Etiket: Tek

  • Hiperaktivite Nedir?

    Hiperaktivite Nedir?

    Çocuklarda plansızlık ve aşırı hareketlilik şeklinde açığa çıkan, dürtüsel bir bozukluktur. Hiperaktif çocuklar, rahatsız edici davranışları kasten yapmazlar. Yani, bu bir tür şımarıklık veya benzeri durum değildir. Hiperaktivite bozukluğu, dürtülerin kontrol edilmesinde yaşanan güçlükten ileri gelir.

    Hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar, birazdan aşağıda okuyacağınız davranışlarıyla özel hayatlarında ve sosyal hayatlarında çeşitli problemler yaşayabilirler. Sürekli eleştirilerin hedefi olabilir, muhtemel dikkat sorunlarıyla derslerden geri kalabilirler. Yaşıtlarından geri kalan çocukların özgüveni zarar görür ve diğer olumsuzluklarla birlikte yetersizlik hissedebilirler. Bu tür olumsuzlukların yaşanmaması için mutlaka önlem alınmalıdır.

    HİPERAKTİF ÇOCUKLAR NASIL DESTEKLENMELİ?

    Eğitim ve Gelişim Tavsiyeleri

    1. Çocuğunuza destek olmak için onun adına etkin bir planlama yapabilirsiniz. Ders saatleri, oyun saatleri, çeşitli etkinlik saatleri belirleyebilir ve kurallara uyması konusunda onu motive edebilirsiniz. Planlamayı siz yapmazsanız, onun yapmasını beklemek şimdilik gerçekçi bir beklenti olmaz. Planlama alışkanlığı kazanması için ona biraz zaman tanımalı ve diğer çocuklardan farklı (geçerli mazereti) olduğunu unutmamalısınız.

    2. Öğretmeniyle görüşün ve çocuğunuzda hiperaktivite olduğu için dikkatinin çok kolay dağılabileceğini hatırlatın. Sınıfta ön sıralarda ve pencereden uzak noktalarda oturmasını sağlayın.

    3. Aşırı olan enerjisini, sağlıklı bir şekilde boşaltmasını sağlayacak aktiviteler sunabilirsiniz. Özellikle spor faaliyetleri ile hiperaktif çocuklar, enerjilerini doğru yöne kanalize etmiş olurlar. Spor yapmak, kan akışını hızlandırarak beyne daha fazla oksijen taşınmasını sağlar. Bu da beyin gelişimini destekleyen ve dikkat eksikliğine iyi gelen bir aktivitedir.

    4. Çabalamış olmalarını ödüllendirin. Sonuca değil, çabaya odaklanın. Aslında bu öneri, sadece hiperaktif çocukların ebeveynlerine değil; tüm ebeveynleredir ama siz bir hiperaktif çocuğun velisiyseniz, bu konuya çok özen gösterin.

    Şimdi hiperaktivitenin tedavisini inceleyelim. Tedavi yöntemlerini incelemeden önce, henüz tanısı konmamış çocukların ailelerini bilgilendirmek için belirtilerden de bahsedelim.

    HİPERAKTİVİTE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    En kolay gözlemlenebilen belirtisi aşırı hareketlilik olduğundan, halk arasında, enerjisi yüksek çocuklar için de bazen “hiperaktif çocuk” ifadesi kullanılmaktadır. Yazının başında da belirttiğim gibi, bu yaklaşım doğru değildir. Bazı çocuklar, sadece enerjisi yüksek olduğu için hareketlidirler.

    Aşağıdaki hiperaktivite belirtileri, tanı/teşhis için çocuk psikiyatristlerinden destek almanız konusunda size ipuçları verebilir.

    • Dikkatsizlik: Çocuğunuzda, aşırı hareketliliğin yanında dikkat bozukluğu da gözlemliyorsanız, bu durum hiperaktivite belirtisi olabilir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, çoğu kez bir arada görülür.

    • Çabuk Sıkılma: Hiperaktif çocuklar, meşgul oldukları işlerden –genellikle- çok çabuk sıkılırlar. Bir işten diğer bir işe anında geçiş yapabilirler.

    • Sabit Duramama: Oturduğu yerde veya herhangi bir bekleme alanında sabit duramama davranışı da yine hiperaktivite belirtileri arasında değerlendirilmektedir.

    • Kurallara Uymama: Hiperaktif çocukların kurallara uymakta güçlük çektiği gözlemlenmektedir.

    • Söz Kesme: Belirtiler arasında, sürekli birilerinin sözünü kesme davranışı da görülmektedir.

    • Dürtüsellik – Düşünmeden Hareket Etme: Hiperaktif çocuğun belirtileri arasında en güçlüsü de dürtüselliktir. Dürtüsellik; aklına geleni hemen yapma, tehlikeyi görememe, sonuçlarını düşünmeme gibi davranışlarla özetlenebilir.

    • Rahatsız Edici Olma: Hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda sıkça gözlemlenen davranışlardan biri de başkalarını rahatsız etme veya işinden alıkoyma durumudur.

    • Saldırganlık: Uyumsuz ve saldırgan tutumlar görülebilmektedir.

    HİPERAKTİVİTE TEDAVİSİ

    Tedavi için öncelikle klinik tanı konulması gerekmektedir. Hiperaktif tanısı koyabilmek için çocuğun diğer ortamlarda nasıl davrandığı da değerlendirilmelidir. Bu nedenle, anne-baba ile birlikte çocuğun eğitimine katkıda bulunan (öğretmen, dadı gibi) diğer kişilerin de gözlemleri değerlendirilmelidir. Çocuk ruh sağlığı uzmanları, bu verileri bir arada değerlendirmek için çeşitli testler ve ölçekler kullanırlar.

    Nörolojik testler ve nöropsikiyatrik testler: Hiperaktivite testi, DEHB testi, çeşitli ölçekler ve gözlemler ile bozukluğun hem kaynağı, hem de tam olarak hangi alanlarda olduğu belirlenir. Sonrasında ise en uygun tedavi süreci başlatılır.

    Hiperaktivite tedavisinde ilaç reçete edilebilir. Hiperaktivite ilaçları genellikle metilfenidat içerir. Metilfenidatın yan etkileri sizi endişelendiriyor olsa bile kullanım konusundaki kararı uzman doktora bırakmanızı tavsiye ederim. Unutmayın, hiperaktivitenin çocuğun gelişimine vereceği zarar, ilaçların yan etkilerinden daha fazla olabilir.

    Bazı durumlarda ilaçsız tedavi, yani psikoterapi yöntemi uygulanır. Davranışçı terapi ile çocuğa doğru davranış alışkanlıkları kazandırılması hedeflenir. Hiperaktif çocuklarda sıkça gözlemlenen aşırı enerjinin doğru faaliyetlere yönlendirilmesi, saldırganlık gibi tutumların ortadan kaldırılması, plansız hareket etme yerine planlama becerisi kazandırılması ve benzeri davranış değişikliği adımları atılır. Elbette bu süreç, bir paragrafla anlatılacak kadar basit veya kısa bir süreç değildir. Sürecin bir uzman tarafından yönetilmesi gerekir.

    HİPERAKTİVİTE TÜRLERİ

    İlaçlı tedavi ve ilaçsız terapi yöntemleri belirlenmeden önce hiperaktivitenin türüne bakılır. 3 tip hiperaktivite vardır:

    • Kombine Tip: En yaygın görülenidir. Dikkat problemlerinin ve aşırı hareketliliğin bir arada görüldüğü DEHB (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) türüdür.

    • Hiperaktivitenin Baskın Olduğu Tip: Dikkat problemlerinin daha az görülüp, ağırlıklı olarak aşırı hareketliliğin görüldüğü türdür.

    Dikkat Problemlerinin Baskın Olduğu Tip: Hiperaktif hareketlerin daha az görülüp, ağırlıklı olarak dikkate dayalı sorunların görüldüğü türdür.

  • Travma Mağdurlarında Psikolojik Desteğin Önemi ve Yapılması Gerekenler

    Travma Mağdurlarında Psikolojik Desteğin Önemi ve Yapılması Gerekenler

    Psikolojik travma, bireyin kendisinin veya sevdiklerinin fiziksel ya da ruhsal bütünlüğünü tehdit edici, korku, dehşet, çaresizlik gibi yoğun duygulara neden olan, ani ve beklenmedik olayları kapsar.

    Travmaları toplumsal travmalar (deprem, sel, hortum, tsunami, patlama…) ve bireysel travmalar (şiddet, istismar, taciz, tecavüz, trafik kazası, gasp, ayrılık ve boşanma, ani hastalık, ani ölüm…) olarak ikiye ayırabiliriz.

    Travma sonrası tepkiler “normal insanların, anormal olaylara verdiği normal tepkiler”dir. Anormal olan mağdur ya da tepkileri değil; olayın kendisidir.

    Travma mağdurları yaşanan olayın ardından duygusal (şok, üzüntü,öfke, endişe, suçluluk, umutsuzluk, kaygı, korku, karamsarlık, donukluk, aşırı sinirlilik, çaresizlik…); fiziksel (baş/göğüs ağrısı, mide yanması ve/veya bulanması, kalp sıkışması, gürültüye karşı duyarlılık, iştah artması ya da tam tersi azalması, sürekli yorgunluk hali, nefes darlığı ve kolay hastalanma…) ya da davranışsal (uyku ve yeme bozuklukları, sosyal çevreden uzaklaşma, kendini ihmal etme, içe kapanma, alkol ve madde kullanımı, kaçınma davranışları, konuşmama, dikkatsizlik ve dağınıklık, sürekli aynı şeyle uğraşma, hiçbir şey olmamış gibi davranma…) tepkiler geliştirebilirler. Benzeri tepkileri belki daha düşük dozlarda travma mağdurlarının yakınları da yaşayabilirler.

    Baş Etme Yöntemleri

    • Zaman tanımak

    • Güçlü yönlerinize odaklanmak

    • Aile ve sosyal çevre desteğini kabul etmek

    • Öncelikleri belirlemek

    • Küçük ve gerçekleşebilir hedefler koymak

    • Sağlıklı ve düzenli beslenmek

    • Yeteri kadar dinlenmek

    • Küçük egzersizler yapmak

    • İnsanlarla sohbet etmek

    • Büyük ve ciddi kararlardan kaçınmak

    • Yalnız olmadığınızı hatırlamak

    Travma Mağdurlarının Yakınları Neler Yapabilir?

    • Sadece dinleyin ve ne hissettikleri ile ilgili empati kurmaya çalışın

    • Duygusal, fiziksel ve sosyal destek ilk etapta oldukça önemlidir

    • Günlük hayata adapte olabilmeleri için zaman tanıyın

    • İhtiyaçlarını sorun

    • Yanlarında olduğunuzu sıkça dile getirin

    • Yaşananlardan ötürü duyduğunuz üzüntüyü dile getirin

    • Olaydan bahsetmekten kaçınmaya, yok saymaya çalışmayın

    Çocuklarda Travma

    Çocuklar olayın tekrar yaşanmasından, yalnız kalmaktan, tek başına uyumaktan, ölümden korkabilirler. Olayın ardından çocukların anne-babayla yakın olma ihtiyacı doğaldır. Tek başına yatamama, uykuya dalmada güçlük, sık sık uyanma, kabuslar görme, alt ıslatma ve yeme problemleri ortaya çıkabilir.

    Çocuklara Yaklaşım

    • Yaşanan olayla ilgili kısa-net bilgi verin

    • Birebir zaman geçirmeye özen gösterin

    • Fiziksel temas kurun

    • Oyun oynamaya çalışın

    • Birlikte resim yapın

    • Daha büyük çocuklarla ayrıntılı konuşun. Duygu ve düşüncelerini ifade etmeleri için onları destekleyin, yüreklendirin

    • Sorularını anlayabilecekleri şekilde cevaplamaya çalışın

    • Onları sevdiğinizi, desteklediğinizi ve onları hep koruyacağınızı sıkça dile getirin

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu Belirtileri

    • Kişinin yaşadığı travmayı zihninde tekrar tekrar yaşıyor olması

    a)    Flashbackler

    b)    Kabuslar

    c)    Travmayla ilgili gün içerisinde zihne gelen ve durdurulamayan düşünceler

    • Kaçınma davranışları gösteriyor olması

    a)    Travmatik olaya dair konuşmalardan ve anılardan kaçınma
    b)    Travmatik olayla bağlantılı olan aktivitelerden, yerlerden ve kişilerden uzak durma
    c)    Travmatik olayla ilgili önemli bir parçayı hatırlayamama
    d)    Günlük aktivitelere olan ilginin ve katılımın azalması
    e)    Diğer insanlardan kopmuş olma hissi
    f)    Duygu ifadesinde zorlanma

    • Fiziksel olarak uyarılma belirtileri gösterme

    1. Travmatik olay hatırlatılınca vücudun tetikleniyor olması

    2. Aşırı uyarılmışlık hali

    3. Uyku problemleri (Insomnia)

    4. Öfke

    5. Konsantrasyon güçlüğü

    Ne Zaman Bir Uzmana Başvurulmalı?

    • Belirtiler özel, sosyal ve iş hayatınızı etkilemeye başladığında

    • Özellikle uyku ve yeme problemleri yaşadığınızda

    • Depresif semptomlar eşlik ettiğinde

    • TSSB belirtileri 1 aydan uzun sürdüğünde

    Travma Mağdurlarında Psikolojik Desteğin Önemi

    • Bilgilendirme

        Travmadan az etkilenmiş, hayatını eskisi gibi sürdürebilen kişilere  

    • Danışmanlık veya Kısa Süreli Psikoterapi

        Travmadan daha çok etkilenmiş, ciddi belirtiler yaşayan, ancak işini gücünü sürdürebilenlere

    • Uzun Süreli Psikoterapi, İlaç Tedavisi veya Yatarak Tedavi

        Hayatı ciddi derecede etkilenmiş, ağır belirtileri olanlara

    • Psikoterapi

      • EMDR Terapisi (Göz Hareketleri İle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme): İşlenmemiş anının, işlenerek sağlıklı bir şekilde işlenerek yeniden depolanması sürecidir.

    • Bilişsel Davranışçı Terapi: Duygu, düşünce ve davranış ilişkisi üzerine çalışılır.

    • İlaç Tedavisi

      • Düşünce yoğunluğunun azalması

      • Uyku ve yeme düzenin sağlanması

      • Öfke nöbetlerinin ortadan kalkması

      • Depresif belirtilerin azalması

      • Konsantrasyonun sağlanması

      • Bedensel ağrı ve şikayetlerin azalması

  • Çocuklara Temel Alışkanlıkların Kazandırılması

    Çocuklara Temel Alışkanlıkların Kazandırılması

    Alışkanlıklar, zamana, yönlendirmeye, özellikle de tekrara bağlı olan kazanılmış davranışlardır. Hiçbir alışkanlık tek seferlik denemeyle kazanılmaz. Çocuklarımıza   iyi ve doğru alışkanlıklar kazandırabilmemiz çok önemlidir; çünkü bir alışkanlık kazandırıldıktan sonra düzeltilmesi çok güç ya da olanaksızdır.

    Alışkanlıkların kazanılmasına temel oluşturan  davranışlar çocuğun doğumu ile başlar, okul öncesi  ve ilkokul dönemlerinde belirgin bir biçim alır. Alışkanlıkların kazanılmasındaki ilk temel etkiler, annenin çocuğunun beslenme, temizlik  ve sevgi gereksinimlerini karşılarken gösterdiği kararlılık, düzen ve duyarlılıktır.

    Pek çok anne çocuklarının belirli bir saatte yatmak istememelerinden şikayetçidir.  “Bizim oturduğumuz kadar oturuyor sonra da sabahleyin kaldırmakta güçlük çekiyoruz.” Ya da  “Sabahları herkesten önce kalkıp, bizleri rahatsız ediyor.” Böyle durumları nasıl önleyebileceklerini soran annelere en uygun öneri: Çocuğu  her akşam belirli bir saatte yatırmak için hazırlamalı, bir süre yanında kalarak ona masal anlatmalı veya hikaye okumalı ve daha sonra çocuğu uyumaya bırakmalıdır.  Bu yapılacaklarla çocuğunuza iyi uyku alışkanlığı kazandırma konusunda önemli bir adım atmış olacaksınız.

    Ayrıca, uyku saatlerine yakın zamanlarda aşırı hareketli oyunlar oynamaktan, heyecanlanabileceği  olaylardan uzak tutulmalıdır.( Örneğin, babanın getirdiği yeni oyuncağı, tam uyumaya giderken çocuğuna göstermesi vb.)

    Tüm alışkanlıkların kazanılmasında esas olan ve bireyin yaşamındaki disiplin kaynağını oluşturulan  tutarlılık, iyi uyku alışkanlığının kazanılmasında da en önemli rolü oynar.

    Her gece  çocuğun ısrarlarına dayanamayarak  “Hadi bu seferlik…” diyerek onun uykuya gitmesini geciktiren  bir tutum izleyen anne-babanın düzenli uyku alışkanlığını çocuğa kazandırabilmesi  oldukça zordur. Çünkü çocuk bir kere bozulan kuralı, istediği zaman bozabileceğini  öğrenmiş olmaktadır. Bu sebepten dolayı, anne-babanın kararlı tutumunun iyi uyku alışkanlığı kazandırılmasında  rolü çok büyüktür.

    Uyku zamanı ,genelde tüm çocuklar,özellikle de sinirli,aşırı hassas ve duygusal çocuklar için oldukça güç bir zamandır.  Sorunları ile tek başına kalmayı istemediği için uyumaya gitmekte direnç gösterebilir.

    Çocuk uyursa annesinin kendisini terk edeceğini veya okulda unutulacağını düşünerek uyumamak için direnç gösterir.

    Çocukla ilişkileri bozacak ceza ve tartışmalara gitmek yerine ona güven verici bir biçimde yaklaşılması, olumlu davranış örneklerinin yerleştirilmesinde yararlı olabilecek noktalardır.

    UYKU ALIŞKANLIĞI KAZANDIRMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR

    Uyku düzeni oluşturulur:

    Düzgün ve düzenli bir uyku alışkanlığı oluşturabilmek için ‘anahtar’ çocuğu her gün aynı saatte yatağa göndermek ve bir gece uykusu rutini geliştirmektir. Çocuğun erken yatmasını teşvik etmek anne ve babaların görevidir. Çocuk erken yatmamak için türlü bahaneler uydurur ve çatışmalar yaşanır. Bu nedenle uyku saatlerini yavaş yavaş istenen saate çekmek konusunda bir program hazırlanabilir. Böylece çocuk ile erken yatma konusundaki çatışmalar çözümlenmiş olur.

    Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir konu da çocuğun yatıp uyumasını isteyip annenin ve babanın çocuğun sevdiği (televizyon izleme gibi) faaliyetlere o yatınca da devam etmeleridir. Çocuğu erken yatmaya alıştırmak için ilk zamanlarda anne babanın da erken saatlerde yatması önerilebilir.

    Uyku ortamı ayarlanır: Uyku alışkanlığı iki adımda gerçekleşir. Bunlardan ilki, çocuğun uyanıklıktan uykuya geçişini kolaylaştırmak, ikincisi ise “ uyuma zamanı”nın geldiğinin işaretini vermektir. Bunun için çocuğun yatağa girmeye hazırlanma ve uyumaya ilişkin yarım saatlik rutini öğrenmesi ve buna alışması gerekir.Çocuk için ideal uyku ortamı hafif loş ışık (hemen hemen karanlık), sessiz ve rahat edebileceği ısıda bir odadır ve gece uykusuna hazırlık yaparken annenin her hareketinin huzurlu ve sakin olmasına önem vermesi gerekir.

    Uyumadan banyo yaptırılabilir: Ilık bir banyo yaptırılarak çocuk rahatlatılabilir. Uyuma saatindeki istekleri azaltılmalıdır:

     Gece uyandığında: Çocuk gece anne-babayı çağırdığında onunla ilgilenilmesinin sakıncası yoktur. Çocuğun yanına giden ebeveynin öncelikle çocuğun gerçekten huzursuz olup olmadığını anlamaya çalışması ve bir huzursuzluğu olmadığından emin olunca sakin ve yumuşak ses tonuyla onunla konuşarak rahatlamasını sağlayıp yeniden kendi kendine uykuya dalmasını sağlaması gerekmektedir. Eğer çocuk gece uyandığı zamanlarda anne-babadan yakın ilgi görmeye alıştıysa, onu yavaş yavaş bu durumdan vazgeçirmeye çalışılmalıdır.

    Gece uykusu rutini kazandırılmalıdır: Uyku zamanı çocuk için sıcak, huzurlu ve konforlu bir süreç olmalıdır. Banyo yaptırmak, masal okumak, şarkı mırıldanmak gibi aktiviteler, çocuğun sakinleşip uyumasına yardımcı olacaktır. Bütün bu aktiviteleri hep aynı sırayla ve oldukça sakin ve huzurlu hareketlerle uygulayıp çocuğa gece uykusunun huzur ve mutluluk verici olduğunu hissettirmek gerekir. Çocuklar düzeni sever, aktivitelerin hep aynı sırayla yapılması ve arkadan ne geleceğini bilmeleri onları heyecanlandırır ve mutlu eder

    Beslenme, çocuğun ilk temel gereksinimlerinden biridir. Çocuğun kişiliği okul öncesinde şekillenir. Yetişkinlik çağının davranışlarını etkileyecek alışkanlıkların edinilmesi de yine bu yıllarda olur. Bu çağda edinilen düzensiz yemek yeme alışkanlığı, çocuğun hayatının diğer dönemlerinde fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimini etkilemektedir.  

    Çocuk, hayatının ilk günlerinde kendi beslenme ihtiyaçlarını çevresindekilere iletir. Annenin, çocuk ağladığında ona cevap vermekte gecikmesi, tam bir işe başladığı sırada işinden alıkonulduğu için kızması ve bunu belli eden bir ses tonu kullanması ya da davranış sergilemesi, düzenli bir programla değil, canının istediği zaman ya da çocuk her ağladığında onu beslemesi, daha sonraki dönemlerde olumlu yeme alışkanlığının oluşmasında sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir. Üç – dört yaşındaki çocuk  anne ile çatışma artınca, yemek yemek istemeyebilir, ağzında tutabilir ve zorlayınca kusabilir.

    Çocukları beslenme saatlerinde sinirli ve tepkili yapan durumlar şunlardır:

    a)Zorlama ve Korkutma: Yeterli miktarda ve zamanında yemediği, etrafı kirlettiği ve çok sık yediği için ya da değişik nedenlerle çocuğa baskı yapmak, korkutmak ve cezalandırmak çocuk üzerinde kötü izler bırakır.  

    b)Çocuğun her istediğini yapmak: Çocuğa aşırı ilgi göstermek, isteklerine boyun eğmek, ne istiyorsa yapmak çocukta olumsuz etkiler yaratır.

    c)Acele ettirmek ya da oyalamak: Çocuğu yemeğini yemesi için acele ettirmemeli  ya da gereksiz yere oyalanmasına engel olunmalıdır.

    d)Kıyaslama ve kıskandırma: Başka çocuklarla kıyaslanması, örneğin, az yediği için zayıf olduğu, arkadaşlarının ondan iyi yediğini söylemek, kıskandırmak yanlıştır.

    e)Ödüllendirme: Yemek yemek pazarlık konusu olmamalıdır. Yemeğini yediğinde ona bir şeyler almak üzere söz vermek, istediği her şeyi yapmak önce olumlu sonuç verse de sonuçta çocuk istediği gibi davranacak, her yemeğin sonunda ödül bekleyecektir.  

  • Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Nefretin, şiddetin, telaşın, ikililiğin, güç savaşlarının anlamsızlığı…

    Hedef? Anlayabilen yok… Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bir sürü komplo teorisi var. Kimi politik, kimi siyasi ama hepsinin bir ortak noktası var: İnsanlık ölüyor.

    Vahşi bir kapitalist düzenin içinde kaybolmaya başladık. Kimileri bunun farkında, kimileri değil. Farkında olanların kimileri oyunun dışında donakalmış şekilde kimileri buna rağmen oyunun içinde.

    Çıkış yolu yok gibi. Kader, alın yazısı gibi insanın kendisini rahatlatmaya çalışan cümleler ve ideolojiler yayılmaya çalışılıyor ama nafile. İşe yaramıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

    Canlar ölüyor, cefalar çekiliyor, egolar büyüyor, kin ve nefret salgın bir hastalık gibi yayılıyor. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen de kalmadı çünkü herkes az ya da çok etki altında.

    Bunun sorumlusu kim? Devlet mi, politik liderler mi, tanrı mı? Hiç biri.. Neden dönüp kendimize bakmıyoruz? O kadar mı küçük görüyoruz kendimizi ya da o kadar büyük olduğumuzu mu anlayamadık?

    Küçük ya da büyük fark etmez ama bir uyanış lazım ve bu uyanış için herkes eşit derecede sorumlu.

    Psikolojideki Gestalt yaklaşımına göre, “bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazladır”. Bu ne demektir?

    Örnegin; harfler tek başlarına bir şeyi ifade etmezler ama birleşince anlamlı bir cümle meydana getirirler. Başka bir deyişle, hafler olmadan cümleler olmaz. Her harf birbiriyle etkileşim içine girince cümle ve cümleler etkileşim içine girince bir anlam ortaya çıkar.

    Bizim hayatımızın anlamı ne? Bütün burda gizli. Peki bu anlamı oluşturan parçalar ne? Amaç ta burda gizli…

    Parçalardan mı başlamak lazım bütünden mi? Bunun bir kuralı yok, büyük resmi görebilmek yeterli.

    Şu an içinde yaşadığımız dünyaya bakacak olursak amaç “üretmek, tüketmek, üretip tekrar tüketmek, tükettikçe büyümek, güçlenmek ve kazanmak” gibi duruyor. Bu buz dağının görünen kısmı ama altında bambaşka dinamikler var.

    Ne için üretiyoruz farkında mıyız? Teknoloji ürettik ve şimdi teknolojiden korkmaya başladık. Para ürettik, paranın esiri olduk. Bilgi ürettik, bilginin içinde kaybolmaya başladık. Üretirken unutmaya başladık.. Değerlerimizi, insanlığımızı, maneviyatımızı, benliğimizi..

    Oyunu kurallarına göre oynuyoruz. Tek derdimiz “ben nasıl hayatta kalırım?”. Hayatta kalabilmek için çalmak, yalanlamak, aldatmak, öldürmek serbest. Çünkü ipin ucu kaçtı. Çünkü kendimizi savunmalıyız. Yoksa yok olacağız.

    Bunun sonu var mı? Bir gün biter mi? Tanrı mı yardım edecek? Siz bir Tanrı olsanız nasıl bir yol çizerdiniz?

    Ben bir Tanrı olsam önce kendimden başlardım. Kendimi ve benim dışımdaki herkesi eşit görerek işe başlardım. Ben kazandıkça diğerleri de kazansın, ben kaybettikçe diğerleri de kaybetsin. Sistemi böyle kurardım.

    Yalan mı söylüyorum, bana da yalan söylensin. Birini mi aldatıyorum, ben de aldatılayım. Birine veya birinin sevdiğine zarar mı veriyorum, ben veya benim sevdiğim de zarar görsün. Hak mı yiyorum, benim de hakkım yenilsin. Mutlu mu ediyorum, ben de mutlu olayım. Paylaşıyor muyum, benimle de paylaşılsın. İlgileniyor muyum, benimle de ilgilenilsin. Seviyor muyum, ben de sevileyim.

    Tamamen etki tepki.

    Bu açıdan bakınca daha karlı değil mi? O zaman ortak bir amaç edinmez miyiz?

    Psikodramanın kurucusu Moreno, “insanların ve toplumların en büyük hastalığının kendileri gibi olmak yerine bir başkası gibi olmaya çalışmaktır” demiştir. Bu tamamen sürü psikolojisine dayanmaktadır. Sürü psikolojisi kişilerin bir davranışı, düşünce biçimini, tutumu basitçe ‘herkes yapıyor’ diye benimsemesi olarak tanımlanabilir. Eğer bir tutum ya da inanç kalabalık bir grup tarafından kabul görüyorsa başka bir kişinin de aynısını benimseme olasılığı artmaktadır.

    Sürüyü bir bütün olarak ele alacak olursak, bu bütünün parçaları kimdir? Bireyler.  Bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazla ise, o halde bireylerdeki değişim farklı bir bütün oluşturur.

    İşte ben Tanrı olsam böyle bir bütün oluşturmaya çalışırdım. Bunun için de önce kendimden başlardım. Nefretin yerine sevgiyi, kavganın yerine barışı, öfkenin yerine anlayışı, bölücülüğün yerine birliği koymaya çalışırdım. Bu şekilde belki yeni bir sürü oluşturmayı başarabilir ve değişimi sağlayabilirdim.

    Benimle olmaya var mısınız?

  • Psikolojik Olarak Güçlü Çocuklar Yetiştirmek İçin 3 Öneri

    Psikolojik Olarak Güçlü Çocuklar Yetiştirmek İçin 3 Öneri

    Çocuğunuzun ödevleri, basketbol maçı, sınav notları gibi günlük hayatın sorunlarına takılıp ebeveynliğe büyük pencereden bakmayı unutabilirsiniz. Bunun sonucu olarak da birçok çocuk sorumluluk sahibi yetişkinler olmaları için gerekli olan ruhsal gücü geliştiremiyorlar. Aşağıda yazan 3 maddeyi uygulayarak çocuğunuzun şu anda olduklarından daha güçlü olmalarına yardımcı olabilirsiniz.

    1- Gerçekçi Düşünmeyi Öğretin

    Çocuğunuzun düşünme şekli onun nasıl hissettiğini ve nasıl davrandığını etkiler. Bu yüzden negatif düşünceleri ile nasıl baş edeceğini ona öğretmek önemlidir. Aynı yetişkinler gibi çocuklar da felaketleştirme, kendinden şüphe etme ve acımasız eleştiri gibi düşüncelerle mücadele eder. Bu düşüncelerini dışa vuran çocuğa karşı bazen ebeveynler ‘endişelenmeyi bırak’ veya ‘herşey yoluna girecek’ gibi cevaplar verebilmektedir. Birçok ebeveyn çocuğuna nasıl sağlıklı bir telkin (self-talk) uygulayabileceğini öğretmemekte. Bu telkin ‘pozitif düşün’ diyip geçmek kadar basit değil, çünkü her şeyin yoluna gireceğine güvenmeyen çocuklar hayatın getireceği zorluklara hazırlıksız yakalanabiliyor.

    Örneğin; ”matematik sınavından asla geçemeyeceğim” diyen bir çocuğa bu düşüncesini kendi kendine ”matematik sınavından alacağım notu daha fazla ders çalışarak ve öğretmenimden yardım isteyerek arttırabilirim” şeklinde yeniden çerçevelemesi öğretilebilir. Daha gerçekçi düşünen çocuklar zorluklar karşısında daha dayanıklı ve daha özgüvenlidir.

    Çocuklarınıza düşünce dedektifliği yaparak bir düşüncesini destekleyen ve desteklemeyen kanıtları incelemeyi öğretebilirsiniz. Size olumsuz bir düşüncesini açıklayan çocuğa ”sana bunun doğru olduğunu düşündürten nedir?” ve ”bunun doğru olmadığının kanıtları neler olabilir?” diye sorabilirsiniz.

    2- Duygularını Yönetmeyi Öğretin

    Amerika’da bir lisede yapılan araştırmaya göre gençlerin %60’ı duygusal olarak hayatın gerçeklerin kendilerini hazır hissetmiyorlar çünkü rahatsızlık veren duygularla mücadele etmek için gereken özelliklere sahip değiller. Ebeveynler tarafından söylenen ”korkma” ”üzülme” gibi cümleler, çocuklara hissettikleri duyguların yanlış olduğunu ya da bu duygularla baş edemeyecekleri düşüncesini aşılıyor.

    Çocuklara duygularını tanımayı ve onları etiketlemeyi öğretin. Bu, o duygularlar baş etme yolunda atılacak ilk adımdır. ”Ben şu an kaygılıyım ve bu kaygı korkutucu şeylerden kaçmama sebep oluyor” diyen bir çocuk korkularıyla yüzleşmekte daha donanımlı olacaktır.

    3- Pozitif Aksiyon Almayı Öğretin

    Bazı ebeveynler, çocukları karşılaştıkları zorluklardan kurtarma konusunda çok hızlı davranıyor ve çocuklara sağlıklı seçimler yapma fırsatını tanımıyorlar.

    Pozitif aksiyon almak; korkularla yüzleşmek, yorgunken sabretmek, popüler olmamasına rağmen değerlerine göre davranmak anlamına geliyor. Duygularına ters bir şekilde davranabilen ve ”rahatsız” olmayı tolere edebilen çocuklar hayata karşı daha mücadeleci bir tavır sergiliyor.

    Çocuklarınıza problem çözme becerilerini öğretin, onlara kendi hayatları ve başkalarının hayatları üzerinde değişiklik yapma gücü olduğunu gösterin, her gün atacakları küçük adımlarla kendilerinin daha iyi bir versiyonuna dönüşebileceklerini öğretin.

  • Nefes Egzersizi Nasıl Yapılır?

    Nefes Egzersizi Nasıl Yapılır?

    Farkında olmasak da nefes alıp veririz fakat aldığımız her nefes doğru nefes olmayabilir. Nefes alış verişimiz içinde bulunduğumuz durum, kişiliğimiz, oturma şeklimiz ve sağlık durumumuz gibi birçok faktörden etkilenir. Kaygılandığımızda, korktuğumuzda, öfkelendiğimizde ve sıkıntı yaratan pek çok başka durumda nefesimizi tutmaya meyilliyizdir. Nefesimizi tutmak sıkıntımızı daha da arttırır. Uzun süre boyunca doğru nefes almadığımızda vücudumuza ver organlarımıza yeterli oksijen gitmez, kendimizi yorgun, depresif ve sinirli hissedebiliriz.

    Peki nasıl doğru nefes alırız?

    Sağlıklı nefes diyafram nefesidir. Diyafram, göğüs boşluğunun altında bulunan bir kastır. Ağır, derin ve sessiz olan nefes doğrudur. Kaygılı ve öfkeli insanlara baktığımızda kesik kesik, sesli ve yüzeysel nefes aldıklarını görürüz. Eğer nefes alırken göğsünüz ve omzunuz birlikte hareket ediyorsa doğru nefes almıyorsunuz demektir. 

    Doğru nefes burundan alınmalıdır, çünkü burnumuzu kaplayan yapışkan sıvı ve kıllar soluduğumuz havadaki toz vb maddeleri filtreleyerek akciğere ulaşmasını engeller. Kişide burundan nefes almayı zorlaştıran faktörler (deviasyon, et vb) varsa mutlaka tedavi edilmelidir. 

    Diyafram nefesi nasıl alınır?

    Bir elinizi göğsünüze bir elinizi karnınızın başladığı yere (göğüs kafesinizin alt kısmına) koyun. Eğer göğsünüzde olan eliniz değil, diğer eliniz nefes alış verişinizle inip kalkıyorsa diyafram nefesi alıyorsunuz demektir. Başta zor gelebilir fakat her gün sadece 2 dakika ayırırsanız çok kısa bir sürede diyaframdan nefes alıp vermeye alışacaksınız ve zor anlarınızda imdadına koşacak bir teknik cebinizde olacak.

    Nefes egzersizleri stresi ve olumsuz etkilerini azaltmak için oldukça basit ama çok etkili yöntemlerdir. Diyaframdan alıp vereceğiniz nefeslerle rahatlar ve stresinizi kontrol altına alabilirsiniz. Aşağıda örnek bazı nefes egzersizleri bulacaksınız.

    Öncelikle rahat bir pozisyon alın, gözlerinizi kapatın ve nefesinizi farkedin. Nefesinizi değiştirmeden önce nefesinizin hızına ve derinliğine dikkatinizi yönlendirin. Nefesiniz hızlı mı, yavaş mı, derin mi, sığ mı? Nefesinizin farkında olun.

    1. Sayılan Nefes Egzersizi

    Bu yöntem nefes alışverişinizin süresini düzenler, nefesi veriş sürenizi uzatır. 

    • Nefes alırken dilinizi dişlerinizin arkasındaki çatıya yerleştirin, burnunuzdan nefes alın ve beşten geriye doğru sayın; nefesinizi verirken ise havanın ağzınızdan yavaşça çıkmasına izin vererek 10’A doğru sayın. Bu adımları tekrar edin. Bu egzersiz akciğerlerinizi gerçekten boşaltmanızı ve her nefeste biraz daha rahatlamanızı sağlayacaktır. 

    • Bu nefes egzersizin farklı bir versiyonu “4-7-8” yöntemi olarak bilinir. Nefes alırken 4’e kadar sayın, nefesinizi tutun ve 7’ye kadar sayın, nefesinizi verirken ise 8’e kadar sayın.

    • Kendi hızınızı da bulup bu nefes egzersizleri kendinize uyarlayabilirsiniz. 

    2. Görsel Soluma / Balon

    Rahat bir pozisyon alın, gözlerinizi kapayın, burnunuzdan nefes alıp ağzınızdan verin. 

    Nefes alıp verdikçe karnınızın tıpkı bir balon gibi şiştiğini düşünün. Nefes verişinizde ise balonun içinden havanın yavaşça çıktığını hayal edin. Unutmayın havayı dışarı çıkması için zorlamak zorunda değilsiniz, hava kendi hızına göre dışarı çıkacaktır. Balonun rengini belirleyebilir hatta her nefes alış verişte (eğer sizi rahatlatacaksa) havada süzüldüğünüzü düşünebilirsiniz. Bu egzersiz sığ  nefes yerine diyaframdan nefes alarak stresten uzaklaşmanızı sağlar. Bu egzersiz sığ nefes yerine diyaframdan nefes alarak stresten uzaklaşmanızı sağlar.

    3. Görsel Soluma / Stresi Serbest Bırak

    Rahat bir pozisyon alın, gözlerinizi kapatın ve diyafram solunumu yapın. Nefes aldıkça stresin kas ve ciğerlerinizden geldiğini düşünün, nefesi verirken de bu stresin vücudunuzdan çıktığını, gözünüzün önünde parçalandığını hayal edin. Tekrar edin.

    4. Derin, Temizleyici Nefes

    Burnunuzdan alabildiğiniz kadar derin bir nefes alın. Daha sonra bu nefesi ciğerlerinizden tamamen boşalana kadar verin, ciğerlerinizin boşaldığına odaklanın. Ciğerlerinizi ne kadar boşaltırsanız yeni soluyacağınız oksijene o kadar yer açılacaktır. Bu nefes alışverişini tekrar edin. Omuz, sırt ve vucudunuzun diğer yerlerini gevşetmeye çalışın.

    5. Alternatif Nostril Solunum:

    Nefes alırken parmağınızla sağ burun deliğinizi kapatın ve sol burun deliğinizden nefes alın. Nefesi verirken, sol burun deliğinizi kapatarak sağ burun deliğinizden nefesi verin. Burun deliklerini değiştirerek bu şekilde egzersizi tekrarlayın. Daha önce yukarıda bahsedildiği gibi 4-7-8 veya 5-8 oranında hızınızı ayarlayabilirsiniz.

  • Cinsel Terapi

    Cinsel Terapi

    Cinsellik, bizim insan olarak ne olduğumuzun bir ifadesidir. Kişiliğimiz, duygularımız, değerlerimiz, tutumlarımız, davranışlarımız, sevdiğimiz -sevmediğimiz şeyler ve sosyalleşme alanımızla şekillenir. Doğum öncesi başlayıp ömür boyu süren, ailevi, kültürel ve ahlaki faktörlerden etkilenen bir olgudur. Üreme, cinsel zevk alma ve zevk vermeyi içerir.

    Tamamen duyuya bağlı bir deneyimdir ve sadece cinsel organların bir işlevi değil, tüm bedenimizin, aklımızın ve en önemlisi beynimizin bir fonksiyonudur. Bu nedenle de boşalma ve orgazm olma birbirinden farklı kavramlardır.

    Cinsellik dendiğinde ilk akla gelen genellikle anatomik cinsiyetimizdir. Yaşamsal önemi olan üreme organlarımız  sadece cinselliğin bir parçasıdır ve çeşitli etmenlerden dolayı her zaman konuşulması zor unsurlardan olmuştur.

    Her bireyin ayrı cinsellik anlayışı, yaşayışı ve seçimleri bazen çiftler arasında istemeden de olsa bazı uyumsuzluklara  yol açabilir. Bunlar konuşulmadığı sürece birikir ve hayatın diğer bölümlerine sinsice sızar ve yavaş yavaş derin çatlaklara neden olabilir.

    Uyumlu bir cinsel yaşamı herkes hak eder.   İşte “ cinsel terapi “ sistematik bir şekilde soruna özgü yöntemlerle bireylerin problemlerini çözmelerine yardımcı olur. Karşılıklı çözümün tıkandığı durumlarda her zaman bir uzmanın yardımı almakta büyük yarar vardır.

    VAJİNİSMUS

    Vajinanın dış 1/3’lük kısmında bulunan kasların yineleyici bir şekilde veya sürekli olarak istemsiz kasılmasıdır- ki bu durum cinsel birleşmeyi olanaksız kılar-. Bu durumu göz kaslarımızın reflekslerine benzetebiliriz, nasıl ki dışarıdan gelen herhangi bir tehlike karşısında göz kaslarımız irademizden bağımsız olarak korunma refleksiyle göz kapaklarımızı aniden kapatır ve dışarıdan gelen yabancı bir etkenin göz ile temasını engeller , işte vaginismusta da bu tarz bir dinamik söz konusudur. Vaginal kaslar ile kişinin bedeni de senkronize olur ve penis girişini , bir tehlike , korku ya da acı duyulacak bir nesne olarak algılar ve ilişkiyi reddeder. Ülkemizde kadınlarda görülen yaygın cinsel işlev bozukluklarından biridir. Cinsellikle ve kızlık zarıyla ilgili yanlış bilgi sahibi olma ,  olumsuz cinsel tutumlar, dini inanış,bedenini gerçek anlamda tanımama, cinsel organlarına karşı iğrenme duygusu vajinismus nedenlerinden bazılarıdır. Uygulanan tedavi programı ile cinsel terapiye yanıt oldukça iyidir.

    ERKEN BOŞALMA

    İlk bakışta, erken boşalma çok acı veren bir sorun gibi görünmez, çünkü cinsel alışverişi veya orgazmik rahatlamayı engellemez. Buna rağmen, erkeklerin ve partnerlerinin en yaygın şikayetlerinden biridir. Şöyle tanımlanabilir:

    Denetimsiz boşalma (prematüre ejakulasyon) yineleyici bir biçimde, çok az bir uyarılmayla ve kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra ejakulasyonun ( boşalma )olmasıdır. Başka bir deyişle, birlikteliklerde, ilişkinin kalitesini bozan boşalmalar erken boşalmadır. Nedenleri psikolojik ya da organik olabilir. Öncelikle organik nedenler araştırılmalı, daha sonra psikolojik değerlendirmelere geçilmelidir. Genel olarak 0-7 dk. Arası gerçekleşen boşalmalar , denetimsiz boşalma olarak kabul edilmektedir.

    CİNSEL İSTEKSİZLİK

    Hiç şüphesiz, en sık rastlanan cinsel şikayet – her yaştan kadının – cinsel isteğinin olmaması yada az olmasıdır. Cinsel eylem, işlev ve yetinin yerinde olmasına rağmen, kişinin cinselliğe ve cinsel uyaranlara karşı ilgi ve isteğinin olmaması olarak tanımlanır. Sıklıkla duyduğumuz tipik yorumlardan biri “ bana göre bir daha seks yapmasam da sorun değil “ şeklindedir. Organik tarama sonucu  bedensel bir aksaklığın olmadığı saptandıktan sonra psikolojik değerlendirmeye geçilir. Kişinin cinsel işlev bozukluğunu çözmek için yapacağı ilk şey “cinsel sorunu” olduğunu kabullenmektir.

    Düşük cinsel istek sorunuyla gelen danışanların değerlendirmesi kapsamlı olmaktadır. Genel olarak kadının enerjisi, özsaygısı, beden imgesi, çekiciliğe dair duyguları ve stres düzeyi mevcut cinsel ortamın dikkate alınmasını gerektirir.

    Çiftler karşılıklı olarak konuşabilmeli, yargılayıcı- suçlayıcı olmaktan kaçınmalıdır. Cinsel problem bir kişiye bağlı olabilir ancak iki kişiyi etkiler, bu nedenden dolayı ortak bir sorun olarak ele alınmalıdır. Dolayısıyla, çiftlerin birlikte yardım almaları çözüme büyük katkı sağlayacaktır.

    SERTLEŞME SORUNLARI

    En yaygın ve sıkıntılı erkek cinsel şikayetlerinden biridir. Erektil işlev bozukluğu cinsel birleşmeyi sağlamak için gerekli sertleşmenin oluşmasında ya da sürdürülmesinde ortaya çıkan inatçı ve tekrarlayıcı yetersizlik olarak tanımlanabilir.

    Görülme sıklığı tanımlamaya (ereksiyon kusurunun oluşma sıklığına, oluşan sertliğin derecesine ya da olması beklenen sertliğin eksiklik düzeyine) göre değişir.  60 yaşın üzerindeki erkeklerin yaklaşık %50 sinin ereksiyonlarının kalitesi ve dayanıklılığı konusunda sorunları vardır. Çoğu erkekte 40’lı 50’li yaşlarda açığa çıkar. Ancak daha genç orta yaşlı erkeklerin tedavi arayışına girme olasılığı daha yüksektir. Yaşamının herhangi bir diliminde aynı güçlüğü belirli bir süre için yaşamış erkeklerin oranı %20’lere çıkmaktadır. Türkiye’de Cinsel Sağlık Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada ise erişkin erkek popülasyonunun %60’ında değişik düzeylerde (hafif, orta ve ağır) erektil işlev bozukluğu saptanmıştır. Bu oran ülkemizde yaklaşık 6,5 milyon erişkin erkeğin erektil işlev bozukluğu sorunu yaşadığını göstermektedir. Ne var ki bu bozukluğu yaşayan erkeklerin ancak %10’undan azı tedavi görmektedir.

    Sigara, şişmanlık ve hareketsizlik gibi yaşam tarzı faktörleri rahatsızlığın önemli faktörlerindendir.

    ORGAZM SORUNLARI (ANORGAZMİ)

    Tarih boyunca doğru orgazmın nasıl olduğuna ilgi duyulmuştur. Teknolojik gelişmeler orgazm sırasında beyinde meydana gelen değişikliklerin gözlemlenmesine olanak tanımaktadır.         

    Cinsel uyarılma yeterli olduğu halde, yineleyici ve sürekli bir biçimde orgazmın gecikmesi ya da hiç olmaması hali olarak tanımlanabilir.  Çok çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar kadına ait bir sorun olarak görülse de, çiftin yaşamını etkileyen bir sorun olduğundan, terapiye birlikte gelinmelidir.

    Tedavinin başlıca odak noktası, çiftlere hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde sorunu anlamalarına yardımcı olmaktır. Kadın için orgazm ne anlama geliyor? Peki ya partneri için? Kadının bedeni üzerinde sahiplik duygusu var mı? Başlıca tedavi odağı bu ve benzeri sorulardır.

    CİNSEL UYUMSUZLUK

    Cinsellik sadece fizyolojik bir olgu değildir. Çiftlerin ortak yaşamı  ve  iletişimlerindeki nitelik, birbirlerini nasıl gördükleri, ait oldukları kültürün farklılıkları, cinsellikte yaşanacak uyuma etki eder. Cinsellik hakkında bilinen yanlış inanışlar, önyargılar, kişinin yetiştirilme biçimi, korku ve kaygılar, utanma, isteklerinin ayıp karşılanacağı kaygısı eşler arasındaki uyumsuzluğa neden olan etmenler arasında sayılabilir.  Cinsel terapide verilen destekle, kişinin farkında olduğu ama konuşmaktan çekindiği konuların açıkça konuşulması ilişkinin iyileştirilmesinde büyük önem taşır. Henüz adını koyamadığı konularda ise farkındalık sağlanır.

    Burada en önemli konu çiftlere cinsellik konusunda bilgi verilmesi,  karşılıklı hazzın yaşamdaki öneminin anlatılmasıdır. 

  • Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    İnsan doğanın ürkütücü gücüyle baş edebilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek toplumları oluşturmuştur. İşte bu toplumları oluşturan en küçük ve önemli öğe ailedir.Uzun yıllar sürecek mutluluk ve beraberlik beklentisi ile kurulan evlilikler bazen zaman içinde yaralar alabiliyor. Başta kurulan hayaller kumdan kaleler gibi yerle bir oluyor. Çiftler girdikleri döngüden kurtulamayıp, çözümsüz kalabiliyorlar. Süreç ne yazık ki boşanma ile sonuçlanırken hem bireyler hem de varsa çocuklar olumsuz etkileniyorlar.

    Ailenin yaşamsal döngüsünde karşılaştığı sorunlarla baş etme yöntemi her ailenin kendisine özgüdür ve o ailenin kültürel düzeyini gösterir. Güven, sevgi, saygı, bağlılık, sadakat gibi özelliklerden biri ya da bir kaçının ihmal edildiği durumlarda sorunlar yaşanır.

    Evlilik sürecinde yaşanan şiddetli tartışmalar büyük anlaşmazlıklara dönüşüyorsa, eşler arasındaki iletişim durma noktasına gelmişse, evlilik içinde sürekli bir gerginlik ve tedirginlik yaşanıyorsa, yaşanan sürekli öfke ve kırgınlık nedeniyle cinsel açıdan bir yakınlık duyulmuyorsa, güven sorunu yaşanıyorsa, ortak paylaşımlar azaldıysa aile ve evlilik danışmanından destek alınması kaçınılmaz hale gelmiş demektir.

    Aile yaşamında değişiklikler ( iş değişikliği ya da taşınma ),kayıp, yas ve travmalar, ebeveynlik becerileri, alkol ve madde kullanımı, yeme bozuklukları, boşanma, iş stresi, ekonomik problemler, evlat edinme, üvey ebeveyn/ çocuk ilişkileri aile ve evlilik danışmanlığında destek verilen konular arasındadır.

    Evlilik danışmanlığında, çiftlere gereksindikleri doğru bakış açısı kazandırılarak iletişim becerileri ailenin yapısına uygun olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Üyeler hem bireysel hem de birlikte ele alınarak değerlendirilmektedir.

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır. Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

    MUTLU EVLİLİĞE GİDEN YOL

    Beraberce bir yaşam kurmayı planlamak, birbirini çok sevmek, gelecekle ilgili harika planlar yapmakla aynı evde yaşayıp gündelik hayatın rutin sorunlarıyla yüzleşmek  birbirinden çok farklı olgulardır. Yapılandırılmış ortamlarda beraber olan çiftler bazen evlilikte beklenmeyen sorunları yaşayabilmektedir.

    Evlilik öncesi danışmanlık, bireyleri evlilik, görev paylaşımı, ev bütçesinin idare edilmesi ve ebeveynlik konusunda doğru bilgilendirmeyi, evlilik öncesi ilişkilerine tarafsız bir gözle bakmayı, evlilik yaşantısına geçişi kolaylaştırmayı, ilişkide yakınlık, bağlılık ve güveni arttırmayı amaçlamaktadır.

    Evlilik, gerçek iletişimin, dostluğun, sevgi ve saygının sağlandığı durumlarda en güzel paylaşımların yaşandığı bir yaşam ortaklığıdır. Evlilik öncesi danışmanlıkta, çiftler beraberce seanslara gelerek bilmek istedikleri soruları sorarlar, korkularını dile getirirler. Her danışan ve her çift kendine özgü bir yapı olduğundan, o çiftin kişilik özelliklerine göre yapılandırmalar yapılmaktadır.

    AİLEDE İLETİŞİM SORUNLARI

    Çağımızın slogan sorusu: Evlenince sevgi biter mi? 

    Bu sorunun yanıtını bulmak için onlarca kitap yazılmış,yazılmakta, görsel yayın ve uzmanlarla söyleşiler halen yapılmaya devam etmektedir. Sevgiyi, saygıyı, ilgiyi canlı tutmak biraz çaba gerektiren ancak imkansız olmayan bir şeydir.

    Evlendikten sonra bazı çiftler, bir an gelir daha önce yaptıkları davranışları yapmamaya başlarlar. Aynı insanla uzun süre yaşamak  genelde, sıkıcı ve boğucu bir hava yaratabilir. Bazen aynı evin içinde sorun yok gibi gözükse de kişiler giderek duygusal anlamda birbirlerinden uzaklaşırlar.  Evliliği güçlü kılan, ruhsal, fiziksel, cinsel, kültürel uyumdur. Eşin kişisel özelliklerini olduğu gibi kabullenebilme ve saygı gösterebilme yeteneği, idealler, değerler, inaçlar ve amaçlar konusunda anlayış evliliğin temel unsurlarıdır.

    Evliliğin ilk yılları birbirini tanıma anlamında büyük önem taşır ve çatışmaların en yoğun olduğu dönemdir. Evlilik ve çift terapisinin amacı, güçlü ve her zaman canlı bir evlilik isteyen çiftlere kendilerine özel , uygun danışma programıyla destek olmaktır. 

    BEBEĞE HAZIRLIK

    Yaşamın bize sunduğu en keyifli durumlardan biri çocuk sahibi olmaktır. Ancak dünyada hiçbir canlının yavrusu, yeni doğan bir bebek kadar bakım ve korunmaya muhtaç değildir. Bu sürecin uzunluğu, yalnızlık duyguları, mesleki sorunlar, parasal sıkıntılar, aile içi geçimsizlikler, kendi aileleriyle yaşamış oldukları sorunlar doğacak çocuğa yansıyabilir. Çoğu ebeveyn , hamilelikle filizlenerek varolan bu karmaşık duyguların farkında olmayabilir. Görünürdeki tüm bu nedenlerden bağımsız olarak, anne-baba kişilik örüntülerinden  dolayı bir çocuğun doğumuna henüz kendilerini hazır hissetmeyebilirler . 

    Birçok hamile kadının yaşadığı, bedensel ve psikolojik değişiklikler, aynı zamanda yoğun bir kaygının oluşumuna da neden olur. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu dönemdeki psikolojik durum, bazı kadınlar için; mutluluk, olgunluk,  bazı kadınlar için; endişe, kaygılı bekleyiş, olarak yaşanabilir.

    – Bebeğin sağlığının nasıl olacağı ile ilgili kaygılar

    – Doğum korkusu         

    – Annenin hamilelikte ve sonrasında vücudunun bozulacağından korkması

    – İyi bir anne olma kaygısı- Eş ve diğer aile bireylerinden doğum öncesi ve sonrası  yeterli destek  görememe korkusu

    – Kadının eşi ile ilgili, anlaşamama veya eşinin nasıl bir baba olacağı konusunda kaygıları

    Hamilelikte en çok karşılaşılan sorunlardandır.  Bu kaygıların günlük yaşamı etkiler düzeye gelmesi durumunda bir uzmandan yardım alınması yarar sağlayacaktır.

    AİLE OLMAK

    Yaşamımızı sürdürürken rollerimiz de bize eşlik eder. Eş, yönetici, çalışan, anne – baba gibi. Çocuğun benlik kavramı, kendisi için önem taşıyan büyüklerin ona gösterdiği tutumların bir yansımasıdır. Dolayısıyla anne baba, çocuğun gelişimine rehber olabilmek için gerekli olan tüm denetimi elinde tutmalıdır. Ana- baba ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman ana-babadır. Bazı aileler çocuğun gereksinimi olan sınırları gereğinden fazla gevşek bırakırlar, bazıları ise gereğinden fazla sıkı. Her ailenin kendine özgü yapısı ve biricikliği nedeniyle bunun tam olarak nasıl olması gerektiği o ailenin yapısına göre belirlenebilir.

    Kendilerine ve çevrelerine uyum yapmış ana babaların çocukları kendilerine sağlanan destek ve önderlik sayesinde giderek benliklerini geliştirir, bütünleşir ve özerk varlıklar olarak yetişkin yaşama ulaşırlar.

    Anne-babalar çocuk yetiştirmek gibi çok önemli bir iş yaparken zaman zaman  kararsızlığa kapılabilir, çözüm yolu bulamayabilir, bir soruna karşı nasıl tepki vereceğini bilemeyebilir. Sorunların daha fazla kalıcı hale gelmesini önlemek amacıyla uzman desteği almak yerinde olacaktır.

    SAĞLIKLI  BOŞANMA SÜRECİ

    Hangi nedenle olursa olsun boşanma, eşler  ve varsa çocuk için sorun olmaktadır. Karşılıklı anlaşma ile olamayan boşanmalarda, boşanmayı istemeyen taraf bir boşluk hissetmekte, çoğu zaman derin depresyon durumları ortaya çıkmaktadır.

    Boşanmanın nedenleri çok çeşitlidir: eşlerin kıskançlığı, akrabalarla ilişkiler, geçim sıkıntısı, çocuk bakımı ve yetiştirilmesi, cinsel sorunlar, şiddet uygulanması, eşlerin evlilik dışı ilişkileri, madde bağımlılıkları, ruhsal ve bedensel rahatsızlıklar, göç, ilgisizlik gibi nedenleri sayabiliriz. Hatta boşanmaların bazıları diğer eşe ceza vermek anlamını bile taşıyabilmektedir.

    Boşanma sürecindeki kararsızlıklar, çevrenin boşanmaya vereceği tepki, çocukların etkilenme düzeyleri, kaygılar, boşandıktan sonraki yalnızlık endişesi, süregelen yaşam biçiminden çok farklı bir boyuta geçmek bireyleri karmaşık duygularla karşı karşıya bırakmaktadır. Aslında çiftlerin boşanmaya ne kadar hazır oldukları da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.

    Boşanma sürecinde yalnızca öncesi değil, boşanma sonrası da olumsuz duyguları onarma ve yaşadıklarıyla baş etme açısından önem taşımaktadır. Danışmanlık hizmeti, bu süreci anne –baba ve çocuk açısından en az zararla atlatmada destek sağlamaktadır.

    Bu nedenle bireyler  sağlıklı bir boşanma sürecini nasıl gerçekleştirebilecekleri, boşanma öncesi ve sonrasında etkili ve verimli ebeveynlik rollerini nasıl sürdürebilecekleri  konusunda  psikolojik destek almalıdır.  

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda çiftlerin birbirini duyması, anlaması sağlanır.Anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır.  Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

  • Çocuğumla Birlikte Uyumak

    Çocuğumla Birlikte Uyumak

    Çocuğuyla birlikte uyumak çoğu anne baba için büyük bir keyiftir, anne babalardan bazen şu cümleleri de duyarız “ onunla birlikte yattığımda onun kokusunu alıyorum, sıcaklığını hissediyorum bu beni çok iyi hissettiriyor “ çocuklar da çoğunlukla bu paylaşımlardan hoşlanırlar, anne babadan ayrılmak istemezler. Annelerin en çok ürettikleri bahanelerden biride “kışın üşümesinler, üstleri açılmasın” diye, diğer zamanlarda ise “gece yalnız yatınca korkuyor, bizimle yatmak istiyor, tek yattığında çok ağlıyor, ”  diye çocuklarını yanlarında yatırmakta, bu durum sonraki zamanlarda da devam etmektedir.  Belli bir yaştan sonra bunu sınırlamak ve anne ile çocuğun ayrışmasını sağlamak, çocuğun bireyselleşmesi ve ruh sağlığı açısından oldukça önemlidir. 

                         Nedenleri neler olabilir?

    Özellikle bebeklik döneminde anne-babalar ya yorgunluktan, ya özlemden, ya da artık pes ettiklerinden dolayı bebek uyumadığında yataklarına alırlar. Daha büyük çocukların anne-babalarının yanında yatma isteği tuvalet ihtiyacından, korktuklarından, güvende hissetme ihtiyaçlarından veya anne-babalarıyla yeterince beraber olamadıklarından kaynaklanıyor olabilir. Yalnız kalmak istememe, çeşitli yaşam olayları (deprem, kazalar, hastalık, boşanma vb.), korkular, anne babaların tutumları, uygun olmayan fiziksel koşullar (fazla ışık, gürültü) bu duruma yol açan diğer faktörlerdir. Anne baba ile yatma konusundaki ısrarın en önemli nedenlerinden biri “korku”dur. Çocuk korktuğunu söyleyerek yatağında yatmak istemeyebilir  ya da gece anne babasının yatağına gidebilir. Çocuklar bu dönemde bilmedikleri  birçok şeyden korkabilirler.  Bunların yansıması olarak korkulu rüyalar görebilirler. İzlediği bir filmden, haberlerden ya da duyduğu bir olaydan etkilenmiş  olabilir. Çocuk anne babası ile yattığında güvende olacağını düşünür ve bu konuda ısrarcı davranır. 

    Anne baba anlaşmazlığının yoğun olarak yaşandığı evlerde de çocuklar anne babalarının evi, dolayısıyla kendilerini terk edecekleri kaygısı ile onlarla birlikte yatmak isterler. Bazen yeni bir çocuğun aileye katılması, büyük çocuğun kıskanmasına yol açar ve çocuk kıskançlığını bastırmak için ana babayla yatmak ister. Çocukların yaşamlarında karşılaştıkları bir kardeşin doğması, taşınma, ebeveynin boşanması, ölümler, kreşe veya okula başlama gibi ciddi yaşam olayları çocuklarda kaygı yaratabilir. Çocuğun tek başına bu kaygıyla başa çıkabilmesi zordur, bu nedenle ebeveynlerine sığınır, bu gibi durumlar da çocuğun anne babasıyla yatmasına yol açar.    

            Çocuğun anne babayla birlikte yatmasının ne tür sakıncaları vardır?

                Anne ve baba ile beraber yatma, öncelikle  çocuğun özgüveninin ve bağımsızlığının gelişmesini engelliyor. Çocuğun kendi yatağında ve kendi odasında uyuması  bireysel gelişimleri için önemli bir adımdır ve buna izin verilmelidir. Çocuğun kendi odasında yatması kendisine dair bir özel alan hissini oluşturacak ve aileler bu şekilde senin kendine dair bir özel alanın var bizim yatak odamızda bizim özel alanımız diyerek çocuğa sahiplenme duygusu verebilirler,  ayrıca sınırlar konusunda önemli bir adım atılmış olur. Çocuk anne ile babanın kendinse dair bir özel alanı olduğunu böylelikle kabul etmeye başlar.  Çocuğun odasının ayrılmaması, hem çocuk hem de anne babanın yatış saatlerinde değişikliklere neden olacak,  ebeveynler ayrı odalarda yatmak durumunda kalabilecek, bu durum eşlerin cinsel yaşamlarını da olumsuz yönde etkileyecektir. Cinsel kimliği gelişmeye başlayan çocuklarında artık anne babalarıyla yatmaları sakıncalıdır. Erkek çocuğun anneyi sahiplenmesi ve aslında o benim eşim demeye çalışması, kız çocuğunun da babayı sahiplenip ben onunla yatmak istiyorum demesi görülmektedir. Bu süreçte beraber çocuğun anne ve baba ile beraber yatması sürdürüldüğünde anne ve babayı sahiplenme ondan uzaklaşamama da beraberinde görülecektir.

    Ebeveynlerin bu konuda sıklıkla  yaptığı hatalar

    Birçok anne baba çocuğun kendileriyle yatmasından hoşnut olabilirler, hatta bunun bir sorun olmadığını düşünenler bile vardır. Özellikle bu durumu boşanmış veya çalışan anne babalarda görünür. Her iki durumda da ebeveyn çocuklarına yeterince  zaman  ve ilgi göstermediklerini veya  birlikte kaliteli vakit geçiremediklerini  düşünerek bir çeşit suçluluk duygusuyla çocuklarını yanlarında yatırmakta ve bu şekilde farkında olmadan çocuğun bireyselleşmesini engellemektedirler. Boşanma durumunda özellikle anneler çocuğun kendini kötü hissetmemesi için kendileriyle yatmasına izin verirler, bu özünde anne için de rahatlatıcı olduğu için sorun olarak görmezler, bana ihtiyacı var diye düşünebilirler. Yine anne açısından da eşinin boşluğunu çocukla doldurmaya çalıştığı söylenebilir. Böyle durumlarda anne babanın bunu görebilmesi ve bu konuda önlem alması gerekmektedir, ancak içinde bulunulan duygusal durum gerçek bir değerlendirme yapmayı zorlaştırmaktadır. Böyle durumlarda bir uzmandan destek almak yararlı olacaktır.

    Çocuğun hastalandığı durumlarda da anneler çocuklarını yataklarına aldığı görülmektedir.  Normalde çocuk kendi yatağında yatarken hastalandığı bir durumda bu düzen bozulmakta ve çocuk bu durumu devam ettirmek istemektedir. Özellikle küçüklüğünden itibaren sık solunum  yolu enfeksiyonu geçiren, alerjisi olan veya başka bir sağlık sorunu olan  çocukların anneleri, çocuklarına bir şey olacak, hastalık tekrar edecek korkusuyla çocuklarını yanlarından ayırmamaktadır.  Bu durum çocuğun anneye bağımlı olmasına yol açmaktadır. Bireyselleşmesini engeller. Kendi odasında yatmaya başlamış bir çocuğu hastalandığı zaman ya da herhangi bir korkulu rüya sonrasında tekrar ebeveyn odasına geri almak ebeveynlerin sıklıkla yaptığı bir davranıştır. Bunun yerine  bir süreliğine yatağının yanında oturularak ve çocuk başı okşanıp rahatlatıldıktan sonra uyumasını sağlamak daha uygun olacaktır.

    Kaygılı, evhamlı ve aşırı koruyucu anne babaların çocuklarında, yalnız yatamama sorunu daha fazla görülmektedir.  Ayrıca bu çocuklar kreşe ve okula başlarken  zorluk  yaşamakta, ciddi ayrılma kaygısı yaşamaktadır.

    Eğer anne baba izin verirse ve çocuğuna gerekli alanı sağlarsa, her çocuk bir gün kendi yatağında, kendi odasında, kendi özelinde olmak isteyecektir. Çünkü çocuklar annelerine yapışık kalmak istedikleri kadar çok da bir aynan büyük, özgürleşmek ve bireyselleşmek için mücadele verirler. Buna fırsat tanımayan aşırı koruyu, baskıcı ebeveynler genelde ya çok pasif ve içine kapanık ya da çok asi çocuklarla karşı karşıya kalmak durumunda kalabilirler. Yapılması gereken şey, çocuğun yaşına uygun özgürlüklerini tanıyıp, ona alan vermek, ancak gerektiği yerlerde de sınır koyabilmek, kararlı ve istikrarlı olabilmektir.

  • Ebeveyn Tutum ve Davranışları

    Ebeveyn Tutum ve Davranışları

    ANNE BABALARIN TEMEL GÖREV VE SORUMLULUKLARI

    • Çocuklara doğru örnek olmak,

    • Çocukları korumak ve desteklemek,

    • Kuralları ve sınırları öğretmek,

    • Sürekli ve tutarlı bir anne babalık tutumu göstermek,

    • Hem kendi isteklerini hem de çocuğun isteklerini dikkate alan bir ilişki geliştirmek

    Anne Baba Tutumlarını Etkileyen Faktörler

    • Eğitim durumu

    • Anne babanın beklentileri

    • Toplumun değer yargıları

    • Anne ve baba olmaya hazır olma

    • Anne ve babanın kendi çocukluk deneyimleri

    • Anne ve baba arasındaki ilişki

    • Çocukların sayısı

    EBEVEYN TUTUMLARI;

    1-AŞIRI BASKICI-OTORİTER TUTUM

    • Anne baba tutumlarının aşırı baskıcı ve otoriter olduğu bir ailede;

    • Çocuğun ilgi ve ihtiyaçları dikkate alınmaz. Çocuğa söz hakkı tanınmaz.

    • Çocuğa nedenleri açıklanmayan kurallar koyulur, bu kurallara uymadığı takdirde ceza verilir.

    • Kurallara sorgulamadan uyması beklenir. Eleştiri ve aşağılama çok sık görülür.

    • Sürekli eleştiren, yargılayan, emir veren, gözdağı veren, suçlayan anne-babalardır.

    • “Çocuğumu eğitiyorum” mantığıyla şiddet uygulanabilir.
       

      OTORİTER VE BASKICI TUTUM ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Otoriter-baskıcı ana-baba tutumu ile büyüyen çocuklar, içine kapanık, çekingen, itaatkar olabileceği   gibi aşırı saldırgan ve zorba da olabilirler.

    • Değersizlik duygusu yaşar ve kendilerine saygı ve güven duymazlar.

    • Çocukta daima güçlü olma ve kendinden zayıfları ezme isteği vardır.

    • Çocuk alacağı ağır cezalardan kaçmak için yalan söyleyebilir.

    • Akademik başarılarının düşük olma ihtimali yüksektir.

       

      2-AŞIRI HOŞGÖRÜLÜ TUTUM

    • Anne baba tutumlarının aşırı hoşgörülü olduğu bir ailede;

    • Çocukların her istedikleri sorgulanmadan yerine getirilir.

    • Çocuğun her türlü davranışı hoşgörü ile karşılanır ve kabul edilir.

    • Birtakım kurallar belirlense de kurallara uyulmaz ya da hiç kural konulmaz. Aile içinde sınırlar çizilmez. (Eve geliş saati, uyku saati, oyun saati vb. konularda)

    • Anne babalar çocukların yanlış yaparak kendi kendilerine doğruya ulaşmaları gerektiği düşüncesiyle çocuğa müdahalede bulunmaz, öğretici yönlendirmelerde bulunmaz.

    • AŞIRI HOŞGÖRÜLÜ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Aşırı hoşgörülü anne baba tutumları ile büyüyen çocuklar, kendilerini denetlemekte zorluk yaşarlar. Bencil ve şımarık olurlar. Eleştiriye tahammülsüzdürler.

    • Toplumsal kuralları öğrenmekte güçlük çekerler.

    • Vurucu, kırıcı ve saldırgan davranışlar sergilerler.

    • Doyumsuzdurlar ve paylaşmayı bilmezler. Kuralsız olduklarından uyum sorunu yaşarlar.

    • Bu çocuklar, anne ve babalarına hükmeder ve onlara çok az saygı gösterirler..

    • 3-AŞIRI KORUYUCU ANNE BABA TUTUMU

    • Bu anlayış, anne babanın çocuğu aşırı koruması, gerektiğinden fazla kontrol etmesi anlamına gelir.

    • Böyle bir ailede, çocuğun başına herhangi bir şey gelir endişesi ile hiçbir iş ve sorumluluk verilmez, her şeyi anne baba tarafından yapılır.

    • Çocuklara hayat tecrübesi yaşama fırsatı tanınmaz.

    • AŞIRI KORUYUCU ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Özgüven duygusu gelişemez. Aşırı derecede ürkek ve çekingen kalırlar.

    • Kendi başına hiçbir şey yapamaz, yapacağına inanmaz. Karar vermekte zorlanırlar.

    • Anne – babaya bağımlı olur.  Çevresindeki insanlarla iletişim  kurmakta zorlanırlar.

    • Sorumluluk duygusu, bilinci gelişemez.

    • İçe dönük ya da saldırgan olur.

    • Davranış bozukluğu (tırnak yeme, kekemelik, alt ıslatma, okul fobisi, yalan, …vb.) görülür.

    • Çocuk, kendini gruba kabul ettirmek için zaman zaman toplumdışı ve isyankar davranışlara başvurabilir..

    • ÇİÇEĞİN SUYA İHTİYACI VARDIR AMA ÇOK SULARSANIZ ÖLÜR GİDER.

    • 4-TUTARSIZ  TUTUM (Dengesiz ve Kararsız Tutum )

    • Anne babanın çocukları ile ilişkilerinde görüş ayrılığında olması veya çocuğun aynı davranışlarına farklı zamanlarda, farklı tepkiler göstermesi ile ortaya çıkan anne baba tutumudur.

    • Çocuğun bir davranışı anne tarafından cezalandırılırken, baba tarafından normal karşılanabilir.

    • Tüm çocuklara eşit davranmama, eşit sorumluluklar vermeme, kız ve erkek çocuğa cinsiyetine göre farklı davranma görülebilir.

    • Çocuğun yaptığı bir davranış bazen çok sert, bir tepki alabilirken, bazen de çok olumlu karşılanabilmektedir.

    • TUTARSIZ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Dengesiz ve kararsız tutum ile büyüyen çocuklar, hangi davranışlarının uygun, hangilerinin uygunsuz olduğunu bilemezler. Davranışları ceza ve eleştiri almamaya yöneliktir.

    • Kendi görüş ve düşüncelerini açıklayamazlar.

    • Çocuk hangi davranışı, nerede, nasıl ve ne zaman yapacağı konusunda bocalar.

    • 5-MÜKEMMELLİYETÇİ TUTUM

    • Bu tutumu benimseyen anne babalar çocuklarını akademik, sosyal, sanatsal, sportif her alanda kusursuz olmasını beklerler.

    • Kendi  egolarını çocuklar üzerinden tatmin etmeye çalışırlar

    • Aile beklentilerini karşılaması için çocuk yoğun bir eğitim sürecine tabi tutar. Çocukta aşırı titizlik ve temizlik beklenir.

    • Çocuktan beklentiler yaşının ve kapasitesinin üzerindedir. Çocuk davranışlar yasaklanır, arkadaş seçimi de aileye aittir.

    • Anne baba çocuğuna karşı ilgi ve sevgilerini, çocuğun başarısı oranında gösterir.

    • Ne kadar başarı, o kadar sevgi.

    • MÜKEMMELİYETÇİ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Bu anlayışla yetiştirilen çocuk aşırı kaygı, stres, tedirginlik, hayal kırıklığı gibi duyguları yaşamaya başlar. “Tırnak yeme, kekemelik, alt ıslatma, yalan, …gibi” davranış sorunlarıyla kendini ifade eder.
      Kendilerine güvenleri yoktur. Yanlış yapmaktan korktukları için girişim düzeyleri oldukça düşüktür.

    • Bu çocuklar, kendi doğal içgüdüleri ve kurallar arasına sıkışıp kaldıklarından, sürekli bir iç çatışma içindedir.

    • Fikirleri genellikle çok katıdır.

    • Her işte üstün olmak ister ve bunu başaramadığı noktada hayal kırıklığına uğrar. Çalışmayı tamamen bırakabilir ve aşağılık duygusu gelişir.

    • 6-GÜVEN VERİCİ ve DESTEKLEYİCİ TUTUM

    • Çocuğun yaşına ve gelişim özelliklerine uygun kurallar belirlenir. En önemlisi de bu kurallar çocukla birlikte belirlenir.

    • Anne baba ve çocuklar arası ilişkiler, sevgi dolu, saygılı ve güven vericidir.

    • Çocuklar ayrı bir birey olarak kabul edilir ve yaşına, durumuna uygun seçenekler sunarlar.

    • Anne baba davranışları ile çocuğa uygun birer modeldir. Anne ve babanın birbirlerine ve çocuklarına karşı tutum ve duyguları açık ve nettir.

    • Aile içinde güven ve şeffaflık vardır. Aileyi ilgilendiren kararlar birlikte alınır. Çocukların fikir ve düşünceleri dinlenir ve dikkate alınır.

    • Kuralların mantıklı açıklaması yapılır ve kurallar içselleştirilir,  sorumluluk duygusu ve problem çözme becerisi gelişir.

    • ANNE BABALARA ÖNERİLER

    • Çocuğunuzun davranışlarına kesin sınırlar koyun ve kesinlikle uyulması gereken kuralları belirleyin.

    • Çocuğunuza belli bir tutum belirleyip, istikrarlı davranmaya çalışın.

    • Çok özel günlerde ve durumlarda sınırlamalarda ve kurallarda geçici esneklikler gösterilebilir.

    • Çocuklarınıza sevgi ve ilginizi; bazı görev ve sorumlulukları eşit paylaştırmaya özen gösterin.

    • Çocuğunuzun haklarına, özgürlüğüne saygı duyun ve ona belli sorumluluklar verin. Bir taraftan da bunlara sınır koyun.

    • Çocuğunuzun başarılarını övün fakat aşırıya kaçmayın.

    • Merakını gidermek için yeterli kapasiteye sahip olduğu konusunda çocuğu teşvik edin.

    • Çocuğunuzun eğitiminde öyle bir çizgide durun ki çocuğunuz hem her an sizi yanında hissederek destek bulsun, hem de sizi hiç görmeyerek kendini özgür hissetsin.

    • Çocuğunuzun gelişimine göre yerine getirilmesi gereken davranışların çocuğunuz tarafından gerçekleştirilmesine izin verin.

    • BİR ÖYKÜ

      İyi niyetli ve yardımsever bir arkadaşımla bir gün doğada gezinirken kozasından çıkmaya çalışan bir kelebek gördük. Kelebek kozanın lifleri arasından sıyrılmaya çalışmaktaydı. Yardımsever arkadaşım hemen kelebeğin imdadına koştu. Dikkatlice kozanın liflerini sıyırdı, kozayı araladı ve kelebeğin çabalamadan kozadan çıkmasını sağladı. Ancak kelebek kozadan kolaylıkla çıktıysa da biraz çırpındı ve uçamadı. Yardımsever arkadaşımın göz ardı ettiği gerçek şuydu: kanatlar ancak kozadan çıkma çabalarıyla güçlenir ve uçuşa hazırlanır. Kelebek kendini kurtarma çabalarıyla aslında kaslarını geliştirmekte, kendini ayakta tutacak, güçlü kılacak, uçmaya hazırlayacak hareketleri çabalarıyla öğrenmekteydi. Yardımsever arkadaşım işini kolaylaştıracak kelebeğin güçlenmesine engel olmuştu.   Kelebek hiçbir zaman özgürlüğünü tanımadı, hiçbir zaman gerçekten yaşamadı.

    • Bu da zamanla çocukta bazı iç çatışmalara, huzursuzluklara dolayısı ile tutarsız bir yapının oluşumuna sebep olur.

    • Çocuk, ileriki yaşamında ilişkilerinde güvensiz, alıngan ve şüpheci bir yetişkin olur.