Etiket: Tek

  • Çocuklarda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Çocuklarda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun (DEHB) temel özelliği, kalıcı ve sürekli olan dikkat süresinin kısalığı, engellemeye yönelik denetim eksikliği nedeniyle davranışlarda ya da bilişte ortaya çıkan ataklık ve huzursuzluktur.

    Bunun sonucu olarak çocukta gelişimsel olarak aşağıdaki 3 temel sorun ortaya çıkmaktadır:

    1. Kısa dikkat süresi

    2. Yetersiz dürtü kontrolü

    3. Aşırı hareketlilik

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu aşırı hareketlilik, dikkat sorunları ve istekleri erteleyememe belirtileriyle ortaya çıkan bir psikolojik bozukluktur. Bir çocukta Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu var denilebilmesi için akranlarıyla kıyaslama doğrudur. Eğer akranlarıyla karşılaştırıldığında hareketlilik ve dikkat dağınıklığı çok fazlaysa, oyun oynamasına ve akranlarıyla sağlıklı ilişkiler kurmasına engel oluyorsa Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’ndan söz edilebilir.

    Aileler yardım için gerekli yerlere baş vurduğunda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan ve özellikle aşırı hareketlilik belirtileri ön planda olan çocuklarını “düz duvara tırmanır”, “onu bir yerde zapt etmek imkansız”, “”ele avuca sığmaz”, “beş dakikadan fazla yerinde oturmaz”, “oyun oynarken daldan dala konar” gibi sözlerle anlatırlar.

    Belirtileri:

    -Aşırı Hareketlilik ve Dürtüsellik Belirtileri:

    1. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur.

    2. Çoğu zaman oturması beklenen durumlarda oturduğu yerden kalkar.

    3. Çoğu zaman uygunsuz olan durumlarda koşuşturup durur ya da tırmanır.

    4. Çoğu zaman sakin bir biçimde,boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır.

    5. Çoğu zaman hareket halindedir ya da motor tarafından sürülüyormuş gibi davranı.

    6. Çoğu zaman çok konuşur.

    7. Çoğu zaman sorulan soruların soru tamamlanmadan önce cevabını yapıştırır.

    8. Çoğu zaman sırasını beklememe güçlüğü vardır.

    9. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer.

    10. Aşırı hareketlilik veya kıvranma

    11. Yerinde oturmada güçlük

    12. Dikkatin kolay dağılması

    13. Sıklıkla bir şeyler kaybetme

    14. Kuralları takip etmede güçlük

    15. Sessizce oynamada güçlük

    16. Oyunlarda sırasını beklemekte güçlük

    17. Bir aktiviteden diğer aktiviteye kayma

    18. Sıklıkla tehlikeli aktivitelerle uğraşma

                 Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan bazı çocukların annelerine,çocuğunda belirtilerin ne zaman  başladığı sorulduğunda alınan cevap çok ilginçtir. Anneler daha hamileyken diğer çocuklarından daha hareketli olduğunu hissettiklerine belirtmektedirler. Çoğu anne-baba ise çocuklarının farklı olduğunu bebeklik döneminde ve erken çocuklukta algılarlar. Emekleme döneminde bile bu çocukların bir taraftan diğer tarafa ,bir oyuncaktan diğerine atladıkları ve kucağa alınmaktan,kucağa alınsa bile kucağında olduğu kişinin durmasından hoşlanmadıkları gözlenmektedir.

    Sıklık:

                 Kızlarda ve erkeklerde görülme sıklığı farklılık gösterir. Erkeklerin kızlardan 4-8 kat daha yüksek oranda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olma olasılığı bulunmaktadır. Ayrıca erkeklerde aşırı hareketlilik, yıkıcı davranışlarda bulunma, dürtüsellik (istekleri erteleyememe) belirtileri gösteren tip fazlayken,kızlarda daha çok dikkatsizlik belirtileri gösteren tipin fazla olduğu bilinmektedir.

                 Tüm toplumlarda ortalama %3-5 sıklıkta görülmektedir. Yani ortalama olarak her 30-50 çocuktan birinin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olduğu düşünülmektedir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun Nedenleri:

    .       Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun oluşumundan tek bir etkenin sorumlu olmadığı, biyolojik, yapısal ve çevresel bir çok etkenin bir araya gelmesiyle oluştuğu görülmektedir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’na Eşlik Eden Sorunlar:

                 Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların büyük bir bölümü bu bozukluğun belirtilerinin yanı sıra diğer birçok alanda sorunlar yaşamaktadırlar. Bunlar arasında en  “Öğrenme Bozuklukları” gibi okul başarısını düşüren etkenler “Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu” gibi çocuğun topluma uyumunu zorlaştıran ve “Depresyon ve Kaygı Bozuklukları” gibi önemli psikolojik sorunlarla karşılaşılmaktadır.

    D.E.H.B. OLAN ÇOCUKLARIN AİLELERİNE ÖNERİLER

        Çocuğunuzu olduğu gibi kabul edin; anne-baba olarak birbirinizi suçlamayın. Ayrıca çocuğunuzu, aileye verilmiş bir ceza olarak görüp onu da suçlamayın.

        Tanının, çocuk psikiyatristi tarafından konulması ve tedaviye başlanması gerektiğini unutmayın.

        Bu çocukların tedavilerinin uzun bir zaman dilimini kapsayacağını bilin.

        Uygulanacaksa ilaç tedavisinin ne kadar devam edeceği çocuk psikiyatristi tarafından belirlenir. Doktorun önerilerini uygulamak önemlidir. Çocukta tedavi sürecinde hiçbir değişiklik yoksa, doktoruna bu durumu mutlaka bildirin.

        Doktor +Aile +Öğretmen işbirliği ile sorunun üstesinden gelinebileceğini unutmayın.

        Çocuğunuzu, başka çocuklarla kıyaslamayın. Bu,olumsuz davranışı düzeltmeyeceği gibi ona olan sevginiz konusunda şüphe yaratacaktır.

        Bu çocuklar ilgi duydukları konuya yoğunlaşmakta güçlük çekmezler. Bu nedenle evde yapacağınız çalışmaları oyun haline getirin.   Örneğin; Labirent, bulmaca, çizgi çalışmaları yaptırın. Belirli resimleri, şekilleri makasla kesip çıkarmasını, sonra başka yere yapıştırmasını sağlayın. Aynı resimleri eşlemesini öğretin. Delikli boncukları ya da düdük makarna vb. ipe dizmesini sağlayın. Hamur ya da çamur ile çalıştırın; avuç içinde yuvarlak yapmasını, daha sonra kendi dilediği şekilleri yapmasını sağlayın. Boyanmış olan örneklere baktırarak benzerlerini boyattırın. Lego ve Puzzle türü oyuncaklarla oynamasını sağlayın. Yarım vidalanmış vidayı sıktırmak, çekiçle çivi çaktırmak gibi çalışmalar yatırın.

        Ufak öbekler halinde dökülen mercimek ya da pirinç tanelerini toplamasını isteyin. Eldiven giydirip çıkartma, fermuar açtırıp-kapatma, sıkı kavanoz kapağı açtırıp-kapattırma uygulamaları yaptırın.

        “Çok dikkatsizsin “, “Sana kırk kere söyledim, hala dikkat etmiyorsun”, “Önüne bak” gibi cümleler çocukta yetersizlik ve becerisizlik duygularını pekiştirir.

        Göz teması kurarak konuşun.

        Ayrıntılı ve uzun açıklamalı konuşmalardan kaçının; açık ve kısa yönergeler verin.

        İşin ya da konunun tamamını öğretmek yerine basamak basamak öğretmeye çalışın.

        Okul ödevlerini, öğretmenden hergün gidip bizzat alın.

        Okul ödevlerinde; çalışma sürelerini kısaltın ve sık ara verin. Araların kısa olmasına (örneğin;10 dk. kadar ) dikkat edin.

        Öğrettiğiniz herşeyi çok sık tekrarlayın ve alışkanlık haline gelmesini sağlayın.

        Yanlış yaptığında ;azarlamayın, aşırı tepki göstermeyin. “Hayır, yanlış davranış!” komutunu verin.

        Kurallar koyun ve kuralların uygulanmasında tavizkar olmayın.(Yapılmasını istediğiniz ve istemediğiniz davranışları açık olarak çocuğa bildirin. Okuma-yazma biliyorsa bunları tek tek yazarak odasının belli yerlerine asın.)

        Olumlu yönlerinin görülmesine, sevilmeye ve diğer çocuklardan daha fazla ödüllendirilmeye ihtiyaçları vardır. Olumlu davranışlarını fark edin ve ödüllendirin. D.E.H.B.li çocuklar sabırsız olduklarından işi yaptıktan hemen sonra onay beklerler. Örneğin; çocuğunuz başka şeylerle ilgilenmeden 10 dk. boyunca ödeviyle ilgilendiyse, ödüllendirmek için akşam yemeğini beklemeyin.          

        Ders çalışma ortamında uyarıcıların olmamasına, aydınlatma ve ısı düzeninin iyi ayarlanmış olmasına, dikkat edin. Çalışma masasının sadece çalışma için kullanılmasına; yemek yeme, oyun oynama vb. etkinliklerde kullanılmamasına dikkat edin.

        Kullandıkları araçları gereçleri kötü kullandıkları ve sık kaybettikleri zaman, yenisini almak yerine, kendi harçlığından para biriktirerek yenisine kavuşmasını sağlayın.

        Sportif yada sosyal faaliyetlere yönlendirin.

        Çocuğunuzu arkadaş edinebileceği yerlere götürün, arkadaşlık kurup oynamasına yardımcı olun.

        Çarşı-pazar gibi toplu yerlere götürün, dış çevre ile iletişimini geliştirmesini sağlayın.

        Ev dışı ortamlarda çevre ile ilgili bilgiler verin.(Trafik işaretleri, binalar, mağazalar vb.)”Gördün mü ,bak! “ diye sorun.

        TV.,bilgisayar ve video oyunları sınırlanmalıdır. İlköğretim çağındaki çocukların en çok  bir buçuk saat vakit geçirmeleri yeterlidir.

        Çalışmalarınızda sabırlı, anlayışlı, sevecen, kararlı ve tutarlı bir tavır sergileyin.

        Çocuğunuza güven verip, bazı etkinlikleri başarabileceğine inanmasını sağlayın.

        Ailenin tüm bireylerinin bu sürece katılması, aşırı disiplin ve aşırı hoşgörüden uzak, çocuğun gereksinimlerine duyarlı ve tutarlı olması çok önemlidir.

        Öğretmen seçiminde; tercih erkek öğretmenden yana kullanılırsa, daha başarılı sonuçlar alınmaktadır. Bunun nedenin erkek öğretmenin, otoriteyi temsil etme özelliğinin daha belirgin olmasından kaynaklandığı düşünülebilir.

    D.E.H.B.OLAN ÇOCUKLARIN ÖĞRETMENLERİNE ÖNERİLER

    Hiperaktivite teşhisi tıbbi bir teşhistir ve yalnızca alanlarında uzmanlaşmış çocuk psikiyatristleri tarafından konur. Hiperaktivite genellikle başa çıkılabilen bir durumdur. Tedavi aile ve öğretmenin katılımı ve profesyonel kişilerin ( çocuk psikiyatristi, psikolog, psikolojik danışman vb.) koordinasyonu ile gerçekleşir. Tedavi için altın dönem okul öncesi ve okul çağının ilk yıllarıdır. Tedavi çocuğun öğrenme uyumunu zorlaştıran yapısal ve çevresel etkenlerin ortadan kaldırılması ya da etkisizleştirilmesinden ibarettir. Doktor tarafından çocuğa verilen ilacın hayatı kolaylaştırmak ve sorunlu dönemlerini hızla aşmak için bir araç olduğu ve geçici süre ile sınırlı olduğu düşünülmelidir.(Ağrı kesici,ateş düşürücü ilaçların kullanım amacı gibi)İlacın etkisi ilk 30 dk.sonrasında kendini göstermeye başlar, genellikle 3.saatin sonuna doğru hafifler ve 4.,5.saatlerde sıfırlanır. İlaç, ders başarısını tek başına artıran bir unsur değildir. Ama önemli bir yardımcı olarak düşünülebilir. Öğretmen; hiperaktif çocuğun davranışlarındaki değişiklikler ile ilgili aile ve doktoruna geri bildirimlerde bulunmalıdır.

        Her çocuğun ihtiyaçları farklı olacaktır. Bu farklılık gözetilerek ihtiyaçların karşılanması gerekir. Yani sınıftaki bütün çocuklara eşit davranmak demek, hepsine aynı davranışı göstermek değildir. Sınıftaki, her çocuğun bireysel ihtiyaçlarını gözeterek davranın.

        Adı çıkan çocuklar, imajlarını bir türlü değiştiremedikleri için sınıfta hedef tahtası olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu duruma meydan vermeyin.

        Diğer çocukların belli etmeden yaptıklarını; apaçık yaptıklarından çabalarına kimseyi inandıramazlar. Farkında olmadan bu tuzağa düşmeyin, aynı davranışı gösteren başka çocuklara daha hoşgörülü yaklaşmayın.

        Öğrencilere uymaları gerekli kurallar ve kendilerinden beklenen davranışları açık olarak anlatın, sınıfta yapılabilecek ve yapılamayacak hareketlerin neler olduğunu öğretin. Sınıf tamamen sessizleşmeden yönerge vermeyin. Talimat verirken;

        -Canlı, açık bir dil kullanın, kısa konuşun.

        -Her seferinde tek talimat verin.

        -Konuşurken, göz teması kurun.

        Mümkünse, yapılmasını istediğiniz davranışı gösterin. Zaman zaman çocuğun talimatı anlayıp anlamadığını denetleyin ve gerekiyorsa talimatı tekrarlayın.

        Kurallara uymanın ve uymamanın sonuçları ile istenilen biçimde davranmanın ve davranmamanın doğuracağı sonuçların neler olacağını belirleyip, öğrencilere anlatıp, sıkça tekrarlayın.

        Sınıf kurallarının daha iyi benimsenmesi için, kuralların öğrenciler tarafından tartışılmasına, karara bağlanmasına ve yazılmasına fırsat verin. Örneğin;

        -Sınıfa çalışmak için gelin.

        -Ellerinizle, ayaklarınızla ve eşyalarınızla, başkasını rahatsız etmeyin.

        -Sınıf arkadaşlarınıza karşı nazik olun.

        -Kurallara uyun.

        -Dikkatinizi toplayın.

        -Çalışırken sessiz olun vb. talimatlar sınıfın belirgin bir yerine yazılabilir.

        Konulan kuralların gerekçelerini örneklerle açıklayıp, sınıfta tartışın.

        Çalışmalarınızda, anlayışlı, sabırlı, esnek, sevecen ve tutarlı olmaya çalışın.

        Sorunları yaşamadan önce önlemeye çalışın.

        Tutarlı ve önceden hazırlanmış bir programa göre davranın.

        Öğrenciye önceden tahmin edebileceği biçimde davranın.

        Öğrencinize tek başına tamamlayabileceği kadar iş verin.

        Öğrencinin dikkatli ve iyi odaklanabilen, öğrencilerin arasına oturmasını sağlayın.

        Sınıf içinde öğretmenle sürekli temas kurabileceği ve dikkatini dağıtmayı engelleyecek bir yerde yani en ön ve pencereden uzak bir sırada oturmasını sağlayın.

        Gerektiğinde fiziksel temas yoluna başvurun. Örneğin; omzuna ya da sırtına dokunun.

        Her öğrenciye eşit söz vermeyi sağlamak için; öğrencinin isminin üstüne yazılı olduğu bir deste kart kullanın, kartlardan rastgele bir isim çekin ve kartı tekrar desteğe katın.

        Ödevlerini küçük parçalara ayırarak basamaklar halinde ve neden-sonuç ilişkisi ile verin.

        Ders anlatırken olabildiğince görsel, işitsel ve hareketli araçlar kullanın. Mümkünse bu araçların kurulması ve kullanılmasında ondan yardım alın.

        Çocuk derste olmadığı bir zaman, diğer öğrencilere, D.E.H.B. olan öğrenci ile ilgili olarak; zaman zaman dikkatini toplamakta güçlük çektiğini ancak yardımsever ve iyi niyetli olduğunu kendilerin de onu aralarına alarak yardım etmeleri gerektiğini vurgulayın.

        Sınav değerlendirmesi yaparken dikkatinin dağınıklığını göz önünde bulundurun sözlü sınavlarda daha başarılı olduğu gerçeğini göz önüne alın. Yazılı sınavları ise çoktan seçmeli olarak yapın.

        Bu çocuk için önlem alınırken diğer çocukların dikkatini çekecek aşırılıklardan kaçının.

        Çocuğun olumsuz tepki göstermesine neden olacağı için, sıklıkla sınıf değişikliği yapılmasını önleyin.

        Sık sık tahtaya kaldırıp, silmeniz gereken yazıları sildirin, sınıfta dağıtılması gereken materyalleri ona dağıttırın.

        Yüzme, basketbol, futbol, folklör gibi yoğun hareket getiren sosyal, sportif ya da kültürel etkinliklere katılımını sağlayın.

        Acele ve özensiz yaptığı işleri tekrar kontrol etmesini isteyin, verilen görevler arasında kısa molalar verin.

        Grup içi çalışmalarda yer aldıkları sürece, kendilerini güdülenmiş hissedecekleri için grup çalışmalarına önem verin.     

        Konusu verilmiş ya da serbest konulu resim çalışmaları, parmak boyası yaptırın, müzik çalışmalarında şarkı söyletin.

        Ders konularını işlerken uygun konularla ilgili gazete ya da mecmualardan, resim ya da yazıları keserek getirmelerini isteyin.  

        Çocuğun sevilme, beğenilme, övgü gibi gereksinimleri olduğunu unutmayın, olumlu davranışlarını fark edin ve ödüllendirin. Örneğin; “Ali sessizce sıraya girmen ne güzel, aferin sana! Hepiniz böyle yerlerinize yerleşip dinlenmeye hazır olduğunuzda, çok mutlu oluyorum. Ayşe’nin söz istemek için elini kaldırmasını ve kendisine söz verilmesini sessizce beklemesini beğeniyorum. Teşekkür ederim Ayşe.”vb. gibi.

        Öğrencilerin somut dokunabilir ödül almak çok hoşuna gidecektir. Örneğin; Öğretmenle birlikte yenecek bir yemek kazanmak, bir oyunu yönetmek ya da oyundaki takımlardan birinin kaptanı olmak, düşük not aldığı bir testin geçersiz sayılacağını bilmesi, fazladan boş zaman kazanmak, öğrencinin seçtiği bir şeyi sınıfa getirerek arkadaşlarına göstermesine izin vermek. (Bir oyuncak, beslediği kuş vb.)

        Bu çocukları cezalandırmak için dersten çıkartmayın, çünkü derste sıkıldıklarından bu ceza ödül gibi olacaktır.

        Dikkat eksikliği ya da hiperaktif öğrenci için ara verme ve gruptan uzaklaştırma yöntemi uygulayın. Örneğin; “Can, ellerini ve ayaklarını daima kendine saklamalısın. Eğer bunu başaramayacaksan o zaman lütfen, masana git!(Ya da ayrılan sandalyene otur!) ve başkalarını rahatsız etmeden durabileceğine inandığın zaman aramıza katıl” denebilir. Ya da sırasında çevresine rahatsızlık vermeden oturamayan öğrenciden belli bir süre ayakta durması istenebilir.

  • Korku Kontrol Edici, Sevgi Yapıcıdır

    Korku Kontrol Edici, Sevgi Yapıcıdır

    Eskişehir’de kitabevinde bulduğum bir kitaptan alıntıdır başlık. Üzerinde biraz daha düşününce aslına hayatımızın birçok alanında geçerli bir söz gibi. Özellikle çalışma hayatımda ailelerle yaptığım görüşmelerde yardımcı olmuştur.

    Çünkü toplum olarak korkuyu fazlaca kullanıyoruz anne-babamızı, elimizi, çocuklarımızı, sevgilimiz ya da bazen arkadaşlarımızı bile korkutarak etkilemeye çalışmışızdır. Ya da karşı taraftan aynı şeyleri görmüş olabiliriz. Bu durumu farketmeden yaşıyoruz çünkü korku kültürümüzde bebeklik döneminden başlayarak işleniyor. “Yemek yemezsen polis gelir götürür”, şunu yapmazsan seni bırakır giderim” ve daha birçoklarını mutlaka duymuşuzdur. Büyüyünce de işler değişmez meslek seçerken bile gelecekte aç kalırsın iş bulamazsın diyerek korkutarak ebeveynler gençleri kendi istedikleri mesleklere yönlendirirler.

    Tabiki böyle büyüyen çocuklar da ebeveyn olduklarında aynısını çocuklarına yapma eğiliminde oluyorlar. İşte bu zinciri bir noktada kırıp çocuklarımızın davranışlarını kolay, geçinci ve işlevsel olmayan korku yerine sevgi ile yönlendirmeye çalışmak daha doğru olacaktır. Korku çocuklarını karar verme kapasitesini, özgüvenini ve size olan saygısını zedeler. Sevgi ise tam tersi bir bilinç yapısı oluşturur. Ne istediğini bilen, yaptığı seçimlerin sonuçlarını tahmin edip sorumluluk alabilen, dolayısıyla hayatta daha başarılı ve mutluolmayı bilen çocuklar yetişmesini sağlayacaktır.

    Peki bunu nasıl sağlayabiliriz? Öncelikle dinlemeyiöğrenmelisiniz. Karşıdakinin isteklerini ya da ihtiyaçlarını anlamanız için dinlemeyi öğrenmelisiniz. Yargılamadanöğütvermedenküçük görmeden ve empati kurarak dinlemelisiniz. Yemek istemiyorsa sağlığı çerçevesinde saygı duyun küçük oyunlarla biraz daha yedirebilirsiniz ama kimseyle ya da hiçbirşeyle korkutmayın ama yememeyi seçiyorsa sonuçlarına katlanarak zamansız yemek yemesine izin vermeyeceğinizi bilmeli ve buna uymalısınız ne olursa olsun. Sınırlarınız olsun çok nadir bu sınırları esnetin ama kaldırmayın. Davranışının sonucunu açıklayın yapabileceği seçimleri ona bırakın seçmeyi ve sorumluluk almayı öğrensin. Korkutursanız korku faktörü ortadan kalktığında aynı davranışa devam eder.

    Şuna emin olun ki çocuğunuz sizden ne gördüyse onu yapacaktır. Küçük olmalarına rağmen birçok şeyin farkındadırlar. Rol taklidinde de ustadırlar çünkü öğrenmek için buna ihtiyaçları vardır. 

          Bu yüzden çocuklarımıza sorunlarını korkutarak, eleştirerek, alay ederek çözen değil sevgi ve empati ile çözen insanlar olarak yetiştirmeliyiz. 

  • Çocuklara Neden Model Olmalıyız?

    Çocuklara Neden Model Olmalıyız?

    Model olma, öğrenme yollarından biridir. Çocuk, sadece model alma yoluyla ya da model aldığı kişinin hem söylemlerine hem de davranışlarına bakarak öğrenebilir. Davranış ve söylemlerin tutarlı olması çocuğun doğru davranışı içselleştirmesi açısından önemlidir. Aslında yetişkinler için de aynı durum geçerlidir. Eşiniz ya da arkadaşlarınız söylemlerinden farklı davransa bir çelişki hissetmez misiniz? Davranış ya da söylemden birine inanmak durumundasınız. Çocukta da aynı durum geçerlidir. Hatta daha kritiktir çünkü çocuk davranışları kopyalamada ustadır siz farketmezsiniz bile.
     

    Baba çocuğa ödevlerin ya da ders çalışmanın önemi hakkında öğütlerini verir. Sonra kendi işinde yapması gereken ama kendince gereksiz olan işlerden sızlanırsa çocuk ödev yapmanın sızlanılabilecek bir  etkinlik olduğunu öğrenebilir. Ya da bir anne çocuğuna akşam kitap okumasını gerektiğini söylemiştir ama kendisi takip ettiği diziyi kaçırmamak için televizyonun karşısına geçer. Her iki durumda da anne ve babanın söylem ve davranışları farklı çocuk, genelde davranışlara bakarak aslında istenmeyen ama yapılması kolay olan davranışı örnek alır. Çünkü anne ve baba çocuğa model olmuştur. Çocuğunuza bir davranış kazandırmak istiyorsanız veya çocuğunuzdaki bir davranışı değiştirmek istiyorsanız o davranışı önce siz yapmalı, doğru model olmalısınız.

        Çocuklar şu anda bilgiye daha çabuk ulaşıyorlar. Çevrelerindeki uyaran sayısı çok fazla, bu yüzden çocukların yanında söylediklerimizde ve yaptıklarımızda daha dikkatli olmalıyız. Özellikle 2-7 yaş arası işlem öncesi dönemde çocuk davranışın soyut boyutlarını bizim gibi düşünemeyeceğinden davranışı direk kopyalama eğilimindedirler.

                    Çocuk yapması gereken davranışı önce sizden görmek ister. Soyut düşünemediği için bütün davranışları somut olarak açıklayamazsınız. Peki siz yapmasanız da çocuğunuza istediğiniz davranışı yaptırabilir misiniz? Bu elbette mümkün ama bu şekilde çocuk davranışı içselleştirmeyecek sizden ya da ortamdaki otorite figüründen çekindiği için veya suçlu hissetmemek için yapacaktır. Otorite figürü ortamdaysa davranışı gerçekleştirir ortamda yoksa davranış gerçekleşmez. Davranış içselleştirilirse siz olsanız da olmasanız da davranışın yapılması gerekiyorsa yapar. Aslında ailelerin de istediği bu “ben evde yokken ya da başında değilken de yapması gereken şeyleri yapmalı”. 

                        Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Siz ne yaparsanız çocuğunuz onu yapar. Siz yaptığınız işi nasıl yapıyorsanız o da öyle yapar. Siz sorunlarınızı nasıl çözüyorsanız o da öyle çözer.  Bu yüzden çocuğunuzda davranış veya değer oluşturmak istiyorsanız önce kendiniz bunları yapıp çocuğunuza örnek olmak durumundasınız. 

  • Okula Başlayan Çocuk

    Okula Başlayan Çocuk

    Okul, altı senelik rahatlık, bağımlılık ve serbestlik döneminin sonu demek. Okul, anne babadan ayrı geçen uzun zamanlar ve tek başına sosyal çevreyle ve otoriteye uğraşmak demek.

    Her sorunda yetişecek ebeveyn yok artık Gıcık arkadaşı ile sorunlarını çözmeye çalışırken anne-babanın varlığının güveni kalmamıştır. Yani yavaş yavaş kendi başının çaresine bakmayı öğrenir.

    Ağlayan, uyum sorunları yaşayan ya da bu sorunlarla baş etmede sorunlar yaşayan çocuklar gördüğümde empati yapmaya çalışıyorum ve yukarıdaki sonuçları çıkarıyorum. Mesleğim gereği karşılaştığım Ve gözlemlediğim kadarıyla çocuklar okula başladığında sadece bu sorunlarla karşı karşıya kalmıyorlar. Bazı ailelerin bu sorunları yaşayan çocuklarına yaklaşımı durumu daha da dayanılmaz hale getiriyor. Peki çocuk okula başlarken nasıl davranmalıyız?

    Okula Başlayan çocuk yeni yeni sorumluluk almaya başlar. Bu yüzden okula uyumu kolaylaştırmak için zaman tanımalısınız. Bu noktada çocuğunuzu iyi tanıyor olmalısınız. Yeni durumlara alışması ne kadar zaman alacak? “ya da “Uyumu kolaylaştırıcı neler yapabilirsiniz?” bu soruları cevaplayabiliyorsanız işiniz daha kolay.

    Süreçte daha yumuşak ve izin verici olabilirsiniz. Sabah kalkışları bir yetişkin gibi olmayabilir. Bu uzun da sürebilir. Böyle zamanlarda sorun aslında genelde sabah zor kalkma sorunu değil akşam yatış saatleridir. Ya da ödevlerini hatırlarken veya yaparken yetişkin performansı beklemek yanlış olacaktır. Özellikle ödev konusu ebeveyn ve çocuk ilişkilerini yıpratan bir konudur. Esnek ama sınırları olan alanlardan biridir ödev ödevin nasıl yaptırıldığı önemlidir. Ödev her şeye rağmen yaptırılmamalıdır. Ödev çocuğun sorumluluğundadır. Ebeveynler ödev kendilerine verilmiş gibi davranıyorlar. Tabi ödevlerin de bitmesi gerekiyor. Yatmaya yakın gerilen sinirler ilişkileri bozabilir. Çocuğa ödevden soğutacak yaptırmak derse olan algısını da olumsuzlaştırabilir.

    Çocuk yapması gerekenlerden önce isteklerini yaparsa yapması gerekenler aksayabilir. Çocuğa bu düzeni küçük yaşta öğretmek daha kolay ve kalıcı olur. Ödev bittikten sonra ne isterse yapabilir. Ya da oda toplandıktan sonra dışarı çıkabilir tabiki. Veya okuma yapacaksa sonrasında telefon isteyebilir gibi.
    Sabır göstermek, empati yapmak ve akılcı düşünmek çocuğunuzla aranızdaki ilişkiyi güçlendirir ve İletişiminiz gelişir.

    Çocukların her zaman haz aldıkları eylemleri yapmak isteyeceklerini ve bunun çok doğal olduğunu unutmayın. Bu yüzden yetişkin sabrını veya sorumluluk anlayışını beklemeyin.

         Son olarak çocuğu derslerinde başarılı ve çok iyi notlar alan biri olarak yetiştirebilirsiniz. Ama bu durumda koşulsuz sevgi, öz güven veya olumlu dünya algısı gibi önemli şeylerden ödün vermelisiniz. Bu yüzden sadece akademik alanda başarılı değil hayatın her alanında başarılı çocuklar yetiştirmeliyiz.   

  • Vajinusmus Tedavi Yöntemleri

    Vajinusmus Tedavi Yöntemleri

    Vajinismus, çoğunlukla psikolojik temelli olan bir cinsel birleşme korkusudur, bir anlamda vajinanın cinselliğe küsmesidir.

    Bilimsel açıklamasına bakacak olursak, vajinismus, vajina girişinin üçte bir dış bölümünde, vajina çeperini saran kaslarda yineleyici, tekrarlı ve istem dışı kasılmaların olduğu bir cinsel birleşme bozukluğudur. Vajina çevresini saran kasların istemsiz kasılması nedeniyle kadın cinsel ilişkiye girememektedir. Bu durum da evliliğin cinsel birleşme ile tamamlandığı inancı var olduğu için tamamlanamayan evliliklerin yaşanmasının bir nedenidir.

    Bazı kadınlarda penisin vajinaya girememesi biçiminde görülürken, çoğunda vajinaya penis, parmak, tampon girememesi olarak ortaya çıkabilmektedir. Bu durum sadece cinsel ilişkiyi değil, jinekolojik muayenenin de gerçekleşmesini engelleyebilmektedir.

    Vajinismus vakalarında iki temel korku bulunmaktadır.

    Bunlardan birincisi vajinaya herhangi bir şey giremez,

    İkincisi de vajinaya bir şey girse de başkasının bir şeyi giremez.

    Vajinismus yaşayan kadınların birçoğunda genital bölgelerinde herhangi bir anormalliğe rastlanmamaktadır. Genelde ilk ilişki deneyimi sırasında ortaya çıkarken, nadir olarak da ilişki deneyimi olan kadınlarda da görülebilmektedir.

    Vajinismus yaşayan kadın cinsel birleşme denendiği zaman genel olarak ağrı beklentisi yaşamakta ve bundan dolayı yoğun bir korku duymaktadır. Bu beklenti şartlanmış bir davranışa dönüşür ve vajina kaslarının kontrolsüz ve istemsiz bir şekilde kasılmasına neden olur.

    Aslında bu durum cinsellikten kaçma eğilimi olarak görülmesi yanlış anlaşılmış olduğunu göstermektedir. Vajinismus yaşayan kadınlar cinsel birleşme kaygısı olmadığında sevişmekten keyif alabilmektedirler, cinsel birleşme olasılığı ortaya çıkana kadar gayet keyifle devam edebilmekte iken cinsel birleşme anına geldiği aman kontrolsüz bir şekilde kasılabilmekte ve eşini üzerlerinden atabilmektedirler. Yani aslında vajinismus cinsel istek bozukluğu değil, cinsel birleşme korkusudur.

    Vajinismusta cinsel ilişki teşebbüsü sırasında kadında panik atak benzeri tepkiler görülmektedir. Yoğun bir kaygı, istemsiz tepkiler ve kontrolün kaybolması gibi durumlar yaşanır. Bunun sonucunda kadın eşini üzerinden atar ve vajinada kasılmalar meydana gelir.

    Olayın oluşumu bu şekildedir. Etkilerine bakmak gerekirse bunu erkek ve kadın için ayrı ayrı değerlendirebiliriz.

    Kadında utanma, suçluluk, eşine yetememe, başarısızlık, en temel görevini yerine getiremediğini düşünme ve sonucunda değersizlik, öfke, başaramayacağını düşünme yani umutsuzluk, eşinde uzaklaşma, hayal kırıklığı, eşini kaybedeceğini düşünme ve diğer depresif belirtiler görülmektedir.

    Erkekte ise olaya anlam verememe, kendisini suçlama, çaresizlik, reddedildiğini düşünme ve sonucunda aşağılanma ve değersizlik, öfke ve uzaklaşma görülmektedir.

    Bir de aile faktörü söz konusudur. Eskiden çok olan, etkisini azaltsa da devam eden bekaret bozma ritülleri ve beklentileri vajinismus sorunu yaşayan bireylerde gerginliği arttırmaktadır.

    Vajinismusun Nedenleri

    Vajinismusun nedenlerini inceleyecek olursak bunu bir fiziksel bir de psikolojik nedenler olarak iki ayrı başlık altında toplayabiliriz.

    1.Psikolojik Nedenler

    a.Yanlış ve Abartılı Bilgiler ve İlk Gece Hikayeleri

    Az gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda cinsellik hala daha tabu olma özelliğini korumaktadır. Bu durum geçmişten günümüze bazı değişimler gösterse de ülkemizde de çok yerde tabu olma özelliğini korumaktadır.

    Cinsellik kavramının bu derece tabu olmasından dolayı gençlere cinsel eğitim verilmektedir. Bu yüzde cinsel kimliğini keşfetmeye başlamış olan genç bu alanı arkadaş ortamlarından öğrenilmeye çalışılmaktadır. Yakın arkadaşlar ve çevredeki efsanelerden doğan yalan yanlış, yetersiz ve abartılı bilgilerle cinsel yaşamlara atılmak zorunda kalınır.

    Özellikle kız çocuklarının bu yasaklara maruz kalması, kızların cinsellikten sürekli uzak tutulması, onların yanlış ve abartılı bilgilerle cinsel hayata atılmalarını sağlamaktadır. Cinselliği kızlara yasaklamak adına bir sürü efsaneler üretilmektedir. En büyük efsanelerden bazıları da bekaret zarını kaybederken dayanılamayacak kadar çok şiddetli ve korkunç bir acı yaşayacakları, tıbbi müdahaleyi bile gerektirecek kadar fazla kanamalarının olacağı, vajinaya giren penisin içinde parçalanmalara neden olacağı ve cinsel birleşme sırasında kilitli kalacaklarıdır. Kızlar ilk çocukluk yıllarından itibaren bu söylemlerle büyütülmekte, sürekli eteklerini ve bacaklarını kapatmaları konusunda uyarılmaktadır. Bu şartlar altında yetişen bir genç kızın evlendiğinde eteğini ve bacaklarını eşine açamaması da yadırganmamalıdır.

    b.Geçmişte yaşanan cinsel taciz(ler) veya tecavüz(ler)

    c.Doğum yapma ve gebe kalma korkusu

    d.Depresyon

    e.Kişilik bozuklukları

    f.Sosyal fobi

    g.Ödipal çatışma

    h.Uyarılma problemleri

    i.Kadınlık rolünü kabul edememe

    j.Cinsel kimlik sorunları

    k.Başka ruhsal problemler

    l.Eşe karşı güvensizlik duygusu

    m.Terk edilme ve bağlanma korkusu

    n.Uygun olmayan evlilikler

    2.Fiziksel Nedenler

    a.       İlaç Kullanımı

    b.      Vajinal Enfeksiyonlar

    c.       Yanlış cerrahi operasyonlar

    d.      Zorlu doğumlar ve vajinanın zarar görmüş olması

    e.Üreme sistemi hastalıkları

    f.Kist oluşumu

    g.Uyuşturucu vb madde kullanımının olması

    Vajinismus Tedavisi

                    Vajinismus tedavisine başlanmadan önce tıbbi bir problem olup olmadığını kontrol ettirmek, tıbbi bir problem varsa bunun ortadan kalkmasını beklemek gerekir.

                    Vajinismusun farklı tedavi yöntemleri (cerrahi operasyonlar, lokal anestezi, uygun olmayan zorlamalı birleşmeler vb.) olmakla birlikte en uygun olanı yani vajinanın cinsellikle barışmasının en sağlıklı yolu cinsel terapidir. Diğer sayılan tüm yöntemler sadece ilk penis vajina ilişkisini gerçekleştirmeye yöneliktir. Devamında kaliteli bir cinsel hayat geçirmek çok da mümkün olmayacaktır.

                    Cinsel terapi ile 10-12 seans gibi kısa bir sürede başarıya ulaşılabilmektedir.

                    İlk adım çiftlerin bunun kadının sorunu olarak görmemesi, bu sorunun her ikisinin de sorunu olduğunun kabul edilmesidir.

                    Çalışma bu aşamadan sonra başlamaktadır.

                    Burada erkeğe düşen ilk görev sabretmektir. Sağlıklı bir cinsel hayat istiyorsa bir süre penis vajina ilişkisi teşebbüslerini ertelemek, egzersizlerde eşine destek olmak zorundadır.

                    Cinsellik deyince akla sadece penis vajina ilişkisi geldiği için erteleme biraz zorlanmaya neden olabilmektedir. Cinsellik penis vajina ilişkisinden ibaret değildir ve çalışma bittiği zaman keyifli bir cinsel yaşam hayatları boyunca onları bekliyor olacaktır.

                    10-12 seans süren çalışma süresince eşlerin evde birlikte ve sadece kadının yapacağı bir takım davranışsal ödevler bulunmakta ve bu ödevlerin gerçekleştirilmesi beklenmektedir.

                    Ödevler ile birlikte vajinusmusa temel olan sorunlarla çalışılacak ve bu çifte aile olabilme yolunda aile terapisi yapılacaktır.

                    Yukarıda da belirttiğim gibi eşler üzerlerine düşenleri yaparlarsa keyifli bir cinsel hayat onları bekliyor olacaktır.

  • Affetmeyi Seçin

    Affetmeyi Seçin

    Etrafınızdaki kişilere affetmenin ne demek olduğunu sorduğunuzda, “uğradığınız haksızlıkları unutup, o kişiyle ilişkinizi sürdürmeye devam etmek” anlamına gelen cevaplar alırsınız.

    Halbuki affetmek, ne yapılanları unutmak, ne de o kişiyle konuşmaya devam etmektir. Affetmek, o kişiyi suçsuz bulduğunuz anlamına da gelmez; hatasını görmezden geldiğiniz anlamına da. Birçok kişiden şu cümleleri duyabilirsiniz; ”Affettim, çünkü onu çok seviyorum.”, “Affettim, çünkü onsuz yapamıyorum.”, “Affedersem kendimden ödün vermiş olurum.”, “Affedersem aynı hatayı tekrar eder.”

    Fakat affetmenin karşı tarafla alıp veremediği bir şey yoktur. Affetmek, bizim seçimimizdir. Affetmek, kendi iç dünyamızda aldığımız bir karardır. Özgür irademizle, yaşadıklarımızdan kaynaklanan olumsuz, bizi yıkan duyguları daha fazla içimizde barındırmaktan vazgeçmemizdir. Bu durumu “Başkasını affetmeyen kimse, kendisinin de üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüyü yıkmış olur.” sözüyle çok güzel bir biçimde ifade etmiş George Herbert.

    Affetmek, karşılaştığınız durumlardan ders çıkarmanızı sağlar. Affetmediğiniz sürece kendinizi cezalandırmış olursunuz; siz her ne kadar karşı tarafı cezalandırdığınızı düşünseniz de. Ve affetmek zordur, onun için ”Affetmek büyüklüktür.

    Affetmek, sizi iyileştirir. Bunu anlamak için, karşı tarafı affetmediğinizde neler deneyimlediğinize dikkat etmeniz yeterli olacaktır; hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak… Affettiğinizde hafifleyeceksiniz.Kendinizi serbest bırakacak, özgürleştireceksiniz.

    Araştırmalar da affetmenin birçok olumlu etkisini gözler önüne seriyor. Affeden kişiler, daha sağlıklı ilişkiler kurabiliyorlar. Kan basınçları azalıyor ve kalp atım hızları normalleşiyor. Hafızaları daha güçlü oluyor, vücut savunma sistemleri daha iyi çalışıyor, kronik ağrıları ve uyku problemleri azalıyor, dolayısıyla yaşam kaliteleri oldukça yükseliyor.

    Siz de tüm bu değişiklikleri kendinizde fark etmek istemez misiniz?

    Öyleyse, biraz kendinize müsaade edin ve yalnız kalın.

    Şimdi iyice düşünün… Kimi affedemiyorsunuz? Kendinizi mi, yoksa size haksızlık ettiğini düşündüğünüz birisini mi?

    Yaşadığınız deneyimi kabullenin.

    “Bunu bana nasıl yapar?”, “Nasıl böyle bir hata yaptım?”, “Bunun sonuçlarına katlanmalı(yım).” gibi ruhunuzu incitecek düşünceleri bir kenara bırakın.

    Ona / kendinize söylemek istediklerinizi söyleyin.

    Ve onu / kendinizi affettiğinizi de söyleyin.

    O kişi affettiğinizi bilmese de siz KENDİNİZ İÇİN bilin.

    AFFEDİN…

    Kaynakça: Nakajima, Şafak (2017) ” Affetmek”

    Tibbits, Dr Dick (2007) Affetmenin İyileştirici Gücü. Çev. H. Canlı, Kalemus Yayınları

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Güven duygusu çocuk daha doğar doğmaz gelişmeye başlayan en temel duygulardan biridir. Bebekliğin ilk 0 – 12 ayları arasında güvenin temelleri atılmaya başlanır. Bebek ağladığında annenin onun ihtiyacını karşılama süresinin uzunluğu, biçimi (örneğin; emzirirken kucağında bebeği tutuş şekli), gösterdiği ilgi ve sevgi çocuktaki güven duygusunun oluşumunu birebir etkiler. Daha ilerki yıllarda annenin ve  babanın çocuğu disipline etme şekli, çocuklarına gösterdikleri ilgi ve sevginin düzeyi de gene çocuktaki güven duygusunu etkiler.

    Özellikle 0-6 yaş arasındaki bir çocuk ailesi tarafından sevildiğinin ve değer gördüğünün bilincine erişirse kabul gördüğünü anlar ve güven duygusu geliştirir. Özgüvenin temelleri de böylece atılmış olur. Bunun tam tersi olarak eğer aile çocuğuna, yeterli ilgi, sevgi ve bakım vermediyse çocuk hayata karşı güvensiz, şüpheci ve çekingen bir tutum takınır. Unutmayın, ailesine karşı güven besleyemeyen birisi elbette ki dışarıdaki dünyaya hiç güvenmeyecektir.

    Özgüven duygusu nasıl geliştirilir?

    • Kendi başına bir şeyler başarabilmesi için çocuğunuza fırsatlar yaratın.

    • Kendi kararlarını vermesi için onu destekleyin.

    • Düşüncelerine itiraz ederken ya da reddederken kullandığınız dile dikkat edin.

    • Çocuğunuzu sadece “çocuğunuz” olduğu için sevin. Uslu durduğu ya da okulda başarılı olduğu için değil. Sevgi asla koşula bağlanmamalıdır.

    • Çocuğunuzu diğer çocuklarla asla ve asla kıyaslamayın; çünkü bu onun olduğu gibi kabul görmediğinin ispatıdır.

    • Çocuğu sert kurallar ve katı cezalarla asla disipline etmeye çalışmayın. Bu da çocuğu ürkek ve pasif kılar.

    • Yaratıcılıklarını destekleyici aktiviteler oluşturun.

    • Çocuğunuza “yaramaz, söz dinlemez, yalancı” gibi olumsuz etiketler yapıştırmayın.

    • Olumsuz bir noktaya değinecekseniz, öncelikle olumlu yönlere vurgu yapın. Örneğin: “Soruyu çözerken şu noktaya kadar çok iyi gitmişsin, fakat o noktadan sonrası seni biraz zorlamış” gibi.

    ERGENLİK ÇAĞINDA ÖZGÜVEN

    Eğer bireyin çocukluk çağında sağlıklı temellere bağlı bir güven anlayışı varsa, ergenlik çağını özgüvenle ilgili ciddi sorunları olmadan geçirecektir. Tam tersi bir durum söz konusuysa, özgüven problemi ergen için çok daha ciddi bir problem haline gelebilir. Çocukken çok da umrunda olmayan toplum baskısı ergenlik çağında artık bireyi oldukça etkileyen bir konu haline gelmiştir. Aile dışındaki bireyler tarafından kabul görme, farkedilme ve sevilme mevzuları artık ergenin odak noktası haline gelmiştir ve eğer bu konuda  kendine güveni yoksa bu süreci çok sancılı atlatacaktır.
     

    PEKİ NE YAPMALI?

    • Unutmayın ergenlik geçici bir dönemdir. Yaşadığınız sıkıntıların büyük çoğunluğu süreç içerisinde giderek azalacaktır.

    • Ona sevildiğini, saygı gördüğünü hissettirin.

    • Arkadaşlarını olumsuz eleştirmeyin. Unutmayın, birini ne kadar çok karalarsanız o kişi o kadar kahraman olur.

    • Çocuğunuz ergenlik döneminde olduğu için yoğun duygusal davranışlar sergileyebilir. Bu tip durumlarda bir yetişkin gibi davranın ve aynı tepkiyi siz de vermeyin. Dengeleyici olun.

    • Yaptığı hataları telafi edebilmesi için çocuğunuza fırsat verin.

    • Çocuğunuzun söylediklerini eleştirirken kullandığınız dilin yapıcı olmasına özen gösterin.

    • Çocuğunuzu gerçekten dinlemeye ve anlamaya çalışın.

    • Suçlayıcı dil kullanmayın.

    • Ona güvendiğinizi belli edin; yoksa o da kendisine güvenmeyecektir.

    • Koyduğunuz kuralların çocukluk dönemindekiyle aynı kalmadığından emin olun. Artık eskiye oranla biraz daha esnek kurallarınız olmalı. Artık o bir çocuk değil, bir yetişkin adayı.

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnoz, bakışla, sözle veya bazı yardımcı nesneler kullanılarak, telkin ile oluşturulan özel bir bilinç hâlidir. Bir başka deyişle bir trans hâlidir. Bu trans sırasında, kişi çevreden gelen tüm (ses, ışık, koku vb.) uyaranlara kendini kapatır veya aldırmazken, hipnoz yapan kişinin telkinlerini artmış bir dikkatle dinler, anlar ve gönüllü katılımla uygular.

    Hipnoterapi Nedir?
    Hipnoz aracılığı ile (hipnoz sırasında) uygulanan tedavilere verilen genel isimdir.

    Hipnoz bir uyku mudur?
    Hipnoz kesinlikle bir uyku hâli değildir. Dışarıdan bakıldığında, hipnozdaki kişi sanki derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi görünür. Aynı yanlış gözlemi yapan İskoç Doktor James Braid 1840 yılında bu trans hâline, Eski Yunan’daki uyku tanrısı Hypnosis’tenesinlenerek hipnozadını vermiştir. Çok kısa bir süre sonra bizzat Dr. Braid bu trans hâlinin uyku olmadığını fark etmiş ve hipnoz adının uygun olmadığını açıklamış olmasına karşın, bu yerleşmiş olduğu için hipnoz adının kullanımı devam edegelmiştir. 

    Bir kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulabilir mi? 
    Hayır! Bu mümkün değildir. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir. Hipnoz yapan kişi, hipnoza girmeyi gönüllü olarak kabul eden kişiye hipnoza girmesini sağlayacak bazı telkinler verir. Kişi bu telkinleri uygulayarak hipnoza girer. Hipnoza girmek istemeyen bir kişi kendisine söylenen telkinleri gerçekleştirmeyi reddedeceği için hipnoza girmez. 

    Hipnozdaki kişi hipnoz yapanın tüm söylediklerini olduğu gibi kabul eder ve aynen uygular mı?

    Hayır!Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta yargılar. Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise kabul etmez, uygulamaz. Israr edilirse kişi hipnozdan çıkar.

    Hipnoza giren bir kişi istemediği hâlde sırlarını açıklar mı? 
    Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez. Hipnozdaki kişi ancak, söyleyeceği şeylerin kendisi için (örneğin hastalığının tedavisinde işe yarayacağı şeklinde) yararlı olacağına inanır ve hipnoz yapan kişiye güvenirse sorulan sorulara yanıtlar verir. 

    Hipnozdan “uyanamamak” mümkün müdür?
    Hipnoz bir uyku olmadığı için, uyanamamak diye bir şey olamaz. Hipnoz yapan hekim, terapi sonunda kişiye hipnozdan çıkacağı telkinini verdiği zaman kişi hipnozdan çıkarak gözlerini açar.

    Hipnoz nasıl oluşur? Hipnoza girmenin temel koşulları nelerdir?
    Hipnozun oluşmasında üç temel unsur vardır: Gönüllülükkonsantrasyon ve hayal gücü. Hipnoza başlanırken, kişi önce hipnoza girme konusunda gönüllü ve istekli olmalıdır. Gönüllü ve istekli olan kişi, hekimin kendisine söylediği (hipnoza giriş için verdiği) telkin cümlesine tüm dikkatini verir, yoğunlaşır. Sonra da söylenen telkinin içeriğini hayal ederek gerçekleştirir. Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin hipnoza girebilmesi için gönüllü olması, konsantrasyonunun ve hayal gücünün yeterli olması zorunludur. Veya bir başka deyişle isteksiz, gönülsüz olanlar ya da konsantrasyonu ve hayal gücü yetersiz olanlar hipnoza giremezler. 

    Hipnoza yatkınlık (hipnotizabilite) ne demektir? Herkes hipnoza girebilir mi?
    Hipnoza girebilme yetisine hipnotizabilite (hipnoza yatkınlık) adı verilmiştir. Herkesin hipnoza yatkınlığı (hipnotizabilite) farklıdır. Bu nedenle herkes hipnoza giremez. Çocuklar hipnoza son derece yatkındırlar. Yapılan araştırma sonuçları, hipnoza yatkınlığın en fazla olduğu dönemin 6-10 yaş arası olduğunu göstermiştir. Yaş ilerledikçe hipnoza yatkınlık giderek azalır. Genel olarak toplumun %10-15’inde hipnoza yatkınlık yoktur. Bu kesim kesinlikle hipnoza giremez. Toplumun %70-80’inde orta düzeyde bir hipnoza yatkınlık, %10-15’inde ise yüksek düzeyde hipnoza yatkınlık vardır. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu hipnoza girebilmektedir. 

    Hipnoza yatkınlığı etkileyen etkenler nelerdir?
    Hipnoza yatkınlık yetisi, kişilik yapılarına ve içinde bulunulan ruhsal rahatsızlığa bağlı olarak değişmektedir. Örneğin, kuşkucu, kimseye güvenmeyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan ya da kendisini herkesten çok üstün ve değerli gören kişilik yapılarına sahip olan kişiler kolay kolay hipnoza giremezler. Aynı şekilde obsesif-kompulsif bozukluk, şizofreni, ağır depresyon, paranoid bozukluk ve demans (bunama) hastalarının hipnoza yatkınlıkları sağlıklı insanlara göre daha düşüktür. 

    Kimler Hipnoz Yapabilir?

    Çoğu ülkede, hipnoz “tıbbî bir girişim” olarak kabul edildiği için, gösteri amaçlı sahne hipnozu yasaklanmıştır. Hipnoz yapma yetkisi, sadece tedavi amacıyla, hipnoz ve hipnoterapi eğitimi almış hekimler, diş hekimleri ve klinik psikologlara tanınmıştır. Bu son derecede yerinde bir uygulamadır. Çünkü hipnoz yapmak çok kolay bir uygulama olmakla birlikte hipnoz aracılığı ile hastalıkların tedavisini yapmak yani hipnoterapi uygulamak, hipnoz bilgisinin yanı sıra söz konusu hastalıklar ve tedavileri hakkındaki özel mesleki bilgileri de ayrıntılı bilmeyi ve bu konuda yetkili olmayı gerektirir. 

    Hekimler, hipnoterapiyi eğitimini aldıkları kendi uzmanlık alanlarında uygulamalıdırlar. Çünkü hem eğitimleri hem de yasal yetkileri kendi uzmanlık alanlarıyla sınırlıdır. Örneğin Astım hastalığı konusunda göğüs hastalıkları uzmanı, ağrısız doğumda kadın-doğum uzmanı, cilt hastalıkları konusunda dermatolog, ruhsal hastalıklarda psikiyatri uzmanı, diş çekimi ve diş eti hastalıklarında dişhekimleri hem bilgi ve yeterlilik hem de yasal olarak yetkilidirler. Çünkü söz konusu hastalıkları hipnoterapi ile tedavi ederlerken kendi uzmanlık bilgilerini hipnoz içinde uygulayacaklardır.

    Hipnoz yapmayı bilmek diş hekimine panik bozukluğu’nu tedavi etme veya psikiyatri uzmanına ağrısız doğum yaptırma, radyoloji uzmanına cinsel işlev bozukluklarını tedavi konusunda yetki vermemektedir. Her uzman hipnoterapiyi kendi uzmanlık sınırları içinde uyguladığı takdirde başarılı olacaktır.

    Çoğu ülkede, hekim olmadıkları hâlde psikolojik sorunlarda hipnoterapi yapma yetkisi, ruhsal sorunlar ve hastalıklar konusunda lisansüstü eğitim almış klinik psikologlara da tanınmıştır. Ancak ülkemizdeki sağlık yasalarına göre psikologlara bu hak tanınmamıştır. Bazı az sayıda ülkede hipnoterapi yapma yetkisi hekim kontrolü altında ve sadece bazı kısıtlı alanlarda olmak koşulu ile yukarıda yazılanların dışında hemşire, sosyal hizmet uzmanı gibi mesleklere de tanınmıştır.

    Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

    Kesinlikle hayır! Maâlesef en çok kötüye kullanılan sahalardan biri de budur. Belki kişinin kendi hayatındaki bazı bilinçdışına bastırılmış rahatsızlık verici hatıraları ortaya çıkarmakta kullanılabilirse de, bu çok özel ve kesinlikle uzmanlarca uygulanabilecek bir tekniktir. Önceki hayatlara ve hele geleceğe gitmek mümkün olsaydı, herkes Toto, Loto, Altılı Ganyan ve aklınıza gelebilecek her şeyi görüp zamanın akışını değiştirirdi! Böyle vaatlerle yaklaşan birin kesinlikle şarlatan veya kendisi psikiyatrik hasta olan birisi olduğunu düşünebilirsiniz.

    Hipnoz nerelerde / hangi hastalıklarda kullanılabilir?

    Genel Tıpda: Ağrıyı ortadan kaldırmak için (migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kronik fiziksel ağrılı hastalıklar, trigeminal nevralji, ağrısız doğum, kanser ağrılarında), hipnoanestezi ile cerrahi girişimlerde (ameliyatlar, diş çekimi ve diş eti rezeksiyonlarında), psikosomatik hastalıklarda (astım, esansiyel hipertansiyon, psöriazis, ülser, ülseratif kolit, irritabl kolon, siğil tedavisinde),

    Psikiyatride: Tik, kekemelik, enüresis noktürna (gece işemeleri), trikotilomani, yeme bozuklukları, obezite, psikojenik ağrı bozukluğu, konversiyon bozukluğu, cinsel işlev bozuklukları, sigara bağımlılığı, dissosiyatif bozukluklar, fobiler, panik bozukluğu, agorafobi, sosyal fobi, sınav kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu…

    Hipnoterapistlik bir uzmanlık mıdır?

    “Hipnoterapistlik” adı verilmiş olan akademik bir uzmanlık alanı veya unvanı yoktur. Hipnoz yapmayı bilmek veya uygulamak bir kişiye hipnoterapist unvanını kazandırmaz. Asıl olan, hipnoz yapan hekimin tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisas eğitimini alarak hak kazandığı (kadın-doğum, cilt hastalıkları, iç hastalıkları, psikiyatri gibi) uzmanlıktır. Hipnoz ise, bu kişilerin kendi uzmanlık alanı içindeki hastalıkları tedavi etmek için gerekli olduğu zamanlarda kullandıkları bir “tedavi aracı” ve bir tekniktir. 

    Hipnoz Etik Kuralları Nelerdir?

    (TPD HİPNOZ VE HİPNOTERAPİ UYGULAMA ETİK KURALLARI)*

    * TPD Hipnoz ve Hipnoterapi Bilimsel Çalışma Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan taslaktan alınmıştır. Henüz resmiyet kazanmamıştır.

    ·         Hipnoz, üniversiteler ve eğitim hastanelerinde kurulacak “Hipnoterapi Eğitim ve Araştırma Merkezleri”nde kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili yeterli süre teorik ve pratik “Hipnoz ve Hipnoterapi Sertifika Eğitimi” almak koşulu ile ya da yurt dışından bu konuda sertifikası olanların sertifikalarının geçerliliği Sağlık Bakanlığınca onaylanması hâlinde; sadece hekim, diş hekimi ve klinik psikologlar tarafından ve sadece tedavi amacıyla yapılabilir.

    ·         Uygulayıcılar hipnozu sadece kendi uzmanlık alanlarının sınırları içinde uygulayabilirler.

    ·         Hipnoz bir eğlence aracı değildir ve kesinlikle gösteri amacıyla kullanılamaz.

    ·         Televizyonda, sahnede veya topluluklar önünde bireysel veya toplu hipnoz uygulamaları yapılamaz.

    ·         Kitle iletişim araçlarında, web sitelerinde, çeşitli amaçlarla hazırlanmış broşür veya kitaplarda, haber, tanıtım veya eğlence programı vb. hiçbir şekilde hipnoz uygulamalarına ait görüntü ya da fotoğraf yer alamaz.

    ·         Hipnozu ya da hipnoz uygulayanları tanıtmak, hastalıkların tedavisindeki yeri ve önemini göstermek amacıyla bile olsa, hipnoz uygulamaları izleyici önünde yapılamaz.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, reklam ve tanıtım yapamazlar. Yaptıkları uygulamaları tabelalarda belirtemezler.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, kendilerini “hipnoterapist” olarak tanıtamaz, “hipnoterapist” sözcüğünü tabelada, kartvizitte, antetli kağıtta veya imzalarında kullanamazlar.

    ·         Uygulayıcılar, hastanın başka bir uygulayıcının telkinlerini kabul etmeyeceği, başka bir uygulayıcının telkinlerinden yarar görmeyeceği şeklinde posthipnotik telkinler veremezler.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, hastalarına kendi ekonomik, sosyal yarar veya çıkarları doğrultusunda telkinler veremezler.

  • Çift Terapisi Nedir?

    Çift Terapisi Nedir?

    Evlilik ve çift terapisi, çiftlerle çalışan klinik anlamda bu alanda çoğunlukla yüksek lisans veya eğitim almış psikologlar tarafından gerçekleştirilen bir terapi sürecidir.Çift terapisinde süreç çiftlerle başlar ve bazen bireysel anlamda seanslar devam eder.Süreç sonlanana kadar çiftler bireysel görüşme olsa bile , seans sürecine birlikte gelirler. Her çift terapisinin gündemi farklı olsada ortalama 10- 12 seans sürecini kapsar.

    Peki Evlilik ve Çift Terapisinin amacı nedir?

    Günümüzde çift terapileri yaygın olsada , bireyler evliliklerinde yada ilişkilerinde en zorlu aşamaya geldiklerinde, sorunlarını çözmek için en son başvuru olarak çift terapistlerini seçerler.Bu durum çiftlerde biran önce sorunun çözüme kavuşmasını ve sorunlarının kökten halletme inancını geliştirir.Çok yıpranmış , kırılmışlıkların, üzülmüşlüklerin ardından seanslara gelen çiftlerin terapistlerden üst düzey bir performans sergilemelerini isterler.Aslında olması gereken ; çiftler problemlerini bu kadar üst düzeyde yaşamaya başlamadan önce bir çift terapistine başvurmalı ve çözemedikleri sorunları terapötik bir süreçle birlikte çözmelilerdir.Acının ve ilişkinin girdabından kendini alamayan bireylerin soluk noktası çift terapistleri olurken sürecin bu hayli uzun soluklu olması çiftleri yorsada çözüme odaklı çift terapilerinin sonuçları genelde olumlu süre gelebilir.

     Çiftlerin yaşadığı çatışmaları buna bağlı olarak yaşadıkları duygu durumlarıyla çalısarak terapistler müdahallerde bulunurlar.

    Çift terapistlerinin farklı yapılanmaları olsada aslında bu terapilerin vazgeçilmez unsurları vardır . Bunlar ;

    Spesifik problem üzerine odaklanmak ; Çiftlerin yaşadığı cinsel problemler, kıskançlıklar , aldatma konuları üzerine odaklanırlar.

    İlişki odaklı olmak ; Bireysel problemlerden ziyade çift terapilerinde öncelikli olan ilişkidir .Ve çift terapistleri ilişkiye zarar veren yıpratan unsurları kaldırmak için müdahalelerde bulunurlar.

    Hedefler üzerine çalışmak; Çift terapisine gelen çiftlerden alınan ön görüşmelere göre seanların hedefleri ve ne üzerine gündem oluşturacakları çiftlerle birlikte hazırlanır ve sürece hedeflerle devam edilir.

    Çift Terapilerinin Özellikleri Nelerdir ?

    Çiftler arasında yaşanan sorunlar analiz edildikten sonra öncelikle çiftlerdeki iletişimle başlanarak , sağlıklı ve anlaşılabilir bir iletişim şekli kazandırılır. Bir çok sorunun yanlış iletişim şekli yada anlaşılamama durumu göz önünde bulundurulduğunda sağlıklı bir iletişim kazandırmak süreci hızlandırmak için en iyi başlangıç noktasıdır.

    Çiftler arasında ilişkilerdeki roller konuşularak; Karı- Koca , Anne-Baba farkındalıkları yaratılarak çiftler için küçük müdahalelerde bulunulabilir.Rol karmaşası çiftlerde en çok çocuklarının olduğu evrede yaşanır .Bu süreç anne ve baba adaptasyonunu sağlayamadıkları için tek bir rolde fazlaca kalmak ilişkileri zedeleyen uğrak noktalardandır.

    Çiftlerde cinsel problemlerine yada daha sağlıklı bir cinsel yaşantıya itmek için seanlarda çiftlerin cinselliklerini anlamak ve yaşantılarını analiz etmek için seans konusu edilir.Evliklerde ve birlikteliklerde cinsel yaşantıyı hareketlendirmek bir çok çift terapistin yaptığı spesifik odaklanma tekniklerinden biridir.

    Çift terapilerinde yine çok sık karşılanan Dış faktörlerin , çiftlere zarar vermemesi adına ilişkilerinde zarar veren faktörleri soyutlamaya başlarlar.

    Ebeveylik içgüdüsüne alışamayan , bu durumda zoruluk çeken çiftlere aile sistemlerindeki roller için ödevler verilebilir.Ve bu durum sistematik olarak ileriki süreçleri de olumlu etkileyen müdahaleler arasındadır.

    Evlilik ve çift terapisi, çiftlerle çalışan klinik anlamda bu alanda çoğunlukla yüksek lisans veya eğitim almış psikologlar tarafından gerçekleştirilen bir terapi sürecidir.Çift terapisinde süreç çiftlerle başlar ve bazen bireysel anlamda seanslar devam eder.Süreç sonlanana kadar çiftler bireysel görüşme olsa bile , seans sürecine birlikte gelirler. Her çift terapisinin gündemi farklı olsada ortalama 10- 12 seans sürecini kapsar.

    Peki Evlilik ve Çift Terapisinin amacı nedir?

    Günümüzde çift terapileri yaygın olsada , bireyler evliliklerinde yada ilişkilerinde en zorlu aşamaya geldiklerinde, sorunlarını çözmek için en son başvuru olarak çift terapistlerini seçerler.Bu durum çiftlerde biran önce sorunun çözüme kavuşmasını ve sorunlarının kökten halletme inancını geliştirir.Çok yıpranmış , kırılmışlıkların, üzülmüşlüklerin ardından seanslara gelen çiftlerin terapistlerden üst düzey bir performans sergilemelerini isterler.Aslında olması gereken ; çiftler problemlerini bu kadar üst düzeyde yaşamaya başlamadan önce bir  çift terapistine başvurmalı ve çözemedikleri sorunları terapötik bir süreçle birlikte çözmelilerdir.Acının ve ilişkinin girdabından kendini alamayan bireylerin soluk noktası çift terapistleri olurken sürecin bu hayli uzun soluklu olması çiftleri yorsada çözüme odaklı çift terapilerinin sonuçları genelde olumlu süre gelebilir.

    Çift terapistlerinin farklı yapılanmaları olsada aslında bu terapilerin vazgeçilmez unsurları vardır . Bunlar ;

    Spesifik problem üzerine odaklanmak ; Çiftlerin yaşadığı cinsel problemler, kıskançlıklar , aldatma konuları üzerine odaklanırlar.

    İlişki odaklı olmak ; Bireysel problemlerden ziyade çift terapilerinde öncelikli olan ilişkidir .Ve çift terapistleri ilişkiye zarar veren yıpratan unsurları kaldırmak için müdahalelerde bulunurlar.

    Hedefler üzerine çalışmak; Çift terapisine gelen çiftlerden alınan ön görüşmelere göre seanların hedefleri ve ne üzerine gündem oluşturacakları çiftlerle birlikte hazırlanır ve sürece hedeflerle devam edilir.

    Çift Terapilerinin Uygulanış Sebepleri Nelerdir ?

    • Çiftler arasında yaşanan sorunlar analiz edildikten sonra öncelikle çiftlerdeki iletişimle başlanarak , sağlıklı ve anlaşılabilir bir iletişim şekli kazandırılır. Bir çok sorunun yanlış iletişim şekli yada anlaşılamama durumu göz önünde bulundurulduğunda sağlıklı bir iletişim kazandırmak süreci hızlandırmak için en iyi başlangıç noktasıdır.

    • Çiftler arasında ilişkilerdeki roller konuşularak; Karı- Koca , Anne-Baba farkındalıkları yaratılarak çiftler için küçük müdahalelerde bulunulabilir.Rol karmaşası çiftlerde en çok çocuklarının olduğu evrede yaşanır .Bu süreç anne ve baba adaptasyonunu sağlayamadıkları için tek bir rolde fazlaca kalmak ilişkileri zedeleyen uğrak noktalardandır.

    • Çiftlerde cinsel problemlerine yada daha sağlıklı bir cinsel yaşantıya itmek için seanlarda çiftlerin cinselliklerini anlamak ve yaşantılarını analiz etmek için seans konusu edilir.Evliklerde ve birlikteliklerde cinsel yaşantıyı hareketlendirmek bir çok çift terapistin yaptığı spesifik odaklanma tekniklerinden biridir.

    • Çift terapilerinde yine çok sık karşılanan Dış faktörlerin , çiftlere zarar vermemesi adına ilişkilerinde zarar veren faktörleri soyutlamaya başlarlar.

    • Ebeveylik içgüdüsüne alışamayan , bu durumda zoruluk çeken çiftlere aile sistemlerindeki roller için ödevler verilebilir.Ve bu durum sistematik olarak ileriki süreçleri de olumlu etkileyen müdahaleler arasındadır

  • Cinsellik ve Kıskançlık

    Cinsellik ve Kıskançlık

    Kıskançlık ayrıcalıklı bir yere konma arzusu ve bir başkasının ayrıcalıklı bir yere konmasından rahatsız olmaktır.

    İki insan yakın bir ilişki kurduklarında, içlerinden biri ya da her ikisi birden diğerini kıskanabilir. Kıskançlık her türden ilişkide ortaya çıkabilir ama daha sık bir biçimde ve genellikle sevgililer arasında olma eğilimindedir. Dolayısıyla kıskançlık deyince ilk aklımıza gelen cinsellik içeren kıskançlıktır.

    Kıskançlık türü ve biçimi açısından eşit yaratılmamıştır. Bazıları gerçekten kaçınılmaz ve ahlaken zararsızdır, ama bazıları da yıkıcı ve salgın hastalık gibi kaçınılması gereken türdendir. Ne var ki kıskançlıkla ilgili yapılan açıklamalar bu iki tür arasındaki ayrımı yapmamızı pek sağlamaktadır. Genellikle de kıskançlık ikinci şekli ile tanım bulmaktadır.

    Kültürümüz kıskançlık konusunda birbiriyle çelişen görüşler içerir. Bir yandan pek çok insan kıskançlığın yalnızca kaçınılmaz değil bir o kadar övülesi bir şey olduğunu düşünür. Bu görüşe göre partneriniz bir başkasıyla yakınlaştığınızı düşünüp, sizi kıskanmıyorsa, o zaman sizi gerçekten önemsemiyor demektir. Bu genel inanış şöyle ifade edilir: “Kıskançlığı seni üzmesin; ne de olsa bu seni sevdiğini gösterir. Öte yandan kıskançlık için “… kıskançlık… beslendiği etle alay eden bir canavardır…” (Shakespeare)  modunda yakıştırmalar yapılan kötü bir davranış ve özellik olarak da tanım bulur. Yani insanın eşini başkalarından kıskanması takdir edilebilirken başkalarının sahip olduklarını kıskanmak ise istenmeyen bir durumdur. 

    Bu görüşlerde doğruluk payı vardır. Kıskançlığın bir biçimi gerçekten kaçınılmazdır ve ahlaki açıdan da masumdur, öteki biçimi ise kaçınılması gereken ve ahlaki bakımdan nefret verici bir duygudur. İkisine de “kıskançlık” denmesi talihsiz bir durumdur.

    Bu yüzden haset, kıskançlık ve aç gözlülük arasındaki farkları görmek gerekir.

    Haset arzulanan bir şeyin başkasına ait olması ve bize değil de ona haz vermesi inancına dayanan kızgın bir duygudur. Haset duygusu kişiyi istenilen şeyi sahibinden çekip almaya, bozmaya, yok etmeye zorlar.

    Kıskançlık da hasete dayanır ama kıskançlık standart bir şekilde üç kişiyi içerir. İmrenme ise iki kişi. İmrenme duygusunun odak noktası bir özellik ya da nesnedir. Kıskançlığın odak noktası ise üçüncü bir kişidir. İmrenmede rahatsızlık veren karşı tarafın sahip olduğu özellik yeşil gözleri, samimi sıcak kişilik özellikleri ya da sahip olduğu nesne güzel bir araba, ev, vb şeylerin kendisinde de olmasını istemesidir. Kişiyi rahatsız eden şey, karşıdakinin sahip olduğunun kendisinde olmamasıdır.

    Kıskançlık ise farklıdır. Tanımı gereği, kıskanç kişinin diğerinden(arkadaşından, sevgilisinden eşinden) beklentisi özel bir yere konmak, kayrılmaktır. Ancak kıskançlık yaşayan kişi yalnızca kendisinin özel bir yere konmasını istemekle kalmaz, aynı zamanda kendisinden başkasının bu muameleyi görmesini de istemez.

    Özetle kıskançlık sevilen kişiyle öznenin arasına bir üçüncü kişinin girmesidir.

    Özellikle eş ve sevgili ilişkilerinde özel bir yere konmak bunu hissetmek ve hissettirmek kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak özel bir yere konma arzusu tekçi ve her yönüyle kuşatıcı bir hal almamalıdır. Özel bir yere konma arzusu tekçi ve her yönüyle kuşatıcı olmak zorunda değildir. Özel bir yere konmak çok dar bir odağa sahiptir ve boğucudur. Bir kişinin diğerini kıskandığını söylemesi her bakımdan özel bir yere konmak istediği anlamına gelmemelidir. Bazı insanlar bunu böyle arzulasa da genel norm bu değildir. Aslına bakılırsa partnerimizin bizi her zaman, her bakımdan özel bir yere koymasını beklemek yanlış yönlendirilmiş bir istektir. Hiç kimse bir başkasının ihtiyaçlarının tümünü karşılayamaz.

    Özel bir yere konma arzusu tekçi ve her yönüyle kuşatıcı bir hal olacak olursa taraflardan birisi ya da her iki tarafta boğucu bir süreç yaşayacaktır. Özel bir yere konma arzusunun boyut değiştirip tekçi ve her yönüyle kuşatıcı bir hal alması tek başına kıskançlıktan ziyade kişinin yetersizlik ve kayıp korkusu yaşamasıyla ilgili bir durumdur. İlgi ve sevgi nesnesini kaybetmek korkusuyla ilgilidir.