ve iştah zorlukları yaşanır. Konsantrasyon problemi görülebilir. Çoğu insan hayatlarının bir döneminde üzgün ve çaresiz hissedebilir. Fakat majör depresyonda bu hislerin, depresif ruh hâlinin ve ilgi kaybının günün büyük kısmında (özellikle sabahları) görülmesi ve bunların da en az iki hafta boyunca devam etmesi gerekir.

    Major depresif bozukluğu tanısı için 2 haftalık süre içerisinde aşağıdaki belirtilerden 5 veya daha fazlasının karşılanıyor olması gerekmektedir;

    • Günün çoğunluğunda depresif hissetme

    • Günlük aktivitelere ilginin azalması

    • Belirgin kilo artışı ya da azalışı

    • Şiddetli uykusuzluk ya da uyanamama hali

    • Düşünce ve hareketlerde yavaşlama

    • Günün çoğunluğunda bitkin/yorgun hissetme

    • Odaklanmakta ve karar vermekte güçlük

    • Tekrar eden ölüm ya da intihar düşünceleri

    1. Atipik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

    Majör depresif bozukluklar kategorisinde değerlendirilir. Bu bozukluk kişilerde belirli davranış kalıplarıyla ortaya çıkar. Atipik depresyon yaşayan kişilerin duygu durumları dış uyaranlara göre şiddetli değişimler gösterir. Alınan iyi haberler karşısında aşırı sevinç, kötü haberlerde ise aşırı üzüntü görülebilir. Atipik depresyon genellikle ilk defa gençlik yıllarında başlar ve yetişkinlikte devam eder. Atipik depresyon yaşayan kişilerde genellikle aşağıdaki belirtiler görülür;

    • Kiloda belirgin artış

    • İştahta belirgin artış

    • Yoğun uyku hali

    • Kollarda ve bacaklarda ağırlaşma hissi

    • Reddedilmeye karşı hassasiyet

    1. Doğum Sonrası Depresyonu

    Majör depresyon türleri arasında değerlendirilen doğum sonrası depresyonu gebelik süresince ya da doğumu takip eden dört hafta içinde görülen bir depresyon türüdür. Doğum yapan kadınların %10-15’inde görülen doğum sonrası depresyonun neden kaynaklandığı tam olarak bilinememektedir. Doğum sonrası depresyonu yaşayan kadınlarda genellikle şiddetli üzüntü hali, sürekli ağlama, yoğun kaygı ve umutsuzluk sıklıkla görülen belirtilerdir.

    1. Mevsimsel Duygu Durum Bozukluğu

    Mevsimsel duygu durum bozukluğu belirli mevsim dönemlerinde görülmesiyle diğer depresyon türlerinden ayrılır. Özellikle gün ışığının azaldığı kış dönemlerinde görülen mevsimsel duygu durum bozukluğu popülasyonun %1-%2’lik bölümünü etkiler ve genellikle kadınlarda ve gençlerde görülür. Mevsimsel duygu durum bozukluğu yaşayan kişiler kış aylarında yaz aylarında oldukları hallerinden bambaşka bir görüntü sergilerler; genellikle ümitsiz, üzgün, stresli ve ilgisiz bir görüntüyle devam eden mevsimsel duygu durum bozukluğu sonbahar- kış döneminde başlayıp günlerin uzadığı ilk bahar yaz aylarına kadar devam eder.

    1. Melankolik Özellikli Majör Depresyon

    Melankolik özellikli majör depresyonda kişiler önceden zevk aldıkları hiçbir aktiviteden zevk almamaya başlarlar. Melankolik özellikli Majör depresif bozukluk tanısı konulabilmesi için aşağıdaki belirtilerden en az üç tanesinin daha sergilenmesi beklenir;

    • Zevk alınan çoğu aktivitelerden zevk alamama

    • Yaşanan iyi olaylar karşısında tepkisizlik

    • Psikomotor davranışlarda değişiklikler

    • Aşırı suçluluk duygusu

    • Uykusuzluk

    • Sabahları yaşanan depresyonda artış

    1. Psikotik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

    Halisünasyon ve sanrılarla seyreden majör depresif bozukluk türü psikotik özellikli majör depresyon olarak adlandırılır. Psikotik özellikli majör depresyonda kişiler kendilerinin değersiz olduklarını ve yaşamayı hak etmediklerini söyleyen sesler duyduklarını belirtebilirler.

    1. Katatonik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

    Katatonik özellikli majör depresyon yaşayan kişilerde psikomotor davranışlarda şiddetli bozulmalar görülür. Katatonik özellikli depresyonda aşağıdaki belirtilerin en az iki tanesinin görülüyor olması aranır:

    • Kaslarda hareketsizlik

    • Nedensiz kas hareketleri

    • Şiddetli negativite ya da hiç konuşmama

    • Alışılmamış beden pozisyonu

    • Başkalarının söz ve hareketlerini tekrar etme

    1. Distimik Bozukluk

    Kronik bir seyir gösteren sinsi başlangıçlı bir depresyon türüdür. Sık görülmesine karşın, teşhisi nadir koyulan bir rahatsızlıktır. Hastalarda fazla ağır olmayan, en az iki yıl süren depresyon belirtileri görülür. Hiç bir şeyden memnun olmama, uyku bozuklukları, sürekli karamsarlık durumu, yorgunluk, güvensizlik hali, isteksizlik ve ilgi düşüklüğü, bedensel yakınmalar hastaları rahatsız eder. Rahatsızlıkta aralarda bir kaç gün süren iyi haller olabilir. Bu etkiler iki aydan daha fazla devam etmez. Kişilerdeki depresif belirtiler hafif şekilde en az 2 yıl devam eder. Bu süreğen gidişli bir sorundur. Bu rahatsızlık gizli depresyon olarak anılabilir. Hastaların en fazla şikayet ettiği konu depresif olmalarıdır. Rahatsızlığın başlangıç aşaması genellikle çocukluk ya da ergenlik döneminde olur.

    Depresyonun Tedavi yöntemleri nelerdir?

    • Psikoterapi

    • İlaç tedavisi

    Yapılan araştırmalar depresyonun tedavi edilen yüksek oranlı bir hastalık olduğunu gösteriyor. Depresyon tedavisinde en yaygın kullanılan yöntem ilaç tedavisi ve psikoterapinin birlikte yürütülmesidir. Antidepresan ilaçların yanetkileri son derece azdır. Toplumda ilaçlar hakkındaki yaygın olan yanlış bilgilerin aksine antidepresanlar bağımlılık yapmazlar. İlaçlar genellikle 2-3 hafta sonra tam etkilerini göstermektedir. Bu nedenle sabırlı olmak gerekir. Psikoterapi ile kişinin olumsuz düşünce ve davranış biçimlerinin değiştirilmesi ve depresyon ile mücadele etmesi için daha aktif olması amacı vardır. Psikoterapi süreci ilaç kullanımı ile desteklenebilir. Özellikle bilişsel-davranışçı terapi uygulamaları depresyondaki kişilerin kendilerini depresyona sürükleyen düşünce tarzlarını değiştirmelerine ve pozitif biliş kalıpları oluşturmalarına yardımcı olmaları yönünden en etkili tedavi yöntemleri arasındadır.

    Depresyon hastalarına tavsiyeler:

    • Sabırlı olun! Ağır ilerleyen bu hastalığın tedavisi de zaman alır.

    • Hayatınıza ufak ve gerçekçi hedefler koyunuz.

    • Fiziksel aktiviteleri aksatmayınız (Yürüyüş,koşu,yüzme vb.)

    • Uyandıktan sonra yatakta durmayınız

    • İlacın doz değişikliği veya bırakılması doktor kontrolunde olmalıdır, kendiniz değişiklik yapmayınız ve kullanımı aksatmayınız.

    • Sizi iyi hissettirdiğini düşündüğünüz müzikler dinleyiniz.

  • PANİK YOK, KONTROL VAR!

    PANİK YOK, KONTROL VAR!

    Günümüzde çok sık karşılaştığımız panik atak sorunu nedeniyle oluşan ruh hali değişikliği hayatımızı olumsuz yönde etkiliyor.Panik atak kontrol edilebilir bir psikolojik problemdir.

    Panik Atak nedir?

    Panik Atak, algılanan tehlike karşısında aniden gösterilen tepkiye bazı yoğun bedensel duyumların eşlik ettiği en yaygın psikolojik problemlerden biridir. Çeşitli yer ve zamanlarda karşılaşılan bu yaygın problem olan Panik atak ülkemizde yüz kişiden birinde en az bir kez yaşandığı bilinmektedir. (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition [DSM-V] ) , panik atağı tanısı konulabilmesi için aşağıda sıralanmış olan on üç belirtiden en az dördünün ya da daha çoğunun bulunması gerektiğini belirtmektedir.

    Panik Atak Belirtileri Nelerdir?

    1. Çarpıntı, kalp atışlarının hissedilmesi ya da kalp atış hızında artış olması

    2. Terleme

    3. Titreme ya da sarsılma

    4. Nefeste darlık ya da boğuluyormuş gibi olma duyumları

    5. Soluğun kesilmesi

    6. Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    7. Bulantı ya da karın ağrısı

    8. Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumları

    9. Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumları

    10. Uyuşmalar

    11. Gerçekdışılık ya da kendine yabancılaşma, kendinden kopma duyumu

    12. Denetimi kaybetme ya da çıldırma korkusu

    13. Ölüm korkusu

    Bilinçlenmek en güçlü çözümdür!

    Panik atağı geçiren kişi kalp krizi geçirdiğini, bayılacağını, her şeyin sonunun geldiğini ve öleceği hissine bile kapılır fakat bu korkularının hiç biri doğru değildir. Panik atak vücudun bir yanlış alarmıdır. Bu yanlış alarmın şiddeti 5-10 dakika içinde maksimuma ulaşır ve en fazla yarım saat içerisinde düşüşe geçer. Yaşanılan durumun bir panik atak olduğunun bilinmesi ve sakin bir şekilde beklemek bir tür çözümdür.

    “Panik atak vücudun yanlış bir alarmıdır” ne anlama gelir?

    Korku, kaygı ve endişe durumlarında otonom sinir sistemi kişinin zor durumda olduğunu anlar ve ilgili organlara uyarı gönderir.Örneğin; bir kişi ona korku veren bir canlıdan veya durumdan kaçarken panikler, kaçması için böbrek üstü bezleri adrenalin salgılar, kalp atışı hızlanır ve kişiyi daha atak hale getirir. Atak ve kaçabilir hale gelmesi hayatta kalması şansını arttırır.Fakat bazen sinir sistemine yollanan sinyaller yanıltıcı olabilir, bunun sebepleri ise genellikle birikmiş korku ve kaygılardır. Bu yanıltıcı sinyaller hiçbir şey yokken kalp atışını nefes alımını ve diğer fonksiyonları harekete geçirir ve kendimizi bir panik haline sokarız. Öğrenci veya öğretmenin okul zilini yangın alarmı sanarak panik içinde heyecanlanarak yangın merdivenine koşmak, hayatta kalma çabası içinde olmak panik atağa verilebilecek bir örnektir.

    Panik Atak Tedavisi çeşitleri nelerdir?

    Kişilerin bilgilendirilmesi önemlidir. Panik atak yüzünden ölmeyecekleri, çıldırmayacakları, bayılmayacakları, kalp krizi geçirmeyecekleri v.b. durumlara sebep olmayacağı konusunda yapılan bilgilendirmeler kişinin tedavisinde önemli yere sahiptir.

    Nefes egzersizleri de bu problemin çözümünde önemli yere sahiptir. Kişinin aklına panik atak sırasında nasıl nefes egzersizi yapacağı gelmeyebilir, bu sebeple panik atak dışındaki zamanlarda da nefes egzersizi yapılmalıdır.

    Nefes egzersizine örnek verecek olursak; Oturur pozisyonda arkanıza yaslanınız ve derin nefes alınız. Nefes alış süreniz 3 saniye ise nefesi aynı sürede yani 3 saniye içinide tutunuz, daha sonra nefesi alış sürenizin iki katı olacak şekilde yani 6 saniye olmalıdır.

    Bir diğer nefes egzersizi örneğimiz ise şu şekildedir; sırtüstü uzanıp bacaklarınızı düz bir şekilde uzatınız. Sol elinizi göğsünüzün üzerine, sağ elinizi karnınızın üzersine koyunuz. Burnunuzdan derin nefes alırken elinize dikkat edin. Karnınızın üzerindeki eliniz daha çok yukarı hareket ediyorsa doğru nefes alıyorsunuz demektir. Karnınızda hayali bir balon olduğunu düşünün ve bu balonu şişirmeye çalışıyor gibi nefes almaya çalışın. Atak sırasında yukarıda anlatılan egzersizleri uyguladığında nabzını normale döndürerek atağın kısa sürede atlatılmasına olanak sağlanır.

    Fiziksel egzersizler de panik atak tedavisinde önemlidir. Haftanın 4-5 günü en az 30 dk yürüyüş, koşu veya yüzme yapılması kişiye fayda sağlayacaktır.

    İlaç Tedavisi bazı panik atak problemi yaşayan kişilerde kullanılması zorunludur.İlaçların tümünün bağımlılığa sebep olacağı düşüncesi yaygındır. Bu yanlış bilgi çoğu kişinin ilaçla tedaviden kaçınmasına sebeptir.Bir kısım ilaçta bağımlılık riski vardır.Ancak ilaçların panik atak oluşumunu arttırma riski bulunmamaktadır. İlaçların etkisi 15-20 gün sonra başladığı için kişi bu dönemde; yine panik ataklar yaşayabilmektedir. Bu dönemde panik yaşayan kişiler kendilerine öğretilen nefes egzersizi tekniklerini kullanabilirler. Atağın hemen öncesinde meşgul oldukları işe devam etmeyi denemelerinin de atağın kısa sürede geçmesine faydası olacaktır.

    Psikoterapi bir diğer önemli tedavi türüdür. Panik atak tedavisinde en etkili yöntem bilişsel-davranışçı terapi olduğuna görülmektedir. Bu terapide, panik atak belirtilerine ilişkin yanlış inançların düzeltilmesi, ataklar ile baş edebilme eğitimi ve ‘Panik atak gelecek’ endişesiyle geliştirilen davranışların sağlıklı olanlarla değiştirilmesine yönelik alıştırmalar gerçekleştiriliyor. Tüm bu uygulamaların psikolog veya psikiyatri uzmanı takibi altında yürütülmesi çözüme ulaşılmasında ve kişinin yaşam kalitesinin yükseltilmesinde faydalı olacaktır.

  • Çocuklarda astım belirti ve özellikleri

    Çocuklarda astım belirtileri ve özellikleri, çocuklarda astım teşhisi ve tedavisi

    Çocuklarda astım kaç yaşında görülür?

    Çocuklarda astım hastalığı genellikle 5 yaş altında belirti gösterir

    Çocuklarda astım belirtileri nelerdir?

    Tekrarlayan veya sürekli öksürük, hırıltı (hışıltı-vizing) ve nefes darlığı astımda en sık karşılaşılan şikayetlerdir.

    Astım belirtilerinin özellikleri nelerdir?

    Öksürük; özellikle kuru, inatçı ve tekrarlayıcıdır. Sıklıkla uyuduktan 1-2 saat sonra veya sabah karşı, uykudan uyandırıcı, oyun oynadıktan veya egzersiz yaptıktan sonra artan vasıftadır.

    Hırıltı (hışıltı-vizing); daralmış bronşlardan hava çıkışının zorlanması nedeniyle , özellikle nefes verirken göğüsten ince tiz ıslık sesine benzer duyulan bir sestir.

    Nefes darlığı; çocuklarda kendini hızlı nefes alıp verme ile gösterir.

    Çocuklarda astım nasıl teşhis edilir?

    Çocuklarda astım tanısı koymada en değerli tanı aracı öyküdür. Öksürük, hırıltı ve/veya nefes darlığının ataklar halinde ve tekrarlayıcı olması, özellikle gece veya sabaha karşı artışı, egzersiz veya oyundan sonra, alerjenlerle veya irritan madde ile karşılaşma sonrası tekrarlaması, bronş genişletici ilaçlarla gerilemesi astım tanısı koyduran en önemli ipuçlarıdır.

    5 yaştan büyük çocuklarda, akciğerlerin solunum kapasitesini değerlendiren solunum fonksiyon testi, çocuklarda astımın %80-90’ı alerjik olduğu için, allerjenin varlığını araştırmak üzere deri testleri ve/veya bazı kan testleri yapılmaktadır.

    Ayrıca astımın başka hastalıklardan ayırıcı tanısını yapmak için bazı kan testleri, boğaz veya balgam kültürü, ter testi, gaita analizleri, daha ayrıntılı radyolojik inceleme ( akciğer filmi, akciğer tomografisi, sinüs grafisi-tomografisi, lateral sefalometrik film) gerekebilir.

    Çocuklarda astım nasıl tedavi edilir?

    Astımın kronik bir hastalık olması nedeniyle hastanın düzenli aralıklarla kontrol edilerek, uzun süreli tedavisinin planlanması gerekmektedir.

    Tedavideki amaç; hastanın çok az/veya hiç şikayetinin olmaması, spor dahil normal yaşamını sürdürebilmesi, atak geçirmemesi ve solunum fonksiyon testlerinde normale yakın seyretmesidir. Düzenli aralıklarla bu hastaların takip edilmesi çok önemlidir.

    Tedavinin temelini, alerjenlerden kaçınma, astım ataklarını tetikleyen enfeksiyon, hava kirliliği, sigara dumanı, yoğun ve keskin kokulardan uzak çevre koşullarının sağlanması oluşturur.

    İkinci aşamasını ise astım atakları sırasında kullanılan bronşları genişleten; rahatlatıcı ilaçlar ( sprey ve nebülizer cihazı ile uygulananlar) ve astım ataklarını önleme amacı ile sürekli kullanılan koruyucu ilaçlar ( sprey, hap, toz ) oluşturur. Bazı hastalarda bunlara ek olarak immünoterapi (aşı tedavisi) gerekebilir.

    Astım geçer mi?

    Hastaların bir kısmında özellikle alerjik olmayanlarda, astım bulguları yaşla birlikte gerileme gösterir, bir kısmında da kaybolabilir. Ancak çocukların önemli bir kısmında ileri yaşlarda bulgular ortaya çıkabilir.

    Astımlı çocuklar grip aşısı olmalı mıdır?

    Bütün astımlı çocuklar grip aşısı olmalıdır. Aşının eylül-aralık ayı arasında yapılması uygundur. Grip geçirilmemiş ise mayıs ayı sonuna kadar da yapılabilir. Aşının koruyuculuk etkisi 1-2 haftada ortaya çıkar. 9 yaş üzerindeki çocuklarda tek ve tam doz, 3 yaş altındaki çocuklarda ise daha önce aşılama yapılmamış ise 1 ay ara ile 2 kez yarım doz, aşılama yapılmış ise yarım tek doz, 3-8 yaş arası çocuklarda daha önce aşı yapılmamış ise 1 ay ara ile 2 tam doz aşı uygulanmaktadır.

  • Baban ve Oğlum filmi ve bir erkek çocuğunun psikoseksüel gelişimi

    Baban ve Oğlum filmi ve bir erkek çocuğunun psikoseksüel gelişimi

    ÖDİPALİMLE UZLAŞIYORUM

    Baban ve Oğlum filmi bir erkek çocuğunun psikoseksüel gelişim dönemlerinin de anne ve babanın rolünü ve bu dönemdeki aksaklıkların ergenlik dönemindeki kimlik arayışlarındaki etkisini anlatan bir filimdir. Özellikle baba olma halinin ve babanın görevi üzerine odaklanmaktadır. Filmin bütünü bu odaklanma üzerinden gitmektedir.

    Hüseyin Efendi ,Egenin bir köyünde yaşayan hatrı sayılır köylülerce bir otoritesi olan bir adamdır.Hüseyin Efendi ,kanunlara saygılı ,örf ve adetlere uyan ve otoriter 2 erkek çocuk babasıdır.Hüseyin Efendinin en büyük görevi oğulları aracılığıyla varolan sistemi ve düzeni sağlıklı bir şekilde devamını sağlamaktır. Bunun için bütün yatırımlarını 2 oğlu üzerine yapmaktadır. Hüseyin Efendi ‘nin beklentisi o kadar yüksektir ki çocuklarını isimleriyle efsunlamıştır.

    Sadık -Salim .Hüseyin Efendi bu görevi yerine getirebilecek bütün donanıma sahip olmasına rağmen başarılı olamamıştır. Filmde baba çocukalarını isimle efsunlasa bile Sadık , babaya karşı sadık olmayan bir karakterle ,Salim ‘de sağlıklı olmayan bir erkek karakteriyle karşımıza çıkmaktadır.Babanın esas görevi insan yavrusu gelişimi için önemli olan odidupus karmaşasının sağlıklı sonlanmasını sağlamaktır. Oidipus karmaşası,kültüre dolayısıyla insan olamaya giden zorunlu bir süreçtir.Simgesel bir karmaşadır. Çocuk oidipus aracılığıyla biyolojik kendilik gerçekliğinden simgesel kültürel özne olmaya geçmektedir.Yani ,anne ile çocuğun doğal ilişkisinin yasaklanması ve bu yasakla doğan bilinçdışı arzunun da Baba yasası yada Baba adıyla simgesel sisteme girmesiyle çözülmektedir. Böylece toplumsal biçimleri edinir birey-özne olmaktadır. Burada Baba ,anne ve çocuk arasında doğuşten gelen doyuma dayalı olam dolaysız doyum ilişkisine son vermek ve ve içgüdüsel bilinçdışı arzuları bastırmak ve çocuğu biyolojik bir canlıdan kültürel özne olmaya dönüştüren kastrasyonu sağlamakla görevlidir.Hüseyin Efendi bu noktada başarılı olamamaktadır. Sadık , filmin ilerleyen bölümlerinde babaya bunu gerçekleştirme fırsatını yeniden verecektir.

    Sadık , babayla sağlıklı özdeşim kuramadığı için ergenlik döneminde baba ve temsil ettiği kültürel kurallara isyan eder ve kendini gerçekleştirmek için evi terk eder.Baba bir kez daha önünde yasa koyucu olamaz ve oğlunu engelleyemez.

    Sadık’ın sağlıklı kastre olamadığını,babanın yasasını çiğnemesinin bedelini hayatının her karesinde sembollerle bize yönetmen anlatmaktadır.Sadık,politik duruşu olan düzen karşıtı bir gazatecidir.sigara ve alkol kullanımı bağımlılık derecesindedir.Karısının doğum sancılarının tuttuğu gece Sadık ‘ın hayatı daha trajik bir sona gitmektedir.doğum başlar ve kimseyi bulamazlar etrafta çünkü o gece12 Eylül Darbesi gerçekleşmiştir. Ve doğumu Sadık gerçekleştirmek zorunda kalmıştır.Bu arada yönetmen Sadık ‘ın baba yasası çiğnemesine gönderme yapmaktadır. 12 Eylül darbesi o dönemin bozulan düzenini yeniden sağlamak ve düzen bozucuları baskılamak için yapılmıştır.Sadık ‘ın eşi doğum sırasında ölür.Sadık ,kucağında oğluyla günü karşılar.Artık anne yoktur ve oğlanın annesi Sadık ‘tır. Yönetmen annenin ölümüyle Sadık ‘ ı hadım etmiştir.Baba Yasasının çiğmesinin bedeli ödenmiştir.

    Deniz ‘in dünyaya gelmesiyle oidipus karmaşasını yönetmen başka bir boyutla Deniz üzerinden izleyiciye anlatmaya devam etmektedir.Deniz , bebeklik dönemini annesi ölmüş, babası hapse girmiş ve çok anaç bir bakıcıyla büyüyen bir çocuk olarak karşımıza çıkar. Doyrulma ve haz alma ilişkisi dönemlerinde anne ve babaya sahip değildir ve dolayısıyla bağlanma nesnesi olmayan bir çocuktur. Baba çocukluk dönemine geçiş noktasında tahminen 3 -4 yaş döneminde Deniz ‘in hayatına girer. Tam da Oidipus karmaşasının başladığı yaş dönemleridir.Deniz ‘in libidal enerjisini aktarabileceği bir nesneye ihtiyacı vardır. Ve bu yüzden Sadık , Deniz ‘in annesi olmak durumundadır. Baba rolüne girememektedir.Deniz ‘in oidipus karmaşasını sağlıklı atlatmak amacıyla bir babaya ihtiyacı vardır. Yönetmen bu noktada Sadık ‘ı ölüme götürecek bir hastalığın içinde karşımıza çıkartmaktadır. Sadık , Deniz için baba olacak ve kültürel özne olmaya Deniz ‘i götürecek bir babaya ihtiyaç duymaktadır. Sadık,kendi babasını seçer. Babasına Deniz ‘in üzerinden baba olma gücünü geri vermek ve kendi özdeşimini sağlamak için baba evine geri döner.Yönetmen,.Sağlıklı olmayan kastre edilme ve kabul edilmeyen baba yasasını Deniz yoluyla sağlıklılı hale getirmeye başlamaktadır.

    Sadık ,Deniz ‘le beraber baba evine köyüne döner. Annesi koşulsuz sevgisiyle ikisini kucaklar ve koruması altına alır. Anne artık Sadık ve Deniz ‘in gitmesine izin vermeyen bir konumla karşımıza çıkar ve babanın gücünü yerine alması için yardımcı olur. Sırada Hüseyin Efendi’nin yeniden bu rolü alması sağlanması kalmıştır.

    Deniz, fantezi yoluyla arzularını gerçekleştiren bir çocuktur.Deniz, dedenin evine geldikten sonra fantazileri dede odaklı olmaya başlamıştır.baba iyi ve kahraman dede ise ilk başlarda kötü ve korkutucu olandır.Bu da dedenin kastre etme görevini yerinie getirmeye başladığının bir işaretidir.Deniz,dedenin onu kastre edeceğini kabul ettiğini göstermektedir.Deniz ‘in fantazilerinin en önemli sembollerinden biri de kilitli kapının olmasıdır. Fantazilerinde yada gerçekte de kilitli kapı vardır avluda ve deniz orayı merak etmektedir.Hatta bir sahne de kapının deliğinden içeriyi gözetlerken dedesine yakalanmıştır.ve dede Deniz ‘in kulağını çekmiştir.Bir başka sembol çizgi romandır. Deniz ,çizgi roman okumayı çok sever daha doğrusu okumayı bilmediği için resimlerine bakmayı ve fantazilerin de oradaki kahramanları kullanmayı sever.Sadık da Hüseyin Efendi de Deniz ‘le iletişim kurmak için ona çizgi roman alırlar. Kapı ,psikanaliz de çocuksu merakın ve sonunda keşfedilen haz-acı ilişkisinin bir simgesidir. Kitap ise bu merakın taşıdığı enerjinin karmaşık bir dönüşümüdür.Kapı ve kitap , düş ve gerçek arasında uzanmış iletken bir geçiş nesnesidir.(korku sinemasının psikanalizi,2006sf.17).Kapı nın imgesel bir anlamı vardır.psikoseksüel merakın imgesidir.Kapının kilitli olması psikoseksüel aşamalarda yaşanan yada yaşanması gerektiği halde yaşanmamış bir arzuyu imlemektedir.Deniz ‘in fantazilerinde kilitli kapının ardındakine yöneliktir ve kilitli kapının ardında Dede bir canavar beslemektedir. Deniz korkmuştur.Oidipus dönemde kapı annedir .Anahtar ise baba yada babayla özdeşen kişidir.Deniz ‘in merak ettiği kiltli kapının anahtarı üstünde ama içeri girmek yasak.Fantazisinde kapı açılıyor ve içerde dede canavar besliyor. Elinde bir parça et var. Burada canavar,Deniz ‘in anneye duyduğu hoş olmayan bastırmaya çalıştığı arzusunu temsil etmektedir.Dede ise bu arzularından dolayı penisini kesecek babayı temsil etmektedir .Dede ‘nin elindeki et parçası da penisi anlatmaktadır bize.Deniz Kastre olmuştur. Filmin sonunda artık baba olan Sadık ,misyonunu kaybeder ve ölür. Böyle sağlıklı özdeşim sağlamak için son bir adım kalmıştır.Dede ölen babasının yasını tutan Deniz ‘i alır kilitli odaya götürür.Deniz ‘in merak ettiği odanın kapısını açar ve Deniz ‘i içeriye sokar. oidipus karmaşası olması gerektiği gibi çözülmüştür.Hüseyin Efendi baba olma görevini yerine getirmiştir.Deniz ‘le çatışma çözülmüştür .Özdeşim sağlanmıştır.Ruhsal gerilim azalmıştır.

    Babam ve Oğlum filmi ile Çağan Irmak , izleyiciye insan yavrusunun biyolojik bir canlı olmaktan kültürel bir özne olmaya dönüştüşmesini sağlayan oidipus karmaşası v e kastrasyon u anlatır. Filmi sonunda Deniz ‘in eline kamerayı vererek bu süreçte kaybı yaşanabilecek sevgi nesnesinin (burada anne) çözümünü de izleyicilere sunar.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    SINAV KAYGISI İLE BAŞA ÇIKMAK

    Kaygı nedir ?

    Kişinin herhangi bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı fiziksel, zihinsel ve davranışsal değişimlerin duygu durumudur.Kaygının öğrenme ve başarı üzerinde olumsuz etkisi vardır. Yüksek Kaygının dikkat ve öğrenmeyi parçalayıcı etkisi vardır.

    Öğrenme nedir?

    Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi, doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin kazanılması sürecidir. Duygusal ve bilimsel alanda öğrenilenlerin tümü kişinin biirikimini ( potansiyelini ) oluşturur. Öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da performansı ortaya koyar. Başka bir deyişle performans, kişinin zihin , duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduklarının belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir.İnsan performansının belli bir alanda en iyi olduğu durum, onun o alanda varolan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak, çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. En büyük iç etmenlerden biri yüksek kaygıdır.

    Hiç kaygı yaşamamak mı gerekir ?

    Herhangi bir alanda başarılı olabilmek için kaygı yaşamamak mı gerekir? Hayır…! Her duygu gibi kaygı da kişinin yaşamını sürdürebilmesi için ve yaşamdan doyum alabilmesi için gereklidir. Öyleyse amaç, kaygıyı tümüyle ortadan kaldırmak değil, kaygıya yenik düşmemek ve yaşanan kaygıyı belli bir düzeyde tutarak onu kendi yararımız için kullanmaktır. Normal düzeydeki bir kaygı kişiye, istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur. Hiç kaygı yaşamadığımız durumlarda ise, yapılacak olan işi elden geldiğince iyi yapmak için içimizde bir istek oluşmadığından sonuç genellikle olumsuz olur. Ancak yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin enerjisini verimli bir biçimde kullanması, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesi engellenir.Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve istenen performansa erişemez.

    Kaygı sırasında kişi de fizyolojik düzeyde, düşünce düzeyinde ve davranış düzeyinde değişimler oluşur.Kişide fizyolojik düzeyde şu değişimler oluşur: Kalp atışlarında hızlanma, terleme ya da üşüme, yorgunluk, solunumda güçlük, titreme, mide veya baş ağrısı, göz kararması, sık nefes alma görülür.

    Kişide düşünce düzeyinde şu değişimler oluşur: Sınav durumları hakkında olumsuz düşünceler, hayaller, atıflar, imgeler, yorumlar, inaçlar vardır.

    Kişide davranış düzeyinde ise kaygı yaratan durumdan kaçma yada savaşma tepkisi görülür.Kaçma davranışı rahatlamayı sağlar, rahatlama kaçma davranışını pekiştirir ve sınav korkusu oluşur.

    Sınav kaygısı nedir?

    Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir.

    Sınav kaygısı endişe ve yoğun duygulanım olarak iki boyutta ele alınabilir.

    Endişe, performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur.

    Yoğun duygulanım, kaygının yarattığı fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyişi dengesi dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir.

    Sınav kaygısı yaşayanların endişe içeren cümleleri; – Bu sınavda başarılı olamam. —-Eyvah, üç gün sonra sınav var. – Bu ders beni çok zorluyor. – Konuyu bildiğim halde işlem hataları yapmak istemiyorum. – Sınav sırasında bildiğim herşeyi, unutabilirim.

    – Evdekilerin yüzüne nasıl bakarım? v.b

    Sınav kaygısı yaşayanların yoğun duygulanım içeren cümleleri; – Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor. – O kadar gerginim ki midem altüst olmuş durumda. – Çok perişan durumdayım. – Bu sınava gireceğim için paniğe kapıldım, elim ayağım birbirine dolaşıyor. – Kendimi bir sis bulutu içinde hissediyorum, hiçbirşey bilmiyorum ve hatırlamıyorum. – Gözlerim kararıyor, midem bulanıyor, soğuk soğuk terliyorum.

    Sınav kaygısı sınavın ilk yirmi dakikası içinde yoğun yaşanıyor, sınavın sonuna doğru belirtiler azalıyor. Kaygı yaşayan çocukların başarıları % 40 – 60 civarında kalıyor.

    Araştırmalar, öğretmenlerin sınav kaygılı çocukların zeka durumlarından şüphe ettiklerini

    gösteriyor.

    Kaygının kaynağı nedir?

    Kaygı olumsuz bir duygudur. Duyguları kontrol etmek zordur. Duyguları ancak anlayabiliriz. Olaylar nötürdürler ve duyguları belirleyemezler. Ancak, olaya ilişkin kişilerin yaptığı düşünceler, atıflar duyguları yaratır. Kaygı ile başa çıkabilmek için kişinin kendi zihinsel süreçleri üzerinde düşünüp, yaralayıcı olanlar üzerinde kontrol yapması sağlanabilir. Kaygı ile başaçıkmak istenildiğinde değişiklik yapılacak bölümler buralarıdır.

    Olay › Duygu › Te p k i

    v Düşünceler v v v

    Sınav Atıflar Kaygı Kaçmak Savaşmak

    İnançlar

    “ N a s ı l d ü ş ü r s e k, ö y l e d u y g u l a n ı r v e d a v r a n ı r ı z .”

    Sınav kaygısı yaşayan ve yaşamayan kişiler arasında ne gibi farklar vardır?

    Kaygı düzeyi normal olan kişiler sınav durumlarını, başarılarının test edileceği bir fırsat olarak değerlendirirken, kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar. Sınavla ilgili durumlarda kendileriyle olumsuz bir dialog içine girerler. Gerçek dışı ve karamsar bir düşünce tarzını seçerler.Sınav öncesi ve sonrası fizyolojik durum dereceleri aynı olduğu halde, normal düzeyde kaygı yaşayan kişiler, bu uyarımı sınavda daha fazla çaba göstermeye yönelik bir ipucu olarak algılarken, kaygısı yüksek olanlar yaşadıkları endişe yüzünden, bunu olumsuz bir durum olarak görmektedirler. Buradan da anlaşılacağı gibi, endişe faktörünün ( sınav durumuna ve sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentiler) sınav başarısına olan etkisi, uyarılma faktörünün ( fizyolojik uyarım sinyalleri) yarattığı etkiden daha fazla ketleyicidir.Yapılan araştırmalar, sınav kaygısı yüksek kişiler için en büyük sorunun, daha önce öğrenilenleri sınav sırasında hatırlayamamak olduğunu çıkarmaktadır.Ayrıca kaygısı yüksek olan kişilerin, kaygısı düşük olanlara kıyasla ders çalışmaya daha çok zaman ayırdıkları görülmektedir. Bu bulgular da sonuçtaki düşük performansın, bu kişilerin ders çalışma sürelerindeki yetersizliğe değil, olumsuz düşüncelerinin kendilerinde yarattığı, başa çıkılamaz derecedeki kaygıya bağlanabileceğini göstermektedir.

     

    SINAV KAYGISIYLA BAŞA ÇIKMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    1- Gevşeme egzersizlerini öğrenme

    2-Olumlu düşünme becerisini geliştirmek.

    Gevşeme egzersizi: Davranış düzeyinde uygulanacak tekniklerin başında gevşemenin öğrenilmesi gelir. Gevşemenin öğrenilmesi bedenin kendi kendine çalışan sistemlerini kontrol etme imkanı verir. Bedeni kontrol etmek yolunda birinci adım solunumu kontrol etmek ve nefes egzersizleridir. İyi nefes burundan ağır, derin ve sessiz alınır. İyi nefes alındığının iki katı sürede verilir. Doğru ve derin nefes alma ile oksijen tüm vücuda dağılır. Böylece stres sırasında ortaya çıkan maddeler azalır ve kaybolur. Kişi sakinleşir ve duygusal açıdan dengeli duruma gelir. Her zaman düzenli olarak yapılan nefes alıp- verme çalışmaları kaygı düzeyini düşürür.

    Gevşeme egzersizlerinin amacı size vücudunuzdaki kasların gerginlik ve gevşeklik arasındaki farkını göstermek ve günlük yaşamda da nasıl gevşeyebileceğinizi öğretmektedir.Gevşeme egzersizleri ile vücudumuzdaki tüm kaslarımız ( el, omuz, kollar, boyun, alın, kaşlar, gözler, dil ve boğaz, dudak, göğüs, mide, kalça ve bacak) üzerindeki gerginliğin, kendi kontrolümüzle gevşemesi sağlanmaktadır.

    Olumlu düşünme becerisini geliştirmek: Bir olayda kaygıyı yükselten olayın kendisinin verici özelliği değil, olayı değerlendiriş biçimimizdir. Çoğunlukla stresi ve sınav kaygısını yaratan doğru ve akılcı olmayan düşünce biçimidir. Olumsuz duygu ve davranışa yol açan düşünce biçimini “ Zihinsel Düzenleme Tekniği” adı verilen bir yöntemle değiştirmek mümkündür. Bu tekniğin öğrenilmesi gerginliği azaltmak ve nispeten olumlu veya bunun mümkün olmadığı durumlarda tarafsız bir duygu geliştirmek üzere düşüncelerin kontrol altında tutulmasını sağlar.

    Sınavla ilgili durumlarda kendimizle olumlu bir dialog kurmamız çok önemlidir. Sınav öncesinde, sırasında ve sonrasında kendimizle ne tür cümleler ile konuştuğunuzu belirleyin. Olumsuz cümleler yerine kendinizi rahatlatacak olumlu cümleler bulmaya çalışın. “ Bu sınavda bildiklerimi unutup, yine birbirine karıştıracağım.” İfadesi yerine

    “ Sakin olmak, tüm gücümü sınavda iyi kullanmama yarayacak.” şeklinde bir ifade duruma daha gerçekçi bakmamızı sağlacaktır. Kendimizle olan dialoğumuzda, olumsuz ve kötümser düşünme biçimini yansıtan “ Eğer, üniversiteyi kazanamazsam, tanıdıklarım ne düşünür.” gibi eğer ile başlayan bir cümle kulanıyorsanız bunu şöyle bir cümleyle değiştirebilirsiniz. “ Başkalarının düşüncelerinin üzerimde baskı yaratmasına izin vermemeliyim.”

    Eğer, kendi zihninizin ürettiği bu olumsuz düşüncelerin tutsağı olmaktan kurtulursanız, endişelerinizin azaldığını ve artık bedeninizden gelen sinyallerin de eskisi kadar olumsuz yorumlamadığınızı göreceksiniz

  • Etkili ve Verimli Ders Çalışma

    Etkili ve Verimli Ders Çalışma

    ETKİLİ VE VERİMLİ DERS ÇALIŞMA TEKNİKLERİ

    Başarıda Çalışmanın Önemi: Başarılı bir hayat, ‘uyumlu, mutlu ve doyumlu’ yaşanan bir hayattır. Geçmişte başarı için, aynı öneriyi içeren tek bir reçete sunulurdu; Çalışmak, çalışmak ve yine çalışmak veya çok çalışmak. Oysa çağdaş başarı kavramı içinde ‘çok çalışmak’ yerini ‘etkili çalışma’ya bırakmıştır.

    ‘Etkili çalışmak’ belirlenmiş amaçlar ve saptanmış öncelikler doğrultusunda zamanı programlı olarak kullanmaktır. ‘Etkili çalışma’ programı içinde dinlenmeye, eğlenmeye, aileye, sevdiklerine zaman ayırmaya ve hobilere daima yer vardır.

    Başarılı olabilmek için mutlaka amacın açık ve net bir biçimde tanımlanmış olması, kişinin buna inanması ve bu amaca yönelik yıllık, aylık ve haftalık programların düzenlenmesi gerekir. Unutmamak gerekir ki, başarılı insan belirlediği amaçlarına belli bir zaman dilimi içinde ulaşmış olan kişidir.

    Öğrenme Nedir?: Öğrenme bilgiyi algılama, hafızaya alma, tekrar geri getirme (hatırlama) ve gerektiğinde kullanma sürecidir. Bir başka açıdan öğrenme; bireylerin zihinsel yapılarında görülen değişmeler olarak da tanımlanabilir. Bu değişimlerin bir kısmı gözlenebilirken bir kısmı da doğrudan gözlenemeyebilir. Öğrenme süreci bireyin aktif olduğu bir süreçtir.

    Nasıl Öğreniyoruz? Bilgiyi İşleme Modeline göre öğrenme insan zihninde şu şekilde meydana gelmektedir;

    Uyaranlar—–>Duyusal Kayıt——>Dikkat—–>Algılama—–>Kısa süreli hafıza—–>düzenli ve aralıklı tekrar—–>kodlama——-> uzun süreli hafıza——>deneme(sınama)

    ——>ÖĞRENME

    Aynı şemayı başka bir açıdan incelersek;

    Uyaranlar—–>Duyusal Kayıt——>Dikkat—–>Algılama—–>Kısa süreli hafıza——->tekrar yapmama——->kodlama yapmama——->UNUTMA

    Öğrenme sürecinde, duyusal kayıt duyu organları vasıtasıyla çevresel uyarıcıları alır. Daha uzun süre depolanması istenen bilgiler kısa süreli hafızaya alınır. Duyusal kayda yüzlerce uyaran gelir. Bu uyaranlar ya unutulacaktır ya tekrar yapılarak kısa süreli hafızada tutulmaya çalışılacaktır yada uzun süreli hafızaya almak için gerekli işlemler yapılacaktır. Eğer dikkat ve ileri düzeyde işleme sağlanmazsa duyusal kayda giren bilgi azalarak kaybolacak, bir süre sonra sanki hiç algılanmamış gibi hissedilecektir. Bu nedenle dikkat, düzenli ve aralıklı tekrar etme, deneyerek yerleştirme gibi süreçler bilgilerin uzun süreli hafızaya yerleşmesini sağlamaktadır.

    Uzun Süreli Hafıza Nedir? Yeni gelen bilgilerin eskilerle örgütlenerek saklandığı daimi depodur.

    *Ortalama 30 saniye geçtikten sonra hatırlanan her bilgi uzun süreli hafızadan çağrılır.

    *Uzun süreli hafızanın kapasitesi sınırsız olarak kabul edilir. Birkaç dakika gibi kısa, bir ömür boyu gibi uzun aralıklarda saklanan bilgileri içerir.

    *Uzun süreli hafızadaki bilgiler edilgindir. Yani bir ömür boyu saklanabilir.

    *Uzun süreli hafızadaki bilgilerin hatırlanabilmesi için uygun kodlamaların olması gereklidir (şifre,zaman,mekan,sayı vb…hatırlatıcılar).

    *Uzun süreli hafıza uzun yıllar bilgiyi fazla değiştirmeden tutabilmektedir.

    *Uzun süreli hafızada unutma,bilginin kaybolmasından çok bilgiye ulaşma sorunundan kaynaklanmaktadır. Yani saklama değil geri getirme (hatırlama) sorunu vardır. Uzun süreli hafızadan bilgiyi geri getirmeye çalışmak, kütüphanede kitap aramaya benzetilebilir. Kitap bulunamazsa bu durum kitabın olmadığını değil, yanlış rafta arandığını gösterir.

    Hafıza Destekleyicileri: Hafıza destekleyicileri doğal olarak varolmayan çağrışımlar oluşturarak, kodlamaya yardımcı olan stratejilerdir. Bu stratejiler hayal etmeye ve sözel sembollere dayalıdır.

    *Loci Yöntemi: Bu yöntemde bazı maddeleri doğru sırasında hatırlayabilmek için çevrenin fiziksel özellikleri ve hayal etme birlikte kullanılır. Örneğin: Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlarını doğru sırayla hatırlayabilmek için bir evin tüm odaları sırayla hatırlanarak, cumhurbaşkanları ile eşleştirilir. Bu yöntem sırayla hatırlanması gereken tüm listeler için kullanılabilir.

    *Kanca Yöntemi: Bu yöntemi kullanabilmek için öncelikle sayılarla ses benzerliği olan sözcüklerden bir isim listesi oluşturulur. Bu liste gerek duyulduğu her zaman kullanılabilir.

    Örneğin: Bir-kir, iki-tilki, üç-güç, dört-sert vb… daha sonra saptanan sözcüklerle hatırlanması istenen sözcükler eşleştirilir ve bunlarla ilgili görsel imgeler oluşturulur.

    1)İstanbul———–> Denizi kirli İstanbul

    2)Manisa————>Manisa’da çoktur tilki

    3)Ağrı—————>Çıkması çok güç Ağrı Dağına

    4)Afyon————->Çok serttir Afyon mermeri

    *Bağ Yöntemi: Bu yöntem,hatırlanacak sözcükler ile peş peşe gelen görsel imgeler oluşturulması biçiminde uygulanır. Bu imgelerin alışılmamış ve acayip olması hatırlamayı kolaylaştırır. Örneğin: Halı, televizyon, bayrak, tank, karınca ve kuş kelimelerinin sırayla hatırlanması gereksin. Bunun için ilk kelimeyle görsel imge arasında acayip bir ilişki kurulabilir. Okula bu gün uçan bir halıyla geldiğimizi, halının üzerinde televizyon seyrettiğimizi hayal edebiliriz. Televizyonda da bir marş okunuyor ve bayrak görünüyor. Bayrak direkte olması gerekirken tankın üzerinde duruyor. Tank karınca yuvalarını ezerek ilerliyor ve büyük bir kuş tankı yutuyor…

    *İlk Harf Yöntemi: Bu yöntem genellikle dizileri hatırlamada kullanılır. Dizideki her kelimenin ilk harfleri kullanılarak anlamlı bir bütün oluşturulmaya çalışılır. Örneğin: güneş sistemindeki gezegenleri sırasıyla hatırlamak için gezegenlerin ilk harflerinden oluşturulmuş bir cümle kurulabilir. Meraklı Veli Dün Mahallede Jiletle Saldırdığı Uğur’u Neredeyse Parçalıyormuş.

    Görüldüğü gibi hafıza destekleyicileri hatırlamayı kolaylaştırmada kullanılarak, bilgilerin uzun süreli hafızaya yerleşmesinde etkili rol oynamaktadır.

    Hafızayı Güçlendirmede Tekrarın Önemi Büyüktür. Hafızayı güçlendirmek için belirli aralıklarla ve sistemli bir biçimde tekrar yapmak faydalı olacaktır.

    Öğrenmenin gerçekleştiği ilk 24 saat, öğrenilenler mutlaka tekrar edilmelidir. Öğrenme sırasında not tutulmuşsa, ilk tekrar notların gözden geçirilmesi şeklinde yapılabilir. İlk 24 saatte yapılan tekrar, öğrenilenlerin ortalama olarak 1 hafta saklanmasına yardımcı olur.

    Öğrenmeden sonraki ilk 1 hafta, yapılan çalışmalar öğrenilenlerin tekrar edilmediğinde ilk 1 haftalık zamanda büyük bir bölümünün unutulduğunu göstermektedir. Bu nedenle 1 hafta içinde ikinci bir tekrarın yapılması doğru olacaktır. Bu tekrar öğrenilenlerin ortalama olarak 1 ay saklanmasına yardımcı olacaktır.

    Öğrenmeden sonraki 1 ay, bir ay sonunda yapılacak yenileyici bir tekrarla da öğrenilenler uzun süreli hafızaya son derece kuvvetli bir biçimde yerleştirilmiş olacaktır.

    UNUTMAYIN!

    *İnsan öğrendiğini çok çabuk unutur.

    *Başta ve sonda öğrenilenler daha çok hatırda kalır.

    *Göze çarpan kelimeler,isimler şekiller daha iyi hatırlanır.

    *Canlı tasvirler, değişik, ilginç tanımlamalar daha iyi hatırlanır.

    *Uzun bir listeyi öğrenmek yerine, daha küçük parçalara bölerek öğrenmek daha kolaydır.

    *Önceden ne kadar çalışılacağı bilinmezse, hatırlama o kadar az olur.

    *Yapılacak çalışmadan en iyi verimi alabilmek için çalışma belli aralıklara bölünmelidir (45-60 dk’lık çalışmalar öğrenme alanına göre ideal olabilir). Çünkü, çalışmaya ara vermeden çok uzun süre devam etmek dikkatin ve konsantrasyonun gittikçe azalmasına neden olmaktadır.

    *Yazı yazma, ödev hazırlama gibi çalışmalar için çalışma süreleri daha da uzayabilir.

    *Her çalışma seansından sonra belli bir dinlenme aralığı olmalıdır.

    *Hiç tekrar yapılmadığında, öğrenilenlerin ortalama olarak %80 i unutulur.

    *Not tutmak, yazarak çalışmak, öğrenmeye mümkün olduğunca çok duyu organını katmak, düzenli ve aralıklı tekrar yapmak öğrenilenlerin kalıcılığını önemli oranda arttırır.

    *Düzenli tekrarlar zaman cetveli üzerinde planlanmalıdır.

    *Öğrenme üzerinde en fazla bozucu etki yapan etkenlerin başında; yorgunluk, stres, hastalık, motivasyon eksikliği, umutsuzluk vb. gelmektedir.

    *Öğrenme üzerinde en az bozucu etki yapan etkinlik ise uykudur. Bu nedenle uyumadan önce kısa bir tekrar yapmanın önemli yararı olabilir.

    *Öğrenme bir amaca yönelik olmalıdır. Öğrenmek için amaçları yada nedenleri belirlemek, öğrenmeye karşı olan isteği de arttıracaktır.

    Motivasyon ve Öğrenmeye Karşı Geliştirilen Çeşitli Tutumlar: Öğrenmeye karı istek ve olumlu tutum, motivasyonu arttıran en önemli etkenlerdendir. Araştırmalar öğrencilerin öğrenmeye karşı tutumlarını genel olarak 3 ana başlıkta toplamaktadırlar;

    1)Öğrenmeye odaklanma tutumuna sahip bir öğrencide genel olarak;

    *Başarılı olamama korkusu yoktur.

    *Motivasyonu yüksektir.

    *Kendine güvenlidir.

    *Planlı çalışma ve çalışma stratejileri geliştirme konularında bilinçlidir.

    *Öğrenmeyi ne için gerçekleştirdiğinin farkındadır.Bu onun başarı (geniş anlamda hayat) amaçlarının farkında olmasının bir uzantısıdır.

    2)Başarısızlıktan kaçınma tutumuna sahip bir öğrencide genel olarak;

    *Başarılı olamama korkusu hakimdir.

    *Motivasyonu azdır.

    *Başarıya değil genelde başarısızlığa odaklanmıştır.

    *Başarısızlığının nedenlerini kendi yeteneklerinde, zeka kapasitesinde veya dersin içeriğinde arar. Bu nedenle öğrenmeyi değil genelde ders geçmeyi ister.

    *Anlayarak çalışma yerine kısa süreli veya ezbere çalışmaları tercih eder.

    *Öğrenmenin sonuçlarını kontrol etmek amacıyla yapılan sınav gibi uygulamalar gerginliğini arttırır.

    3)Başarısızlığı kabul etme tutumuna sahip öğrencide genel olarak;

    *Başarısızlığı kaçınılmaz olarak görür.

    *Çalışmak için gerekli nedenleri oluşturamamıştır. Bu nedenle düzenli ders çalışmak için çaba sarf etmez.

    *Sürekli dışsal desteğe ihtiyaç duyar. Başarılı olmak için kendi başına çaba içine girmez.

    *Başarısızlığının nedenlerini araştırmak yerine, bahaneler arayarak sorumluluktan kaçma eğilimi gösterir.

    *Ders dışı aktivitelere daha çok zaman ayırır.

    Yukarıda ifade edilen 3 tür öğrenci tutumunda bir öğrencinin sürekli olarak aynı grupta kalması söz konusu değildir. Gruplar arasındaki bu geçişler öğrencinin göstereceği çaba ile doğru orantılıdır. Başarısızlığı kabul etme tutumu en tehlikeli tutum olarak görülebilir.Bu tür tutumları değiştirebilmek için neler yapılabileceğine bakılırsa;

    Motivasyonun en iyi kaynağı kişinin kendisidir fikrinden hareketle, bir takım motivasyon kaynakları oluşturulabilir. Başarılı olmak, takdir kazanmak, onay almak, sınıf geçmek, mezun olmak, diploma almak, işe kabul edilmek vb. amaçları hayal ederek ve onlara ulaşmayı isteyerek çalışmak motivasyonu arttırabilir.

    Her türlü dersin, hayat amaçlarını gerçekleştirmede etkili olduğu unutulmamalıdır.

    Ders çalışmanın başarılması gereken bir mesele olarak görülmesi, çalışmanın bitimiyle bu meselenin de çözüleceğinin düşünülmesi çalışma isteğini arttırabilir.

    Çalışmaya karşı olumsuz olan düşüncelerin olumluya çevrilmediği sürece, ders çalışmanın çekilmez bir hal alacağı unutulmamalıdır.

    Ders çalışmaya, sıkıcı, itici, zor, uğraşılmaz, dayanılmaz, gereksiz vb. bakmak yerine; çalıştıkça hoşlanılan, sonucunda başarıyı getiren, başardıkça çalışma isteğini arttıran, amaçlara yaklaştıran, doyumlu kılan biçiminde bakmak daha yararlıdır.

    Bütün bunlara rağmen öğrenmeye karşı olumsuz tutumları değiştirmekte zorlanıyorsanız, üniversitemizin psikolojik danışma ve rehberlik servisinden de destek alabilirsiniz.

    NASIL DERS ÇALIŞMALI?

    Çalışma yeri belirlenmelidir. Masası, sandalyesi, ışığı, sıcaklığı ile ideal olan gürültüden uzak bir çalışma odası motivasyonu ve dikkati arttırmada ve başarı kazanmada önemli bir rol oynar.

    Ders çalışmak için günün en verimli olunan zamanları belirlenmelidir.

    Ders çalışırken mutlaka masa başında oturulmalıdır. Çalışma sandalyesi ne çok rahat ne de rahatsız edici olmamalıdır.

    Mümkün olduğunca her gün aynı mekanda ders çalışmak, ders çalışmayı kolaylaştırır ve dikkati keskinleştirir.

    Yatarak, uzanarak, kaykılarak ders çalışmak dikkati ve konsantrasyonu olumsuz etkileyeceğinden öğrenmeyi engeller.

    Çalışma odasında (veya çalışma masasının görüş alanında) bilgisayar, televizyon, telefon, resim, yiyecek vb. dikkati dağıtabilecek unsurlar olmamalıdır.

    Çalışma masası sadece ders çalışmak için kullanılmalıdır. Ders dışı faaliyetlerin aynı masada yapılmaması, ders için koşullanmayı olumlu etkilemektedir.

    Çalışmaya ara verildiğinde yapılan etkinliklerin en yaygını bilgisayar veya televizyonun başına geçmektir. Fakat bilgisayar veya televizyon, açması çok kolay kapatması çok zor olan aletlerdir. Yapılabilecek şey bilgisayar veya televizyonu oturmadan kullanmak ve seyretmektir.

    Ders çalışma zamanlarını belirlerken, kişisel özellikler ve beklentiler (yetenek,önbilgi,beceri,tutum,ihtiyaç,hedefler vb.) dikkate alınmalıdır.

    Motivasyonu arttırması bakımından kısa ve uzun vadeli başarı amaçlarının, her zaman görülebilecek bir yerde durması etkili olabilir.

    Planlı Çalışılmalı; Başarılı olmak için planlı çalışmak gereklidir. Plan kişiyi belli zamanlarda belli işleri bitirmeye zorlayacaktır. Planlı çalışabilmek için, günlük zaman cetveli hazırlamak ilk adım olmalıdır.

    Günlük plan sadece ders çalışmada değil, günlük diğer çalışmaların, dinlenme, eğlenme gibi konuların da neler olabileceği ve bunlara ne kadar zaman ayrılabileceğinin belirlenmesinde etkilidir.

    Günlük plan hazırlamak ve bu plana uygun hareket etmek başlarda çok yorucu, zorlayıcı hatta gereksiz gelebilir. Ancak zamanla palanlı hareket etmek alışkanlık haline gelecek, zamanın ne kadar verimli kullanıldığı rahatlıkla gözlenebilecektir.

    Plan yapmak sanıldığının aksine çok statik bir uygulama değildir. Günlük veya haftalık plan içinde bazen hesapta olmayan aksamalar ve değişiklikler olabilecektir ve bunlar son derece doğaldır.

    Plan hazırlarken amaçlar ve öncelikler iyi belirlenmelidir.

    Çalışma Planı Hazırlamada Dikkat Edilecek Ana Noktalar Şunlardır

    İlgiler, yetenekler, ihtiyaçlar ve amaçlar dikkate alınmalıdır.

    Derslerle sosyal etkinlikler arasında mantıklı ve dengeli bir ayarlama yapılmalıdır.

    Ders programında mutlaka serbest zaman, özel zaman gibi aralıklara yer verilmelidir.

    Plan oluştururken geniş kapsamlı, adım adım ulaşılabilecek amaçlar belirlenmelidir.

    Mümkün olan ölçüde günün benzer zamanları çalışmaya ayrılmalıdır.

    Dinlenme, beslenme gibi temel ihtiyaçlar ihmal edilmemelidir.

    Yapılan palana uyma konusunda kararlı olmaya çalışılmalıdır.

    Planlar ihtiyaç duyulduğunda geciktirmeden güncellenmelidir.

    Etkili Not Alma

    Not alma metnin kenarına yada kitabın uygun kısımlarına veya öğretmenin anlattıklarını yeniden organize ederek ayrı bir deftere aktarmak olabilir. Not alabilmek için önemli bilgiyi mutlaka ayırt etmek gereklidir.

    Not Tutmanın bir takım avantajları vardır;

    Uyanıklık ve dikkat

    Derse aktif katılım

    Motivasyonda artma

    Geribildirim alma (öğrenme düzeyi hakkında fikir edinme)

    Derste not alma 3 adımda gerçekleşmektedir

    1)Dersten önce ön hazırlık yapma

    2)Dersi dikkatli dinleme ve ders süresince not alma

    3)Dersten sonra çalışmak için alınan notlardan yararlanma

    Not Almada 3 Noktaya Dikkat Etmek Gerekir

    1)Notlar dersin ana noktalarını ve özetini içermelidir

    2)Öğrencinin daha sonra bilgileri hatırlayabilmesi için yeterli ayrıntılara ve örneklere yer vermelidir

    3)Notlar dersin örgütlenmesini yansıtmalıdır.

    Not Tutmaya İlişkin Öneriler

    Söylenen her şey değil, ana noktalar ve onları destekleyen ara cümleler ve örnekler özgün cümlelerle yazılmalıdır.

    Her ders için ayrı bir bölüm olmalı tüm derslerin notları bir arada olmamalıdır.

    Derste kaçırılan noktalar sonradan mutlaka tamamlanmalıdır.

    Dersten kısa bir süre sonra notlar okunmalı, varsa eksikler tamamlanmalıdır.

    Anlaşılmayan noktalar için mutlaka notlara uygun işaretlemeler yapılıp öğretmenle paylaşılmalıdır.

    Zaman kazanmak açısından kısaltmalar kullanılmalıdır. Dikkat çekmesi bakımından da renkli kalemler kullanılabilir.

    Şekil, şema ve tablolar atlanmamalıdır.

    Derste alınan notlar çok karmaşık değilse temize çekilmemelidir. Bu, zaman kaybına yol açan gereksiz bir uygulama olabilir.

    Derste alınan notlara tarih konulabilir.

    Özgün kısaltma ve semboller kullanmak,önemli noktaların altını çizmek, daha sonra çalışırken işleri çok kolaylaştırmaktadır.

    Notlarda ana ve alt başlık kullanmaya özen gösterilmelidir.

    Derse başlamadan, daha önceki notlara kısaca göz atılmalıdır.

    Etkili Dinleme Becerileri

    Öğretmen olumlu bir tutum içinde dinlenmelidir.

    Aktif dinlemeye çalışılmalıdır (Öğretmenin anlattıklarına ilişkin sorular sorarak veya düşünerek ).

    Öğretmenin sözel ve sözel olmayan mesajları dikkate alınmalı, önemli bilgilere işaret eden ipuçları yakalanmaya çalışılmalıdır.

    Ders için ön hazırlık yapılmalı, en azından hangi konun ele alınacağına dair fikir sahibi olunmalıdır.

    Ders veya ders öğretmenine karşı varsa olumsuz yargılar azaltılmaya çalışılmalıdır.

    Yaygın Not Tutma Ve Dinleme Sorunları Ve Çözüm Önerileri

    ‘Dikkatim dağılıyor ve dersi dinlerken sıkılıyorum.’ Diyorsanız; ön sıralarda oturabilirsiniz. İşlenecek konu hakkında kısa bir ön çalışma yapabilir, sorular oluşturabilirsiniz. Derste dikkatinizi dağıtabilecek faktörleri belirleyerek, önlemler alabilirsiniz.

    ‘Ders çok hızlı geçiyor ve ben hiçbir konuyu yakalayamıyorum.’ Diyorsanız; o gün işlenecek konu hakkında önceden bilgi sahibi olabilir, ön hazırlık yapabilirsiniz. Kaçırdığınız veya anlamadığınız konuları öğrenmek için kimlerden yardım alabileceğinizi belirleyebilirsiniz. Derslere devam etmede, daha düzenli ve duyarlı olabilirsiniz.

    ‘Öğretmen terimleri açıklamadan kullanıyor ve çok hızlı konuşuyor.’ Diyorsanız; anlaşılmayan terimleri kaydederek, dersten sonra öğrenmeye çalışabilirsiniz. Uygun kısaltmalar kullanabilirsiniz. Not tutabilir ve bu konuda daha düzenli davranabilirsiniz.

    AMACIMIZ, VERDİĞİMİZ BU BİLGİLERİN DERS ÇALIŞMA VE BAŞARILI OLMA KONUSUNDA SİZLERE IŞIK TUTMASINI SAĞLAMAKTIR. ANCAK EĞER SİZ KENDİ YAŞAM AMAÇLARINIZDAN, HEDEFLERİNİZDEN VE ÖNCELİKLERİNİZDEN EMİN DEĞİLSENİZ VE ONLARI NETLEŞTİRMEMİŞSENİZ BAŞARIYA GİDEN YOLDA DAHA YAVAŞ VE KARARSIZ ADIMLAR ATARSINIZ. BU ANLAMDA İŞE, ÖNCELİKLERİNİZİ BELİRLEYEREK BAŞLAYABİLİRSİNİZ. UNUTMAYIN; BAŞARILI OLMAK İÇİN SEÇTİĞİNİZ HER YOLDA ÖĞRENMEYE MUTLAKA İHTİYAÇ DUYACAKSINIZ…

    HEDEFLEDİĞİNİZ BÜTÜN BAŞARILARA ULAŞMANIZ DİLEĞİYLE…