Etiket: Tek

  • Beslenme ve Ruh Sağlığı

    Beslenme ve Ruh Sağlığı

    Beslenme sadece formada kalmak için dikkat edilmesi gereken bir konu değilken, aynı zamanda akıl ve ruh sağlığı açısından büyük önem taşır. Sağlıklı ve zinde hissetmek için yalnızca düşünceler veya davranışlar üzerine çalışmamak aynı zamanda beslenme döngüsü, uyku düzeni ve egzersiz programını da düzenlemek gerekir. Bu şekilde kurulan bir sağlam zemin ile uzun vadeli bir iyi olma hali oluşturulabilir.

    Beslenme biçiminiz ile hem bedeninizi hem de beyninizi beslediğinizi unutmayın!! Son dönem araştırmalarına göre beyni yeniden şekillendirmenin ergenlik döneminde bitmediği ve sürdürülebilir olduğu ortaya çıkmıştır. Buna nöroplastisite adı verilir. Nöroplastisite birçok etmenden etkilendiği gibi; doğru beslenme, vitamin ve mineral tüketimi, amino asitler, şeker tüketimi, kahvaltı yapmak veya yapmamak, bitkisel gıdalar, doğru yağları tüketmek olarak sıralayabileceğimiz beslenme biçimlerinden de etkilenmektedir. Dolayısıyla; sağlıklı bir birey olabilmek için diyet ve depresyon ilişkileri de göz önünde bulundurulduğunda besleme düzenimizin ruh ve akıl sağlımızı etkilediğini göz ardı edemeyiz.

    Zinde bir zihin ve sağlıklı bir ruh sağlığı için beslenme odaklı oluşturulacak sağlam temelde:

    • Günde 3 öğün yemek yenmeli,

    •Kahvaltı hem protein hem karbonhidrat, meyve veya doğal meyve suyu içermeli,

    • Kahve tüketimi mutlaka kahvaltı sonrası olmalı (kahvaltı etmeden içilen kahve beynin ön lobu dediğimiz tüm yürütücü işlevlerimizi yöneten bölgeyi olumsuz etkiler),

    • Çok fazla şeker tüketimi stres hormonlarını tetikler,

    •   Aşırı glikoz vücuttaki zarları tıkadığı için nöral iletişim yavaşlar ve iltihaplanmalara olanak tanır,

    •   Badem ve şeftali tüketmek sakin kalmanıza yardımcı olabilir,

    •   Yumurta sarısı hafıza sorunları için faydalıdır,

    •   Yabanmersini bilişsel ve motor işlevlerin artışını sağlar,

    •   B12 eksikliği yorgunluk ve depresyonla ilişkilendirilir; B12 yi yumurta, süt,

    peynir, yengeç, dil balığı gibi doğal besinleri tüketerek alınabilir

    •   B1 eksikliği uyku bozukluğu ve asabiyet ile ilişkilendirilir; B1 i yulaf unu, yer fıstığı, sebzeler ve ayçekirdeği tüketerek alınabilir,

    •   Transyağ; berrak düşünme ve nöroplastisiteyi zayıflatır,

    •   Magnezyum eksikliği gerginlik ve depresyonu tetikler,

    •   Vücut kitle indeksi ne kadar büyükse Alzheimer riskinin o derece yüksek olduğu bilinmektedir,

    •   Göbek bölgesinde biriken yağ iltihaplanmaları arttırmakta ve depresyonla ilişkilendirilmektedir bu da dolayısıyla nöroplastisiteyi olumsuz etkiler. (Arden, 2017)

    Bu bilgiler doğrultusunda beslenmenin genel sağlığınız ve ruh sağlığınız açısından önemli bir temel oluşturabileceğini aklınızda tutarak, beslenme düzeniniz için aile hekiminiz veya konusunda uzman bir diyetisyenden yardım almanızda fayda vardır. Unutmayın akıl ve ruh sağlığı genel sağlığımızın bir bütünüdür ve çok yönlü yaklaşım gerektirir. Nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız psikolojik destek almaktan çekinmeyin.

  • Uyku Bozukluğu ve Ruh Sağlığı

    Uyku Bozukluğu ve Ruh Sağlığı

    Uyku tüm hücrelerin yenilenmesi için çok önemli olmakla beraber yeterli olmaması halinde hem psikolojik hem de fizyolojik etkileri kaçınılmazdır. Kimi zaman gün içerisinde kendimizin de fark ettiği bir takım olumsuz belirtiler; sinirlilik hali, halsizlik, konsantrasyon bozukluğu, unutkanlık gibi durumlar uyku bozukluğunuz ile bağlantılı olabilir. Kimi zaman ise ortaya çıkan olumsuz duygu ve davranışları “sebepsiz yere” dediğimiz bir kalıba oturtur ve verdiğimiz tepkileri anlamlandırmakta zorluk yaşarız.

    Uyku bozukluğu ve ruh sağlığı birbiri ile bağlantılıdır. Uykumuz bozulduğunda ruh dengemizde tehdit altına girer. Uyku süresinde zihin ve beden dinlenir, şarj olur ve gününün akışına bizi hazırlar.

    Uykusuz kalan kişi:

    • Kolay sinirlenir

    • İradesi zayıflar, karar almakta zorlanır

    • Halsizlik ve mutsuzluk hissi ile sosyal izolasyona geçer

    • Tokluk hormonu salgılanmaz ve tatlı yeme ihtiyacı artar

    • Sivilcelenmede artış olur

    Düzenli ve yeterli uyku:

    • Mutluluğunuzu arttırır

    •   Bedensel ve ruhsal dinlenme gerçekleşir

    •   Cilt yenilenir

    •   Hafızayı güçlendirir

    •   Dinçleştirir

    Tedavi yöntemleri:

    •   İnsomnia olarak adlandırılan uyku bozukluğunuzdan mustarip iseniz Bilişsel

    Davranışsal Terapi ile çalışan bir uzamandan destek alabilirsiniz.

    •   Uykudan önce nefes egzersizleri ve meditasyon yapılabilir.

    •   bir türlü uykunuz gelmiyorsa uykuyla savaşmak yerine başka bir odaya geçerek

    kitap okuma ya da müzik dinlemek uykunuz kaçırmaz aksine uykunuzu getirir, ancak televizyon, tablet ya da telefonlara bakarak mavi ışığa maruz kalmak uykuyu kaçırır.

    •   Uyumadan önce yetişkinler de dahil ılık bir süt içmek uykuyu getirir. Sütün

    içerindeki “triptofan” dediğimiz aminoasit uyku hormonu melatoninin destekler ve uyku gelir.

    •   Uyumadan yarım saat önce sıcak bir duş alarak vücut ısınızı arttırdığınızda uykuya

    dalacağınız vakit vücut ısınız düşeceği için uykuya dalış daha kolay olur.

    •   Uykudan hemen önce okunan ve öğrenilen bilgilerin daha kalıcı olduğu

    kanıtlandığı için uyumadan önce okuduklarınız ve öğrendiklerinize yön vererek uykuyu “mecburiyetten” çıkarıp kendinize değer katmak olarak düşünebilirsiniz. Böylece düşüncelerinizi ve bakış açınızı değiştirmek davranışlarınızda değişikliğe sebep olacağı gibi uyku bozukluğunuzu düzeltmeye de yarayacaktır.

    Kendi başınıza çözümleyemediğiniz bir noktaysanız lütfen bir uzmandan destek alınız. Ruh sağlığı bir bütündür ve kapsamlı bir şekilde ele alınmalıdır.

  • Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilikte uyum, farklı kişilik özelliklerine sahip bireylerin değişen dünya koşullarına uyum sağlamaları, yaşadıkları sorunları uzlaşarak çözmeleri, birbirleriyle olumlu iletişim kurmaları, mutlu olmak ve ortak amaçlara ulaşmak için kurdukları birliktelik olarak tanımlanmıştır.

    Evlilik süresi, evlilik uyumunu etkilemektedir. Evliliğin ilk birkaç yılında evlilik uyumunun düşük olduğunu araştıran çalışmalar vardır. Evlilik süresi ilerledikçe çocukların evden gitmesi, eşlerin emekli olması ve birbirlerine daha çok vakit ayırması evlilik uyumunun bu dönemde en yüksek seviyeye ulaştığını söyleyen çalışmalara ulaşılmıştır. Evlilikte eşlerin meslekleri de evlilik uyumunu etkilemektedir. Çalışan kadınların ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumları incelenmiş ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Mesleksel statü açısından eşinden yüksek konumda olan bireyler düşük statüye sahip eşe göre evlilikte daha mutlu bulunmuştur.

    Evlilik mutluluğunu belirleyen cinsiyet rol tutumlarına bakıldığında erkeklerin kadınlara göre daha yüksek düzeyde narsistik eğilimleri olduğu belirtilmektedir. Kadın pasif erkek narsistik özellik gösteriyorsa ve narsistik birey evlilikten tatminini alabiliyorsa bu evlilik uyumlu gözükmektedir. Cinsiyet ve karanlık kişilik özelliği arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmalarda, karanlık kişilik özelliklerine sahip bireylerin yüksek statü ve yüksek kendilik değeri gibi özellikler taşıması bakımından toplumumuzda daha çok iş hayatındaki konumu bakımından erkek cinsinde görülmesi beklenmektedir

           Kişilik özellikleri açısından eşler arası benzerliğin evlilik de uyumlu olduğu görülmüştür. Örneğin, her iki eş için de,  yalan söylememe benzerliği ile evlilik uyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Başka bir çalışma da eşlerin empati eğilim düzeyleri araştırılmış ve evlilik uyumları yüksek olan çiftlerin her ikisinde de empati eğilim düzeyleri yüksek çıkmıştır. Karşılıklı iletişim kurabilen, evlilik ve aileyi ilgilendiren konularda fikir alışverişinde bulanabilen ve sorunlarını pozitif bir şekilde çözebilen çiftlerin evliliği uyumlu olarak tanımlanmış ve evlilik oldukça uzun bir zamandır daha birçok araştırmaya konu olmuş ve olmaya devam edecektir.

           Rusell (1983) evlilik uyumunu, eşlerin birbirlerinden farklı olmadıkları düşüncesi ile birlikte eşlerin evlilik ilişkisi içerisinde saygı, sevgi, cinsel doyum, düşünsel davranışlarda bulunma koşuluyla gerçekleştirdikleri bir birliktelik olarak niteler. Evlilikte uyumu etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır.

  • Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Çıktığımız serüvende sıra geldi 2 yaşındaki çocuğumuza…

    Çocuğunuz iki yaşında ve artık bebeklikten çıkıp erken çocukluk dönemine girmiş bulunmaktadır. Bu da, çocukları daha özgür olma hissine sahip, daha benmerkezci olmalarını haklı kılıyordur. Çocuklar, iki yaşındayken yaşadıkları haklı özgürlüklerinin önüne geçilmesini çok fazla istemezler. Engellenmek, karışılmak, söz hakkı verilmemesi gibi durumlar 2 yaşındaki bir çocuk için oldukça stres oluşturan bir faktörlerdir.  Bu stres oluşturan faktörleri yapmanız 2 yaşında ki bir çocuğu strese sokar ve olaylar çözülmez bir hal alır. 2 yaşındaki çocuğun; anne ve babasıyla inatlaşması artar, hatta öfke nöbetleri bile yaşayabilir. Diğer taraftan, bu süreçte anne ve baba olarak çocuğunuza kurallar ve sınırlar koyarken, birlikte yol alan iki yol arkadaşı gibi davranırsanız herşey çok daha kolay ve olumlu olacaktır. Süreç sizin için de çocuğunuz için de keyifli geçecektir. Annelerimiz ve babalarımız bu hususlarda en çok yönelttiği soru; ”Bu çocuk daha 2 yaşında, bunların hepsini nasıl anlar?” sorusudur. Sizinde aklınızdan bu soru geçiyor mu? Sorunun cevabı ise, hala kendini her zaman akıcı bir şekilde ifade edemese de, 2 yaşında ki bir çocuk sizi çok iyi anlar, çok iyi hisseder ve kendisini de size anlatabilmek, sizinle iletişim kurabilmek için bastırılamaycak şekilde heyecanlı ve istekli tutum ve davranışlara girer. Bu sebeple, doğduğu andan itibaren özellikle konuşmaya başladıktan sonra çocuğunuzu bir birey gibi görüp çocuğunuzla sağlıklı bir iletişime geçmeniz çok önemli bir olgudur.

    İki yaşındaki çocuğunuzun dönemsel özellikleri olarak, duygu dalgalanmaların yaşandığı, ben merkezciliğin fazla olduğu bir dönemden geçmektedir. Herşeyi hem kendi yapmak ister hemde yanında sizi hissetmek ister. Bir yandan ağlayıp, bir yandan gülebilir. Bazen neden ağladığını anlamlandıramayabilirsiniz bile. Herkes bilir, iki yaşında ki bir çocuğun ebeveyninden bahsediyorsak anlamlandıramama süreci çok normaldir. Çünkü, çocuğunuz keşif döneminde ve her kaşif gibi kaygı, stres, heyecan, gibi bir sürü duygulanımı içinde barındırmaktadır. İki yaşındaki çocuğunuzu bir kaşif gibi görerek; keşfetmesine, deneyimlemesine izin verin. Bırakın, özgürlüğünü yaşasın. Bırakın, kişiliğini geliştirsin. Tabiki, bu süreçte dikkat edilmesi gereken ince çizgileri unutmamak gerekir:

    • En sevdiği kelime “HAYIR!” olan iki yaşındaki çocuğunuzla inatlaşmadan sonuca ulaşmak,

    • Sınırlarını çizmek,

    • Güvenli alan oluşturmak,

    • Hep destek olduğunuzu hissettirmek,

    • Kararlı ve tutarlı davranmak,

    • Duygularını kabul etmek,

    • Duygularını yansıtmak,

    • Anlayışlı olmak,

    • Tercih yapmasına izin vermek,

    • Takdir etmek, gerektiği kadar,

    • Ufak tefek olumsuz davranışları görmezden gelmek,  aklımızın köşesinde olması gereken ebeveyn tutumlarının başlıcalarıdır.

        Dil gelişimi ise; bir yaş öncesine göre kelime hazinesi genişlemiştir. Kendini daha iyi ifade eder ve karşısındakini daha iyi anlar. Bununla birlikte kelime hazinesinin daha çok genişletmek ister. Kaşifliğiyle birlikte daha çok sorgular. Bu neden ile, Sorduğu sorulara her zaman cevap vermeniz, doğru cevap vermeniz, çocuğunuz ile aranızdaki olumlu ilişkinin gelişmesi açısından önemli bir yapı taşıdır. Eğer, çocuğunuzu sorduğu sorunun cevabını bilmiyorsanız, araştırmanız gerektiğini ve cevabı öğrendikten sonra cevabı çocuğunuz ile paylaşacağınızı söylemeniz; çocuğunuzun bir ihtiyacı olduğunda size güvenebileceği ve her noktada sizinle paylaşımda bulunabileceği duygusunu destekleyecektir. Burada dikkat etmeniz gereken ise; cevabı araştırıp çocuğunuza en geç 2 gün içerisinde sorunun cevabını vermenizdir. Dil gelişimini daha eğlenceli ve kaliteli vakit geçirme dilimleri olarak da değerlendirebilirsiniz; birlikte kitap okuma, özel konuşma zamanları yapma, yaptığı hareketleri anlatma oyunu oynama, gibi aktiviteler eğlenceli olacaktır.

        Dil gelişimiyle birlikte çocuğunuzun zihinsel gelişiminde de ilerleme görülür. Herşeyi neden, niçin diye sorgulaması bunun en güzel örneklerindendir. Daha önce bahsettiğimiz gibi iletişim içerisinde olma zihinsel gelişimini en çok etkileyecek hususlardandır. Bununla birlikte, oyunlar oynamak faydalı olacaktır. Bu dönemde, her türlü oyuncağın, her türlü materyalin faydası vardır. Çocuğunuz, ne kadar fazla ve farklı uyarana (oyuncağa) maruz kalırsa, zihinsel gelişimi de o kadar sağlıklı ve olumlu bir şekilde gelişim göstermiş olacaktır. Oyunlarınızın içerisine her konuyu, her etkinliği ekleyebilirsiniz. Örnek ile;

    • Matematik etkinliği,

    • Yaratıcı düşünme,

    • Özgün düşünme,

    • Sorgulama,

    • Kavram öğrenme,

    • Kategorileştirme, konulardan bazılarıdır.

        Diğer bir gelişim evresi olan duygusal gelişimi, iki yaş çocuğu için en zor olan gelişim evresidir. Ben merkezci bir dönemde olduğu için ve duygu dalgalanmalarını çok fazla yaşadığı için; kendi duygularını anlamakta da, kendi duygularını yönetmekte de çok fazla zorluk yaşamaktadır. Bu sebeple;

    • İnatlaşmalardan kaçınmanız,

    • Çocuğunuz karmaşıklığın içine girdiğinde, anne ve baba olarak sizlerin sakin kalmanız,

    • Çocuğunuzun duygularını anlamlandırmanız,

    • Sakinleşmesi için zaman tanımanız,

    • İşbirliği kurmaya çalıştığında çabalarını övmeniz,

    • Birlikte hedefler belirlemeniz,

    • Yanında olmanız,

    • Çocuğunuza karşı hep dürüst olmanız, önemli hususlardandır.

        Yukarıda bahsettiğim maddelerden, inatlaşmalardan kaçınma kısmı en önemli ve en zor olanlardan biridir. Çünkü, iki yaşındaki bir çocuğun duygu dalgalanmaları, bağrmaları, tepinmeleri, belkide vurmaya çalışması, gibi karşısındakinin inatlaşmadan iletişime girmesini engelleyecek her türlü tutum ve davranışın karşısında inatlaşmamak çok zordur. Ancak, anne ve baba olarak sizler nasıl çocuğunuza yaklaşırsanız, çocuğunuzla nasıl konuşursanız, çocuğunuza nasıl davranırsanız; unutmayın ki onlarda size aynı şekilde davranacaklardır. Bu bağlamdan yola çıkarsak, önce çocuğunuza sarılıp çocuğunuzu sakinleştirmek, sonrasında bağırmasının altında yatan nedenleri, “Bağırmana sebep olan şeyler neler?” gibi yapıcı sorularla keşfetmek, sabırla çocuğunuzu dinlemek, sakin bir ses tonu ile konuşmak, göz teması gerekiyorsa ten teması kurarak konuşmak, kuralları sakin ve iyi olduğunuz anlarda konuşmak,kesin ve net olmak, agresif olduğunda ilgi göstermemek ancak sakinleştiğinde hemen iletişime geçmek, sergilediği tüm zorlayıcı tutumlara rağmen teslim olmamak,rutinler belirlemek ve işbirlikçi bir tavır sergilemek, gibi tutumlar inatlaşmaya girmeden ve olay ego savaşına girmeden çözümlenebilmesi için ufak ufak adımları atılmasına zemin oluşturacaktır.

            Son olarak, iki yaşındaki çocuğunuz kendini, bedenini ve cinsiyetini keşfetmeye başlar. Bu keşif ile birlikte, kendini kontrol etmeyi ve denetlemeyi öğrenir. Bu da, tuvalet eğitimine başlamak için sinyaller verdiğini düşündürmelidir. Çünkü, tuvalet eğitimine başlamaya karar vermek için; hazır olduğunu bize belirli bir yaşa gelmesinden ziyade, çocuğun bu olguya hazır olunuşluğuna dikkat edilmelidir. Tuvalet eğitimine hazır olduğunu anlamak için;

    • Tuvaletini belirli zamanlarda yapması,

    • Basit kıyafetlerini kendi çıkartabilmesi,

    • İşleri kendi kendine yapmaya istekli olması,

    • Tuvalet ile ilgili konularda ilgili olması,

    • Bezinden rahatsız olmaya başlaması,gibi hususlar belirleyicidir. Ancak, burada en çok dikkat edilmesi gereken husus, tuvalet eğitimini verecek olan kişinin bu sürece hazır olunuşudur.

            Unutulmamalıdır ki; her çocuğun gelişim süreci kendine özgüdür. Bu sebeple, çocuğunuzun kendi gelişim adımlarına göre, çocuğunuzu sabırlı bir şekilde desteklemeniz ve cesaretlendirmeniz keyifli bir serüven yaşamınızın anahtarıdır!

  • Bağımlılık ve Aile

    Bağımlılık ve Aile

    Ailemizde bağımlılığı olan birisinin var olması, hepimiz için büyük bir endişe, üzüntü ve gerginlik kaynağıdır. Onu kurtarabilmek için çabaladıkça ümitsizliğimiz artar. Verilen onlarca söz hep boşa çıkar. Elindeki parayı sürekli kullandığı maddeyi temin edebilmek için harcar, hatta yeterli olmayınca hırsızlıklar başlar. Bazen evde çalacak bir şey olmayınca dışarıda da madde temin edebilmek için başlarını belaya sokabilecek davranışlarda bulunabilirler.

    Peki biz ne kadar yardımcı olabiliyoruz? Niçin onca çabamız boşa çıkıyor? Ben bugüne kadar sıcak yatağında yatarken, sıcak yemeğini yerken uyuşturucu madde bırakabilen bir insan görmedim. Zaten bunu yapmaları için hiçbir nedenleri de yoktur. Bağımlıların evde yaşadıkları çatışmalar ne olursa olsun bu şekilde yaşamaya zamanla alışıyorlar. Aynen onlar gibi bizler de bu şekilde yaşamaya alışıyoruz. Yoksa bağımlı eşimizi defalarca terk etmekle tehdit edip terk edemememizi yada bunu gerçekten yapıp tekrar geri dönmemizi nasıl açıklayabiliriz? Yada bağımlı çocuklarımıza savurduğumuz onlarca tehdidin kaçını gerçekten yapabildik? Aile olarak söz birliği yapabiliyor muyuz? Tutarlı davranabiliyor muyuz? Bağımlıların ailelerinde en yaygın görülen şey aile içinde dengesizliklerin ve tutarsızlıkların olmasıdır. Bu bazen en başından beri var olan bir şey iken bazen de yakınlarımızın bağımlı olduğunu öğrenip bıraktırmak için çabalarken duygusal yönden alt üst oluşlar yaşamımızdan kaynaklanmaktadır. Öfkelenip bir şeyler yaparız, sonra da dayanamayıp yada endişelenip tam aksini yaparız. Bütün bunlar yardım etmekten çok daha çok bataklığa itmekten başka bir şey değildir. Fark edemediğimiz biz bağımlı aileleri olarak, bizlerin de bağımlı ilişkiler oluşturduğumuzdur. Bazı aileler yetişkin evlatlarını anlatırken hala çocuk diye bahsederler, onları çocuk gibi görür, çocuklarıymış gibi davranırlar. Haliyle bağımlı kişide çocukluklarına devam eder, hiçbir zaman kendilerinin ve ailelerinin sorumluluklarını almak için bir şey yapmazlar. Kişinin kendine ve çevresine verdiği zararlara öfkelenip tavır alırız sonra da ya üzülürse ya başına bir şey gelirse diye endişelenip tekrar kanatlarımız altına alırız. Halbuki özellikle bonzai, eroin, vs.. gibi maddeler kullanılmaya devam edilirse bunlar zaten sevdiklerimize ölüme getirir. Unutmayalım ki “Korkulan kehanet kendini gerçekleştirir”, evi terk eder, dışarıda başına kötü bir şeyler gelebilir diye korkular yaşayıp tekrar kucak açmamız, onları kurtarmak değil bulundukları batağın içinde daha fazla kalmalarından başka hiçbir işe yaramaz.

    Aslında anlayamadığımız şeyler şunlardır:

    1. Madde bağımlılığı bir hastalıktır. İnsanlar maddeyi bırakabilirler ama bağımlılık ömür boyu sürer. Tıpkı sigarayı bırakıp ta efkarlı bir günümüzde bir sigara yakıp tekrar sigara bağımlılığına dönmemiz gibi.

    2. Bağımlı kişi, madde kullanımını sürdürebilmek için her yolu dener. Sözler verir, yalanlar söylerler ama bunu başaramazlar çünkü onlar bağımlıdır.

    3. Bağımlı kişi, özellikle kullandığı madde ağır draklar yada alkol ise sağlıklı düşünememeye ve davranamamaya başlarlar.

    4. Bağımlılığı olan yakınlarımızla yürüttüğümüz mücadele, bir süre sonra bizim de dengemizi bozmaktadır. Bir süre sonra bizlerde sağlıklı düşünebilme ve davranabilme yeteneğimizi kaybederiz.

    5. Hiçbir bağımlı her şey yolundayken maddeyi bırakmaz. Maddeyi bırakması için ya dibe vurması yada altüst olacağı sarsıcı bir olay yaşaması gerekir.

    Bir insana maddeyi bıraktırabilmek için bütün aile birlik olmalı, tek ağızdan net ve tutarlı ifadeler kullanabilmelidir. Boş tehditlerden kaçınmalıdır, söylediği şeyi net olarak yapmalıdır. Bağımlı kişi kadar ailelerinde destek alması gerekir, bunun nedeni daha önceden yapmış olduğu hataları kavrayabilmesi ve bunları düzeltebilmesidir. Yaşamış oldukları duygusal yaralanmaları iyileştirebilmek için son derece de önemlidir.

    Önceden yaşanılan duygusal ve davranışsal sorunlar onarılmadan, ailenin birlik ve bütünlüğü sağlanılmadan, aile ilişkileri uyumlu ve tutarlı bir hale getirilmeden bağımlıya madde bıraktırmak çok daha zor bir hale gelmektedir. Ayaklarımız yere sağlam basmıyorsa, sağlıklı düşünebilip, sağlıklı davranamıyorsak, sarsılmış ve çaresiz durumda hissediyorsak asla sevdiklerimize gerekli desteği sağlayamayız. Unutmayalım ki iki topal birbirine destek olursa ikisi de seke seke yürür. Sevdiklerimize destek olabilmemiz için öncelikle bizim sağlıklı ve sağlam bir duruş sergilememiz gerekmektedir.

  • Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Sevgi ve disiplin birbirine aykırı görünmelerine karşın aslında çocuk yetiştirmede birbirlerini tamamlayan iki unsurdur. Önemli olan her ikisini de uygularken çocuğun yaşına ve ihtiyaçlarına uygun şekilde uygulayabilmektir.

    Çocuk gelişiminde sevgi kadar disiplinin de önemi vardır. Sevgi ve hoşgörümüz, çocuğun temel güven duygularını pekiştirir, daha özgüvenli ilişkiler kurmasına, çevresini daha cesaretle keşfetmesine vb… sağlar. Disiplin ise çocuk açısından tamamlayıcı bir unsurdur. Burada bahsedeceğimiz disiplin çocuğu hizaya sokacak, yaramazlıkları önleyecek bir anlayıştan farklıdır. Çocuğun disiplin yoluyla sorumluluklarını kavrayabilmesi, sınırlarının farkına varıp buna göre daha doğru ilişkiler kurabilmesi, seçimlerini daha rahat yapabilmesi ve problemlerini daha başarılı çözebilmesi amacıyla uygulanmalıdır. Çocuklar büyüdükçe bu iki kavramın doğru ve tutarlı uygulanabilmesinden son derece fayda göreceklerdir.

    Öncelikli olarak sevgiden bahsedecek olursak düşünmemiz gereken çocuklarımızın tamamıyla bize bağımlı ve muhtaç bir yaşam sürüyor olduklarıdır. Bizler çocuklarımızı severken çok fazla düşünmediğimiz kendi olumlu duygularımızla mı, yoksa kırık dökük hayatımızda bir teselli bulabilmek için mi onlara sarılıyoruz. Bu anne babalar açısından büyük bir handikaptır. Çünkü bize ağır gelen sorunlarımızdan uzaklaşabilmek için çocuklarımıza sarılmamız aslında onların gerçek anlamda ihtiyaç duygukları sevgiyi verebilmemizden bizleri uzaklaştırır. Unutmayalım ki yetişkinler olarak çözemediğimiz sorunlarımız için derman bulabileceğimiz en son kişiler çocuklarımızdır. Bu açıdan düşünürsek yetişkinler olarak yaşadığımız bütün sorunların çocuğun dünyasına ait olmadığını anlarız. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki, onun dünyasına ait merakları, sorunları, sorumlulukları vs.. içermelidir. Kendi kişisel kaygılarımızı çocukla kuracağımız ilişkinin içinde yaşarsak herşeyi hem çocuk hem de kendimiz açısından anlaşılmaz ve işin içinden çıkalamaz bir hale getiririz.

    Bütün bunları göz önünde bulundurarak düşünürsek çocuğumuza koyacağımız sınırlar ve kurallar, çocuk için anlaşılır olmalıdır. Aile olarak kendi içimizde tutarlı ve ortak şeyler söylemeliyiz. Birimizin yasakladığı bir şeye diğerimiz izin veriyorsa bu yasak çocuk açısından anlamsızlaşır. Çocuk her zaman faydacı davranacaktır. Anneden koparabileceği izni anneden, babadan koparabileceği izni babadan istemeye başlar, yada birisi izin vermezse diğerinden izin ister. Bu durum çocuklarımız açısından tutarsız bir ilişki ağı olup bir türlü sınırlarını bilememesine ve her fırsatta aynı konuları dayatmasına neden olur. Ebeveynlerin özellikle göz önünde bulundurması gereken şey budur. Çocuğu kimin daha fazla sevindirdiği değildir. Zaten bu tip bir çelişki ileride çocuğumuzun sosyal yaşamda pek çok yaşamasına neden olacaktır. Evde aile büyükleriyle yaşıyorsak (büyükanneler, büyükbabalar) bu konuda özellikle onları da bilinçlendirmeliyiz. Torunlarına karşı çok daha yumuşak yüzlü olabilirler. Böyle bir durumda annen baban izin veriyorsa diye teyit almaları gerekir.

    Koyduğumuz kuralların, verdiğimiz cezaların çocuk açısından anlaşılır ve akla yakın olması gerekir. Aksi taktirde çocuklar için için kırgınlıklar yaşarlar, anlaşılmadıkları ve sevilmedikleri duygusuna kapılırlar. Çocuk, sevgiyi aldığı zamandaki gibi disipline edilirken de sevinç ve mutluluk yaşamaktan hoşlanır. İşte bu yüzden çocuk disiplininde ödül her zaman cezadan daha fazla işe yaramaktadır. Çocuklarımızın günlük düzenini (bilgisayar, sokak, ders, yemek gibi), her zaman yapmaktan hoşlanmadığı yada zorlandığı faaliyeti, zevk aldığı uğraşın yapılması için gerekli bir iş olarak sunmalıyız. Bu şekilde zevk aldığı işler otomatik olarak sorumluluklarını gerçekleştirmenin ödülü biçiminde sunulacaktır. Tabi bunu yaparken sınırsız olmamalıyız, eğlenceli faaliyetinde sınırları olmalıdır, bunu nasıl kullanacağına da çocuk karar vermelidir. Çocuğun güvenliği ve sağlıklı gelişimi açısından ondan sorumlu olan ailelerdir. Bu yüzden sınırlar koyarken otorite biz olmalıyız. Aşırı otoriter olmak kadar otorite koyamamakta sakıncalıdır. Bu konuda özellikle yapamayacağımız şeylerle tehdit etmemeliyiz (bacaklarını kırarım, pipini keserim vs..). Bu şekilde bir davranış hem otorite koyamamamıza hem de çocuğumuzun ruhsal yönden sıkıntılı bir gelişim izlemesine neden olacaktır. Aynı şekilde çocuğun istediği herhangi bir şey içinde tutamayacağımız sözler vermemiz son derece sakıncalıdır. Buna örnek olarak çok pahalı olan, alamayacağımız şeyleri bir gün alacağımız hayalleri kurdurmamızı söyleyebiliriz. Bu, o anda çocuğun bunu ertelemesine yarasa bile ileriki hayatında çocukluğunda hayalini kurupta ulaşamadığı şeylerin gelecekte ki birer yansımaları olacaktır. Muhtemelen kişinin normalde elde edebilmesinin zor olduğu şeyleri elde edebilmek için sınır tanımaz bir hırsla çabalamasına neden olacaktır.     

    Çocuğumuz yolda, alışveriş merkezinde bizden bir şey istiyor ve bizde alamıyor isek ve çocuk inatla ağlıyor ve diretiyor ise yapılacak en mantıklı şey sabırlı olmaktır, dövmek ve çekiştirmek değil. İstediği ağlasın, kendini yerlere atsın, sabırlı olmalıyız. Eve döndüğünde unutur, ve bu tecrübesinden ağlayarak isteklerini gerçekleştiremeyeceğini öğrenmiş olur. Tekrar etmemeye başlar. Özellikle dayaktan kaçınmalıyız çünkü bu çocuk açısından ders verici değil gurur kırıcıdır. Çocuk cezalandırılırken mutlaka bunu niçin yaşadığını bilmek ve anlamak zorundadır. Yoksa olumlu davranışları pekiştirmek, olumsuz davranışları azaltmak hedefinden uzaklaşmış oluruz. Dövmek, çocuğun sorunlu olduğunu değil, bizim zorluklar karşısında zayıf ve tahammülsüz olduğumuzun göstergesidir. Çocuğa verilecek en iyi ceza onun zevk aldığı faaliyetleri kısıtlamaktır, doğru olan davranışları da sevgi ile ödüllendirmektir. Bazen sıcak bir sarılış, onlara alınacak pahalı bir hediyeden çok daha değerli olabilir. Onları maddi şeylerden daha fazla sevgimizle ödüllendirmemiz, çocukların benlik değerlerinin daha sağlam olmasını sağlar.

    Bazen disiplin açısından eğlence ve oyuncak çok iyi fırsatlar sağlayabilir. Öncelikle çok fazla oyuncak almanın zararlı olduğunun bilinmesi lazım. Bu, çocuklara oyuncakları daha değersiz ve her istediğinde ulaşılan nesneler haline getirir. Halbuki gelecek hayatlarında istedikleri bir kaç seçenek arasında seçim yapmak zorunda kalacaklardır. Elde ettikleri şeylere daha az değer verecek ve buna dair sorunlar yaşayacaklardır. Çoğu aile kendi çocukluklarında yaşayamadığı yada çok yoğun olup çocuklarıyla yeterince ilgilenemediği için duydukları bu  sıkıntıyı onların her istediğini alarak gidermeye çalışır. Bu çok yanlış bir davranıştır. Kesinlikle elde ettiğine değer verebilmesi için ona vakit tanımalıyız. Yaklaşık üç dört haftada bir oyuncak alınmalıdır. Birden fazla beğendiği oyuncak varsa aralarından birini seçmek ve diğerlerini gelecek sefere ertelemek için onları teşvik etmeliyiz. Eğer pahalı ama alabileceğimiz bir şeyi istiyorlarsa onlara bu oyuncağın parasının küçük bir kısmını biriktirmesini üstünü bizim tamamlayacağımızı söyleyerek yönlendirebiliriz. Bu özellikle çocuklara arzu ettikleri şeylere ulaşabilmek için emek vermeyi ve çaba sarfetmeyi öğretir.

    Eğer kardeşi varsa her iki çocuğa da kendi aralarında paylaşmayı özendirmeliyiz. İleride sosyal hayatlarında paylaşmak istemiyor olmaları, onların yalnız ve mutsuz bireyler olmalarına yol açacaktır. Bunun için çocukları birbirleriyle kıyaslamamalıyız.

    Bizlere hoşlanmadığımız davranışlarda bulunuyorlarsa anneye-babaya böyle davranılmaz dememeliyiz, bu çocuk açısından anlaşılmaz bir kuraldır. Bunun yerine özdeşim yaptırıp sen böyle yaptığın zaman çok üzülüyorum, çok kırılıyorum gibi açıklamalar yapmamız daha çok işe yarar. Buna rağmen kırıcı yada inatlaşıcı davranışlarda bulunmaya devam ediyorlarsa, muhtemelen bizlere kırgın, kızgın olduğu konular vardır. Davranışları, bu duyguların dışa vurumudur. Sorunun ne olduğunu araştırmalıyız. Çocuğun sorunları hakkında asla onun yanında konuşmamalıyız. Bu çocuğa fayda değil zarar verir.

    Unutmayalım ki sevgi, anlayış, hoşgörü ve sabırla yetiştireceğimiz çocuk sağlıklı bir yetişkin olacaktır. Kişisel endişelerimizin, hayallerimizin, yaşamdaki stres ve sorunlarımızın hepsi biz yetişkinlerin kişisel olarak çözmesi gereken sorunlardır. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki ile karıştırılmamalıdır. Doğada her canlının çocuk yetişitirirken amacı çocuğun güvenliğini ve ileride kendi kişisel hayatında ayakta durabilmesini sağlamaktır, karşılaştığı sorunları çözebilmesi ve yetişkin bir birey olarak kendi amaçlarını, hedeflerini kendisi için doğru şekilde ortaya koyabilmesini öğretmektir.

    Bizim istediğimiz kimliğini kazanmış olan bizimle, kendisiyle ve çevresiyle olumlu ilişkiler geliştirebilen, yaşadığı sorunları biz başında olmasak bile çözebilen, zorluklar karşısında direnebilen, ne istediğini bilen ve enerjisini doğru şekilde kullanabilen bir çocuk yetiştirebilmektir. Bunun için çocuklarımızı yeteri kadar dinlemeli ve onların fikirlerine değer verdiğimizi gösterebilmeliyiz.      

  • Çocuğa Yönelik Cinsel İstismarı Hangi Yöntemlerle Önleyebiliriz?

    Çocuğa Yönelik Cinsel İstismarı Hangi Yöntemlerle Önleyebiliriz?

    ÇOCUKLARINIZLA KONUŞUN

    Toplumda karşılaşan en acı olayların başında çocuğa yönelik cinsel istismar gelmektedir. Bu durum gerçekleşmeden aileler olarak ‘neler yapmalıyız?’sorunusunu ön plana çıkararak, şunları söylemeliyiz ki; Çocuklarınızla konuşun! Cinsel istismarın ne demek olduğunu ve kendilerini nasıl koruyacaklarını bilmelerine izin verin. Sonrasında, çok “özel” olabilecek konularda sizinle konuşmaları konusunda rahat hissetmelerini sağlayın.

    Çocuklarımızla neden cinsel istismar hakkında konuşmamız gerektiğine dair birçok sebep vardır. İlk ve öncelikli olarak, aileleri cinsel istismar konusunda konuşan çocukların, bunun olmasını engelleme konusunda çok daha hazırlıklı oldukları bilinmektedir.

    Bir başka sebep ise bu suçun görülme sıklığıdır. Daha da endişe verici bir istatistik ise cinsel istismara uğrayanların ortalama yaşının altı ile dokuz arasında olmasıdır.

    Cinsel istismarın yoksul mahallelerde yaşayan, düzgün işlemeyen ailelerin sorunu olduğunu düşünsek de, durum böyle değil.

    Cinsel istismarı, iyi ailelerin evleri dışında olan bir şey olarak düşünmeye meyilli olsak da bir çok çocuk ensest kurbanıdır. Ama yine de cinsel istismar herkesin evinde, üvey anne babalar, kardeşler, kuzenler, amcalar, büyükanne, büyükbabalar arasında dahi görülebilen bir durumdur. Yani, nerede yaşarsak yaşayalım ya da ne kadar sağlam aile bağlarına sahip olursak olalım, çocuklar cinsel istismar problemi konusunda önceden bilgilendirilmeli ve uyarılmalıdır.

    Çocuklarınızla Cinsel İstismar Hakkında Ne Zaman Konuşmalısınız?

    Cinsel istismar hakkında konuşmak için en iyi zaman, çocuğunuzun potansiyel olarak tehlikeli bir durumda olmadığı ve kendisini güvende hissettiği zamandır. İstismar ihtimalinin olacağını veya ne zaman olacağını bilmek mümkün olmadığından bu konuyu, erken yaşta konuşmak önemlidir. Okul öncesi dönem bile çok erken olarak düşünülmemelidir.

    Anlatacaklarınızın ayrıntıları çocuğunuzun yaşına göre değişecek olsa da, diğer güvenlik konularıyla birlikte saldırıyı önlemeye dair genel bir eğitim tüm yaştaki çocuklara verilmelidir.

    Örneğin;

    • Küçük çocuğunuza yabancılardan şeker almaması gerektiğini öğrettiğiniz gibi, birisi bedenlerinin özel bölgelerine dokunmak isterse ona hayır demesi gerektiğini de öğretebilirsiniz.

    • Çocuğunuzla, sokakta bulduğu veya bilmediği bir maddeyi yiyip içmemesi gerektiğini konuşurken, kişisel gizlilik ve rahatsız eden dokunuşlara karşı gelme haklarını da konuşabilirsiniz.

    • Uyuşturucuya neden hayır demeleri gerektiğini açıklarken, onlara dokunan ve kendilerini rahatsız hissettiren bir kişiye de neden hayır deme haklarının olduğunu açıklayabilirsiniz.

    Cinsel İstismar Hakkında Nasıl Konuşmalısınız?
    Çocuklarınıza cinsel istismar hakkında konuşurken bilgileri, onları gereğinden fazla korkutmadan ve dehşete düşürmeden aktarmak önemlidir. Aslında “cinsel istismar” tanımını da kullanmanız gerekmez. Sizin amacınız çocuğunuza, o istemedikçe kimsenin bedenine dokunmaya hakkı olmadığını olumlu ve tehditkar olmayan bir şekilde öğretmektir. Verilmek istenen bu mesaj, (hassas, kişisel veya tabu olarak düşünülse dahi) aileler rahatça konuşulabilecek bir ortam sağladığında kolayca yerine ulaşır. 

    Aynı zamanda istismarı önleme konusunu konuşmak kendi beden parçalarının isimlerini, genital bölgeler de dahil, bilen çocuklarla çok daha kolaydır. 

    Ne Söylemelisiniz?

    Çocuğunuzla cinsel istismar hakkında konuşurken, iki hedefe ulaşma amacında olmanız önemlidir. 

    • Çocuğunuzun, cinselliği istismar eden bir davranışı tanıması ve ayırt edebilmesi için spesifik ve doğru bilgiler verin.

    • Çocuğunuza, tehlikeli olma potansiyeli olan bir durumla başa çıkabilmesi için spesifik yollar öğretin.

    Bu hedeflere ulaşmak için aşağıdaki yönergeleri takip edebilirsiniz:

    “Kişisel Parçaları” açıklayın.

    “Baba, neden sıcak olduğunda kızlar tişörtlerini çıkaramazlar?”

    “Anne, neden banyoya seninle birlikte giremiyorum?”

    “Neden salonda giyinip soyunamam?”

    Çocukların sordukları sorular bize “kişisel parçaları” konuşmak için olanak sağlar. 

    Bedenimizin bu bölümlerinin kirli ya da utanılacak yerler olduğu algısı yaratmadan, mayoyla kapattığımız bölgelerin çok özel ve kişisel olduğunu açıklayın. Daha sonra bu kişisel bölgelerin neden kapalı olması gerektiği ve kişinin gerekirse ebeveyninin ve ebeveynin izniyle doktorların dışında kimse  tarafından görülmemesi ve dokunulmaması gerektiğini açıklayın.
    “Cinsel İstismarı” açıklayın.

    Çocuklar; bazı yetişkinlerin veya genç insanların, kendi özel yaşamlarını gasp etmeye çalışabileceklerini ve bunu durumun kabul edilebilir olmadığını bilmelidirler. Çocuklarınızın bilmesi gereken iki tür cinsel istismar vardır:

    • Dokunmadan istismar: cinsellik ile ilgili sözel veya görsel uyaranlarla çocuğun uyarılması, müstehcen telefon aramaları, teşhircilik, röntgencilik ya da özelin gizlenmesini ortadan kaldırarak çocuğun cinsel birleşme eylemine görsel ya da işitsel olarak tanık olacağı durumları içerir.

    • Dokunarak istismar: okşama, tüm özel bölgelerle cinsel birleşme ya da teşebbüste bulunma; özel bölgelere dokunma, ensest ve tecavüz durumlarını içerir.

     

    Bunların yanında çocuğunuz, istismarı yapan kişilerin yabancı olmak zorunda olmadığını bilmelidir. Çocuk tacizcilerinin yüzde seksen beşi çocuğun tanıdığı kişilerdir. Son zamanlardaki haberler, dehşet verici durumların altını çizmektedir. Çocuğunuza “Hiç kimse; öğretmenler, akrabalar, arkadaşalar vs. sana dokunabilirim ya da vücudunun özel bölümlerine bakabilirim diyemez.” diye anlatın.

    Nasıl Hayır Diyebileceğini Açıklayın.

    Çocuğunuz bedeninin ona özel ve kişisel bölümleri olduğunu öğrendikten sonra birisi ona dokunmaya çalıştığında, bedeninin kişisel bölümlerine bakmaya çalıştığında ya da kendi kişisel parçalarına onu maruz bırakmaya çalıştığında ne yapması gerektiğini konuşun.

    Çocukların, kendi bedenlerini kontrol edebileceklerine dair sizin izninize ihtiyaçları vardır; çünkü genelde, yetişkinlere itaat etmeyi ve saygı duymayı öğrenmişlerdir. Bu durumda, olan şey onların hoşuna gitmiyorsa hayır diyebileceklerini ve demeleri gerektiğini bilmelidirler.

    Çocuğun potansiyel bir saldırıyı durdurması için en etkili yol yüksek

     ve katı bir sesle “HAYIR” diye bağırmak ve durumdan hızlıca uzaklaşmaktır. Ya olursa! oyunları uydurarak hayır demenin provasını yapabilir ve çocuğunuza yardım edebilirsiniz.

    Bu oyunu çeşitli olası tehlikeli durumlar için kullanın:

    • Ya yabancı bir adam gelip polis olduğunu, sorular sormak için arabaya binmen gerektiğini söylerse, ne dersin?

    • Ya bir arkadaşın veya akraban doktorculuk oynayalım, kıyafetlerini çıkar derse, ne dersin?

    • Ya tanıdığın birisi bacaklarının arasındaki bölgeye dokunmak sürtünmek isterse, ne dersin?

    Bu durumlarda güçlü cevaplar vermesi için çocuğunuza koçluk edin:

    • Hayır, bunu yapma!

    • Hayır, anneme söylerim!

    • Dur, yapamazsın!

    • Ailem bunu yapamayacağını söyledi!

    Çocuklarınız bir kez bu oyunla tanıştıktan ve onlarla alay etmeden, onları utandırmadan oynayacağınızı öğrendikten sonra kendi  ya … olursa sorularını sormaya başlayabilirler.  Bu, sizden hassas bir konuda bilgi ve destek almakta rahat hissetmeye başladıklarına dair iyi bir işarettir.

    Koşulsuz Sevgi ve Destek Verin.

    Çocuk tacizcileri kurbanlarını üç şekilde kontrol etmeye çalışırlar:

    1. Çocuğu baskı altına alarak ya da otorite gücünü kullanarak,

    2. Çocuğu istenmeyen fiziksel bir temasla sonuçlanacak “eğlenceli bir oyun” oynayacakları konusunda manipüle ederek,

    3. Hediyeler ya da seveceği şeyler vereceğini söyleyerek. 

    Bu teknikler oldukça ikna edicidir ve çocuğa bir şekilde  sorumluymuş hissi verebilir. Çocuklarınızı, bir yetişkin veya büyük bir çocuk ona dokunmaya ya da kendi bedenini göstermeye çalışırsa kendilerini suçlamamaları gerektiği konusunda ikna edin.

    Aynı zamanda, bir yetişkin ya da kendilerinden büyük bir çocuk, çocuğunuzun özel yaşamını gasp etmeye çalıştığı zaman bunu size anlatmasının kesinlikle çok güvenli ve iyi bir yol olduğunu da çocuklarınıza anlatın. Tacizcilerin çocukları güzel sözlerle kandırdıklarını ya da bu durumu “özel” bir sır olarak tutmaları konusunda tehdit ettiklerini bilmelerini sağlayın. Başka yetişkinlerin ne dediklerinin önemli olmadığı, her zaman sizinle konuşabilecekleri konusunda da onlara güven verin. 
    Vermek istediğiniz Mesajı Tekrarlayın.
     

    Tek bir konuşmada çocuğunuza cinsel istismar konusunda yeterince etkili bir uyarı veremezsiniz. Tekrar etmek, öğrenme sürecinin gerekli bir parçasıdır. Bu sebeple açıklamalarınızı değişik durumlar için tekrarlayın. Konuşmalarınızdan birkaç gün sonra çocuğunuzu bazı sorularla takip edin. Bu onlara, olabilecek endişelerini dile getirmeleri için fırsat verir. Şöyle sorabilirsiniz:

    “Vücudun özel bölgeleri ile ilgili konuşmamız hakkında düşündün mü”

    “Biri sana istemediğin şekilde dokunmaya kalkarsa ne yapacağın konusunda herhangi bir sorun  var mı? “

    “Sana oyuncak ya da şeker vermeyi teklif eden yabancılara ne demen gerektiğini hatırlıyor musun?”

    Açığa Vurulmamış Korkuları Dinleyin.

    Cinsel istismar hiçbir zaman çocuğun hatası değildir ve sır olarak tutulmamalıdır. Bazı çocuklar karşılaştıkları ve onları rahatsız eden durumları konuşmakta zorlanıyor olabilirler. O yüzden, onların size bir şey anlatmaya çalıştığının sinyallerini gördüğünüz zaman dikkatli olmanız çok önemlidir. Örneğin, normalde arkadaş canlısı olan çocuğunuz, “ben X amcanın evine gitmekten  nefret ediyorum” diyorsa, ya da keman dersine gitmeme konusunda alışıldığın dışında bir inatçılık gösteriyorsa, biraz araştırma yapın. Reddettikleri yetişkin hakkında ne hissettiğini çocuğunuza sorun. Lafı çocuğun ağzına tıkmadan, o kişiyle son görüştüklerinde ne olduğu konusunda açıkça konuşmaları için onları cesaretlendirin.

    Eğer Çocuğunuz Cinsel İstismara Uğradıysa Ne Yapmalı?

    Hiçbir şey çocukları birisi tarafından cinsel istismara uğrayan ebeveynleri bu durumla başa çıkmaya hazırlayamaz. Böylesine acı ve rahatsızlık verici bir olayla  yüzleşmek için doğal bir direnç olsa da, ailenin bununla nasıl başa çıktığı, çocukta travmatik bir etkiyle olup olmayacağını belirler.

    Yetkili Otoriteye Bildirin. 

    Herhangi bir istismar fark ettiyseniz, aile içinde ya da dışında işlenmiş bir suç olabilir, hemen polise rapor edin.

    Bazı aileler cinsel istismarı bildirmekten korkarlar; çünkü çocuklarını toplumsal baskıdan korumak isterler. Böyle bir suçlamada bulunmak ya da cinsel istismarı kanıtlamak hiç kolay olmasa da, bu durum olmamış gibi davranmak çocukta çok yıkıcı etkilere sebep olabilir. Olayı polise bildirmezseniz, çocuğunuz bir suçluyu koruyor olduğunuz hissine kapılacaktır. 
    İstismarın bir sır olarak kalması için aldığınız karar çocuğunuza, bunun gerçekten olduğuna inanmadığınızı ya da çocuğunuzun bir şekilde hata yapıyor olabileceği ve o yüzden otoritelere bildirilmemesi gerektiğini düşündüğünüzü ima edebilir. Tabi ki, istismarı bir sır olarak tutmayı seçerseniz, bir suçluyu korumuş ve suçlunun küçük çocukları cinsel istismara uğratmaya devam etmesine imkan vermiş olursunuz.

    İstismar şüphenizi polise ya da sosyal hizmetlere bildirdiğinizde, sizi nelerin beklediğini bilmeniz önemlidir.
    Çocuğunuzun ihtiyaçlarına kulak verin.
    Yetkililer kendi işlerini yaparken çocuğunuza, kontrol ve güven hissini geri kazandırmasında yardımcı olmak için yapabileceğiniz çeşitli şeyler olabilir.

    • Çocuğunuzu yatıştırın: Çocuğunuza sevginizi göstererek ve onu rahatlatarak duygusal ilk yardım verin. Bunun başlarına gelebilecek en kötü şey olduğu gibi bir izlenim vererek gerginlik yaratmayın. Uygun olan tepki şefkat ve sempatidir, histeri ya da acıma değil.

    • Kendi duygularınızı kontrol edin; çoğumuz bir çocuk söz konusu olduğunda aşırı bir öfke ve kızgınlık duyarız. Bu kızgınlık ya da suçluluk duygularınızı başka bir yetişkinle tartışmalısınız, çocuğunuzla değil. Böylelikle çocuğunuz bu duygularınızın sorumluluğunu kendi üstüne almayacak ya da öfkenizden korkmayacaktır.

    • Çocuğunuzu, deneyimi hakkında konuşması için cesaretlendirin; iyi bir dinleyici olun ve çocuğunuzun yaşıyor olabileceği korku, kızgınlık, düşmanlık, suçluluk, şaşkınlık ya da utanma duygusunu ifade etmesi için yardımcı olun. Çocuk bu deneyimi hazmedene kadar, hakkında tekrar tekrar konuşmaya ihtiyaç duyabilir.

    • Çocuğunuza inanın; profesyonel deneyimler, çok az çocuğun cinsel istismar konusunda yalan söylediğini göstermektedir.

    • Çocuğunuzu, bunu bildirdiği için takdir edin; olayı anlatmakla kesinlikle doğru bir şey yaptığının güvencesini verin.

    • Çocuğunuzu suçluluktan kurtarın; cinsel istismar asla bir çocuğun suçu değildir, çocuğunuza “bunun olmasına nasıl izin verdin?” ya da “Ailesi evde değilken başkasının evine gitmemen gerekirdi” gibi şeyler söylemeyin. Sorumluluğun ve suçun sadece bunu yapan diğer kişide olduğu konusunda net olun.

    • Başka bir istismara karşı koruma oluşturun. Çocuğunuza, bunun tekrar yaşanmaması için mümkün olan her şeyi yapacağınız konusunda güvence verin. 

    • Profesyonel yardım alın; cinsel istismar vakasında profesyonel yardım almayı ciddi bir şekilde göz önünde bulundurmalısınız. Profesyonel tedavi, mümkün olan en kısa zamanda, çocuğun yetişkinlikte ciddi sorunlar geliştirmemesi için en iyi yoldur. Bir çocuk psikoloğu çocuğun öz güvenini geri kazanmasına ve istismardan dolayı duyduğu suçluluktan kurtulması yardım edebilir. Aynı zamanda terapi aile üyelerine de, çocuğun travmayla başa çıkmasında nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda destek olur. 

  • Anne Ben Okula Gitmek İstiyorum !!!

    Anne Ben Okula Gitmek İstiyorum !!!

    Çocuklar küçük yaşlardayken genelde okula gitmeyi hayal eder ve okula giden büyüklerine imrenirler. Fakat okul çağları geldiğinde, bu istek yerini yoğun bir heyecana bırakır. Öyle ince bir çizgide durur ki bu heyecan, korkuya dönüşmesi an meselesidir. Birkaç yıl, hatta birkaç ay öncesine kadar okula gitme arzusuyla dolu olan çocuğun ağzından, birden şu kelimeler dökülmeye başlar; “Anne ben okula gitmek istemiyorum”.

    Peki nedir okul fobisi? Çocuklar bu duyguya neden ve nasıl kapılır? Okul fobisi olan bir çocuğun ailesi bu durumu nasıl karşılamalıdır?  İşte bu makalede bu ve benzeri sorularınızı yanıtlayıp, konuyla ilgili bilinmezlere ışık tutmaya çalışacağız.

    Okul Fobisi Nedir?

    Okul fobisi, kuvvetli bir endişe nedeniyle okula çağındaki çocuğun okula gitmeyi reddetmesi ya da bu konuda isteksiz görünmesidir.  Bu duygu karmaşasına okula ilk başlama zamanlarında daha sık rastlanırken, bazen okul yaşamının daha sonraki yıllarında da ortaya çıkabilir. Okul korkusu yaşayan çocuk, birden bire okula gitmemek adına direnç gösterirken, çoğu zaman anlamsız bahaneler sıralar. Ebeveynler tarafından gelecek olan aşırı zorlamalar karşısında ise çocuk panik içine girer, endişe duyar, ağlar ve okula gitmeme konusundaki ısrarını dile getirmeye devam eder.

    Nedenleri;

    Okul fobisinin kaynağında çocuğun anneden ya da anne yerine geçen kişiden ayrılma korkusu yatar. Küçük yaştaki çocuk bu türden bir ayrılık yaşadığı zaman annesi tarafından terk edileceğini de düşünebilir. Çocuk annenin yokluğunda kendisine veya annesine bir zarar geleceğini düşünür ve endişelenmeye başlar. Çocuk hiç tanımadığı bir yerde, hiç tanımadığı bir otoriteyle karşı karşıya kaldığında korkar ve ailesinin yanında olmanın kendisi için daha iyi olacağını düşünmeye başlar. Diğer yandan evde bir kardeşi daha olan çocuklar için durum daha farklıdır. Onlar yokluklarında ebeveynlerinin kardeşiyle geçirdiği vakti kıskanabilir, okuldayken evdeki statüsünü kaybedeceği fikrine kapılabilir, ailesinin onu kendisinden kurtulmak için okula yolladığını düşünebilir ve tüm bunları engellemek adına da okula gelmeyi reddedebilir.

    Ayrılma korkusunun şiddeti de okul fobisi oluşumunda önemli etkenlerdendir. Bazen anne çocuğun kendisinden ayrılıp okula gitmesini çabuk kabul edemez. Bu konudaki duygu ve hislerini de farkında olmadan ince iletilerle ve dolaylı yollarla çocuğa iletmiş olur. Bu tür durumlarda anne çocuğa o okula başladığında kendisinin bütün gün onu bekleyeceğinden, bunu yaparken onu çok özleyeceğinden ve birlikte ne kadar güzel zaman geçirdiklerinden bahsetmeye başlarlar. Tüm bunları dinleyen çocuk ise, okula başlamayı adeta annesine ihanet etmekle eş anlamlı tutmaya başlar. Böylece oda tıpkı annesi gibi okula gitmekle yaşayacağı ayrılık korkusu arasında gidip gelir. İşte bu da okul fobisi oluşumunda bir diğer önemli etkendir.

    Okul Fobisi Yaşayan Çocukların Ortak Özellikleri;

    Okul korkusu geliştiren çocuklar genellikle;

    • Anne baba tarafından aşırı korunan,

    • Yaptıkları her işten onay bekleyen,

    • Anneye aşırı bağımlı,

    • Kendine olan özgüveni eksik,

    • Anında tatmin isteyen,

    • Uslu ve uyumlu,

    • Utangaç, isteklerini özgürce ifade edemeyen,

    • Yabancılarla iyi iletişim kuramayan, yabancılardan korkan ya da görüşmek istemeyen,

    • Sokağa çıkıp oyun oynamak yerine, evde zaman geçirmekten daha mutlu olan,

    • Konuşma becerisi gelişmemiş olmasına rağmen, sorunlarını kendi kendine çözmeye çalışan çocuklardır.

    Çocuğunuzun Okul Fobisi Olduğunu Nasıl Anlarsınız?

    Okul fobisi yaşayan çocuklarda özellikle okula gitme zamanlarında;

    • Baş ağrısı, karın ağrıları, bulantı, kusma hissi ve iştahsızlık gibi psikosomatik belirtiler görülüyorsa,

    • Çocuk son zamanlarda alıngan ve sinirliyse,

    • Heves ve enerji kaybı yaşıyorsa,

    • Utangaç davranıyorsa,

    • Uykusuzluk çekiyorsa,

    • Okul etkinliklerine karşı pasif, içe kapanık davranıyorsa,

    • Okulda ve evde nedensiz yere ağlamaya, hırçınlaşmaya başladıysa,

    • Evde kalmak ve okul ödevlerini kaçırmak arasında seçim yapamayıp, aşırı kaygılı olduysa,

    • Hasta olmadığı halde sık sık baş veya karın ağrısını bahane ederek şikâyet ediyorsa,

    • Okula gideceği zaman ağlıyor ya da hastalanıyorken evde kalmasına izin verilince bu belirtiler ortadan kayboluyorsa,

    • Günlerce okula gitmiyor ve okula gitmediği için suçluluk duymuyorsa, çocukta okul fobisi oluştuğundan şüphelenilebilir.

    Okul Fobisi Yaşayan Çocukların Ebeveynlerine Sık Sık Dile Getirdikleri;

    “Neden Okulda Benimle Kalmıyorsun?”

        Çoğu zaman ailesinden ayrılmak çocuğa zor gelecektir. Anaokulunun neden sadece çocuklar için olduğunu ve neden ebeveynlerin orada onunla birlikte kalamayacağını anlamakta güçlük çeker. Okul ortamıyla kendi dünyasının merkezi olan aile ortamını henüz birbirinden ayırmayı bilmeyen çocuk, bu yeni ortamda da ailesinden birini yanında görmek ister. Ayrılık farklılaşmaya yardımcı olan bir duygudur. Bu duygu çocuktaki ruhsal gelişime dayalı bir öğrenimdir. Ayrılık sadece evden ayrılmak değil, aynı zamanda dünyayı farklı bir şekilde tanımak ve kendi başına ayakta durmayı öğrenme zamanıdır. Çocuğun keşfedeceği ve ayak uydurmak zorunda olduğu, birçok değişkeni ve merkezi olan bir dünya söz konusudur. Dolayısıyla bazen de çocuk bu değişkenlere ayak uyduramayıp ,”Lütfen anne, o kadar hızlı değil, yavaş yavaş ilerleyelim!” mesajı verebilir. İşte bu durumda ebeveynin çocuğa, her şeye rağmen okula gidip, büyümek için zorunlu olan bir sürü şeyi öğrenmesi gerektiğini anlatması gerekir.

    Okulda Yemek Yemek İstemiyorum!”

        Annesinden süt emerek veya babasının verdiği biberonla beslenen küçük bir bebek, aslında sadece sütle beslenmez; Bakışla, onunla konuşan annenin sesiyle, sıcaklıkla ve hissettiği huzurla beslenir. Protein kadar, sevgi ve şefkat de alır o dönemlerde. Aldığı proteinler onun organizmasını oluştururken, sevgi ve şefkat de egosunu meydana getirir. Çocuk aldığı sevgiyle birlikte ebeveynlerinin kolları arasında kendini güvende hisseder. Anne ve babası tarafından sevgi ve şefkatle sarıp sarmalanan çocuk mutluluk içinde büyür ve mevcut yemek alışkanlığını sürekli aynı ortamda sürdürmeyi arzular. Bir çocuk için yemek yemek böylesine özel anlarla dolu bir eylem iken, birden bire karşılaştığı yemekhanenin kalabalık ortamı ve yemekleri çocuk için çekilmez bir hal alır. Ama çocuğun gürültülü bir ortamda ve grup halinde yemek yemeyi, her zaman lezzetli olmazsa da ona sunulan yemekten memnun kalmayı da öğrenmesi gerekir. Bu yüzden bir ebeveyn olarak çocuğunuzun yavaş yavaş içinde bulunduğu gruba uyum sağlamayı öğrenmesi ve o ortamda mutlu olabileceği başka kaynakları keşfetmesi için onu teşvik etmelisiniz. Sizin de yardımınızla ilerleyen zamanlarda, çocuğun o ilk günlerde yaşadığı yeme zorluğu, zamanla kendini keyifli öğünlere dönüştürecektir.

    Okul Fobisiyle Baş Etme Yolları;

        Çocuğunuz okula başlamadan önce onunla sık sık okul hakkında konuşun. Çocuğunuza kendi okulunda hoşuna gidebilecek etkinliklerden, objelerden bahsedin. Okulun yeni arkadaşlıklar edinip keyifli vakit geçireceği, yeni şeyler öğreneceği,  kendisini mutlu ve güvende hissedeceği bir ortam olduğunu anlatın.

        Aile bireylerinin çocuğun okula gitmesi için kesin kararlı bir tutum takınmaları gerekir. Okula gidişin ertelendiği her gün ve saat problemin daha da büyümesine yol açacaktır. Bu nedenle okula gitmeyi reddeden çocuğa karşı kesin bir tavır takınarak, mümkünse problem yaratmayacağı bir aile bireyi ile okula devamı sağlanmalıdır.

        İlk zamanlarda sabahları erken saatlerde okula gitmek güç olabilir. Siz yine de çocuğunuza nasıl hissettiğini sormayın, çünkü bu durum çocuğunuza şikâyet etmesi için fırsat ve cesaret verecektir.

        Çocuğunuzu sürekli izleyin, eğer ev içinde dolaşabiliyor ve çok rahatsız görünmüyorsa okula gidebilecektir. Eğer çocuğunuzun fiziksel yakınmaları varsa ve genel yakınmalarına benziyorsa, çok fazla tartışmadan onu hemen okula hazırlayın ve okula gönderin. Eğer çocuğunuzun sağlığı konusunda endişeli iseniz doktor kontrolü yararlı olacaktır. Aksi halde okula gönderin ve öğretmenini haberdar edin.

        Okula gitme vakti dışında çocuğunuzla okul fobisi hakkında konuşun. Okul fobisi hakkında çocuğunuzu suçlamayın. Korkusu ve gözyaşlarıyla alay etmeyin. Bu durumun birçok çocuk tarafından yaşandığını, zaman içinde kendisini mutlaka daha iyi hissedeceğini söyleyin. .

        Okul fobisi olan çocuklar, okul dışında daha çok aileleriyle zaman geçirmek; evde oynamak, odalarında yalnız kalmak ya da tv seyretmek vs. isterler. Böyle durumlarda çocuğunuzu akranları ile vakit geçirmesi için teşvik edin.

        Anaokulu çocuğun aile ortamından çıkıp, sosyalleşmeye adım attığı ve bir grupla kaynaşmayı, bütünleşmeyi öğrendiği bir süreçtir. Kaynaşma demek, bir gruba duygusal olarak uyum sağlamak demektir. Anaokulunda kaynaşmayı başaran çocuk, daha sonra öğretmenin de katkılarıyla kendisini güvende hissedeceği bir grupta yerini alacaktır. Bu yüzden de velini çocuğunu anaokuluna ve oradaki arkadaşlarına daha kolay alıştırabilmesi için, zaman zaman çocuğun evde de okul arkadaşlarıyla vakit geçirmesini sağlaması gereklidir.

        Çocuğa okula neden gitmesi gerektiğini açıklayın, gitmemesi halinde yapılan çalışmalardan geri kalacağını ve bunun kendisi için bazı aksaklıklara yol açacağını anlatın.

        Vedalaşmalarınızı kısa tutun. Çocuğa ayrılıkların doğal olduğunu hissettirin. Çocuğun bağımlı olduğu kişinin okul saati bittikten sonra çocuğu evde bekleyeceğini belirtmesi, çocuğun okula gitmesi konusunda ikna edici olabilir.  

        Ona gününüzün nasıl geçtiğini anlatıp, onunla gününün nasıl geçtiği hakkında konuşmak ikinizi de rahatlatabilir. Çocuğunuzun o günle ilgili duygu ve düşüncelerini paylaşın.

        Çocuğun size olan bağımlılığını azaltmaya çalışın. Bunu yapmak içinde boş zamanlarını değerlendirme etkinlikleri hazırlayın. Oyun becerileri kazandırılan çocuğun anne babaya olan bağımlığı azalarak, kendine olan güveni gelişmeye başlayacaktır.

        Her anne baba gibi çocuğunuz için biraz kaygı duymanız normaldir. Fakat bu kaygı çocuğunuzun psikolojik, sosyal ve kişilik gelişimini olumsuz yönde etkileyecek düzeyde ise bir uzmana başvurun. Çocuğunuz devamlı gözünüzün önünde olmadığı için kaygılanmayın. Bazen kontrol ederek bu kaygılarınızı yenebilirsiniz. Çocuğunuzun gerek arkadaşlarıyla gerek ev içinde rahat hareket etmesi konusunda rahat davranın.     

        Çocuğunuza karşı o güne kadar nasıl bir tutum takındığınızı gözden geçirin. Baskıcı, koruyucu, serbest veya demokratik bir tutum mu takındığınızı belirleyin. Çünkü okul fobisi olan çocuklar baskıcı veya koruyucu anne baba tutumları sergileyen ailelerin çocuklarıdır. Çocuklarınıza karşı hoşgörülü, demokratik, duygu ve düşüncelerin özgürce paylaşıldığı bir ortam hazırlamaya çalışın.

        Çocuğunuzda okul fobisinin belirtilerini gözlemliyorsanız ve tüm bu önerileri uygulamanıza rağmen herhangi bir iyileşme kaydedemiyorsanız, mutlaka bir psikolojik danışman veya pedagoga başvurun.

  • Evliliklerde İletişim Neden Bitiyor?

    Evliliklerde İletişim Neden Bitiyor?

    Evliliğinizde şu dört önemli iletişim hatasını yapıyorsanız muhtemelen sağlıklı bir ilişki yürütemiyorsunuzdur.

    İlk olarak sağlıksız evliliklerde sıkça yaşanan sert eleştirilerden ve aşağılamadan bahsedelim.

    Eşlerden birinin karşı tarafı sürekli eleştirdiği, kötü hissettirdiği eleştiri türü. Eleştirilen kişinin önceleri kendi davranışıyla ilgili olduğunu düşünmesini sağlar. Fakat zamanla yaptığı her hareketin, her davranışın küçük görüldüğü, takdir edilmediği, anlamsız bir tartışmanın içinde olduğunu gözlemlemesiyle devam eder. Eleştiren kişinin tahammülsüzlüğü ve mükemmeliyetçiliği karşısında kişinin yorulmasına, özgüven kaybına ve nihayet değersiz hissetmesine neden olur. Böyle bir evlilikte iletişimin zorunluluk dışında uzun süreli olması pek olası değildir.

    İkincisi akıl okuma; bir kişinin aklından geçen düşünceleri elde kanıt olmadan bildiğini düşünme.

    Zihnimizin bir olay hakkında yorumlar yapması, bizim ‘bireysel gerçeğimizi’ ortaya koyar. Başkasının gördüğü, şahit olduğu bildiği olay ise ‘gerçek olayı’ ortaya koyar. Akıl okuma yönteminde çiftler bireysel düşüncelerini ve algısını gerçek zanneder. Akıl okuma bir düşünce hatasıdır ve ikili ilişkilerde sıkça yaşanır.

    “Eşimin niyetini biliyorum. Eşim beni sevdiğini söylüyor ama aslında bana değer vermiyor. Ben onun ne düşündüğünü, o itiraf etmese de biliyorum.”

    Akıl okumalar genellikle yanlı yorumlardır. Sıklıkla bireysel inançlara göre yapılır.  Bu yorumlar genellikle hatalıdır. Bu yoruma maruz kalan eş başlarda açıklama yapmaya çabalasa da bir yerden sonra niyet okumalarla baş çıkamayacağını ifade eder.  Zamanla iletişimin kopmasına neden olur.

    “Eşim yaptığım yemeği beğenmiyor o söylemese de benimle evlendiğine pişman olduğunu biliyorum.”

    Terapiye gelen 6 aylık evli bir danışanım yukarıdaki cümleyi söylerken ağlıyordu. Çünkü eşinin kendisiyle evlendiği için pişman olduğuna emindi. Oysa evliliğin başında uyum süreci yaşanabilir. Sağlıklı evlilik her şeyden aynı derecede keyif almak, aynı yorumu yapmak, aynı bakış açısına sahip olmak değildir. Sağlıklı evliliklerin, en önemli özelliklerinden biri, açık iletişimdir. Farklılıklara saygı duyup ve açık iletişime yönelmek iletişimin daha sağlıklı ve  güvenli olmasını sağlayacaktır.

    İletişimi bitiren üçüncü neden ise iletişimin sonundaki uzlaşma beklentisinin karşılanmamasıdır.

    Eşler iletişimleri sonunda uzlaşma beklentisi içindedirler. Uzlaşmanın sağlanmaması eşlerde, mutsuzluk, hayal kırıklığı ve tartışmaların büyümesine neden olur. Terapi esnasında sıkça şunu duyarım;

    “Onunla hiç konuşmak istemiyorum artık çünkü hiç uzlaşamıyoruz”

    “Olaylara hiç aynı açıdan bakamıyoruz” vb..

    Çiftler farklı düşünmeyi, farklı yorumlamayı sorun olarak gördükçe tartışmaları artar. “İletişimin temel amacı nedir” diye sorarım seanslarda. Bu sorunun cevabını ararken  ‘İletişimin konuşmak, anlamak, öğrenmek ve paylaşmak amacıyla yapıldığı’ konusunda hemfikir oluruz. Eşin anlaşma ihtiyacının fark edilmesi uzlaşmadan daha önemlidir. İyi bir iletişim becerisi kazanıldığında eşler sonuçtaki uzlaşmaya değil iletişim sürecinin kendisine odaklanıp birbirlerini gerçekten anlama şansına sahip olurlar.

    Ve son olarak dördüncü madde eşlerin birinin duvar örmesi.

    İlişkide genelde iki rol gözlenir. Eşlerden biri, sorunu çözmek için konuşmayı biri ise genelde susmayı tercih eder. Susan, problemin geçmesini bekleyen kişi farkında olmadan karşı tarafa şu mesajı verir “ben seninle ve bu sorunlarla ilgilenmiyorum”. Diğer taraf iletişimin devam etmesi gerektiğini düşündüğü için konuşmayı tercih eder. Terapi odasında gözlemlediğim kadarıyla iletişimin devam etmesi için çabalayan kişi mutlaka yorulur ve artık çaba gösteren olmak istemez. Eşler neden duvar örer, neden iletişimi keser?  Nasıl olsa işe yaramayacak, yine tartışacağız, hiçbir konuda uzlaşamayacağız düşüncesine sahip olduğu için duvar örebilir. Ya da iletişim becerisine güvenmediği için nasıl toparlaması gerektiğini bilmediği için susar. Sonuç olarak ilişkide biri iletişime ket vuracak tarzda davranıyorsa o ilişki de sağlıksız iletişim yoluna girilmiş demektir.

    Eşinizle konuşmalarınız gittikçe azaldıysa, her konuşmanın sonunda birbirinizi inciten tartışmalar yaşıyorsanız şöyle bir inceleyin derim. Birbirinizi suçlamadan sadece kendinizi ve davranışınızı inceleyin. Hangi yanlış davranışı uyguluyorsunuz?

  • Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Kişilerin yaşadığı olaylar karşısında verdiği duygusal ve davranışlar tepkiler yaşadığı olayı nasıl algıladığı ve bu olaya nasıl bir anlam yüklediği ile ilgilidir. Çoğu zaman, yaşadığımız olayların bizim duygu durumumuzu belirlediğini düşünürüz. Oysaki yaşanılan olayın kendisi kişinin duygularını etkilemez. Duyguları etkileyen faktörler; kişinin o olayı nasıl algıladığı, bu algıdan yola çıkarak olay hakkında ne düşündüğü ve olayı zihninde nasıl yorumladığıdır. Zihnimizde oluşan yorum ise duygularımızı, duygularımız da bedenimizde hissettiklerimizi (boğazınızın düğümlenmesi, göğsünüzün sıkışması, ürperti hissi vb.) ve davranışlarımızı belirler.

    Gün boyunca aklımızdan kısa süreli bazı düşünceler gelip geçer. Bunlar eletirdik düğmesine basınca ampulün aniden yanması gibi zihinde belirir. Bu düşünceler bazen gözümüzün önünden geçen anlık imajlar (görüntüler) şeklinde de olabilir. Düşünce doğurgandır ve birbirini doğurarak, kartopundan bir çığ oluşması gibi, giderek büyüme özelliği vardır. Bu düşüncelere ‘’ Otomatik Düşünceler’’ adı verilir. Otomatik düşünceler, mantık yoluyla ya da bilinçli olarak zihnimize getirmediğimiz, aniden ve kendiliğinden beliren düşünceler olup çoğu olumsuz düşüncelerden oluşur. Zihnimizden kısa sürede ve hızla gelip geçen düşünce veya görüntüleri o an farkına varamasak da, çoğunlukla bizde oluşturduğu duyguyu fark ederiz Bunlar; kaygı, korku, endişe, panik gibi olumsuz duygular olabilir. Duygu durumumuzun aniden olumsuz olarak değiştiği anlarda kendimize ‘’ biraz önce aklımdan ne geçti? Ya da ne hayal ettim? ’’ sorusunu sorduğumuz zaman otomatik düşüncelerimizi yakalayabiliriz.  

    İnsanlar dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde olup bitenlere bir anlam vermeye ve anlamaya çalışır. Dünyayı anlamaya çalışırken, kendisi, iletişim içinde olduğu insanlar, yaşadığı çevre ve kültürle ilgili bilgiler edinir. Bir süre sonra bu bilgilere dayalı olarak zihninde bazı inançlar oluşmaya başlar. Edindiği bilgiler ışığında dünyayı, yaşadığı çevreyi, kültürü ve insanlar arası ilişkileri kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlamlandırır ve çevresine uyum gösterebilmek için de bu deneyimleri zihninde yeniden düzenler. En temel inançlar; kişinin dünya ve diğer insanlarla olan ilk deneyimleriyle biçimlenir. İlk deneyimlerle oluşan algı ve fikirler kişi tarafından değişmez doğrular olarak kabul görür ve sorgulanmaz. Bu en temel inançlar kişinin zihinsel yapı taşları bir diğer adıyla düşünce kalıplarıdır.

    Bir sonraki aşamada zihnimizdeki düşünce kalıplarımıza uygun kurallar ve varsayımlar geliştirmeye, böylece sayıları giderek artan düşünce kalıplarımız ile zihinsel yapımızı şekillendirmeye başlarız.

    Zihnimizdeki düşünce kalıplarını destekleyen ‘’meli, malı‘’ cümleleriyle kurduğumuz kurallar ve  ‘’eğer böyle olursa, sonuç budur  ‘’şeklindeki olumsuz varsayımlar aslında, gün boyunca aklımızdan gelip geçen olumsuz otomatik düşünceleri belirler. Otomatik düşünceler ise olaylar karşısındaki duygusal ve davranışsal tepkilerimizi etkileyerek, gün içindeki duygu durumumuzu ve çevremizle olan iletişimimizi belirler. Sorgulanmadan doğru kabul edilmiş düşünce kalıpları ve bunların uzantısı olan kurallarımız, varsayımlarımız bir süre sonra bizi bir çember gibi içine alır, yaşamımızı kısıtlar ve yaşam adeta kâbusa dönüştürür.

          Kişilerin düşünce sistemleri üzerinde çalışan Düşünce Terapisi (Bilişsel Terapi) bugüne dek sizin tarafınızdan doğruluğu hiç sorgulanmadan kabul edilmiş temel inançlarınızın doğuştan gelmediğini, sonradan öğrenildiğini ve bunların sorgulanabileceği, esneyebileceği ya da değiştirilebileceği gerçeğini temel kabul eder. Olumsuz olan ve yaşamımızdaki işlevselliği bozan, sizi kısıtlayan katı, sert düşünce kalıplarınız, kural ve yargısal varsayımlarınızın tarafınızdan yeniden sorgulanmasını sağlar. Sizi kısıtlayan, hayatınızı zorlaştıran, iletişimlerinize zarar veren düşünce biçiminizi yeniden şekillendirir. Zihninizdeki peşin yargılı, aşırı kuralcı ve katı düşünceleriniz esnemeyi öğrenir. Kurallarınız ve varsayımlarınız değişip esnerken,  gün boyunca aklınızdan gelip geçen düşünceleriniz de olumlu yönde değişim gösterir. Böylece olaylar karşısındaki duygu durumunuz ve davranışsal tepkileriniz yeniden biçimlenir. Bu durum; çevrenizle kuracağınız ilişkileri, yaşadığınız olaylara verdiğiniz anlamı ve sonuçların sizi etkileme biçimini yeniden belirlerken, sizi saran çemberin de kırılmasına ve özgürleşmenize, hayattan daha fazla keyif almanıza katkıda bulunur.