Etiket: Tek

  • Deneyimsel Oyun Terapisi

    Deneyimsel Oyun Terapisi

    Cocuklar duygularini büyükler gibi anlatamadiklari gibi duygulari hakkında büyükler gibi konuşamazlar da.Bu nedenlerle cocuklarin kendilerini doğal yollarla disa vurmalarini sağlayabilmek için devreye oyun terapisi giriyor.

    Oyun terapisi 3-12 yas arasi çocuklarda daha cok etkilidir. Cocuk ve terapistin beraber oynadigi bir odada terapist cocugun bilinçaltındaki yasadigi sorunlari cocugun oyun dilini yorumlayarak bulur ve cocugun yasadigi sorunlari saglikli bir bicimde disa vurmasina yardimci olur.

    Terapist davranisa yönelmez altinda yatan nedenleri anlamaya yönelik tutumlar sergiler bu da çocukta duygusal,sosyal,bedensel zihin birlikteliğinde saglikli oluşumu yeniden düzenler.

    Oyun Terapisinin Faydali Oldugu Problemler

    • Bosanma sonrasi adaptasyon zorluklari

    • Kardeş kıskançlığı

    • Travma ve istismar(fiziksel,duygusal,cinsel)

    • Kaygilar ve Korkular(fobiler,tikler)

    • Uyku bozukluğu

    • Konuşma bozukluğu ve seçici konusmamazlik(sessizlik)

    • Sosyal problem

    • Siddete şahit olma

    • Baglanma sorunlari

    • Duygu durum bozuklugu

    • Ailevi yaşantıdaki değişiklikler(olum,tasinma vb.)

    • Evlatlik alinma

    • Okula adaptasyon sorunlari

    • Ders calisma ve okuma problemleri

    Yardimci Olduğu Alanlar

    • Tepkisel bağlanma bozukluğu(çocuk esirgemeden gelen sorunlar herkesin kucagina gitme vb.)

    • Dikkat/Hiperaktivite bozukluğu

    • Otizm(spektrum)

    Ortak Calisma Alanlari

    • Ogrenme bozukluklari

     

     Oyun Terapisinin Faydalari

    • Çocukların zihinsel ve sosyal becerilerini geliştirir, duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini sağlar.

    • Cocuklarin kendine güven duygulari gelirken, işbirliği yapmayı,sorumluluk almayi,işbirliği yapmayı öğrenirler.

    • Cocuklar bu sayede duygularini tanimlamayi ve duygulariyla basa cikmayi,korkularıyla mücadele etmeyi ve problemlerine cozum bulmayi öğrenirler.

     Oyun Terapisinin Suresi

           Oyun Terapisinin suresi cocugun yasadigi travmatik olaylarin boyutuna ve verdiği reaksiyonlara  gore degisim gosterir.En önemli faktör çocuğun gelişimsel olarak hangi dönemde olduğu ve bir travma söz konusuysa bunu hangi yasta yasadigidir.

           Yaşanılan olaylardan sonra terapiye ne kadar erken başlanırsa terapi o kadar çabuk sonuç veriyor ve süreç de bir o kadar kisa suruyor.

  • Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    İnsanların hayatlarına devam etmek için birtakım temel ihtiyaçları vardır; bunlardan bazıları barınma, uyku, dinlenme ve tabii ki yemek. Yemek ihtiyacı birincil ihtiyaç olmasının dışında sosyal varlık olan insanların sosyalleşmesinin de bir yoludur. Planlarınızın çok büyük bir kısmı yemek üzerinedir. Bunun ötesinde yemek insanların duygularına da eşlik eden bir alışkanlıktır. Mutlu olunca yersiniz, coşkulu hissedince yersiniz, stresli anlarımızda yersiniz, moraliniz bozuk olunca yersiniz. Kişisel farklıları bir kenara bıraktığınızda göreceksiniz ki yemek birçok insanın en büyük ortak noktası ve bu ortak nokta bazen bir zevk, bir ihtiyaç, bir sosyal aktivite olmaktan çıkıp bir probleme dönüşebiliyor. Problemin ortaya çıkma şekli ise: duygusal yeme.

    Nedir?

    Duygusal yeme, negatif duygulara karşılık gelişen bir yeme bozukluğudur. Bu davranışlarda en sık görülen durum normalden daha fazla yemek ya da besin çeşitlerini farklı seçmek; daha tatlı, daha tuzlu veya daha yağlı yiyecekleri tercih etmek gibi. Yapılan araştırmalara göre duygusal yeme özellikle yoğun kaygı, stres, depresyon, öfke gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde görüldüğü, yalnızken gerçekleştiği öne sürülmüştür. Ayrıca bu durum yetersizlik hissiyle ve benlik saygısının düşük olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Yani bu durumda yemek yemek bir amaç olmaktan çıkıp bir araç haline dönüşüyor. Hayatta yaşanan olumsuzluklar yeme alışkanlıklarını büyük ölçüde etkiliyor. Olumsuz duyguların kişide yarattığı boşluk hissi yalnızlıkla baş etmeyi güçleştiriyor. Kişi bu boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışıyor. Ama duygusal açlık ne yazık ki yiyeceklerle giderilemiyor. Üstüne üstlük alınan fazla kaloriler de bir noktadan sonra sağlığınızı tehdit etmeye başlayabiliyor.

    Ne değildir?

    Öncelikle duygusal açlığı fiziksel açlıktan neyin ayırdığını bilmeniz gerekiyor. Duygusal açlık belirli durumlarda ortaya çıkar ve fiziksel açlıktan farklı olarak midenizin bir anda kazınmaya başladığını hissedersiniz. Düşünmeden, bulduğunuz her şeyi yemeye başlarsınız. Sağlıklı besinler sizi doyurmuyormuş gibi gelir ve abur cubur gibi besinlere yönelirsiniz.  Duygusal açlıkta bedeniniz için daha sağlıklı olan, oturarak ve çatal bıçakla yenen yiyecekler yerine üzerine hiç düşünmeden, ayakta, bir önce midenize ulaşacak ve yerken sizi uğraştırmayacak yiyecekleri bulur ve onları yersiniz. 

    Fiziksel açlıkta ne yiyeceğiniz üzerine düşünür, ona göre bir yemek hazırlarsınız. Kontrol sizdedir. Ancak duygusal açlıkta yedikleriniz üzerindeki kontrol duygunuzu kaybedersiniz. Yiyecekleri “iyi yiyecekler “ve “kötü yiyecekler” olarak etiketlemeye başlarsınız ve sürekli kalori hesabı yaparsınız.

    Yemek bitince içinizi bir suçluluk duygusu kaplar, hâlbuki bir problem olmadığı zaman insan yemek yediği için kendini kötü hissetmez. Kendinizi sürekli eleştirirsiniz. Duygusal açlığı fiziksel açlıktan ayıran en önemli şey bu suçluluk duygusu diyebiliriz.

    Çözüm Yolları

    Duygusal yeme sizin duygularınız üzerinden gerçekleşen bir süreç ve kendinizi fark etmeye başladığınızda kurtulabileceğiniz bir durum. Öncelikli olarak yapmanız gereken şey duygusal yeme probleminiz olduğunu kabul etmek. Bir şeyler yolunda değil, bu düşünceyi fark edip kabul ettikten sonra hangi durumlarda bunu yaptığınızı, sizi yemeye neyin ittiğini anlamız gerekiyor. Bu noktada bir profesyonelden yardım almayı da ihmal etmemek gerekiyor çünkü tek başınıza olmanız gereken bir süreç değil, desteğe ihtiyaç duymanız da çok normal. Duygusal yemeden sağlıklı yemeye geçiş tabii ki kolay olmayacak fakat bu mümkün. 

    • Duygusal yemenin tetiklendiği anları keşfetmek ve bu tetikleyicilerle baş etme yolları geliştirmek.

    • Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek.

    • Farkındalıkle yeme (mindful eating) yöntemini benimsemek.

    • Duygusal yemeye sebep olan durumu yani kökeni keşfetmek ve tüm bu çözüm yollarının stratejik ve doğru bir şekilde uygulanabilmesi için psikolojik destek almak.

                      Farkındalıkla Yeme

                      İsminden de belli olacağını gibi yediklerinizin farkında olmak anlamına geliyor. Farkındalıkla yemek için öncelikle açlık sinyalinizi iyi okumanız gerekiyor. Vücudunuzun gerçek açlığının, yani fiziksel açlığı bilmek ve doyduğunuz zamanı ayırt etmek iki önemli başlangıç noktası. Bu iki nokta yardımı ile ne zaman ne kadar yemeniz gerektiğini belirleyebilirsiniz.

    • Duygusal yemeye başlamadan önce rahatlamak için biraz zaman yaratın: Yemeklere koşmak yerine bir süre içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Ayaklarınızın altındaki zemini, oturduğunuz koltuğu hissedebilir, yemeklerin kokusunu içinize çekebilir, görünüşlerini inceleyebilirsiniz.

    • Belirli bir başlangıcı ve bitişi olan bir rutin belirleyin. Tüketici duygusal yeme ”dürtüsel” ve ””dikkatsizce” dir (mindless). Ayakta durarak mutfak tezgahında yiyor olabilirsiniz. ”Yeme” deneyimini daha keyifli, daha kontrollu ve daha bilinçli yapmak için bilinçli bir şekilde kendinize yemek için güzel bir yer hazırlayın, mümkünse bu yeri görsel olarak güzelleştirin.

    • Anda kalabilmek için rutini değiştirmek: Anda kalabilmek, zihnimizin başka şeylere kaymasını engellemek için oturduğumuz sandalyeyi değiştirebilir, bardağı kullanmadığımız diğer elimizde tutabiliriz.

    • En keyif verecek yiyecekleri özenle seçmek: Seçtiğimiz yemekler genel olarak bizi en çok rahatlatacak olanlar değil, evde hazır bulunan yiyeceklerdir. Duygusal yemeye gösterdiğimiz dikkatin artması ile bizi en çok rahatlatacak en çok zevki verecek yiyeceklere yönelebiliriz.

    • Pişman etme potansiyeli fazla yiyeceklerden kaçınmak: Farkındalıkla yemenin amacı genel iyilik halimizi arttırmasıdır. Bu yüzden karnımızı ağrıtma ve şekerimizi aniden yükseltme ihtimali yüksek yiyecekleri seçmemek yerinde olacaktır.

    • Nicelikten ziyade niteliğe önem vermek: Yemeğin bizi rahatlatması ne kadar yediğimizle değil, yemekten ne kadar zevk aldığımızla ilişkilidir. Örneğin, küçük bir parça çok lezzetli ve kaliteli bir çikolatadan aldığımız tatmin, kalitesiz koca bir paket şekerden aldığımız tatminden çok daha fazladır.

    • Yeme deneyimine odaklanmak: Zihnimiz bu an yaptığımız aktiviteden ziyade başka şeylerle meşgul olmaya meyillidir, bu da kendimizi dağınık hissetmemize sebep olur. Yemek yerken yemeye odaklanarak hem daha fazla zevk alırız hem de zihnimize dinlenmesi için fırsat veririz. Yiyeceği direkt yutmadan önce koklayın. Ağzınıza aldığınız yiyeceğin tadını hissedin. Yavaşça çiğneyin ve iyice çiğnedikten sonra yutun.

  • Doğru Eş Seçimi

    Doğru Eş Seçimi

    İnsanın hayatında eş seçimi çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü insanlar hayatlarının yarısını hatta bazen yarısında fazlasını evli geçirmektedir. Eş seçimi de bu evliliği olumlu ve olumsuz yönde etkileyen çok önemli bir faktördür. Eş seçimi birçok yönden karmaşık bir durum olabilir.     

        İlişkilerde eş seçiminin doğru olabilmesi için kişilerin ilişkiye karşı gerçekçi beklentiler içinde olmaları gereklidir. Her zaman tam uyumlu çiftlerin birbirlerini bulması mümkün olmasa bile en azından çiftlerin ortak ilgi alanlarına sahip olmaları ilişkinin sürdürülebilirliğini olumlu yönde etkilemektedir. Araştırmalara göre insanlardan potansiyel bir partnerde en önemli nitelikleri listelemeleri istendiğinde, nezaket, fiziksel çekicilik, heyecan verici bir kişilik ve kazanç potansiyeli listenin başında yer alır. Fakat bir ilişki içinde bulunduğunuzda, bunlar dışında başka şeyler daha önemli hale gelir. Yapılan diğer araştırmalarda,  ilişkilerde sıcaklık ve sadakat ideallerini yerine getirenlerin ilişkilerinden daha memnun olduklarını bulunmuştur. Diğer yandan fiziksel çekicilik, heyecan, maddi olanakların elverişliliği genel memnuniyetle daha az ilişkilidir.

        İlişkilerde bir diğer aranan özellik ise çiftler arasındaki benzerliktir. Araştırmalar, özellikle benzer tutum, zevkler ve değerler paylaşan insanların birbirlerine daha fazla ilgi duyduğunu ve daha mutlu olduğunu göstermektedir. Benzer ilgi alanları ve zevkleri olan eşlerin evlilikten de doyum alma olasılıkları daha yüksek ve boşanma olasılığı daha düşüktür. Uzun süreli bir ilişki için eş seçiminde bir diğer önemli özellik ise sorumluluk sahibi olmaktır. Sorumluluk sahibi olan kişiler, kurallara uyma eğiliminde oldukları ve daha iyi organize oldukları için bu özelliklerini ilişkilerinde yansıtırlar bu da kişilerin daha güvenilir olmasını sağlamaktadır. Sonuncu ama en önemli özelliğe baktığımızda ise duygusal stabilitedir. Birisi ile birlikte yaşamayı zorlaştıran özelliklere bakıldığında, karamsarlık, endişeli olma hali ve öfke en önemlileridir. Duygularını yönetmekte zorluk yaşayan kişilerin diğerleri ile olumsuz ve tartışmalı etkileşime girme olasılıkları çok daha yüksektir. Ayrıca bu kişiler, daha kıskanç ve daha az bağışlayıcı olma eğilimindedirler. Bu da ilişkinin gidişatını olumsuz yönde etkilemektedir.

        Sonuç olarak ilişkilerde önemli olan dengeli bir ilişki kurabilmektir. Eşlerin birbirlerinin özelliklerini bilmeleri ve karşılıklı beklentilerini konuşmaları gerekir. İlişkilerde yaşanan anlaşmazlıklardan kaçınmak yerine, çiftlerin konular üzerinde konuşarak, birbirlerinin hatalarını kabul edip uzlaşmalı bir tutum içinde olmaları ilişkinin daha sağlıklı ilerlemesini sağlayacaktır.

  • Vitiligo’da immunoterapi ile kesin tedavi

    Vitiligo bilindiği üzere otoimmün bir hastalıktır. Yani nedeni tam olarak bilinmeyenler olarak hitap edilen bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırısı ile geliştiği bilinen cilt pigmentlerinin kaybı ile gelişen bir hastalıktır.

    Artık tüm otoimmün hastalıklardan eskisi gibi korkmamız gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü hepsini immunoterapi ile tedavi edebiliyoruz.

    Vitiligoyu da öyle. Peki nasıl? Bu makalemde sizlere bu tedavinin nasıl temeller üzerinde şekillendiğini anlatacağım.

    Vitiligo tedavisinde immunoterapi bağışıklık system tedavisidir. Bir hastada vitiligo ortaya çıktı ise mutlaka bir altta yatan bir bağışıklık sistem problem veya problemleri mevcuttur. Tedaviye başlamadan önce bu altta yatan vitiligonun mimarı olan bu problemleri tek tek bulup çıkarmak immünoterapistin temel görevidir. Bunları yapabilmek için önce hasta ile oturulur ve uzun uzu konuşulup iyi bir hastalık öyküsünün yanı sıra tüm gerçek öyküsü ve aile genetiği yani soygeçmişi araştırılır.

    Bundan sonra ayrıntılı fizik muayene ve mutlaka Tiroid Doppler USG ile tiroid bezinin ayrıntılı muayenesi yapılmalıdır.

    Fizik muayenede hastanın vücut ısısı çok önemlidir. Hastanın metabolizma hızını , tiroid bezinin çalışıp çalışmadığını bazal vücut ısısından anlayabiliriz.

    Ayrıca pulseoksimetre ile oksijen düzeyi ölçümlenmesi de çok önemlidir. Hastanın var olan oksijen düşüklüğü bir çok öntanıyı kuvvetlendirir.

    Nabızın ölçümü veya aritminin varlığı da yine bu hastalarda çok önemli bulgulardır.

    Fizik incelemede tüm sistemler çok ayrıntılı incelenir. En önemli sistemlerin başında tabii k imide barsak sistemi ve idrar yolları gelmektedir.

    Ayakların muayenesinin önemi büyüktür. Tırnak değişiklikleri tek tek not edilir.

    YAPILMASI ZORUNLU TESTLER:

    Öncelikle ençok etkilenen organlar tiroid bezi, pankreas, karaciğer aksı taranır. Barsak flora analizi mutlaka tüm bağışıklık sistem sorunu için başvuran hastalara yapılması zorunlu testtir.

    Beslenmenin kişiye özel düzenlenmesi de zorunludur.

    Hastanın gluten , laktoz , fruktoz gibi gıdalara karşı intoleransının olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.

    TEDAVİ:

    Bazı immün gıdalar vitilligoyu tetiklemektir.

    Ayrıca beslenme bozuklukluklarının varlığı da vitiligo hastalığının ortaya çıkmasında çok önemlidir.

    Biz biliyoruz ki barsak florası ve vitamin emilimleri tüm otoimmün romatizmal hastalıklarda bozulmuştur. Bu bozuklukların tek tek tespiti ve düzeltilmeleri gerekmektedir.

    Genellikle barsak florasında gördüğümüz temel bozukluk candida ve benzeri mantar fırsatçı enfeksiyonunun artışıdır.

    Barsak aerob ve anaerob florada da çeşitli bozukluklar izlenmektedir.

    Bu hastaların genel öykülerine baktığımızda çoğunun çocukluğunda veya hayatlarının bir döneminde aşırı boğaz enfeksiyonları geçirdiklerini , bir çoğunun buyüzden bademciklerini bile aldırmak zorunda kaldığını , kendisinde veya ailesinde astım öyküsü olduğunu ve çok yoğun antibiotik kullanımına maruz kaldıklarını öğreniriz.

    Bu dramatik öykü sonucu barsak floralarının etkilenmemiş olması düşünülemez.

    Dolayısıyla barsak flora analiz raporları incelendiğinde de tamamen vitiligo hastalığına neden yakalanmış olduğu aşağı yukarı tüm detayları ile önünüze serilir.

    Hastalarda bulunan vitamin eksiklik düzeylerinin tespitleri , yaş kilo , cinsiyet gibi faktörler göz önüne alınarak tedavi edilmeleri gerekmektedir. Biz immunoterapistlerin vitamin seviye range’Ier standart aralıklar ile uyumlu değildir.

    Çünkü biz otoimmün hastaları veya immune yetmezlikli hastaları tedavi etmekteyiz . Bu nedenle labaratuar standart rangelerini kullanamayız.

    Hastaların tedavilerinde en önemli prensip hasta uyumunun sağlanmasıdır. Çünkü bu pahalı ve meşakatli bir tedavidir.

    Hasta uyum göstermeyecek ise hiç başlamamalıdır. En az 2- 6 ay sürecek bir süreçte düzenli tedavisini almalıdır. Bu tedavi 1 yıla kadar uzayabilmektedir.

    Beslenmesini düzene sokmalıdır. Asla sigara tüketmemelidir. Aşırı alkol tüketiminden kaçınılmalıdır.

    Mümkünse hiç tüketmemelidir.

    Hastalarda şeker tatlı unlu mamüller mutlaka kesilmelidir. Bu ortak önerimizdir. Bunun dışındaki önerilerimiz kişiye özel yapılan testlerin doğrultusunda olmaktadır.

    Egzersiz hayatımıza sokmamız gereken en önemli unsurdur. Yoga plates gibi egzersizleri tüm vitiligo hastalarına önemekteyim.

    Sebze ve meyvenin bol yenmesi önemlidir.

    Bol su içimi mineral alımı açısından tercih edilir.

    Hastalarda tedaviye yanıt 2 ayda başlamaktadır. Altta yatan immünite yani bağışıklık sorunları çok ağır ise tedavinin hızını etkilemez sadece süresini uzatır. Yani hastanın vitiligo lekeleri iyileşir ancak kalıcı tedavi açısından biz immunoterapiyi uzatırız çünkü bağışıklığı tam olarak düzeltemez isek hastalık geri gelebilir veya başka bir bağışıklık system hastalığı ile hasta sorun yaşayabilir.

    Biliyoruz ki vitiligo hastalarında genellikle beraberlerinde bir otoimmün hastalık daha vardır.

    Örneğin; vitiligo+hashimato tiroidit en bilinen birlikteliktir. Vitiligo + MS (multipl skleroz) vitiligo + iltihaplı romatizmalar veya sedef gibi ……

    Yapılan immunoterapinin en güzel yanı vitiligo iyileşir iken diğer otoimmün hastalıkların da iyileşmesidir. Çünkü immünoterapi bağışıklığımızı tedavi eder.

    Bağışıklığımızın bozulması sonucu oluşmuş olan ne gibi hastalıklar varsa tümü düzelme yoluna girecektir……

  • Gerçek Kendilik ve Kendilik Kapasiteleri

    Gerçek Kendilik ve Kendilik Kapasiteleri

    Winnicott’un ünlü cümlesinde “Saklanmak bir eğlencedir ancak hiç bulunamamak felakettir.”(akt: Chabert, 2008) derken; Winnicott bize çocuğun potansiyel alanında oynadığı oyuna eşlik edecek olan annenin yeterince ve yerinde müdahalelerini ve esasında tüm bu oyunların çocuğun belki de kendi içinde saklı olan ve çeşitli oyunlarla ebeveyninin bulup ortaya çıkarmasında ve bu iki özne arasındaki etkileşimin çocuk için uygun bir rezonansı sağlaması ve çocukta henüz oluşmakta olan ancak ortaya çıkarılmamış olan gerçek kendiliğinin gelişimi ve karakter oluşumu hususundaki etkileşim süreçleri ile ilgili olarak da yol gösteriyor olabilir.

    Masterson’un çalışmaları bağlamında Freud’un yapısal modelinde “ich” olarak belirttiği İngilizceye “ego” olarak tercüme edilmiş olan ancak Almancada “ben” anlamına gelen kelimenin ego’dan daha geniş bir içeriğe sahip olduğunu; “ben”’in ego ve kendiliğin paralel ve birbirlerini destekleyen potansiyellerini gerçekleştirerek ben’i ve ben işlevlerini oluşturduklarını iddia eder. Buna mukabil Jung’un tanımladığı kendilik başlangıçtan beri varolan ilkel imge(primordial image) veya arketip kişinin biriciklik, bütünlük ve azami arzulara olan gereksinimini vurgular. Burada Jung’un kendilik tanımın daha doğrudur (Masterson, 1988).

    Ancak Freud “karakter” oluşumunun doğası hakkında çok az şey yazmıştır. O genel olarak semptom oluşumu ve nevrotik çatışma ile ilgileniyordu. Yapısal kuramın temel yapısı olan zihinsel aygıtın üç bölümlü organizasyonu, istikrarlı, tutarlı ve işlevsel bir kendilik kimliğinin veya kendilik yapısının varlığını önceden kabul etmektedir; psikopatolojik durumlarda bu yapının üzerine kendilerini klinik olarak semptomlar, ketlenmeler ve psikonevrozlar şeklinde gösteren bir dizi nevrotik savunma ve çatışma biner.  Dolayısıyla yapısal kuramın egosu veya “ben”i, tam (sağlam) ve işlevsel bir kendilik temeli üzerine kurulmuştur (Klein, 1989, s.30).

    Kişilik bozukluklarının gelişiminin anlaşılması böyle bir yapıyı kabul etmez veya böyle bir yapıya dayanmaz. Nitekim, nesne ilişkileri ve kendilik kuramcıları için kişilik bozukluklarının merkezinde yatan sorunu tanımlayan şey istikrarlı, tutarlı, ayrı ve bireyleşmiş bir kendilik oluşturmadaki başarısızlıktır (Klein, 1989, s.31).

    Erikson (1968) kendilik egosunun ikili ayrılmaz doğasını şu şekilde belirtmiştir: “Kimlik oluşumunun bir kendilik tutumu, bir de ego tutumuna sahip olduğu söylenebilinir. Kendilik kimliği denilebilecek şey, bir grup role başarılı bir şekilde yeniden dahil edilen ve aynı zamanda sosyal kabullenilmeyi de güvence altına alan, geçici bir şekilde çapraşık (ikincil) kendiliklerin deneyimleri sonucu ortaya çıkar. Merkezi psikososyal ışığında egonun sentezleme gücünü tartışırken, ego kimliğinden bahsedebilirsiniz. Aynı şekilde kişinin kendiliği rol tasarımlarının bütünleştirilmesinin tartışma konusu olduğu yerde kendilik kimliğinden bahsedilebilinir (akt.; Masterson, 1985, s. 32).

    1. Erikson, (1968) kendilik egosunun ikili ve ayrılmaz doğasından bahsetmektedir.Ego kimliği,merkezi psikososyal işlevinin ışığında egonun sentez gücüne işaret eder.Kendilik kimliği, bireyin kendi rol imgelerinin bütünleşmesidir. Maddedekitek biçimlilikve zamandaki süreklilik gibi kendisini algılamaya yöneldiğinde ego kimliğinden çok kendilik kimliğindenbahsetmektedir (akt.; Masterson, 1985, s.33).

    Masterson tarafından 1985’te yayınlanan “The Real Self”  “Gerçek Kendilik” Masterson yaklaşımının ana yürütücü unsurlarına en temel dayanaklarından birini eklemesi ve bu konuyla ilgili olarak da geniş bir açılım sağlanmasına yol açmıştır. Bu noktada  Masterson’ın üzerinde hassasiyetle durduğu gelişimsel süreçlerde ego etrafındaki meselelerden kendilikle ilgili meselelere kaydığı görüldü. Burada egoyu dışlamayan ve ancak egonun işlevselliğine yol gösterecek olan ve ego ile başat bir süreçte beraber ilerleyecek kendilik süreçlerinden bahsetmekteydi.

    Benzer şekilde Winnicott’ın sahte kendiliği tüm sosyal-kendilik etkileşim biçimlerini kapsarken, Masterson’ın sahte kendiliği ebeveyn-çocuk arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Öyle ki çocuk kendiliğini oluştururken kendi ihtiyaçları yerine ebeveynlerinin ihtiyaçlarını koyuyordu. Bu durumda bakım veren ile bebek arasındaki uyumun bozulduğu, ihmal ve istismar yüzünden hasar görmüş çocuğun hakiki-kendiliği, artık ilişkinin müzakere edileceği etkin bir platform olarak deneyimlenmez. Bunun yerine, çocuk, öteki ile ilişkiye geçebilmek için gerekli işleyiş tarzları olarak içselleştirilmiş, sahte kendilik savunmacı nesne ilişkileri birimlerine dayanmaya başlar. Aslında bu sahte kendilik yapılanmalarının yaratılması tüm kendilik bozukluklarında vardır ancak her bozukluğun içselleştirilmiş nesne ilişkileri birimlerinin temsili içerikleri farklıdır, her bozukluk kendine özgü bakım veren/çocuk ilişkisi modlarının sonuçlarını yansıtır. Çocuğun ileride nasıl bir kendilik bozukluğu deneyimleyeceği, bu bağlanma modellerinin içselleştirilmesi yanında çocuğun doğuştan getirdiği mizacı ile hayatın getirdiklerine bağlıdır (Klein, 1989, s. 31).

    Nesne ilişkileri kuramcıları genel olarak kendiliğin olgun nesne tasarımı ve libidinal nesne sürekliliğine doğru ilerlerken nesneden ayrılma ve nesneye olgun şekilde bağlanma yolları üzerine odaklandılar. Kendilik kuramcıları kendiliğin olgun kendilik-nesnesi ilişkileri ve libidinal kendilik sürekliliğine doğru ilerlerken ne şekilde bireyleştiği ve özerk hale geldiği üzerine odaklandılar. Gelişimsel nesne ilişkileri noktasından bakıldığında bu perspektiflerin aynı madalyonun iki yüzü olduğu görülür  (Klein 1989).

    Mahler’in klinik katkısının merkezinde libidinal nesne sürekliliğine doğru ilerleyen çocuğun gelişmesinin incelenmesi olmasına rağmen, Kohut’un klinik katkısının merkezinde olan konu libidinal kendilik sürekliliğine doğru ilerleyen bireyin gelişmesinin incelenmesiydi. Madalyonun diğer yüzüne ilk bakan Kohut’tu ve bu şekilde dikkatleri nesneye sevgi ve nefret duyma kapasitesinden uzaklaştırarak kendiliğin öz-düzenleyici, özerk işlev ve kapasitelerinin gelişmesine çevirdi  (Klein, 1989).

    Duyguları idare etmek ve kendini yatıştırma sanatı, temel bir hayat becerisidir. Psikanalitik düşünürler bunu en önemli psişik araçlardan biri olarak görürler, Teoriye göre, duygusal açıdan sağlıklı bebekler; bakıcılarının kendilerini yatıştırma tarzlarını kendilerine aynen uygulamayı öğrenir ve beynin duygusal iniş çıkışlarından daha az zarar görürler (Kohut, 2004, s,107). Kohut’un ilgisi birincil olarak kendini sakinleştirme, kendini kabul etme, kendini etkinleştirme, kendini ortaya koyma, yaratıcılık ve öz saygı düzenlemesi kapasitelerinin kökenleri ve evrimi üzerine odaklanmıştır. Daha genel bir ifade ile açıklanırsa, kendilik psikolojisi zaman içerisinde ve değişen duygusal değerliklere rağmen istikrarlı, öngörülebilir, özerk ve sürekli kalan kendilik deneyiminin tümü, yani libidinal kendilik sürekliliğinin elde edilmesi üzerine odaklanmaktadır  (Klein, 1989, s.32).

    Masterson’un bir bireyin tüm kimliğini incelerken işaret ettiği “gerçek kendilik” kavramı olgun ayrılma, bağlanma, bireyleşme ve özerklik becerilerini, yani kendiliğin başkaları ile birlikte ve tek başına yaşadığı deneyimi, ve bu becerilerin genel kişilik yapısının içine entegrasyonunu içeren sağlıklı bir kişilik gelişimi ve yapısına işaret eder.

    Zaman zaman  Masterson’un “gerçek kendiliği” Winnicott’un “hakiki kendilik” kavramı ile aynıymış gibi bir yanılgıya düşülmüştür ama aslında gerçek kendilik kavramı hem klinik incelemelerde hem de tedavi müdahalelerinde klinik olarak daha geniş şekilde uygulanabilmektedir. Winnicott’un “hakiki kendilik” kavramı, bireyin kendi bireyleştirici ihtiyaçları, istekleri ve fiillerini diğerlerinin, yani genel olarak diğer insanların ve toplumun ihtiyaçları, istekleri ve fiillerinden ayrı şekilde tanıması ve onlara doğru ağırlığı vermesinden ibaret olan öznel deneyimi ifade etmektedir. Masterson’un gerçek kendiliği ise bu kavramı, libidinal nesne ve kendilik sürekliliğine giden yolda yerine getirilmesi ve öğrenilmesi gereken spesifik gelişimsel görevleri belirleyen entegre bir kuramın içine yerleştirmektedir. Bu kapsamlı modelde gerçek kendilik veya sağlıklı kişilik temeli, sağlıklı ve gerçeklik-temelli bir ego yapısı ile kurduğu ittifak aracılığıyla dünyayla ilişki kurar. Klinik olarak birey başkaları ile birlikte veya tek başına yaşadığı kendilik deneyiminde bir süreklilik, istikrar ve mütekabiliyet duygusu hisseder; başkalarına bağlılığı olgundur ve rahat şekilde öz düzenleme yapar  (Klein, 1989).

    Bu noktada kendik kapasitelerinin açılımını sağlamak ve bu her bir maddenin Masterson yaklaşımında gerçek kendiliğin gelişimindeki elzem katkılarını aşağıda biraz daha detaylandırmak faydalı olacaktır. Kendilik aşağıdaki evreleri geçip bütüne ve özerkliğe ulaşmakta, hayati kapasiteler ya da kendilik fonksiyonlarının tümünü elde eder.

    1. Duygulanımın Kendiliğindenliği ve Duygulanım Canlılığı: Duygulanımı derin bir şekilde, canlı, coşkulu, kuvvetli, heyecanlı ve spontan bir şekilde hissedebilmek için gerekli kapasite.   

    2. Kendilik Antitesi: Ebeveynlerinin ortaya çıkmaya başlayan kendiliği kabul ve desteği ile güçlenen erken dönem deneyimleri sonucu algının; kendiliğin uygun otorite ve irade tecrübelerine ve bu nesneleri edinmek için gerekli çevresel bağı elde etme hakkını kazanmış olduğuna ikna olur. Kendiliğin tüm varlığı ile ortaya çıkabilme iradesini edinmesidir.

    3. Kendilik Aktivasyonu ve Kendilik Onamı ve Desteği:  Kişinin kendine has özgün bireyleşme arzularını saptayıp tanımlamak ve bunları gerçek hayatta ifade etmek üzere özerk girişimlerde bulunmak, desteklemek, saldırıya maruz kaldıklarında savunabilmek için bağımsız, inisiyatif ve onama gücünü kullanabilme kapasitesi. Bu onay, yeterli kendilik saygısını sağlamak için bir araçtır.

    4. Kendilik Aktivasyonunun Kabulü ve Kendine Güvenin Sağlanması: Kişinin kendiliğinin duygulanımsal(afektif) bir durum ve/veya çevresel mesele ya da etkileşimlerin her ikisinde de olumlu ve uyumlu bir tavırla başa çıktığını tanımlayıp kabul etmesi. Bu kabul, uygun kendine güvenin, bağımsız bir şekilde harekete geçebilmesi için itici bir güçtür.

    5.  Kendilik Yetkinliği Kapasitesi; ‘Ortaya çıkan kendilik’ desteği ve ebeveynin kabulüne bağlı erken yetkinlik deneyimlerinden çıkarak bu algı, bu nesneleri elde etmek için gerekli olan çevresel girdilerin yanı sıra haz ve hakimiyet deneyimlerini ayırmada kendiliğin yetkinlik kazanmasını sağlar. Bu algı, sınır durum ve şizoid hastalarda ciddi derecede yetersizdir ve narsisistik kendilik bozukluklarında patolojik olarak oluşmuştur.

    6. Kendiliği Etkinleştirmenin Onamı ve Kendilik Saygınlığının Devamlılığı; Terimin her iki anlamında birey kendiliğinin, kendilik halini saptaması ve kabul etmesi, bir duygulanımsal durumun, çevresel bir sorunun veya görevin uyum sağlamış olumlu bir tavır içerisinde üstesinden gelmesidir.

    7. Üzücü Duygulanımların Rahatlatılması; Kapasitenin özerk bir şekilde düzenlenmesi, üzüntülü duygulanımların yatıştırılması, sınırlandırılması ve en aza indirgemesi anlamına gelir.

    8. Kendiliğin Sürekliliği: Etkili bir üst düzey tanzim (supraordinate) sayesinde belirli bir tecrübenin öznesi olarak “ben” in zaman içerisinde deneyimini sürdürdüğü ve bir başka deneyime ait “ben” ile özdeşleşebildiğinin betimlenmesi ve kabulüdür.

    9. Adanmışlık Kapasitesi (bağlılık): Kendiliğin, bir nesne ya da bir ilişkiye adanması ve bütün engellere rağmen hedefe ulaşmakta ısrar etmesi, ve amaca erişme yöneliminden vazgeçmemesi.

    1. Yaratıcılık Kapasitesi: Eski bilindik kalıpların yeni, özgün ve farklı kalıplarla değiştirilmesinde kendiliğin kullanılması

    2. İçtenlik Kapasitesi: Yakın bir ilişki içerisinde, ilişkinin bitmesi ya da terk edilmek konusunda minimum kaygı hissederek kendiliğin tam olarak ifade edebilmesi.

    3. Özerklik Kapasitesi; Terk edilme ya da yutulmaya ilişkin minimum korkuyla birlikte duygulanım ve kendilik saygınlığını özgür ve otonom bir şekilde düzenlemek için özerklik kapasitesi.

    Gerçek kendilikteki bozukluklar kendilerini olgun ayrılma ve olgun bireyleşme ile ilgili bu işlevlerin ve becerilerin yerine getirilmesinde karşılaşılan zorluklar olarak göstereceklerdir. Birey yakınlık, empati ve paylaşma ile ilgili sorunlardan şikayet edecektir (veya bu alanlarda yaşadığı zorlukların farkında olmayabilir). Diğer yandan bireyde kendi bireyleşmiş düşünceleri, duyguları ve isteklerini kabul etme ve doğru şekilde ortaya koymada zorluklar tezahür edecektir. Kendiliğinden yapılan hareket veya davranışlar ve kendini yatıştırma becerisi çoğunlukla eksik olacaktır (Klein, 1989).

    Masterson, 1990 yılında Self Magazine’de yayınladığı makalesinde şöyle demiştir: İnsanlar sahte kendiliklerinin baskısı altında yanılsamalı bir başa çıkmayı benimserler ve gerçek kendiliğin yerine kullanırlar. Diğerlerine bağımlı olurlar ve değersizlik hislerini dindirmek için sürekli onlardan içsel bir güvenlik temin etmeye çalışırlar (Masterson, 1990).

  • Aneroksiya Nevrozu

    Aneroksiya Nevrozu

    Yeme bozukluklarının genel olarak batı ülkelerinde görüldüğüne inanılmakla birlikte, son yıllarda yapılan araştırmalar diğer toplumlarda da yaygın olarak görülen ve sıklıkla giderek artan bozukluklar olduğunu göstermiştir. Aneroksiya nevrozu ülkemizde de son yıllarda en çok araştırılan konu haline gelmiştir. Bu nevroz daha çok kadınlarda görülmektedir. Ergen ve genç kadınlardaki yaygınlığı %1-4 arasındadır. Sosyokültürel yapı olarak orta ve üst sınıf grupta yaygın olarak görülmesini ifade edilmesi fakat bu durumun giderek farklılaşması tartışma konusudur. İnce beden yapısının idealleştirilmesi batı toplumlarında aneroksiya nevrozunun gelişmesine öncülük eden olası temel etkenlerden biri olarak görülmektedir. Batı toplumlarında sık olduğuna dair var olan inanış, kadının cinsiyet rolü, fiziksel görünüme verilen önem, zayıf olmanın ideal bir beden imgesi olarak sunulması, toplumsal başarı elde etmede kadınsı özelliklerin ve cinsel çekiciliğin bir araç haline gelmesi, insan bedeninin bir meta haline dönüşmesi ve yabancılaşma gibi değişkenlerle ilişkili görülmektedir.(Kuğu ve ark. 2002)

        Aneroksiya nevrozunda beden algısında bozukluk olduğu yaygın kabul gören bir görüştür. Bazı yazarlar beden algısı bozukluğunun patognomonik olmadığını ileri sürerken, bazı yazarlar ise temel belirleyici olduğunu, beden algısında bozukluk aracılığıyla eşik altı olguların da tanınabileceğini öne sürmüşlerdir.(Kuruoğlu ve Arıkan 1995).

    Tedavi nasıl olmalıdır?

    a)Bilişsel ve Davranışçı Terapi:

    Bireysel terapide (BDT), kişinin problem yaratan otomatik düşüncelerine odaklanılmaktadır. Örneğin, yersem çok kilo alırım. Kilo alırsam; beğenilmem, onaylanmam gibi düşünceler kişinin altta yatan değersizlik düşüncelerinden ipuçları taşımaktadır. Bu nedenle BDT öncelikle bu düşüncelerin yerine sağlıklı olanları koymayı amaçlar. Kişinin değersiz olmadığı, kilo verdiğinde insanların onu daha fazla onaylamayacağı konusunda farkındalık kazandırmak önemlidir. Eğer bu düşünceler “zayıf olmamla insanların beni sevmesi arasında bir bağlantı yok” gibi düşüncelere dönüşürse, kişi yemek yeme davranışını kısıtlamak zorunda kalmayacaktır. Bu da yeme davranışını otomatik olarak değiştirmek demektir. Bu süreçte kişinin tedavisini destekleyecek çevresel etmenler (iş yerindeki arkadaşları, ailesi) de kullanılabilmektedir. Hastane tedavisi ve BDT’nin birlikte uygulandığı bir çalışmada anoreksiya belirtilerinin azaldığı ve bu azalmanın 1 yıl daha devam ettiği bulunmuştur.

    b)Aile Terapisi

    Kişinin yeme davranışı ve kendiyle ilgili bir bozukluktan bahsediyoruz. Öyleyse bu süreçte ailenin rolü nedir? Yapılan çalışmalar anoreksiya nervozalı kişilerin aile içi ilişkilerinde problemler olduğunu ortaya koymaktadır. Belki de bu yüzden ergenlikte en çok karşılaşılan durumlardan bir ailevi problemlerdir.

  • Severim de Söylemem

    Severim de Söylemem

    Kızımı, voleybol antrenmanından alırken bir süreden beri,  bir şey fark ettim. Çocuğunu bekleyen babalar ve anneler o kadar ciddi ve ağır başlı bekliyor ki anlatamam. Çocuk antrenmandan çıkıyor, tek kelime yok, ya da “sınırlı sorumlu yapı kooperatifi” kıvamında bir iki sözcük… hadi arabaya ve sonra da eve.  E tabii çocuk ciddi bir iş yapıyor canım..!! Onlar da bu ciddiyete uygun davranıyor.

    Aynı anne babalar Pazartesi işe gidecek olan babalar. Hiç merak etmeyin çünkü işe gittiklerinde de ciddiyetlerini koruyacaklar. Yüz mümkün olduğunca asık,  ciddi, az konuşan…vs vs.

    “Levent Bey nerden biliyorsunuz .. belki adam tek başına çalışıyor, ya da ekibi falan yok”. Hem konuşmasın canım … !!

    Sesinin rengine hayran olduğum Mazhar Alanson ‘ un eski bir şarkısı vardır. Der ki “… sen beni tanımazsın, severim de söylemem …”.

    Anne babalar da bu şarkıyı mı dinlemiş nedir….

    Taa ilkokul sıralarından hatırlayın öğretmeninizin nelerin altını kırmız kalem ile çizdiğini. Hatırladınız mı… yanlış yaptıklarınız kırmızı kalem ile çizilirdi.  Peki ya güzel ve doğru yaptıklarınız..? “Onları da yeşil kalemle çizerlerdi” … yok böyle bir şey ne yazık ki. Kimse doruların altını, üstünü, veya herhangi bir tarafını çizmedi.

    Bu düşünce yapısı okul sıralarında kalmadı, bizimle birlikte büyüdü, bizi takip etti.

    Çocuğumuzu takip ettik, yanlış yaptığında “amannnn….” dedik, kızdık, uyardık. Güzel yaptığında da ya birey demedik ya da bir küçük bir aferin dedik. Fakat emin olun ki “aferin” lerin sayısı “aman” ların sayısından az oldu.

    Az iletişim kuruldu çocuklarla. Ya da yanlış yollara sapıldı. “E canım geçen yaz Avrupa’ya gönderdik…”, “Ne istediyse aldık”, “Valla kendime bir şey almıyorum hep çocuklara”…… cümleler bir yerden tanıdık geliyor mu?

    Tabii bunları yapabiliyorsanız yapın. Bununla birlikte çocuğunuzu yüreklendirmeyi, cesaretlendirmeyi, takdir etmeyi ve kısaca ona değer verdiğinizi de belli edin ki yaptığınız yaklaşım dolu dolu bir yaklaşım olsun.

    Eğer çocuğunuz çocukluktan çıkıp sırasıyla ergenlik, yetişkinlik ve olgunluk dönemlerini yaşarken, anne veya baba olarak, arkadaşınız, sırdaşınız, dostunuz olsun istiyorsanız yapmanız ve göstermeniz gereken ilk davranış;

    Hem sevin hem de sevdiğiniz söyleyin, takdir ettiğinizi, değer verdiğinizi belli edin.

    Mazhar Alanson’unki sadece güzel bir şarkı. Dinleyin ancak bir hayat dersi olarak benimsemeyin. Hem de hiç…!

  • Sessiz tiroidit, gebelik tiroiditi , subakut tiroidit nedir? Tedavisi takibi nasıl olmalıdır? Farkları nelerdir?

    Tiroiditler denildiginde akilimiza tiroid bezi iltihaplari gelir ki bunlar cok cesitlidir. Cok az bir kismi mikroplara bagli olarak iltihapli gelisir ve bunlara akut tiroiditletdenir. Biz bu makalede bu tiroiditlerden bahsetmeyecegiz. Bizim asil irdelyecegimiz subakut tiroiditler, sessiz tiroiditler ve gebelikte ve sonrasinda gelisen mikropsuz iltihabi tiroiditlerdir. Bunlarin nasilgelistigi, niye gelistigi, nasil tedavi edilmeleri gerektigi, ne kadar takip edilmeleri gerektigi ve nasil bir yaklasimla ayirici tanilarinin yapilmasi gerektigi her zaman biz hekimletin en buyuk sorunlarindan olmustur. Dolayisiyla da hastalar genellikle yanlis tani konarakyanlis takip ve tedavi almislardir. Cogu kalici hipotiroidi zaddedilmis veya Graves hastasi zannedilmis ve cok agresif tirod tedavilerine maruz birakilmislar ve sonucta omur boyu ilac mahkumu olmuslardir. Halbuki buhastaliklarin tumubuyuk oranda gecicidir. Evet yanlis duymadiniz …. Bu hastaliklarin hemen tumu gecicidir. Tamamen atlatabiliriz. Asla kalici bir zehirli veya tembel guatr durumu yoktur. Hersey en gec alti ay icinde gecer. Ancak dogru tani konur ve tedavi edilirse bu durum boyle olur maalesef….
    Demek ki hastaligi basta tanimlamak cok onemlidir. Aslinda uc hastalik da birbirine cok benzer.. Immun temellidir. Subakut tiroiditte oncesinde viral bir enfeksiyon gecirmis olma ihtimalimiz yuksektir. Boyun on bolgemizde tirod bezimizin oldugu bolgede siddetli bir hassasiyet ve agri ile baslar. Usume titreme kirginlik ates hafifce yapar. Sedimentasyon ve crp yuksekligi ile seyreder. Tiroid otoantikorlari negatiftir. Ilk ay tirotoksikoz dedigimiz zehirli tiroidit fazidir sonra hafifce hipotroidi ve / veya otiroid fazina kayar… Ve sedimentassyon crp normale doner. Bu donemde tedavi olarak sadece nonsteroid antiinflamatuar ajanlar, cok zorda kalinirsa steroidlerden faydalanir hekimler… Asla tiroid hormonu veya antitiroid ilaclar vermezler!!!!! Bunlar cok zarar verebilir cunku tirod bezine… Carpinti ve periferik etkileri duzenlemek icin betablokerler faydali olur bu hastalarda…..
    Sessiz tiroidit bir daha farklidir. Otoantikorlar negatif veya pozitif de olabilir . Genellikle pozitiflesir. Daha uzun surer. 1-6 ay surenilir. Bazen hipo fazinda cok dusuk L- tiroksin ihtiyaci bir kac ay olabilir ama genellikle olmaz … Bu hasta grubunda steroid genellikle gerekmez. Tiroid sintigrafisi tirotoksikoz yani zehirli fazda tani koymak icin bicilmis kaftandir… Doppler Usg de yardimci olur. Ancak bezin uptakelerinin azaldigini gormek kesin tani koydurur. Tirotoksik faz genelde bir- iki aydan uzun surmez. Ve antitiroid ajan asla kullanilmaz, bu kalici tiroidhasarina yolacabilir. Iyot mutlaka kesilir. Iyotsuz tuz onerilir.
    Tiroid fonksiyon testleri 2-4 haftada bir takip edilir.
    Gebelik tiroiditi ise sessiz tiroiditin genelik sonrasi ucuncu- dorduncu ayinda gorulen formudur. Gelisimi aynidir ve geri donusumludur. Yeterki dogru tani konsun.
    Ancak laktasyon yani sut verme donemi iyot kesilmez cunku bebegin seka gelisimi ve tiroid bezi acisindan iyot cok onemlidir ve annenin iyot ihtiyaci cok artmistir. ( yaklasik ikibucuk kat) bu nedenle iyotsuz diet vermeyiz. Sadece takip, nonsteroid antienflamatuarlar, gerekirse betablokerler verilebilinir.
    VITAMiNLERIN ROLU
    Her immun olayda oldugu gibi vitamin eksiklikliklerinin de bu tip olaylarda tetikleyici rolu oldugu dusunulmustur. Sessiz tiroiditlerde selenyum ve cinko takviyesi koenzim Q 10 ve c vitamini takviyesinin tedavi surecini hizlandirdigi gozlenmistir. D vitamini eksikligi varsa duzeltilmelidir. Ayni sekilde b12 folat eksikligi duzeltilmelidir.
    Sessiz tiroiditlerde kesinlikle ailesel yatkinlik soz konusudur.
    Yapilan USG de meydana gelen heterojen alan zemininde gercek noduller gelecek yillarda gelisebilir. Bu nedenle bu hastalar hastaligi atlattiktan sonra iki uc yilda bir USG kontrolune girmelidir.

  • Çocuklarda ve Yetişkinlerde Bağlanma

    Çocuklarda ve Yetişkinlerde Bağlanma

    Kişiler arası çekim ve ilişkilerin dinamiği konusunda ortaya atılan teorilerden biri olan bağlanma teorisi, anneye veya rahatlatıcı bir başka figüre bağlanmanın, çocuğun yaşamını sürdürmesinde önemli bir işlevi olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşımdaki sosyal psikologlara göre (Bowlby, Ainsworth, vb.), bazı kişilerle sıcak-yakın ilişki ihtiyacı, insan doğasının temel bir boyutudur. Zira, hem insanda gözlenen bağlanma ihtiyacı, yeni doğmuş çocuğu çevresel tehlikelerden korumaya yönelik biyolojik ve sosyal bir süreçtir.

    BAĞLANMA NEDİR ?

    Psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.

    ÇOCUKLARDA BAĞLANMA

    Bağlanma, çocuk ile annesi, babası veya bakan kişi arasında oluşan olumlu, sağlıklı ve güçlü duygusal bağ kurulması anlamı taşımaktadır.

    ÇOCUKLARDA BAĞLANMA TARZLARI

    Güvenli Bağlanma: Çocuk anneyi bir güven temeli olarak kabullenmekte, anneden ayrılıp bir yabancı ile yalnız kaldıktan sonra teselli edilebilmekte, anneye yapışma gereksinimi az olmakta, yalnız bırakıldıktan sonra annesi girdiğinde annesini olumlu karşılamakta ve annesini net bir şekilde yabancıya tercih etmektedir.

    Güvensiz/Kaçınmacı Bağlanma: Çocuk annesi ile temas kurmaktan kaçınmakta, özellikle anne odadan çıkıp tekrar geldiğinde ondan uzak durmakta, annenin temas kurma çabalarına karşı direnç göstermekle birlikte bir temas arayışı içinde görülmektedir. Süreç boyunca anneye de yabancıya da aynı şekilde davranmaktadır.

    Güvensiz/Dirençli Bağlanma: Çocuk anneden ayrıldığında çok şiddetli huysuzlanmakta ve anne geri döndüğünde çocuğu rahatlatma çabaları başarısız olmaktadır. Çocuğun farklı zamanlarda hem temas aradığı hem de temastan kaçındığı gözlenmiştir. Çocuk annesi ayrılıp geri döndükten sonra kızgınlık ve şiddet davranışları gösterebilmekte, yabancıdan gelen temas ya da rahatlama çabalarına direnç göstermektedir.

    Güvensiz/Dağınık Bağlanma: Çocuk şaşırmış, endişeli, dikkatsiz davranışlar göstermekte, güçlü bir yakınlık arayışının hemen ardından güçlü bir sakınma davranışı gösterebilmektedir. Annesine doğru giderken başka yönlere bakabilmekte, bağlantılı olmayan duygusal dışavurumlar gösterebilmektedir.

    Bağlanma durumlarını yaratan tek bir sebep yoktur; ailenin davranışları, çocuğun özellikleri, aile ve kültür etkili olur.

    YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA

    Bağlanma Kuramı’na göre, çocuk bebeklikten itibaren annesi ile yaşadığı deneyimleri ve onunla geliştirdiği ilişkisini ilerleyen yaşlarda her türle yakın ilişkisinde model olarak kullanır; kişinin benlik modeli ile başkaları modeli bu sayede gelişir. Benlik modeli, kişinin ne ölçüde kendini sevgiye layık, değerli bir birey olarak gördüğüdür.

    Başkaları modeli ise kişinin diğer insanları ne ölçüde güvenilir, ilgi ve sevgi sunmaya hazır bireyler olarak algıladığıdır. Bebekliklerinde annelerine her ihtiyaç duyduklarında gecikmeden annelerinden ilgi gören ve bu sayede güvenli bağlanan bireyler, olumlu birer benlik ve başkaları modeli geliştirirler. Duygu ve düşüncelerini başkalarına açmaktan, ihtiyaçlarını ifade etmekten çekinmezler, kolaylıkla yakın ilişkiler kurabilirler. Öte yandan, bireylerin benlik ve başkaları modellerinden birisinin ya da heri ikisinin birden olumsuz olması mümkündür.

    YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA TİPLERİ

    Güvenli bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, hem kendilerin hem de başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yakın ilişkilere değer verirler, bu tür ilişkileri başlatmakta ve sürdürmekte başarılıdırlar. Ancak bu ilişkiler sırasında kişisel özerkliklerini yitirmemeyi de başarırlar.

    Kayıtsız bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Bağımsızlıklarına düşkündürler, kimse ile kolay kolay yakın ilişki geliştirmezler. Başkalarına duydukları gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini reddederler.

    Saplantılı bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler kendileri hakkında olumsuz, başkaları hakkında olumlu düşünme ve hissetme eğilimindedirler. Başkalarının onayını kazanmak bu kişiler için çok önemlidir. Başkalarını zihinlerinde idealize ederler. Yakın ilişkilerinde karşı tarafa çok bağımlıdırlar ve duygularını abartılı bir biçimde ifade ederler.

    Korkulu/kaygılı bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip olanlar, hem benlik hem de başkaları modeli olumsuz olan bireylerdir. Kendilerine de başkalarına da güvenmezler.

    BAĞLANMA KURAMI VE BİR ARAŞTIRMA

    Bağlanma süreciyle ilgili çalışmalar John Bowlby’nin (1960) Tavistock Kliniğinde,tanıdığı ve sevdiği kişilerden ayrılmak zorunda kalan küçük çocukların kişilik gelişimi üzerinde bu durumun etkilerini incelemesiyle başlamıştır.

    Bowlby’nin Bağlanma Kuramı:

    Bowlby kuramını, birincil bakıcısından (caregiver) çeşitli zaman aralıkları boyunca ayrılan bebeklerin davranışlarını gözleyerek oluşturmaya başlamıştır. Bebek, anneden ayrılığa bir dizi duygusal tepki göstermektedir.Dolayısıyla Bağlanma Kuramı, bebek-anne arasında kurulan duygusal zincirin fonksiyonlarıyla ilgilidir ve bağlanma kuramı temel olarak bu zincirin, çocuğun benlik kavramının oluşumu ve sosyal dünya hakkındaki görüşlerinin gelişimi üzerindeki etkilerine odaklanmıştır.

    Buna göre bebeğin bağlanma davranışları amaçları doğrulayan bir davranışsal sistemle kontrol edilmektedir. Bu sistemde, onu koruyan ve gözeten bir yetişkine (çoğunlukla anneye) yakınlığını sürdürmeye dair bir “amaçlar seti” yer alır ve çocuğun güvende olması ile hayatta kalmasını destekleyen biyolojik bir fonksiyon taşır.

    Dolayısıyla, biyolojik temelli bağlanma sistemi, yaşam döngüsü boyunca koruma ve gözetmenin evrimsel bir fonksiyonunu yerine getirir. Bowlby’nin “Bağlanma” isimli ilk kitabında, doğal ayıklanma süreciyle herkesin bir bağlanma davranış sistemiyle donatılmış olduğu ve bağlanma sisteminin kaygı, korku, hastalık ve yorgunluk koşulları altında etkinleşmeye özellikle eğilim gösterdiği vurgulanır. Gerçekten böylesi durumlarda insan yavrusunun onu anne-babasına yakın tutan bir mekanizmaya gereksinimi vardır.

    Bowlby (1982) bunları bakıcıya yakınlığı destekleyen ve sürdüren sinyal ve durumlar adını vermiştir.(Akt. Crain, 1992).

    Buna göre insanoğlunun uzun süreli çaresizliği nedeniyle gelişiyor gibi görünen bağlanma sistemi, üç temel duygusal tepki ile kendini göstermektedir.

    1.SİNYAL

    Açık sinyallerden birincisi bebeğin “ağlamasıdır”. Ağlamanın yanı sıra bebek, anneyi aramaya başlar ve başkalarının yatıştırma çabalarını “protesto” eder.

    2.SİNYAL

    İkinci sinyal edilgen bir tavır takınma ve açık bir mutsuzluğu işaret eden “keder“ havasına bürünmedir.

    3.SİNYAL

    Üçüncü tepki, Bowlby’e göre sadece insanlarda görülen “bağlanmanın çözülmesi”dir (detachment) ve anne geri geldiğinde aktif ve görünürde savunmacı bir görmezden gelme ve anneden kaçmayı içerir.

    Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir.

    Birinci bağlanma Evresinde (Doğumdan 3 aya kadar)

    Bebekler herkese benzer nitelikte tepkiler verirler. İnsan seslerini dinlemekten, insan yüzlerine bakmaktan hoşlanırlar. Bowlby, diğer görsel uyarıcılar yerine insan yüzünün bu etkisini en güçlü bağlanma davranışlarından biri olan “sosyal gülücüğü” ortaya çıkaran genetik bir yanlılık olarak değerlendirmiştir. Bowlby’e göre gülme ağlanmayı destekler çünkü bu bakıcıyla yakınlığı sürdürür. Gerçekten gülmenin kendisi sevme ve gözetme etkileşimini destekleyen bir nitelik taşır.

    İkinci BağlanmaEvresinde (3-6 Ay),

    Bebeğin sosyal tepkileri seçici olmaya başlar ve tanıdıkları kişiler onlar için çarpıcı hale gelir. Yabancıları fark etmeleri ve onlardan korkmaya başlamaları bu evrenin başat özelliğidir.

    Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir

    Üçüncü Bağlanma Evresi (6 Ay-3 Yaş)

    Bebeğin “ayrılma kaygısı” sergilemeye başlamasını kapsar. Bebek, bağlanma figüründen her ne kadar ayrı kalmak istemiyorsa da, bakıcıyı güvenli bir üs olarak kullanarak çevreyi keşfetmek istediğinde ondan uzaklaşabilir. Yüksek ses gibi korkutucu uyarıcılar çocuğun çevreyi keşfetmekten vazgeçerek anneyle fiziksel yakın temas kurma arayışına girmesine yol açar. Benzer şekilde küçük bir çocuk hasta ya da yorgun olduğunda anneyle yakın kalma gereksinimi keşfetme gereksinimine ağır basacaktır; dolayısıyla Bowlby bağlanma siteminin çeşitli uyarılma düzeylerinde aktif hale geldiğini vurgulamaktadır. Bir yaşından itibaren çocuk annenin erişebilirliği ve onun ihtiyaçlarına cevap verecek olup olmamasına dair genel bir fikir oluşturmaya başlar ve böylece bağlanma süreci önemli bir evreyi aşmış olur.

    Dördüncü Bağlanma Evresinde (3 Yaş- Çocukluğun Sonu)

    Çocuk artık bakıcının plan ve niyetlerini hesaba katabilir ve niçin onu yalnız bıraktığına dair yordama yapmaya başlayabilir. Kuşkusuz yalnız kalma, insan yaşamının büyük korkularından biridir ve ardındaki önemli biyolojik gerekçeleri kavramak yetişkin davranışını anlamada önem taşır. Bowlby ayrılmanın etkilerine özel bir önem vermiştir. Ayrılık uzun süreli değilse bir süre sonra anneyle sıcak bağ yeniden kurulur fakat aksi halde çocuğun bütün insanlardan ümidini kesmesi ve yetişkinlik yıllarında bile başka kişilerle derin bağlanmalar oluşturamaması tehlikesi ortaya çıkar ki bu tür kişiler başkalarını sadece kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere kullanır fakat asla gerçekten sevemezler.

    Bowlby’nin bağlanma kuramının temel önerileri

    Bowlby bu kişilere «duygusuz karakter» adını vermiştir ve böylece ayrılığın çocuklar üzerindeki derin etkilerinin tüm yaşamı son derece etkileyeceğini vurgulamış; etolojik yaklaşımın, çocuğun ebeveyni yakın tutma gereksiniminin, canlıların hayatta kalmasını mümkün kıldığını ve bunun da yeme ve cinsellik gibi diğer biyolojik gereksinimler gibi temel olduğunu söylediği için önem taşıdığına inanmıştır.

    1. Öneri:

    “Bir birey ne zaman isterse (gereksinim duyarsa) bir bağlanma figürünün erişilebilir olduğuna inandığında, herhangi bir gerekçeden ötürü böylesi bir inanca sahip olmayan bireye göre daha az şiddetli ya da kronik korku eğiliminde olacaktır.” Diğer bir deyişle kendine güvenmek ve kaygıdan arınmış olmak, o bireyin geçmişteki ve o andaki bağlanma ilişkisinin kalitesine bağlıdır.

    2. Öneri:“Bağlanma figürünün gereksinim duyulduğu anda erişilebilirliğine ya da yokluğuna inanma toyluk yılları boyunca (bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde) yavaş yavaş ve kademeli olarak gelişir ve bu yıllarda oluşan beklentiler yaşamın geri kalan kısmında görece değişmeden kalır.” Dolayısıyla ikinci öneri, bağlanma zincirinin gelişiminde, buna özellikle duyarlı bir gelişim dönemi olduğu iddiasını taşımaktadır. Diğer bir deyişle bağlanma ilişkileri kişilik gelişimini etkiler; dolayısıyla güvensiz ya da bozucu (abusive) bağlanma kalıcı psikolojik sorunlara yol açabilir.

    3. Öneri:“Toyluk yılları boyunca gelişen bağlanma figürünün erişilebilirliği ya da yokluğuna dair beklentiler, bireyin şu anda sahip olduğu deneyimlerin oldukça doğru yansımaları görünümündedir. ” Görüldüğü gibi üçüncü öneri bireyin deneyimlerinin rolü ile ilgilidir. Bu, oldukça önemli bir iddiadır.Buna göre, yetişkinlik yıllarındaki korku ve beklentiler çocuksu yanlış anlamalar ya da fanteziler yerine ana-baba, kardeş, arkadaş gibi gerçek bağlanma figürleriyle yaşanan somut deneyimlerden köklerini alır

  • Öfke(siz)siniz!

    Öfke(siz)siniz!

    “Öfkeliyken konuş, göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.” der Amrose Bierce. Hepimiz amacımızı aşan konuşmalar yapmışızdır. Öfkenin esiri olmuş belki de olmak istemişizdir. Buna gönüllüyüz çoğu zaman. Boşuna mı denilmiştir öfke baldan tatlı diye. Ama atalarımız öfkemizden hoşlanmamızın dışında keskin sirke küpüne zarar diye öfkenin öncelikle kendimiz ve yakınlarımızla ilgili yıkıcılığını da özetlemişlerdir.    

    Öfke kontrolü konusunda kendimize ilk sormamız gereken soru şudur: Öfkemi seviyor muyum? Çünkü gerçekten kontrol etmek istiyorsanız öfkemizi sevmekten vazgeçmemiz ön koşuldur. Yoksa öfke kontrolünden şikâyet, istemem ama yan cebime koy türünden bir şey olacaktır.

    Öfkenin çoğunlukla en büyük gerekçesi kendimizce gördüğümüz haksızlık durumlarıdır. Genellikle biriktirdiklerimiz ve o anki duygu durumumuza o kadar odaklıyızdır ki düşüncelerimizi es geçeriz. Hâlbuki düşünceler duyguların anasıdır. Öfkeyi doğuran da bu  anadır; sevgiyi ve merhameti de..

           Bir davranışta bulunmadan kendimizi teşhis etmemiz; hele erken teşhis etmemiz en hayati şeydir. İçimizden 10 a kadar saymak en yaygın bilinenlerden birisidir. Amaç ambulans gelene kadar yaraya pansuman yapmak; istenmedik şeyler yapmamak için zaman kazanmaktır.  

            Siz fırtınalı bir denizde sandalla açılır mısınız? Öfke anında da kanımızda adrenalinin artmasıyla büyük bir dalgalanma olur. Biraz zaman geçince rüzgâr dinmeye başlar ve dalgalanma da azalır. Ancak burada rüzgâr da biziz, deniz de, sandal da… Rüzgar düşüncelerimiz ve duygularımız, deniz vücudumuzda olup bitenler.. Sandal da hayattan beklentilerimiz ve amacımız. Tüm bunları anlamadan da öfkeyi kontrol etmek hiç kolay olmayacaktır..

    Öfkemi Kontrol İçin 10 Öneri

    1. Öncelikle beslenmenizi düzenleyin. Çeşit olarak imkanlarınız ölçüsünde günde en az 15–20 farklı şey tüketin..(zeytin, peynir, domates, biber, dere otu, maydanoz,havuç, soğan…) Miktarın değerini söylemeye gerek bile yok. Tabi balık, ceviz, semizotu gibi beyne iyi gelen yiyecekleri de unutmadan.. B-12 durumu da öfke ve depresif duygu durumunda etkilidir. Bu anlamda et tüketimi de faydalıdır. Et tüketmiyorsanız yumurta, süt ve süt ürünleri ve mercimek tavsiye edilir. Yine tiroit durumunuz ve hipoglisemi değeri de öfke kontrolünde önemlidir. Bu konuları anlatan yeterince televizyon programı zaten mevcut..
    2. Uyku düzeni değerli.. Derin uyku için odanın ısı durumu, karanlık ortam gibi dış şartlar var.Ama bunların yanı sıra sizi uykudan eden düşünceler de.. Düşünceler başa çıkılmaz olursa sabaha bırakın. Yapamıyorsanız daha sağlıklı değerlendirmek ve uyuyabilmek için üşenmeden kalkın bir kenara not alın. Gerekirse uzun uzun yazın. Düzenlenen şeyler insanı rahatlatır.
    3. Geçmişte yaşadığınız problemler hala sizleyse bununla ilgili çözüm üretin. İhmal etmeyin. Özellikle de travma ve travma sonrası stres bozukluklarında. ( TSSB )
    4. Nefes egzersizi ve gevşeme teknikleri öğrenin. Kriz anında içinizden saymak, vücudun oksijen dengesi için balkona çıkıp derin nefes almak ve su içmek bunlardan bazılarıdır. İnternette bulabileceğiniz çok sayıda video ve kitapçılardan da satın alabileceğiniz cdler var. Yoga, reiki hizmeti veren kurumlara da gidebilirsiniz.
    5. Sosyal anlamı olan hobiler edinin.. Bu ne demek: Hem bir hobi edinirken hem de sosyal yönünüzü geliştiren birçok kişiyle beraber edinilen faaliyetler..
    6. Öfke anınızda konuya ilişkin değerli ne varsa onu aklınıza getirmeye çabalayın. Bir arkadaşınızla tartışırken geçmişte paylaştıklarınızı veya yarın paylaşacağınız şeyleri; çocuğunuza bağırmadan onu ne kadar sevdiğinizi ve öfkeyi şiddetle aktarmanın ona zarar verebileceğini de. Bu tüm sevdikleriniz için geçerli.
    7. Kültür sanat faaliyetleri duygularımızı düzenleyicidir. Çirkinin güzele, kaosun düzene çevrilmiş yansımasıdır. Hele sizin aktif olarak yaptığınız çalışmalar duygularınızın ifade bulmasına ve üretime dönüşmesine yarayacaktır. Çoğu karmaşık düşünceler, boşaltılmamış duygular yoğun baskı yaratır. Üretime dönüştürmekle birlikte yaşanan keyif çok rahatlatıcıdır.
    8. Spor çok yönlü katkı sağlayan bir değerdir. Spor yaparak toksinleri atarsınız, endorfin salgılayarak mutlu olursunuz, yine içinizde bir iş yapmanın saadeti olacaktır. Zamanınızı aktif ve verimli kullanırsınız, başkalarıyla yapıyorsanız sosyalleşirsiniz. Fazla kiloların sporla verilmesi de oturuş-kalkışımızdan nefes alış verişimize değin faydası tartışılmaz.
    9. Kişisel gelişiminize katkı sunan her şeyi okuyun ve eleştirin. Eleştirmek olumsuz algılanır. Hâlbuki değer biçmektir özünde. Farkındalık düzeyimiz ne derece gelişirse o kadar kontrole yatkın oluruz. Herkes cebindekini çıkarır. Kimisi taş, kimisi gül..

    Yardım istemekten çekinmemek gerek. Bu bir arkadaş olabilir, saygı duyduğunuz birisi.. O da olmadı profesyonel destek almalıyız. Eğer öfkeyle beraber farklı psikolojik rahatsızlıklar eşlik ediyorsa bunların çözümlenmesi şarttır. Erken teşhis kanserin tedavisinde ne derece etkiliyse, psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde de en az o kadar etkilidir.