Etiket: Tek

  • Diyet Yapmadan Kilo Vermek Mümkün mü?

    Diyet Yapmadan Kilo Vermek Mümkün mü?

    Diyet Yapmak ya da Yapmamak
    Kilo verme deyince aklımıza ilk gelen şey ”diyet yapmak”. Diyet programları kısa vadede başarı sağlasa da kişiler alışkanlıklarını değiştirmediklerinde verdikleri kilonun daha da fazlasını geri alıyorlar. Buzdolabına astığımız diyet listeleri, eve sığdırmaya çalıştığımız ve sonradan askılığa dönüşen yürüyüş bantları… Bir süre sonra malesef bunları görmemeye başlıyoruz, duyarsızlaşıyoruz. Peki biz nerede hata yapıyoruz?

       Nerede Hata Yapıyoruz?
       Aslında hata yaptığımız yer, başlangıçtaki nokta. Genelde kısa vadeli hedefler koyan, hızlı sonuçlar almak isteyen, metabolizmayı bozan, ekranda/gazetede çıkan her diyeti uygulamaya çalışan, hayatına hareket eklemeyen aslında tüm bunların olması için ”sihirli bir değnek” bekleyen kişilerin uzun vadede başarısız olduklarını görüyoruz.

    Öncelikle Kendinize Şu Soruları Sorun;
    •Neden kilo vermek istiyorum?
    •Beni yemeğe ne zorluyor?
    •Neler beni tetikliyor?
    •Biraz kilo verince yemeye tekrar başlıyor muyum?
    •Açlığımı/tokluğumu tam anlamıyla farkedip, ona göre kendimi durduruyor muyum?
    •Yaşadığım ‘duygusal açlık mı?” Stresliyken, mutsuzken, mutluyken ya da boşlukta daha mı çok yiyorum?
    •Aç olmadığım halde yiyor muyum?
    •Peki Neleri Değiştirebilirim?

       Öncelikle bakış açınızı değiştirmeniz çok önemli. Dediğim gibi bir düğüne/mezuniyete hazırlanmak için değil ”sağlıklı olmak” için kilo verme düşüncesini kabullenin. Çünkü hayatımız boyunca yemekle karşılaşacağız.
     

    • ”Diyet” değil ”beslenme alışkanlıklarımı değiştiriyorum/sağlıklı besleniyorum.” düşüncesini içselleştirin.
       

    • Bir ön hazırlık yapın. Bir gün boyunca neler yediklerinizi gözlemleyin. Bir ”beslenme günlüğü” tutun. Ne kadar çok atıştırma yaptığınızı farkedeceksiniz!
       

    • Mutfağınızı, çevrenizi düzenleyin. ”Gözden ırak olan, mideden de ırak olur.” Görselliği azaltın, ne kadar çok abur cubur olursa etrafınızda o kadar çok yemek aklınıza gelir.
       

    • Esnek olun, kendinize baskı yapmayın; çünkü alışkanlık değiştirmek kolay bir şey değildir ve zaman gereklidir.
       

    • Bu nedenle haftalık hedefler koyarak ilerleyin. Bir hafta su içme alışkanlığı kazanırken, sonraki hafta spor alışkanlığıyla ilgili şeyleri kendinize öğretmeye çalışabilirsiniz. Bütün alışkanlıkları aynı anda değiştirmeye çalışmak hayalkırıklığı yaratabilir.
       

    Herkesin metabolizması, boyu, yaşı, hormonları farklıdır. Başkalarıyla kendinizi kıyaslayarak motivasyonunuzu düşürmeyin. Mutlaka, kilo vermenizi yavaşlatacak bir rahatsızlığınız var mı diye test yaptırıp bir iç hastalıkları uzmanından destek alın.

    Kilo vermek sadece fiziksel bir şeymiş gibi gözükse de psikolojik tarafı ağır basmaktadır. Bu nedenle de öncelikle bakış açınızı değiştirin. Yoksa Yo-yo diyetleri dediğimiz bir kilo verip tekrardan alma döngüsüyle hayatınız boyunca karşılaşabilirsiniz.

  • Sağlıklı Beslenirken Düşüncelerinizi Kontrol Edin, Kaçamaklardan Kurtulun!

    Sağlıklı Beslenirken Düşüncelerinizi Kontrol Edin, Kaçamaklardan Kurtulun!

    Çoğumuz sağlıklı beslenmeye özen gösterdiğimiz halde neden hala istediğimiz kilolara inemediğimizi sorgular dururuz. Çevremize şöyle bir göz attığımızda zayıf insanların da kilolu insanların da aslında sürekli bir yeme kontrolü altında olduğunu görebiliriz. Evet, etrafımızda çok şanslı olan küçük bir kesimin dışında herkes ama herkes kilo kontrolü yapmaya çalışıyor! Bu kontrol ve sağlıklı yemeyi öğrenme sürecinde belki de bizi en çok engelleyen ve baltalayan şey ”hayır” diyemediğimiz ”kaçamaklar”. Aslında kaçamakları belki de yiyecek olarak kabul etmemiz çok da doğru olmayabilir; çünkü genel olarak bir şeylerle meşgulken ya da bilinçsizce ağzımıza atıverdiğimiz lokmaları beynimiz bir yiyecek olarak algılamıyor. Hatta atıştırmalarımızın sonunda kendimizi aç hissetmeye devam ettiğimiz bile olabiliyor.

    Bu noktada dikkat edeceğimiz en önemli noktalardan biri yaptığımız atıştırma davranışının farkına varmaktır. Tv izlerken yediklerimiz, çayın/kahvenin yanına koyduklarımız, yemeği hazırlarken tadına baktıklarımız, çalışırken ikram edilen tattılar tuzlular yani hayır diyemediğimiz herşey! Bunların ne kadar farkındayız? İşte şimdi bu farkındalığı arttırabilmek için bilişsel ve davranışsal neler yapabiliriz bunlara bir göz atalım;

    • İlk olarak kaçamak yaptığımız anları yakalayabilmemiz çok önemli, çünkü genelde bu davranışlarımız otomatikleşmiş ve farkında olmadığımız davranışlardır.

    • Yedikten sonra pişmanlık ve huzursuzluk gibi olumsuz duyguları hissettiğimiz anlar genelde kaçamak yaptığımız anlardır, kaçamakları yakalayabilmek adına bu olumsuz duygulara da odaklanabiliriz.
       

    • Bu davranışları kendimizde yakalamaya başladıysak artık kaçamaklardan önce aklımızdan geçen bahanelere, bizi o yemeğe hayır diyememeye yönlendiren baltalayıcı düşüncelerimize artık odaklanabiliriz.
       

    • Mesela ne gibi baltalayıcı düşünceler?  ”Bir kereden bir şey olmaz, bunu şimdi yiyeyim akşama dikkat ederim, bu pastayı bir daha nerede bulacağım, tatlıya asla hayır diyemem” gibi uzayıp giden bir bahane listesi oluşabilir önümüzde.
       

    İşte bu noktada bu düşüncelerimizi yakalayabilmek ve de ne doğru ve geçerli olduğunu sorgulama zamanı gelmiş demektir. Amacımız bu düşüncelere alternatif düşünceler oluşturmak ve kafamızda kemikleşmiş bir yapıda olan eski düşüncelerin bize olan faydasını ve de zararlarını sorgulayabilmek.

    Göreceksiniz ki ürettiğimiz bahanelere alternatifleri oluşturduğunuzda sağlığınız ve ruhunuz için birçok yeni düşünce oluşturabileceksiniz. ” Daha sağlıklı olacağım, yedikten sonra pişmanlık ve de hayal kırıklığı yaşamayacağım, kilo vermemi kolaylaştıracak, bunu yapabildiğimi gördüğüm zaman özgüvenim artacak” gibi bir çok alternatif düşünceler etrafımızı sarıverecek.  

    Unutmayın ki yeme davranışı ”öğrenilmiş bir davranış” tır. Ve bunu yeni davranışları beynimize öğretmemiz de tabii ki mümkün, ama öncelikle düşünce yapımızdaki yanlışları belirlemeliyiz ki davranışa dönüştürmemiz, pekiştirmemiz daha hızlı olsun.
                                                                                                                       Sevgiler.

  • Nefesini Değiştir Hayatın Değişsin

    Nefesini Değiştir Hayatın Değişsin

    Doğru Nefes Alma Sanatı
    Nasıl nefes alıp verdiğinize odaklandınız mı hiç? Kendinize sadece birkaç dakika verin ve nefesinizi izleyin; yavaş mı, hızlı mı, tıkanık mı, ritimsiz mi, huzursuz mu, dengesiz mi, bunların hepsini inceleyebilirsiniz. Burada önemli olan nokta nefesimizin önemini fark etmek, yani ”nefes farkındalığı” sağlamak aslında. Peki nedir ”nefes farkındalığı”?

    ‘’Nefes Sadece Nefes Değildir.’’
    Nefes alıp vermek yaşamımızın olmazsa olmazı, ”Ben artık nefes almak istemiyorum.” deyip bir kenara bırakabileceğiniz bir şey de değil. Aslında tam da bu sebepten doğru nefes almayı çok ciddiye almamız gerekiyor. çünkü çok farkında değiliz ama doğru nefes almak fizyolojik, biyolojik ve psikolojik anlamlarda vücudumuzu etkileyebiliyor. Yanlış nefes alarak işleri olumsuzlaştırabilecekken, doğru nefes alarak algımızı, bedensel sağlığımızı olumlu yönde etkileyebiliriz.

       Solumunuz Kaliteli mi?
       İşte solunumunuzu test  edebileceğiniz birkaç ana başlık;
     

    1. Nefes Verme Süresi
      Nefes verme süreniz, alma sürenizden yaklaşık 2-3 kat uzun olmalıdır.
       

    2. Dakikada Solunum Sayınız
      Dakikada 8-12 kere yaptığınız solunum normal kabul edilmektedir. İyi bir solunum için dakikada aldığınız sayıyı aza indirgemeniz önerilir.
       

    3. Nefesin Derinliği
      Ciğerlerinizin tamamını doldurduğunuz solunum kaliteli bir solunumdur.
       

    4. Burundan Solunum
      Ağızdan alınıp verilen nefes sağlıksızdır. Diyaframın yeterli etkinlikte çalışması için burundan solunum yapmanız gerekir.
       

    Nefesin Sessizliği
    Nefes alıp verirken burnunuzdan ses çıkmaması, zorlanmanız, hırıltılı olması problemli bir solunumun göstergesidir.
    İyi bir nefes; ağır, derin ve sessiz olandır. Ölçü, denge ve uyum çok önemlidir.

    Doğru Nefes İçin İlk Adımlar
    *Kendinize birkaç dakika ayırsın ve nefes alış verişlerinizi izleyin. Hızlı mı, yavaş mı, tıkanık mı, ritimsiz mi; tüm bunları değerlendirin.

    *Nefes alıp verirken, nefes verme sürenizi uzatmaya çalışın.
    Bir dakikada kaç kere nefes alıp verdiğinizi test edin.
    Nefesinizi burundan alıp vermeye odaklanın.

    *Bu önerilerden başlayarak nefesinizle ilgili farkındalık oluşturmak için ilk adımı atmış olursunuz. Bir sonraki yazılarımda günlük hayatınızda kolayca uygulayabileceğiniz birkaç nefes egzersizi önerisinde bulunacağım. Herkese iyi ve sağlıklı haftalar.

  • Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres… stres…stres… Ne çok kullanır olduk bu kelimeyi.’Gelmeyin üstüme çok stresliyim.’,’Şimdi stresten çatlayacağım ayol.’, ‘Sınavım var kanka çok stresliyim.’ vs..

    Stres hayatımızın her alanında ve oldukça kontrolsüz bir şekilde aramızda dolanıyor. Onu bir yakalarsam ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Ama önce onu bulmam lazım.

    İlk önce şu stres neymiş bir tanıyalım. İngilizce kökenli olan bu kelime ‘baskı, gerilme’ anlamını taşıyor. Hayatımızın her alanında evde, okulda, işte,sokakta, trafikte hatta kendi içimizde bile karşımıza çıkabilecek bir durum.

    Peki psikoloji nasıl tanımlamış bu durumu acaba ???

    Psikoloji der ki ; Stres organizmanın kendisini rahatsız eden bir ortamda verdiği bir cevaptır.

    Hımm yani insan doğasında olan doğal bir durum. Eee peki sonra.

     Sonrası şöyle bir uyarıcıyla karşılaşırız ve bu uyarıcıya bir tepki veririz. Stres iyi ve kötü deneyimler ile iki türlü ortaya çıkabilir.

      Nasıl yani ????

     Şöyle ki evlilik,yeni bir işin ilk günü, okulun ilk günü gibi hoşumuza giden ancak aynı zamanda bizi streslendiren durumlar şeklinde veya belirsizlik,zor bir durumda kalma gibi olumsuz nedenler dolayısı ile oluşabilecek stres şeklinde ortaya çıkabilir.

      Tabi stres ortaya çıkarken bazı fizyolojik değişimlere de neden olur. İnsanlar stresli bir durumla karşılaştıklarında bedenleri kanlarına karışan kimyasallar nedeni ile bazı tepkiler verir. Bu kimyasallar beden tarafından üretilir, kişiye güç ve enerji verir. Eğer bu stresin nedeni fiziksel bir tehlike ise bu iyi bir şey çünkü kimyasalların vermiş olduğu güç ve enerji ile savaş veya kaç reaksiyonunu vererek kendimizi bu tehlikeden koruyabiliriz. Ancak stresimiz duygusal bir duruma tepki olarak ortaya çıkmış ise ve bu ekstra enerji ve gücü dışa vurabileceğimiz bir çıkış yok ise işte o zaman stres bizim için sıkıntılı bir durum olmaya başlayabilir.

      Stresli durumlarda bedenimizde kan basıncı artışı, daha hızlı nefes alıp verme, sindirim sisteminde yavaşlama, kalp atışlarımızda artış, bağışıklık sistemimizde güçsüzleşme,kaslarımızda gerilme, yüksek alarm durumunda olduğumuzdan dolayıda uykusuzluk gibi durumlar ortaya çıkabilir.

      Çok fazla strese maruz kaldığımızda ise migren,üst solunum yolu hastalıkları, kalp hastalıkları, bel ağrısı, kilo alma, egzama gibi bir çok rahatsızlıkla karşı kaşıya kalabiliriz. Bunun yanında psikolojik olarak da kızgınlık,kaygı, tükenmişlik,depresyon,güvensizlik hissi, unutkanlık, asabiyet, konsantrasyon eksikliği, yorgunluk, üzüntü gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz.

     Durum biraz can sıkıcı olamaya başladı sanki. Peki bu strese neden olan şeyler nedir?

     Herkesin kendi yaşantısına göre farklı stres tetikleyicileri vardır. Ancak genel olarak bir kategorileme yapacak olursak;

     İş hayatında, uzun çalışma saatlerine maruz kalmak,ağır sorumluluklar yüklenmek,sevmediğin bir mesleği yapıyor olmak,zor ve tehlikeli koşullarda çalışıyor olmak ve iş yerinde ayırımcılığa maruz kalmak gibi bir çok neden olabilir.

     Bunun yanında yaşam deneyimleri de bir başka stres kaynağıdır. Örneğin boşanma, sevilen birinin vefatı, evlilik,duygusal problemler, aile üyelerinin sorumluluğunu taşıyor olamak, iş kaybı,beklenmeyen olaylarla karşılaşmak, hastalık, deprem,saldırı gibi travmatik olaylar yaşamak yaşantısal stres kaynakları arasındadır.

     Aynı zamanda kendi içimizde de stres oluşturabiliriz. Bu streste kişinin hayatında meydana gelen ani değişikliklerle, kişinin hayata ve dünyaya olan bakış açısı, stresli olaylar karşısındaki tutumu,kişinin gerçekçi olmayan beklentileri, korku ve belirsizlikler (ki son darbe ve terör olaylarında hepimiz bu stresi yaşadık) nedeni ile ortaya çıkabilir.

       Gerçekten de hayatımızın her alanında hatta içimizdeymiş bu stres. Şimdi sıra nasıl baş edeceğimize geldi bu küçük şeytanla…

      İlk ve en önemli adım üzerimizde stres oluşturan durumu belirlemek ve onu tanımak. Hangi durumlarda üzerimizde stres oluşuyor?, Ne sıklıkla oluyor ?, Bu stresli durumla karşılaştığımızda nasıl tepkiler veriyoruz?, Verdiğimiz tepki stresimizi azaltarak bize iyi geliyor mu ? gibi sorularla durumumuzu değerlendirebiliriz.

     Bu aşamadan sonra aşağıda bahsedeceğim yollarla stresimizi azaltmayı deneyebiliriz.

    1) Hareket etmek

     Yürüyüş yapmak,müzik dinlemek, dans etmek, merdiven kullanmak, çocuklarımızla veya arkadaşlarımızla oyunlar oynamak gibi aktiviteler stresin bedenimizde oluşturmuş olduğu enerjiyi atmamıza yardımcı olacak aynı zamanda bizi kızgınlık,gerilim,öfke gibi ruh hallerinden de koruyacaktır.

      Oldukça eğlenceli görünüyor  

    2) Düzenli Egzersizler Yapmak

       Düzenli olarak yapacağınız yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklet sürme gibi aktivitelerle dikkatinizi zihninizde stres oluşturan düşüncelerden uzaklaştırarak bedeninize odaklayıp, nefes alış verişinizi takip ederek üzerinizde stres oluşturan durumdan zihninizi uzaklaştırabilirsiniz.

    3) Sosyalleşmek

       Sosyalleşmek stresi azaltmak açısından oldukça etkili ve hızlı bir yoldur. İnsanlarla yüz yüze konuşmak, göz kontağı kurmak, destek almak size oldukça iyi gelebilir.

    4) Üzerinizde Stres Oluşturabilecek Durumlardan Uzak Durmak

      Hoşunuza gitmeyen, sizi strese sokan durumlarda ‘ Hayır’ diyebilmek zaten içerisinde bulunduğumuz stresin artmasını engelleyecektir.

      Üzerimizde stres oluşturan insanlardan uzak durmanız size iyi gelebilir. Bu kişilerle görüşme sürenizi azaltabilir veya ilişkinize bir sınır koyabilirsiniz.

      Çevrenizde stres oluşturan durumlardan uzak durabilirsiniz.

    5) Üzerinizde Stres Oluşturan Durumu Değiştirmeyi Denemek

      Üzerinizde stres oluşturan kişiyle sakince konuşup duygularınızı ifade ederek iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

      Veya karşınızda stres oluşturacak davranış sergileyen kişilerle bu davranışı gerçekleştirmemesi üzerine anlaşmaya varabilirsiniz.

    Zamanınızı düzenli olarak planlayın. Planınızda aksamalar olduğunda yeniden düzenleme yapabilme esnekliğini kendinize tanıyın.

    6) Sağlıklı Bir Yaşam Tarzı Benimseyin

      Yediklerinize dikkat edin, sağlıklı ve düzenli beslenin. Uyku saatlerinize dikkat edin. Uykusuzluk önemli bir stres kaynağıdır. Alkol, sigara  gibi zararlı maddeleri tüketmekten uzak durun.

    İşte hepsi bu…

      Yaşamımızın her anında bulunan ve bize bunca sıkıntı yaşatan stresi belki kontrol edemeyiz ancak kendimizi kontrol edebiliriz. Üzerimizde stres oluşturan  durumları belirleyip onları tanıdıktan sonra neler yapabileceğimizi artık biliyoruz.

    Unutmayın yaşam her an sorunlarla karşılaşılabilecek bir yerdir ancak yaşamı güzelleştirecek olan bizim ona karşı yaklaşımımız olacaktır.

  • Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Takıntı – Zorlantı Bozukluğu (TZB) kişilerin önemli ölçüde zamanını alan, onlara sıkıntı veren ve bunaltan, olağan günlük işlevselliklerini ve başkalarıyla olan ilişkilerini bozan bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığın tıptaki adı obsesif-kompulsif bozukluktur.
    Takıntılar, kişinin kendisini düşünmekten alıkoyamadığı sürekli düşünceler, dürtüler, düşlemler ya da imgelerdir ve kişide kaygı ve bunaltı uyandırırlar. Zorlantılar, takıntıları ortadan kaldırmak ya da bunların doğurduğu kaygı ve bunaltıyı gidermek için yapılan zihinsel eylemler ya da yineleyici davranışlardır. Çoğunlukla bunlar hastalık, ölüm, istenmedik bir durum gibi korkulan bir olaydan “büyüsel” olarak korunma ya da kaçınma amacını taşırlar. 
     
    TZB’ nun çok çeşitli görünümleri varsa da, böyle bir rahatsızlığı olan kişilerin gösterdikleri düşünce ve davranışlar büyük ölçüde birbirine benzer. TZB’nun başlıca türleri şunlardır; 
     
    Yıkanan ve yıkayanlar, kir, pislik, mikrop ya da yabancı maddelerin bulaşabileceği düşüncelerini sürekli düşünmekten uzak duramayan kişilerdir. Bu kişiler, sürekli olarak, söz konusu etkenlerden ötürü zarar görecekleri ya da başkalarına bir biçimde zarar verecekleri korkusu içinde yaşarlar.
     
    Denetleyiciler, gereği gibi yapamadıkları, davranışlarından ötürü, başkalarının başına gelebilecek olası tehlikeli durumlardan kendilerini aşırı derecede ve anlamsız bir biçimde sorumlu tutma eğiliminde olan kişilerdir. Bu kişiler kapıları, pencereleri, elektrikle ya da gazla çalışan ev gereçlerini kapatıp kapatmadıklarını denetleyip durmaktan kendilerini alıkoyamayan, yoksa başlarına kötü bir şey geleceği düşüncesini taşıyan kişilerdir. 
     
    Düzenleyiciler, belirli nesneleri, özel bir biçimde, “tam olarak yerine” koyarak bir düzen tutturmaya zorlandığını duyumsayan kişilerdir. Bu nesnelerin yeri değiştirilirse, bunlara dokunulursa ya da bunlar başka bir düzene sokulursa, bundan ileri derecede rahatsızlık duyarlar.
     
    Salt takıntılı düşünceliler, başkalarına zarar vereceğini düşündükleri istenmedik düşüncelerini, düşlemlerini ve imgelerini savuşturamayan kişilerdir. Bu kişiler, törensel yineleyici davranışları yapmak yerine yineleyici düşüncelere kapılabilirler. Kendilerinde kaygı uyandıran düşüncelere karşı koymak için sayı sayma, Tanrı’ya yakarma, belirli birtakım sözcükleri yineleyip durma gibi zihinsel eylemlere başvurabilirler. 

     Biriktirip saklayanlar, önemsiz birtakım nesneleri toplayan ve bunları atmakta zorluk yaşayan kişilerdir. 
     
    Birçok kişide, yukarıda sayılanlara benzer takıntı belirli bir ölçüde bulunabilir. Kapıyı kitlemiş olup olmadığına ikinci bir kez bakmayan kaç kişi vardır? Bir kişinin okunmuş gazeteleri toplayıp atmaması bir başkasına çok saçma gelebilir. Söz konusu durumun bir rahatsızlık olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin önemli bir ölçü, kişinin düşünce ya da davranışlarının günlük işlevselliğini ne ölçüde bozduğuyla sınırlıdır. Yoksa herkesin kabul edilebilir ölçülerde, kendisini düşünmekten alıkoyamadığı takıntıları ve kendisini yapmaktan alıkoyamadığı davranışları olabilir ve bunlar kişinin günlük işlevselliğini bozmadıkça bir hastalık olarak kabul edilemez. 
     
    Takıntı Zorlantı Bozukluğu en sık görülen dördüncü ruhsal rahatsızlıktır. Bir kişinin yaşamında böyle bir rahatsızlığın ortaya çıkma olasılığı %2.5’ tur. Bu veri, her 40 kişiden birinde böyle bir rahatsızlığın görüldüğü anlamına gelir. Böyle bir rahatsızlık geliştirenlerin % 65’ inde bu rahatsızlık 25 yaşından önce başlar, ancak % 15’ inde 35 yaşından sonra başlar. Kadınlarda biraz daha sık görülür. Ancak erkek çocuklarda, kız çocuklarına göre iki kat daha fazla görülür. 
     
    TZB başlangıcı genellikle yavaş yavaş olur. Bu kişilerin az bir kesiminde birden başladığı görülür. Kişinin iş yaşamında ya da özel yaşamında zorlandığı dönemlerde belirtilerde alevlenmeler görülebilir. İlk kez evden ayrılma, gebelik, çocuk doğurma, gebeliğin sonlanması, kişinin yaşamındaki sorumlulukların artması, sağlık sorunları gibi önemli yaşam olayları, TZB belirtilerinin başlamasına ya da artmasına yol açabilir. 
     
    TZB çok değişik biçimlerde kendini gösterebilirse de en sık görülen belirtileri denetleme zorlantıları ve yıkama ya da temizleme zorlantılarıdır. Diğer belirtileri arasında bakışım (simetri) gereksinmesi, istenmedik cinsel ve / ya da saldırganlık düşünceleri, zorlayıcı sayma, sürekli bir güvence arayışında olma gereksinmesi, törensel davranışlarda bulunma ve biriktiriğ saklama vardır. 
     
    Birtakım kişiler yalnızca takıntı düşüncelidirler. Bu kişilerin takıntıları vardır, ancak zorlantıları yoktur. Bu kişilerin, daha çok, kendi kendilerini kınamalarına yol açan, saldırganlık ya da cinsel eylemlerde bulunmaya yönelik yineleyici düşünceleri olur. Diğer birtakım kişilerde “birincil takıntısal yavaşlık” görülür. Yavaşlık, bu kişilerde görülen başlıca belirtidir. Bu kişilerin yıkanmaları, giyinmeleri ve yemek yemeleri her gün saatler alır. 
     
     TZB’ nda belirtilerin ortaya çıkış örüntüsü çok değişkendir. TZB olan birçok kişinin, yaşamları boyunca tek bir belirtisi olabilirken, başkalarının çoğu kez birden çok takıntı düşüncesi ve zorlantısı olur. Söz gelimi denetleme zorlantıları olan birinin eş zamanlı yıkanma zorlantıları da olabilir. Bunların yanı sıra belirtiler zamanla yer değiştirebilir ve değişkenlik gösterebilir. Söz gelimi, kendini birtakım düşünceleri düşünmekten alıkoyamayan ve daha sonra bunun üstesinden gelen bir gencin, erişkinlik döneminde yıkanma zorlantıları ortaya çıkabilir, daha sonraki yaşlarda da denetleme zorlantıları görülebilir. 
     
    İnsanların % 80’ inden çoğunda istenmedik düşünceler doğar. Ancak bu kişilerin çok önemli bir çoğunluğu, büyük bir rahatsızlık duymadan bu düşünceleriyle yaşayabilir ya da bütün bu düşünceleri kolaylıkla başlarından kovar. Düşünceleri daha kısa sürelidir, daha düşük yoğunluktadır ve daha az sıklıkla ortaya çıkar. Diğer yandan TZB’ nda takıntıların genellikle daha özgül bir başlangıcı vardır. Bunlar daha çok rahatsızlık verir ve bu kişiler, söz konusu düşüncelerini azaltmaya ya da yüksüzleştirmede ileri derecede zorlanırlar. 
     
    Bu kişilerin takıntıları ve zorlantıları yaşamlarının doğal akışını bozar. TZB olan kişiler, çoğu zaman düşüncelerinin ve zorlantılarının aşırı ve anlamsız olduğunu kabul ederler. Ancak bu kişiler genelde takıntıları ve zorlantılarından utanç duyarlar, dolayısıyla bunları gizli tutarlar. Bunları yıllarca saklayabilenler bile vardır. Bu belirtilerin tedavi edilebilir olan klinik bir durum olduğunu bilmeyebilirler. TZB olanlarda sıklıkla depresyon da görülür. Tedaviye başvurduklarında yaklaşık üçte birinde depresyon saptanır. TZB olan kişilerin yaklaşık üçte ikisi yaşamının bir döneminde majör depresyon rahatsızlığı geçirir. 
     
    TZB ‘ nun tedavisinde en etkili olduğu düşünülen tedavi yöntemlerinden birisi Bilişsel-Davranışçı tedavi yöntemidir. Bilişsel-Davranışçı Terapinin “bilişsel” öğesi, TZB’ nda sıklıkla karşılaşılan düşünsel çarpıtmaları değiştirmeye yardımcı olan özgül yöntemlere karşılık gelmektedir. Bilişsel-Davranışçı terapinin “davranışçı” öğesi, TZB’ nda, yapmaya zorlanılan törensel davranışlar gibi eylemleri ortadan kaldırmak için kullanılabilecek özgül yöntemlere karşılık gelmektedir.

  • Yaşamın İlk Evresi

    Yaşamın İlk Evresi

    İlk çocukluk çağında ( 0-2 ) dış dünya ve erken dönem nesne rolü yadsınamaz. Beslenme açısından bebeğiniz için en sağlıklı besin kaynağının – anne sütü – olduğunu şüphesiz anne adaylarımız biliyordur.
    Hayatta kalmak için bir besin kaynağı olan meme’ nin aynı zamanda dürtü doyumunu sağlama, haz verme, fonksiyonu da göz ardı edilemez.
    Cinsel yaşam bebeğin meme emmesiyle başlar, çocuk için meme eşi benzeri olmayan bir haz kaynağıdır.
     
    Emme cinsel dürtünün ilk nesnesidir. Ve ilk nesne seçimi sonraki nesne seçimleri için çok önemlidir. Çocukları gözlemlediğinizde emme eylemi bittikten sonra, vücudunun başka parçasını emdiğini görürsünüz; dil emme, dudak ya da baş parmak gibi.
     
    Yani nesne insan dünyasında başından beri var. Meme, biberon, sütanne, çocuğun doyumu hep bir nesneye bağlı. Çocuk gerçek bir nesneyle doyuruldukça sağlıklıdır. Yerine bir başkası konmadan elinden alındığında ise hastalanır. Terkedilme gibi. Yaşamak için başlangıçta bir nesneye bağlı olmak zorunda olan insan, yaşamın ilerleyen basamaklarında nesneye bağımlılıktan kurtulmaya çalışır. 
     
    Haz almak için dış dünyadan bağımsız hale gelmeye çalışan insan, o yüzden sınırları zorlar.
     
    Meme emmesi bebeğin aynı zamanda onun dünyayla kuracağı bağ açısından mühimdir. Bunu anlayabilmek için yeni doğan çocukların, tamamiyle kendi varlıkları üzerine konumlandırdıkları kısa bir evreden bahsetmemiz gerekir. Bu evre primer narsisizm evresidir. Tüm dünyanın kendi hükmünde olduğuna inandığı o dönemde; karnı acıktığında meme, canı istiyor meme… 
     
    Bebek tüm bu nesneleri kendinin yarattığını düşünür. Yeterince iyi anne, bebeğin dürtü ve duygularını okuyabilendir. Bebeğinin neye ihtiyacı olduğunu anlar ve doğru zamanda ona göre karşılık verir. Karnı aç olduğu için ağlayan bebeği uyutmaya çalışmak,bebeğin mesajının yanlış algılandığı anlamına gelir. Bebek ihtiyacı karşılanmadığından kendine ve dünyaya güvenle bağlanamaz. 
     
    Bebeğin dış dünyaya açılan penceresi ona ilk bakımı veren kişilerdir. Anne, baba ya da bakıcının bebeğin mesajlarını doğru okuması ve ihtiyaçlarını zamanında uygun şekilde karşılaması gerekmektedir. Aksi takdirde güvenli bağlanmadan söz edilemez.

     Yaşamının devamında edindiği bilgilerle çizdiği yol haritasına bakarak hayatı yordayacak olan çocuğunuza yaşamının ilk evresinde neler sunduğunuz, öğrettiğiniz görüldüğü üzere mühimdir.
     

  • Kaygı

    Kaygı

    Hemen hemen herkes hayatının belli bir zamanında bir partinin, önemli bir toplantının, buluşmanın ya da sunumun öncesinde anksiyete ( kaygı) yaşayabilir. Kimi bu durumu olduğu gibi kabullenir başeder ve devam eder. Kimi için ise bu o kadar da kolay olmaz.
    Gerçeklikle etkili bir şekilde baş edebilmenin önemli aşamalarından birinin gerçeği kabullenmek olduğunu biliyoruz. Eğer bir kişi ayağındaki alçıya alınması gereken kırık kemiği kabul etmezse, kendini kötürüm dahi bırakabilir.
    Burada bahsettiğim ” kabul etme” nin tam olarak anlamı, hiçbir anlam atfetmeden yorum katmadan, olduğu haliyle etiketlemeden var olduğu şekilde almak. 
     
    Varsayalım, kalp atışınızda bir farklılık hissetiniz çarpıntı gibi ve kendinize şöyle dediniz; ”Şu an biraz heyecanlıyım ya da kaygılıyım ve bu bedenimin heyecanı ifade ediş şekli..”
     
    Ya da şöyle dediniz;” Kalp krizi geçireceğim, öleceğim, bu bir felaket..” heyecanınıza, kaygınıza atfettiğiniz bu olumsuzlukla elbette sıkıntıyı körüklediniz. 
     
    Anksiyete ( kaygı) boğazda yumru hissi, bir dizi çarpıntı, sersemlik, şuur bulanıklığı ve terleme gibi bir takım semptomları içerebilir. Sık sık bu semptomlardan endişe eder durursunuz. Ardından bunları bir tehlike ve olması yakın kötü bir şeyin habercisi gibi yorumlarsınız.
     
    Bu daha fazla anksiyete anlamına gelir. 
     
    Kendinizi ne kadar çok anksiyeteye kaptırırsanız, semptomlar o kadar çok artış gösterir. Kısa zaman içinde de bu durum döngüsel bir hale gelir. Çünkü semptomlar üzerine haddinden fazla odaklanıyorsunuzdur.
     
    Bir fiziksel semptoma seçici bir şekilde dikkatimizi verirsek bu semptom daha güçlü bir hale gelir. Mesela göz kırpmamıza dikkatimizi yöneltelim. Daha fazla göz kırpmaya başladığınızı fark edersiniz.
     
    Peki diyelim ki önümüzde bizde kaygı uyandıran bir durum var. Ne yapacağız? Kolay ya da zor olanı seçeriz. 
     
    Kısa vadeli açıdan KAÇINMAK cazip gelse de, kaçınmanın uzun vadeli sonuçlarını göz önünde bulundurduğumuzda, kaçtığımız müddetçe onu GÜÇLENDİRECEĞİMİZ gerçektir. Kaçmak anlık rahatlamayı sağlarken, hayatımız boyunca ona bağımlı kalmamızı da sağlar. 
     
    Oysa kendinizi anksiyeteye nasıl kaptırdığınızı, o sırada nasıl düşündüğünüzü kendinize sorarak dahi iyi bir başlangıç yapabilirsiniz. 
     
    Kaygınıza fazla değer verir, gözünüz de büyütürseniz muhtemelen kendinize bunun dayanılmaz olduğunu söyler ve kaçınma yolunu seçersiniz. Ona değer biçmekten vazgeçin. Onu değerli kılan, gözünüzde bu kadar büyütüp kendinizi baş edemeyeceğinize inandıran düşünceleriniz bırakın aksın gitsin. Değer biçmeye son verin. 
     
    Anksiyöz (kaygılı) değilmiş gibi davranın. 
     
    Neredeyse bütün huzursuzluk biçimlerine gösterdiğiniz dayanıklılığı arttırmayı da öğretebilirsiniz kendinize. Bir tiyatro oyuncusunun, oyununu en iyi şekilde sergilemek için defalarca prova yapması gibi, siz de pratik yaparak, DAYANIKLILIĞINIZI ARTTIRABİLİRSİNİZ. 
     
    Konu ne olursa olsun, buna dayanamıyorum, başaramayacağım gibi cümleler yerine, bununla yüzleşmek için yeteri kadar güçlüyüm diyebilirsiniz kendinize. Sadece denemek isterseniz elbette… 
     
    Ve en önemli önlemlerden biri de ne olacağıyla, başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü ihtimal arasındaki boşluğu ne tür düşüncelerle doldurduğunuza dikkat edin. 
     
    Gerçeklik genelde bizim dostumuzdur, ona çarpık bir görünüm katıp tehlikeli hale getiren bazen sadece bizim düşüncelerimizdir. 

  • Karar Verebiliyor Ama Uygulayamıyor Musunuz?

    Karar Verebiliyor Ama Uygulayamıyor Musunuz?

    Kararı vermek kadar sürdürmekte önemli bir aşama. Her şeyden önce kendinize sormanız gereken soru, gerçekten karar verip vermediğinizdir.
    Kilo vermeye, bir ilişkiye başlamaya, iş değiştirmeye, kötü bir davranışınızdan kurtulmaya, zararlı alışkanlıklardan ya da bağımlılıklardan uzaklaşmaya, vb… 
    Varsayalım kilo vermek için diyet yapmaya başlayacağım dediniz. Kilonuz gerçekten fazla mı yoksa bu sizin algınız mı?

    Eğer fazla ise, size bu fazla kilonun verdiği ya da verebileceği olası zararlar neler?
     
    Fazla kiloların size sağladığı faydalar var mı?
     
    Neden soruyoruz bu soruları kendimize. 
    Çünkü nelerin farkında olduğumuz verdiğimiz kararı eyleme dönüştürmemiz ve sürdürebilmemiz için gerekli olan motivasyonu sağlayacak bize. Motivasyon kararımızı uygulamada en güçlü kaynağımız olacak. Farkındalığınız yoksa hayatınıza yapmaya çalıştığınız müdahalelerde temelsiz inşaat yapmaya döner. Temel olmadığında da ilk zorlukta kararınızdan dönersiniz. 
     
    Değişime ihtiyacınız olduğu yönünde bir farkındalığınız varsa ve bu değişim için gerçekçi ve geçerli nedenleriniz varsa, değişim yönünde karar dengenizi sabitleştirmenizi sağlayacak motivasyonel kaynaklar kullanmaya ihtiyacınız olacak. Bunun için tavsiyem değişim ile ilgili algıladığınız artıları ve eksileri belirlemeniz. Yazarak, düşünerek bir şekilde kendinize hatırlatmanız ve zihninizi bu idrakle doldurmanız. 
     
    İlişkilerle ilgili tehlikeler  
    İş kaybı  
    Ekonomik kayıp  
    Prestij kaybı  
    Etik – Varoluşsal  
    Sağlık  
     
    Yasal problemler gibi alanlarda ne gibi eksilerle karşılaşacağınızı düşünebilirsiniz.  
     
    Şu an sahip olduğunuz davranış, alışkanlık ya da değiştirmek istediğiniz her ne ise ne gibi alanlarda artılar ve eksiler sağlayabilir size. Bu değişim gerçekleşirse yukarıdaki alanlarda ne gibi değişiklikler olur hatırlatın kendinize. 
     
    Tüm bunları yaptıktan sonra karar kısmına geçebilirsiniz. Hedefleri, zamanlamaları ve değişim stratejilerini netleştirebilirsiniz. Bir yandan da kendi analizinizi yapıp daha önceki denemelerinizde neden olmadığının cevabını kendinize dürüstçe vermelisiniz. Sizi kararınızdan caydırma ihtimali olan yüksek riskli durumları da belirledikten sonra üstesinden nasıl gelebileceğinize dair baş etme yöntemlerinizi belirlersiniz. Hem bu analizi yapmak geçmişte işe yarayan yöntemleri kullanıp işe yaramayanları eleme imkanı verir size. 
     
    Hedefi diyete başlamak olarak belirledik diyelim. Zamanını da haftanın ilk günü dediniz diyelim. Haftanın ilk günü olmak zorunda değil bu arada biliyorsunuz. İlk günler zor olacak elbette yemekten haz aldığınız yiyeceklerden uzak durmanız, onların size yasak olması. O anlarda zihninizde kayıtlı artı, eksi listenizi anımsayacaksınız. Seçeceksiniz artılardan en kıymetlisini, hatırlatacaksınız kendinize kararınızın arkasında durduğunuzda hayatınızda nasıl güzel değişiklikler olduğunu. Ya da tüm hedeflerinizi alt üst edecek o eylemi gerçekleştirmeden, yani diyetinizi bozacak o hamleyi yapmadan önce, eksiler listesinden bir maddeyi alıp zihninizde canlandırma yapacaksınız. Biliyoruz ki bazen kendimizi bir kabusla korkutmak, işe yarıyor. Aynı zamanda hala hayatınızın otoritesinin sizde olduğunu ispatlıyor. Kaldı ki tek haz kaynağınız size kilo aldıran besinler yemek değil! Değil mi? 
     
    Özetle hangi konuda karar vermiş olursan ol, şiddetli bir karardan dönme isteği gelirse motivasyonunu güçlendirecek kaynaklarına dön. Zaten o istek aynı oranda kalmayacak, zaman içinde dalgalanacak. Araştırmalar bize 10 dakika ile 60 dakika arasında bir yerde azalarak yok olacağını söylüyor şiddetli arzunun. Bazen tek yapman gereken durup, geçmesini beklemek olacak. 
     
    Sonuç olarak. Hayat tarzınızda yapacağınız her olumlu değişim kendinize olan inancınızı güçlendirecektir.  
     
    Değmez mi? 

  • Depresyondan Korunmak

    Depresyondan Korunmak

    Felaket senaryolarıyla dolu düşüncelerinizden. O düşüncelerinizin oluşturduğu kaygı, korku gibi duygulardan korunmak ne kadar elinizde? Yeni durumlarla karşılaşan organizmaların bu duruma adapte olabilmesi için bir süreye ihtiyacı vardır. Alışkın olmadığı, tehdit edici durumlarla karşılaşan insan yaşadığı olaylara karşı bazı baş etme mekanizmalarını kullanır. Elindeki materyallerin yetersiz geldiği noktada ise çaresizlik hissedebilir.
     
    Bu gibi durumlar ya da tehditler karşısında otomatik bir şekilde devreye giren beyin mekanizmamız devamlı suretle devrede kalabilir. 
     
    Yeniden diğer kısmı devreye sokmanın yolu ise sağlıklı bir şekilde “nefes” almanızdır. Yine mi NEFES? Evet!  
    Otonom sinir sisteminde iki kısım mevcuttur: bu kısımlar Sempatik ve Parasempatik olarak adlandırılır. Bir tehdit algıladığında beynin, sempatik kısım devreye girer. Ortadan kalktığında tehdit, huzura kavuştuğunda ise Parasempatik kısım devreye girer. Bu yüzden doğru nefes alarak sinir sistemini çalışması gereken sağlıklı haliyle çalıştırmalısın. Sürekli diğer kısımda olması seni bedenen de ruhen de yıpratır.
     
    Bu konuda anlaştıysak ikinci önerime geçebilirim: Mutluluk ya da iyi hissetme hali öyle kendiliğinden olabilen bir şey değil, bize kendiliğinden sunulmuyor, karşılıksız verilmiyor ya da bağışlanan bir durum değil. Bunun için de çaba sarf etmeniz gerekiyor. 
     
    Hepimizin temel ihtiyaçları var bunlardan en önemlilerinden biri de güvende hissetme ihtiyacı, bunu çok fazla hissedemediğiniz zamanlar olabiliyor, biliyorum. Bazen kişinin elinde olmayan dış gerçeklikler buna müsaade etmeyebiliyor. O zaman içe sığının biraz daha. Dış dünyada olup biten her şeye rağmen içinizde kimsenin ulaşamayacağı o yerde güvenli bölgenizi oluşturun. Boğulduğunuzu, bunaldığınızı hissettiğiniz anlarda oraya kaçın ve nefes alın.
    Kimse sizin düşlemlerinize, imgelerinize müdahale edemez ama siz edebilirsiniz. 
    Yoğun stresle baş etmede oldukça etkili olacak, sizi güçlendirecek şey, kendi “güvenli bölge”nizi yaratmak. 
     
    Yüzyıllardır maalesef bu yeryüzünde savaşlar oluyor. Çocuk, yetişkin insanlar o savaşların içinde nefes almaya devam etmek zorunda kalıyor. Ne kadar zor şartlar altında olursak olalım, hayattaysak hala, iyilik haline yaklaşabilmek için en azından bir şeyler yapmalıyız. 
    İyilik halini elde edebilmek ve koruyabilmek de özel birtakım çabaları gerektiriyor tabii ki. Yaşamında bu koşulları sağlayabilmiş olanların, başkalarına göre depresyona karşı daha bağışık olacakları kesindir. Genel mutluluğun, iyi hissetme halinin, zor şartlarda dahi nitelikli bir yaşam sürme mücadelesinin koşulları en azından şunlardır:
     
    Toplumsal dayanaklarının olması; sevme ve sevilme; iyi bir aile kurmuş olma; çocuklar, dostlar ve yakın arkadaşlarla bir arada sürdürülen toplumsal bir yaşamın olması. Yani daha az ön yargı daha çok empati. Birbirimize ihtiyacımız var. 
     
    Üretken olma, kendini gerçekleştiriyor olma, geleceğe ilişkin tasarılarının olması. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama elbette bunlar umut verici tasarılar olmalı. Çünkü şairler haklı insanlar bu alemde ancak umut edebildikleri kadar varlar. 
     
    Boş zaman etkinlikleri sahibi olma, eğlence uğraşları olma ve bunları düzenli olarak yapabiliyor olma, kendine özel zaman ayırabilme. Sadece kendi iç sesinizi ve ihtiyaçlarınızı önemsediğiniz bir zamandan bahsediyorum. Bir başkasıyla randevulaştığınızda gösterdiğiniz özeni, kendinizle buluşma saatinizde de gösterin istiyorum. 
     
    Gelecek kaygısının olmaması, kendini güvende hissetme, bunun için gerekli koşulların hazırlanmış olması. Gerekli koşullardan yukarıda biraz bahsettim. Dış dünyamızda tüm bu koşullar hazır olana kadar, iç dünyamızdan faydalanacağız. Zira zaman akıyor. Süreli yaşamımızın her saniyesini kaygıyla doldurmak gibi bir hadsizlik yapmayalım kendimize. Yaşam kredimizi iyi kullanalım. 
     
    Günlük stresin kabul edilebilir boyutlarda tutulabiliyor olması. Hiçbir şey yapamıyorsanız, gidin bir ağaca sarılın sımsıkı. İyi gelecek. 
     
    Ve her kötü şey gibi çaba, zaman ve sabırla bu da geçecek.  
    Sevgi ve saygılarımla… 

  • Cinsel Taciz Sadece Bedeninizin Değil Ruhunuzun da İhlalidir

    Cinsel Taciz Sadece Bedeninizin Değil Ruhunuzun da İhlalidir

    Çocukluk çağında yaşadığınız bir taciz varsa her şeyi hatırlıyor da olabilirsiniz. Diğer yandan tacizle ilgili net görüntüleriniz de olmayabilir. Çocukluğunuza ait bazı bölümler belirsiz veya sisli olabilir. Bu sizin başınıza gelen durumla nasıl baş ettiğinizle de ilgili olabilir.
    Geriye dönüşleriniz olabilir. Anılarınız o kadar kuvvetli olabilir ki sanki tacizi yeniden yaşıyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Ve hatırladıklarınız siz de kusurluluk, değersizlik, utanma gibi hisler oluşturabilir.
    Tacizin çok aşırı olduğu durumlarda, disosiasyon( ayrışma) çoklu kişilik oluşumuna neden olabilir. Çocukluğunuz da tacizle baş edebilmek için, çocukluğunuzun bazı bölümlerini ayrışma içinde geçirmiş olabilirsiniz. Özellikle tacizin olduğu sıralarda, ayrışmayı öğrenmiş olabilirsiniz. Ayrışma sizin için kendinizi o durumdan korumanın, o durumu atlatmanın bir yolu olmuş olabilir. Yetiişkinlik hayatınızda da bazen bu kopmaları yaşıyor olabilirsiniz. 
     
    Her türlü taciz, sınırlarınızın ihlalidir. Fiziksel, cinsel veya ruhsal sınırlarınıza saygı duyulmadı demektir. Sizi koruması gereken bir kişi, öğretmen, hoca, ailenizden biri vs… isteyerek sizi acıtmaya başladı demektir. Ve çocuk olarak siz çok savunmasızsınızdır.
     
     Taciz çok çeşitli şekillerde olabiliyor, kimileri ağır cinsel tacize maruz kalırken, kimileri dokunmak ve okşanmak gibi cinsel tacize maruz kalabiliyor. Çocuk bazen yaşadığı şeyi tam olarak anlamlandıramayabiliyor. Hissettiği şey rahatsızlık vericiyse, eğer çocuk kendisine dokunulmasından rahatsız olduysa, bu her zaman taciz olarak görülür. 
     
    Genelde tacize maruz kalan çocuklar kendilerini suçluyorlar. Bu suçluluğun bir kaynağı, çocuğun tacize izin verdiğini, cesaretlendirdiğini veya hatta yapılandan hoşlandığını düşünmesidir. Yetişkinlik hayatında kişi bu taciz nedeniyle hala kendisini suçlamaya devam ediyor da olabilir. Ancak tacize uğrayan kişinin hiçbir sorumluluk taşımadığını bilmesi önemlidir. 
     
    Tacize izin vermiş veya cinsel olarak etkilenmiş olması hiçbir şekilde onu suçlu yapmaz. 
     
    O ÇOCUKTU  

     ve ondan daha iri ve güçlü bireyler onun sınırlarını hiçe sayarak davrandılar. O çocuğun yapacağı hiçbir şey olamazdı.O sadece çocuktu 
     
    Cinsel taciz sadece bedeninizin değil ruhunuzun da ihlalidir. 
     
    Yabancı bir kişi taciz etmeye kalkıştığında çocuk ne yapması gerektiğini bilir. Savaşır, yardım çağrısında bulunur. Fakat güvendiği arasında bir bağ olan kişi tarafından böyle bir eylem gerçekleştirildiğinde ne yapacağını bilemez allak bullak olur. Çocuğun elinden dünyaya, insanlara ve kendisine olan güvenme, inanma yetisi de alınmış olur böyle bir tacizle. 
     
    Kendine hatırlat, sen masumdun çocuk…  
     
    Eğer gerçek bir tedaviden geçemez, ruh dünyası rehabilite edilemezse, tacize uğrayan kişi hayatının sonuna kadar kuşkucu ve güvenemeyen bir kişi olarak, duygusal yoksunlukla birlikte yaşamak zorunda kalabilir