Etiket: Tek

  • Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikoterapinin, psikolojik iyileşme ve gelişme sağlayan bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Araştırmalar, psikoterapinin psikolojik sorunları gidermede %85 etkili olduğunu bulmuştur. %85 etkililik oranı, psikoterapide hangi yöntemin kullanıldığından bağımsızdır. Bütün terapilerde ortak olan özellikler iyileşmede ve psikolojik gelişimde %30 etkilidir, beklenti %15, spesifik terapi yöntemleri %15 ve terapi dışı faktörler yani kişinin hayatındaki değişimler ise %40 etkilidir. Bütün terapilerde ortak olan özellikler; terapist ile danışan arasında kurulan terapötik ilişkinin niteliği ve terapistin ilgili ve dikkatli olması, danışanın sürecini anlayabilmesi gibi kişisel faktörlerdir.

    1.Psikoterapi yaşananların anlatılabilir hale gelmesini sağlayabilir.

    Konuşma terapisi metodunu kullanan psikoterapiler, danışanlara deneyimlerini anlatma imkanı verir. Deneyimlerimiz, bizde ham halleriyle saklıdır. Henüz kelimelere dökülmemişlerdir ve nasıl ifade edebileceğimizi her zaman bilemediğimiz yaşantılar olarak depolanırlar. Psikoterapide, bu yaşantıları kelimelere dökebilmemiz için kendimize ait bir alana sahip oluruz. Kelimelere dökme denemesi, bu alanda görece daha kolaydır; çünkü güvenli, sınırları belirli, etik ve gizlilik ilkelerinin geçerli olduğu bir alandır. Nasıl anlatacağımızı bilemediğimiz yaşantıları, güvenle kelimelere dökme ve ifade etme şansı buluruz. Önceden tanımsız bir şekilde birikmiş yaşantılar, terapistin de yardımı ile tanımlanarak anlam kazanırlar. Hem ifade etmenin rahatlığını, hem de tanımlamanın anlamlılığını buluruz.

    2. Psikoterapide, acı veren yaşantılarımıza karşı duyarsızlaşabiliriz.

    Psikoterapide, bize zor gelen bir deneyimi anlattıkça, içinde derinleşmek ve anlamak için tekrar tekrar anlattıkça; bu deneyimin neden olduğu ağır duygu yükü azalır. Bu deneyimi hatırlarken hissettiğimiz acı azalır. Acı azalınca bu deneyim üzerine konuşmak, anlatmak ve bize olan etkisini anlamaya çalışmak daha kolay hale gelir. Deneyimin getirdiği duyguyu taşımak kolaylaşabilir.

    3. Psikoterapi, kişinin yaşantılarının sorumluluğunu almasını sağlayabilir.

    Kişi, kendini başına bir şeyler gelen, birtakım olumsuzluklara maruz kalan biri olarak ifade etmekten yaşadıklarının sorumluluğu alan birine dönüşür. Yaşantıları üzerindeki etkisini fark eder. Pasif konumdan aktif konuma geçer; nesne konumunda özne konumuna geçer. Yapılan, edilen, başına gelen kişi konumundan yapan, eden, isteyen, arzulayan, izin veren veya izin vermeyen konumuna geçer.

    4. Psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    Büyümemiz ve gelişimimiz sırasında bazı olumsuz deneyimler yaşamız olabiliriz ve bu yaşantıları içselleştirmiş olabiliriz. Bu olumsuz yaşantıları içselleştirdiğimizde, yaşantıların yarattığı çeşitli olumsuz algılardan kendi kendimize sıyrılmamız pek mümkün olmayacaktır. Büyüme ve gelişim dönemimizde yetersiz ya da dengesiz bakım almış olabilir. Psikoterapide, çeşitli olumsuzlukları olan bu bakım deneyimi; dengeli ve yeterli bakım veren terapist sayesinde düzelecek, terapinin sağladığı dengeli ve yeterli bakım içselleşebilecek ve eski olumsuz algılar yeni olumlu algılarla yer değiştirecektir. Bu özelliğiyle psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    5. Psikoterapi, kişinin kendine ve diğerlerine karşı taşıdığı temsilleri düzenler.

    Zihnimizde kendimize ve ötekilere dair bazı temsiller vardır. Diğer bir deyişle, kendimizle ve diğer insanlarla ilgili, kendimizin nasıl olduğu ve diğer insanların nasıl olduğu ile ilgili bazı düşüncelere sahibizdir. Kendimize ve ötekilere dair temsillerimiz, gelişim sürecimizde şekillenir ve bu dönemdeki deneyimlerimize bağlı olarak oluşur ve çoğunlukla değişmez kemik yapılar halini alır. Psikoterapi, bu görece sığ ve değişmez temsilleri irdeleyerek, kendimize ve diğer insanlara dair düşüncelerimizin daha zengin, kapsamlı, gelişmiş, gerçekçi ve bütünlüklü olmasını sağlar.

    6. Psikoterapi, kişinin kendini sakinleştirme kapasitesini artırır.

    Kendini sakinleştirme becerisi esas olarak beş altı yaşlarında oturur; ancak bazı kişilerde bu aldıkları bakımın özelliğinden dolayı daha fazla bazılarında ise daha azdır. Kendini sakinleştirme becerisi görece az olan kişiler, duygularıyla baş etmekte daha fazla zorlanırlar, özellikle yoğun duygular karşısında oldukça çaresiz hissedip bu tür duygularla baş edemediklerini düşünebilirler. Bakım veren kişi, bakım verdiği kişi için duyguları düzenleme işlevini sağlar, zamanla bu işlev içselleştirilir ve kişi kendi kendini sakinleştirebilir hale gelir. Düzenli psikoterapiye giden bir kişinin, kendini sakinleştirme kapasitesi artabilir.

    7. Psikoterapi, belirsizliğe tahammül edebilme kapasitesini artırır.

    Duygularımızı düzenleme ve kendimizi sakinleştirme kapasitemiz arttıkça belirsizliklere, zorluklara, hayal kırıklıklarına, gerilimlere ve engellenmelere karşı tahammül kapasitemiz artar. Psikoterapi, bu tür durumlara karşı tahammül etme kapasitemizi artırır. Psikoterapi, daha az kaygılı hale gelmemizi, kaygı hissettiğimizde de kaygımızı yatıştırabilir hale gelmemizi sağlar.

    8. Psikoterapi, kendi üzerimize düşünebilme kapasitemizi artırır.

             Psikoterapide, kişinin kendi deneyimlerini kelimelere dökmesi, tanımlaması, yaşadıklarını anlamlandırması; deneyimlerinin derinliklerini ve anlamlarını araştırması; duygu yükünü taşıyabilir, kaygısını kontrol edebilir hale gelmesi ve bu sayede deneyimlerini daha fazla irdeleyebilmesi kendi üzerine düşünebilme kapasitesini artırır. Kaçınılan konular üzerinde durabilme ve düşünebilme kapasitesi; diğer konuların ise daha derin katmanlarını düşünüp araştırabilme becerisi verir.  

             9. Psikoterapi, duygularımızı refleksif davranışlara dökmek yerine üzerine düşünebilmemizi sağlar.

             Bazı duygularımızı yeterince irdeleyemez, anlamlandıramaz ve tanıyamayız. Üzerine düşünmek yerine bilinçli bir şekilde çok da istemeden bazı davranışlarda bulunuruz. Bu davranışlarımız, bazı duygularımızın ve psikolojik sürecimizin yansımasıdır; fakat neyi neden yaptığımızın tam olarak farkında değilizdir. Psikoterapi, ani davranışlarda bulunmadan önce kişiye duygusal süreçlerini tanıma, anlama ve üzerine düşünebilme, dolayısıyla düşünerek ve neyi neden yaptığını bilerek hareket etme imkanı verir.

             10. Uzun dönemli bir psikoterapi beynin yapısını değiştirir.

             Psikoterapi, psikolojik süreçlerimizi ve kişisel gelişimimizi  etkilemenin yanında beyin yapımızı da değiştirerek çeşitli kalıcı değişimlere neden olur. Frontal lob daha fazla kullanılabilir hale gelir. Frontal lobun daha işlevsel hale gelmesi, yaşantılarımıza farklı açılardan bakmamızı sağlar. Yeni örüntüler ve bakış açıları gelişir. 

  • Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi Hakkında Temel Bilgiler: Değişim, Çerçeve ve İlkeleri

    Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi Hakkında Temel Bilgiler: Değişim, Çerçeve ve İlkeleri

    Psikoterapi, kişinin en basitçe kendini daha iyi hissetmesi, sorunlarına bir çözüm bulması için tercih edebileceği profesyonel bir yardımdır. Elbette psikoterapi uygulaması ve psikoterapiden alınan fayda iyi hissetmekten çok daha karmaşıktır. Psikoterapi kişinin kendisiyle yüzleşmesini sağlar, kişinin kendisine dönerek, kendisiyle temas ederek ruhsallığını ve iç dünyasını anlamasına yardımcı olur. Psikoterapiye sadece daha iyi görme, daha iyi duyma ve daha iyi anlama uğraşısı da diyemeyiz. Psikoterapi, kişide ruhsal değişimi sağlayabilir.İç dünyanın analiz edilmesi sayesinde değişim ve dönüşüm mümkün olabilir.İç dünyadaki değişimi kişi, dış dünyasına da yansıtacaktır.

    Bireysel Yetişkin Psikoterapisi

    Psikoterapi, yetişkin bireysel psikoterapi olarak ele alırsak, iki kişilik bir yolculuktur. Kişinin iç dünyasının derinlerine dalacağı; heyecan, korku, kaygı, neşe, sevgi ve nefret gibi birçok duyguyu barındırabilen, birçok geçmiş yaşantının hatırlanacağı; hayallerin, rüyaların ve düşlemlerin gündeme geleceği, terapist ve danışan arasındaki ilişkinin gelişeceği bir yolculuk. Bu iki kişilik ilişki, danışan için önemli konuların işlenmesi için bir alan oluşturur. Bu alanda ‘güven’ önemli bir dayanak olsa da, kişinin iç dünyasına hakim olan güvensizlik ve tekinsizlik temaları da bu alanda çalışılabilir. Psikoterapi, kelimeler aracılığıyla neredeyse her temanın çalışılabileceği özgür bir alan olarak tanımlanabilir.

    Psikoterapi ve Değişim

    Psikoterapide değişim nasıl mümkün olur? Danışanlar bazen psikoterapinin kendilerine bir teknik sağladığından bahsederler, bazen de nasıl olduğunu anlamadıkları bir şekilde değiştiklerini ifade ederler. Psikoterapiden geçmeyen birçok kişi kelimeler yoluyla iyileşebileceklerine inanmayabilir. Hem sözel hem sözel olmayan iletişim yoluyla psikoterapide; kişinin geçmiş yaşantılarını nasıl içselleştirdiği ve bunların güncel durumda gerçekdışı bir şekilde karşısına tekrar tekrar nasıl çıktığı, kişinin zihnindeki bilinçdışı bağlantılar, bilinçdışı çağrışımlar, bilinçdışı denklemler, birbirleriyle bağlantı halindeki temalar ve bunların kişiyi ne şekilde etkilediği, gerçeklikle uyumlu olan ve gerçekdışı sayılabilecek algıları, farkında olduğu ve olmadığı yaşantıları, kendisini, kendisi dışındaki kişileri ve dış dünyayı algılayışı ve bunlara yönelik yaklaşımı çalışılabilir.

    Psikoterapinin Sıklığı ve Süresi

    Ne sıklıkta, ne kadar süre?

    Psikoterapiye gitme sıklığı ve süresi esas olarak yardım alacak kişinin kararı ve motivasyonuna bağlıdır, ancak kişi kendini hazır hissettiği takdirde daha sık ve daha uzun bir psikoterapi süreci, kişinin hayatındaki bütün öğelerin derinlemesine çalışılmasına imkan verecektir. Bazen sadece belirli birkaç konuda psikolojik danışmanlık almak istenebilir, böyle olduğunda belki kısa bir süre, belki birkaç seanstan fayda alındığı hissedilebilir, ancak kişinin kendisini derinden anlaması ve köklü değişimler için minimum haftada bir sıklığında ve minimum birkaç yıl devam edilmesi gerektiğini söyleyebilirim. Uzun süreli psikoterapi ucu açık bir süreçtir, uzun yıllar devam edebilir.     

    Psikoterapi Uygulamasının Çerçevesi – Sabitlik İlkesi

    Psikoterapinin belirli bir uygulama çerçevesi vardır. Psikoterapi seansları için sabitlik ilkesi önemlidir. Sabitlik ilkesi, seansların mümkün olduğunca sabit unsurlar dahilinde yapılmasını vurgular: Sabit bir saat aralığı, sabit bir gün veya günler, sabit bir mekan gibi. Sabit bir dışsal çerçeve, sabit bir terapi ilişkisini mümkün kılar.Süreksizlikler ve kopukluklar içeren içsel çerçeve tamir olma imkanı bulabilir.

    Gizlilik İlkesi

    Psikoterapinin önemli bir diğer özelliği gizlilik ilkesidir. Psikoterapist gizlilik ilkesini itinayla uygulamakla yükümlüdür. Psikoterapiye gelen danışanın kimliği ve psikoterapi çalışmasında anlatılanlar, konuşulanlar psikoterapist tarafından gizli tutulur. Oldukça istisnai olarak meydana gelebilecek, kişinin kendisine veya bir başkasına fiziksel zarar vermesi gibi durumlarda üçüncüler bilgilendirilebilir.

    Psikanalitik Psikoterapi Yaklaşımı 

    Psikanalitik psikoterapide “serbest çağrışım” metodu kullanılır. Bu, kişinin aklına gelenleri mümkün olduğunca serbest yani sansürsüz bir şekilde anlatmasına denir. Bu yöntemle bilinçdışının bilince ulaşması hedeflenir. Psikanalitik psikoterapinin diğer bir aracı rüyaların incelenmesidir. Rüyalar bilinçdışı malzemeye ulaşmaya imkan verir. Rüyaların yorumlanması ve anlaşılması yoluyla kişinin farkında olmadıklarının farkına varması hedeflenir. Psikanalitik psikoterapinin bir başka metodu da aktarım ve karşıaktarım dinamiklerinin çalışılmasıdır. Psikoterapist ve danışan arasındaki ilişkide ortaya çıkan bu dinamiklerin çalışılması geçmiş yaşantıların ve iç dünyanın anlaşılmasını kolaylaştırır. 

    Hümanistik (Danışan Odaklı, Rogeryen) Psikoterapi Yaklaşımı

    Danışan odaklı psikoterapi, terapistin empatik, koşulsuz bir şekilde kabul edici, saydam ve mevcut olmasını içerir. Carl Rogers’a göre saydamlık, ‘-mış’ gibi yapmama ve şeffaflığı ifade eder.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir ?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir ?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, iki ana özelliği “Dikkatsizlik ve Hiperaktivite” ve dürtüsellik” olan nörolojik bir bozukluktur.

    DEHB’nin temel özelliği, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla dikkati verme ve sürdürme güçlüğü, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik olarak tanımlanır.

    DEHB çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları bölümlerine yapılan başvuruların en sık nedenlerinden biridir.

    Bazen bebeklikte başlayan (çok ağlayan, zor yatıştan, zor beslenen, aşırı hareketli, sürekli yeni uyaranlar peşinden koşan bebekler) ve okul öncesi dönemde fark edilen yetişkinlikte de değişik bulgularla giden kronik bir bozukluktur. Tedavi edilmediğinde ruhsal, sosyal ve akademik sorunlara neden olur.

    DEHB’li çocukların dikkatlerini yöneltecekleri şey kendi kontrolleri altında değildir. Bu çocukların çoğunda yürütme işlevinde sorunlar görülür. Bunlar arasında ileri dönük plan yapamama, içeriden gelen olumsuz tepkileri bastıramama, çalışan belekte bilgileri tutamamadır. 

    Bunun doğurduğu sonuçlardan biri DEHB’li çocukların bir dakikaya kadar olan süreleri tahmin etmede çok başarısız olmalarıdır, bunun dışında, sonradan gelecek daha büyük ödülü, şimdi gelecek küçük ödül uğruna feda etmeleridir. Bu yüzden yapacakları şeye karar verirken diğer çocukları oranla gelecekteki ödüllere daha az değer verirler.
    DEHB’nin temel özelliği, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla dikkati verme ve sürdürme güçlüğü, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik olarak tanımlanmaktadır.

    Bu tip davranışlar tüm çocuklarda bulunmasına rağmen, DEHB olanlarda kronik ve çok belirgindir. Ve hayatlarının tüm koşullarında kendilerini gösterirler. (örneğin evde ve okulda ).
    DEHB’nin neden olduğu akademik zorluklara rağmen, bu bozukluk ve zeka arasında bir ilişki yoktur. Normalin Üstü, Normalin Altı ya da Normal zekaya sahip her çocuk DEHB’i yaşayabilir.

    Dünyadaki çocuk nüfusunun % 5 ila % 8’inde DEHB bulunduğu bilinmektedir.

    Erkeklerin kızlardan daha fazla etkilendiği uzun süredir düşünülmüştür, ancak en yeni çalışmalar cinsiyete özgü olmadığını ortaya çıkarmıştır.

    Bu bozukluk genellikle 7 yaş civarında tespit edilir, ancak ondan sıkıntı çeken çocuklar sıklıkla bebeklikten ve 2 yaşından itibaren zor davranışlara sahiptir. Belirtilerin birçoğu da, DEHB yetişkinlikte devam eder, ancak belirtiler ergenlik döneminde azalabilir. DEHB hakkında bilgi, araştırmalar ve tedavi seçenekleri son yıllarda çok yol kastetmiş ve bakımı çok gelişmiştir.

    DEHB olan çocukların yaklaşık yarısının da öğrenme güçlüğü, kaygı, karşıt gelme veya davranışsal sorunlar gibi başka sorunları vardır. Bu sorunlar genellikle sosyalleşme zorluklarına ve düşük benlik saygısına yol açar. Bu nedenle, çocukların psikiyatrist ve psikolog tarafından profesyonel bir değerlendirmeden geçmesi gerekir.

    DEHB belirtileri, bazı disiplin veya çaba gerektiren durumlarda artma eğilimindedir ve çocuğun oyun oynadığı zamanlarda azalır, yeni bir durum yaşar veya iyi bir davranış için övgüye değerdir.

    DEHB’nin belirtileri nelerdir ?

    Dikkatsizlik belirtileri nelerdir ?

    Dikkat Eksikliği : Dikkat süresinin ve yoğunluğunun bireyin yaşına göre olması gerekenden az olmasıdır.

    • Ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir.
    • Okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yapar.
    • Çalışmaları plansız, düzensiz ve karmakarışıktır.
    • Oyun vb. etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamaz.
    • Başladıkları işleri tamamlamakta zorlanır.
    • Sanki akılları başka yerdedir.
    • Söylenenleri dinlemiyor duymuyor görünümü verir.
    • Talimatlara uymaz ve okulu veya ev ödevlerini tamamlayamaz.
    • Faaliyetlerini veya işlerini organize etmekte zorlanır.
    • Sürekli zihinsel çaba gerektiren (okul çalışması ya da ev ödevi gibi) görevleri önler, beğenmez ya da isteksizce yapar.
    • Faaliyetleri için gerekli nesneleri (örneğin oyuncaklar, ev ödevi kitapları, kalemleri) kaybeder.
    • Etkinliklerde yer almaya karşı isteksizdir.
    • Ödevlerini yaparken uzun süre sandalyede oturamaz.
    • Anne-babalarının zoruyla bir süre derslerinin başında oturabilir ama kalem, silgi ve kalemtıraş gibi nesnelerle oynar.
    • Düşük düzey dış uyarıcılar tarafından kolayca dikkati dağılır.

    Hiperaktivite veya dürtüsellik belirtileri nelerdir?

    Hiperaktivite: Bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayacak biçimde hareketli olmasıdır.

    Dürtüsellik: Bireyin kendini kontrol etmesinde yaşadığı güçlüklerdir.

    • Yerinde rahat duramaz.
    • Oturduğu yerde bile kıpırdanıp durur.
    • Gerektiği zamanlarda yerinde oturamaz.
    • Uygunsuz ortamlarda koşuşturur.
    • Eşyalara, bir yerlere tırmanır.
    • “Motor takılmış gibi” sürekli hareket halindedir.
    • Hareketlik bir amaca yönelik değildir.
    • Uyarıları dinlemez.
    • Durmak yorulmak bilmeden birbiri ardına hareket eder.
    • Sınıfta sık ayağa kalkar ve gezinir.
    • Sağa sola sataşır.
    • Arkadaşlarına laf yetiştirir.
    • Koltukların üzerinden atlar.
    • Dolaplara tırmanır.
    • Tehlikeli ve kaza yaratan durumlara girer.
    • Çok hareketli oldukları için tehlikeyi hemen kavrayamaz.
    • Çok konuşur.
    • Sessiz etkinlikler sırasında gürültü yapar.
    • Çoğu zaman sorulan soru tamamlanmadan cevaplar.
    • Çoğu zaman başkasının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer.
    • Sırasını beklemekte zorlanır.
    • Diğer çocukları da rahatsız eder.
    • Hareketlerini ve sözlerini stresli anlarda kontrol etmekte güçlük çeker, bu da onun sözleri veya eylemlerinde kibirli ve bazen saldırgan kılar.
    • Belirli talimat ve kuralların getirdiği hüsranı tolere edemez.
    • Ruh hali çabuk değişir.

    DEHB’nin Nedenleri Nelerdir ?

    Bu karmaşık nörolojik bozukluğun tek bir nedeni yoktur. DEHB yatkınlığı genetiktir ve kalıtım oranı %70-80 civarındadır, muhtemelen beyindeki belirli kimyasallarla ilgilidir, karşılanmamış duygusal ihtiyaçlardan veya psikososyal sorunlardan kaynaklanmaz.

    Kalıtsal bir bozukluk olsa da, riski artırabilecek bazı faktörler vardır, örneğin: fetüsün belirli toksik maddelere (alkol, tütün veya ilaç) maruziyeti, bakteriyel menenjit, kafa travması, prematüre doğum, bebeğe oksijen eksikliğine neden olabilecek herhangi bir doğum problemleridir.

    Ne zaman bir uzmana başvurulmalı?

    Yukarıda belirtiler çocuğunuzla uyum gösteriyor ve en az 6 aydır devam ediyorsa, haftada birkaç kez krizler şeklinde hem okulda hem de evde yaşanıyorsa bir psikiyatrist ya da uzman psikoloğa danışmak gereklidir.
    Teşhisi yapan uzman psikolog, psikiyatrist çocuğu ve çevresini kapsamlı bir şekilde değerlendirir. 

    Bir çocuğun DEHB’si olup olmadığını belirlemek için de, sağlık uzmanı ayrıca aşağıdakiler gibi birkaç araç kullanır:

    • Ruhsal Bozuklukların Tanısal El Kitabı DSM-5 (ana araç) tarafından tanımlanan davranış kriterleri,

    • Çocuğun değerlendirilmesi

    • Psikolojik testler,

    • Nöropsikolojik testler;

    • Ebeveynler ve öğretmenler tarafından doldurulmuş bazı davranışsal ölçekler .

    Nasıl tedavi edilir?

    Müdahalenin amacı, bu bozukluğun çocuk üzerindeki etkilerini, yani akademik sıkıntılarını, dikkatini bir konu üzerinde yoğunlaştıramamasını, algılama bozukluğu ve sakarlığını, sürekli azarlanmasından, eleştirilmesinden, uyarılmasından kaynaklanan düşük benlik saygısına yöneliktir. Bir DEHB iyi tedavi edildiğinde genellikle iyi sonuçlar alınır.

    DEHB tanısı konduğunda, çocuk tartışma ve kararların bir parçası olmalıdır. DEHB tedavisi bireyselleştirilmiştir ve çeşitli uzmanların, ailenin ve okul ortamının işbirliğini gerektirir.
    DEHB çocuğun hayatının birçok alanını etkilediği için (kendine olan saygısını, okul sonuçlarını, aile ilişkilerini) çok yönlü tedavi gerektirir. Bu nedenle, tıbbi tedavi her zaman psikososyal müdahale ile birleştirilir (örn. Sosyal beceri yardımı programı, davranışsal psikoterapi, aile terapisi, eğitim desteği veya spor veya toplum faaliyetlerine katılım). Okullarda, iş organizasyonunu uygun bir çerçeve ile teşvik eden müdahaleler tavsiye edilir.

    İlaç Tedavisi (Sadece Çocuk ve Erken Psikiyatristleri tarafından)
    Anne-Baba Egitimi
    Bilişsel Davranışsal Terapiler
    ATTENTIONER Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Programı
     Home Based Reinforcement Programı
     Parent traning in contingency management Programı
    Gıda kısıtlamaları (örneğin, gıda katkı maddelerinden veya konsantre şekerlerden kaçınmak) veya besin takviyeleri (vitaminler, mineraller) olsun, konsantrasyon üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabilecek yüksek omega-3 diyetidir. (Bunların etkililiğini kanıtlayacak bilimsel bir kanıt yoktur.)

    Aile ne yapabilir ? 

     Aile uzman kişilere danıştıktan sonra tüm tedavi sürecine dahil olmalıdır. Aile dahil olmadan tedavi programının faydası yok denecek kadar azdır.

     Çocuğun güçlü yanlarını vurgulayın ve tedavinin kendisinin daha iyi kontrol edilmesi ve okulda daha iyi sonuçlara ulaşması için ona yeni araçlar sağlayacağını açıklayın.

    Çocuğa, DEHB’nin zeka ile ilgisi olmayan bir nörolojik bozukluk olduğunu söyleyin.

     Sevgi gösterin , Empati kurun, etkili iletişim yollarını kullanın, başarı duygusunu yaşamasına yardım edin, Sorumluluk ve yardımseverliğin gelişimini sağlayın ve bu davranışlarını övün, problem çözme ve karar verebilme becerilerini geliştirin .

    Disiplin yöntemlerini kullanın.

    Çocuğunuza her seferinde bir görev verin ve ona başka bir tane vermeden önce iyi yaptığından emin olun. Gerekirse, talimatları anlaşılması ve yapılması kolay adımlara ayırın.

    Onu çalkantılı, fazla hareketli bir grupta bırakmak ya da huzursuz ya da sabırsız bir kişinin gözetimine bırakmaktan mümkün olduğunca kaçının.

     Ev ödevi ve dikkat gerektiren diğer görevleri yapmak için sessiz bir yer bulun.

    Odaklanmaya yardımcı olmak için ortamınızdaki televizyon, video oyunları, tablet ve bilgisayar gibi uyaran ve dikkat dağıtıcı kaynakları azaltın. Sessiz aktiviteleri teşvik edin.

     Eğer uyumakta güçlük çekiyorsa, onu gün boyunca fiziksel olarak egzersiz yapmaya ve yatmadan önce sessiz hareketler yapmaya teşvik edin. Yatmadan önce rahatlatıcı bir atmosfer yaratın (ışığı azaltın, yumuşak müzikle açın vb.).

    Her zaman ona göz kulak olun: Tehlike kavramı, algısı olmadığı için Hiperaktif bir çocuk, oynarken diğerlerine göre daha fazla zarar görür.

     Fiziksel ceza ve kuvvet kullanmayın.

     “Ajitasyon – ceza – denetim” döngüsüne girmekten kaçının. Cezalar yerine detaylı açıklamalar yapın.

     Hataları göstermekten kaçının: motivasyon ve teşvik, daha iyi sonuçlara yol açar. İyi davrandığında tebrik ederek ve teşekkür ederek benlik saygısını geliştirin.

     Sabrınızı kaybetmeden önce sınırlarınızı tanıyın, çocuğa anlatın ve gerektiğinde yardım isteyin. Net ve açık komutlar (yerinde sessizce otur vb.)

    Tek seferde tek görev verin ve bitince takdir edin. Bir zor bir kolay görevler vermeye çalışın. 

     Dışarıya çıkmadan önce çocukla konuşun: Örnek; ’markete gideceğiz, sadece benim sana söylediklerimi arabaya koyacaksın. Eğer böyle yaparsan sana istediğin krakeri alacağım, eğer yapmazsan almayacağım .Anladın mı?’’

    Sonuç olarak; DEHB’li çocuklar ne yapmaları ya da yapmamaları gerektiğini bilirler ama o bildikleri şeyi uygulayamazlar. Bir kuralı biliyorlardır, sorarsanız uygun bir biçimde açıklayabilirler ama düşünmeden hareket ettikleri için o kuralı yine bozabilirler. Bu durum gerek anne baba gerekse öğretmeni daha çok öfkelendirir. Bu davranışlar bilerek yapılan, ya da kurallar önemsenmediği için yapılan davranışlar olarak nitelendirilirler. Bu nedenle de daha acımasız yöntemlerle ele alınırlar.
    DEHB’nin belirtileri zaman içinde değişebilir. Bilimsel literatürde yapılan bir tahmine göre, önceden DEHB teşhisi konmuş erkek çocuklar 18 yaşına geldiklerinde, DEHB belirtilerinin ortalama olarak yüzde 60’i ortadan kalkmış olur. DEHB olanların yaklaşık %40’ında Belirtilerin sürmesi gözlenir. Belirtiler çeşitli sosyal ve duygusal güçlüklerle erişkin dönemde de sürer. DEHB olan çocukların %30 Gelişimsel bozulma gözlenir. DEHB bulguların yanı sıra alkolizm, madde kullanımı ve anti sosyal kişilik bozukluğu gibi psikopatolojilerin eklendiği gruptur. Artmış aktivite genellikle ilk kaybolan belirti iken çelinebilir dikkat son kaybolan belirtidir.

  • Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu

    Okuldan Kaçmak, Okul fobisi, okul korkusu veya okul reddi ifadelerinin hepsi okula gitmek istemeyen çocuklar için kullanılmasına rağmen bu duruma neden olabilecek pek çok farklı neden olabileceği unutulmamalıdır.

    Sıklıkla her eğitim döneminin başında pek çok çocukta görülebilen bu durumun pek çok aile tarafından “anne ve babasından ayrılmak istememe durumu” gibi algılanma eğiliminde olmasına rağmen çocuğun okula gitmek istememesine neden olabilecek pek çok farklı durum söz konusu olduğu unutulmamalıdır.

     

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu nedir?

    Çocuğun okula giderken endişe belirtilerini yoğun olarak hissetmesi durumu olarak açıklanabilir. Yapılan çalışmalarda okul yaşı çocuklarının yaklaşık yüzde 5 inde görülebilen bir sorun olduğu ortaya konulmuştur. Okul öncesi dönemde ise gelişimin bir parçası olarak çocukların çoğunda görülen bir durum olduğu ifade edilebilir. Bu süreçte en önemli faktör tüm çocukların ilk kez anne ve babasının onun her ihtiyacını belirli bir rutin içerisinde karşıladıkları ev ortamında uzaklaşarak okul gibi bilinmez, kuralların olduğu ve ilk kez karşılaştıkları bir yapıya ilk kez geldiklerinde endişe
    yaşayabilecekleridir. Örneğin yapılan çalışmalarda okul öncesi dönemde çocukların yüzde 80’nin de bu durumun görülebileceği ifade edilmektedir.

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu Nedenleri Nelerdir?

    Okul fobisi veya okul korkusunun en sık nedeni ayrılık kaygısıdır. Ayrılık kaygısı çocuğun normal gelişimsel basamaklarında hemen her zaman görülebilen bir durumdur. 1 yaş civarında başlayan ayrılık kaygısı yaşayan çocuklar yalnız kalmak istemezler ve sürekli olarak bakım verenlerinin yanında olmak isterler. Bu anneden, babadan ayrılma endişesi 13. aya kadar giderek artış göstermesine rağmen 2 yaşından sonra azalarak kaybolur. Ayrılık kaygısı bozukluğu daha sonraki gelişimsel basamaklarda daha az şiddette görülmesi gerekmesine rağmen bu endişeyi yoğun olarak yaşaması nedeni ile sosyalleşme süreçlerinin bozulması durumudur. Diğer bir tanımlama ile ayrılık kaygısı bozukluğu; bağlanma objesinden gerçek veya hayali bir ayrılığa, günlük yaşam aktivitelerini bozacak seviyede verilen anormal düzeyde tepki durumudur.

  • Doğru Ebeveyn Tutumu Diye Bir Şey Var Mı ?

    Doğru Ebeveyn Tutumu Diye Bir Şey Var Mı ?

    Ebeveynler çocukları ile ilişkilerinde spesifik çözümler gerektiren somut problemlerle karşı karşıya kaldıklarında, ‘’çocuğa daha fazla sevgi ver’’, ‘daha fazla ilgi göster’, gibi basmakalıp öğütlerin çoğu zaman yetersiz kaldığını bir çok kez hissetmişlerdir.

    Ya da buna benzer şekilde ‘’çocuğunu daha çok dinle’’, ‘’daha iyi iletişim kur’’ gibi biraz eleştirel temalar içeren ve büyülü sonuçlar doğuracağı hayal edilen tavsiyelerin hiçbir işe yaramadığına bir çok kez şahid olmuşlardır.

    Bununla birlikte ebeveyn çocuk ilişkisinde farkında olunmadan sıkça yapılabilen bazı tutum hatalarının, bu ilişkiyi ciddi anlamda zedelediği, farklı dil, din ve ülkedeki bir çok araştırmada gösterilmiştir ve profesyonellerin kabul ettiği gerçekler olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

    Her çocuk ebeveyn ilişkisi kendi özelinde değerlendirilmeli gerçeğini baştan kabul ederek bazı evrensel doğruların altını çizmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

    1. UYARILARIN AZALTILMASI:

    Gün içersinde farkında olmadan çocuklarımızı yaptıkları olumsuz davranışlar veya tam olarak yapamadıkları görevler için gereksiz yere  uyarıyor olabiliriz. Önemli önemsiz her şey için çocuk uyarıldığında, zaman içerisinde bu uyarılar hiç dinlenmemeye başlar. Tekrarlayan uyarılara uyulmaması, ebeveynin öfkelenmesine, sabrının tükenmesine, en nihayetinde  kontrolünü kaybederek ağır sözel veya fiziksel cezalar uygulamasına neden olabilir.

    Unutulmamalıdır ki; kurallar; az sayıda olduğunda, işe yarar, aksi takdirde çoğu zaman çiğnenir.

    Özellikle titiz ve kuralcı ebeveynler, çocuklarının daha temiz ve düzenli olması, daha olumlu davranışlar sergileyebilmesi, isteklerin çocuğu tarafından anında hatasız ve eksiksiz yerine getirilmesi, konulan kurallara tam olarak uyum gösterilmesi için  aşırı uyarılarda bulunabilirler.

    Örneğin; trafikte kırmızı ışıkta dur, kemerini tak, hız limitine uy şeklindeki az sayıdaki kurala uyarız, ama bunun yerine onlarcası olsaydı (kırmızı şeritlerin üzerinden geçme, mavi tabelaları  her gördüğünde yavaşla vs) sizce uyar mıydık ?

    Çözüm: Olumsuz davranışı sürekli uyarmak yerine bu davranışı neden yapmaması gerektiğini, yapması halinde kendisine nasıl bir olumsuz etkisi olabileceği anlatılmaya çalışılmalıdır.

    2.ELEŞTİRİLERDENVAZGEÇİLMESİ

    Ebeveynleri tarafından olumsuz davranışların eleştirilmesi, bu davranışların sıklığını azaltmadığı gibi, ebeveyn çocuk arasındaki iletişimin de ciddi anlamda bozulmasına neden olmaktadır.

    Anne babası tarafından onaylanmaya, beğenilmeye takdir görmeye ihtiyaç duyan çocuğun davranışları ile ilgili olumsuz geri bildirimlerle karşılaşması, çocuğun  özgüveninin azalması, kendilik değerinin düşmesi ve yaptığı işleri tam olarak becerememe duygusu geliştirerek  görevleri yapmaktan vazgeçmesine neden olur.

    Çözüm: Olumsuz davranışı eleştirmek yerine bu davranışı neden yapmaması gerektiğini, yapması halinde kendisine nasıl bir olumsuz etkisi olabileceği anlatılmaya çalışılmalıdır. Sürekli eleştirildiğinizde kendinizin hissettiği olumsuzluk, karamsarlık, beceriksizlik, değersizlik duygularını düşünüp, çocuğunuzun benzer duygularla başetmek zorunda bırakmamaya çalışın.

    3.ÖĞÜTLERİN, NASİHATLARIN AZALTILMASI

    Hatalı bir davranışın tekrarlamaması için uzun nasihat ve öğütlerle sayısız kere nasıl doğru davranılacağının anlatılması, zaman içinde çocuklar için sıkıcı ve dinlenmez hale gelmekte, çocukların olumsuz davranışlarını azaltmadığı gibi, ebeveynler söylediklerinin işe yaramadığını gördükçe öfkelenmekte, çocuk ebeveyn arasında ilişkinin bozulması kaçınılmaz olmaktadır.

    Çözüm: Ebeveynler için de yorucu bu iletişim şeklinin terkedilmesi, anlatılmak istenenin en kısa ve yalın şekilde ifade edilmeye çalışılması gerekmektedir. Daha az konuşma, daha çok dokunma, daha az söylenme, daha çok  destek olma.

    4.HATALI DAVRANI KARŞISINDA  ANİ ÖFKELİ, SERT DUYGUSAL ve FİZİKSEL TEPKİLER VERİLMEMESİ

    Yapılmaması gereken bir davranışın çocuğunuz tarafından sürekli tekrarlanıyor olması, şiddet uygulamayla  veya ‘’bir daha yaparsan’’ ile başlayan tehdit cümleleri ile düzeltilmeye çalışılmamalıdır.

    Öfkeli iken hiç bir sorun çözülemeyeceği gibi, öfkenin etkisi ile ağzımızdan çıkan kelimeler veya fiziksel müdahaleler, çocuğun benlik değerinde düşmeye, olumsuz davranışın zaman içinde çok daha yoğun olarak gözlenmeye başlamasına neden olabilir.

    Fiziksel şiddete maruz kalan çocuklar okulda arkadaşları, evde kardeşi ile anlaşmazlığa düştüğünde, sorun çözümü yolu olarak, şiddeti uygulamayı öncelikli olarak kullanmaya başlayabilirler.

    Bir hatasını sizinle paylaştığında sert duygusal tepkiler vermemiz, ergenlikte daha az paylaşımcı olunmasına, daha çok hatalarını saklama eğilimi içine girilmesine ve sıkıştığında yalan konuşmaya başlamasına neden olabilir.

    Dolayısıyla; Bu tip cezalar o an için olumsuz davranışı KORKUTARAK sonlandırabilirken, uzun dönemde olumsuz davranışın tekrarlamasını engellemediği gibi çocukta kendilik değerinin düşmesine, saldırgan davranışların artmasına, ebeveyn çocuk ilişkisinin gün geçtikçe daha çok bozulmasına neden olur.

    Çözüm: Neden ne olusa olsun fiziksel ceza ve tehditlerden uzak durmak gerekir Öfkeli iken çocukla iletişim kurulmaya çalışılmamalı, sakinleşene kadar kendinize fırsat tanımalısınız. Öfke kontrolü ile ilgili sorun yaşayan ebeveynlerin psikiyatrik yardım ihtiyacının mutlaka değerlendirilmesi gerekir.

    KIYASLAMA

    UTANDIRMA    (VAZGEÇMEMİZ GEREKEN DİĞER TUTUMLARDIR.)

    MAHÇUP ETME

    ÇOCUĞUMUZLA İLETİŞİMDE BİR AN EVVEL ÖNCELİK VERMEMİZ GEREKEN DAVRANIŞ BİÇİMLERİ VE ÖNLEMLER

    1.OLUMLU DAVRANIŞLARA ODAKLANILMASI:

    Olumsuz davranışlarının eleştirilmesi yerine istenilen davranış gösterildiğinde memnuniyetin belirtilmesi, çocukların bu memnuniyeti duymak ve hissetmek  için olumsuz davranışlardan zaman içersinde vazgeçmeleri ile sonuçlanır. Bu yüzden çocuğun neleri yapamadığına değil, neleri yapabildiğine çok daha fazla vurgu yapmak ve olumlu davranışın hemen ardından memnuniyeti belirtmek gerekir.

    Düzgün oyun oynamadığında, oyuncakları dağıttığında uyarmak yerine, oyuncakları ile düzenli paylaşımcı bir şekilde, sessizce oynadığında memnuniyetimizi belirtmeyi daha sık yapmak gibi. Kardeşi ile bir şeyi paylaşmadığında sert çıkma yerine, kardeşi ile herhangibir konuda işbirliği yaptığında memnuniyeti belirtmek gibi.

    Olumlu hiçbir davranışı yok diyorsanız; kolayca yerine getirebileceği bir şeyi yapmasını isteyip sonrasında övgü ve takdir ederek başlayabilirsiniz. Diğer önemli bir nokta olumlu davranış devam ettiği sürece ebeveyn bunun farkında olduğunu belirtecek şekilde olumlu geri bildirimleri tekrarlaması gerekliliğidir.

    Çözüm: Doğru davranışı gösterebileceği ortamlar hazırlamalısınız. Doğru davranışı gösterdiğinde bunu fark edip şımarır korkusu taşımadan onayladığınızı hissettirmeli(övgü, aferin, kucaklam, puan, oyun oynama) memnuniyetinizi belirtmelisiniz.

    2.ÖZEL ZAMAN UYGULAMASI

    Olumsuz davranışların düzelmesi, kurallara uyumun sağlanması için öncelikli koşul, ebeveyn çocuk iletişiminin sağlıklı olmasıdır. Yöntem, olumsuz davranışların düzelmesi için ön koşul olan, ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkiyi düzenlemeyi ve yakınlaşmayı sağlamayı amaçlar.

    Çocuk anne babasının kendi hoşlandığı şeylere ilgi gösterebileceğinin farkına varır. Kötü davranışlarım olsada seviliyorum önemseniyorum duygusu çocuğun kendisine saygısında artışa yol açar.

    Etkinliğin özellikleri;

    1.Haftanın 3-4 günü, 20-30 dk kadar baba ile birlikte, bire bir (kardeş dahil edilmeyecek) oyun/etkinlik saati oluşturulmalıdır. Oynanacak oyun veya yapılacak etkinlik çocuk tarafından seçilmeli.

    2.Etkinliğin amacı oynanılan oyunu öğretmek yada bir beceri kazandırmak değil, çocuğun hoşlandığı bir aktiviteye ilginin gösterilmesidir. Bu yüzden, baba kural koymak, emir vermek, eleştirmekten kaçınmalı, insiyatif çocuğa bırakılmalıdır.

    3.ebeveynin kendisini rahat, stressiz hissettiği bir saat seçilmeli. Ebeveyn o esnada başka bir şey ile uğraşıyor olmamalı, ilgisini gösterebilmeli.

    4.Oyun sırasında çocuğun olumsuz davranışları olabildiğince gözardı edilmeli. Davranış sürerse nedeni belirtilerek aktite sonlandırılabilir.

    5.Etkinliğin zamanı önceden belirlenmeli ve olabildiğince aynı saatlerde olunmalı.

    Farkında olmadan günlük hayat koşuşturmasında çocuğu ihmal ediyorsak, bu durumu farkına varmamızı sağlar. Günde 20 dakika çocuğuna zaman ayıramayan ebeveynlerin ihmal etme konusunu daha ciddi olarak gözden geçirmeleri gerekir.

    3.EVDE HUZURLU BİR ORTAMIN SUNULMASI

    Çocuklar çok iyi gözlemcidirler. Dinlemediklerini sandığımız bir çok şeyin farkındadırlar. Ebeveyn arasında olabilecek sözel ve fiziksel şiddet içeren münakaşalar çocuğun kendini en huzurlu hissetmesi gereken aile ortamında bile güvenliğini sorgulamasına neden olur. Huzursuzlukları olabildiğince yansıtmamaya çalışmak alınması gereken en önemli tedbirlerden birisi.

    İşlerim çok yoğun, küçük kardeşi ile ilgileniyorum, ev işlerine yetişemiyorum, tek işim o değilki  gibi  kendi tükenmişliklerini neden olarak görmek yerine;

    • Çocuğuna ilgi, sevgi, alaka gösterebilen bunun için özel zamanlar ayırabilen,
    • Duygusal olarak ulaşılabilir,
    • Hatalarına karşı, sert duygusal tepkiler vermek yada uzun öğütlerle çocuğu bunaltmak yerine, çoğu zaman dinleyici olabilecek kadar sabır gösterebilen

    ebeveynlerin varlığı : Hiç şüphesiz ki ergenlik döneminin çok daha sağlıklı geçirilmesini sağlayacak en önemli etkendir.

  • Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Bilişim çağının anne babalara en kötü sürprizi teknoloji bağımlılığı oldu. Araştırmalar teknoloji bağımlılığının, beyinde madde-alkol-kumar bağımlılığı ile aynı bölgeleri tetiklediğini gösteriyor. İpin ucunu fazla kaçıran çocuk maalesef yatarak tedavi görecek kadar hastalanabiliyor.

    İşin kötüsü çocuk ve ergenlerin çoğu elinden düşürmüyor, hal böyleyken ebeveynler kendilerini bir meydan muharebesinin içinde buluyor ☺ “Peki nasıl önüne geçeceğiz?” dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikle sabırlı ve tutarlı olmanız gerekecek. Bunun kolay olmayacağını ancak başarabileceğinizi rahatça söyleyebilirim. İşte siz anne babalara yardımcı olabilecek 10 öneri:

    1. Öncelikle küçük çocukların ekrana bakarken daha kolay yemek yediklerini biliyorum. Ancak bu aynı anda çocuğun beynindeki esnekliğe, yani sağlıklı gelişimine zarar veriyor. 0-3 yaş arası çocuklar kesinlikle uzak tutun. Diğer yaş grupları için ise şöyle bir sıralama mümkün:                                              3-6 yaş – 30 dakika

                                                          6-9 yaş-50 dakika

                                                          9-12 yaş- 70 dakika

                                                          12 yaş üzeri – 90 dakika
              ancak bu süreleri maksimum gibi düşünerek mümkün olduğunca kısıtlamanızı öneririm.

    1. Süreler konusunda pazarlığa açık olmayın. Çocuk ile, telefon-bilgisayarda zaman geçirebileceği saat aralığını önceden belirleyin. Süre bitimine yakın 2 kez hatırlatıp gerekirse elinden alın.

    2. Çocuğa ÖNCE GÖREV SONRA EĞLENCE kuralını benimsetin ve önce ödevleri bitirmesini şart koşun.

    3. Mümkünse yalnızca hafta sonu zaman geçirmesine izin verin.

    4. Çocuğun keyif alacağı başka aktiviteler bulmasına yardımcı olun. Bu süreçte çabuk sıkılacağı aktiviteler olabilir, sabırla devam edin.

    5. Telefon ve bilgisayarda nasıl vakit geçirdiğini, hangi oyunları oynadığını ve hangi sitelere girdiğini takip edin. Şifre koysa dahi bunun bir yolunu bulun. Zararlı sitelere girmemesi adına teknik yardım alın. (Ebeveyn kontrolü gibi)

    6. Mümkünse ödev yaptığı bilgisayar ile diğer bilgisayarı ayrı tutun. Böylece ödev yaparken çocuk diğer sitelere giremeyecektir. Eğer mümkün değilse ödev yaptığı zamanlarda yalnızca ödev yaptığından emin olun.

    7. Çocukla daima ilişkinizi sıcak tutun. İnternette kafasını karıştıran, endişelendiren bir şey olduğunda sizinle konuşabileceğini ve ona kızmayacağınızı sözlerinizle -davranışlarınızla ifade edin.

    8. Telefon ve bilgisayarda vakit geçireceği zaman gözünüzün önünde olmasına özen gösterin, böylece daha rahat kontrol edebilirsiniz.

    9. Eğer çocuğunuzda özgüven eksikliği, dikkat dağınıklığı, öğrenme güçlüğü gibi bir tablo var ise bu konuda risk grubundadır.  Uzman desteği alarak sorunun kaynağına inmenizi öneririm.

  • Ağız ve genital aftları behçet hastalığının habercisi olabilir!

    Ağız bölgesinde ayda bir veya daha sık çıkan aftlar varsa, ağrılı yaralar oluşmuşsa ve bu tabloya bir de genital aftlar eşlik ediyorsa, mutlaka bir romatoloji uzmanına başvurmalı. Çünkü bu belirtiler, özellikle genç yaş grubunu etkileyen Behçet hastalığının en tipik belirtilerini oluşturuyor!

    Her insanda hayatının bir döneminde nadiren ağız aftları çıkabiliyor. Ancak ayda bir veya daha sık, birkaç adet, dudak ve dilde, büyük ve uzun sürede iyileşen ağrılı yaralar varsa, bu ağrılı yaralara genital yara da eşlik ediyorsa mutlaka bir romatoloji uzmanına başvurmak gerekiyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, özellikle ailesinde Behçet hastalığı olan kişilerin bu hastalık yönünde araştırılması gerektiğine dikkat çekerek, “Çünkü bu tür yakınmalar Behçet hastalığının en tipik belirtilerini oluşturuyor.” uyarısında bulunuyor. (bu aftlar ağız sadece dudak ve dilde mi çıkıyor, yoksa ağızda da görülüyor mu? )

    Tekrarlayan göz enfeksiyonu Behçet hastalığı habercisi olabilir!

    Tedavi edilmeyen Behçet hastalığı körlük nedeni!

    Gözde kızarıklık, ağrı ve bulanık görmeyle kendini gösteren görme tabakasında iltihaplanma, verilen tedaviler sonucunda tümüyle geçmiyorsa ya da sorun iyileştikten sonra tekrarlıyorsa, dikkatli olmalı! Çünkü Behçet hastalığının önemli belirtilerini oluşturan bu tablo ve geç fark edilir ve iyi tedavi edilmezse körlüğe neden olabiliyor!

    Ciltten eklemlere kadar birçok sistemi etkileyebiliyor!

    Behçet hastalığı her insanda çok farklı seyir gösteriyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem hastalığın birçok sistemde yakınmaya neden olduğunu, ancak tüm bulguların aynı anda ve aynı kişide görülmesi diye bir durumun söz konusu olmadığını belirterek, “Yani bazı hastalar hafif cilt bulgularıyla yıllarca sorunsuz yaşayabilirken, bazı hastalar görme kaybı ve damar tıkanıklıkları nedeniyle yaşamı tehdit eden sorunlarla karşılaşabiliyor. Bu nedenle hiçbir Behçet hastası bir diğerine tam anlamıyla benzemiyor” diyor. İlginç olarak hastalık ilk başladığı yıllarda daha şiddetli yakınmalara yol açarken, ilerleyen yıllarda daha selim olma eğilimini taşıyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının belirtilerini şöyle sıralıyor:

    En belirgin yakınmaları ağız içinde sık ve çok miktarda olan aftlar, cinsel organlarda tekrarlayan yaralar oluşturuyor.

    Diğer cilt bulguları arasında yaygın büyük sivilceler ve ağrılı, sıcak cilt altı bezeleri yer alıyor. Hastalar bu yakınmalarla ilk olarak ve cilt hastalıkları uzmanına başvuruyor.

    Gözde kızarıklık, ağrı ve bulanık görmeyle kendini gösteren, görme tabakasında iltihaplanma diğer önemli bulgularını oluşturuyor. Geç fark edilirse ve iyi tedavi edilmezse körlüğe neden olabiliyor.

    Daha çok diz ve ayak bilek ekleminde görülen şişlik, ağrı ve kısıtlılıkla giden iskelet sistemi bulguları olabiliyor. Bazen standart tedavilere dirençli eklem iltihabı sakatlığa neden olabiliyor. Behçet hastalarında omurga boyunca ve kuyruk sokumu bölgesinde, özellikle sabah ağrıları ve tutuklukları olabiliyor.

    Enfeksiyonun eşlik etmediği, sık tekrarlayan testis iltihabıyla üroloji hekimlerinin kapısını çalabilirler.

    Bazen bacak ve kol damarlarında, bazen iç organları besleyen damarlarda ve bazen de beyin içindeki damarlarda pıhtı oluşması ve tıkanıklıklar görülüyor. Eğer beyin damarlarında ise ani bilinç kaybı ve felç bulgularına neden oluyor.

    Bağırsakları besleyen damarlar etkilendiğinde karın ağrısı, kanlı ishal gibi yakınmalar yapabiliyor. Akciğer ve kalpte bile hafif bulgular oluşabiliyor. Birçok sisteme ait değişik yakınmaların varlığı hekim tarafından fark edilirse Behçet hastalığı düşünülebiliyor ve o zaman hastalar romatoloji bölümüne yönlendiriliyor.

    Kontrol altına almazsa

    Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının yaşam kalitesi üzerindeki yansımasının hastalığın etkilediği organlara göre değiştiğini söylüyor. Sıklıkla ağrılı ağız aftı ve ağrılı genital yarası olan bir kişi için sürekli bir ızdırap söz konusu oluyor. Hasta yemek yerken, konuşurken ve yürürken acı çekiyor. Ağzındaki aftlar nedeniyle tat alamıyor. Gözünde sık tekrarlayan enfeksiyonu olan bir hasta tanı konamaz ve yeterli tedavi almazsa görme kaybı yaşayabiliyor. Eklem ve kas etkilenmesi olan bir hastada hareket etmek, yürümek ve koşmak büyük bir işkenceye dönüşebiliyor. Hatta hastalar gündelik aktivitelerini ve kişisel bakımlarını yapamaz hale gelebiliyor. Diğer önemli organ etkilenmelerinin varlığı ise hayatı tehdit edici boyutlara ulaşabiliyor.

    Uykusuz kalmayın, stresten kaçının!

    Eğer eklemlerinizle ilgili bir yakınmanız yoksa, istediğiniz sporu yapabilirsiniz.

    Hemen her hastalıkta olduğu gibi stresten kaçınmanız çok önemli. Çünkü stresli dönemlerde yakınmalarınızın şiddeti artabiliyor.

    Yorgunluk, yoğun tempo ve uykusuzluk dönemlerinde aftlar sıklaşıyor, halsizlik belirginleşiyor ve üveit atağı tetiklenebiliyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmeye ve yeterli süre kaliteli uyumaya dikkat edin.

    Hastanın yakınmalarının detaylı öyküsü şart!

    Behçet hastalığı için tanısını hastanın yakınmalarının ayrıntılı sorgulanması gerektiğine dikkat çeken Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, “Çünkü hastalar bazı belirtileri dikkate almadıkları için söylemeyebiliyor. Bu nedenle tek tek her bulgunun olup olmadığının sorulması gerekiyor.” diyor. Ağız ve genital aftların varlığı tanıda en önemli kriteri oluşturuyor. Diğer organ belirtileri de olabiliyor veya olmayabiliyor. Ancak Behçet için tanı konulmasını sağlayan özel bir laboratuar testi yok. Genetik molekülün varlığı (HLA-B5 ve B-51) tanıyı desteklerken, negatif olması bu hastalığın olmadığı anlamına gelmediği için ancak yardımcı tanı yöntemi olarak bakılabiliyor. Paterji testi olarak isimlendirilen bir deri testi tanıya yardımcı olabiliyor.

    Atakları ilaçlar ile kontrol altına almak mümkün!

    Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının kronik bir hastalık olduğu için tamamen yok edilemediğini ancak ilaç tedavileri sayesinde belirtilerin kontrol altında tutulabildi bilgisini veriyor. Tedavi yöntemi belirlenirken tamamen hastalığın şiddetine ve organ tutulumlarına göre hareket ediliyor. Cilt bulguları ile sınırlı hafif bir hastalık varsa, tekli ve basit ilaçlar kullanmak yeterli oluyor. Beyin, damarlar ve göz gibi organlarda yakınma varsa, o zaman çok daha karmaşık ve özel ilaçlar kullanmak gerekiyor. Çünkü tedavi edilmeyen göz iltihapları körlüğe neden olabiliyor. Damar tıkanıklığı ve beyin tutulumu yaşamı tehdit edici olabiliyor, bu nedenle daha ciddi bir tedavi gerektiriyor. Böyle durumlarda birkaç ilaç bir arada kullanılıyor. İlaç kullanırken hastaların yakın ve sık takip edilmesi gerekiyor.

  • Farkında Ebeveyn Olmak

    Farkında Ebeveyn Olmak

    Ebeveyn olmak beraberinde çok fazla sorumluluk getiriyor. Bir anda neye uğradığımızı şaşırıyor, yapılması gereken bunca sorumluluğa nasıl yetişeceğimizi hesap etmeye çalışıyoruz. Kafamızda durmadan yapılması gerekenler listesiyle yaşamaya başlıyoruz.

    Çocuklar büyüdükçe ve bireyselliklerini kazanmaya başladıkça sorumluluğun yönü de değişmeye başlıyor. Alışveriş merkezlerine bunu istiyorum diye girilen krizler, kışın ortasında mayo giyeceğim diye tutturmalar, uyku saatlerinin değişmesi ile kendimize ayırdığımız vakitlerin azalması tüm yüklerin birikmesine sebep oluyor.

    Bu süreçte anne- baba olarak sabrımızın tükendiği anlar fazlalaşmaya başlıyor. Kendimizi aniden bağırırken, sinirden kızarmış bir durumda bulabiliyoruz. Bu süreçlerde ne yapabileceğimizi, bu sorunların çözümünün ne olduğuna bu yazımızda değinmek istedim.

    Son zamanlarda bu konuyla ilgili karşımıza sık sık çıkan bir kavram var ‘farkında ebeveynlik’ Popüler bir kavram olmanın ötesinde, hayatımıza gerçekten yerleştirebildiğimizde kriz anlarını azaltan ve sakinleştiren bir yaklaşım farkındalık.

    Peki nedir bu farkındalık? 

    Farkındalık; çocuklarımızdan sorumlu olduğumuzu düşündüğümüz zamanlarda, odak noktamızı çocuktan uzaklaştırmak ve kendimize çevirmekle başlıyor. Çünkü ebeveyn olmak çocuğunuzla ilgili değil, sizinle ilgili bir durum. Kriz yaşadığımız ve gerginleştiğimiz anlarda, ilk yapmaya çalıştığımız, çocuğumuzu sakinleştirmek oluyor. Yolun ortasında kırmızı top isterken, ona mavi top aldığınız için ağlamaya başlayan ve kendini yere atan çocuğunuz düşünün. O anda, tüm gözler sizin üzerinizdeymiş gibi hissedebilirsiniz.

    Ebeveynliğe dair tatlı hayalleriniz yavaşça beyninizden uzaklaşır. Yapmanız gereken tek şey çocuğunuzu yerden kaldırmak, sakinleştirmek ve böylece size çevrilen tüm gözlerin hemen önüne dönmesini sağlamaktır. Farkındalık dediğimiz duruma tam o anda başvurabilirsiniz. Yapmanız gereken ilk şey durumu kabullenmek. Büyüyen, gelişen, bağımsızlığını kanıtlamaya çalışan ve bu yolla özgüveni gelişen çocuğunuz bir yetişkin değil. Büyüme sürecinde bu davranışları sergilemesi onun için bir fırsat.  Bu yolla nasıl sakinleşeceğini, problem durumlarla nasıl başa çıkacağını öğrenme olanağı yakalıyor.

    O anda yapmanız gereken çocuğunuzu değil, kendinizi sakinleştirmek. Derin bir nefes almak, bunun bir kriz değil, çocuğunuzun büyüme sürecinde atladığı bir basamak gibi düşünmek. Hazırsanız, en önemli noktaya geldik:  ‘durumu kabullenmek’. 

    Çocuğunuz yerde yatıyor, sokak ortasında bağırıyor ve bu geçici bir durum. O ‘an’dan bir süre sonra, sakinleşecek ve size bakan gözler sizi unutacak. Kendinizi başarısız hissetmek yerine, bu durumun geçici olduğun hatırlamaya çalışın. Göreceksiniz, kendinize odaklandığınızda ve kendinizi sakinleştirmeye çalıştığınızda her şey daha rahat olacak. Çünkü gergin bir şekilde çocuğunuza yaklaşmamız olacaksınız. 

    Sonrasında, dikkatini dağıtmaya çalışarak, ‘sakinleştiğinde seninle konuşabiliriz’ diyerek gerekli adımlara giriş yapmış olacaksınız.

    Farkındalık sadece ebeveynlikle ilgili değildir. Kendimizi gergin hissettiğimiz, depresif hissettiğimiz durumlarda da başvurabileceğimiz bir kaynak.

    Dilerseniz hemen bugün farkındalığa giriş yapabilirsiniz. İşe veya okula gitmek için her gün yürüdüğünüz yoldan bugün daha yavaş yürüyerek başlayın.  Etrafınıza daha dikkatli bakın, akşam ne pişireceğinizi, çocuğun ödevinin ne olduğunu, hafta sonu nereye gideceğinizi düşünmek  yerine , yürümenin ne güzel olduğunu düşünün. Daha önce hiç fark etmediğiniz binalar, tabelalar, belki de bir köşede aşmış minik bir çiçek göreceksiniz…

  • Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hepimiz hayatın yorucu temposunda yapmamız gereken işleri erteleyebiliyoruz. Aramamız gereken kişiler, yapmamız gereken ödevler, teslim edilmesi gereken projeler… Az ya da çok herkesin içinde erteleme eğilimi olduğundan bahsedebiliriz. Kişiyi zorlayan ve sıkan durumlardan kurtulmanın en kolay yollarından biridir erteleme. Peki erteleme davranışının altında neler yatıyor, esasında hayatı ertelememize neden olan şeyler neler?

    Erteleme davranışı, bugünden uzaklaşma sanatıdır. Yapılması gereken bir işin sonradan yapılmak üzere bırakılmasına dayanan bir alışkanlıktır. Erteleme davranışı kısa vadede rahatlama ve mutluluk duygusunu getirse de, uzun vadede bireyin kaygı düzeyini artırır. Ve yapılmayan işler kişinin suçluluk duygusu yaşamasına neden olur. Bu da işin yaratacağı sıkıntı ve kaygıdan daha fazla rahatsızlık vericidir. Durum böyle olunca iş ve sosyal hayattaki verimimiz düşer ve tekrarlayan erteleme davranışı ile birlikte kısır döngü oluşur, verimimiz düştükçe ve yapılması gereken işler biriktikçe yetiştirme kaygısı ile birlikte duygu durumumuz olumsuz yönde etkilenir.

    Eğer son zamanlarda yapmanız gereken işler biriktiyse, yapmanız gereken önemli işler yerine başka işler ile meşgul iseniz ve harekete geçmek yerine yapmanız gerekenler üzerine tekrar tekrar düşünüyorsanız erteleme davranışı sizi ele geçirmeye başlamış demektir.

    Neden Erteleriz?

    I. Kısa Süreli Hazzın Ağına Düşeriz

    Yapılması zor ve zaman gerektiren işlerde erteleme davranışı yoğun olarak görülmektedir. İşin getireceği sıkıntı ve stres bir süre ertelenerek sorumluluklarımızdan uzaklaşırız. Kısa süre de olsa sıkıntı veren bir durum yerine keyif veren etkinlikler ile ilgilenerek kendimizi iyi hissederiz.

    II. İçsel Çatışmalar

    Bir işte başarısız olacağınızı ya da işin yeterince üstesinden gelemeyeceğinizi düşündüğünüzde sıklıkla erteleme davranışı görülmektedir. Bu nedenle işe hiç başlamamak ya da ertelemek kısa süre de olsa çözüm gibi görülür. Buna olumsuz otomatik düşünceler de eşlik ettiğinde (ya başarısız olursam, ya sunumu yetiştiremezsem vb.) kaygı daha fazla artarak erteleme davranışı görülür. Ayrıca depresif ruh hali de yapmanız gereken işleri ertelemenize neden olabilir. Duygu durumunuzdaki ani değişimler verimliliğinizi azaltabilir.

    III. Mükemmeliyetçilik

    Daha iyiye ulaşma çabası ve iş veya sorumluluklar ertelenebilmektedir. Gerçekçi olmayan beklentiler bireyin cesaretini kırar. Tatmin edici olmayan girişimler yerine hiçbir girişimde bulunmamak kişiyi rahatlatmaktadır.

    IV. Ebeveyn Tutumları

    Otoriter aile tutumları, çocuklarda kendini düzenleme yeteneğini baltalayan tutumlardandır. Çocuk, istenen görevi istekli olarak değil “yapıyormuş gibi göstererek” yerine getirir. Bu da erişkinlikte bir alışkanlık haline gelir. Kendi ebeveynlerinizi değiştiremezsiniz de, kendi ebeveyn tutumlarınızı düzenleyerek bu durumun çocuklarınızda yaşanmamasını sağlayabilirsiniz.

    V. Yapılan İşin Anlamsız Gelmesi

    İşin severek yapılmaması, motivasyonu düşüren en önemli öğelerdendir. İlgi çekici olmayan işler, erteleme davranışının artmasına neden olur.

    VI. Plansızlık

    İş akışını planlamak her zaman önemlidir. İşin nereden başlayacağı, nasıl yürütüleceği, nelerin gerektiği hakkında planlama yapılmadığında o işi tamamlamak zorlaşmaktadır.

    VII. Belirsiz Beklentiler

    İş sonunda bireyden nelerin beklendiği net değilse, yani hedefler net konulmamışsa erteleme davranışı daha rasyonel gelebilir.

    VIII. Kararsızlık

    Tercih yapmak sizin için zor ise bu da işlerinizi ertelemenize yol açabilir. Karar almanın sonuçlarını ve sorumluluğunu üstlenmemek adına erteleme davranışı ortaya çıkabilir.

    Erteleme İle Nasıl Başa Çıkabilirsiniz?

    • Öncelikle bu alışkanlığınızın farkına varmak önemlidir. Erteleme davranışınızın sıklığının arttığını düşünüyorsanız, yetiştirmeniz gereken işlerin sayısı arttıysa, bu durum iş, sosyal ve özel hayatınızda verimliliğinizi düşüyorsa dikkat etmeniz gerekiyor demektir!
       
    • Kendinize yapmanız gereken işler ile ilgili bir öncelik sırası oluşturun. Önem sırasının en sonundaki işler yerine sıranın başındaki işlerden başlamaya özen gösterin.
       
    • İşin başına oturduğunuzda kendinize bir zaman dilimi belirleyin ve süre dolmadan hiçbir şekilde kalkmayın. (erteleme davranışı kendini tuvalete gitmek, su içmek, TV izlemek gibi istekler ile gösterebilir)
       
    • Erteleme nedenlerinizi keşfedin. Nedenlerin kendiniz ile mi yoksa ertelediğiniz iş ile ilgili olduğunu düşünün.
       
    • Tamamlamanız gereken işi küçük parçalara ayırın. Ulaşılması güç hedefler yerine küçük hedefler ile başlamayı tercih edin.
       
    • Sosyal çevrenizden destek alın.
       
    • Yapabileceğinizden fazla sorumluluk üstlenmeyin.
       
    • Önemli bir iş sonrası kendinizi ödüllendirin.
       
    • Zaman kısıtlaması olan hedefler koyun.
       
    • Sıkıcı gelen bir işi tamamlamak her zaman daha zordur. İşi eğlenceli hale getirmenin yollarını arayın. İşin size katacağı olumlu etkilere odaklanın.
       
    • Duygu durumunuz verimliliğinizi etkiler. Kendinizi mutsuz, umutsuz hissediyor ve canınız hiçbir şey yapmak istemiyorsa öncelikle bu durumun düzeltilmesi üzerine çalışılmalıdır. Açık hava yürüyüşleri ve egzersize önem vermeli, isteksiz olsanız bile günlük rutininize devam etmeye çalışmalısınız. Bu durumun uzun süredir devam ettiğini düşünüyorsanız mutlaka ruh sağlığı uzmanlarına başvurmalı ve destek almalısınız.
  • Kendimi Değersiz Hissediyorum

    Kendimi Değersiz Hissediyorum

    UYARI: Bu yazı havadaki pozitif enerjiyi hissedin ve her şeye olumlu bakın mesajı vermemekle birlikte, duygularıyla yüzleşmeye hazır olmayanlar için tehlikelidir. Bu yazıyı okurken istediğiniz yerleri alıp, istemediklerinizi sayfayı kapatır kapatmaz unutma hakkına sahipsiniz.

    Biliyorsunuz, insan doğduğu andan itibaren kendi aile genetiğinden bir çok özellik taşıyor olur. Mesela kimimizin saçı düz kimimizin kıvırcıktır. Kimimiz yeşil gözlü iken kimisi mavi göz rengine sahiptir. Kısacası bir çok fizyolojik özellik doğduğumuz andan itibaren bizim genetik yapımıza kodlanmış olur. İşte duygusal boyutta da durum benzer nitelikte.  Bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren  duygu çekirdekleri ile doğuyoruz. (Bu beyin yapısında ispatlanmış bir  çekirdek yapısı değil sadece konuyu daha kolay anlamanız ve duygu dünyamızın gelişiminden bahsetmek için bu şekilde örnekleyeceğim) Beynimize öğretilmiş bir çok farklı formda  duygu çekirdeği olabiliyor; mutluluk çekirdeği/ mutsuzluk çekirdeği, değerlilik çekirdeği/değersizlik çekirdeği, sevilmişlik çekirdeği/sevilmemişlik çekirdeği, yeterlilik çekirdeği/yetersizlik çekirdeği…Yaşımız ilerledikçe yeni çekirdekler keşfedebiliyoruz. Dış dünyadan maruz kaldıklarımıza göre o çekirdekleri ya besliyoruz yada küçültüyoruz. 

    Bu çekirdekleri besleyen ve bizim kişilik gelişimimizi şekillendiren ilk kişi öncelikle bizlerin çocukluğumuzda muhattap olduğu ilk bakıcısı oluyor, yani annemiz. (Eğer annemiz yok ise anne yerine bize bakım vermiş ikame bakıcı (ikame anne) oluyor) Daha sonrasında çocukluğumuzda muhattap olduğumuz diğer kişiler (baba,abla,ağabey,teyze, dede,komşu,kuzen…) duygusal dünyamızda ve kişilik gelişimimizde rol oynuyor. Ben daha yalın anlatmak için, kişilik gelişimindeki en önemli figür olan anne üzerinden örneklendirerek gideceğim.

    Eğer annem kendini değerli hissetmiyorsa ben doğduğum zamanda bana ‘’değerli bir varlık’’ duygusu ile bakamıyor. Benim fizyolojik ihtiyaçlarımı karşılıyor, fiziken benim yanımda bulunuyor, beni besliyor, koruyor, kolluyor fakat yeterli derecede almak istediğim duygusal yakıtı kendi iç dünyası nedeniyle bana sağlayamıyor. Yaş itibari ile “ben ve öteki” ayrışımını tam  yapamayan ben, değersizlik duygusunun anneme ait bir duygu olduğunu anlayamıyor ve bu duyguyu sorgulamadan  içselleştiriyorum. Bu nedenle beynim, bu olumsuz duygu ile tanışmış oluyor. Biliyoruz ki 0-6 yaş kişilik gelişimi için temel bir dönem. Bu dönemde çocuğa değersiz bir varlıkmış gibi bakıldığında, çocuk her şeyiyle kabul edilmediğinde veya koşullu sevildiğinde bu olumsuz duygu çekirdekleri büyümeye başlıyor. Bu çocuk yetişkinliğe ulaşmak için uğramak zorunda olduğu ergenlik döneminde sorunlar yaşıyor. Yetişkin olduğu zaman da yakın ilişkilerinde sorunlar yaşıyor ve terapiye gitmek zorunda kalıyor.

    Peki, kendinizi değersiz hissediyorsanız bunu değiştirebileceğiniz gerçekliğini bilmek ister misiniz?

    – Öncelikle değersiz hisseden yetişkinin bu durumu değiştirmeye gerçekten niyeti olmalı. Bazen değersiz hissederek kişinin kendisine acıması da kişiye iyi gelebilir. Çünkü kişinin zihni, acı ile hazzı birbirine eşleştirmiştir ve “haz başka bir şey acı başka bir şey” ayrışmasını yapmadığı için acı çekmekten yoğun bir zevk alır. Yani, kişinin değersizlik duygusunu kullanarak elde ettiği başka kazanımlar yani “ikincil kazançlar” vardır ve bunları kaybetmemek için  değersizlik duygusundan da kurtulmak istemez. 

    -Kişi değerli hissetmeye niyet ettikten sonra, değersizlik duygusunu kimlerden almış olabileceğini / hala daha alıyor olduğunu bulmalı; Bu olumsuz duygular temelde kimlerin duygusu? Beyniniz bu duyguları kimlerden modelledi, kimlerden öğrendi? (Yazıyı buraya kadar okuduysanız o kişiler zihninizde çoktan canlandı)Daha sonrasında olumsuz duyguları aldığınız kişilerden ayrışma çalışması yapmalısınız; ‘’Değersizlik anneme ait bir duygu. Annem başka biri ben başka biriyim. Çocukken etrafımdakilerin bana attığı  olumsuz duyguları  sorgulamadan almış olabilirim. Artık yetişkin halimle biliyorum ki ben dün ki çocuk değilim ve  ben hiçbir koşula bağlı olmaksızın, sırf insan olarak yaratıldığım için değerliyim’’. 

    -Siz bunları söylerken içinizden bir ses size ‘’hayır sen değerli değilsin, kendini kandırıyorsun’’ diyebilir. O zaman da bu sesin kime ait olduğunu bulmaya çalışın; mesela bu ses kadın mı erkek mi genç mi yaşlı mı sizin değersizliğinizden o sesin kazancı ne?

    -Duygularınızı iyi tanımlayın. Sırf bu yazıda okudunuz diye her olumsuz davranışınızın altından değersizlik duygusunu çıkarmaya çalışmayın. Düşünmek ve hazmetmek için kendinize zaman verin.

    – Size yoğun olumsuz hissettiren kişiler hayatınızda hala olan kişiler ise onlardan fiziksel olarak bir süre uzak kalmaya çalışın.

    – Eğer olumsuz duygularından etkilendiğiniz kişiler ile fiziken ayrılma ihtimaliniz hiç yoksa karşı tarafı değiştirmeye çalışmayın ve didişerek onu beslemeyin. Sadece onlardan artık hangi duyguları alıp, hangilerini almayacağınıza karar verin.  Onların size istedikleri duyguları atmaya hakkı olsun, sizin de hangi duyguları alıp hangilerini almamayı seçme hakkınız olsun.

    – Sizin kişilik gelişiminizde çok önemli yeri olan fakat size istediğiniz duygusal yakıtı sağlayamayan bu kişiyi veya kişileri değiştirmeye çalışmadan kabullenin. Ve sizin arzu ettiğiniz kişilik özelliklerine sahip olamadıkları için bu durumun yasını tutun. 

    – İhtiyacınız olan yeterli duygusal yakıtı size sağlayamamış olan bu bakıcılarınıza hak verin. O kişiler de öyle hayatlar yaşadılar ki olumlu duygularla  doğru dürüst tanışamadılar. Bu nedenle; kendilerinde olmayan duyguları  size veremediler.

    – İçselleştirdiğiniz olumsuz duyguların yerine olumluları yerleştirmeyi seçin; ‘’Küçükken yeterli duygusal yakıtı alamamış olabilirim ama bugün ki aklım ile biliyorum ki bu depoyu doldurabilirim. Çünkü ben dün ki çocuk değilim, artık bir yetişkinim’’

    – Eğer siz değişmeyi seçmez iseniz yüksek ihtimal kendi çocuğunuza da aynı olumsuz duyguları atacaksınız. Seçiminizi yaparken bunun bilincinde olun.

    – Kendinize sorun; ‘’Bugün ben ne yapsam kendimi değerli hissederim?’’ İlk aklınıza gelen şeyi kendinize duyurarak bir süre yapın.

    Ve unutmayın; insan önce etten kemikten sonra da duygudan ibaret…