Etiket: Tek

  • Çağımızda Depresyon

    Çağımızda Depresyon

    Günümüzde hemen hemen herkesin depresyondayım! Dediği depresyon kavramı gerçekte nedir?

    Depresyon kavramı, günümüzde kendini en üst sıralara yerleştirmiş olan bir kavramdır. Aslında depresyon temel olarak kişinin yaşamdan, yaşadıklarından zevk almama durumudur. Hayata dair içinde bulundurduğu yaşama sevinci, umut gibi duyguların yerine üzüntü, karamsarlık gibi olumsuz duyguları barındırmasıdır. Bazı insanlar bu duyguları gün geçtikçe daha yoğun ve uzun süre yaşarlar. Fiziksel ve zihinsel sağlığı etkileyen ve hayatı her geçen gün daha zor hale getiren yaygın ve ciddi bir tıbbı hastalıktır. Bunun yanı sıra her hastalıkta olduğu gibi depresyonunda genetik yatkınlığı vardır. Depresyon ruhsal bozukluğun, fizyolojik nedenlerin yanında aile bireylerinde depresyon öyküsü olanlarda depresyonun görülme olasılığını arttırıyor.

    Başlıca nedenlerini nelerdir?

    • Doğum, lohusalık dönemi

    • Genetik yatkınlık

    • Evlilik, aile içi sorunlar

    • Kayıplar,

    • Benlik saygısının azalması

    • Değersizlik, suçluluk

    Başlıca belirtileri nelerdir?

    • İsteksizlik, aşırı halsizlik

    • Sosyal İlişkilerden kaçma, içine kapanma

    • Yemek yiyememe/aşırı yemek tüketimi

    • Aşırı uyuma hali/uykuya dalamama/uykusuzluk

    • Umutsuzluk, hayattan zevk almama

    • Günlük aktivelerde yavaşlama

    Halk sağlığı olarak günümüze gelen depresyon hakkında birçok araştırma yapılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü yapmış olduğu araştırma sonucu dünya nüfusunun yüzde 4,3’ünün yani dünya çapında 300 milyondan fazla kişinin depresyonda olduğunu belirtiyor.

    Depresyonun cinsiyet ile ilişkisini gösteren çalışmalarda ise erkeklerde depresyon oranı kadınlara göre daha az olduğu görülmüştür (Tarhan, 2013,97). Kadınların yüzde 12’sinin, erkeklerinse yüzde 6’sının depresyonla mücadele ettiği belirlendi. Depresyonla ilgili yapılan çalışmalarda kadınlarla ilgili sorumlulukların ve beklentilerin artmasıyla birlikte kadınlar, dramatik olarak değişmeye başlarlar ve bazı dönemlerde depresyonun açığa çıkma durumu yüksek düzeyde artar. Bireyin bu dönemle birlikte; yaşadıklarını yordama, kişilik kazanma, cinsiyeti ön plana çıkarma, birey olarak kendi başına karar verme, diğer fiziksel, sosyal değişiklikler ortaya çıkar. Açığa çıkan bu değişiklikler, erkeklerde ve kadınlarda farklılık gösterir ve kadınlar depresyon ile daha sıkı ilişkilidir. Günümüzün sorunlardan biri olma özelliğini taşıyan depresyon tedavi süreci gerektiren bir hastalıktır. Unutmamak lazım ki depresyon tedavi edilebilir ve etkili birçok tedavi yöntemleri mevcuttur. Kişinin iki haftadan daha uzun süren depresif bir dönem geçirmiş olması gerekir. Hafif depresyon belirtileri mevcutsa birincil tedavi yöntem (sosyal çevresi ve ailesi) varsa tedavisiz bir şekilde bir süre sonra iyileşebilir. Fakat ağır depresyon (iştahsızlık, intihar düşüncesi, fiziksel durumun kötüye gitmesi) mutlaka bir psikiyatriden yardım almalıdır.            Tedavi yöntemi olarak size tavsiyem;

    • Sosyal olma ve egzersiz yapma, çok sık duyduğunuz egzersiz yapın sözünden sıkılmış olabilirsiniz fakat egzersiz endorfin seviyelerini yükseltir hafif depresyona karşı yardımcı olabilir. Fırsatınız varken hareketlenin! 

    • Sevdiklerinizle zaman geçirmeyi ihmal etmeyin!

    • Kendinize hobiler edinebilirsiniz.

    • Bol bol temiz hava alın. Nerede nasıl dediğinizi duyar gibiyim ama eminim kaçamak yapabileceğiniz bol yeşillikli alanlar vardır. Oksijen serotonin düzeyini yükselten etkenlerden biridir.

    • Yeni yerler keşfedip, doğanın sesine kulak verin

    • Pozitif düşünen insanlarla ilişki kurun. Moralinizi yerine gelmesini sağlayıp keyif almanıza yardımcı olur.

    • İyi şeyler düşünüp iyi şeylere odaklanın. Hayatta kötülük, kötü düşünce yok diyemem var, hem de çok fazla var ama yaşamak içinde pek çok sebep var bir sürü iyilik, güzellik de var. Güzellikleri görmeniz dileğiyle.

    En önemlisi hastalığınızı önce siz sonrasında yakın çevrenizin kabul etmesi doğru yardım almak için gereklidir. Bu hastalık sadece sizin değil dünyada ki birçok insanın başına gelmektedir. Kendinizi bu hastalığı sadece ben yaşıyorum düşüncesine kaptırmayın. Psikoloji ilmine güvenin, seçmiş olduğunuz tedavinin yolu ne olursa olsun, profesyonel destek almak kendiniz gibi hissetmeye başlamanın ilk adımıdır. Kendinize bu iyiliği yapın. Unutmayın 

    İlk adımınızı ben atıyorum bir kahve alın ve izlenmesi gereken filmlerden birisini seçin! 

    Ordinary People-Sıradan İnsanlar- 1980-Imdb; 7,8

    The Hours – Saatler-2002-Imbd; 7,6 

    Interiors-İç Dünyalar-1978- Imbd; 7,5

    Girl Interrupted – Aklım Karıştı – 1999 – IMDb: 7,3

    Side Effects – Acı Reçete – 2013 – IMDb; 7,1

  • Beklenti Etkisi

    Beklenti Etkisi

    Bu yazımda beklenti etkisinin çeşitlerinden ve ne kadar etkili olduğunu görebilmemiz adına yapılmış olan bir çalışmadan bahsedeceğim. Beklenti etkisinin iki çeşidi vardır. 

    1. Yüksek Beklenti Etkisi (Pygmalion Etkisi)

    Literatürde adı Pygmalion etkisi olarak geçer ve insan ilişkisinin olduğu her alanda etkilerini görebileceğimiz bir durumdur. Aslında çok basit, bir kişiye ya da gruba yönelik yüksek bir beklenti olduğunda o kişinin ya da grubun beklentiyi karşılamasına denir.

    1. Düşük Beklenti Etkisi (Golem Etkisi)

    Golem etkisine, pygmalion etkisinin tam zıttı diyebiliriz. Bir kişiye ya da gruba yönelik düşük bir beklenti olduğunda o kişi ya da grubun düşük beklentiyi karşılamasına denir.

    Bu konuyla ilgili yapılmış olan çok ilginç bir deney bulunmakta. Bir grup araştırmacı bir ilkokulun 1. ve 2. Sınıflarına zeka testi uyguluyor. Sonrasında aslında orta seviyede bir zekaya sahip olan öğrenciler hakkında öğretmenlere o çocukların üstün zeka olduklarını söylüyorlar ve öğretmenleri manipüle ediyorlar. 1 sene sonra aynı araştırmacılar okula gelip aynı testi aynı çocuklara tekrar uyguluyorlar ve öğretmenlere üstün zekalı olduğunu söyledikleri ama aslında ortalama zekaya sahip çocukların test sonuçlarında gözlemleniyor ki, zeka puanları artmış. 

    Buna neyin sebep olduğunu anlamaya çalışan araştırmacılar, üstün zekalı zannettikleri öğrencilere diğer öğrencilerden daha farklı davrandıklarını gözlemlemişler. O öğrenciler hata yaptıklarında yanlış yaptın demek yerine neden nerede yanlış yaptıklarını onlara açıklamışlar. Onlara daha çok söz hakkı vermiş, soru sormalarına daha çok izin vermişler. Bu yaklaşımı farkeden öğrencilerde öğretmenlerinin kendilerine olan yaklaşımlarından öğrenmeye daha açık bir hale gelmişler ve soru sormaktan korkmamışlardır.  Aynı zamanda çevresindeki insanların onlara yaklaşımları dolayısıyla kendilerinden yüksek bir beklenti olduğunu fark etmiş bu beklentiyi karşılamak için daha fazla çalışmışlardır.

    Bu etkinin bu kadar ilginç olmasında ki en büyük sebep şüphesiz ki; bu davranışlarda bulunan öğrencilerde, öğretmenlerde bunu bilinçli bir şekilde yapmamalarıdır. 

    Beklenti etkisinden çıkarılabilecek bir çok ders bulunmakta. Bunlardan biri; çevremizde değer verdiğimiz insanlara en iyi destek onların başarabileceklerine GERÇEKTEN inanmak. Beklenti etkisini sadece çevremizdekilerde değil kendi üzerimizde de denemeliyiz ve buradaki istenilen değişim, başarı IQ seviyemizi arttırmak değil, değiştirmek istediğimiz duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız ve aynı zamanda edinmek istediğimiz duygu, düşünce ve davranışlarımızdır. 

    Bu öğretiden yola çıkarak şunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum; şu anki biz, diğer insanların ve bizim kendimizden olan beklentisi ne ise oyuz. Ama kendimizin kendimizden ne beklediği daha önemli…

  • Öfke

    Öfke

    Öfke, sağlıklı ve doğal bir duygudur. İnsanlar öfkelerini kontrol edemezlerse okul-iş hayatında, sosyal ilişkilerde ve yaşam kalitesinde sorunlara yol açar. Birçok kişisel ve sosyal problemlerin (çocuk istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet vb.) kökeninde öfke vardır. Genellikle öfkeye yol açan nedenler arasında; tehdit edilme, engellenme, görmezden gelinme, fiziksel incinme ve yaralanmalar, tacize uğrama, hayal kırıklığı, saldırıya uğrama, eleştirilme hisleri sayılabilir. Buna ek olarak, insanlar çoğu zaman haksızlığa uğradıklarını düşündüklerinde öfke ortaya çıkar. Öfke hissini çoğunlukla başkalarına karşı, bazen de kendimize karşı yaşarız. Başkalarına karşı hissettiğimiz öfke, onların bize karşı haksız davranışlarının ve kırıcı sözlerinin bir sonucudur. Bu durum karşısında kendimizi küçük ve değersiz hisseder, ona öfke besleriz.  

    Öfke bedensel sistemimize zarar verir. Birçok ağrı belirtisine ve sağlık problemlerinin oluşmasına yol açar. Kalp krizlerinin en büyük faktörlerinden biri öfkedir. Öfke özellikle kadınlarda depresyon, panik atak gibi psikolojik sorunların oluşmasında rol oynar. 

    İş hayatımızın istediğimiz düzende gitmemesi, canımızın yanması veya zarar görmüş olmak, başkaları tarafından kullanılıyor olma düşüncesi, haset ve kıskançlık gibi bazı durumlar öfkeyi tetikler. 

    Öfke kontrolü

    Öfkeyi kontrol etmenin basit yöntemleri vardır. Bunlardan bir tanesi derin derin on defa nefes alırsak, öfkemiz yatışmaya başlamış olacaktır. İkili ilişkilerde veya evliliklerde karşı tarafı suçlayıcı cümlelerin “sen”le başladığı görülür. Oysa asıl olan ilişkilerde “ben dili”yle ifade edilmiş cümleler kurmaktır. “Sen beni anlamıyorsun” yerine “Ben yeterince anlaşılamadığımı hissettim” gibi cümleler kullanmalıyız. “Ben” ile başlayan cümleler kurarsak, karşımızdaki insanın bizi anlamasına şans vermiş oluruz. Çoğu öfke, buna benzer iletişim hatalarından kaynaklanır. 

    Öfkeyi kontrol etmenin diğer bir stratejisi de mizahtır. Olaylarla, durumlarla veya kendimizle dalga geçmeyi öğrenebilirsek, yaşamın keyifsiz olmadığını fark edebiliriz. Çevremizdeki insanların bize karşı sergiledikleri tutumu bir tehdit olarak algılamayıp, onların kendi kusurluklarından ve eksikliklerinden kaynaklanan davranışlar veya tutumlar olarak algılarsak, hayatın biraz daha hafiflediğini görürüz.    

  • Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreş/Anaokuluna başlama hem aile için, hem de çocuk için çok önemli

    bir adımdır.

    İlk üç yıl içinde çocuk model olarak gördüğü anne ve babasından

    alabileceğini alır ve kendisine tanınan fırsatlar ölçüsünde bir psiko-sosyal

    olgunluğa varır; ancak bu gelişim sınırlıdır. İşte bu dönemde okul öncesi

    eğitim devreye girerek çocuğun gelişim alanlarını destekleyici çalışmalar

    yapar. Kreşe/Anaokuluna başlama olayı çocuğun toplumsallaşma sürecinde

    çok önemli bir basamaktır.

    Okul öncesi eğitim, bir anlamda çocuğun aile dışına attığı ilk adım

    olarak düşünülmelidir.

    Çocuk, kreş/anaokuluna başladığı zaman tüm kurallarını bildiği aile

    ortamından henüz hiçbir kuralını bilmediği, tanımadığı kişilerin bulunduğu

    bir ortama girmektedir. Bu yeni durum, tabii ki çocuklarda uyum sorunu

    yaratabilir.

    Kreş/anaokuluna yeni başlayan çocukta, başlangıçta belirsizlik ve

    terk edilme(ayrılma) kaygısı yaşanır. Çoğunlukla koruyucu ve aşırı

    hoşgörülü aile ortamından gelen çocuklarda bu kaygılar daha yoğun

    yaşanır. Ancak çocuk ortama alıştıktan ve öğretmenlerini tanıdıktan sonra

    kaygılar ortadan kalkar.

    Bu süreç içinde aileler de bir çok kaygı yaşamaktadır. Bazen aileler

    çocuklarından ayrıldıkları için kendileriyle ilgili suçluluk ve kaygı

    duyguları yaşarlar ki bu sinyaller çocuğun okul korkusunu arttırıcı bir

    faktör olabilmektedir. Bu nedenle annenin kararlılığı ve iç rahatlığı

    çocuğun uyum süreci için çok önemlidir. Yani çocuğun anaokulu/kreşe

    başlama sürecinde annenin de duygusal olarak hazır olması gereklidir.

    Çocuğun ayrılırken duygusal olarak annenin üzüntü ve kaygısını hissetmesi 

    uyum sürecini zorlaştırmaktadır.

           Uyum sürecindeki tepkiler bireysel farlılıklar göstermektedir. Bazı

    çocuklar ilk üç gün ya da bir hafta ilgili ve istekli olur. Kreş/anaokul onun

    için park gibidir. Ama zamanla annesi ile birlikte olmak ister, sürekli okula

    gelmenin anlamını yeni kavrar ve tepki gösterir. Diğer bazı çocuklar ise en

    baştan itibaren anneden ayrılmak istemez. Sınıfa gelmesini, yanında

    olmasını, annesinin yedirmesini ister ve doğal olarak ağlama gözlenir.

             Kreş/anaokula uyum sağlama konusunda yaşanan sorun yalnızca

    anneden ayrılma zorluğu değildir. Evlerinde bakıcı bulunan birçok çocuk

    daha önceden anne ile ayrılığı yaşamıştır fakat ayrılığı güvenli, tanıdık bir

    ortamda kendi oyuncakları ile beraberken yani kendi evinde yaşamıştır.

    Okula başladığında ise bu güvenli ve tanıdık ortamı bulamaz. Yeni

    çocukların bulunduğu farklı bir ortamdır artık. Örneğin; eşyaları

    başkalarıyla paylaşmayı kabul etmek onun için oldukça zordur(özellikle

    ben-merkezci olduğu bu dönemde)

    UYUM SÜRECİNDE AİLENİN YAPABİLECEKLERİ

     

    *Ailenin göstereceği kararlılık, sabır, okul öncesi eğitime ve başladığı

    eğitim kurumuna gösterdiği inanç ve güven çocuğun uyumunu kolaylaştırır.

    *Kreş/anaokul hakkında çocuğa açıklama yapmak ve kreş/anaokulunu

    tanıtmak uyumu kolaylaştırır. Çocuğun okulu sevmesi ve istemesi uyumu

    için aile çocukla birlikte okula gitmeli, çocukla okulun her tarafını

    (grupları, oyun salonlarını, yatakhaneyi, yemekhaneyi, tuvalet ve 

    lavaboları vb.) gezmeli, çocuğu öğretmen ve idarecilerle tanıştırmalı.

    *Kreşin/anaokulunun sadece çocukların bulunduğu bir yer olduğu

    söylenip anne ve babaların bulunmadığı, işe gittiği açıklanmalıdır.

    *Aile çocukla okula geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli

    bir zaman dilimi içinde kreş/anaokulunda kalacağı söylemeli, onu

    alabileceği süreyi onun anlayacağı terimlerle anlatıp, o süreyi geçirmeden

    almaya dikkat etmelidir.

    *Kreş/anaokulun her gün gidilmesi gereken oyun, arkadaş ve eğitim

    yeri olduğu anlatılmalı ancak abartılmış ve yanlış bilgi verilmemelidir. Aksi

    durumda çocuk kendisine anlatılanlarla bulduklarını karşılaştığında

    aradığını bulamayacak ve okula güveni kalmayacaktır.

    *Özellikle ilk günlerde çocuk kapıdan teslim edilip kapıdan teslim

    alınmalı, vedalaşma mümkün olduğunca kısa tutulmalı. Vedalaşmada çocuk

    ağlamaya başlasa bile ayrılma konusunda kararlı davranılmalı. (Onu öpüp

    “Ben şimdi gidiyorum” deyin ve geri geleceğinizi söyleyin. Bunun ne zaman

    olacağını onun anlayacağı terimler çerçevesinde ifade edin. Sonra elinizi

    sallayıp yolunuza devam edin. İyi olduğunu kontrol etmek için durup 

    arkaya göz atmayın.)

    *Çocuk kreş/anaokuluna birlikte geldiği ebeveyni yanında ağlıyor,

    onun gitmesine izin vermiyorsa okula bağımlı olmadığı bir kişi tarafından

    getirilmeli ve okula düzenli devam etmesi konusunda ısrarlı olunmalıdır.

    Yakınmaya devam etse bile sakin ve kararlı davranılmalıdır.(Okula düzenli

    devam etmesi ve karşı çıkmaması durumunda daha sonra verilmek üzere 

    bir takım küçük ödüller de sunulabilir)

    *İlk günlerde fazla soru sormak, kurumu fazla övmek, ne yediği ile

    ilgilenmek çocuğun uyumunu bozabilir. Sadece ”Günün nasıl geçti?” diyerek

    kendisinin anlatması beklenilmeli (Çocuğunuzun durumuyla ilgili

    istediğiniz sıklıkta telefon ederek direkt kurumdan bilgi alınız. (Yedi-

    yemedi; Ağlıyor oynuyor vb.))

    *Çocuğun kreş/anaokulu reddetmesi durumunda,

    büyükanne/büyükbaba gibi aileden birinin çocuktan yana tutum

    göstermesi, ona güç verir ve tepkisini büyütür. Okula gidiş tüm aile

    bireyleri tarafından desteklenmeli ve aile bireyleri uyum içinde olmalıdır.

    *Aile kurum ve personel hakkındaki olumsuz duygu ve düşüncelerini

    çocuğun yanında konuşmamalı, idare ile iletişime geçmelidir. Ayrıca aile

    çocuğa okulda mutlu olacağını, güvenlikte olacağını, orada onunla

     ilgilenecek bir öğretmeni olacağını, isteklerini öğretmeni ile 

    paylaşabileceğini söyleyerek çocuğun öğretmenine karşı güven duymasını 

    sağlamalıdır.

    *Uyum sorunları hafta başından hafta sonuna doğru aşağı ivme

    gösterecektir. Ancak hafta sonundan sonra bu ivme tepe yapabilir. Bu

    normal bir süreçtir. SABIR-SAKİNLİK-KARARLILIK bu süreci kısaltıcı

    faktörlerdir.

    *Çocuk kreşe bırakıldıktan sonra(hastalık ve özel durumlar

    hariç) veli/velisinin bilgisi dahilinde tanıdığa verilmesi; çocuğun kreşe

    getirildikten sonraki zamanın geçirilmesinde sıkıntı yarattığı için uygun

    değildir.

  • Kayıp ve Yas Süreci

    Kayıp ve Yas Süreci

    Hepimiz hayatımızın bir noktasında yas sürecinden geçmişizdir. Yaşamımız boyunca neredeyse her gün bir şeylerle vedalaşmamız gerekir. Anne sütü emen bir bebeğin sütten kesilmesi, iş veya şehir değişimleri, yaşanılan ayrılıklar, emeklilik, okulun bitmesi, erişkin çocukların evden ayrılması ve ölüm gibi. Her kayıp bizi derinden etkileyen, kaçınılmaz bir keder yaşatır. Duygularımızda ani değişikliklerle birlikte davranışsal ve bedensel bazı değişimler de yaşayabiliriz. Yaşadığımız acı uzun bir süre devam edebilir; ancak yaşanılan bu zor süreç, olayların sindirilmesi ve kabullenilmesi için önemlidir. Yaşadığımız kayıp, eğer tam olarak yasını tutabilirsek, büyümemizi ve yenilenmemizi sağlayabilir.

    Yas mutlaka yaşanarak tamamlanması gereken normal bir süreçtir. Buna rağmen sık sık bu süreçle ilgili yargılara veya kısıtlamalara maruz kalabiliyoruz. Dışa vurmayla ilgili kısıtlamalar, dikteler, acımızı ifade etme şeklimizle ilgili beklentiler… Hemen hemen hepimiz bu tarz durumlara maruz kalmışızdır. Birini kaybetmenin acısıyla baş ederken ağlamamamız gerektiğine, güçlü olmamız gerektiğine dair dikte ve kısıtlamalar gibi. Ancak yolumuza, hayatımıza daha sağlıklı bir şekilde devam edebilmemiz için yasımızı yaşayıp durumu sindirerek kabullenmemiz gerekir. Bununla birlikte, kaybımızın bizim için ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak bu süreçte oldukça önemli bir adım olacaktır. Yaşadığımız her kayıp, geçmişin tüm kayıplarını yeniden ortaya çıkarabilir. Bu durumda hangi eski yaralarımızı, anılarımızı canlandırdığını anlamaya çalışabiliriz. 

    Aynı zamanda, yaptıklarımız/yapmadıklarımız veya söylediklerimiz/söylemediklerimiz ile ilgili suçluluk, öfke gibi duygular hissedebilir, sakin ve sabırlı kalamayabiliriz. Böyle bir durumda da duygularımızı başkalarıyla paylaşabilir, başkalarından yardım ve destek isteyebiliriz.

            Bütün bunlarla birlikte kaybı olan herkes ve iki ayı aşan sürede yoğun olumsuz duyguları, depresif belirtileri şiddetli bir biçimde devam eden herkes psikolojik destek alabilir. Terapiler yas sürecini daha sağlıklı bir biçimde tamamlayarak yeni yaşamınıza adapte olmanıza yardımcı olacaktır.

           Unutmamalıyız ki yasın normal bir süreç olması gibi psikolojik destek almak da son derece normal bir durumdur.

  • Cinsel Terapi Nedir?

    Cinsel Terapi Nedir?

    Genel olarak çoğu toplumda konuşulmaktan çekinilen; ancak bir o kadar da merak edilen bir alan olan cinsellik utanç, suçluluk, gurur ve güven gibi çelişkili, karışık duygularla anılan bir konu. Toplumsal eğilimler her ne kadar cinsel özgürlüğün sınırlanmasına veya baskılanmasına neden olsa da, son zamanlarda cinselliğe olan ilginin artmasıyla beraber cinsel sorunları iyileştirmek, cinsel doyumu arttırmak ve tatmin edici bir cinsel yaşamı devam ettirmek gibi konuları anlama isteğimiz de giderek artıyor.

    Bununla beraber kişilerin, cinsel hazla ilgili ailesel, toplumsal ve dini değer yargılarını çiğnediği düşüncesinin suçluluğu; eşleriyle aralarındaki ciddi anlaşmazlıklar ve eleştirici talepler; kronik stres, depresyon gibi olumsuz duygusal durumlar ve benzeri sorunlar cinsellikle ilgili kaygı yaşamalarına, savunmalar oluşturmalarına neden olduğunda cinsel işlev bozuklukları ortaya çıkar. Bunlara ek olarak,

    *Kendini gözlemleme ve iletişim kuramama

    *Cinsel davranışlardan kaçınma ve bu tür davranışlarda bulunamama

    *Başarısızlık korkusu ve partneri memnun etmeye yönelik aşırı uğraş vermeye dayalı kaygı duyma

    *Çiftin gerçek duygularını, isteklerini ve tepkilerini suçluluk duymadan, savunmaya geçmeden açık bir sekilde dile getirememe gibi cinsel haz almanın önündeki bazı engeller de cinsel işlev bozukluklarıyla sonuçlanabilir.

    Böyle durumlarda cinsel yeterliliğin geri kazanılması için bu sorunların düzeltilmesi gerekir. Bu noktada ise cinsel terapi cinsel fonksiyonu sekteye uğratan, işlevi doğrudan etkileyen engelleri azaltmak, kişilerin kendilerini cinsel olarak serbest bırakmasına engel olan kaygıları ve savunmaları yaratan bu cinsel sorunları düzeltmeyi amaçlar. 

    Peki cinsel terapi nasıl bir terapi yöntemidir?

    -Danışanın cinsel semptomunu ortadan kaldırmayı hedefleyen bir terapi yöntemidir.

    Kişilerin sağlıklı bir cinsellik yaşamalarını engelleyen belirtileri ortadan kaldırmaya yönelik planlanmış uygulamalar ve çalışmalar verilir.

    -Önerilen çalışmalarla psikoterapinin bir birleşimini uygulayan bir terapi yöntemidir.

    Direnç gösterilen, kaygı duyulan, yoğun depresif duygular yaşatan durumlarla ilgili olarak verilen uygulamaların yanısıra kişilerin duygu, düşünce ve davranışları ele alınır.

    -Cinsel konulardaki bilgi eksikliğini de ele alan bir terapi yöntemidir.

            Cinsellikle ilgili bilgi eksikliği ve hatalı bilgileri gidermeye yönelik psikoeğitimi kapsar. Genellikle danışanların çoğu cinsellik hakkında fazla bilgi sahibi degildir; araştırma ve deneme konusunda da suçluluk ve korku duyarlar. Cinselliğin normal gidişatı öğretilir ve daha etkili cinsel teknikler bulmaları için yol gösterilir. Kişilerin cinsellikle ilgili sahip oldukları hatalı bilgiler ele alınır.

           Birtakım tıbbi hastalıklar ve ilaçlar da cinsel işlev bozukluğuna neden olabilmektedir. Bu nedenle cinsel terapiye başlamadan önce her zaman fiziksel faktörlerin elenmesi gerektiği unutulmamalı. 

  • Cinsel Terapide Neler Oluyor?

    Cinsel Terapide Neler Oluyor?

    Cinsel olarak aktif olan, yani cinsel hayatı olan her insan, yaşamının belli bir döneminde cinsel sorunlar yaşayabiliyor ve bu sorunlar, bireylerin eşleriyle olan ilişkisini olumsuz etkiliyor. Genellikle de çiftler böyle zamanlarda tam olarak nereye başvurabileceklerini bilemiyorlar.

    Cinsel sorunlarla ilgili olarak ilk önce bir cinsel terapiste başvurulmalıdır.

    Cinsel terapi ya da bir diğer adıyla seks terapisi, cinsel yeterliliği etkileyen ve cinsel işlevi sekteye uğratan engelleri azaltmayı; kişilerin kendilerini cinsel olarak serbest bırakmasına engel olan kaygıları ve savunmaları yaratan sorunları düzeltmeyi amaçlayan bir terapi tekniğidir. Cinsel terapi süresince, cinsel işlev bozuklukları nedeniyle bozulan cinsel ve ruhsal dengeyi sağlamak; bireylere cinsellikle ilgili hatalı bilgilerini, bilgi eksikliklerini gidermeye yönelik eğitim vermek; çiftlerin birbirlerini ve kendilerini tanımalarını sağlamak; cinsel sorunlarını çözümlemek ve bununla birlikte gelişen kaygılarını azaltarak çift arasındaki ilişkiyi iyileştirmek için teknik ve yöntemler kullanılır.

    Cinsel terapi profesyonel bir yardım sürecidir.

    İlk defa cinsel terapiye başvuracak ya da başvurmayı düşünen bireylerde cinsel terapi süreci ile ilgili ve bu terapi sürecinde neler yapıldığıyla ilgili bazı endişeler görülebilir. Cinsel terapide de bireysel psikoterapi gibi diğer terapi yöntemlerinde olduğu gibi yapılan tek şey konuşmaktır. Danışanlar kıyafetlerini çıkartmazlar ve bir şey ispat etmek zorunda değildirler.

    Tedavinin ilk adımı ise ilk görüşmedir. Tamamen kendilerine yabancı olan birisiyle cinsel problemlerini konuşmak danışanlar için korkutucu ve endişe verici olabilir. Açıkça sorun üzerine konuşmak zor olabilir; ancak unutmamak gerekir ki cinsel terapiyle bireyler, yaşanılan cinsel problemlerin çözümüyle beraber ilişkilerinden ve cinselliklerinden aldıkları keyfi geri kazanmaktadır. Yaşam kaliteleri ise artmaktadır. Birçok birey için terapiye başlamanın zor olmasına rağmen; cinsel yaşamlarını geliştirmek ve iyileştirmek için çabalamak, tedaviyle ilgili iyi bir adım olacaktır.

    Cinsel işlev bozukluklarının tedavisi vardır.

    Cinsel bozuklukların bazı özel durumlar dışında psikolojik kökenli olması nedeniyle, ilaç tedavisi bu durumlar dışında yararlı olmayacaktır. Hem psikolojik hem de ilaç tedavisi gerektirebilecek organik nedenlerin sonucunda ortaya çıkan sertleşme bozukluğu (empotans) gibi özel durumlar haricinde. Buna karşın cinsel işlev bozuklukları, ülkemiz ve dünya genelinde yanlış tedavi uygulamalarının en çok yapıldığı ruhsal sorunlardır.

    • Cinsel terapi süreci nasıl ilerler?

    İlk seanslarda sorunu anlamak adına, eşlerle ayrı ayrı bireysel görüşmeleri de içeren değerlendirme seansları yapılarak ayrıntılı bir yaşam öyküsü, ilişki öyküsü ve cinsel öykü alınır. Ardından bireylerin cinselliğe dair doğru bilgiler edinmeleri için, cinselliklerini doğru bir şekilde yaşayabilmeleri için psikoeğitim seansları yapılır. Bunları, ev egzersizlerinin planlanacağı ve değerlendirileceği diğer seanslar takip eder.

    • Ev egzersizleri nelerdir ve süreçte nasıl bir faydası olabilir?

    Ev egzersizleri, yani cinsel ödevler, sorun yaşayan çiftlere verilen, evlerinde uygulayabilecekleri teknikleri içeren çalışmalardır ve cinsel terapinin en önemli unsurlarıdır. Eşler cinsel egzersizler sayesinde, birbirlerinin cinselliğiyle ilgili daha kabullenici olmayı, birbirlerinin cinsel haz noktalarını ve bugüne kadar kaçındıkları cinsel duygularla bağlantı kurmayı öğrenirler.

    Cinsel işlev bozukluklarında sadece psikoterapiyle giden bir süreç oldukça yavaş ilerleyen, etkisiz de olabilecek bir terapi olacaktır. Terapistin çiftle birlikte belirleyeceği, sistematik bir düzenle uygulanacak cinsel egzersizlerle ve psikoterapiyle beraber yürütülen bir terapi süreci, cinsel terapinin başarılı olması açısından son derece önemlidir. Böylece eşler cinsel hazzının sorumluluğunu üstlenerek, kendi cinselliklerini yargılamadan kabullenmeyi; suçluluk duymadan zevk almayı öğrenerek cinsel yaşamlarını güçlendirirler.

    • Peki, cinsel terapi bireysel olabilir mi?

    Cinsel terapi, bazı istisnai durumlar haricinde, bireysel psikoterapiyle sürdürülebilecek bir terapi yöntemi değildir. Yaşanılan problemin her iki eşin de sorunu olduğu ve terapi süresince uygulanan tekniklerin çoğunda her iki eşin de varliğini gerektirdiği için çift terapisi şeklinde sürdürülür.

    Cinsellik, öğrenilmeye ve keşfedilmeye açık bir alandır.

    Unutmamak gerekir ki; cinsellik içgüdüsel olduğu kadar, öğrenilebilen bir olgudur. Bununla birlikte iletişim temelli bir aktivite oldugunu da söyleyebiliriz. Cinselliğin konuşulması, doğru bilgilenme açısından oldukça önemlidir. Yani eşler kendi aralarında da cinsellik hakkında konuşarak, kaygılarını/korkularını ve hazlarını paylaşarak ilişkilerini, cinsel hayatlarını daha sağlıklı hale getirebilirler.

    Cinsel hayatınızdan memnun değilseniz ve ilişkinizde cinsel problemler mevcut ise, cinsel terapi tam da ihtiyaç duyduğunuz çözüm olabilir. Karşılaştığınız problemi çözmek, ilişkinizi ve cinsel hayatınızı güçlendirmek için bir cinsel terapiste başvurmak çözümün ilk adımıdır.

    ***Farkındalık değişimi getirir.***

  • Aile İçinde Doğru İletişim

    Aile İçinde Doğru İletişim

    Aile İçi İletişimin Unsurları:

    Güçlü ve sağlıklı ailelerin en önemli özelliklerinden biri, sağlıklı iletişim konusundaki yetenekleridir. Sağlıklı aileler birbirleriyle, daha açık, daha net, daha sık ve doğrudan iletişime geçerler. Birbirlerinin söylemeye çalıştıklarını dinlerler ve birbirlerini doğru anlarlar, imada bulunmaz, kötü söz sarf etmezler. Aile bireyleri, birbirlerinin duygu, düşünce, hayallerini, ümitlerini, acılarını, sevinçlerini, eleştirmez, anlayışla kabullenip paylaşırlar.

    İletişim konuşmadan çok, konuşmada ne söylendiği, nasıl söylendiği, niçin söylendiği, ne zaman söylendiği, hatta ne söylenmediğidir. Ağızda çıkanlar kadar, yüz ifadesi, jest ve mimikler, beden duruşu, ses tonu da önemlidir. Sağlıklı iletişim yapısına sahip aileler, hep birlikte zaman geçirmeye önem verirler, birbirlerinin arkadaşlıklarından zevk alırlar, birbirlerinin iyi ve kötü günlerini, üzüntü ve sevinçlerini paylaşırlar. Birbirlerinin bireysel ihtiyaçlarına, duygularına, fikirlerine, hayallerine saygı duyarlar, birbirlerinde hata bulmaya çalışmazlar. Can kulağı ile dinlerler. İmada bulunmaz, lafla can yakmaya kalkmazlar. Küskünlükleri fazla uzatmazlar.

    Yemek masasında iletişim pozitif tutulmalı, tatsız konular yemekte konuşulmamalı.

    Suskunluk en yıkıcı iletişim biçimlerinden biridir, söylenenler karşısında sessiz kalmak,”seninle ilgilenmiyorum”, ”senden sıkılıyorum”, ”sana öfkeliyim”, ”sana düşmanım” gibi mesajlar  içerir.

    Dinlemek son derece önemli bir beceridir. Herkez dinleme becerisine sahiptir ama çoğu kişi, diyaloğa kendini vermez, eleştirir, söz keser, söze girer, dinlemekten çok ne söyleyeceğini tasarlar, savunmaya geçme gibi yanlışlar yapar. Aktif dinleme için; Dinlerken yargılamamak, eleştirmemek gerekir. Karşıdakinin yaşadıklarını iyi anlama, ne hissettiğini ne duyumsadığını onun gibi hissetmeye çalışılmalıdır. Anlatmak istediğini doya doya anlatması için izin verin bu şekilde rahatlasın ve onu dinlediğinizi hissettirin. Doğru anladığınızdan emin olmak için ne anladığınızı tekrarlayın, soru sorarak söylediklerini açmasını sağlayın.Duygularını anlamaya çalışıp ondan aldığınız mesajları ona yansıtın.Sonuç olarak çıkardığınız fikri özetleyin. Bunları yaparken yorum katmayın, eleştirmeyin, akıl vermeyin, anlayışlı ve olgun olun.

    İletişim Engelleri:

    Emir vermek, Yönlendirmek: Duygularının önemsiz olduğunu düşünür.

    Uyarmak, gözdağı vermek: Değersiz hisseder, öfke duyar.

    Ahlak dersi vermek: Kişiyi karşı koymaya zorlar.

    Onun yerine karar vermek: Tek başına karar veremeyeceğinin düşünüldüğünü hisseder.

    Öğretmek, nutuk çekmek: Mantıksız ve bilgisiz görüldüğünü hisseder.

    Yargılamak, eleştirmek, suçlamak: Değersizlik, yetersizlik duyguları uyandırır.

    Ad takmak, alay etmek: Benlik algısını düşürür, kendine güveni sarsar.

    Olayı küçümsemek: Öfke uyandırır, anlaşılmadığını düşünür.

    Sorgulamak, sınamak: Güvensizlik ve kuşku duygularını arttırır.

    Oyalamak, konuyu saptırmak: Fikirlerine saygı duyulmadığını, anlattıklarının dinlenmediğini, önemsenmediği duygularını doğurur.

    Yorumlamak, akıl okumak: Öfke uyandırır, Duygularını ifade etmesini engeller.

    Gizli Mesajlar: İletişim her zaman, dürüst, net ve açık olmalıdır. İmalı konuşmalar, açık olmayan mesajlar, yoruma açık cümleler, sorun doğurur. Bu tip iletişimde yanlış anlamalar, kırgınlıklar, öfke, küskünlük oluşabilir. Üstelik bu mesajlar, farkında olmadan, bilinçaltı dürtülerle, karşımızdakini incitecek, canını yakacak cümleler kurdurup zarar verdirir ve verdiği zararı fark etmeyebilir.

    Empati: Bir insanın, kendisini karşısındakinin yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Kişi empati kuramadığı zaman, karşısındakinin duygularını ve neden böyle tepki verdiğini anlayamaz. Empatik yaklaşımda, diğerinin ne hissettiğini anlar ve daha fazla destek olabilir. Diğerleri tarafından anlaşıldığını hissetmek, kişinin sıkıntılarını hafifletir, özgüven kazandırır, güvende hisseder. Kişi bir şey anlatırken karşısındaki onu eleştirmediğinde, suçlamadığında, tam olarak dinlemeden yorumda bulunmadığında, kendisiyle empati kurulduğunu anlar.

    Ailede Çatışma: Çatışma genellikle kaçınılması gereken bir durum olarak görülür. Çatışma bir hatanın değil üstesinden gelinmesi gereken bir durumdur. Yeni öğrenmelere ve ilişkiyi geliştirmeye imkan sağlar. Belki ailede gerekli değişim için fırsat sunar. Bir problemin üstesinden gelmeyi başarma hazzı, ilerideki problemlerin çözümü için kişiyi motive eder. Aile üyeleri problemleri çözebildiğinde bu aileyi güçlü kılar ve daha güçlü bağlarla bağlar.

             Sağlıklı aileler arasında daha az çatışma yaşanmasının başlıca sebepleri şunlardır.

    a)Aile üyeleri duygu ve düşüncelerini çekinmeden birbirlerine ifade edebilir.

    b)Aile üyelerinin birliktelik duygusuna sahip olmaları ve bunun yanı sıra, birbirlerinin bireyselliklerine ve kişisel hayatlarına saygı göstermeleri.

    c)Aralarındaki kırgınlık ve küskünlükleri fazla uzatmamaları.

    d)Herhangi bir konuda karar alınırken ailenin tüm üyelerinin kişisel ihtiyaçları ve beklentileri dikkate alınmalı, oldu bittiye getirilmemelidir.

    e) Sorunlara yıkıcı değil yapıcı yollarla çözüm aranır ve sorun iyice büyümeden çözüm konusunda istekli olunur, sorunun çözümü ötelenmez.

    f) Sorunlar benim sorunum veya senin sorunun değil bizim sorunumuz olarak algılanıp, sorumluluk ortaklaşa yüklenilir.

    Ailede stres yönetimi:

    Sıkıntı ve öfkeleriniz biriktirmeyin.

    Kendinizi rahatlatacak hobiler ve ilgi alanları bulun.

    Hayat sadece çalışmadan ibaret olmasın. Ailenizle birlikte eğlenmek ve dinlenmek için fırsat oluşturun.

    Kendinize ve ailenize ulaşılabilir hedefler koyun, ne kendinize ne onlara gereğinden fazla yüklenmeyin.

    Hayatta değiştiremeyeceğiniz şeyleri olgunlukla kabullenin.

    Başkalarına hayır demeyi öğrenin.

    Aile üyelerinin hatalarını olgunlukla kabullenin.

    Sinirli, gergin ve yorgun olduğunuzda aile üyeleriyle tartışmayın.

    Problemin ne olduğunu anlamadan kimseyle tartışmayın.

    Düşünmeden konuşmayın, incitici, kırıcı söz ağızdan çıkmadan önce iki kere düşünün.

    Aile üyelerinin size anlatmak istediklerini dinleyin.

  • Bana İyi Gelen Biri

    Bana İyi Gelen Biri

    Aslında kimse için iyi veya kötü diyemem ! Sadece kimi insanlar vardır çıkarları çerçevesinde aynen öyle davranırlar. Bu yüzden onlara sen kötüsün dememiz ne kadar insancıl olur. Doğrusunu söylemek gerekirse aslında kimileri vardır, -Bana çok iyi geldin- diyebileceğimiz nadir insanlardır. Aslında tam da bunu dile getirmek istiyorum. Unutmayın ! Arzu ve isteklerimiz yerine gelmediği zaman o kişi dünyanın en kötü insanı değildir. – Bana -iyi gelmiyorsun- demeyi bilmemiz gereklidir. Buradan gerçekten bir mesaj vermek istiyorum herkese. Sizler kabul etseniz de etmeseniz de fikirler,düşünceler değişebilir. Hatta hatta alışkanlıklarımızın yerini – bunu asla yap(a)mam – dediğimiz zamanlarda gelebilirbir 

    Bir diğer konuda  arkadaşlarımız ya da dostlarımızın buna şaşırarak bakması bugünlerde kafamda bir alay konusu olmaya başladı. Neden mi peki ? İnsan sürekli seven aşık olan ya da değişen bir varlıktır. Aslında insanı insan yapan da bu dur. Bu bir sitem yazısı olmasın o halde. Daha normal bir duruma çevirmek adına şöyle örnek verelim. Tercihini Sarı saçlı kumral kadınlardan kullanan birinin zamanla gülüşünden dolayı esmer kıvırcık saçlılara doğru yöneltmesi kadar normal bir durum . Neden peki tercihlerimiz ya da seçimlerimiz bizim bu kadar sabit olması gerektiğini söylüyorlar. Kim bilir belki de iç sesimiz konuşuyordur.Uzun zaman önce bir arkadaşımız anlatıyor : Daha önce her şeyiyle mükemmel giden bir ilişkimin 2. Ayında fark ettim bunu. Kendisi çok bakımlı ve bilinçli biri. Geziyoruz , vakit geçiriyoruz her şey on numara beş yıldız. Daha sonra fark ettim ki aslında ben bu kişiye aşık olamıyorum. Sadece aşık olduğumu zannediyorum.Fikirlerimiz,düşüncelerimiz iyi hoş beni anlıyor beni seviyor hatta hatta değer verip daha önceki insanlara yapmadıklarını da yapıyor. Bundan eminim çünkü çocukluk arkadışımdı kendisi. Neden bitti diye sormadım açıkcası . Şaşırdı zaten. Direkmen söyledim. Bu kişiyle iyi ki daha fazla vakit geçirmedin çünkü sen bu seferde neden ben aşık olamıyorum diyecektin o kesinlikle kötü biri değil. Dedim. Hafifçe gülümsedi ve kahvesini yudumlamaya devam etti. 

    Aslında burada da demek istediğim şudur: 

    Hiç kimse iyi veya kötü değildir.

    Sadece bana iyi gelen insan vardır. Zaten o kişiler her zaman bulunmazlar. Alacakaranlıktaki gibi gecenin belirli saatlerinde gelir ve yaramıza merhem olur giderler. Peki sana iyi gelmeyen kişiler ne yaparlar ?  Bu tarz insanları da yargılamamak onlara size iyi gelmeleri için vakit vermekte bence bir yol olabilir. Dediğim gibi kötü insanlar demiyoruz kesinlikle. Sadece bana iyi gelmedin diyoruz. Çünkü bize iyi gelmeyen, bir başkasına iyi gelebilir. O halde bir taktik verelim. Bize iyi gelen bireylerin yanındaki bireyler de bize zamanla iyi gelmeye başlayabilir. Bir tür çekim gibi düşünelim. Dostumun dostu benimde dostumdur.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Tam da şu an gözlerinizi kapatın. Günlerdir haftalardır hazılandığınız sunumu sunmak için sahnedesiniz, evet birtek siz varsınız ve size odaklı bir sahne ışığı. Her şeyi bildiğinizden eminsiniz, çok çalıştınız ve konuya hakimsiniz. Ama o da ne? Bir saniye terliyor musunuz? Söz hakkı size geçtiği anda kalbiniz sizi bayıltacakmışçasına hızlı çarpıyor, insanlar yüzünüzün kızardığını görüp sizin ne kadar da utangaç ve eksik olduğunuzu mu düşünecekler? Terlediğinizi görüp alay mı edecekler?..

    Sosyal Fobi bireyin başkaları tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Hayatının pek çok alanında olumsuz sonuçlar yaratabilen, yaşam boyu görülme sıklığı bakımından en yaygın anksiyete bozukluğudur.

    Sosyal fobi yaşayan kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmaları gereken konularda, yada başkalarının kendilerini gözlemleyebileceği bir eylemi yerine getirecekleri zamanlarda bu durumları yaşamamak adına çeşitli kaçınma davranışları sergilerler. Bunlar; bahanelerle o iş toplantısına katılmamak, katıldığında boğazım- dişim vs ağrıyor diyerek konuşmalara dahil olmamak, sunum günü okula gitmemek vs gibi gerçekleşebilir. Bu kişiler “başkalarının kendileri hakkında ne düşündükleri” ile yakından ilgilidirler. Örneğin tüm bu kaçınma davranışlarını başkalarının gözünde ‘kaygılı- aptal- zayıf- eksik’ görünmemek adına gerçekleştirirler. Sosyal fobisi olanlar için kaygı yaratabilecek bazı durumlar;

    • Toplum içinde telefonla görüşme 

    • Küçük bir grup etkinliğinde yer alma         

    • Toplum içinde yemek yeme          

    • Toplum içinde bir şeyler içme         

    • Yetkili biri ile konuşma                         

    • Dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma                                                            

    • Partiye/ eğlenceye gitme                                                  

    • Başkaları tarafından izlenirken çalışma         

    • Başkaları tarafından izlenirken yazma           

    • Çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme

    • Çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma 

    • Yabancılarla karşılaşma                                  

    • Genel tuvaletleri kullanma                              

    • Birilerinin oturduğu odaya girme                    

    • İlgi odağı olma                                                 

    • Bir toplantıda hazırsızlık konuşma yapma      

    • Yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma   

    • İyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme            

    • Çok iyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma                                               

    • Önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma

    • Romantik veya cinsel ilişki amacıyla birini tavlamaya çalışma                                          

    • Alınan bir malı parasını geri almak üzere  iade etme                                                         

    Sosyal fobinin 2 alt tipi vardır;  korkular ve kaygılar daha çok toplumsal durumları kapsıyorsa yaygın tip, fakat daha kısıtlı alanlara özgü bir kaygıysa ( başkalarının önünde yemek yemek, sunum yapmak vs gibi) yaygın olmayan özgül tip. 

    Peki ne oluyor da sosyal fobi gelişiyor? Sosyal fobi de kalıtımsal geçişin yoğun bir miktarda olmasada bir miktar etkili olduğundan bahsetmek doğru olabilir, örneğin aile öyküsünde yakın akrabalarda sosyal fobisi olan bireylere sahip olan kişinin  sosyal fobiye yakalanması ihtimali, bu duruma sahip olmayanlara göre bir miktar daha yüksektir. Yinede sosyal fobi için genellikle sosyal fobi sosyal ilişkiler sırasında travmatik yaşantıların bizzat yaşanması ya da başkasının yaşadıkları aracılığıyla öğrenme ile ortaya çıkar. Örneğin  sınıfta öğrenci bir sunum yaparken ufak bir hata yapmış, bu hatası kendisine gülünmesine ve alay edilmesine sebep olmuş , kendisi bu durumdan ötürü utanç duyup bedensel belirtiler göstermiş olabilir. Bu kişi için bir sonraki sunumunda, önceki deneyimi olumsuz beklentilere sebep olacak ve bulunduğu ortam aynı kaygı belirtilerini yaşamasına zemin hazırlayacaktır. Çocuk yetiştirme biçimi de hastalığın oluşmasında önemli etmendir. Genelde aşırı koruyucu, ya da red edici, duygusal sıcaklıktan yoksun, katı anne babalar olabilir. Bazen çocuktan yüksek beklentileri olduğunda bunlara ulaşılamayınca çocuk cezalandırılabilir, böylece başarısızlık korkusu gelişebilir. Tanıdık olmayan ortamlara, insanlara ve nesnelere aşırı korku duyma olarak tanımlanan davranışsal ketlenmenin, sosyal fobi gelişiminde öncül belirti olduğu belirtilmektedir. 

    Sosyal fobi tedavi edilebilen bir bozukluktur, tedavi sürecine ivme kazandırabilecek en önemli etken ise beklentilerin ‘standart’ sınırlar içerisinde olması, abartılı olmamasıdır.

    Sosyal fobi de ne kadar erken terapiye başlanırsa tüm diğer rahatsızlıklar gibi o kadar etkili olacaktır. Bu süreçte terapi ve psikyatrist ile ilaçlı tedavi kişinin yaşadığı sosyal fobinin şiddetine göre şekillenecektir. Çoğu zaman terapinin yeterli olduğu bir çalışma alanıdır.

    Her şeyden önce sosyal fobinin bir hastalık olduğu kabul edilmelidir, çünkü yaşadığımız toplumda çekingen olmak, örtük olmak, sakin sessiz olmak ‘hanımefendilik- beyefendilik’ ile sıfatlandırılır. Oysa ki bu çok yanlış bir tutumdur, toplumun bu tutumu kişileri  çoğu zaman tedavi olmaktan alıkoymaktadır. Sosyal fobi için en sık uygulanan terapi şekli Bilişsel ve Davranışçı Terapidir.  Bilişsel terapide kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır. Davranışsal terapide ise model olma, yakınmaların üstüne gitme, belirtileri daha net algılayabilmesi için rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi gibi her hastada farklı uygulanabilecek yöntemler vardır. 

    Sosyal fobi hayatınızdan çalar, ilişkilerinizden , duygularınızdan, en güzel günlerinizden çalar.. Bu bir hastalık ve geçebilir, sonsuza dek böyle olmak zorunda değil, kendinize güvenin, en önemlisi hastalığı kabul edin ve tedavi olmayı isteyin, geri kalan biraz gayret ve biraz yol ile aşılması mümkün bir durumdur.