Etiket: Tek

  • Erken Boşalma Nedir?

    Erken Boşalma Nedir?

    Erkeklerin cinsel yaşamlarında karşılaştıkları en önemli sorunlardan birisi de erken boşalma ya da “prematür ejakülasyon”dur. Hatta bu sorun, erkeklerin hekimlere ya da psikoterapistlere başvurma nedenleri arasında başlarda gelmektedir. Bu sorunu yaşayan erkeklerin yaşam kaliteleri de olumsuz etkilenmekte, evlilikleri ya da ilişkileri de sıkıntıya girmektedir. Ancak, birçok erkek bu sorunun varlığını kabul etmek istemez ve yardım almayı reddeder. Halbuki doğru yardımla rahatlıkla çözümlenebilecek bir sorundur bu.

    Önce erkekteki boşalma mekanizmasını incelemekte yarar var. Bir kere erkekte orgazm ve boşalma (ejakülasyon) ayrı birer olgudur ancak nadir birkaç istisna dışında bu iki olgu aynı anda gerçekleştiğinden genellikle bu iki kavram birbirlerinin yerine kullanılırlar. Orgazm, cinsel gerilim ve uyarımın yoğun bir şekilde devam etmesinden sonra kısa süreli ve yoğun bir zevk duygusuyla belirli bir yaşantıdır. Boşalma ise meni ya da semen adı verilen, içinde sperm hücrelerini barındıran beyazımsı renkteki sıvının, penisin içerisinden geçen ve üretra adı verilen kanal aracılığıyla dışarı atılmasıdır. Dediğim gibi sıklıkla bu iki durum aynı anda gerçekleşir ancak kimi zaman (ki bu oldukça nadir görülür) orgazm olmadan boşalma ya da boşalma olmadan orgazm gerçekleşebilir. 

    Erkek cinsel olarak uyarılmaya başladığında erkeğin cinsel organlarında bir takım mekanizmalar çalışmaya başlar. Testislerde (halk arasındaki adıyla hayalar. Ama yumurtalık değil. Yumurtalık kadınlarda yer alır. Erkekte yumurtalık yoktur) üretilen sperm hücreleri bir keseciğe gelirler. Burada, meni ile birleşir ve orgazm anında üretra aracılığıyla dışarı atılırlar. Bunu da sağlayan penisin dip kısmında ve anüs çevresinde bulunan kaslardır. Bu kaslar ritmik bir şekilde kasılarak meninin ve spermin dışarı atılmasını sağlarlar. 

    Peki erken boşalma nedir? Öncelikle bunun belirli bir süresini tanımlamak güçtür. Şu kadar sürenin altında olursa erken boşalma söz konusudur demeyi pek tercih etmiyoruz. Genel olarak kabul gören görüşlere göre erkeğin boşalmasını kontrol edememesi, cinsel ilişkinin her iki kişinin de doyuma ulaşmasına kadar sürmemesi ya da erkeğin bunu sürdürememesi durumu erken boşalma olarak adlandırılır. 

    Yani buradaki iki anahtar nokta erkeğin kendisini kontrol edememesi ve kadının orgazma ulaşmasını bekleyememesidir. Yani burada “süre” göreli bir değişkendir. Yukarıda mekanizmadan bahsederken belirttiğim gibi erkeğin boşalmasını sağlayan kas grupları bulunmaktadır. Bu kaslar üzerinde erkek kontrol sahibi olabilir. Bu şekilde boşalmasını da kontrol edebilir.

    Erken boşalmanın nedenleri genellikle psikolojik kaynaklıdır. Özellikle erkeğin geçmiş cinsel deneyimleri bu durumu ortaya çıkarabilir. Geçmişte yaşanan olumsuz ve travmatik cinsel deneyimler, erkeğin kendisini çeşitli nedenlerle çabuk boşalmaya şartlaması (örneğin yakalanma tehlikesinin olduğu ortamlarda sık yapılan mastürbasyonlar) bu durumun nedenleri arasında sayılabilir. 

    Bu sorunun çözümü için profesyonel yardım almaktan çekinmeyiniz. Sorununuzu ne kadar erken çözerseniz, cinsel yaşamınız da o kadar doyurucu olacaktır. 

  • Cinsel Eğitimin Önemi

    Cinsel Eğitimin Önemi

    Hemen tüm bilim insanının üzerinde uzlaştığı bir noktadır ki cinsellik insanın en temel ihtiyaçlarından birisidir. Hayatın temelinde yer almaktadır ancak özellikle tutucu toplumlarda cinselliğin konuşulması, tartışılması en zor konulardan biri olduğu da açıktır. Böyle toplumlarda yaşayanlar kimi zaman cinsellik hiç yokmuş gibi davranmayı tercih edebiliyorlar. Bu durum hem insanların gündelik yaşamında hem de eğitim içerisinde net bir şekilde gözlenebiliyor.

    Cinsel eğitim söz konusu olduğunda tutucu toplumlardaki zorluklar daha da belirgin hale gelmektedir. Cinsel eğitim günümüzde ABD, Avustralya ve AB ülkelerinde yaygın bir şekilde verilmektedir. Ancak halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki okullarda cinsel eğitim ya da buna benzer bir eğitim uygulaması ya hiç yoktur ya da yeterli düzey ve içerikte değildir. 

    Birçok İslam ülkesinde olduğu gibi insanlarının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de de okullarda bir cinsel eğitim dersi bulunmamaktadır. Türkiye’de de cinsel eğitim konusu tabu konular arasında yer almaktadır. Türkiye’deki cinsel eğitim çalışmaları hiç bir zaman örgün eğitim içerisinde bir ders olarak kendisine bir yer edinememiştir. Yapılan çalışmaların daha çok farklı kurumların gerçekleştirdiği proje çalışmaları şeklinde olduğu görülmektedir. 

    Türkiye’de ilk cinsel eğitim uygulamasına 1974 yılında rastlamaktayız. Bu uygulama Türkiye Aile Planlaması Derneği tarafından yerel eğitim etkinlikleri şeklinde gerçekleştirilmiştir. 1993 – 1998 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı ve SANİPAK adındaki özel bir firma işbirliği ile “Değişim: Genç Kızlığa İlk Adım” başlıklı ve kapsamlı bir proje gerçekleştirilmiştir. Bu proje kapsamında sadece 13 – 15 arasındaki 2.140.000 kız öğrenciye ulaşılmış ve cinsel sağlıkla ilgili kısa süreli bir eğitim verilmiştir. 1999 – 2003 yılları arasında PROCTER & GAMBLE ve TOPRAK HOLDİNG firmalarının da katılımıyla proje tekrarlanmış ve erkek öğrencileri de kapsayacak şekilde genişletilerek Ergenlik Dönemi Değişim Projesi adını almıştır. Bu çalışmada da daha çok cinsel sağlık bilgisi ve ergenlik döneminde yaşanan fiziksel değişimler üzerinde durulmuştur.

    Türkiye’de bu çalışmaların dışında küçük çaplı kimi çalışmalar da çeşitli dernek ve kurumlar tarafından zaman zaman yürütülmektedir. Ancak yapılan çalışmaların sadece ergenlikteki fiziksel değişimler ve CYBH ile sınırlı kaldığı görülmekte ve AB ülkelerinde uygulanan kapsamlı cinsel eğitim uygulamalarından da oldukça uzak  bir konumda olmaktadır. 

    Genel olarak ailelerin tutumuna bakıldığında tutuculuğun ağır bastığını söyleyebiliriz. Türkiye’deki ailelerin cinsel eğitimle ilgili temel kaygılarının çocuklarının cinsel eğitim almaları durumunda cinsel deneyimleri daha erken yaşlarda yaşamaları olduğu görülmektedir. Ancak aileler çocuklarının cinsel eğitim almalarına karşı değiller. Bu eğitimin okullarda verilmesini uygun buluyorlar ama içerik konusunda kendilerine danışılmasını, eğitimin içeriğinin toplumsal değerlere uygun bir şekilde verilmesinin gerekliliğini vurguluyorlar. Eğitimin içerisinde yer almasını istedikleri konularsa daha çok aile ve ailenin görevleri ile ebeveyn sorumluluklarından oluşuyor. 

    Aileler bu endişelerinde haklılar mı? Yani gerçekten de cinsel eğitim dersi verilmesi bireylerin cinsel deneyim ya da cinsel ilişki yaşama yaşını daha öne çekiyor mu? Araştırmalar net bir şekilde bunun aksinin geçerli olduğunu gösteriyor. Cinsel eğitim dersi almış olanlar almamış olanlara oranla cinsel deneyimlerini daha ileriki yaşlarda yaşıyorlar. Hatta cinsel eğitimin erken yaşlarda verilmesinin bile olumsuz bir etkide bulunmadığını görüyoruz.

    Cinsel eğitimle ilgili çalışmalara bakıldığında cinsel eğitimin Türkiye gibi ülkelerde kesinlikle bir gereksinim olduğu görülmektedir. Ergenler ve gençler de cinsel eğitime gereksinim duyduklarını belirtmekteler  Cinsel eğitimin verilmesi bireylerin cinsel konularla ilgili bilgilerini artırmakta (özellikle kendi bedenleri ile ilgili farkındalıkları artmaktadır), korunma ve doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasını artırmakta, bireylerin cinsel yaşamlarının daha doyurucu hale gelmesini sağlamakta ve bireylerin özgüvenlerini artırmakta, kadınlara yönelik tutumları olumlu yönde değiştirmekte, baskın ataerkil anlayışı azaltmaktadır.

    Cinsel eğitimin ilk basamağının ailede başladığı da önemli bir gerçekliktir. Bu bağlamda ailelerin de kendilerini geliştirmeleri oldukça önemli bir gerekliliktir. Hiç merak etmeyin; çocuğunuz belli bir yaşa geldiğinde (ortalama olarak 3 – 4 yaş civarı) sizden cinsel eğitim talep edecek. En basitinden o malum soruları soracak: Ben nasıl oldum? Düğün fotoğraflarınızda ben niye yokum? Balayına giderken beni kime bırakmıştınız? Kardeşim annemin karnına nasıl girdi? 

    Bu gibi sorulara hazır mısınız? Böyle sorularla karşılaştığınızda ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz? Bu sorulara yanıtınız hayır ise işe koyulmanın vakti gelmiş demektir. Üstelik bunun için bir çocuk sahibi olmayı beklemeniz de gerekmez. Hem kendiniz için, hem de çocuğunuza vereceğiniz cinsel eğitimin sağlıklı olması için kendinizi bu yönden donatmanızda yarar var. Bunun için hazırlanmış kitapları okuyabilir ya da bir cinsel terapistten ya da danışmandan yardım alabilirsiniz. 

  • Kilonun Psikolojimize Etkileri

    Kilonun Psikolojimize Etkileri

    Uzun zamandır önemle üzerinde durulan konulardan biri de fazla kilolardır. Fazla kilo ister psikolojik ister fizyolojik kökenli olsun insanlar üzerinde duygudurum değişikliklerine de yol açar.

    Fazla kilolu kişilerin yaşadığı psikolojik zorlanmalar nelerdir? Öncelikle diğer insanların tepkileri acımasız olabiliyor. Bir tanıdıkla karşılaşıldığında ilk söylenen şeyin “Aa kilo mu aldın?” ya da “Şu kilolarından kurtulmalısın” gibi cümleler olması, beğenilen istenen bir kıyafetin uygun/büyük bedeninin olmaması veya giyildiğinde o bedende düzgün durmaması; sonuç olarak hüsranla biten alışveriş maceraları, insanların küçümser/alaycı bakışları, sürekli kilo verme yönünde tavsiyelerde bulunulması (şu diyeti yap, şu uzman git vs) okul, iş gibi sosyal ortamlarda dışlanma, alay edilme, aileden eşten gelen kilo ver baskısı, rahat hareket edememenin/ bedensel kısıtlanmanın yarattığı olumsuz duygular… Bunların beraberinde getirdiği özgüvende düşüş, kendini çirkin, yetersiz hissetme, insanlardan uzaklaşma, iş-okul performansında düşüş, evden çıkmak istememe, eş ile ilişkilerin bozulması, fazla kilonun beraberinde getirdiği fiziksel hastalıklarla baş etme, yemek yedikten sonra yaşanan pişmanlık ve kendine duyduğu öfke, kaygı, depresyon gibi psikolojik hastalıklara yol açar.

    Kilo problemi fizyolojik bir sorunun neticesinde oluştuysa (tiroid, diyabet vb.) bu durumlara çaresizlik duygusu da eşlik eder. Fazla yemek yemek ya da hareketsiz olmayla bağlantılı olmayan kilo problemi diğer insanların fizyolojik sorunu bilmeyip onu çok yemek yiyen ve hareketsiz biri olarak nitelendirmeleri daha da üzücü ve yıpratıcı olur. 

    Bunun dışında yemek yemenin psikolojik bir boyutu da var. Yemek yemek fiziksel bir iştir ancak aynı zamanda duygusaldır da. Bazı kişiler yemek yedikçe mutlu olduklarını söylerler. Stresli zamanlarında yemek yemeye yönelirler, iştahları artar. Yemek yemek aslında altında yatan problemlerin baskılanmasını barındırır. Stresörlerle baş edemeyen kişilerde yemek yiyerek rahatlama, kaçma kaçınma davranışı olarak yemek yemeyi kullanma ve bazı yüksek kalorili yiyeceklerin mutluluk verici hormonların salgılanmasını arttırması gibi nedenler de bireyin hızlı kilo artışına sebep olmaktadır. Bazı kişiler duygusal ve psikolojik bazı doyumsuzluklarını farkında olmadan fiziksel doygunlukla giderebilmektedir. Yapılan araştırmaların sonucunda kilo problemi yaşayan kişilerin,    çocukluklarında stresle baş etme şekli olarak yemeyi öğrendikleri ,daha pasif kaldıkları, bağımlılığa yatkın oldukları (kişi-yiyecek vb), çoğunlukla anne sütü alma döneminin ortalamadan sapma gösterdiği bulunmuştur. Ayrıca annenin çocuğa sürekli yemek yedirmesi, zorla yedirmesi, yüksek kalorili yiyeceklerle beslemesi de ileride çocuğun kilo problem yaşamasında etkendir.

    Bu kişiler diyet yaptıklarında depresif duygu duruma girerler. Kendilerini mutsuz, gergin hissederler. Bu kişiler kilo verme sürecinde veya yemek yemeyi durduramama durumunda psikolojik destek de almalıdır. Aksi taktirde kilo verseler bile kalıcı olmayacak bir süre sonra eski yemek düzenlerine geri dönüp kiloyu geriye alacaklardır. 

    Yediği şeylerin kilo aldırdığına, kilo veremeyeceğine inanan, bunu sürekli dile getiren kişiler zihinlerine bunu yerleştirdikleri için daha kolay kilo alır ve çok daha zor kilo verirler.

    Güzel ve yakışıklı olmak için kilolu olmamak hatta zayıf olmak gereklidir gibi bir algı oluşturulmuş durumdadır. Bu nedenle kilo vermek sağlık için olmaktan ziyade güzel görünmek için yapılan bir şey haline geldi. Takıntılı şekilde kalori ve gram hesaplarının yapılması, denenen tehlikeli yöntemler (ilaç vb kullanma) uygun olmayan yanlış diyet uygulamaları ve anoreksiya nervoza ve bulimia nervoza gibi ölümle sonuçlanması muhtemel psikopatolojilere yakalanma oranları arttı. Kilo vermek isteyen ya da kilo vermesi gereken kişilerin birçoğu bunun kısa sürede ve zorlanmadan olmasını istemektedir. Ancak böyle bir şey mümkün değildir.

    Anoreksiya nervoza bir yeme bozukluğudur. Katı diyetlerle, yemek yemeyi çok azaltarak, ağır/yoğun spor programlarıyla kilo verirler ancak kilo verilişi kontrolden çıkar ve beden algıları bozulur. Çok kilo vermelerine rağmen, kendilerini kilolu görürler, çok zayıfladın artık dur uyarısı alırlar ama hiç bu uyarıları dikkate almazlar, yoğun bir kilo alma kaygısı yaşamaktadırlar. Çok kilo kaybetme ve gerekli besinlerin alınmaması sonucunda tüm organlarda problemler baş göstermeye başlar. Anoreksiya nervozanın tedavisine zamanında başlanmazsa, ölümle sonuçlanır. 

    Bulimia nervoza da bir yeme bozukluğudur. Anoreksiya nervozaya benzer. Aradaki fark:  Yeme nöbetlerinin olmasıdır. Kontrolsüzce, kısa sürede, yalnızken, çok miktarda, kalorisi yüksek yiyecekler tüketirler. Bu tıkanırcasına yeme sonrasında kendinden tiksinme, utanç gibi duygular yaşarlar ve yediklerini kusarak çıkarmak, kurtulmak yoluna giderler.

    Yeme bozuklukları toplumda manken hastalığı olarak anılmaktaydı. Dış görünüşün çok önemli olduğu mesleklere sahip genç bayanlarda görüldüğü belirtilirdi. Ancak artık her meslekte, hem kadınlarda daha az olmakla birlikte hem de erkeklerde görülmektedir. Ergenlik ve yetişkinliğin başlangıç dönemleri kritik dönemlerdir.

    Kısaca; yemek yemek, kilolu olmak ve kilo verme süreci psikolojik örüntülere sahiptir. Yemek yerken hissettiklerimiz, hangi duyguyla nasıl yemek yediğimiz, yemeğe yüklediğimiz anlam, kilolu isek yaşadığımız zorluklar, kilo verme sürecine girdiğimizde sahip olduğumuz duygu ve düşünceler,  kilo verilemiyorsa nedeninin ne olduğu konularında farkındalık kazanmak oldukça önemlidir. 

    Kilo konusunda uzmanlardan yardım alınmalı, psikolojik boyutu da görmezden gelinmemelidir.

  • Kaygılarımız

    Kaygılarımız

    Hayatımıza yön veren, biri de kaygılarımızdır. Her birimizin kaygıları farklıdır ama hemen hemen hepimizin kaygısı vardır. Bazılarımızda gelecek kaygısı: Acaba okulu bitirince iş bulabilecek miyim? Bulamazsam ne olur, ne yaparım, biterim, mahvolurum. Bazılarımızda okul/iş ile ilgili kaygılar: Sınav ya da toplantı iyi geçecek mi ya geçmezse nasıl telafi edeceğim. Bazılarımızda sağlığımızla ilgili kaygılar: Başım çok ağrıyor ve geçmiyor acaba kötü bir şey mi var, beynimde bir şey olabilir mi ya varsa? Birini kaybetme kaygısı: Annemi aradım telefonu açmadı. Neden açmadı acaba. Kötü bir şey mi oldu ki. Onsuz nasıl yaşarım? Tabii ki kaygı listesini çok daha uzatabiliriz.

    Bu örneklerin hepsinin temeli kaygıdır. Dikkat ettiyseniz hep olumsuz düşüncelerin üşüşmesi, en kötüyü düşünme vardır. Olmazsa, yapmazsa, olduysa; yani “–se ve –sa” lar. Farazi bir durum üzerinde durma. İşte bu nedenle kaygı ve korku farklı şeylerdir. Korkuda gerçek bir durum vardır. Örneğin genel anlamda ya araba çarparsa diye düşünmek ve çekinmek kaygıdır. Ancak üzerinize doğru gelen bir araba gördüğünüzde yaşadığınız korkudur. Ortada gerçek bir tehlike vardır, paniğe kapılmak çok normaldir. Kalabalık ortamlarda nefes alamıyorum diyen kişiler görmüş ya da duymuşsunuzdur. Bu kişiler kaygı düzeyleri yoğun olduğunda toplu taşıma aracı kullanamazlar, evden çıkmak bile istemezler. Aslında insanlar gerçekte onun nefes almasını engelleyecek bir şey yapmıyordur. Sınav kaygısı özellikle üniversite ve işle ilgili önemli sınavlarda yaşanan bir durumdur. Sınav kaygısını belli bir düzeyde yaşan kişi sınava hazırlanır, motive olur ve sonunda da başarılı olur. Örneğin “Aman ne olacak yaparım ben, geçerim ben, yapamasam ne olacak ki boş ver” diyen kişi sınava hazırlanmak için bir çaba harcar mı? Yoğun sınav kaygısı yaşan kişi ise kaygı nedeniyle çalıştığında bir şey anlamayabilir, sınav öncesinde ve sırasında bayılma gibi psikolojik kökenli bedensel bir problem yaşayabilir, hatırlamada, doğru okuma ve doğru işaretlemede, dikkatini toplamada sıkıntılar yaşayabilir. Kısacası aslında yoğun kaygısı yüzünden başarısız olur.

    Kaygı beyinde ve bedende değişiklikler yaratır. Çünkü kaygı düşüncesi beyinde gerçek tehlike gibi algılanır. Beyinde kişiyi koruma amaçlı bedenin çalışma şeklini değiştirir:Kalp atışının hızlanması, nefes alış verişin hızlanması, terleme, ateş basması, titreme, üşüme, kaslarda gerginlik, uyuşma/karıncalanmalar, ağız kuruluğu,, karıncalaşma, baş dönmesi, ağrılar, yüz kızarması, göğsün sıkışması, mide bulantısı, ellerin soğuması şeklinde kendini gösterir.  

    Kaygısız insanlar toplumda kimi zaman imrenilen, kimi zaman eleştirilen, duruma göre olumlu ve olumsuz bir özellik olarak değerlendirilen kişilerdir. Sayıları da çok azdır.  Günümüz yaşamının içinde kaygılar yaşamak bir düzeye kadar normaldir. Kaygı normal düzeyde olduğunda bize bir şeyleri başarmamızda, hayatta kalmamızda, kendimizi koruyabilmemizde, yardımcı ve gereklidir. 

    Fakat kaygı sizi ele geçirirse yaşamınızı ve bedensel sağlığınızı çok olumsuz yönde etkileyen psikolojik bir rahatsızlık halini alır. Kaygı bozukluğu diğer adıyla anksiyete bozukluğu tedavi gerektiren bir hastalıktır ve çeşitleri mevcuttur. Kaygı bozukluğuna sahip kişilerde kaygının yanında karamsarlık, heyecan, gerginlik, çaresizlik, yetersizlik, sinirlilik, umutsuzluk hisleri de vardır. Kaygı yaratan durumlardan sürekli kaçınma ihtiyacı duyarlar ve yaşamlarını buna göre düzenlerler. Örneğin kapalı alan kaygısı yaşayan kişiler asansör kullanamazlar ve çok yüksek katlara bile merdivenle çıkarlar. Merdivenle çıkamayacak durumda olanlar ya hiç gitmezler ya da tanıdık bir kişi ile zar zor asansöre binerler. Sağlıkla ilgili kaygı duyan kişiler, hastalanmamak için sürekli ve birçok doktora giderler. Hastalandıkları zaman ise öleceklerini düşünür ve büyük panik yaşarlar. 

    Şunları da belirtmek gerekir ki fobiler de kaygı bozukluğudur. Uçak fobisi olduğu için uzun kara ulaşımı yapmak zorunda kalan kişiler, uçak ya düşerse der. Uçağın düşme ihtimali ile karayolu kazalarının ihtimali karşılaştırıldığında, uçağın düşme ihtimali düşük kalır. Yılan fobisi olan kişiler yılanı televizyonda dahi görmeye, resmine bakmaya dayanamaz. Bu kişilerin çok büyük çoğunluğu hayatında gerçek bir yılanla hiç karşılaşmamıştır, karşılaşma ihtimali de yüksek değildir. Yaşama etkisine baktığımızda her fobinin ki tabii ki aynı değildir. Örneğin, “Klostrofobi” dediğimiz kapalı alan kaygısı, Ofidiyofobi dediğimiz yılan fobisine göre yaşamı daha fazla etkiler. Bir diğer üzerinde durulması gereken nokta da toplumumuzda adı sık anılır hale gelen “Panik Atak” kavramıdır. Panik Atak herhangi bir neden yokken ani şekilde ortaya çıkan nefes alamıyormuş/boğuluyormuş, kalp krizi geçiriyormuş, ölüyormuş, aklını kaybediyormuş olarak tabir edilen gerçeklikten kopma hislerinin eşlik ettiği durumdur. Bir kaygı bozukluğudur ve kişileri oldukça olumsuz etkiler. Panik atak geçirmek kişileri hem korkutur hem bedeni yorar hem de bir daha olmasından ya da dışarıdayken, işteyken vb. olmasından kaygı duyarlar. Bu nedenlerle, işten ayrılmak zorunda kalan, yalnız kalamayan, günlük işlerini yerine getiremeyen kişiler vardır. Tedavi edilmeyen kaygı bozukluğu fiziksel/bedensel sağlığı da bozacaktır. 

    Kaygılar arka planda, yaşanmış bir olayı, zihin tarafından yanlış ya da olumsuz kodlanmış bir durum/nesne vs. yi barındırır. Beynin nörokimyasallarında (hormonlar) bozulma meydana gelmiş olabilir. Yoğun stres yaşamak da psikolojik olarak etkisini kaygılar ile gösterebilir.

    Kaygı yoğun olarak kendini hissettirdiği durumlarda nefes egzersizleri yapmak, başka bir şeye yoğunlaşmaya çalışmak, geçecek diye düşünmek iyi gelecektir. Ancak bunlar o anlık yani geçici çözümlerdir. Kaygı bozukluğu kendiliğinden geçen bir durum değildir. Mutlaka uzmanlardan (psikiyatrist ve psikolog) yardım alınmalıdır. Tedavisinde ilaç ve psikoterapi etkili olmaktadır.

  • Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Ailelerin bazı zamanlarda baş etmekte ve yönetmekte güçlük çektiği bazı durumlar, davranışlar yaşamın çeşitli alanlarında olabilmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde psikososyal gelişim evreleri de incelendiğinde bazı yaşa özgü davranışlarla karşılaşmak mümkündür. 1,5 – 3 yaş aralığında bağımsızlığını kazanma adına, tek başına yapabildiği şeyleri gösterme, yardım istemeden bir şeyleri kendisi yapmak için uğraşma ve zorlanma gibi davranışlar ile karşılaşmak mümkündür. Çocuk bu esnada kendi bedenini ve hareketlerini kontrol etmekle ilgili çaba harcar. Yeni denemeler yapmak ister ve kendisi bunu başarabilmek istediği için sizin yardımınızı reddedebilir. Bu evrede yaşına uygun denemeler güvenli bir biçimde cesaretlendirilir ve çocuğa alan tanınırsa, bu durum ilerleyen yaşlarda da yeni deneyimlere karşı istekli olma konusunda olumlu katkılar sağlar. Aksi takdirde çocuk yetersiz hissedip kendi yapabileceklerinden şüphe duymaya başlayabilir. Yapacağı şeyle ilgili beklediği desteği görmedikçe de farklı duygu ifadeleri söz konusu olabilir. Bu sürecin akabinde, 3-6 yaş aralığında çocuk kendisinin bir birey olarak neler yapabileceği ile ilgili denemelere başlar. Merak ön plana çıkar. Bazı amaçlara, hedeflere ulaşmak için girişimlerde bulunur. Farklı rolleri anlamaya ve bu esnada canlandırmalar yaparak o rollere dair denemeler yapmayı sürdürür. Daha önceden tek başlarına yapamadıkları bazı şeyleri deneyip başardıklarında bunun hazzı ile kendilerine olan güvenleri de desteklenmiş olur. Örneğin, çocuk artık parka gittiğinde diğer çocuklar ile kendisi tanışma girişiminde bulunuyor. Bu durumu aile desteklerse sosyal beceri anlamında çocuk kendine güven kazanmış olacaktır. Hedefler ve amaçlar dahilinde girişkenlik desteklenmiş olacaktır. Ancak aile bunu engellerse, ‘parktaki diğer yabancı çocuklarla konuşma’ gibi bir tutum ile yaklaşırsa, utanç ya da suçluluk gibi duygular devreye girip girişimde bulunmaktan uzaklaşma söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla az önce bahsedilen iki evrede uygun bir biçimde çocuk desteklenip cesaretlendirilmediğinde ya da bazen yaşına uygun olmayan tehlikeli olabilecek şeyler yapmaya çalıştığında (ki bu bazen ilgi çekmek için de olabiliyor, iyi ayırt etmek uygun tepki belirlemek açısından önemli) engellenmiş hissederek kendinden şüphe ve suçluluk duyabilmektedir. Bazen de yapmaya çalıştıkları ile ilgili engellenmişlik durumunu aşmak, izin verilmeyen şeyi ısrarla denemek gibi zorlayıcı davranışlar süreçte gelişimsel olarak yaşanan durumun bir parçası halinde karşımıza çıkabiliyor.

    Ancak ısrar ederek bir şey istemek ya da istekleri zorla ısrar yoluyla kabul ettirmek bazı ailelerde süregiden bir örüntü halini alabiliyor. Burada ailenin bu isteklere kendi kuralları çerçevesinde tutarlı yanıt vermesi bu süreci en çok etkileyen faktörlerden birisidir. Çünkü belirsizlikler ortaya çıktıkça ailenin yönetmekte güçlük yaşadığı durumları çocuk fark ederek kendi isteklerini karşılamak amacı ile bunu fırsata çevirebiliyor. İsteklerinin bazı zamanlarda ısrar sonucu gerçekleşmiş olduğu verisine sarılarak ısrar sınırlarını zorlayabiliyor.

    Özellikle bu durum;

    *ebeveynlerin meşgul olduğu,

    *telefon görüşmesi yaptığı,

    *mail atmaları gerektiği, 

    *iş ile ilgili durumları organize etme çabası içinde olduğu, 

    *kalabalık bir ortamda bulunduğu,

    *evi düzenleme ya da 

    *misafir ağırlama ortamı gibi zamanlarda yoğunlukla ortaya çıkabilmektedir. 

    Az öncede bahsi geçtiği üzere çocuklar ebeveynlerinin hangi durumda zorlanıp pes ettiklerine dair fikir sahibi olurlar ve ona göre bir davranış seçerek, meşgul olunan durumlarda isteklerini ısrarla ortaya koyabilirler.

    Bu istekler bazen normalde o an izni olmayan ekstradan tv-tablet-telefon zamanı talebi olabilirken bazen de aile kurallarına göre o an izin verilmeyen başka durumlar da olabilmektedir.

    PEKİ, NE YAPMAK UYGUN OLUR?

    *Aile kurallarının önden belirlenip, gerekli olduğu durumda çocuğun yaşına uygun olarak resim ya da yazı yolu ile somutlaştırılabilir (gerekli durumlarda hatırlatma amaçlı kullanılabilir).

    *Sıkışık bir durumda sizden bir şey istediğinde kullanabilmek üzere bir simge, işaret ya da kelime belirleyerek o an kullanılabilir (böylelikle çocuk söylediklerinin duyulup dinlendiğini ancak bu istek için biraz beklemesi gerektiğini fark eder).

    *Karşılaşılan ısrar durumu ile ilgili yaşanan durumun ardından sakin ve iletişime açık bir biçimde çocuk ile konuşmak, duygu paylaşımı yapmak, kafasını karıştırmadan anlaşılır bir biçimde durumdaki sıkıntıyı açıklamak daha sonraki zamanlarda iletişim ve ilişkinize olumlu katkı sağlarken, yaşanan durumla ilgili ilerleyen zamanlar için bir strateji oluşturma şansı yakalayabilirsiniz.

    ** Unutulmamalıdır ki, bazı zamanlarda bu taleplere izin verip bazı zamanlarda vermemek bir tutarsızlık ifadesi olup, daha sonrasında ısrarın şiddetini arttırarak bazı zamanlarda elde ettiği şansı yakalamaya çalışabilir. Bu nedenle önceki yıldızları takip etmek çocuğun duygularını anlayıp uygun davranışsal çerçeveler sağlamak, isteklerini uygun zamanlarda ifade edebilmeleri için onlara alan tanımak baş etmeyi kolaylaştıracaktır. Bazı zamanlarda yaşları ya da içinde bulundukları çevre gereği kendilerini meşgul edemeyerek ısrarlı taleplere giren çocuklar için keyifli etkinlik planlaması yardımcı olacaktır.

  • Ödül Mü, Ceza Mı?

    Ödül Mü, Ceza Mı?

    1970’lerde yapılan bir deneyde üniversite öğrencileri iki gruba ayrılıyor ve iki gruba da legolar veriliyor. İlk gruba legolarla oluşturdukları her anlamlı şekil için ödül olarak para verilirken ikinci gruba hiçbir şey verilmiyor. Öğrenciler legolarla uğraşırken süre tutuluyor. Beklenildiği gibi ödül alan grubun daha fazla vakit harcadığı saptanıyor.

    Deneyin ikinci kısmında öğrenciler başka bir odaya alınıyor ve onlara tekrar legolar veriliyor. Birinci kısımdan farklı olarak odaya ayrıca farklı nesneler ve dergiler de koyuluyor. İsterlerse legolarla oynayabilecekleri, sıkılırlarsa da dergileri okuyabilecekleri söyleniyor. Ancak bu kez her iki gruba da ödül vaadi yok. Bu sefer sonuçlar beklenenin tam tersi çıkıyor: ilk kısımda ödül alan grup legolarla daha az oynarken, hiç ödül almayan grup çok daha uzun oynuyor.

    Bir başka deney de çocuklarla yapılıyor. Anaokulu çocukları üç gruba ayrılıyor ve onlara renkli boya kalemleri verilip bir resmi çizmeleri isteniyor. Birinci gruba boyama yaptıklarında ödül verileceği söyleniyor. İkinci gruba hiçbir şey söylenmiyor ancak boyama bittiğinde sürpriz olarak ödül veriliyor. Üçüncü gruba ise hiçbir şey verilmiyor. Beklenildiği gibi ödül alan çocuklar resimle daha çok uğraşıyor.

    İki hafta sonra bu çocuklara serbest zaman veriliyor ve önlerine boya kalemleri ve farklı oyuncaklar konuluyor. Ancak bu kez hiçbir gruba ödül yok. Sonuç olarak ilk kısımda ödül alan her iki grup da boyamaya pek ilgi göstermezken ödül almayan üçüncü grup aynı heyecanla boyama yapıyor.

        O zaman bilim dünyasını sarsan bu araştırmalar gösteriyor ki çocuk ödül aldığı zaman o işe daha çok ilgi gösteriyor ve daha çok vakit harcıyor. Üstelik ödül almak çocuktaki motivasyon ve heyecanı üst seviyeye çıkarıyor. Ancak ödül ortadan kalkınca çocuk ilgisini kaybedip o işi bırakıyor. Çünkü işle ilgilenmek için sahip olduğu iç motivasyonun yerine bir dış motivasyon (ödül) geçiyor. Bu nedenle iç motivasyonu neredeyse yok oluyor. Ödül ortadan kalktığında dış motivasyonu da olmayacağı için, çocuğun o işi yapmak için herhangi bir motivasyonu kalmıyor. İlginç olan şu ki, ödül davranıştan önce de vaat edilse, davranıştan sonra sürpriz olarak da verilse sonuç değişmiyor.

        Peki bu durumu yaşamımızda nasıl kullanabiliriz? Bir anne işten eve geldiğinde çocuğunun evin içinde koşturup halıları oynatıp katlamasından rahatsızlık duyuyor. Ancak çocuğuna kızmak ya da ceza vermek istemiyor. Bu yüzden bir teklifle bulunuyor: çocuğunun akşamları oynarken halıları oynatıp katlamasını takdir ettiğini, bu yüzden ona ona 1 lira vereceğini söylüyor. Çocuk zaten oynamak ve dağıtmaktan keyif alıyorken bir de üzerine para alacak olması onu motive ediyor. Çocuk birkaç gün oynayıp para almaya devam ediyor. Sonra anne çocuğuna artık 50 kuruş verebileceğini söylüyor. Çocuk çok istemese de bunu kabul ediyor. Birkaç gün daha geçtikten sonra anne artık para veremeyeceğini söylüyor ve çocuk koşturup halıların yerini oynatmaktan vazgeçiyor.

        Son olarak, bazen ebeveynler çocuklarına sınıfı geçmeleri halinde telefon alacakları vaadinde bulunurlar. Ancak burada da ders çalışma konusunda içsel motivasyon yok edilip yerine telefon konulur. Bu durumda çocuk, sonraki yıllarda sınıfı geçmek için sürekli bir ödül bekler. Eğer sınıfı geçmesinden bağımsız olarak telefon alırsanız bu hediye olur. Ancak burada yapılacak en doğru şey, çocuğun kendi harçlığını biriktirerek telefonunu almasıdır. Aldığı harçlık buna imkân vermediğinde, telefona ayıracağınız bütçeyi çocuğunuzun harçlığına küçük miktarlar halinde ekleyebilirsiniz. Böylece çocuk emek vermeyi öğrenir.

  • Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Ebeveynler, sağlıklı bir gelişim için çocuklarının her akşam aynı ve geç olmayan bir saatte uyumasını ister. Ancak çocuklar bazen bir türlü uyumaz. Peki bir çocuk neden uyumak istemez?

    • Bunun ilk sebebi çocuğun enerjisi ile ilgilidir. Hepimiz biliriz ki çocuklar çok enerjiktir. Eğer bu enerjilerini gün içerisinde yeteri kadar harcamazlarsa uyumak istemezler.

    • Ebeveynleri ile yeteri kadar ilişki kuramamış çocuk uyumak istemeyebilir. Bu durum geçirilen zamandan çok yoğunlukla ilgilidir. Tüm gün anne babasıyla vakit geçirmiş bir çocuk yeterli yakınlık ve ilişkiyi kuramamış olabilir. Bu nedenle ilişki kurmak istediği için uyumak istemez.

    • Bir çocuk kaygılıysa, odasında tek olduğu için ya da tek olmasa da ebeveynlerinin yanında olmamasından dolayı güvende hissetmediği için uyumak istemez.

    • Uyuyunca, ebeveynlerinin onsuz eğleneceklerini ya da diğer kardeşleriyle güzel vakit geçireceğini düşünen çocuklar uyumaz.

    • Kaygılandığı şeyler varsa, uykuya kadar geçen sürede kendi iç dünyasıyla baş başa kalacağı için uyumak istemez.

    Bu noktada ebeveynler, eğer çocukları vaktinde uyursa onları parka götüreceklerini söyleyerek pazarlık yapmaya çalışırlar. İyi niyetli bir yaklaşım da olsa oldukça yanlıştır. Çünkü böyle davranarak ebeveynler, benimle zaman geçirmek istiyorsan önce bunu hak etmelisin mesajı verirler. Ek olarak bir ödül vaadi de olduğu için, sorunu anlamak yerine çocuk korkularıyla yalnız bırakılmış olur.

    Bu nedenlerle ödül vaadiyle iş yaptırmak yerine empati kurarak çocuğun asıl ihtiyacını anlamak gerekir. Hem sorun çözülür hem de çocukla ilişki daha sağlıklı gelişir.

    Çocuklar neden küfreder?

        Bazen çocuklarını küfrettiğine şahit oluruz. Bu durum yalnızca birkaç kez olabileceği gibi birçok kez de yaşanabilir. Çocukların küfretmesinden çok küfür öğrenmiş olmasına şaşırırız. Ancak günümüzde televizyon, tablet gibi araçların zararlı içeriklerinden çocuklarımızı sakınmamız oldukça zordur. Ayrıca bunlardan koruyabilsek bile akranları ya da çevredeki yetişkinlerden öğrenebilirler.

        Birkaç kez küfreden çocuğa bunun doğru olmadığını anlatan geri bildirimler verir. Hatta bunun yetmediğini düşünürsek ödül de veririz. Ancak ödüller sonlandıktan sonra tekrar küfür ettiği görülür. Bazen hiç ödüle başvurmadığımız halde dahi çocuk küfretmeye devam edip bunu sürekli hâle getirebilir. Peki neden? Bunun en temel nedeni çocuğun duygularını ifade edememesidir. Üzüldüğünü, korktuğunu sözlere dökemeyen çocuk bu duygularını bastırır ancak yine de bir şekilde ifade etmek ister; bunun için de küfrü kullanır. Duygularını ifade edememesinin sebebi yeterli kelime dağarcığına sahip olmaması değildir. Duygularını ifade ettiğinde yargılanacağını, kötü bir tepki alacağını düşünür. Bu nedenle ödül vererek davranışı bastırmak yerine çocuğa duygusunu ifade etmesini öğretmek gerekir. Ödül ancak geçici bir çözüm olabilir.

  • Okula Uyum Süreci

    Okula Uyum Süreci

    Okulların açıldığı Eylül ayı ile birlikte, gerek siz anne babalar, gerekse çocuklarınız için heyecanlı bir dönem başladı. Okul öncesi dönem (0-6 yaş) çocuğun sosyal, fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimi açısından önemli bir dönemdir. Çocuk ailesinden sonra okul ile birlikte sosyalleşmeye başlar ve akran ilişkilerini geliştirir.

    Çocuğunuz bu dönemde okula uyumsuzluk gösterebilir. Bu süreçte çocuk, ilk güven duyduğu kişi olan annesinden veya ona bakım veren diğerlerinden ayrılmak konusunda zorluk yaşayabilir, okula ve öğretmenine alışmak için zamana ihtiyaç duyabilir.Bu doğal bir süreçtir fakat önemli olan bu durumun süresi ve siz anne babaların davranışlarıdır.

    Okula uyum süreci bireysel farklılıklar göstermektedir. Kimi öğrenciler baştan itibaren okula tepkiliyken, bir kısmı ilk başlarda uyum gösterip daha sonradan tepki göstermeye başlarlar. Bu tepkiler şunlar olabilir;

    • Evden ayrılırken ağlama, kendini yerlere atma

    • Fizyolojik bir rahatsızlık yokken baş ağrısı, mide bulantısı vb. şikâyetlerde bulunma

    • Anne ve babaya “siz beni sevmiyorsunuz” gibi duygusal baskı yapma

    • Aşırı sinirlilik durumu, ortalığı dağıtma, öfke nöbetleri

    • Aşırı sessizlik, içe kapanma, uyku, yemek ve tuvalet sorunu.

    Çocuğun Okula Gitmek İstememesinin Nedenleri:

    • Ayrılık kaygısı yaşaması

    • Belirsizlik ve bilinmezliğin verdiği kaygı

    • Evde okulla/öğretmenle ilgili yapılan olumsuz konuşmalar

    • Çocuğun mizaç özellikleri ( utangaç, kaygılı, hassas olması vb.)

    • Aile bireylerinin birbirlerine çok bağlı ya da bağımlı olması

    • Ev içinde hiç kural koyulmaması,  her istediğinin yapılması ve böylece evin okuldan daha cazip gelmesi

    • Çocuğun değişim ve yeniliklerle baş etmekte zorlanması

    • Ebeveynleri tarafından terk edilme korkusu

    • Anne-baba tutumları (Aşırı koruyucu ya da aşırı hoşgörülü ebeveyn tutumları)

    • Çocuğun performans kaygısı yaşaması

    • Anne veya babanın hasta olması

    • Yeni kardeş doğumu veya annenin hamile olması

    • Evde kalan kardeşi kıskanma

    ANNE VE BABALAR NE YAPMALILAR?

    • Anne babanın kaygılı olmadan sakin, sabırlı, hoşgörülü yaklaşımda olması ve oryantasyon sürecinde okul ile işbirliği içerisinde olması uyum sürecini olumlu etkileyecektir. Çocuğunuzun okula başlayacağı fikrine önce kendiniz alışmalısınız. Okulun ilk günlerinin zor olabileceğini kabullenin. 

    • Okula başlamadan önce okulla ilgili yapılacak hazırlıklar çocuğun duygusal ve zihinsel olarak okula hazırlanmasına destek sağlayacaktır.  Evde okulla ilgili olumlu konuşmalar yapılmalı, okulda neler yapacağı dürüst bir şekilde anlatılmalıdır. Evde ayrıca okula başlama ile ilgili resimli bir hikaye kitabı okunabilir veya okula başlayacağı ilk gün hakkında sohbet edebilirsiniz. 

     

    • Okula alışma döneminde çocuğun düzeni ile ilgili değişiklik yapmak uyum sürecini olumsuz etkileyebilir. Bu dönemde çocuğun hayatında herhangi bir farklılık (bakıcı değişikliği, taşınma, tuvalet eğitimi vb. ) yaratmamaya dikkat etmek gerekir. Unutulmamalıdır ki; çocuk için okula başlamak zaten başlı başına büyük bir değişikliktir. 

    • Eve döndüğünde gününün nasıl geçtiğini sorulmalı ancak ısrarcı olunmamalı ve paylaşmak istediği zaman anlatmasına izin verilmeli. Okulla ilgili kaygı uyandıracak sorular sormaktan kaçınılmalı. “Ağlamadın değil mi?” , “Bir problem oldu mu?”gibi sorular tetikleyici olabilmektedir.

     

    • Anne-babanın okul veya öğretmenle ilgili kaygıları varsa çocuğun yanında bunlardan bahsedilmemeli. Ebeveynlerinin güven duymadığı bir durumda o da güven duymayacaktır. Böyle bir durumda aile, okul ile daha sık iletişim kurmalıdır. 

    • Sabah veya gece uyumadan önce okula gitmemek için anne- babayı ikna etmeye çalıştığında herkesin sorumlulukları olduğu (anne baba da kendi yaşamlarından örnek vererek) anlatılmalıdır.

     

    • Mümkünse çok sevdiği bir oyuncağını yanında götürün. Evden kendisine ait bir parçayı yanında getirmesi kaygısını biraz azaltmasına yardımcı olabilir.

    • “Bebek misin sen, büyüdün artık” gibi yöntemlerden uzak durun. Çocuğunuzun duyguları konusunda anlayışlı olun.

    • Okulda kalmak isteyebilir, aralarda onu görmek isteyebilirsiniz. Fakat bu durum çocuğa ”istediği an onu okuldan alabileceğiniz” hissini kazandırıp, uyum sürecini uzatacaktır.

     

    • Çocuğun düzenli olarak okula getirilmemesi veya çeşitli sebeplerle okuldan uzak kalması gibi nedenler okula alışma sürecini zorlaştırıcı etkiye sahiptir. Ailenin tüm bireyleri çocuğun okula düzenli gitmesi konusunda kararlı olmalıdır. Çocuğun tepkilerine dayanamayarak “bugünlük okula gitmesin” gibi sözlerden sakının. Kararlı ve sabırlı olun. Unutmayın bir kere geri adım atarsanız çocuğunuz bunu hep isteyecektir.

    • Çocuğunuz sizin onu okula bırakıp gittiğinizi düşünür. Bu durumda nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı ona anlatın. Çocuğunuzu rahatlatın.

     

    • Çocuk, kimden en kolay ayrılıyorsa yuvaya onun bırakmasını sağlayın.

    • Çocuğunuz istemiyorken onu okula bırakmak sizin için zor olabilir. Fakat vedalaşma süreniz ne kadar uzun olursa çocuğunuz o kadar zorlanacaktır. 

     

    • Ayrılırken mutlaka “hoşça kal” deyin.

  • Ergenlik Dönemi

    Ergenlik Dönemi

    Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir. Bireysel farklılıklar görülse de genellikle 12-21 yaşları arasında sürer. Bu dönemde gençlerin bedenlerinde, düşünce sistemlerinde, ilişkilerinde, kişilik örgütlenmelerinde ve duygularında çok hızlı değişimler yaşanır.

    Dikkatleri bedenlerine odaklıdır. Dış görünüşlerine çok önem verirler. Boyları uzar. Kiloları artar. Cinsel organları olgunlaşır. Üreme yeteneği kazanırlar. Ses tonları değişir. Yüzlerinde sivilceler çıkar. Terleme artar. Cinsel bölgelerinde ve koltuk altlarında tüylenme olur. Cinsel dürtüleri artar. Kızların adet kanamaları başlar, göğüsleri büyür ve kalçaları genişler. Erkeklerin ise gece boşalmaları başlar, kasları artar, sakalları ve bıyıkları çıkar. Büyüme enerji gerektirdiği için iştahları artar. Elleri ve ayakları daha çabuk geliştiği için de sakarlıklar yaşanabilir. Bedenlerinde yaşanan bu hızlı değişimler kontrol kaybı hissine neden olabilir. Bilişsel açıdan soyut düşünme becerisi kazanırlar. Kendilerini, başkalarını ve hayatı sorgulamaya başlarlar. Din, siyaset, felsefe vb. alanlara ilgileri artabilir. Romantik düşünceleri yoğundur. Sık sık hayallere dalarlar. Benmerkezci oldukları için ilgi odağı olduklarını düşünürler. Kimlik kazanımı bu dönemde gerçekleşir. Geleceklerini bu dönemde şekillendirmeye çalışırlar. ‘Ben kimim’, ‘Neleri önemsiyorum’, ‘Hayatımı nasıl şekillendireceğim’ soruları zihinlerini kurcalar. Çocuklukta kazandıkları değerleri ve kimlikleri sorgularlar. Farklı kimlikler denerler. Kariyer belirleme sürecine girerler. Meslek seçimi yaparlar.

    Duygusal açıdan bir yandan büyümenin heyecanı bir yandan da çocukluğa veda etmenin hüznünü yaşarlar. Hem bağımsız ve özgür olma isteği hem de can sıkıntısı ve boşluk hisleri yoğundur. Duygularında ani iniş çıkışlar görülebilir. Aileden uzaklaşıp arkadaşlara yönelirler. Aileye karşı çıkma ve isyan artar. Anne ve babaların koyduğu kurallar ve sınırlar esnetilmeye çalışılır. Öte yandan arkadaş grubu tarafından kabul görmek ve onay almak çok önemli hale gelir. Sanatçılara, popüler kişilere hayranlık artar. Romantik ilişkilere başlarlar. Riskli davranışlara yönelirler.

    Ergenlik Döneminde Çocuğu Olan Anne ve Babalar:

    -Ergenlik döneminin geçici bir süreç olduğunu unutmayın. Çocuğunuzla yaşadığınız çatışmalar, çocuğunuz ergenlik sürecini sağlıklı yapılandırıp otonomi sahibi bir birey olduğu zaman ortadan kalkacaktır.

    -Çocuğunuzun sizden uzaklaşması ve sizi sorgulaması, sizlerde çocuğunuzu kaybediyormuş hissi yaratabilir. Ancak çocuğunuzun kendi doğrularını belirleyen ve ortaya koyabilen bir birey olabilmesi için sizlerden güvenli bir şekilde ayrılması ve bireyselleşmesi gerekir. 

    -Çocuğunuzla yaşadığınız çatışmaları etkili iletişim yöntemlerini kullanarak çözmeye çalışın. Çocuğunuzun kişiliğini değil davranışlarını değerlendirin. Çocuğunuzu dinleyin. Duygularını yansıtın ve kabul edin. Empati kurun. Yaşadığı süreci anlamaya çalışın. İsteklerini göz önüne alarak mantıklı, net ve amaca yönelik sınırlar ve kurallar belirleyin. Sınırları koruma konusunda net davranın.

    -Çocuğunuz büyüdüğü, istekleri ve ihtiyaçları farklılaştığı için aile içi sınırlarınızı ve kurallarınızı yeniden gözden geçirmeniz gerekir. 

    -İdeal aile kuralları yoktur. Her aile kendi değerleri ve yaşadıkları süreç doğrultusunda kurallarını belirler. Çocuğunuzu da dikkate alarak aile yapınıza uygun bir sistem geliştirmeye çalışın. 

    -Çocuğunuzun büyümesine, kendi özel alanını yaratmasına müsaade edin. Çocuğunuzun özel alanına izni olmadan girmeyin. Mahremiyetine saygı gösterin.

    -Yaşadığı her deneyimi sizinle paylaşmak istemeyebilir. Anlayışlı olun. Zorlamak yerine siz kendi yaşadıklarınızı paylaşarak iletişim kanallarınızı açık tutun.

    -Arkadaşlarıyla ilişkilerini direkt eleştirmek yerine anlamaya, arkadaşlarını tanımaya çalışın.

    -Arkadaşlarının yanında çocuğunuza duyarlı davranın. Küçük düşürücü sözlerden ve davranışlardan kaçının.

    -Olası riskleri önceden konuşup problem çözme becerilerini geliştirmesine destek olun.

    -Yanlış davranışlarıyla ilgili uyarıda bulunun ve çözüm üretmeye çalışın. Ne yaşarsa yaşasın her zaman yanında olduğunuzu, onu koşulsuz sevdiğinizi ve çözümsüz hiçbir problem olmadığını vurgulayın. 

    -Ağır cezalar vermek yerine yanlışını telafi etmesi yönünde çalışmalara yönlendirin.

    -Güçlü yanlarını ve başarılarını takdir edin. 

    -Hoşgörülü ve sabırlı davranmaya çalışın.

    -Çocuğunuzu küçük bir çocuk gibi görmeyin. Fikirlerini önemseyin ve ciddiye alın. 

    -Kendi görüşlerinizi zorla kabul ettirmeye çalışmayın. Öğüt vermeyin. Bu sadece çocuğunuzun direncini arttırır. Gerekçelerinizi açıklayın. Çocuğunuzu dinleyin. Farklı görüşlerine saygı duyun. İkna etmeye çalışın.

    -Kendi ergenlik döneminizi hatırlayın. Ancak çocuğunuza anne babalarınızın size davrandığı gibi davranmayın. Farklı bir dönemde, farklı koşullar altında bulunduğunuzu; anne babalarınızın yöntemlerinin işlevsel olmayabileceğini unutmayın. 

    -Çocuğunuza meslek seçiminde gerçekçi yönlendirmeler yapın. Kişiliğine, yeteneklerine ve ilgi alanlarına uygun bir kariyer planlamasını destekleyin.

    -Çocuğunuzun farklı bir birey olduğunu, kendi hedefleri ve hayalleri olduğunu unutmayın.

    -Çocuğunuzun ergenlik dönemini sağlıklı yapılandırabilmesi amacıyla bir uzmandan destek alın.

  • Etkili Ders Çalışma Yöntemleri

    Etkili Ders Çalışma Yöntemleri

    -Ders çalışma ortamınızı düzenleyin. Düzenli ve sessiz bir ortamda daha verimli çalışırsınız.

    -Dikkatinizi dağıtabilecek faktörleri kontrol altına alın. Özellikle telefon, tablet, bilgisayar vb. aletleri ders çalışırken yanınızda bulundurmamaya çalışın. Dikkatinizin sadece öğrenmeniz gereken bilgide olması öğrenme sürecini kolaylaştıracaktır.

    -Kendinizi en zinde hissettiğiniz saatlerde ders çalışmaya gayret edin.

    -Uykuyu çağrıştırdığı için yatakta ders çalışmayın.

    -Ders çalışmayı ertelemeyin. Erteledikçe çalışmanız gereken konular, altından kolaylıkla kalkamayacağınız kadar birikecek ve sıkıntı yaratacaktır.

    -Sınava çalışmayı bir gece öncesine bırakmayın. Bir bilginin öğrenilebilmesi için bol bol tekrar edilmesi gerekmektedir.

    -Etkili bir zaman planlaması yaparak zamanınızı iyi değerlendirmeye çalışın. Kendinize günlük, haftalık, aylık çalışma programları hazırlayabilirsiniz. 

    -Çalışmanız gereken konuları küçük bölümlere ayırın. Her bölümü çalıştıktan sonra kendinizi ödüllendirin.

    -Çalışacağınız konuyla ilgili tüm kaynakları edinin. Derste iyi not tutun. Konu anlatımlı ve soru çözümlü çalışma kitapları edinin. Geçmiş sınavlarda çıkmış soruları bulun.

    -Nasıl daha verimli öğrenebildiğinizi keşfetmeye çalışın. Tek başınıza mı yoksa grupla mı çalışmak öğrenme sürecinizi kolaylaştırır? Öğrenmeniz gereken konuyla ilgili görsel şemalar mı hazırlarsınız, yoksa konu anlatımlı videolar mı dinlemeyi tercih edersiniz? Öğrenme stilinizle ilgili öğretmenlerinizden veya uzmanlardan görüş alabilirsiniz.

    -Konuyu yüzeysel değil derinlemesine öğrenmeye çalışın. Ezberlemek yerine konuyu anlamaya çalışın.

    -Çalışacağınız konunun önemli noktalarını belirleyin. Önemli noktaları bol bol tekrar edin.

    -Konunun kısa özetini çıkarabilirsiniz.

    -Konuyla ilgili görsel şemalar, tablolar vb. oluşturabilirsiniz.

    -Konunun diğer konularla ilişkisini değerlendirin. Bu ilişkileri görsel şema veya tablolarınıza işleyebilirsiniz.

    -Konuyla ilgili çalışma soruları hazırlayın. Soruların cevaplarını araştırarak konuyu özümseyebilirsiniz. 

    -Konuyla ilgili hatırlatıcı kelimeler, deyişler, imgeler bulmaya çalışın.

    -Hatırlamanız gereken konunun önemli noktalarını küçük renkli kağıtlara yazıp sık sık görebileceğiniz yerlere asın. 

    -Dikkatiniz dağılmaya başladığında çalıştığınız konuyu sesli okumanız ilginizi konuya yöneltecektir. 

    -Ders çalışırken mola vermeyi unutmayın. Örneğin, 50 dakika ders çalışıp 10 dakika mola verebilirsiniz. Molalarınızda dinlendirici ve keyif verici aktiviteler yapın. 

    -Kendinize ölçülebilir, somut hedefler belirleyin. Hedeflerinize ne kadar yaklaştığınızı sık sık kontrol edin.

    (Örneğin; doğal sayılar konusuyla ilgili 20 soruluk testlerden ortalama 5 yanlış yapıyorsanız, hedefiniz bir ay içinde bu yanlış sayısını 2’ye düşürmek olabilir. Hedefinize ulaşıp ulaşmadığınızı test sonuçlarınıza bakarak somut olarak değerlendirebilirsiniz.) -Hedeflerinize ulaştığınızda da kendinizi ödüllendirin.