Etiket: Tek

  • Terapistimi Nasıl Seçerim?

    Terapistimi Nasıl Seçerim?

    Günümüz dünyasında sosyal medya her alanda çok etkili ve bir çok şey artık bir tık ötemizde. Bunun iyi tarafları olmakla beraber bazı durumlarda suistimal edildiği de gözlemlenebiliyor. Bazen alanında uzman olmayan kişiler kendilerini profesyonelce hazırlanmış sosyal medya hesaplarında uzmanmışcasına lanse edebiliyor. Bu nedenle terapist araştırması yaparken kişinin aldığı eğitimler ve hakkında yapılan yorumlar iyi araştırmalıdır. 

     Fakat buna rağmen bazen  denemeden yani o kişi ile bir seans geçirmeden, o kişi size nasıl gelir bilemeyeceksiniz. Mesleki ehliyetini almış olması ve uzmanlığı tabii ki de çok önemli çünkü ruh sağlığınızı emanet ediyorsunuz. Fakat bunların yeterli ve iyi seviyede olması her şeyin mükemmel geçeceği anlamına gelmeyebilir.

    Eğer bir hayal kırıklığı yaşarsanız hemen pes etmeyin. Gerçekten iyileşme niyetiniz var mı yok mu bunu sorgulayın. Belki de terapiye hazır olmadığınız için sonunu tahmin ettiğiniz terapi süreçlerinde buluyorsunuzdur kendinizi.

    Terapide danışanın iyileşme niyeti çok önemlidir. Hatta iyileşmeye  hazır olmadığınızı bilmek bile ilk adımdır. Yani terapiye gidiyorum ve iyileşme niyetim olmasa bile o niyeti inşa etmek için  devam ediyorum diyebilirsiniz. Burada önemli olan kendi  duygunuzun farkında olmanızdır

    Terapisti araştırırken size verdiği duyguya ve bu  duygunun size nasıl geldiğine bakın.

    İnsanın beyninde ayna nöronlar vardır. Bu ayna nöronlar karşımızdaki kişinin duygusunu anlamamıza yardımcı olur. Terapist sizi danışanı olarak severse, size güven verirse, sizi kapsarsa ve yine danışanı olarak size yakınlık duyarsa siz de  bunu hissedersiniz. Bana göre danışana en çok iyi gelen şey terapistin onu koşulsuz kapsayabilmesidir. Türk toplumu ilişkisel bir toplum yapısına sahip. Bu ilişkiselliğin içinde kuramadığımız ilişkiler, hissedemediğimiz yakınlıklar ve fazlaca hissettiğimiz yalnızlık duygusu bizlerin ruhunu hasta ediyor. Bu nedenle bana göre, terapide danışanla etiğe ve işlevselliğe bağlı kurulan terapötik yakın ilişki çok önemli ve iyileştiricidir. 

    Kendinizden daha genç bir terapisti tercih etmek isteyebilirsiniz veya daha yaşlı. Bazen erkek terapist, bazen kadın terapist tercih edersiniz. Bunlar hep sizin iç dünyanızla ve geçmiş hayatınızla  ilgili olan şeylerdir. 

    Her terapistin tekniği farklıdır. Gittiğiniz terapistin  hangi ekol ile çalıştığını sormak yerine işini ona bırakarak yaptığı şeyin size nasıl geldiğine bakın. Dışarıda psikolojik konular ile çok yakından ilgileniyor olabilirsiniz. Hatta kendiniz psikolog veya psikiyatrist olabilirsiniz ama o odada danışan olan sizsiniz.

  • Somatoform Bozukluk

    Somatoform Bozukluk

    Somatoform bozukluklarda, kişinin tıbbi sorunların varlığını akla getiren bedensel belirtilerden yada kusurlardan yakındığı organik nedenlerin bulunamadığı görülür. Soma, beden anlamına gelir. Kısacası somatoform bozukluk; duyguları bedenselleştirmedir.

    Kişinin ne başkasını kandırma gibi bir niyeti vardır ne de kasten kendileri hastaymış gibi rol yapma niyeti. Günümüzde bir çok kişi doktorlara ağrıları nedeniyle sürekli gider gelir fakat aldıkları cevap sorunların psikolojik olduğu ve bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşmeleri gerektiğidir.

    Peki insan duygusunu neden bedenselleştirir?

    Çünkü duygusu ile başa çıkamaz yani onu boşaltamaz veya düzenleyemez. Bazen de duygu o kadar iyi bastırılmıştır ki hiç fark edilmez. Fark edilmemeye dayanamayan duygu kendi başının çaresine bakar ve sahibinin bedeninde kendini sağdan sola atar. Bu atışlar kişiye bazen baş ağrısı, bazen omuz ağrısı, bazen de mide ağrısı olarak kendini hissettirir.  

    Eğer böyle bir durum yaşıyorsanız kendinize sorun; bu aralar canımın sıkıldığı, beni üzen bir olay veya kişi var mı?

    İnsanın olumsuz duygularını boşaltmasının en etkili yolu o duyguyu muhatabına söyleyebilmektir. Örneğin, arkadaşıma öfkeliysem bunu ona demeliyim, anneme kızdıysam bunu ona söyleyebilmeliyim. Önemli nokta bunu söylerken nötr bir şekilde, sadece duyguyu ifade etme niyetiyle diyebilmek.

    Eğer karşınızdaki kişi bunu taşıyabilecek biri değilse veya siz ona demeye hazır değilseniz bunu kendi kendinize yapacaksınız. Dışarıdan saçma görünen fakat çok etkili bir yöntem; duyguları sesli bir şekilde kendi kendine dile getirmek.  Duyguyu ne kadar çok spesifikleştirerek dile getirirseniz o kadar iyi boşaltırsınız. Örneğin; ‘’Ayşe’ye bana bağırdığı için kızgınım’’ veya ‘’Anneme, bana haksızlık yaptığı için kızgınım’’ veya ‘’Abime öfkeliyim’’ vb…

     Beyin çokça duyduğu şeye karşı duyarsızlaşıyor. Yani siz bunu sıkça tekrar ettikçe bir süreden sonra duygunuzun yatıştığını fark edersiniz. Tabi ki kişiden kişiye değişmekle birlikte bazen bu boşalma birkaç ay sürebilir. Ne kadar çok duyurursanız , o çabuk boşaltırsınız! 

    Bunu sesli bir şekilde kendinize duyurma fikrinin dışarıdan fazla basit göründüğünü düşünebilirsiniz fakat en basit olan en etkilidir. Bu teknik kendi danışanlarımda ve  kendimde uyguladığım ve çok fazla olumlu geri dönüş aldığım bir yöntem.  

    Bir diğer teknik kamera tekniği. Kişi diyelim ki hiçbir organik neden bulunamadığı halde midesinin çok fazla ağrıdığını söylüyor. O zaman bu kişi hayali bir kamera ile o bölgeye girip bakacak. Bu kamera ağzından girse midene inse neler görür?  Ağrısı konuşsa ona ne der? O ağrı ona ne anlatmak istiyor? Ağrısı hangi olaya tepki olarak orada toplanmış ve ne olursa çeker gider? Ağrısının bir cinsiyeti olsa, yaşı olsa bu ne olurdu? Bu ağrı güncel veya geçmiş hayatından birini temsil ediyor olabilir mi?

    Kişinin iyileşmeye niyeti varsa ve ikincil bir kazancı da yoksa somotoform bozukluk yani kişinin duygularını bedenselleştirmesi terapi ile çözülebilen bir durumdur.

  • Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Günümüzde stres, hayatımızın normal bir parçası halini aldı, ancak çok fazla stres, en başta kalp hastalığı, tansiyon, ve kalp çarpıntısı olmak üzere pek çok önemli sağlık sorununa neden olabiliyor. Aslında stres bir hastalık değildir fakat belirtileri bir hastalığa benzeyebilir ve sonuçları da hastalık kadar sağlığımızı olumsuz etkiler. Bu nedenle stres erken aşamada çözülmesi gereken ciddi bir sorundur, çünkü stresin yaşam kalitesini ciddi şekilde bozduğunu biliyoruz. 

    Eğer kişi strese uzun süre maruz kalırsa vücudu bir şeylerin yanlış gittiği yönünde ikaz işaretleri vermeye başlar. Baş dönmesi, genel ağrı, diş gıcırdatma, çene sıkma, hazımsızlık, baş ağrısı, kas gerginliği, uyku sorunları, yorgunluk, kilo kaybı ya da kilo alımı gibi fiziksel belirtilerin yanı sıra öfke, kaygı, ağlama, sinirlilik, negatif düşünce, unutkanlık, yetersizlik gibi duygusal belirtiler de görülmeye başlayabilir. Eğer bu tarz durumlar yaşadığınızı düşünüyorsanız stresinizi azaltma yönünde harekete geçmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Günlük hayatta kolayca uygulayabileceğimiz bazı stresle başa çıkma ipuçları vardır.  

    Beslenmemizi kontrol altında tutmak, yemenin ölçüsünü kaçırmamak önemli. Başkalarının beklenti ve taleplerini her zaman karşılayamayız,  gerektiğinde hayır demeyi öğrenmeliyiz. Sigara içerdiği uyaranlarla stresi tetikler, eğer kullanıyorsak sigarayı bırakmamız iyi bir başlangıç olacaktır. Düzenli egzersiz yapmak da hem bedenen,  hem de ruhen faydalı, en başta özellikle düşük tempolu egzersizlerle başlamalıyız, bu kendimizi daha iyi hissetmenizi sağlar. Her gün mutlaka dinlenmek için kendimize zaman ayırmalıyız.

    Stresli olduğumuzda olumlu bir tutum sergilemeye çalışmalı, olumlu tutum benlik saygımızı oluşturarak strese karşı iyi bir savunma yapmanızı sağlar. Hayatımızdaki kaçınılmaz değişikliklere pozitif yaklaşmaya çalışırsak  kontrol bizde olur. Stresli bir durum sırasında olumlu tutumunuzu korumak için bu ipuçlarını dikkate almalıyız. 

    Tamamen stressiz bir hayat yaşamak mümkün olmasa da, stresin bazı zararlarını azaltmak mümkündür. Bunun için Öncelikle stresimizin nedenini ve neden stresli hissettiğimizi belirleyelim. Stres kaynaklarımızdan kurtulmak için alternatifler belirleyip stresimizi etkili bir şekilde yönetmek için programımızı yaparken gerçekçi ve esnek olmalıyız. İşimize konsantre olarak bir defada bir konuyla ilgilenmeliyiz. Aynı anda birkaç şeyle ilgilenmek stresimizi artırabilir. Stresimiz kontrol edemeyeceğimiz bir seviyeye geldiğiyse bir mola verelim, stresle başa çıkamıyorsak yardım alabiliriz.

           Eğer stresli durumlar, insanlar arası ilişkilerden kaynaklanıyorsa, sorunları bu kişilerle paylaşabiliriz. Sıkıntıları sürekli içimizde tutmak yerine paylaşmak çoğu zaman rahatlık verir. Uykudan önce gerginliğe neden olan durumlardan uzak durmak daha az stresle karşılaşmamızı sağlayan koruyucu unsurlardan biridir.

            Kendimize yaptığımız olumsuz konuşmalar veya düşünceler sürekli devam ettikçe olumlu hale dönüşmesi zorlaşır, olumsuz düşüncelerimizin farkına varmak ve olumlu düşünmeye çalışmak hem stresi azaltmaya yardımcıdır hem de sağlıklı kararlar almamızı sağlar. Yaşanan korku, tedirginlik, kızgınlık gibi duygular üzerinde odaklanmak yerine, elde etmeyi istediğimiz sonuç üzerine yoğunlaşabiliriz. Sürekli yaşanan olumsuzlukları düşünmek stresi arttırarak daha da olumsuz düşünmemize neden olacaktır.

  • Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak yeme, yaşamın hangi dönemde ortaya çıkmış olursa olsun kesinlikle bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilip, altında yatan sebepler tespit edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Çocuklarda sıklıkla rastlanan tırnak yeme, birçok durumla beraber ortaya çıkabilir. Kız çocuklarında erkeklere oranla daha sık görülür ve ergenlik döneminde artış gösterebilir. Hatta her iki ergenden birinin tırnaklarını yediğini söyleyebiliriz.

    Fiziksel ceza uygulayan ebeveynlerin çocuklarında daha sık görülen bu davranış, stresle başa çıkma yöntemi olarak gelişiyor. Ebeveynlerinden baskı gören ve eleştirilen çocuk, stresle tırnaklarını yiyerek baş edebilmektedir. Cinsel istismara uğramış çocuklarda da en sık görülen davranışların başında tırnak yeme gelmektedir. Ailelerin bu konuda duyarlı ve tedbirli olmaları önemlidir.

    Genel olarak Tırnak yeme alışkanlığının nedenleri nelerdir diye baktığımızda, üzüntü, sıkıntı ve keder duyguları, kaygı ve gerilim duyguları, saldırganlık ve öfke duyguları, korku duyulması, güvensizlik ve değersizlik duyguları, aile içinde iletişim sorunlarının olması ve yine aile içinde otoriter ve baskıcı bir tutumun olmasını sıralayabiliriz. Tırnak yeme alışkanlığının getirdiği tehlikelere bakacak olursak uzun süre tırnak yiyen kişilerde enfeksiyon gelişimi riski fazladır, ağız ve sindirim sistemi hastalıkları sıkça görülür.

    3-4 yaşlarında çocukların tırnak yeme davranışları ebeveynler tarafından görmezden gelinebilir, çünkü genelde ailesinin dikkatini çekmek isteyen çocuklar bu alışkanlığı edinmektedir. Ancak bu davranış devam ediyorsa altında yatan nedenler acilen araştırılmalıdır. Azarlamak, eleştirmek, bağırmak ve baskı kurmak gibi tutumların olumlu sonuçlar doğurmadığı göz önünde bulundurularak, ebeveynlerin tutumlarını değiştirmeleri gerekir.

             Tırnak yeme konusunda ailelere bazı öneriler sunmak gerekirse, en başta çocuğun dikkatini başka bir yöne çekmenin tırnak yeme davranışının azalmasında etkili bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Çocukların 3-4 yaşına kadar bu alışkanlıkları görmezden gelindiğinde, bundan vazgeçmeleri daha kolay olabilir. Çocuklara sevgi ve şefkat göstermek gerekir, yeteri kadar ilgi görmeyen çocuklar, bunu tırnak yeme olarak dışa vurulabilir. Çocukların hangi dönemlerde tırnak yediğini belirlemeliyiz. Bu alışkanlığı yok etmek için, farklı alternatifler üretmek gerekebilir. Çocukları meşgul edecek uğraşlar bulunmalıdır. Çocuğun kendisine olan güvenin pekiştirilmesi de ayrıca önemli ve gerekir. Öncelikle onları bu alışkanlığın üstesinden gelebileceklerine inandırmalıyız. Çocuğun yaşına göre ve bilgisi dahilinde bundan vazgeçebilmesi için, tırnaklarına zararsız acı sıvılar da sürülebilir. Çocuğa kaygı ve korku oluşturacak durumlardan uzak tutulması da gerekir. 

            Çocuklara bu konuda sabırlı yaklaşmalı, onlara bu alışkanlıktan kurtulmaları için zaman tanımalıyız.

  • Karakter ve Kimlik Oluşumu

    Karakter ve Kimlik Oluşumu

    0–6 yaş bireyin gelişiminde oldukça önem taşıyan bir dönemdir ve bu dönem bedensel, duygusal, zihinsel, dil ve kişilik gelişimi açısından en hızlı gelişim yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda bireyin edindiği kazanımlar, ileri yaşlardaki tutumlarını oluşur ve bu dönemde atılan temeller gelişerek devam eder. Bu nedenle ebeveynler ve sosyal ilişkide bulunulan diğer kişiler çocuğun yaşamında kalıcı etkiler bırakır.

    Çocuğa bu dönemde kazandırılması gereken bazı temel davranışlar vardır. Örneğin yatağını düzeltmek, dişlerini düzenli fırçalamak gibi kişisel hijyen açısından olumlu davranışlar bu dönemde kazandırılmalıdır. Kendine güvenen, bağımsız, uyumlu ve girişimci bireyler yetiştirmek için çocuğa karşılıksız sevgi gösterilmeli, başarıları ödüllendirilmeli, bedensel cezalardan kesinlikle uzak durulmalıdır.

    Etkin bir iletişim için çocuğu sakince dinlemeli her hangi bir problem yaşandığında onunla mantıklı ve açıklanabilir şekilde konuşulmalı, gerektiğinde disiplin yöntemi olarak ikna ve geçici mahrumiyet kullanılmalıdır. Tehdit etme, uyarma, rüşvet teklif etme gibi davranışlar çocukla ebeveyn arasındaki iletişimi engeller. Baskıcı ve kuralcı anneler çocukların öğrenme yetilerini azaltır ve çocukların her şeyden korkak, ürkek ve özgüveni eksik yetişmesine sebep olur.

    2 yaş civarı çocuklar kendi kimlikleriyle ilgili farkındalık geliştirmeye başlar. çocuktan bir şey yapmasını istediğimizde, ya hayır der ya da bizi görmezden gelir. Söyleneni yapması için kısa, açık ve net talimata, kararlı tutuma ihtiyacı vardır. Sözel talimat uygun davranması için yeterli olmadığında, yanına gidip göz teması kurularak ciddiyetin belirtilmesi daha uygundur.

    Genellikle hayal ile gerçeği ayırmada sorun yaşayıp, kurdukları hayalleri gerçek olarak algılarlar. Bu dönemde rüyalar da gerçek görünmektedir hatta onlar için canavarlar gerçekten yatağın altında yaşıyor gibidir. Çevreden yapılan korkutucu uyaranları gerçek olarak değerlendirirler. 

    3 yaşındaki çocuğun daha güçlü bir benlik duygusu vardır ve bağımsızlığı kaybetme endişesi olmaksızın itaat etme eğilimindedir. 3 yaş çocuğu kurallara uymaktan hoşlanır. Onun olumlu davranışlarının takdir edilmesi, zorlandığı durumlarda cesaretlendirilmesi ve pozitif yaklaşımla yönlendirilmesi, yetişkinle işbirliğine girmesine yardımcı olur.

    4 yaş ise karşı gelme yaşıdır. Çocuk isteklerine karşı gelindiğinde, yetişkinlerle kaba bir şekilde konuşabilir ve oyun arkadaşlarıyla kavga edebilir. Sınırları zorlar, yetişkin otoritesine meydan okur. Tahrik edildiğinde vurur, tekme atar, mutlu olmadığında bulunduğu ortamı terk etmek ister. Yüksek sesle ağlar, duygularında uç noktalarda dolaşan bir değişkenlik görülür. Kaba sözcükler kullanmaktan hoşlanır. 4 yaşındaki çocuk özellikle aynı cinsten olan aile bireyiyle çatışma yaşar. Bu dönemlerde yalan da çok fazla görülür. 

    5 yaş çocuğu daha sosyaldir,  kendinden emin ve uyumludur. Anne, onun için dünyanın merkezidir. Annesini memnun etmek, onun yanında olmak, ona yardımcı olmak ister. Sürekli konuşarak, bilgisini arttırmak için sorular sorar, her şeyin neden ve niçin ile ilgilenir. 

    6 yaşlarında ise çocuk, kendi duygu ve düşüncelerini ortaya koyacak girişimlerde bulunur, tembel ve kararsız davranabilir. Fakat bir kere karar verdikten sonra onu fikrinden caydırmak her zaman kolay olmaz. Bu dönemde bireysel oyunun yerini grup oyunu almıştır. Yarışma ortamlarında başarısızlığa tahammülü yoktur. Birinci olmaya ihtiyacı vardır. Arkadaş ilişkilerinde zaman zaman emreden, tartışan, korkutan veya vuran bir kişi olarak dikkati çeker. Sürekli bir şekilde dikkate alınma arzusunu yaşar. Eleştiriler karşısında çok duyarlıdır. Kolayca ağlar. Bazı sorumluluklar yüklenir, söylenenleri dikkatle dinler suçlanmak ve eleştirilmek istemez. Kendisine verilen cezalara tepki gösterir. Bu yaşlardaki çocukların başarısızlıkları üzerinde durulmamalı, başarıları ise övülmelidir. 

    Artık biliyoruz ki çocuk, bize kör bir uyumla bağlanmadığı zaman başarılı olur. Onu özgürleştirmeye çalıştığımız zaman, ona farklı düşünme olanağı, kendi değer normlarını seçme olanağı verdiğimiz zaman yetişkinliğe hazırlanmış olur. Ana-babasından gelen itici tutumlar, çocuğun kendisini değersiz bulmasıyla sonuçlanır. İstenen davranışları gösterdiğinde desteklenen çocuk, onaylanan davranışlarının hangileri olduğunu öğrenir. Bu ortam özgüvenli çocuk yetiştirmenin temelidir. 

    Günümüz şartları dikkate alındığında, kendi kendini yönetebilen, atılgan, güvenli, kendi başına karar verip sorumluluğunu üstlenebilen çocuk yetiştirmek önemlidir ve tüm bunları yaparken de doğal olunması, dürüst bir iletişim kurulması şarttır.    

  • Teknolojik Cihazlar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Teknolojik Cihazlar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Son yıllarda ebeveynlerin en sık karşılaştığı sorunların başında 3T diye adlandırdığımız, telefon, tablet ve televizyon gelmektedir. Sizce içinde bulunduğumuz bu dijital çağda çocuklar tableti, telefonu bilmeden mi büyümeli? Belki şaşıracaksınız ama bu sorunun cevabı EVET.

    Teknoloji hayatımızın merkezinde olduğundan çocuğun gündelik yaşam alışkanlıkları ve eğitim hayatı boyunca telefon, tablet ve televizyon ile tanışmaması mümkün değil. Ailelerin endişe duyması gereken konu bu teknolojik aletlerin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri olmalıdır. 

    Telefon, tablet ve televizyonun çocukların karakteri ve kişilik gelişiminde etkileri nelerdir diye baktığımızda, en başta çocukların sosyal gelişimini olumsuz etkiler ve çocukların içe kapanmasına, yalnızlaşmasına neden olur. Hatta 0-3 yaş arasında yoğun televizyon izleyen, tablet ve telefon kullanan çocuklarda, otizm ve otizm benzeri yaygın gelişimsel bozukluklar da görülebilir. Ayrıca Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğuna da neden olabilir. Çocuklar hayal kurma yeteneğini ve yaratıcılığını kaybedebilir, korku ve kaygı duyguları artabilir ve bu duygularla baş edebilmeyi öğrenmekte zorluk yaşayabilir. Dahası okul döneminde problem yaşayarak öğrenme güçlüğü, dikkatdağınıklığı ve odaklanmasorunları yaşayabilir. 

    Daha ağır,hareketsiz bir çocuk olarak büyür ve bedensel hareketlilik, yorgunluk gerektirecek oyunlara dâhil olmak istemeyebilir. Şiddetten etkilenebilir ve hatta hayatında uygulayabilir.  Bu teknolojik aletler, yoğun biçimde kullanımı nedeniyle, gelişme çağındaki çocukların omurgalarında da ciddi hasarlara yol açabilir.

         Maalesef ki teknoloji, bir yandan hayatımıza rahatlık ve keyif katarken diğer taraftan sağlımızı da ciddi oranda tehdit etmektedir. Tehlikenin henüz farkında değiliz ve bunun uzun süreçte ne gibi zararlar verdiği konusunda net bir bilgimiz olmasa da birçok hastalığı tetiklediği kuvvetle olasıdır. Akıllı cihazlar elbette doğru kullanımda verimli sonuçlar elde edilmesini sağlıyor ancak maalesef ki çoğu zaman yanlış bir şekilde kullanılıyor.

  • Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Biliyoruz ki çocuğun gelişiminde bebeklik ve ilk çocukluk dönemi çok önemlidir. Bu dönemi önemli yapan sebeplerden bir tanesi de özellikle 0-3 yaş döneminde anne, baba veya bakım veren ve çocuk arasında oluşan bağlanmadır. Bu bağlanma şekli, çocuğun ileri dönemdeki davranışlarını, doğrudan etkilemektedir. Bağlanma çeşitleri nelerdir ve bu bağlanmalar nasıl oluşur bir bakalım. 

    Eğer bebeğin ihtiyaçları zamanında ve yeterli bir biçimde karşılanırsa, ağlama ve gülme tepkilerine karşılık alabilirse, sakin ve sevecen bir yetişkinle iletişim içerisinde ilgi ve samimiyet görürse Güvenli bağlanma gelişmeye başlar. Bebek böylece kendisi, çevresi ve dünya ile ilgili olarak olumlu düşünceler geliştirmeye başlar. İlerleyen yaşamında da başkalarıyla olan ilişkilerinde, güvenli, onay aramayan, yakınlık kurabilen, başkalarına destek olabilen bir birey haline gelir. Güvenli bağlanan bir birey, uzun süreli ilişkiler kurmakta zorlanmaz, kendine ve karşısındakine saygı ve güveni yüksek olur. 

    Bakım veren kişinin, bebeği büyütmek ve yetiştirmekle ilgili çok endişeli olması, bebekten ayrılmakta güçlük yaşaması, kendini yetersiz hissetmesi sonucunda ise Kaygılı bağlanma gelişmeye başlar. Kaygılı bağlanan bebekler, annelerinin olmadığı ortamda kalmakta güçlük yaşar, çok ağlar, hatta sakinleşmekte anne geldiği zaman bile zorlanırlar. Sürekli terk edilme korkuları yaşadıkları için, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde, reddedilme kaygısı duyarlar, ilişkilerinde kıskançlık ve güvensizlik görülür ve hatta kişilerarası ilişkilerde yoğun bir öfke yaşarlar. 

    Bakım veren kişinin, bebeğin isteklerine duyarsız kalması, daha çok kendi odaklı olması, samimi, içten, sıcak ilişki kurmakta zorluk yaşaması sonucu ise Kaçınan bağlanma gelişir. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, annelerinin yokluğunu önemsemiyormuş gibi görünürler ama, anneyle bir araya geldiklerinde öfkeli davranabilir ya da annenin varlığına kayıtsız kalabilirler. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, ilerleyen yaşlarında duygusal ilişkilere yatırım yapmaktan uzak durmaya çalışırlar. Başkalarının ilgi ve samimiyetinden rahatsızlık duyabilirler. Desteğe ihtiyaçları olduğunda yalnız kalmayı, başkalarının yardıma ihtiyacı olduğunda da uzak durmayı tercih ederler. Aslında altında yatan duygu genellikle, yardım isteme halinde gerekli desteği alamayacak ya da reddedilecek olmaktan korkmalarıdır.

           Çocukta bağlanmanın oluşmaması mümkün değildir ve bağlanma türlerinden birisi mutlaka oluşur. Bu bağlanmayı oluşturan da kritik dönemlerde bizim çocuğun ihtiyaçlarına verdiğimiz tepkilerdir. 

           Anneyle bağlanma çocuk için önemlidir ve başka bir bağlanma biçimiyle kıyaslanamaz fakat babayla bağlanma da bir o kadar önemlidir çocuğun yaşamında. Çocuğun anne ile bağı çocuğun iç dünyasını sağlam bir temele oturturken, baba ile kurulan bağ çocuğu dış dünyaya hazırlar. Babayla güvenli bir bağlanma oluşması çocuğun duygusal gelişimini destekler. Baba ve bebek bağının sağlıklı kurulabilmesi için babanın ilk bir yıl içerisinde bebeğin bakımı ile ilgili faaliyetlere katılması gerekmektedir. Babaların çocuklarıyla etkileşimlerinde duyarlı ve ilgili olmaları önemlidir. Çocuklarına karşı sıcak ve duyarlı olan ebeveynler, oyun ve bakım verme yoluyla, çocuklarıyla güvenli bağlanma ilişkileri kurabilmektedir. Çocuk için baba, anneden farklı bir bakış açısı kazandırır. Bu süreçte babanın etkisi bu kadar önemli ve etkiliyken babaların sürecin dışında kalması düşünülmemelidir.

  • Aşkın Psiko-Kimyası

    Aşkın Psiko-Kimyası

    İnsanoğlunun bilme ve kendini anlama çabası çağlar boyu devam etmektedir. Bu bilme ve anlama arayışı sonucunda devamlı olarak aradığı yegane şey aslında ‘’Ben’’ kavramıdır.

    Ben ne olacağım? Ben nereden geldim? Nereye gidiyorum?

    Daha sonra insanlar ile etkileşime girer ve kendini bulma çabasında bir adım daha atar.

    Yalnız bu adımları atarken pek de sağlam adımlar atamaz. İnsan kendisini tam buldum, derken aslında yolun yarısına gelmemiştir bile…

    Bu bulma ve anlama arayışını en sonunda aşk dediğimiz göz yanılması ile devam ettirir.

    Evet evet, göz yanılması yanlış duymadınız!

    Çünkü aşk dediğimiz şey tamamen karşımızda görmek istediğimiz özelliklerin bütünüdür. Dolayısıyla aşk tamamen bütüncül olmasıyla aşk adını almıştır. 

    Aşkı, şöyle tanımlayabilirim. 

     Bir kadının kendisinde görmek istediği erkeksi yani maskülen özellikleri karşısındaki kişide araması. Erkek için de tam tersi olan feminen tarafını bilme ve anlama çabasıdır. Hem de eksiksiz ve kusursuz bir şekilde diyebilirim. 

     Farkındaysanız yine burada incede olsa bir bencillik görüyoruz. 

    Peki neden görmek istediğimiz “Beni” görmek isteriz?

    ‘’Çünkü insan insanın kurdudur’’demiştir Hobbes.

    Temelde insanı en çok rahatsız eden durum karşısındakinin kendisiyle olan benzerliğidir aslında. Bu insana acı ve korku verir. Çünkü kendisi kadar acımasız bir bireyi görmek istemez karşısında. İnsan bu durumu kabul edemez ve oradan en kısa sürede uzaklaşmaya çalışır. Aslında sosyal toplumda da hepimizin bildiği normlar vardır.

     ‘’İkinizde aynı karaktersiniz, o yüzden anlaşamazsınız.’’Derler. 

    Bu durum, “Aşkın kimyasına aykırıdır.” diye düşünülür.

     Yazdığım birçok makalemde ve denemelerimde hepsinin hayatımda gördüğüm, yaşadığım anılarımdan ibaret olması galiba beni size, sizi de bana bu kadar çok bağlayan bir neden oldu.   

    Şimdi ise aşkın süresi ile alakalı bir bilgi vermek istiyorum.

    Yine klinik gözlemlerim sonucudur. Tanışmak, görüşmek ve birlikte olduktan sonra geçirilen süre sonunda en başta da dediğim gibi göz yanılması (aşk) üzgünüm ki sadece 6 ay gibi kısa bir süre sonunda bitmektedir. 

    Bu süreç herkeste böyle mi işler?

    Daha sonraki süreçte salgılanan endorfin hormonu ile güven, içtenlik ve sevgi devreye giriyor.

    Aslında birlikteliğimiz artık bu üçgenin etrafında dönüyor. 

    Kötü haber ise şu;

    Aşk bitti. Artık aşık değilsiniz.

     Ardından devam eden hormonumuz ise oksitosin hormonudur. Bu hormon ile artık günümüz ilişkilerinin en büyük problemi olan ve birçok yazımda da yer verdiğim güven, sadakat devreye giriyor.

     Sözüm meclisten içeri olsun o halde. 

    Kimilerinde bu hormon asla ve asla salgılanmıyor bile. Bırakın salgılanmayı önünden bile geçmiyor.

     Oksitosin hormonu bir tek çiftlerde ya da sevgililerde salgılanmıyor. Bu hormon annenin çocuğuna karşı beslediği güven ve sadakat için de önemlidir. 

     Bununda özellikle altını kırmızı kalem ile çizmek istiyorum. Çocuğun anneye karşı güvenli bağlanması bu noktada çok önemlidir. 

    Aşkın kimyası ve aşkın psikolojisi derken yine size yazacaklarımın bir kısmını daha kaleme almadan burada bitiriyorum. 

    Aşk hormonun bol salgılandığı yaşamınız olması dileğiyle sevgi ile kalın…

  • Aldatmak

    Aldatmak

    Günümüz standartlarında ülkemizde bir kadın ve bir erkeğin evlenmesi ile başlayan kavramdır, aile. İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta; ölüm onları ayırana kadar birbirlerine sadık bir şekilde hayatlarını birleştirmeleri ile başlar. Pek tabi bunun öncesinde görüşür ve birbirlerini tanırlar. Bunun yanı sıra insan doğası gereği hatalar yapar. Ve yine insan toplumsal bir varlıktır. Bu toplumsallık beraberinde kuralları da getirir. Birey bu kurallara her zaman uymaz. Haberlerde gördüğümüz dolandırıcılar, hırsızlık yapanlar; kulaktan kulağa yayılan veya gözümüzle gördüğümüz eşini, sevgilisini aldatanlar da bunun bir örneğidir. Bunların hepsi aldatmaya girer. 

    Peki insan neden aldatır veya aldatılır?

        Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Yapılan bir araştırmada soruları söylendiğinde daha yüksek doğru yanıtlarsa ödül  alacakları söylendiğinde daha yüksek doğru cevap oranı bulunmuştur. Ve bu durumda hile yapma oranlarının azaldığı görülmüştür. Sosyal psikolojide yapılan çalışma aldatma faktörünün aldatmanın farkında olmak ve yaşanan durumda diğer bireylerinin ne yaptığından etkilendiğini göstermektedir. Yani ; aldatmanın bir seçenek olduğu ve/veya bu seçeneğin uygulanabilirliğinin onaylanması durumunda aldatma faktörü artabilir olduğu görülmüştür . Yapılan bir başka araştırmada ise kişisel davranışların bireyin dışında bir faktörden etkilendiği düşüncesinin d aldatmayı arttıran bir faktör olduğunu göstermektedir. Böyle bir inanca sahip olan bireye bireysel sorumluluk duygusunu yeniden hatırlatmak ve aldatma davranışı durumunda bu durumun kendi hayatını ve karşı tarafın hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatma yöntemi seçilebilir.  Bu durumun yanında aldatılma korkusu olan insanların aldatılmak istediğini gösteren çalışmalar da vardır. Yapılan bu çalışmalarda aldatılmaktan korkan bir insanın, bağlanıp terk edilmekten korktuğu için ilişkiye kendisini bırakmadığı ve haliyle partnerini soğuttuğu; ilişkiye sabote ettiği sonuç olarak aldatılmaya davetiye çıkardığını gözlemlemekteyiz.

    Peki insanın kendisine verdiği değer aldatılmayı etkiliyor desem ne dersiniz?

    Öz güven sorunu ve/veya yetersizlik duyguları taşıyan biri sıkça kendisini başkalarıyla kıyaslar. Maalesef ki bu genellikle yetersiz ve/veya kötü olduğunu düşündüğü yönlerde yaparlar. Ve yine bu şekilde yetersizlik hissi yaşayan birey kendi özellikleri ve kimliği ile toplum arasındaki uyumada dikkat eder. Tam anlamıyla toplumun onaylayacağı ve takdir edeceği bir birey olmayı hedeflerler. Çünkü; bu durumda toplumda daha iyi bir yer sağlarlar, haliyle yaşadıkları hayatın refah düzeyi daha yüksek olur. Bu durumda çare arayan birey için en kolay çare diğerlerinin iyi olmadığını deneyimlemek ve/veya kendisinden kötü durumdakileri fark etmenin yanı sıra ön plana çıkarmaktır. Bu sayede onların yapmış olduğu hata veya bulundurdukları eksikliklerin kendisinde olmadığını ima etmiş olur. 

    Günümüz standartlarında takdir edilen ve onaylanan ilişki türü “tek eşli, uzun ömürlü ve birbirine sadık olunan” ilişkilerdir. Zira kısa süreli ilişkiler yaşayan ve eşine sadık olmayan bir kişi, diğer ilişkiler için de bir tehlike unsuru olduğu için böyle bireyler “kötü” biri olarak görülür. Bu nedenledir ki kınama, utandırma gibi yöntemlerle baskı oluşturularak toplumsal beklentilere uygun olmasına uğraşılır. Ama birçok kişi sevebilmek, aşık olmak ve uzun soluklu ilişkiler kurabilmek konusunda önemli engellere sahiptir. Peki neden herkes sevip aşık olamaz? Uzun süreli, yakın ve yoğun bir aşk ilişkisi yaşayamamanın çeşitli nedenleri vardır.

    • Terk edileceğinden ya da yeterince sevilemeyeceğinden korkan biri aşık olamaz. Çünkü; birey bu durumda daha iyi biri çıktığında kolaylıkla vazgeçileceğinden korktuğu için kendini aşkın kollarına bırakmamakta ve sürekli temkinli davranmaktadır. Bunun yanında da küçük şeylerden bile sevilmedikleri kanaatine varırlar. 

    • Beğenilme ve hayran olunma ihtiyacı fazla olan biri de hayranlık ve aşk geliştirmekte zorlanacaktır. Bu durum çok susamış birinin suyunu paylaşmakta zorlanması gibidir. Kendi ihtiyacı olduğu için başkasına hayranlık ve ilgi duymakta zorlanır. Buna ek olarak başkalarına güvenmeyen, duygularının esiri olmaktan korkan kişiler de ilişkiye kendilerini tam anlamıyla bırakamadıkları için ya da kısıtlı, kontrollü bir ilişki yaşadıkları için partnerlerini soğutabilir, kendileri de gerekli doyuma ulaşamayacaklardır.

    • Bencil, empati yeteneği sınırlı olan veya merhamet ve vicdanı çok gelişmemiş bireyler gerçekten sevemezler. Bu tip insanlar genel olarak çocukluklarında şiddete ve/veya kötü muameleye çok maruz kalmış sevilip kollanmamış kişilerdir. Yaşamış oldukları bu durumlardan dolayı kurdukları ilişkilerde kendi gereksinimlerini ön planda tutarlar. Karşı tarafın duygu ve ihtiyaçları ile ilgilenmezler, empati kurmazlar.

    Aldatmak; ilişki sürerken partnere karşı sadakatin ortadan kalkması, partnerin güvenini sarsacak ve ilişkiyi tehlikeye atacak bir davranış sergilemek ve/veya bu durumu gizlemek olarak tanımlanabilir.

  • Hissizleştiren Hislerimiz

    Hissizleştiren Hislerimiz

    Sizlere, kendimizde ve çevremizde gördüğüm bir sorunumuzdan bahsetmek istiyorum.

    Hissizleşmek…

    Kimileri için bu durum çevresindeki insanlarda, kimileri için de kendisinde görülür oldu. Ne acı değil mi?

    Her şeye karşı ‘’Eyvallah’’ demeye başladık bile. Bu eyvallahlar daha sonra yerini kontrolsüzce hüzün ve öfkeye devretti.

    Aslında bu yazı da tekrardan kadın-erkek ilişkileri üzerine olacak. Şimdi biraz beyin fırtınası yaparak başlayalım o halde!

    Sorgulamak istediğim şeyler var ya da sorgulanmak istediğim…

    Hissizleşen toplumumuzda eşimizi de ne kadar o topluluğun içine katıyoruz? Neden, değer verip bizim için zaman ayırıp bir şeyler yapıldığında bunun değeri gözümüzde kocaman bir sıfır oluyor? Sevmeyi ya da sevilmeyi bilmiyoruz muyuz? 

     Hissizleşmek bu olsa gerek…

     Bir diğer bakış açımda ise sizinle paylaşmak istediğim şudur;

     Sevgili olmayı unuttuk. 

     Yoğun iş temposu sebebiyle ve ekonomik olarak daha refah bir hayat sürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan toplumumuz, ne yazık ki sosyal anlamda birbirlerini daha az görmeye, daha az vakit geçirmeye başlamışlardır.

     Çiftler birbirlerine o kadar yabancı oldular ki fiziksel temas bir tek yatak odasında kaldı. Ne yazık ki daha kötü durumlar da var. Evliliklerin bitmesi için bu en büyük sebeptir. Kendimize ve karşımızdaki kişiye karşı hissizleşmek…

     Artık eskisi kadar değer vermemek bununla birlikte değer de görmemek büyük bir sorun haline geldi. Çiftler arasında ve toplum içinde artık kimse kimseye karşı iyi ya da kötü duygular besleyemiyor. Bunun nedenleri üzerinde durmamız gerekirse, en çok da iletişimsizlik kaynaklı problemler yaşıyoruz. Yanlış iletişim kurmak ne yazık ki becerilerimiz arasında.

     İletişimsizlikten kaynaklanan bu sorun, ilişkilerimize de yansımış durumda. Öyle ki incir çekirdeğini dahi doldurmayacak sorunların, büyütülmesi kaçınılmaz olur.

     İletişimsizlik ana başlık olarak geçtiğinde alt başlıkta ‘’empati kurmak’’ yer alabilir.

     Ünlü bir düşünürün de dediği gibi ‘’Birbirimizi anladığımız kadar, insanız.’’

    Aile veya çift terapilerimizde en sık karşılaştığım sorunlardan birisi, karşımızdaki kişinin bizi anlamadığını düşünüyor oluşumuz. Karşılıklı anlaşılamama durumu, çiftlerin dile getirdiği en büyük sorunlar arasında yer almakta. Çözüme ulaşmayan sorunlar karşısında sıfıra sıfır, elde var sıfır. Devamında gelen kaos ise kaçınılmaz ve elbette ki yıpratıcı…

    Kadınlar için söylüyorum;

     Kadınlar kimi zaman sadece karşılarındaki erkeğin onları anlaması için uğraşırlar.

    Bu onların güçsüz ya da ısrarcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlaşılamamak kendilerine o kadar çok acı verir ki sırf anlaşılmak için bile olsa hiç beklemediğiniz durumlar ile sizi karşı karşıya bırakabilirler. İşte bu noktada erkeklere ufak bir uyarıda bulunmak istedim. 

     Erkeklerin ise hissizleştiği veya değersiz hissettiği durumlarda tepkileri şu olur; kızmak, bağırmak ve dağıtmak. 

     Peki, bu durumlarda ne yapmalıyız? Ya da ne tür bir yol çizip bu sorunu aşmalıyız?

     Size tavsiyem karşınızdaki kadın ise ve eğer size bir konuda bir şeyler izah etmeye çalışıyor ise onu sakince dinleyin. Onu anladığını ve dinlediğinizi hissettirmek için yavaşça jest ve mimiklerinizi kullanın. Bu onlara iyi gelecektir. Çünkü kadınlar anlaşıldığını hissettiği sürece karşısındaki erkeğe güvenir ve bağlanabilir. Bu durumun aksi olması halinde bin dereden su getirseniz de onun için mümkün değildir. Güvenli bağlanma bu noktada çok önemlidir. 

    Peki, bu durumun gerçekleşmemesi durumunda, karşımızdaki kişinin psikolojisinde zamanla ne gibi etkiler bırakabilir? Biraz da ondan bahsedip noktayı bir sonraki yazılar için koyalım.

    Depresyon

    Depresyon; kişilerde görülen ruhsal zemin kaymasıdır. Genellikle ani olur ya da planlı da gerçekleşebilir.

     Peki depresyonda olan kişilerde neler gözlemleriz, birazda onlardan bahsedelim.

    Gün boyunca uyuma isteği, yataktan çıkamama ve evden dışarı çıkmak istememek… Gün içerisinde hiçbir şey ile uğraşmadığı halde yorgun –bitkin- hissetmek ve somatik rahatsızlıklarda eklenebilir.

    Kimseyle iletişim kur(a)mamak ve doğal olarak bir şey paylaşmamak.

     Bu tür nedenlerle karşımıza çıkan depresyonun akabinde iştah bozukluğu takip eder.

     Ruh sağlığımızı korumak adına gerekli desteği alarak depresyon ile mücadele edebilir.

     Depresyon ile uygun savaşma metotlarını biz uzmanlar tarafından kazanabilirsiniz. Bu süreci tek başınıza aşmanız kesinlikle mümkün değildir. Umutsuzluğa düşebiliriz ve hiçbir zaman geçmeyecek hissine kapılabiliriz.

    Bizi değersizleştiren, hissizleştiren her şeyden herkesten uzak durmanız dileğiyle…