Etiket: Tek

  • Sorumluluk Bilincinin Kazandırılması

    Sorumluluk Bilincinin Kazandırılması

    “Halkalardan biri gevşerse, zincirin tümü kopar.”

    Pek çok ebeveyn çocuklarının öz güvenli hareket edebilen, kendi kararlarını verebilen ve karşılaştığı problemlerin üstünden kolayca gelebilen çocuklar olmalarını arzu ederler. Erken yaşlardan itibaren aile içindeki tutumlara uygun olarak kazanılan değerler, bir trenin vagonları gibi birbirinden bağımsız düşünülemez. Bu değerlerden biri olan sorumluluk duygusunun eksikliği, günümüzde en sık görülen problemlerden birisidir.

    Sorumluluk; bireyin yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevleri yüklenebilme ve yerine getirebilme durumudur. Biz yetişkinlerin bile zaman zaman sorumluluklarımızı yerine getirirken yaşadığımız zorlukları düşünecek olursak, çocuklarımıza yönelik beklentilerimizde de gerekli hassasiyete ve bilince sahip olmak gereklidir.

    Sorumluluk ve sabır… Birbirinden ayrı tutulamayan iki değer. Aileler şöyle düşünür: “Evet çocuğumda sorumluluk duygusu gelişmemiş olabilir ve buna bağlı olarak kendine olan inancı da çok düşük. Bir şey yapın hemen düzelsin…” Ben bu durumu, zayıflama isteğiyle diyetisyene giderek: “bir sihirli çubuğunuzu dokundurun da odadan zayıflamış olarak çıkayım” diyen birisinin ifadesi kadar gerçek dışı bulurum. Çocuğun doğumundan itibaren deneyimlerle öğrendiği ve kazanmaya başladığı bir durumdan bahsedilmektedir. Dolayısıyla gerekli değişimler ve değer kazanımları belirli bir sürece ihtiyaç duyar.

    SORUMLULUK KAZANIMINDA AİLE ROLÜ

    Okulöncesi eğitim kurumlarında saygı, dürüstlük, sabır, sorumluluk… gibi değerlerin etkin bir şekilde çocuklara kazandırılması amaçlanmaktadır. Ancak bu değerlerin tohumlarının atıldığı en önemli eğitim kurumunun ev ve ilk eğiticinin çocuğun ailesinin olduğu çok da önemsenmemektedir. Belirli bir yaşa gelmiş (6-7 yaş) çocuğun, yemek yemeyi, kıyafetlerini değiştirebilmeyi, ayakkabılarını giyme-çıkarmayı okul hayatı ile öğrenmesi gereken bir tutum olarak karşımıza çıkması azımsanmayacak kadar çok çoktur.

    Bilinçli ebeveynler çocuklarının gelişim düzeylerine uygun olarak hangi yaşta neleri yapabileceklerini takip eder ve bu konuda destekleyici davranırlarsa, çocuk okul hayatına kazanmış olması gereken sosyal-kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilme becerisini edinmiş olarak başlar ve enerjisini gerçekten öğrenmesi gereken durumlara geçirmiş olur.

    Burada ebeveynin dışındaki geniş ailenin de üzerinde durmak yerinde olacaktır. Yeni nesil ebeveynler, teknolojik olanakları daha etkin kullanarak çocukları hakkında daha fazla bilgi edinmektedirler. Dolayısıyla hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini daha iyi bilebilmektedirler. Bir de kendilerini, biz dedeyiz, babaanneyiz, anneanneyiz diye adlandıran değerli aile büyüklerimiz var. Onlara göre; çocuğa hayır denmez, çocuk ağlamaz, çocuk yedirilmek istiyorsa yedirilir, çocuk ne istenirse alınır, çocuk uyumak istemiyorsa uyumaz… Kısa süreli aile ziyaretlerinde bu ibareler bir nevi telafi edilebilirken, özellikle annenin çalıştığı ve aile büyüğünün bakıcı konumda olduğu durumlarda bu durum daha zorlaşabilmektedir. Aile büyükleri, torunlarına göstermiş oldukları hassasiyetin derecesini, çocukların gelişim düzeylerine uygun olarak ayarlayabilseler, çocukların davranışları olumlu şekilde gelişme gösterecektir. Burada önemli olan nokta, çocuğun çevresindeki bireylerin (ebeveyn, aile büyükleri…)çocuğa davranışlarında benzer tutumlara sahip olmasıdır.

    Sorumluluk duygusunu geliştirmede aile içi uygulamalar:

    • Olumlu davranışını sergileyebileceği ortamlar hazırlanır ve pekiştirilir.

    • Kuralların düzenlenme ve uygulanmasında etkin rol verilir. “Odana koyduğumuz saat sayesinde kendin uyanabilirsin.”

    • Görsel hatırlatmalar, notlar görevleri hatırlatır ve sorumluluk yükler.

    • Hata yapabilme olanağını kendisine tanıyın.

    • İstek ve kuralların açık bir şekilde çocuğunuz tarafından anlaşıldığından emin olun. “Oyuncaklarını sepete koyman gerekiyor.”

    • Mümkünse sonuçları ona fark ettirin. “ Dışarıda hava sıcaklığı nasıl?”

    • Her daim çocuğunuza iyi bir model olun.

    SORUMLULUK KAZANIMINDA OKULÖNCESİ KURUMLARININ ROLÜ

    Artık ilköğretim sürecine geçmeden önce her çocuğun muhakkak en az bir sene almış olduğu okulöncesi eğitimin önemi, gün geçtikçe daha da fazla anlaşılmaktadır. Son zamanlarda özellikle ebeveynlerin birlikte çalışma sürecinde olmaları, çocukların bu eğitimle daha erken tanışmalarına yol açmaktadır.

                Okulöncesi eğitim kurumlarının ilk birkaç ayını gözlemleme fırsatı bulursanız genellikle şu manzaralar karşımıza çıkmaktadır:

    • Yemek yedirilmek için öğretmenini bekleyen,

    • Ayakkabısını giydirmesi için öğretmenini bekleyen,

    • Oyuncaklarla oynadıktan sonra toplamak istemeyen,

    • İstediği yemek olmadığı için yemek yemeyen,

    • Sınıf içi kurallara uymada zorluk gösteren,

    • Kıyafetlerini değiştirme noktasında yardım bekleyen…

    Öncelikle bunun sebebini sorguladığımızda, aile içi tutumların çocuğun davranışlarını ve beklentilerini belirli bir ölçüde şekillendirdiğini görüyoruz. Eğitim sürecinin en önemli değerlerinden biri olarak atfettiğimiz sorumluluk bilincinin eksik olduğu durumlarda; çocuklarda başarısızlık, yavaşlık, konuşamama, ağlama, okula gitmek istememe, çekingenlik gibi olumsuz davranışlar görülmektedir. Ve aile bu konuda öğretmenlerden bir sihirli çubuk kullanmasını ve tüm bu olumsuz davranışları yok etmesini beklemektedir. Çocuğun mizacı ve aile ile yapılan iş birliğine bağlı olarak bu süreç, bazen kısa sürebilirken bazen de bir dönem boyunca sürebilmektedir.

    Çocuğunuzun her zaman küçük kalmayacağını ve ilerde bir yetişkin olacağının bilinciyle, bugününden itibaren onun görevlerini ve ihtiyaçlarını karşılamada dengeli hareket etmelisiniz. En sık duyduğumuz ibarelerden olan: “daha çocuktur ne olacak yada o ne anlar, nasıl yapacak onu…” gibi tamamen çocuğun gücünden ve yeteneklerinden bihaber olan ebeveynlerin daha da bilinçlenmesi en büyük arzumuzdur.

    GELİŞİM DÜZEYLERİNE UYGUN SORUMLULUKLAR

    2 ve 4 yaş arası çocuklar:

    • Yemeğini yemek,

    • Tek başına uyumak,

    • Kirli kıyafetleri sepete atmak,

    • Oyuncaklarını korumak ve toplamak,

    • Basit yönergelerle getir-götür işleri yapmak,

    • Yemek masasına ufak eşyaları koymak,

    • Ev ayakkabılarını kendisi giymek.

    5 yaş çocuklar:

    • Temiz kıyafetleri dolaba koymak,

    • Saçlarını taramak,

    • Mutfakta yiyecek hazırlamak,

    • Yemekten sonra tabağını kaldırmak,

    • Kıyafetlerini katlamak ve yerine koymak.

    6 yaş çocuklar:

    • Tek başına giyinme-çıkarma,

    • Mutfakta daha aktif hareket etmek,

    • Çiçekleri sulamak,

    • Odasının çöpünü atmak,

    • Ev işlerinde yardımcı olmak,

    • Kontrollü şekilde marketten alışveriş yapmak,

    7 yaş çocuklar:

    • Okul çantasına sahip olmak ve hazırlamak,

    • Ödevlerinin farkında olmak ve sorumluluk bilinciyle yapmak,

    • Ev hayvanını beslemek,

    • Çalar saat ile kendi başına uyanmak,

    • Alışverişleri uygun yerlere yerleştirmek.

  • DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    “Dikkat, hiçi her şeye dönüştürür.” Goethe

    Teknolojinin hayatımızdaki yeri azımsanmayacak kadar önemlidir. Televizyon ise geniş kitlelere ulaşma noktasında ilk sıralarda yer alan bir iletişim aracı olup özellikle son yıllarda televizyon kullanımı önemli ölçüde artış göstermiştir. Bir kumanda düğmesi kadar yakın olan bu aracın ulaşım kolaylığı bu durumu desteklemektedir. Bu artışla birlikte televizyonun olumlu özelliklerinin yanı sıra olumsuz özelliklerinin de kişiler üzerindeki etkileri de yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

    Son zamanlarda yapılan araştırmalar, özellikle çocuklarının televizyon izleme süreleri noktasında çok önemli bulgular sunmaktadır. Nielsen araştırma şirketine göre; 2 ile 5 yaş arasındaki çocuklarhaftada 32 saatten fazla,6 ile 11 yaş arasındaki çocuklarise yaklaşık 28 saat televizyon izlemektedir. İfade edilen bu rakamlar çocukların gelişimi noktasında çok ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Ekran başında çok fazla zaman geçiren çocuklar;

    • İletişim problemleri yaşıyor,

    • Özellikle küçük yaşlarda konuşma gecikmesi görülüyor,

    • Algılama ve dikkat süreçleri zayıflıyor,

    • Sabırsız ve saldırgan tutumlar sergiliyor,

    • Uyku düzensizlikleri görülüyor,

    • Şiddet ve alkol gibi uyaranlara maruz kalıyor.

    Televizyon kullanımının olumlu ve olumsuz yönleri tartışıladursun, Fransa’da Medya Yüksek Konseyi0-3 yaş arası çocukların televizyon izlemesine yasak getirmiştir. Bu yasak, sadece yetişkinlerin kanallarını kapsamamakta aynı zamanda çocuk ve bebek kanalları için de geçerlidir. Bu yaş aralığı, beyinde yer alan nöronların deneyimler sonucunda birbirine bağlandığı, köprü kurduğu en zengin dönemi kapsamaktadır. Dolayısıyla, çocuğun pek çok uyarıcıya maruz kalarak deneyim yaşamasının gerektiği bu dönemde, pasif bir alıcı olarak şekillendiği televizyon karşısında geçirmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Bebeklikten itibaren beş duyu organını da kullanma becerisiyle donatılmış olan çocuk, televizyon karşısında sadece görme ve işitme duyularını kullanabilmektedir. Buna bağlı olarak diğer üç duyu organı en verimli dönemlerinde körelmektedir.

    Teknolojik tüm ürünlerde olduğu gibi televizyon için de bilinçli kullanım çok önemlidir. Her geçen gün çocuklar için hazırlanan programların kalitesi arttırılmakta ve oldukça faydalı içerikler hazırlanmaktadır. Bu noktada devreye ebeveynler girmektedir. Çocuklar kendileri için hangi programın doğru veya faydalı olacağını bilememektedirler. Onlar sadece eğlence kısmıyla ilgilenmekte ve karşılarına çıkan her türlü yayını izleyebilmektedirler. Maalesef o sırada işi olan ya da oyalansın diye düşünen ebeveyn kumandayı çocuğunun eline teslim ederek çocuğu başıboş bırakabilmektedir. İşte televizyonun asıl tehlikeli olma süreci bu ilk adımla başlamakta ve izlenilen süre boyunca devam etmektedir. Ebeveynler muhakkak içeriğine güvendiği ve bildiği yayınları belirlemeli ve ancak o şekilde çocuğuna izin vermelidir. Ayrıca birlikte televizyon izleyerek gelişen durumlara uygun olarak açıklayıcı ve eğitici bir dil kullanılmalıdır.

    Ebeveynlerinin telefonlarından, tabletlerinden (hatta azımsanmayacak kadar çoğunluğun kendi tableti olduğunu düşünürsek…) istedikleri çizgi filmleri izleme ve istedikleri oyunları yükleme gibi olanaklara sahip olmak, son zamanların en sık rastlanan ancak en vahim olaylarından birisidir.

    Bu noktada gerçek anlamda bilinçli olan ebeveynler süreci çok güzel yönetebilmektedir. İzlenecek yayınlar hem anne hem de babanın fikir birliğiyle belirlenir. Ardından çocuk izleyecekleri bittikten sonra kitap okuyabilir, oyuncakları ile oynayabilir ya da resim yapabilir… Lakin şunu bilir: Benim televizyon izleme sürem bitmiştir. Çocuğa bu bilinçliliği, durumu kabullenebilme olgunluğunu ne kadar erken kazandırırsak, hayatını düzenleme noktasında o kadar az zorluk yaşayacaktır.

    Diğer tarafta ise bilinçli davranmakta biraz zorlanan ebeveyn tutumları vardır. Onların söylemlerine göre; “çocuktur istediğini izlesin, inatlaşmak istemiyorum ya da misafirler geldiğinde ancak o şekilde bizi rahat bırakıyor”. Ve en sık duyulan ifadelerden biri de şudur ki: “Kumanda sadece onun elinde durabilir, yemek yerken ya da akşam yatana kadar sürekli televizyon izler”. Bu ve bunlar gibi binlerce söylem duymak mümkündür. Ancak hep söylediğim gibi bu gibi durumlarda çocuğa kızmak ya da inatçı bir yapısı olduğunu söylemek çocuğa çok büyük haksızlık yapmak demektir. Çünkü yaşanan bu tarz durumlarda asıl sorumluluk ebeveynlere aittir. Ebeveyn evdeki rolünü bilinçli bir şekilde hissettirmeli ve çocuk da kendi rolüne uygun davranma şeklini öğrenmelidir. Öğrendiğini içselleştirebilir ve uygulayabilirse yaşanılan bu gibi durumların çok kısa bir süre içinde azalacağı görülebilir.

    Çocuklarımız bizim geleceğimiz en değerlilerimiz. Dünya üzerinde hangi ebeveyne sorarsanız sorun, dünyadaki en değerli varlıklarının çocukları olduğunu söylerler. Özellikle onların sağlığının her şeyden önce geleceğini ifade ederler. Ancak burada dikkat edilmeyen çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Çocukların sağlığı söz konusu olduğunda; iyi beslensinler, soğuk almasınlar, ateşlenmesinler… diye düşünülür. Evet, fiziksel sağlık herkes için önemlidir ancak asıl farkında olunmayan zihinsel sağlıktır. Bilinçsiz teknoloji kullanımının çocuğunuza vereceği zararı dünya üzerinde başka hiçbir şey veremez. Ve zihinsel sağlığın ne kadar yerinde olup olmadığı da çocuk bir okulöncesi kurumuna gittiğinde daha net anlaşılabilmektedir. Gruba uyma süreci, algılayabilme, odaklanabilme, başladığı işi sonuna kadar götürebilme… gibi pek çok zihinsel sürecin kullanımını gerektiren durumla karşılaşan çocuğun zihinsel sağlığının ne durumda olduğu rahatça gözlenebilmektedir.

    Sonuç olarak, çocuklarımızın zihinsel olarak iyi ve sağlıklı olabilmeleri için ebeveynlerin bilinçli hareket etmesi çok önemlidir. Aslında pek çoğumuzun bildiği ancak uygulama noktasında sıkıntı çekilen bir durumdan bahsediyoruz. O zaman öncelikle kendi zihinsel sağlığımızı koruma adına önlemler alalım. Göreceksiniz ki bu önlemleriniz çocuklarınızın dikkatini kısa süre içinde çekecek ve hem sizin hem de çocuğunuzun zihinsel sağlığı korunmuş olacak.

  • Ebeveyn Olmadan Önce!

    Ebeveyn Olmadan Önce!

    Yeni doğan bir bebeğin ihtiyaç duyduğu bakım ve korunmaya, dünya üzerinde hiçbir canlı muhtaç değildir. Bir bebeğin çevresinin ve özellikle annesinin olumlu/olumsuz tüm davranışları onun hayatı üzerinde belirgin izler bırakır. Davranışlarımız üzerinde kalıtım ve çevrenin hangi oranda etkili olduğu konusu sürekli tartışılmaktadır. Son yıllardaki gelişmeler, kalıtımla gelen kısmın eğilimlerimizi belirlerken, bu eğilimlerin nasıl bir kişilik özelliğine döneceğine ise çevrenin şekil verdiğini ifade etmektedir.

    Yeni doğan bir bebek için ilk etapta ilgilendiği tek kişi annesidir. İlk akla gelen annenin en asli görevinin bebeğinin temel ihtiyaçlarını (açlık, ısınma, altının temizliği, bedensel rahatsızlıkları…) gidermek olduğudur.Bununla birlikte temel ihtiyaçların ön planda olduğu ilk senede gözden kaçırılmaması gereken bir diğer ihtiyaç ise güven duygusudur. Bebeğin bir yetişkine güven duymayı öğrenmesi çok önemlidir. Çünkü çevreye duyulan güven ile kişinin kendisine duyduğu güven arasında çok derin ve güçlü bir ilişki vardır. Kişi kendisine güvendiği takdirde çevresinden korkmaz ancak kendisine güvenmediği durumda çevresinden korkar ve kendisini çaresiz hisseder. Binanın temelinin sağlam olması ne kadar önemliyse bir insanın da güven duygusunu ilk yıllarında kazanması o denli önemlidir.

    “Altıncı his” diyerek tabir ettiğimiz sezgicilik toplumumuzda özellikle annelerimizin en sık kullandığı ifadelerdendir. “Hissediyorum, oraya gitmen senin için iyi olmayacak ya da içimden bir ses bunu söylemen gerektiğini söylüyor…” gibi cümleleri pek çoğumuz duymuşuzdur. Peki, biz yetişkinler bir şeyleri sezerken, bebeklerimiz neler yapıyor? İşte bu kısım çok önemli: Bebekler sezgiledikleri şeyleri tamamen bilinçaltına geçirirler. Annelerinin kendilerine olan tutumunun içten ya da zoraki, sevecen ya da gergin olup olmama durumlarını rahatlıkla sezebilirler.Ve güven duygusunun oluşumunu sezgi gücünü kullanarak başarırlar.

    Bebeğin temel güven duygusunu kazanmasında en önemli etmenler arasında KAYGILI EBEVEYN figürü vardır. Bu durum oldukça yaygın görülen ve bir bebeğin geleceği için oldukça sıkıntılı bir süreci barındırmaktadır. Kaygılı ebeveyn, yaşamın getirdiği sorumlulukları üstlenemeyen ve ebeveynlik rolüne tam olarak hazır olmayan kişilerdir. Çoğunlukla bu kişilerin kendi anneleri ya da babaları da kaygılı kişiliklerdir. Çünkü kaygı, çok bulaşıcı bir duygudur. Bebek,ebeveyninin kaygısını kendisiyle içselleştirir ve gelecekte sürekli telaşlanan, tedirgin bir yetişkin olma adayı haline gelir.Ebeveynlerin anne-baba olmadan önce kaygılı bir yaşam tarzına sahip olup olmadıklarını değerlendirmeleri önemlidir. Kaygılı olma durumu salt olarak ebeveynlik rolünün bir getirisi olamamakla birlikte, günlük işlevsellik üzerinde de zorluklar yaşatır.

    Temel güven duygusu üzerinde önemli olan bir diğer etmen ise TUTARLI DÖNGÜ’dür. Bebeğin ihtiyaç duyduğu beslenme ve uykunun bir döngüyü takip etmesi çok önemlidir. Buna kısaca düzen de diyebiliriz. Bebek aileye katıldıktan sonra ebeveynler, bebeklerinin kendilerine uyum sağlamasını beklemektedirler. Ancak olması gereken, bebeğe göre şekillenilmesi ve bir düzen oturtulmasıdır. Hergün aynı saatlerde beslenmesi, gün içi ve akşam uyku saatlerinin düzenli olması bebeğin büyürken ihtiyaç duyduğu güven kaynağıdır.Askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz tabi ki ama düzeni oturtmak için dikkat edilmesi gereken hususları da gözden kaçırmamalıyız. Yaşamın ilk yıllarında tutarlı bir hayat yaşayan yetişkinlerin hem okul hem sosyal yaşamlarının daha kolay ve olumlu geçtiği görülür.

    Sürekli kullandığım bir ifade vardır: Herkes biyolojik olarak anne-baba olabilir ancak duygusal anlamda bu duyguyu herkes yaşayamaz herkes hazır olamaz. Toplumumuzda çok yaygın bir tutum olarak gördüğüm, bebeğin bir oyuncak olarak görüldüğüdür. Ve bu oyuncağa olabildiğince sınırsız, müsahamakar ve tutarsız davranışlar sergileyen ebeveynler ve çevrenin yaklaşık beş-altı sene sonunda soluğu danışmanlık merkezlerinde, hastanelerde almış olduğunu görüyorum.“Sihirli bir çubuğunuz var mı? Çocuk, okula başlayacak ve işler hiç yolunda gitmiyor.” Bizler de bu durumun yaşanmaması adına toplumumuzun her kesimi için farkındalık çalışmaları yapıyoruz.

    Biz uzmanlar, her zaman ihtiyaç dahilinde görev yerimiz neresi olursa olsun yardımcı olabilmek adına çalışıyor ve bunu severek yapıyoruz. Ancak istiyoruz ki bir şeyler biraz daha fazla duyulsun ve fark edilsin. Eğitim programları daha fazla takip edilsin, daha fazla kitap okunsun, akıllı telefonlara bakan ebeveyn profili azalsın, (ihtiyaçtan) daha fazla kazanmak için akşam çocuğunun uyku saatini kaçırmayan babalar artsın, çocuğunu oyalamak için çantasından tablet çıkaran değil kalem-defter-kitap çıkaran ebeveynler çoğalsın…

    Gerekli olan şey sadece biraz değişim. Ebeveyn olmadan önce LÜTFEN düşünün!

    Gelişim ve değişim kelimeleri size ne ifade ediyor? Hayatınızda ne kadar yer alıyor?

    Çocuk yetiştirmek, bir yetişkini şekillendirmektir.

    Çocuk yetiştirmek, ebeveynin kendisini yetiştirmesidir.

    Çocuk yetiştirmek, gelecektir.

    Çocuk yetiştirmek, sorumluluk ve fedakarlıktır.

    Çocuk yetiştirmek, örnek olmaktır.

    Çocuk yetiştimek, ekip işidir.

    Çocuk yetiştirmek, okumaktır, okumaktır, okumaktır.

  • Evlilik Olgunluğu

    Evlilik Olgunluğu

    Yaşamında, var olmanın sorumluluğunu duyan insan olgun insandır.”Doğan Cüceloğlu

    Evlilik, iki kişinin birlikte kurduğu bir ilişki kurumudur ve bu kurumun sağlıklı işlemesi için kişilerin belirli bir olgunluğa erişmiş olmaları önemlidir. Türk Medeni Kanununa göre belirli bir yaşta olmak ve ayırt etme gücüne sahip erkek-kadın olmak yeterlidir. Burada anlatılmak istenen ise yeterlilikten ziyade olgunluk olacaktır. Öncelikle evlilik olgunluğuna erişebilmek olgun insan olmak ile mümkündür. Olgun insan üç konuda sorumluluk duygusu gelişmiş kişidir:

    1. Kendini tanıyan,

    2. Diğerlerini tanıyan,

    3. İçinde bulunduğu sistemi tanıyan.

    Evlilik olgunluğundan bahsettiğimizde de aynı boyutlar ortaya çıkar. Evlenme olgunluğu olan biri, yeterince olgunluk kazanamamış kişiye göre kendinin, karşısındaki kişinin ve sosyal ortamının daha farkındadır.

    1. Kendini Tanımak

    Kendimizi tanıma aşamasının ilk adımı, korku kültürü ve değerler kültürü diye nitelendirebileceğimiz iki aile yapısını fark etmek olacaktır.Korku kültüründe; ailede güçlü bir karakter vardır, herkesi denetler, güvenliği sağlar ve kendisinden korkulmasını ister. Asık suratlı ve sert mimikli biridir. “BEN” bilirim der ve diğerlerinin ona tamamen uymasını bekler. Değerler kültüründe; bu yapı gücünü ve anlamını paylaşılan değerlerden alır. Aile içinde adil bir ortam söz konusudur ve bu ortam saygı, sevgi, dürüstlük ve işbirliği ile beslenerek “BİZ” bilincini geliştirir.

    Her insan kendi yaşam öyküsüne sahiptir ve her geçen günde bu öyküsünü keşfetmeye çalışır. Yetiştirildiği ailesine yönelik nasıl bir ortamda ve çevrede büyüdüğünü düşünmesi çok önemlidir. Korku kültüründe mi değerler kültüründe mi yetiştiğini sorgulaması ve kişiliğinde nasıl izler oluşturduğuna bakması gerekir.

    • İç Çocuğunuzu Tanıyın: Siz nasıl bir ortamda yetiştiniz? Aşağıdaki ifadelerden sizi temsil edenlere ‘Evet’, sizi temsil etmeyenlere ‘Hayır’ işaretlemelerini yapın.

    • Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırım; kendimin ne istediğini çoğu kez hiç düşünmem.

    • Kalbimin en gizli köşesinde biliyorum ki ben de bir eksiklik, bir tuhaflık var. Ben normal değilim.

    • Hiçbir şeyi atamam. Değerli, değersiz elime geçen her şeyi biriktiririm.

    • Cinsellikle ilgili olarak kendimi gergin ve huzursuz hissederim.

    • Bir projeye, işe başlamakta güçlük çekerim.

    • Kendime özgü bir düşüncem ve görüşüm yoktur.

    • Sürekli yetersizlik duygusuna kapılır ve bu nedenle kendimi eleştiririm.

    • Gerçekten ne istediğimi bilmediğim duygusu içindeyim.

    • Ne zaman bir konuda itiraz etsem içimi bir suçluluk duygusu kaplar. “keşke, hiç karşı çıkmadan, diğerlerinin istediklerini yapsaydım” diye düşünürüm.

    Bu soruların çoğuna ‘evet’ demişseniz muhtemelen korku kültürünün hakim olduğu bir ortamda yetişmişsinizdir. Ve içinizde utanç yaşayan bir çocuğunuz olabilir. Utanca boğulan bir iç çocuk, evlilikte BİZ’i oluşturmakta zorluk çeker. İlişkisinde güvensizlik, kıskançlık, kaygı ve korku yer alır. Kendini yalnız ve öksüz hissedebilir; çoğunlukla kaygılı kişilikler oluşabilir.

    Bu soruların çoğuna ‘hayır’ demişseniz muhtemelen değerler kültürünün hakim olduğu bir ortamda yetişmişsinizdir. İçinizde yaşamayı seven mutlu bir çocuğunuz olabilir. Sağlıklı iç çocuğu olan insanlar evlilikte BİZ’i oluşturabilir ve ilişkilerinde sevgi, şükür, umut, güven duygularını güçlü bir şekilde yaşar. Kendini dostları açısından zengin görür ve karşılaşacağı sorunları çözme gücünü kendinde görür.

    • İç Tanığınızı Keşfedin: Bu sorular, iç tanığınızın gücünü keşfettiğiniz zaman derinlemesine anlama kazanır.

    1. Evleniyorum mu, evlendiriliyorum mu?

    2. Evlilik kararım bir seçim mi, yoksa geçmişime ya da içinde bulunduğum ortama bir tepki mi?

    3. Evlilikle ilgili beklentilerim benim beklentilerim mi, yoksa farkına varmadan bana yüklenen ‘kültürel şablonun’ beklentileri mi?

    4. Evliliğimde çocuk istiyor muyum?

    5. Anne-baba olmanın sorumluluğunu almaya kendimi hazır hissediyor muyum?

    6. Evlendiğim kişiyle, eşit koşullarda hayatı birlikte yaşamak mı istiyorum, yoksa onun sahibi olup onu kullanmak mı istiyorum?

    7. Hangisi benim için önemli; herkesin haftalarca konuşacağı şaşaalı bir düğün mü, yoksa iki gönlün buluşacağı bir yuva mı?

    8. Evliliğin amacı ne; kavga, dövüş, çekişme içinde üstünlük sağlamak mı, yoksa birlikte yaşayacağımız yaşamın müziğine birlikte dans etmek mi?

    Tanışma süreci içinde pusulanızın aynı yönü gösterip göstermediğinin ya da diğer bir deyişle, birbirinizin inanç ve değerlerinin uyum içinde olup olmadığının farkında olmak ilişkinin geleceği bakımından çok önemlidir.

    1. Diğerini Tanımak

    Olgun insan kendini tanıdıkça karşısındaki kişiyi de tanımaya özen gösterir. Kendisini tanımak adına sorduğu soruların hepsini karşısındakine de yöneltir.

    • Korku kültürü içinde mi, değerler kültüründe mi yetişmiş?

    • Benim tüm özelime tanık olabilecek kadar sorumluluk sahibi mi?

    • İnanç ve değerlerini kendi seçimleriyle oluşturmuş bir mi, yoksa kalıplar üzerinden giden biri mi?

    • BEN ilişkisi mi, BİZ ilişkisi mi bekliyor?

    • Duygularının farkında mı?

    • Haksız olduğunda özür dilemek, gönül almak, ortak değerleri ilişkide yaşatmak gerektiğinin bilincinde mi?

    • Karı-koca ilişkisi içinde mahrem, kırılgan, incinebilir yönlerimi açabileceğim bir can dostu mu, yoksa en yakınıma sızmış bir yabancı mı?

    Evlilik öncesinde eş adayınızı tanımak ve anlamak olgun bir insan olarak sizin sorumluluğunuzdur. Evlendikten sonra  ‘böyle olmandan hoşlanmıyorum’ diye sızlanmak veya onu değiştirmeye çalışmak fayda etmez; yazık olur, mutsuz evliliklere bir de sizinki katılır. Unutmamak gerekir ki, evlendikten sonra konuşması zor olabilecek bir konunun, evlenmeden önce detaylı bir şekilde konuşulması çok önemlidir.

    1. Sistemi Tanımak

    “Kapıyı kapatırım, huzur bozan ailesi dışarıda kalır diyordum; fakat içeride zaten onları temsilen bulunan, onlar tarafından yetiştirilmiş eşim var…”

    Evlilik kurumunun aslında çok önemli bir parçasını oluşturan sosyal ortam, maalesef ki çiftler tarafından ilişkinin başında pek dikkate alınmaz. Ancak olgun insanlar şunu bilir ki, evlendikten sonra eşinin ailesiyle bir şekilde ilişkisi her daim olacaktır. Ve kendi ilişkisi içinde, kayınvalide ve kayınpederinin beklentileri, duyguları ve inançları etkili olabilmektedir. Kişinin hoşuna gitse de gitmese de onlar da BİZ’in bir parçasıdır artık.

    Ailesiyle ilişkimiz korku kültüründe mi değerler kültüründe mi gelişecek diye sorabilmesi gereklidir. Önceden bu soruları sormak ve alınacak cevaplardan korkmamak, kişinin evliliğe dair olgunluğunun ve sorumluluk duygusunun gücünü ifade eder.

    Evliliği düşünen kişiler önemli bir yolculuğa çıktıklarının farkındalar değil mi? Bu yolculuğun sizin yolculuğunuzun olması için kendinizi tanımanız ve bilmeniz gerekiyor ki, yol arkadaşınızı doğru seçebilesiniz. Yolculuğunuz nerede, kimlerle olacak? Yolculuğun içinde yer alacağı coğrafyayı, ekipte kimlerin olacağını bilmekte fayda var. Her an uyanık olmakta fayda var!

    El Mitra bir kez daha söz aldı ve dedi ki: Peki, Evlilik ey üstat?

    Ve o şöyle yanıtladı:

    Birlikte doğdunuz ve sonsuza dek birlikte olacaksınız.

    Birlikte olacaksınız, ölümün beyaz kanatları günlerinizi dağıtıp savurduğu saatte.

    Elbette, Tanrı’nın sessiz belleğinde bile birlikte kalacaksınız.

    Ama birliğinizde mesafeler olsun.

    Göklerin rüzgârları dans etsin aranızda.

    Birbirinizi sevin ama aşk pranga olmasın aranızda:

    Ruhlarınızın kıyıları arasında hep dalgalanan bir deniz olsun aşk.

    Birbirinizin kadehini doldurun, ama aynı kadehten içmeyin.

    Birbirinize ekmeğinizden verin ama aynı ekmeği yemeyin.,

    Birlikte şarkı söyleyip dans edin ve eğlenin, ama ikiniz de tek başınıza olun,

    Bir lavtanın, aynı ezgiyle titreseler de birbirinden ayrı duran telleri gibi.

    Kalplerinizi verin, ama teslim almayın birbirinizin kalbini.

    Çünkü sadece Hayat’ın avucundadır kalpleriniz.

    Birlikte saf tutun, ama yapışmayın birbirinize:

    Çünkü tapınağın sütunları da ayrı dururlar,

    Ve meşe ile selvi büyüyemez birbirlerinin gölgesinde.

    Halil CİBRAN

  • Ebeveyn Tutumları

    Ebeveyn Tutumları

    Ebeveyn-ergen arasındaki ilişki, ergenlik döneminin nasıl geçeceğini belirleyen en önemli dinamiklerden birisidir. Bu dönemde yaşanılan sıkıntılardan çoğunluğu bu ilişkiden kaynaklanmaktadır.

    Yapılan bir çalışma; ebeveyn-ergen çatışmalarının en çok erken ergenlik döneminde yaşandığını ve ilerleyen süreçte azaldığını gösterir. Ebeveynin, çocuğundaki değişimlere ani tepki vermesi, onu anlamaya çalışmadan önce otorite mücadelesine girmesi çocuğu ailesinden daha da uzaklaştırır. Ve kendisini tek anlayan kişilerin arkadaşları olduğu görüşüne daha da inanarak ailesiyle arasına koyduğu mesafeyi arttırabilir.

    Yaşanan çatışmaların doğuşunda ve çözümünde ebeveynlerin tutumlarının önemi:

    • Otoriter-Baskıcı( Dediğim Dedik) Tutum:

    “Ben ne dersem o olur tavrı”, sen ne dersen de benim için hiçbir önemi yok düşüncesini çocuğa aşılar ve kendisinin ailesi tarafından değersiz bir insan olarak görüldüğünü düşünür.

    Bu tip ebeveynler, temelde kendilerince çocuklarını zararlı çevreden korumak amacıyla sıkı bir kural düzeneği oluştururlar ve çocuğunda bu duruma karşılıksız itaatini beklerler. Ancak bu tavır çocuğa hem sosyal hem de psikolojik anlamda zarar verir.

    • Aşırı Müsamahakâr Tutum:

    Bu tür ailelerde egemen çocuktur. Hiçbir kural-kısıtlama yoktur. Çocuğun her istediği yerine gelir. Çocuğun nereye gittiğini, kiminle görüştüğünü bilmezler. Tüm odakları kendi işlerine yönelmiş olup “biz çocuğumuzu özgüvenli, bağımsız yetiştiriyoruz ve tüm kararları kendisi verir.” ifadelerini kullanırlar.

    Ancak burada beklenen etki görülmez çünkü bu tarz davranış çocukta tam ters etki yapar ve “ben ailemin hayatında yok gibiyim, eve hiç gelmesem neredesin diyen yok” düşüncelerine sahip olmasına neden olur. Ergenin her daim hissetmek istediği (pek belli etmek istemese de) bir içten ilgiye ihtiyacı vardır.

    • Sevgiye Dayalı, Hoşgörülü Tutum:

    Ne ihmalkâr ne de otoriter dediğimiz doğru tutum şeklidir. Çocuğunun omzuna elini atarak konuşabildiği gibi sınırları ihlal ettiğinde de çocuğunu uyarabilen, aşağılamadan, saygılı bir şekilde “ burada yanlış yapıyor gibisin. Bence bunu yapmanın daha doğru yolu var ve istersen gel birlikte biraz daha düşünelim.” diyebilen aileler en az sorun yaşayan ailelerdir. Birlikte çözüm üretmek, ergenle anne babanın yapabileceği en doğru şeydir.

    Ergenin ailesiyle girdiği tartışmalarda kullandığı dil, genelde sivri ve saygısız olsa da, bunun olgun davranışa doğru adım atma çabası olduğu bilinmelidir.

    Değerli Tavsiyeler:

    • Her zaman örnek anne-baba olamazsınız, zaman zaman gerçekleşen dramatik olaylardan çok, süreklilik arz eden durumlar daha önemlidir.

    • Çocuğunuza dokunun. Dokunma fiziksel büyümeyi uyarır, stresi azaltır, bağışıklık sisteminin daha iyi çalışmasını sağlar.

    • Çocuğunuzu takdir ederken, elde ettiği başarıyı değil, böyle bir başarıya ulaşmış olmasının ve çabasının önemini vurgulayın.

    • Çocuğunuzun akıl sağlığın, uyum ve mutluluğunun en güçlü ve tutarlı belirleyicisi, sizin onun hayatına katılım derecesinizdir.

    • Gelişimsel geçiş dönemlerinde sabırlı olun. Çocuklar için birçok yaş dönemi, “ iki adım ileri, bir adım geri” dönemleridir. Tutarsız olduğunu düşünmeyin ve geçici dönemler olduğunu unutmayın.

    • Çocuğunuzun planları hakkında ön bilginiz olsun. Gece veya gündüz nerede ve kiminle olduğunu, ne yaptığını bilin. O da bu soruları şüphecilikten ötürü değil, onun için endişelendiğinizden ötürü sorduğunuzu bilsin.

    • Çocuğunuz olgunlaştıkça kuralları esnetin.

    • Her zaman onun adına karar vermek yerine, seçenekleri sunarak kendi kararlarını almasını sağlayın ve hatalarından öğrenmesine izin verin.

    • “Odanı temiz tut” yeterince net bir ifade değildir. “Elbiselerini katla, yatağını topla, çöpünü boşalt…” gibi açık ve net cümleler kullanmalıyız.

    • Size göstereceği saygı sizden gördüğü saygıyla sınırlı olacaktır.

  • Akran Zorbalığı Nedir?

    Akran Zorbalığı Nedir?

    Kişinin kendisine kıyasla güç olarak daha aşağı olan birisine, fiziksel olarak ya da sözlü

    olarak rahatsızlık verecek düzeyde uyguladığı güç içeren kasıtlı olarak ve süreklilik arz eden

    negatif müdahalesi anlamına gelmektedir. Bu durum bir tür saldırganlık ve zarar verme hali

    olarak açıklanabilir.

    AKRAN ZORBALIĞININ TÜRLERİ

    Fiziksel zorbalık: Fiziksel güce dayalı, itme, dürtme, tekmeleme, tükürme, vurma, ısırma, kulak çekme, tekme atma, çelme takma, zarar verici aletlerle saldırma ya da korkutma gibi davranışları barındırır.

    Sözel zorbalık: Çocuğun konuşmasıyla, boy-kilo gibi fiziksel özellikleriyle ya da giysi-gözlük gibi dış görünüş özellikleriyle alay etme. Bunun yanı sıra küçük düşürmek için lakaplar takma ya da kötü sözler kullanmayı içeren davranışlardır.

    Sosyal/duygusal zorbalık: Dışlama, oyunlara almama, görmezden gelme, konuşmama, başkalarının o kişiyle konuşmasına mani olma, diğerlerini mağdur olan çocuğa karşı kışkırtma ya da çocukla ilgili çeşitli yerlere çirkin yazılar yazma gibi davranışlar olarak da karşımıza çıkan bir diğer tür olarak geçmektedir.

    Cinsel zorbalık: Cinsel amaçlı dokunma, sarkıntılık yapma, cinsel çağrışımlı sözcükler kullanarak imalarda bulunma, başkalarının giysilerini kaldırma ya da çıkarma, hakkında cinsel içerikli söylentiler yayma vb. davranışlar ise olarak adlandırılmaktadır.

    Eşyalara yönelik zorbalık: Eşya ya da yiyecekleri zorla alma, haraç alma, zorla bir şeyler ısmarlatma, okul eşyalarına zarar verme gibi saldırgan davranışlar da görülebilmektedir.

    Siber zorbalıktır: Diğerlerinden daha farklı olarak daha dolaylı olarak görülebilen, çevrim içi kanallar yoluyla kendini koruma gücü olmayan bireylere uygulanan başkasının kimliğine bürünme, sanal dışlama, iftira atma, bilgi çalma ve kötü yönde kullanma gibi saldırgan davranışları barındırır.

    Neden Akran Zorbalığı Yapılır?

    Çoğunlukla zorbalık yapan çocuklar akran grupları tarafından takdir almak ve onaylanmak için bu davranışları sergilemektedirler. Böylece güç gösterisi yapmış ve akran grubu içinde kendine bir yer bulmuş olacaktır. Bu nedenle de zorba çocuklar kendi akran grupları tarafından büyük kabul görmekte, zarar gören çocuklar tarafından reddedilmektedir. Ancak bu çocuklar için zorbalık yapan akran grubunun bir üyesi olmak önemli olduğundan onları reddeden çocukların zarar görmüş çocukların tavır ve tutumları pek bir anlam ifade etmemektedir.

    Akran çatışması ve akran zorbalığını ayırt etmek önemlidir!

    Normal Akran Çatışması

    • Taraflar eşit güçtedir.

    • Her zaman gerçekleşmez..

    • Zarar boyutu ciddi değildir.

    • Her iki tarafta da benzer duygulara yol açar.

    • Amaç taşımayabilir.

    • Sorunu çözmek adına taraflar arasında çaba söz konusudur.

    Akran Zorbalığı

    •  Güçler arası dengesizlik vardır.

    •  Devamlılığı olan davranışlardır.

    •  Kasıtlı olarak yapılır.

    •  Mağdur, duygusal tepki gösterebilirken zorba tepkisizdir.

    •  Güç ya da kontrol elde etme amacı taşıyabilir.

    •  Sorun çözme adına yapılmaz, zarar verici niteliktedir.    

    Zorba davranışın sergilenmesinde etkili olan bazı faktörlerden söz edilebilir. Bunlar:

    • Çocukların büyüdükleri ortamdaki refah, 

    • Suç oranı,

    • Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi,

    •  Benzer davranışlar sergileyen bireylerin varlığıdır. 

    Bu durumlar zorbalık davranışının ortaya çıkmasında tetikleyici, etken olabildiği gibi çıkmaması adına da önemli rol oynamaktadır.

    Zorba davranışlarda kırılması gereken bir döngü vardır.  Bu döngü de en önem arz eden ve müdahale edilmesi gereken davranış, zorbalığı görmezden gelmektir. Aksi taktirde zorbalık pekişmeye devam edecek ve zarar verici davranışlar durmayacaktır. Bu döngünün kırılmasında öğretmenler, rehberlik birimi ve değerli ailelerimizin katkıları oldukça önemlidir.

    AİLELER NELER YAPABİLİR?

    Çocuğunuzun zorbalık yaptığını düşünüyorsanız

        Sakin ve net bir tavırla bunun onaylanan bir davranış olmadığını belirtin. Bu davranışı neden yaptığı konusunda çocuğunuzu dinleyin ve uzun vade de çocuğun bu davranış dolayısıyla nasıl kayıplar yaşayacağının üstünde durun. Mağdur olan ile empati kurmasını sağlayarak onun davranışı sonucunda nasıl hissetmiş olabileceği ile ilgili konuşun. Zorbalık davranışının gelişmesinde rol model olan aile üyesi ya da yakını varsa uyarın. İyi bir örnek olun ve zorbalık karşıtı davranışlar edindirmeye çalışın. Bu konuda olumlu davranışlar geliştirdiğinde mutlaka taktir edin. 

    ! Çocuğunuzun zorbalık mağduru olduğunu düşünüyorsanız, 

        Açık bir biçimde iletişim kurun ve onu anlamaya çalışırken büyük tepkiler sergilememeye çalışın. Tartışmak yerine nerede ve nasıl olduğu ile ilgili bilgi almaya çalışın. Çocuğunuz mağduru olduğu zorba davranışı anlatmamanızı isterse, bunun zorbayı korumak olacağını anlatın. Çocuğunuzu suçlamayın. Konu ile baş etmesi içinçocuğa destek olun, tek başına mücadele vermesi gerekmediğini iletin. Sosyal destek ağlarını arttırmak adın arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmek için cesaretlendirin. 

    ! Çocuğunuzun seyirici olan toplukluktan olduğunu düşünüyorsanuz,

        Bu gruptaki çocuklar ne yapacaklarını bilmediklerinden ya da kalabalık insan topluluğundan birinin elbet yardım edeceği düşüncesine sahip olduğundan sorumluluk dağılması yaşayabilmektedirler. En önemli olan ise zorbalığın ne olduğunu ve yapılacakları çocuklara aktarırken; engelleyici durdurucu davranış ve tutumlarını, iletişim yolu ile anlaşmayı ve çatışma yönetimini çocuğa öğretmek fayda sağlayabilmektedir.

    *Böyle durumlarda mutlaka zorba davranışın ortaya çıktığı kurum ile işbirliği kurun. 

  • Panik Atak ve Panik Bozukluk

    Panik Atak ve Panik Bozukluk

    Panik atak kriziniz belirdiğinde ne olduğunu anlamıyor olabilirsiniz.Neler olup bittiğini veya bununla nasıl başa çıkacağınızı bilmiyorsanız, çok daha korkutucu gelir. Bu yüzden Panik atak hastalığını anlamak, onunla başa çıkmanıza yardımcı olabilir.

    Panik Atak ve Panik Bozukluk: Bilmeniz Gerekenler

    Panik atak ve panik bozukluktan bahsederken; öncelikle ikisinin de psikiyatride ayrı ayrı tanımı vardır. Panik atak yüksek endişe nedeniyle gerçekleşir.Herkes panik atak geçirebilir, aynı zamanda panik bozukluğunun en belirgin belirtisidir. Panik atak, dakikalar içinde doruğa ulaşan ve bu süre zarfında çeşitli psikolojik ve fiziksel semptomların ortaya çıktığı ani şiddetli korku veya rahatsızlık dalgalanmasıdır. Bir panik atak belirtileri ve semptomları aniden gelişir ve genellikle 10 dakika içinde daha da şiddetlenir.Bir saatten fazla sürmezler ve çoğu 20 ila 30 dakika içinde sona erer. DSM 5 tanı kritelerine göre, panik atak aşağıdaki belirtilerden en az dördünün ortaya çıktığını belirtiyor :

    • Çarpıntı, kalbin küt küt atması ya da kalp hızının artması

    • Terleme

    • Titreme ya da sarsılma

    • Soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma durumu

    • Soluğun tıkanması durumu

    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    • Bulantı ya da karın ağrısı

    • Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma durumu

    • Terleme, titreme, ürperme ya da ateş basması durumu

    • Uyuşmalar

    • Gerçekdışılık (kendinden kopma ya da yabancılaşma durumu)

    • Denetimi yitirme ya da çıldırma korkusu

    • Ölüm korkusu

        Panik atak semptomlarının çoğu fizikseldir ve çoğu zaman bu semptomlar o kadar şiddetlidir ki, kalp krizi geçirdiğinizi düşünebilirsiniz. Aslında, panik atak geçiren birçok insan yaşamlarını tehdit edici bir tıbbi sorun olduğuna inandıkları şeyin tedavisi için doktora veya acil servise daha sıklıkla giderler .

       Panik Bozukluk: Panik atak geçiren insanlar bazen panik bozukluğu geliştirir. Panik bozukluğu olan kişiler beklenmedik ve tekrarlanan panik atakları yaşarlar. Daha fazla atak geçirme konusunda çok daha fazla korku hissederler ve panik atak nedeniyle kötü bir şey olacağından endişelenirler. Yaygın endişeler arasında bayılma, çılgına dönme, kalp krizi geçirme, ölme, kendilerini küçük düşürme hissi belirtilerini gösterirler. Hastalık çok fazla sıkıntıya neden olur ve yaşam aktivitelerine engel olabilir. Panik ataklarının ötesinde, panik bozukluğunun en önemli semptomu, gelecekteki panik ataklarının devam etmesi korkusudur. Bu saldırıların korkusu, kişinin bir saldırı gerçekleştiği veya bir saldırı olabileceğine inandığı yer ve durumlardan kaçınmasına neden olabilir.

    Tedavi: Panik Atak Nasıl Durdurulur ?

        Panik bozukluğu için en yaygın tedaviler ilaçlar ve psikoterapi seanslarıdır. “Konuşma terapisi” olarak bilinen psikoterapi, korkuların üstesinden gelmek amacıyla panik atağın potansiyel tetikleyicilerini tanımlamak için lisanslı bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmayı içerir. İlaçlar da beyindeki nörotransmiterlerde ciddi anksiyeteye yol açabilecek dengesizliklerin düzeltilmesine de yardımcı olur.  

       Panik ataklarınız hakkında ne kadar güçsüz veya kontrolsüz hissediyor olsanız da, kendinize yardım etmek için yapabileceğiniz birçok şey olduğunu bilmek önemlidir. Aşağıdaki kendi kendine yardım teknikleri, paniğin üstesinden gelmenize yardımcı olmak için büyük bir fark yaratabilir:

    • Panik ve kaygı hakkında bilgi edinin . 

    • Sigara, alkol ve kafein kullanmaktan kaçının.

    • Solunumunuzu nasıl kontrol edeceğinizi öğrenin.

    • Gevşeme tekniklerini uygulayın.

    • Aileniz ve arkadaşlarınızla iletişim halinde olun.

    • Düzenli egzersizler yapın.

    • Yeterince dinlendirici ve düzenli bir uyku.

  • Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Elinizde olan zenginlik ve bolluğun kapısını açmanızı sağlayacak dinamik stratejiler ve gözünüzü açacak bilgilere ihtiyacınız var ve bu bilgiler evrenseldir. Aslında söylenmeyen bir şey yoktur. Her duyduğunuz, daha önce okuduklarınızın bir başka şekilde söylenmiş halidir.

    Başarılı olmanın, şansla veya aileyle ilgili bir şey olmadığını söylemeye gerek yoktur sizin için. Dünya mucizevi şeylerle doludur. Önemli olan bu mucizevi dünyada bize sunulanlara ulaşabilmenin yollarını bilmektir. Büyük, gizemli bir güç ve enerji dünyasında kendimizi nerede bulmak istediğimiz çok önemli. Tabi ki herkes gibi biz de kendimizi en iyi yerde konuşlandırmak isteriz ama bunun yasaları var. Bu yasaların ne kadar farkındaysak ve bu yasaların gereklerini ne kadar yerine getirirsek o kadar başarılı oluruz. 

    Oluşum, bu yasaların başında gelir. Robert Collier: “Birincil neden zihindir. Her şey bir fikirle başlamalıdır. Her olay, her koşul, her şey ilk önce zihinde bir fikirdir.” der. Öncelikle düşünce platformunda yaşanır her şey. Olumlu ve olumsuz her şey düşüncede başlar. Bunu kim bilir kaç kere duymuşsunuzdur. Ama iş bu yasadan yararlanma noktasına geldiğinde sorunlar baş gösterir. İşte burada insanlar ayrılır. Evrenin oluşumunu göz önünde bulundurduğumuzda çoğunluğun görüşünün, oluşumun büyük bir enerji açığıyla ortaya çıktığı üzerinedir.

    Şimdi de şunu sorgulayalım. Bilincimiz ne yaratıyor? “Bilincimiz kaderimizi yaratır.” anlayışıyla yola çıktığımızda her şeyi daha iyi görürüz. Bu sözü nasıl algıladığımız da çok önemlidir. Çoğumuz içinde bulunduğumuz şartları nasıl yazdığımızdan habersiziz. Aslında kendi koşullarımızı kendimiz oluşturuyoruz bir şekilde.

    Öyleyse oluşum yasasını göz önünde bulundurarak şu soruları sormalıyız kendimize?

    • Her gün neye öncelik verdiğimin ve neye odaklanmaya eğilimli olduğumun ne kadar farkındayım? Önem vermem gerekenlere yeterince odaklanıyor muyum?

    • Hayatımda taktir etmem gereken şeyler konusunda bilinçlenmem ne düzeyde?

    • Becerilerimin, yaratıcılığımın ve kaderimi kendimin yarattığının ne kadar farkındayım?

    • Bilincimin, gerçekliğimi yarattığını biliyorum. Her zaman iyimser yaklaşımlar sergileyebiliyor muyum?

    • Günlük hayatımda bilinçli olarak neşeyi, memnuniyeti ve huzuru seçebiliyor muyum?

    Başarının ikinci yasasını Ernest Holmes’in şu sözleriyle anlatmaya çalışayım: “Her birey bir düşünce atmosferiyle çevrilidir. Bu güç tarafından çekilir ya da itiliriz. Benzer benzeri çeker… biz de yalnızca zihnimizde olanı çekeriz. 

    Duygusal enerjimizin ya da duygularımızın titreşimlerinin farkına varmalıyız. Kavramsal enerjimizi ve düşüncelerimizin titreşimlerini gözlemlemeliyiz. Fiziksel enerjimiz ya da bedenimizin titreşimlerinin bilincinde olduğumuzda hayata daha sıkı sarılıp üretken, paylaşımcı bir insan olmamamız için hiçbir neden yoktur. 

    Gelecek korkusu, reddedilme korkusu, başarısızlık korkusu gibi korkulardan uzak durmak da elimizde. Kendimize nasıl telkinde bulunursak; o durumla karşı karşıya kalacağızdır. Düşünce ve duygularımızdan oluşturacağımız enerjiyle insanız. Düşünce ve duygularımızı doğru yönlendirdiğimizde doğru enerjiyi yakalarız. 

    Çekim yasasını dinamik ve olumlu hale getirebilmek için de şu soruları sorarız kendimize:

    • Arzu ettiğim her şeyi kendime çekebilme yeteneğine ve kaynaklarına sahip olduğuma ne kadar inanıyorum?

    • Kendi enerjimi kullanarak, hayatımı her konuda iyiye götürmeye gücüm var mı, daha sağlıklı ve olumlu düşünceler ve duygular oluşturmayı seçebiliyor muyum?

    • Ürettiğim enerji hakkında ne kadar bilinçliyim? Düşündüğüm ve yaptığım her şeyde olumlu enerjiyi seçiyor muyum?

    • Kendimle, hayatımla, geleceğimle ilgili iyimser tutumları tercih edebiliyor muyum? 

    • Her fırsatta olumlu düşünceler ve huzur verici duygularla kendimi besleyebiliyor muyum?

    “Saf (Temiz) arzu, olasılıkları aramanın ifadesidir.” diyor Ralp Waldo Emerson. Bir canlı olarak insan türü her zaman kolaya, hazıra, rahata, meyillidir. Bu meyil de insanları olumsuz, haksız, başkalarının hukukunu hiçe sayan yaklaşımlar sergilemeye yöneltebilir. İnsanın üst düzey ahlaki seviyesi ön plana çıkmışsa, bu tür durumlarda kolaya, hazıra ve rahata meyilli olan tarafını kontrol altında tutar. 

    Saf arzu için şu soruları sormalıyız kendimize:

    • Aynaya her baktığımda değerimin ve hak ettiklerimin farkına varıyor muyum?

    • İyi şeyleri ve harika deneyimleri hak ettiğimin biliyor muyum?

    Evren, uyum içindedir diye bir yaklaşım ortaya koysak da evren çelişkiler içindedir diye  bir yaklaşım da geliştirebiliriz. Evren, saf bilinç ya da saf olanak alanının bir başka yüzüdür. Evren,  niyetin ve arzunun etkisindedir. Mutlu olmak için ona ihtiyacınız olmadığını bilerek istediğiniz şeyi elde edebilirsiniz. Bu kural amacınızı umutsuz bir karardan huzur dolu bir arayışa kaydırmaya zorlar. Böyle bir durumda mutlu olmak için beklediğiniz enerjiyi muhafaza etmek gerek. Huzur ve mutluluk içinde yaşamadan önce, özel bir başarıya ihtiyaç duymak, başarı yansımasını tamamen zehirleyen umutsuz bir enerji yaratır. Amaçlarımız olmadan mutsuz ve perişan olacağımız için değil ; zaten umutla dolu hayatımızı desteklemesi için amaçlarımızın peşinde, es zamanlı olarak, çelişki yasasını lehimize çevirebiliriz.

    Çelişkileri lehimize nasıl çevirebiliriz? Bunun için şu soruları sormalıyız:

    • Tevekkülü gerçek anlamıyla kendi içimde hissedebiliyor muyum? Kendime güveniyor ve kendimi gerçekten özgür bırakabiliyor muyum?

    • Aceleci davranmadan, güven içinde yaşıyor muyum? İhtiyaç hissetmekten vazgeçtiğimde istediklerimi kendime çekeceğimin ne kadar farkındayım?

    • Yokluk düşüncesini bir kenara bırakabiliyor muyum? Hayatımdaki değerlerin ve nimetlerin ne kadar farkındayım?

    • Umutsuzluğu kendimden uzaklaştırabiliyor muyum? Relaks, sabırlı, ısrarlı ve zihin huzuruyla yaşayabiliyor muyum?

    • Evrenin sınırları bizim düşünce ve hayal sınırlarımızın çok ötesinde, arzu ettiğim her şeye ulaşabileceğimin ne kadar bilincindeyim?

    Beşinci olarak üzerinde duracağımız yasa, uyum. Dr. Wayne W. Dyer der ki: “Düşüncelerinizi ve duygularınızı hareketlerinizle uyum içinde tutun. Amacınızı gerçekleştirmenizin en emin yolu, ne düşündüğünüz, ne hissettiğiniz ve günlerinizi nasıl geçirdiğiniz arasındaki çelişki ve uyumsuzluğu saf dışı etmenizdir.” Uyum her şeyde olduğu gibi başarıda da vazgeçilmez bir unsurdur. Uyum içinde olup olmadığınızı anlamak için de şu soruları kendimize sorabiliriz:

    • Düşüncelerimin, duygularımın ve hayat kalitemin sorumluluğunu her zaman üstlenebiliyor muyum?

    • Dengeli ve mutlu bir yaşam sürdürüyor muyum? Uyum benim için ne kadar önemli?

    • Kendimle ne kadar uyum içindeyim? Çevremle, dostlarımla, arkadaşlarımla, ailemle, inançlarımla uyum içinde olmak için neler yapıyorum? 

    • Evrende her şey uyum içinde ve istediğim her şeyi elde etmeyi hak ettiğim görüşünde miyim?

    • Kendimi yaradılışın içinde mi görüyorum, dışında mı?

    Dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız, derken Mohandas K. Gandhi, doğru zamanda doğru yerde doğru kişi olmaktan söz ediyordu. Eylemlerde, kişi-zaman-mekan uyumu çok önemlidir başarılı olmak için. 

    • Yaptığım ve düşündüğüm her şeyde kendime saygımı koruyabiliyor muyum?

    • Başkalarına saygılı olabiliyor muyum, ön yargılardan uzakta sevgi dolu bir tablo çizebiliyor muyum? 

    • Yaptığım her şeyin  sonucunun gene bana döndüğünün farkında mıyım?

    • Her insanın kendi içinde başka bir evren olduğunu, ve evrende olan her şeyin benim için verimli hale getirebileceğim değerler olduğunu biliyor muyum?

    • Başkalarının ortaya koymaya çalıştıklarının ne kadar farkındayım, onlara saygı duyuyor muyum?

    “Her şeyin özünün, Orijinal haliyle evrenin içine işleyen ve boşluklarını dolduran şeyin ne olduğuyla ilgili bir düşünme şekli vardır.”  Bu bakış açısıyla bakarsak, yaptığımız her eylemin yayılan etki yasasına göre olumlu ya da olumsuz bir şekilde arkadaşlarımızı, ailemizi, çevremizi, dünyamızı, evrenimizi ne kadar etkileyeceğinin farkına varırız. 

    Yayılan etki yasası, enerjimizin dünyaya yayıldığını ve hem kişisel alanda hem de dünya genelinde etkili olduğunu gösterir. Yaptığımız işlerin verimliliğinden, ailenizin uyumuna, dünya barışına kadar her şey üzerinde etkili olabiliriz ve oluyoruz da!  Bu kural sayesinde kişisel değerlerimizin gücü dünya çapında olabilir. Kalbimizde derin bir saygıyla yaşamayı ve bu saygıyı etrafımızdakilere yaymayı seçersek, ortaya çıkan olumlu enerji çevremize, toplumumuza, dünyaya ve evrene yayılacaktır.

     Bir fıkraya ne dersiniz? Yüzünüzden gülümseme eksik olmasın. 

    Kim Akıllı

    Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
    Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl
    belirliyorsunuz?

    Doktor:
    Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey
    veriyoruz.
    Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl
    boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.

    Siz ne yapardınız?

    Adam:
    OOO ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova
    kaşık ve fincandan büyük.

    Hayır, der doktor.

    Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

  • Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR…

    Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var,

    Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

    Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

    Sen bitkin düşmelisin, koklamaktan bir çiçeği

    İnsan saatlerce bakabilmeli gökyüzüne,

    Denize saatlerce  bakabilir, bir  kuşa, bir çocuğa

    Yaşamak  yeryüzünde, onunla  karışmaktır,

    Kopmaz  kökler  salmaktır  oraya…

    Kucakladın mı, sımsıkı  kucaklayacaksın  arkadaşını

    Kavgaya  tüm  kaslarınla, gövdenle, tutkunla  gireceksin

    Ve  uzandın mı  bir  kez  sımsıcak  kumlara,

    Bir  kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.

    İnsan  bütün  müzikleri  dinleyebilmeli  alabildiğine,

    Hem de  tüm  benliği  seslerle, ezgilerle  dolarcasına

    İnsan  balıklama  dalmalı  içine  hayatın,

    Bir kayadan zümrüt  bir denize dalarcasına.

    Uzak  ülkeler  çekmeli  seni, tanımadığın  insanlar

    Bütün  kitapları  okumak, bütün  hayatları

    Tanımak  arzusuyla  yanmalısın

    Değişmemelisin  hiçbir  şeye  

    Bir  bardak  su  içmenin  mutluluğunu

    Fakat  ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

    Ve  kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

    Çünkü acılarda, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

    Kanın  karışmalı  hayatın  bütün  dolaşımına

    Dolaşmalı  damarlarında  hayatın  sonsuz  taze  kanı..

    Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…

                                ATAOL   BEHRAMOĞLU

     “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen,
    cevizin hepsini kabuk zanneder.”

    İmam-ı Gazali

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEYLER VAR

    Ataol Behramoğlu’nun “YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR” Adlı Şiirinin İnsani Gelişim Açısından Hatırlattıkları

    Ataol Behramoğlu’nun  bu şiiri beni her zaman çok etkilemiştir. Kendi kendime de sormuşumdur: “Sen bu şiirde aktarılanlara ne kadar yakınsın?”  “Hah, işte!” diyerek kendimi çok özel hissederdim. İşte ben böyleyim, çevremdeki insanlar da keşke böyle olsa, diye de yakınırdım. Daha sonra fark ettim ki şiiri okuyan/dinleyen herkes kendini öyle sanıyor. “Ben de, Ben de, Ben de!…” sesleri yükseliyor. 

    İlkokul üçüncü sınıftayken hocamız oran-orantı konusunu anlatıyordu, farkında olmadan sormuştum: “Hocam, bunu ben buldum, siz nerden biliyorsunuz?” 

    Çok fakirdik, babam elime kısıtlı bir miktarda para verirdi ve zeytin, peynir, şeker, yumurta… almamı isterdi. Matematiği kıt bir Bakkal Amca’mız vardı. Yarım saat hesap yapardı ve ben de sıkılırdım. Sonra da 5 liraya 1 kilo olursa 2 liraya kaç gram olur diye kendi kendime oran orantı kurar ve bakkala varıncaya kadar hesabımı yapardım.  Bakkal Amca’ya şu kadar vereceksin derdim, Bakkal Amca o kadar verirdi ama bu sefer de parayı aldıktan sonra hesaplamaya başlardı uzun uzadıya, sıkılırdım. Gerçi zaman içinde benim hesabıma güvenmeye başladı ve bu bakkala gidip gelme işi daha kısa ve sıkıntısız oldu. 

    İşte böyle bir dönemde hocamız, oran-orantıyı anlatması şaşırtmıştı beni ve ağzımdan böyle bir soru çıkıvermişti: “Hocam siz, bunu nerden biliyorsunuz?”  Hocamız gülümsedi: “Oğlum, bu milattan önce bilmem ne kadar zamandan beri bilinen bir şey.” dedi. Tabi ben bozuldum. (Hocamızın yaklaşımı, çocuk gelişimi açısından başka bir zamanda ve yerde değerlendirilebilir ama şu anda anlatmak istediklerimle pek ilgisi olmadığı için bu konuya hiç değinmeyeceğim.)

    İşte bu şiirde de işte tam beni anlatan bir şiir, derken bir de fark ettim ki bu şiir aslında herkesin olmak istediği, yapmak istediği şeyi anlatıyor. Soruyorum, şiirdeki yaşam tarzını istemeyecek, bu yaşam tarzından rahatsız olacak bir kişi gösterebilir misiniz? 

    Evet, hepimiz kendimizi çok özel sanırız. Aslına baktığımızda ise hiç de özel olmadığımızı, birbirimizden ayrılan yönlerimizin öyle fazla da olmadığını görürüz. Bu açıdan bakıldığında bile kendimize özgü yönlerimizi bilmenin bizim için ne kadar önemli olduğunun farkına varırız. 

    İnsan dolu dolu yaşamak ister, bu nasıl olacak? Aslında dört kelimeyi eyleme geçirmemiz işimizi çok kolaylaştıracaktır.

    • Odaklanma,

    • Gözlem,

    • İletişim,

    • Kontrol.

    Odaklanma: Dikkati belli bir noktada toplayabilmek

    Gözlem: Bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve 

    planlı olarak ele alınıp incelenmesi

    İletişim:  Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bir anlamda aldığımız iletiler ve bunun sonucu ortaya koyduğumuz tepkiler

    Kontrol:  Amaçladığımız değişikliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek

    Yapmak istediğimiz şeye odaklandığımızda, iyi bir gözlemci olduğumuzda, kurmamız gereken iletişimleri sağlıklı kurup kontrol konusunda gereken özeni gösterdiğimizde şiirdeki gibi yaşamak,  ya da şiir gibi yaşamak işten bile değildir.

    İnsanların yaşamlarını göz önünde bulundurduğumuzda, dört temel eylemde bulunduklarını görürüz. Önce yaşadığı ortamdan bazı verileri alırlar. Buna algılama diyoruz. Sonrada kendilerine ait birikimler ışığında değerlendirirler. Yeni veri üzerinde duygularını ortaya koyarlar ve bu veri ile ilgili harekete geçerler.

    Yani: 

    • Algılama – duyular düzeyinde

    • Bilişsel – düşünme düzeyinde

    • Duygusal – duygular düzeyinde 

    • Fiziksel – eylem düzeyinde

    Bütün bu davranışlar kişinin birikimine göre değişir. Çevre ve nesne herkes için vardır, bunlar algılama, bilişsel, duygusal ve eylem düzeyinde anlam kazanır. Bu anlam ise tabi ki aynı olmayacaktır. Bir şair için sehl-i mümteni (söylenmesi kolay gibi görünen ama hiç de öyle olmayan sözler) olarak ortaya çıkacak.  Bir heykeltıraşta fazlalıkları alınmış bir taş olarak ortaya çıkacak. Bir müzisyende kulağımızdan başka her duyumuzla duyabileceğimiz bir ezgi olacak ya da bir bilim insanı için çaresiz gibi görünen bir hastalığa deva olacaktır. Peki ot gibi yaşayanlar için ne olacak? (Özür dilerim ot, çevrenin ve nesnenin senin için de çok özel bir anlamı olduğunu biliyorum ama insanoğluna özgü bir alışkanlık işte, idare et.)

    İlkokuldayken bir metin okumuştuk. Bu metinde bir şairle bir çobanın diyaloğuna yer veriliyordu. 

    Büyük bir şairin koca bir heykeli dikilmiş şehrin ortasına daha yaşarken ve bir çoban da bunu görmüş şehri dolaşırken. Garibine gitmiş, içine dert olmuş… Bir gün şairimiz dağlarda dolaşırken bu çobanla karşılaşır. Muhabbet başlar, şehrin ortasına heykeli dikilen şairle çoban arasında. Çoban bilmemektedir, o şairin şu anda konuştuğu şair olduğunu. Çoban der ki:

    Benimle onun arasında ne fark var ki benim heykelim dikilmiyor da onun heykeli dikiliyor şehrin ortasına?

    Şair:

    • (Gökyüzünü göstererek) Şimdi Ay’a bak diyor. Çoban baktığını söylediğinde:

    Şimdi gözünü kapat ve Ay’ı öyle görmeye çalış diyor.

    Çoban:

    • Gözüm kapalı nasıl görürüm ki, diyor.

    Şair:

    • İşte, o sözünü ettiğin şair, gözü kapalı Ay’ı daha net ve daha güzel görebiliyor, diyor.

    İşte, Ataol Behramoğlu’nu Ataol Behramoğlu yapan, onu okutan bu özelliktir. İnsanları etkileyebilmesi, bizim söylemek istediklerimizi bir çırpıda dile getirişi yukarıda sözünü ettiğimiz algılama, düşünme, duygularını ortaya koyma ve eylem düzeyinde göstermiş olduğu yaklaşımlarla doğru orantılıdır.

    Şimdi şiiri okurken, son bölüme kadar geldik. 

    “Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…”

    Son bölümde, “büyük yaşamak” , “ırmaklara,  göğe, bütün evrene karışırcasına yaşamak üzerinde duralım. Ömür, hayata sunulmuş bir armağan, hayat ise insana sunulmuş bir armağan…

    Son zamanlarda tekrar herkesin dilinde olan “Quantum Fiziği”,  “Evrenin yasası” “Çekim Yasası”, “Sır” gibi sözcükleri hatırlayarak tekrar bakalım bu dizelere. Evrende her şeyin bir bütün olduğunu, her parçanın bu bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunu, düşünce gücüyle yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını, evrendeki boşluğun her zaman için maddeden çok daha fazla olduğunu, bir atomun nötronunu bir basket topu olarak düşündüğümüzde ona en yakın elektronunun yaklaşık yirmi mil uzaklıkta olabileceğini hayal ettiğimizde ne demek istediğimiz daha net ortaya çıkacaktır.

    Peki böyle yaşamak nasıl mümkün olur? Kendimizi ve bize ait olan her şeyi (ya da bizim ait olduğumuz her şeyi)  doğru algılamakla mümkündür.

    İnsanların genel özelliklerini kısmen aşağıda sıralamaya çalıştım. Bunlar kuşbakışı bakıldığında genel olarak görülen özellikler. Şimdi bu özelliklere sahip bir insanın şiirdeki gibi yaşaması ya da şiir gibi yaşaması ne kadar mümkündür?

    • İnsanlar genellikle soru sormayı bilmez.

    • Deneyimlerini, davranışlarının yönlendirdiğinin farkında değildir.

    • Hayal etme konusunda yardıma ihtiyacı olduklarını kestiremezler.

    • Ne istediğinden çok ne istemediklerinin farkındadırlar.

    • Zamanın ne kadar önemli olduğunu anladıklarında iş işten geçer.

    • Nedenlerden çok sonuç üzerinde yoğunlaşırlar.

    • Olayları yeterince sorgulamazlar.

    • İnsanların içsel göstergelerini fazla dikkate almazlar.

    • Birbirlerine bir eşya gibi davranırlar

    • Zamanlarını boşa harcarlar

    • Her şeyi sadece kendilerinin hak ettiğini düşünürler

    • Gerçekliğin sadece algılardan ibaret olduğunu bilmezler.

    • Tembel olduklarını anladıklarında ihtiyarlık gelmiştir.

    • Zevk almak için değil acıdan kaçmak için yaşarlar.

    • Görev-süre ilişkisini bir türlü dengeleyemezler.

    • Dinlemeyi bilmezler sadece konuşma sıralarını beklerler.

    • Gülmeyi de ağlamayı da pek bilmezler, ikisinden de utanırlar

    • Olumsuzluklarını çevrelerine de bulaştırırlar.

    • Kısıtlı kelime hazineleriyle yaşamlarını da kısıtlarlar

    • Daha fazlasını yapmaya söz verirler ellerinden gelenin her zaman daha azını yaparlar

    • Çevresinin baskısından ölünceye kadar kurtulamazlar

    • Yeterince tutkulu değildirler ama kendilerine bu konuda toz kondurmazlar

    • Varsayımlarda bulunmak yerine hemen tepki gösterirler

    • Öncelikle olumsuzlukları görürler.

    • Okumazlar.

    Yukarıdaki özellikleri gözden geçirin. Siz yukarıdakilerden biri ya da birkaçını kendinizde görüyorsanız bir revizyona ihtiyacınız var demektir. Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak istiyorsanız bir isteğimiz daha olacak. Mevlananın aşağıdak sözlerini kalbin en kıymetli yerine kazıyınız lütfen.

     “Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz.
    Suyu başına döksen, başı kırılmaz.
    Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan,
    toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.” der, Mevlana.

    Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak için suyla topraktan kerpiç, bu kerpiçleri bir araya getirerek de bir ev yaparız ve su evi başını yarmayı düşündüğümüz insanların sığınağı haline getirebiliriz. 

    Yukarıda sözünü ettiğimiz konularda eyleme geçmeyi düşünüyorsanız Bektaşi ile Mevlana arasında geçen şu diyaloğu aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Çünkü “İnsan, insanın acısını alır.”

    Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.

    Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmışolmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu HacıBektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli

    Helal değildir,diye bu kurbanı geri çevirir.

    Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır.Mevlana ise; bu hediyeyi kabul eder.

    Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabuletmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

    Mevlana şöyle der:

    Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

    Adam üşenmez, kalkar, Hacı Bektaş dergâhı’na gider ve Hacı Bektaş Veli’ye,

    Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

    Hacı Bektaş da şöyle der:

    Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir.Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

    Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen insanlar olmamız ve şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamamız dileğiyle.

  • Çocuk ve Gençlerin Artan Teknoloji Kullanımı ve Etkileri

    Çocuk ve Gençlerin Artan Teknoloji Kullanımı ve Etkileri

    Son zamanlarda ailelerin kontrol altına almakta zorlandıkları önemli konulardan biri de teknolojik aletlerin kullanımıdır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre son zamanlarda yaklaşık olarak 10 aileden 8’inin internete ulaşımı olduğunu göstermektedir. İnternete erişimin kolaylaşması ve çeşitli teknolojik aletlerden ulaşılabilir olması ile kontrol altına alınması güçleşmektedir. İnternet kullanımı güvenliği sağlandığı takdirde pek çok bilgiye rahat ve hızlı bir biçimde ulaşım sağlanmasına olanak tanımaktadır. Ancak kontrolsüz kullanımı ise duygusal yaralanmalara, bilişsel zorlanmalara neden olurken yanında fizyolojik problemlere de sebep olmaktadır.

    Duygusal anlamda kaygı ve korku içeriklerine fazla maruz kalmak özellikle somut dönemde olan, soyut düşünceye henüz geçmemiş çocuklarda ki bu grubu ilkokul öğrencileri olarak belirtecek olursak, hayat olaylarına yönelik aşırı duyarlılık ve yoğun korku şeklinde kendini dışarı vurabilmekte. Çocuklar ise bu durumlarla nasıl baş edecekleri konusunda yetersizlik yaşamaktadırlar. Önceden var olmayan ancak yeni ortaya çıkmaya başlayan sizlerin de dikkatinizi çeken bazı yakınmalar söz konusu olabilmekte. Bunlara bakacak olursak, *Odada tek başına kalmamak için çeşitli bahaneler sıralayan,

    *Aydınlık ya da gündüz olmasına rağmen odalar arasında geçiş yapmaktan endişe duyan,

     

    Bilişsel anlamda ise dikkat ve odaklanma süreleri, bu sürelerin niteliği ekran kullanımı dolayısıyla etkilenmektedir. Oyunlara ve videolara bakıldığında oradaki amacın 

    dikkatin orada kalması ve videonun izlenmesine ya da oyunun oynanmasına devam edilmesi şeklinde olacağını fark etmek mümkündür. Videolar söz konusu ise bir sonrakine tıklamak için bir ipucu ve merak uyandırma söz konusuyken, oyunlarda ise çoğunlukla bir sonraki seviyeye geçme, maddi ya da teknolojik değeri olan bazı nesneleri toplamak yolu ile sürekli yeni bir uyaranın verildiğini görmek mümkündür. Sıklıkla gelen yeni, renkli, merak uyandırıcı ve canlı uyaranlar ne var ki hayat akışında oyun ya da videolarda olduğu kadar yoğun olmamaktadır. Dolayısıyla çocuk ve gençlerde sıklıkla karşılaşılan bazı durumlar gözlenmekte. Bunlar: 

    *Günlük yaşamdan sıkılan, adapte olamayan, 

    *Boş zamanlarını geçirecek aktivite yaratma ve bulma güçlük çeken, 

    *Hayat etkinliklerinden keyif almayan, 

    *Buna bağlı olarak alacakları keyfi tamamen teknolojik aletlerden edinmeye yönelik bir tutumun geliştiği kısır döngü ile yaşayan bireyler haline gelmeleridir. 

    Fizyolojik anlamda ise bazı çocukların ve gençlerin bağımlılık düzeyinde teknoloji kullanımı onları yürüyüş, fiziksel oyunlar oynama, akranları ile grup halinde koordinasyon gerektiren etkinliklerden uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Sürekli oturmak, sabit bir biçimde tek bir uyarana odaklanmak hareket alanını kısıtlamaktadır. Erken yaşlarda maruz kalmaya başlamak ve TV-Tablet-Telefon üçgeninde yoğun zaman harcamak; 

    *Bedensel gelişimi, 

    *Dil gelişimi, 

    *Bedensel koordinasyon becerisinin gelişimi ile ilgili güçlükler söz konusu olabilmekte. 

    Ne yazık ki bazı tehdit içerikli uyarıcılar, kendilerine zarar vermeyi öğütleyerek ciddi fizyolojik ve psikolojik zararlara yol açmaktadır. 

    Sosyolojik anlamda ise tüm bunlara ek olarak yoğun bir biçimde maruz kalınan şiddet içerikli oyun ve videolarda aşina olunan davranış biçimine bürünmek ve bunu normal olarak algılamak söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla sergilenen davranışlar sosyal ilişkileri etkilemekte, yalnızlaşmaya neden olabilmektedir. 

    *Arkadaşları ile geçinemeyen 

    *Sıklıkla şiddet içerikli oyunlar oynayan bunları günlük hayata da taşıyan çocuklar sosyal uyum açısından güçlük yaşayabilmektedir. 

    DİKKAT! 

    Unutulmamalıdır ki ekran ve internet barındıran tüm aletlerin (tablet, bilgisayar, telefon ve TV) kullanımı söz konusu olduğunda tedbirli davranmak önemli olmaktadır. Çünkü renkli ve sürekli yeni uyaranların geldiği teknolojik dünyada internet kullanımının kontrolünü doğrudan çocuklara bırakmak uygun değildir. Aileler bu konuda gerekli adımları atmalı; izlenen videoları ve oyunları takip etmeli, güvenli internet kullanımına çocukları sevk etmelidir. Tüm bu aletlerle geçirilen zaman önceden belirlenmeli ve çocuğa bir yasak olarak tanıtılmamalıdır. Sağlıkları ve güvenlikleri ile ilgili yaşlarına uygun olacak biçimde açıklama yaparak kullanım sağlanmalıdır.