Etiket: Tek

  • Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel işlev bozuklukları kadınlarda; cinsel ilgi/istek azlığı, cinsel organda- pelviste ağrı/içe girme bozukluğu (vajinusmus) sorunlarından; Erkeklerde ise; düşük cinsel istek bozukluğu, sertleşme bozukluğu, erken boşalma, geç boşalma ile ağrılı cinsel birleşme sorunlarından oluşmaktadır. Cinsel işlev bozuklukları genellikle erken yetişkinlikte görülmeye başlayan ve çok sık rastlanan sorunlardır. Cinsel deneyimlerin artmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkabilir. Yapılan çalışmalar, kadın ve erkekte eşit oranda, en az her üç kişiden birinin yaşamlarının herhangi bir döneminde en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığını belirtmiştir. Bunun sebebi psikolojik, biyolojik veya her ikisini de kapsayan faktörler olabilir. Doğuştan getirilen özellikler kadar yetişme koşulları, eğitim, yetiştiği kültürde cinselliğe bakış açısı, ailenin tutumu ve yaşanılan psikolojik travmalar, taciz, tecavüz gibi olaylarda cinsel işlev bozukluğuna sebep olabilir. Toplumun büyük kesimini ilgilendiren bu sorun toplum tarafından ne kadar paylaşıldığı ve tedavi edilmesi için bir hekime veya psikologa başvurduğu ve ne ölçüde sorun olarak gördükleri önemlidir.

     Cinsel işlev bozukluklarında hazırlayıcı, başlatıcı ve sürdürücü bir sürü etken bulunmaktadır. Bunlar; cinsel eğitimin yetersizliği, tutucu ortamda büyüme, yetersiz cinsel deneyim, kişilik özellikleri, travmatik cinsel deneyim, sağlıksız aile ilişkileri, bedensel hastalıklar, depresyon ve diğer psikiyatrik bozukluklar, alkol ve madde bağımlılığı, yaşlanma, sadakatsizlik, eş kaybı, partnerdeki işlev bozukluğu, ilişkide yaşanan sorunlar, partnerler arasındaki çekicilik kaybı olarak sıralanabilir.

    ERKEKLERDE DÜŞÜK İSTEK BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkekte cinsel aktivite ile ilgili düşünce ve isteğin olmadığı durumdur. Yaşam boyu veya edinsel olabilir. Yaşam boyu olduğunda kişide cinsel yönelimle ilgili utanç, geçmişte yaşanan cinsel travmalar veya partneriyle cinsellik yaşadıktan sonra mastürbasyon yapmayı tercih etmesi gibi cinsellikle ilgili bir sırla bağlantılı olabilir. Bu bireylerin cinsel istek azlığı yeni bir partner ile geçici bir süre (sadece birkaç ay) gölgelenebilir. Edinsel ise daha yaygın olanıdır. Genelde bu durum erken veya geç sertleşme ve boşalma problemleriyle ortaya çıkar. Bu sorun eşle yakın bir ilişkisinin olmaması, kaygı ve duygudurum bozuklukları, diyabet, hipertansiyon, madde kullanımı gibi pek çok nedenden kaynaklanabilir. 1994 yılında 1.400’den fazla erkekle yapılan araştırmada, erkeklerin %16’sı birkaç ay boyunca cinselliğe ilgi duymadıkları dönemler yaşadıklarını belirmişlerdir. (Kadınların ise %33’ü bunu belirtmiştir.) Bunu söyleyen erkekler ise genellikle daha yaşlı, hiç evlenmemiş, yüksek bir eğitim seviyesine sahip olmayan, ekonomik olarak da güçsüz erkekler olduğu görüşmüştür.

    SERTLEŞME BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkeğin cinsel ilişkiyi devam ettirecek düzeyde sertleşme yaşayamaması veya ilişkiyi devam ettirmekte zorluk yaşamasıdır. Diğer adı iktidarsızlık olan sertleşme bozukluğu kısmi veya tamamen olabilir. Ancak her iki durumda da ilişki yaşayacak kadar yeterli düzeyde sertleşme olmaz. Genç erkeklerin %2’sini etkiler ve cinsel bozuklukların arasında en yaygın olanıdır. Her yaşta görülebilir ancak ilerleyen yaşlarda daha sık rastlanır. Buna bedensel sebepler, kalp damar hastalığı, şeker hastalığı gibi etkiler neden olabilir. Duygusal anlamda yaşanan öfke, kızgınlık, suçluluk ve cinsel partnere olan güvensizlikte diğer etkenler arasındadır. Diğer bozukluklarda olduğu gibi sertleşme bozukluğunun sebebi organik (bedensel) ve psikojenik olabilir. Hangi sebeplerin neden olduğunu bilmek için cinsel öykü alınmalıdır. Nedeni organik olsa dahi kişinin yaşadığı kaygı ve anksiyete sorunu psikojenik hale getirebilmektedir.

    ERKEN BOŞALMA

    Kişinin, neredeyse her zaman için vajinaya girdiği anda olmak üzere istediğinden daha önce boşalmasıdır. Farklı çalışmalar kaç dakikanın gerçekten erken olduğu ile ilgili farklı standartlar kullanır. Süre ne olursa olsun, her iki partnerde hayal kırıklığına uğradığında bu ilişkide strese neden olur ve daha fazla probleme neden olarak kontrol kaybına yol açar. İlişkide eşlerin birbirleriyle uyumu çok önemlidir. İstatistiksel verilere göre kadın ve erkeklerin boşalma süreleri vardır. Eğer kadın bu sürenin üstünde (geç) erkekte bu sürenin altında (erken) boşalıyorsa çift cinsel anlamda uyumsuzdur. Sonuç olarak aradaki bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak gerekmektedir. Erken boşalma cinsel yetersizlik değil, çözülmesi gerek bir uyum sorunudur ve tedavisi kolayca yapılabilmektedir. Erken boşalma yaygın görülen bir bozukluktur. Cinsel işlev bozukluğu tedavisi gören erkeklerin yarısı erken boşalma bozukluğu tedavisi için gelir. İstatistiklere göre eğitim seviyesi yüksek erkeklerde daha sık rastlanır. Nedeni sosyal çevrelerinin partnerini tatmin etme konusunda oldukça hassas olmasıdır. Kaygı etkileyici faktördür. Bunun yanı sıra fiziksel hastalıklar da bu bozukluğa yol açabilir.

    GEÇ BOŞALMA

    Erkek, dikkat çekecek ölçüde geç boşalma yaşar veya boşalamaz. Orgazm olmakla ilgili problem yaşamaktadırlar. Bazıları orgazm olmakta zorlanırken bazıları vajina içine boşalamayabilir. Uzun süreli sürtünmeyle partnerde ağrı şikayetine yol açabilir. Böyle bir problemin çözümü ön sevişmede erotizmi arttırmak olabilir. Böylece performansla ilgili duyulan kaygı azaltılmaya çalışılır. Geç boşalma çok yaygın olmayan bir bozukluktur. Erkeklerde genellikle hiperglisemi, prostatektomi, abdominal aort ameliyatı, Parkinson hastalığı ve omurilik tümörleri gibi tıbbi bir neden bulunmaktadır. Bazı erkekler ise, orgazmın ötesinde, spermlerin idrar kesesine doğru gitmesine neden olan fiziksel bir anormallik yaşar (geriye boşalma). Alkolde dahil olmak üzere Alfametildopa (kan basıncını düşüren ilaç) ve tiyoridazin (sakinleştirici) gibi ilaçlarda geç boşalma sebebi olabilir. Yaşam boyu süren geç boşalma hastalarının kişilik özellikleri katı ve tutucu olarak adlandırılabilir. Bazıları cinselliğin günah olduğuyla ilgili dini kökenli inançları olabilir. Partnerinin cinsel anlamda çekici bulmamak veya kişiler arası bozukluklar olarak birçok faktörden kaynaklanabilir.

    KADINDA CİNSEL UYARILMA/İLGİ BOZUKLUĞU

    Kadının cinsel ilgisinin düşük ve uyarılmasının olmamasıdır. Cinsel aktiviteye, erotik düşünceye, partneriyle ilişki esnasında partnerinin girişimlerine karşı verdiği tepkiye ve ilişki sırasında zevk almaya karşı çok az ilgi ile gösteririler. Bu kadınlar genelde cinsel ilişki başlatamaz ve erotik bir filmle ya da benzer olan şeylerle uyarılmaz.   Cinsel istek uzun bir perhizden sonra baskılanabilmektedir. Nadiren cinsellik yaşamak, eşini çekici bulmamak bu problemin yaşanmasına zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra kişinin kişisel güdüleri, öz güveni, önceki cinsel hayatında yaşamış olduğu deneyimler gibi pek çok faktöre dayanmaktadır. Kişide bulunan psikiyatrik bir hastalık, ilaç kullanımı veya bazı hastalıklar en sık sebeplerindendir. Diyabet,  sigara kullanımı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar da cinsel uyarılmayı olumsuz etkileyecek faktörler arasındadır. Düşük cinsel istek, menopoza girmiş kadınlarda daha fazla görülür. Ağrılı bir cinsel geçmişi, suçluluk duygusu veya çocukluk döneminde veya kişinin önceki cinsel deneyiminde tecavüz ya da başka bir cinsel travma yaşanmış olabilir. Tedaviye gelenler arasında en yaygın görülen şikayet cinsel ilgi düşüklüğüdür. Yaş aralığı 18-59 olan kadınların yaklaşık olarak %30’u, cinsel uyarılmalarının ve isteklerinin az olduğunu ve aylarca sürdüğünü belirtmektedir. Sonuç olarak birçoğu kendilerini ve ilişkilerini etkileyecek ölçüde sıkıntı yaşadığını belirtmiştir.

    CİNSEL ORGANLARDA-PELVİSTE AĞRI/İÇE GİRME BOZUKLUĞU (VAJİNUSMUS)

    Bu tanıyı alan kadınlar, cinsel ilişki esnasında ağrı, acı, sancı veya keskin bir ağrı olarak tanımlanabilecek vajinal kasların kasılması şeklinde kramplar yaşarlar ve her ilişkiye girmeye çalıştıklarında bu sıkıntıyla karşı karşıya kalırlar. Bu sıkıntıdan kaynaklanan kaygı da pelvik tabakanın gerilmesine yol açarak ilişkinin tamamlanmasını engeller ve ciddi boyutta ağrıyla sonuçlanır. Sürekli ağrıyla karşılaşan kadında artık cinsel zevkin yerini kaygı alır. Enfeksiyonlar, yaralar, pelvikteki iltihaplı hastalıklar ve jinekolojik bir ameliyat geçiren kadınların üçte birinde ilişki esnasında ağrı görülür. Toplumumuzda kadınların %50’si  vajinusmus nedeniyle cinsel tedavi birimlerine başvurmuştur. Geleneksel aile yapılarını korunması, kızlık zarının hala kadının namusu olarak görülmesi başvuru oranın batılı ülkelere göre çok yüksek olmasının sebeplerindendir. Yine kadının otoriter bir baba figürüyle yetişmesi ve kızgınlığını dışa vuramayan, sürekli kabul ihtiyacı bulunan pasif özellikler gösteren kızlarda görülme olasılığı daha fazla olduğu saptanmıştır. Vajinusmus kentte yaşayan kadınlara göre kırsal kesimde yaşayan kadınlar daha fazla görülür. Genel olarak ülkemizde görülme sıklığının çok yüksel olduğunu söyleyebiliriz.

    KADINDA ORGAZM BOZUKLUĞU

    Kadınlarda orgazm bozukluğu cinsel uyarılma evresinden sonra orgazmın çok yavaş, çok nadir veya çok zayıf olması ile ilgili yaşanan zorluktur. Orgazm olmak pek çok kadın için bir problemdir. Kadınların yaklaşık %30’u bu orgazm bozukluğundan etkilendiğini söylemiştir. Orgazm pek çok faktörden etkilenebilen kompleks bir süreçtir. Hipotiroid, diyabet ve vajinadaki yapısal hasarlar gibi birkaç fiziksel hastalık da bu soruna yol açabilmektedir. Orgazmı, aynı zamanda antihipertansif (kan basıncını düşüren ilaçlar), merkezi sinir sistemi uyaranları, trisiklik antidepresanlar ve monoamin oksidaz inhibitörleri (antidepresan ilaç grubu) gibi ilaçlarda baskılayabilmektedir. Olası psikolojik birçok faktör bulunmaktadır. Bunlar kadının geçmişinde yaşadığı sorunlu aile ilişkileri, duygusal yakınlık kuramamak, otoriter babaya sahip olmak, hamile kalma korkusu, hastanın partnerine karşı sert tavırları ve cinsellikle ilgili genel olarak yaşanan suçluluk olarak sayılabilir. Cinselliğe dair açık bir iletişimin olması, kadının haz aldığı uyarılma biçimini açıkça ifade edebilmesi cinsel uyarılma evresinden sonra yaşanan orgazm evresi için önemlidir. Bu faktörler göz ardı edilirse kadında suçluluk duygularına yol açarak orgazm bozukluğuna sebep olur.

    CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ

    Cinsel işlev bozuklukları tedavi edilen bozukluklardır. Tedavi yöntemleri olarak ilaç tedavileri, cinsel terapi, aile danışmanlığı, bireysel psikoretapi gibi psikolojik tedaviler ve ameliyatlar kullanılabilir. Ancak tedavi sürecinde ilk değerlendirme de sorunun psikolojik mi fiziksel mi olduğu araştırılmalıdır. İlgililer tarafından tanı yöntemleri belirlenerek tedaviye başlanır.

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik ve kişilik bozuklukları sınıflandırmadan çok boyutsal olarak olarak düşünülmelidir. Yani bahsedilen özellikler normal insanlarda da görülebilir fakat KB tanısı almış kişilerde daha yoğun yaşanmaktadır. Süregiden davranış örüntüleri ve içsel yaşantılarda(düşünceler, duygular, duyular) yaşadığı kültürle arasında açıkca farklar vardır. Duygulanımda; türüne, yoğunluğuna, değişkenliğine ve uygunluğuna, bilişte; hastanın kendisini ve çevresini nasıl görüp yorumladığına, dürtü denetimine ve kişiler arası ilişkiler ile ilgili problemlere bakılır.

    Paranoid Kişilik Bozukluğu

    Paranoid kişilik bozukluğu tanısı almış bireyler diğer insanlara güvensizlikleri ve bir o kadar şüpheci olmalarıyla bilinir. Duydukları şüphelerin temeli yoktur ve sömürülmekten çok korktukları için güvenebilecekleri kişilere dahi güven duyamazlar ve sürekli gücenme eğilimindedirler.

    Bu kişiler kavgacı ve katı olma eğilimi gösterirler. Başka insanlara karşı soğuk ve yakınlıktan kaçınarak kendilerini korumaya alırlar. Bu bozukluk mesleki hayatta da bir takım zorluklar yaratır. Bir görüşme esnasında kişi gergindir ve rahatlamakta genelde zorluk yaşar. Hiyerarşi ve güce karşı tetikte oldukları için üstleriyle ve iş arkadaşlarıyla baş etmekte zorluk yaşamaları olağandır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tanısı almış kişiler yaptıkları aktivitelerde yalnızlığı tercih ederler. Kısıtlı duygusal çeşitlilikleri vardır. Sosyal olmamakla beraber soğuk ve izole gözükürler. Bu kişiler aile ilişkileri dahil yakın ilişkilerden zevk almaz ve istemezler. Duygusal olarak kopuk olan bu kişiler kendisine yöneltilen eleştirilere ve takdirlere karşı da ilgisizdir.

    Bu kişiler vaktinin çoğunu hayal kurarak geçirebilirler. Hayvanlara karşı bağlılık geliştirirler. Başkalarının çalışırken zorlanacağı yalnız çalışılan işlerde başarılı olabilirler.

    Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, aileden yeterli ilgi ve sevgiyi alamayan, aile içinde sevgisiz, soğuk ve mesafeli davranışlara maruz kalan çocuklarda ve yalnız bir çocukluk geçiren kişilerde görülür.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tedavisinde psikoterapinin önemi fazladır. Terapist ve tanı alan kişinin arasındaki terapotük ilişkinin güçlü olması kişinin korkularını ve isteklerini açmasını kolaylaştırır. Daha hızlı sonuca götürebilir. Kişinin tanıyı aldıktan sonra günlük hayatına etkisinin şiddetine  göre psikoterapiye ek olarak ilaç tedavisi de uygulanmaktadır.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal kişilik bozukluğu tanısı alana kişiler de

    -Mülke zarar verme,

    -Ciddi kural ihlali,

    -Başkalarının haklarını ihlal etme,

    İinsanlara ve hayvanlara karşı saldırganlık davranışları görülmektedir. Bu kişiler genelde aktivitelerini planlayamaz ve dürtülerini yönlendiremez.

    Bu bozukluk genel olarak çocukluk ve ergenlik döneminde başlar ve yetişkinlikte de devam eder.

    Bu kişiler pek çok durumda yalan söyler vs tutuklanmaya neden olacak davranışlarda bulunur. Kavga etme ve başkalarına saldırma eğilimindedirler. Yaptıkları bu davranışlar için pişman olup üzgün hissetmezler.  Düzenli bir işe girip çalışamazlar ve borçlarını ödemeyi reddederler.

    Antisosyal kişilik bozukluğu erkelerde kadınlardan daha yaygındır. Erkeklerin yüzde 3’ünün ve kadınların 1’inde olduğu belirtilmektedir.

    Bu bozukluğun nedeni olarak genetik ve çevresel faktörler kadar çocuk yaşta görülen istismar, alkolik ve yine bu antisosyal kişilik bozukluğu tanısı almış anne babayla büyümek sebep olabilir. Kesin nedeni bilinmemektedir.

    Antissyal kişilik bozukluğu tanısı 18 yaşından küçük bireylere konulamaz.  Bu bozukluğun tedavisi zordur ve ilaç – psikoretapi  kombinasyonuyla tedavi yürütülmelidir.

    Sınırda (Borderline) Kişilik Bozukluğu

    Bordeline kişilik bozukluğunun tespiti zordur. Bununla beraber farklı psikolojik hastalıkların belirtilerine de oldukça benzediği için kişilerin de bu belirtileri ayırt etmesi daha da zorlaşarak süreci yıpratıcı hale getirir.

    Borderline kişilik bozukluğu tanısı alan bireyler sürekli bir duygu ve davranış krizinde yaşarlar. Ruh hali değişiklikleri genelde bipolar bozuklukla ilişkilendirilir ancak farklı olarak bu bozuklukta iniş çıkışlar haftalarca hatta aylarca sürebilir. Pek çoğu sıkılmış ve boşlukta hisseder. Diğer kişilerle ilişkilerinde aşırı bağlanma söz konusudur. Bağladıkları kişiler tarafından önemsenmediklerini düşündüklerinde veya kötü davranıldığında yoğun bir şekilde öfkelenir ve saldırgan olabilirler. Dürtüsel bir şekilde kendilerini zarar verebilir, tıkanırcasına yemek yeme ve dikkatsizce araba kullanma gibi potansiyel olarak zarar verici başka davranışlarda bulunabilirler.  Bu bozukluğa eşlik eden depresyon, kişinin acı çekmesine ve intihar girişimlerine neden olabilir.

    Sınırda (borderline) kişilik bozukluğunun sebepleri arasında bireysel yatkınlık, çevresel faktörler, çocuklukta yaşanan istismar veya ihmal ve ergenlik ve yetişkinlik dönemindeki olgunlaşma süreci rol oynadığını yapılan araştırmalara göre söyleyebiliriz.

    Bu tanıyı almış bireylere ve ailelerine yardım etmek için birçok etkili yol vardır. İlaç tedavisi; depresyon, ansiyete ve huzursuzluk gibi belirtileri azaltmak için etkilidir. İlaç tedavisiyle birlikte alınan psikoterapi bireyde sürekli olan bir kişilik değişimini amaçlar. Kişilik bozuklukları için psikoterapi birkaç yıl sürebilir. Bilişsel- Davranışsal terapi ve Diyalektik Davranış terapisi yanlış olan düşünce kalıplarını ve davranışları değiştirmek için kullanılan  yöntemlerdir.

  • Duygudurum Bozuklukları

    Duygudurum Bozuklukları

    Neşe ,hüzün, öfke gibi çok çeşitli duygusal yaşantımız vardır. Gün içerisinde olumlu veya olumsuz birçok duygu yaşarız. Duygudurum bozukluğu olarak tanımlanan hastalık grubunda yer alan bireyler ise şartlara ve duruma uygunsuz ve abartılı duygu durumu içinde yaşarlar. Bu bireyler belli bir dönemde depresyon da yaşar fakat bazılarının yükselmiş duygu durumları da olmaktadır. Duygudurumun mutsuzluk, çaresizlik, üzüntü, umutsuzluk, keder yönünde kayması depresyon; neşe, coşkululuk, mutluluk, sevinç yönünde kayması ise mani düşündürür.

    MAJÖR DEPRESYON

    Depresyon genellikle duygudurumunun normale göre daha düşük olması şeklinde yaşanır.Depresyonun var olan semptomları kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.İştahsızlık, kilo kaybı veya çok yeme görülebilir. Yine uykuda artış veya uykusuzluk ve uykunun kalitesinde azalma görülebilir. En az iki hafta süren bu çökkün duygudurumunda ilgi azalmaları ve her zaman yaptığı aktivitelerden zevk alamama yaşanır. Yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu, değersiz veya suçlu hissetme ve ölmeyi isteme veya öz kıyım düşünceleri ile de kendini gösterir.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Depresyonda olan kişi, genellikle bitkinlik ve enerji düşüklüğü olarak ifade ettikleri yorgunluktan şikayet eder. Aynı zamanda konsantre bozukluğu ve dikkatini sürdürme konusunda yaşadığı zorluklar yüzünden çoğu zaman okuduklarını anlayamazlar. Karşılıklı konuşurken yavaş ve uzun duraksamalarla, az sözcük kullanarak konuşurlar.Normalde yaparken zevk aldıkları aktivitelere karşı ilgilerini tamamen yitirirler. Gün boyu mutsuzluk, üzüntü, ağlama isteği içerisindeyken  sorumluluklarını yerine getiremeyecek olmasından dolayı kendilerini suçlu ve değersiz hissederler. Sanki içinde bulundukları durum hiç geçmeyecekmiş gibi düşünür ve kendilerini umutsuzluk içerisinde bulurlar.

    KİMLER DAHA ÇOK DEPRESYONA GİRER?

    Depresyon; insanların %7!sini etkileyen ve kadınlarda erkeklere oranla  kat daha fazla görülen oldukça yaygın bir durumdur. Genellikle 20’li yaşların ortalarında başlar fakat çocukluktan yaşlılığa kadarda herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.

    Yaşam olayları, çevresel stres, travmalar, cinsel istismar, ihmal, aile içi şiddet, ayrılık, boşanma, işten ayrılma, sevilen birinin kaybı gibi yaşanan olaylar depresyona sebep olabilmektedir.

    DEPRESYON TEDAVİSİ NASILDIR?

    Yapılan araştırmalar sonucu depresyonun yüksek oranda tedavi edilen bir hastalık olduğunu biliyoruz. Tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra bireysel psikoterapi de en çok tercih edilen uygulamalar arasındadır. Çoğunlukla iki yöntemin birlikte uygulandığı depresyon tedavilerinde başarı oranları daha yüksektir. Hafif şiddetli depresyonda psikoterapi öncelikli olarak uygulanabilmektedir. Terapideki hedef ise depresyonda olan bireylerin yaşama dair olumsuz düşünceleri farkına varmasını sağlamak, uyumu bozan düşüncelerin yerine daha sağlıklı düşünce becerilerinin kazanılmasına yardım etmektir.

    BİPOLAR BOZUKLUK

    İki uçlu mizaç bozukluğu veya Manik – Depresif Bozukluk olarak da adlandırılır.

    BİPOLAR BOZUKLUK NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bipolar bozukluk kişinin duygudurumunun sürekli değişkenlik göstermesidir. Ruh hali sabit ve sürekli değildir. Eğer depresif dönemde ise mutsuzluk, umutsuzluk, hüzün, zevk alamama gibi depresyonun belli kalıpları görülür. Eğer kişi manik dönemde ise;  pek çok kişide görülen yüksek özgüven, az uykuyla dinlenme ve yükselmiş aktivite görülür. Riskli iş girişimleri, yargılama kapasitelerinde kayıp, korunmasız cinsel ilişkiler, fikirlerini, planlarını ve işlerini, dinleyen herkese anlatmaya  karşı aşırı istek, yüksek sesle hızlı baskın konuşma, coşkulu duygu durum, rahatsız edici veya saldırgan davranışlar gibi özellikler meydana gelmektedir.

    BİPOLAR BOZUKLUĞUN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Erkeklerde ve kadınlarda eşit derecede görülmektedir ki bu da genel yetişkin nüfusunun yaklaşık %1’ini oluşturmaktadır. Bipolar bozukluk güçlü bir şekilde kalıtsaldır. Çoğunlukla ergenlik dönemi ya da ilk yetişkinlik dönemi ortaya çıkmaktadır.

    BİPOLAR BOZUKLUK TEDAVİSİ NEDİR?

    Bipolar bozukluk tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra psikoterapi alınması da oldukça fayda sağlar. Psikoterapi sayesinde kişinin manik ve depresif atakları tetikleyen stres faktörleri üzerinde çalışarak, stresle başa çıkma yöntemleri geliştirir.

  • Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    Kaygı; insanların hayatta kalmasını sağlayan tehlikeli durumlar karşısında hissedilen doğal bir duygu durumudur. Rahatsızlık verici olmakla beraber yeterli düzeyde bir kaygı sadece normal değil aynı zamanda uyumsal ve hatta sağlığımız ve normal işlevselliğimiz açısından da önemlidir. Günlük hayatta bizde kaygı uyandıran birçok olayla karşı karşıya geliriz. Örneğin, bir sınava girmek üzereyken veya topluluk önünde konuşma yapacağımız zaman, başarısız olma korkusu yeterli derecede hazırlanmamızı sağlar. Ancak her insanın olayları algılayış ve bunları yorumlama biçimleri farklıdır.  Bu nedenle kaygı çok hafifte yaşanabilir, panik derecesine varan yoğunlukta da olabilir.Hissedilen kaygı eğer kişinin denetimi dışına çıkıyorsa ve işlevselliğini bozuyorsa kaygı bozukluklarından söz edebiliriz.

    Bireyin birden fazla kaygı bozukluğu olabilir. Birincil kaygı bozuklukları;

    -Yaygın Kaygı Bozukluğu

    -Panik Bozukluk

    -Agorafobi

    -Özgül Fobi

    -Sosyal Kaygı Bozukluğu

    -Seçici Konuşmazlık (Selektif Mutizm)

    -Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    YAYGIN KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUĞU NEDİR?

    Yaygın kaygı bozukluğu tanısı alan bireyler, genelde kendi kendilerine ve hiçbir neden yokken endişe duyarlar. Sıradan günlük yaşam olaylarına karşı aşırı korku ve kaygı içerisindedirler. Ve bu kaygıyı kontrol etmek de zaman zaman zor olur. Tedirgin edici bu sıkıntılı durum bireyde pek çok fiziksel semptoma neden olur.  Yine bu durum kişide daha fazla kaygıya neden olarak kişiler, kalp, baş, boyun, mide rahatsızlıkları, omuz ağrıları gibi nedenlerle doktora başvururlar.  Nedensiz yorgunluk, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, bulantı, sıcak basması diğer fiziksel yakınmalardır. Pek çok farklı konu ile ilgili; uyku problemleri, zihinsel şikayetler,  ailevi problemler, aşırı ve kontrol edilmesi zor endişeler, huzursuzluk ve dikkat gibi problemlere yol açar.

    Yaygın kaygı bozukluğu genelde 30’lu yaşlarda başlar. Genel yetişkin nüfusunda görülme oranı %9 olup kadınlarda görülme olasılığı daha yüksektir. Yaygın kaygı bozukluğunda genetik faktörler önemli rol oynamaktadır.

    PANİK ATAK NEDİR?

    Panik atak aniden başlayan ve genelde yarım saatten az süren, göğüs ağrısı, ürperme, sıcak basması, tıkanma, nefes darlığı, hızlı veya düzensiz kalp atışı, karıncalanma, uyuşma, aşırı terleme, mide bulantısı, baş dönmesi ve titreme gibi sıkıntıların eşlik ettiği bir felaket hissidir. Panik atak geçiren kişiler gerçek dışı hissedebilir, akıllarını kaybediyor veya ölüyormuş gibi korku yaşarlar.

    Panik atak oldukça yaygındır. Yetişkinlerin %30’u en az bir kere yaşamıştır. Genelde kadınlarda erkeklere göre daha fazla rastlanır. Panik atak yaşama sıklığı açısında farklıdır. Kişiler hayatları boyunca birkaç kez yaşabilir veya haftada birkaç kez yaşabilirler. Panik atak geçirdiğinde kişi fiziksel olarak hasta olduğuna dair inanç geliştirilebilir ve bu durum daha fazla endişeye neden olur. Tedavi edilmezse ciddi düzeyde zarar verebilir.

    Panik ataklar başka bir semptom olmadan veya agorafobi, sosyal kaygı bozukluğu, özgül fobi, travma sonrası stres bozukluğu, duygudurum bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi gibi diğer farklı pek çok bozuklukla bağlantılı olarak, aynı zamanda, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğunda maddenin/ilacın yol açtığı kaygı bozukluğunda da ortaya çıkabilir.

    PANİK BOZUKLUK ise kişi, aniden geçirdiği panik ataklar sonucunda tekrar panik atak geçirmekten korkar ve bunun sonuncunda atakları tetikleyen aktivitelerden, bir kere bile olsa, uzak durur veya panik atak yaşadığı yerlerden kaçınarak gelecekteki ataklardan kaçınmaya çalışır. Panik bozukluk olarak adlandırabilmek için bir aydan fazla ve sıkıntı veya yeti eksikliği yaşanmalıdır.

    AGORAFOBİ NEDİR?

    Kişinin yalnız kalması veya evden uzakta olmaları gereken durumlarda karşı karşıya kaldıkları aşırı endişe ve kaygı halidir. Bu duyguyu yaşadıkları durumlar; otobüse binmek, kamuya açık yerlerde bulunmak, alışveriş merkezleri gibi kalabalık ortamlara girmek, sinema, tiyatro gibi etkinliklere katılmak, uçak ve otobüs gibi kalabalık ulaşım aracına binmek gibi oldukça fazladır. Agorafobi hızla gelişebilir. Sadece birkaç hafta içinde üst üste panik atak geçirdiyse yeniden geçirme korkusuyla evden çıkmaktan veya aktivite de bulunmaktan kaçınabilirler. Agorafobinin görülme olasılığı son yıllarda %1-2’ye yükselmiştir. Kadınlarda görülme olasılığı erkeklere göre daha fazladır. Genelde 20’li yaşlarda görülmeye başlar ve kalıtımsal yönü oldukça güçlüdür.

    ÖZGÜL FOBİ NEDİR?

    Özgül fobisi olan kişiler özgül nesneler ve durumlar karşısında aşırı ve mantıksız  bir dehşet ve korkuya kapılırlar. En çok rastlanan fobiler arasında hayvanlar, kan, uçakta seyahat etmek, kapalı alanda kalmak, yükseklik ve gök gürültüsünü sayabiliriz. Bu fobilerden birine maruz kalan kişi panik atak veya  kaygı yaşayabilir. Kişi korku uyandıran uyarana ne kadar yaklaşırsa ve kaçmaları ne kadar zor olursa kendisini o kadar kötü hisseder. Kişilerin genelde birden fazla fobisi olabilir.  Bu fobilerde kişilerin geçmişte yaşadığı olumsuz olayların rolü olduğu düşünülür ancak bu yanıltıcıdır. Asansörde mahsur kalan ya da bir köpek tarafından ısırılan kişi de bu tür fobilerin oluştuğunu görürüz ancak bu tür deneyimleri olmadan da bu tür fobi geliştiren birçok kişi vardır. Bazı araştırmacılar korkuların genetik olarak belirlendiği ve bazı durum ve nesnelerden korkacağımızın daha doğmadan belirlenmiş olduğunu söyler. Yani fobiler kalıtsaldır. Anne babada özgül fobi olan kişinin benzer fobi geliştirmesi olağandır.  Edindiğimiz deneyimler ve çevrenin etkisi de kişinin fobi geliştirmesi üzerinde etkilidir.

    Özgül fobi genel nüfusta en çok karşılaşılan kaygı bozukluklarından biridir. Başlama yaşı genellikle çocukluk dönemi ve ergenliktir. Özellikle hayvan fobileri daha erken başlama eğilimdedir. Bazı hayvan fobileri bir hayvan tarafından ısırılıp, zarar gördükten sonra başlar.

    SOSYAL KAYGI BOZUKLUĞU NEDİR?

    Sosyal kaygı bozukluğu insanlarla etkileşimde bulunurken utanç verici görünme korkusudur. Bu kişiler olumsuz olarak değerlendirilmekten büyük kaygı ve endişe duyarlar.  Sosyal kaygı bozukluğu bireyin bir kalabalık önünde konuşmasını veya bir performans sergilemeleri gerektiren durumlarda veya daha basit olan yemek yerken veya bir şeyler içerken, yazı yazarken belki de sadece biriyle konuşurken içinde bulunduğu durumlarda bile aşırı kaygı duyarak rezil olma korkusu taşımalarıdır. Sosyal kaygı bozukluğunda, yüz kızarması,  ses kısılması, titreme ve terleme gibi fiziksel semptomlar hem kadınlar hem de erkekler olmak üzere birçok kişide sıkça görülebilir.  Çocuklar ise kaygılarını, ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek, donarak veya konuşmayı reddederek ifade edebilir. Sosyal kaygıya sahip bireyler kaygılarının mantık dışı olduğunun farkındadırlar. Uygun psikoterapi tedavisiyle bu sorunun üstesinden gelebilirler.

    Sosyal kaygı bozukluğu genel nüfusta görülme sıklığı %4’ten %13’e kadar olan aralıkta değişmektedir.  Ortaya çıkışı genelde 10’lu yaşların ortasıdır.  Sosyal kaygı bozukluğunun genetik bir yapısı olup yıllarca sürme ihtimali vardır.

    SEÇİCİ KONUŞMAZLIK(MUTİZM) NEDİR?

    Seçici konuşmazlık olarak bilinen mutizm çok nadir görülen bir bozukluktur. Seçici konuşmazlık yaşayan çocuklar genelde yalnız kaldıkları zamanlar ve çok yakın birkaç kişi hariç, konuşmazlar ve sessiz dururlar. Genelde utangaç yapıya sahiptirler ancak normal bir zeka seviyesine ve duyma yetisine sahiptiler.  Konuştukları zaman yeterli cümle yapısı ve kelime dağarcına sahip oldukları görülür. Seçici konuşmalık 1000 kişiden 1’inde görülür. Erkek ve kızlarda görülme sıklığı eşittir.  Mutizme eşlik eden kaygı bozuklukları sosyal kaygı bozukluğu ve ayrılma kaygısı bozukluğudur. Aile geçmişi, okuldaki başarısı, arkadaşları ile ilişkileri ve şiddetle maruz kalması gibi faktörler etkilidir.

    AYRILMA KAYGISI BOZUKLUĞU NEDİR?

    Ayrılma kaygısı yaşayan kişiler anne-babaya ya da hayatlarındaki önemli insanların başına bir şey geleceği korkusu yaşarlar ve yalnız kalamazlar. Kendilerini veya bağlandıkları kişinin öleceğinden, kaybolacağından, kaza geçireceğinden veya hastalanacağından çok korkarlar. Bu korkularından dolayı okula, işe gitmeyi veya başka sebepten dolayı evden ayrılmayı hiç istemezler. Ayrılma düşüncesi bile bu kişilerde kaygıya, kabuslara, baş ağrısı, kusma veya başka fiziksel şikayetlere yol açabilir.  Başlama yaşı çocukluğun ilk dönemlerindeyse bu durumun azalma olasılığı daha yüksektir. Eğer başlangıcı daha geç ise kişi bunu yetişkinliğine de taşımakta ve işlevselliğinde daha büyük sıkıntılara yol açabilmektedir. Ayrılma kaygısı bozukluğuna duygudurum, kaygı ve madde kullanımı ile ilişkili bozukluklarda eşlik edebilir. Pek çok kaygı bozukluğunda olduğu gibi ayrılık kaygısı bozukluğunun da güçlü bir genetik alt yapısı bulunmaktadır.

    KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ

    Kaygı (anksiyete) bozukluğu tedavisinde ilaç kullanımı oldukça önemlidir. Ancak ilaç tedavisi tek başına yeterli değildir. İlaç kullanımının uzun sürmesi beraberinde bağımlı olma riskini taşır. Bu nedenle kişinin kaygı yaratan düşünceleri ele alınarak daha sağlıklı bir iyileşme için psikoterapi alınmalıdır.  Psikoteröpatik müdahalelerde etkili olan bir yöntemde bilişsel-davranışçı terapi yöntemidir. Maruz bırakma, sistematik duyarsızlaştırma gibi tekniklerle kişilerin istenemeyen davranışların ortadan kalkmasına yardımcı olur. Nefes egzersizleri ve gevşeme egzersizleri ile de kişinin kendini rahatlamasını sağlamayı amaçlar.

  • Uçuş Fobisi

    Uçuş Fobisi

    Uçuş fobisi özgül fobilerden biridir. Yani bazı durumlara (kapalı alan, açık alan, sosyal ortam, hastalık vb.) veya nesnelere (yılan, asansör, iğne, köpek gibi binlerce nesne) karşı duyulan, aslında kişinin kendisine de mantıksız gelen aşırı korku hallerinden biridir. Endüstrileşmiş ülkelerde görülme oranı %10 ile %40 arasında değişebilir. Aslında uçak yolculuğu yapan bireylerin neredeyse %95’i hafif de olsa korku duyabilir, yalnızca %5’lik bir grup bu eylemden keyif alır. 

    Uçuş fobisi farklı şiddetlerde deneyimlenebilir. Uçağa binmesi mümkün olmayan ya da aşırı derecede rahatsızlık duyanlar için “fobik” diyebiliriz. Daha hafif bir şekilde tedirginlik yaşamak ise “uçuş gerginliği” olarak adlandırılabilir. Fobisi olan biri uçağa binmek zorunda kaldığında çok yoğun bir kaygı ile birlikte kalp çarpıntısı, nefes almada güçlük, ölüm ya da kontrolünü yitirme korkusu, bedeni kontrol etmede güçlük gibi çeşitli bedensel belirtiler yaşayabilir. 

    Uçuş fobisi de tüm fobiler gibi bilinçdışı mekanizmalar üzerinden ortaya çıkarlar. Bilinçdışımız; otomatik öğrenmeler, bu öğrenmelere karşı geliştirdiğimiz refleks yanıtlar, kas hafızası ve koşullanmalarımıza eşlik eden duygusal kodlarla ilişkilidir. Dolayısıyla çocukluk dönemimizde çok aktiftir ve bu işlevler oldukça kalıcı şekilde programlanır. Anatomik olarak ise alt beyinde lokalize olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli işlevlerimiz (mantık, muhakeme, konuşma, soyut ve analitik düşünce gibi) ise üst beyin (korteks) ile ilgilidir. Alt beyin ve üst beyin arasında var olduğunu kabul ettiğimiz kategorik duvar fobilerin mantık yürütme ile çözülememesine neden olur. Yani uçuş fobisi olan bir kişinin uçakların en güvenli ulaşım aracı olduğunu bilmesi, etrafındakilerin sürekli ona uçuş yapmakta korkacak bir şey olmadığını telkin etmesi, tavsiyelerde bulunması bu yüzden işe yaramaz. 

             Peki nasıl oluyor da bazıları kendini hatırladığından beri uçuştan korkuyor da bazıları rahatsızlık duymuyor? Ya da yıllar boyunca yüzlerce uçuş yapmış birisi bir gün uçağa binemez oluyor? Bu noktada gerginlik ve duyarlılık kavramlarından bahsetmemiz gerekiyor. Çocukluktan itibaren bilinçdışında kuvvetli bir şekilde oluşan programlar aslında kaybolmazlar. Sevdiğimiz, hoşlanmadığımız, korktuğumuz her şey zamanla sadece söner. Fakat gelecekte bazı koşullar altında yeniden gündeme gelebilir. Bu koşullar kişilerin gerginlik seviyeleri ile ilişkilidir. Hayatta beklenmedik durumlarla karşılaşmak, problemlerin üst üste gelmesi, ardından pek çok yeni sorumluluk getiren önemli dönüm noktaları (evlenmek, çocuk sahibi olmak, iş yerinde terfi almak vb.), gücümüzün sınırlarını fazlasıyla zorlamak gerginliğimizi artırır. Gerginliğimizin artması da zamanla sönmüş olan bilinçdışı programlarımıza, korku kodlarımıza yeniden duyarlılaşmamıza neden olur. Bu nedenle uçuş fobisini korkaklık ya da cesaretsizlikle açıklayamayız, tıpkı bir besin alerjisi gibi olduğunu söylemek daha doğru olur. Alerji yapan besin maddesi yerine eski korkularımıza duyarlı hale gelmişizdir sadece.  

  • Soru ve Yanıtlarla Vajinismus

    Soru ve Yanıtlarla Vajinismus

    Vajinismus nedir?

    Vajinismus kadınlarda görülen, çoğunlukla psikolojik temelli bir cinsel bozukluktur. Cinsel ağrı bozuklukları kapsamında yer alır. Ancak ağrılı cinsel ilişki (disparoni) ile karıştırılmamalıdır. Disparonide, cinsel ilişki sırasında acı çekilmesi söz konusudur ancak vajinismusta vajinadaki kasların istemsiz bir şekilde kasılması, bu nedenle cinsel ilişkinin nerdeyse olanaksız hale gelmesi, penisin ya da benzer bir şeyin içeri sokulmaya çalışılması durumunda da bu kasılmalardan dolayı ağrı meydana gelmesi söz konusudur.

    Vajina, kadın cinsel organlarından birisidir. Yaklaşık 10 cm derinliğinde, kaslardan oluşan tüp benzeri bir yapıdır. Ancak içerisine penis girdiğinde daha da uzar. Cinsel ilişki dışında genellikle kapalı bir yapıdadır ancak elastiktir. Böylelikle içerisine bir giriş olduğunda genişler. Ayrıca, vajina duvarları cinsel uyarılmanın gerçekleşmesi ile birlikte bir takım sıvıların salgılanmasıyla kaygan bir hal alır, böylelikle herhangi bir ağrı ya da tahriş olmadan cinsel ilişki gerçekleşebilir.

    Vajinanın ilk üçte birlik kısmı cinsel olarak uyarılmaya açıktır. Daha derinleri ise genellikle hissizdir. Yani, daha derinlerin uyarılması kadına cinsel açıdan kayda değer bir haz vermez. Bu da demektir ki penisin boyutu ya da uzunluğu cinsel haz için önemli değildir. Ama bu tabi ki başka bir yazının konusu.

    Kadınlar vajinalarının özellikle ilk üçte birlik kısmında yer alan kasları üzerinde önemli ölçüde denetim sahibidirler. Hatta daha derinlerde yer alan kas grupları üzerinde de kısmı bir denetimleri bulunmaktadır. Bu kaslar ve kas kontrolü kadın orgazmı için de oldukça önemlidir. Kadınlar, vajinadaki kaslarını ve anüs kaslarını birlikte kontrol ederek orgazma ulaşmayı kolaylaştırabilirler. Nitekim, orgazm güçlüğünün tedavisinde odak noktası olan konulardan birisi de bu denetimin öğrenilmesidir.

    Ancak vajinismusu olan kadınlarda, üçte birlik kısımda yer alan yani girişe yakın olan kaslar istemsiz bir şekilde kasılarak vajina girişini kapatırlar. Bu da ağrıya neden olur ve cinsel birleşmeyi olanaksız hale getirir. Bu durum genellikle penis vajinaya girmek üzere iken gerçekleşir. Ancak, jinekolojik bir muayenede dahi, hekim vajinayı parmaklarıyla uyardığında aynı kasılma geçekleşmektedir.

    Vajinusmustan şüphelenildiğinde nereye başvurmalı?

    Diğer psikolojik temelli bedensel bozukluklarda olduğu gibi vajinismus durumunda da ilk olarak ilgili uzman hekime başvurulmalıdır. Burada söz konusu hekim kadın doğum uzmanı ya da diğer adıyla jinekolog olacaktır. Öncelikle ortada fiziksel bir durum ya da enfeksiyon olup olmadığının saptanması gerekmektedir. Ayrıca vajinusmusla karıştırılan başka bir takım durumlar da söz konusu olabilir ve hasta yaşadığı durumu ayırt edemiyor olabilir.

    Örneğin kimi mantar enfeksiyonlarında da ağrı ya da kasılma gerçekleşebilmektedir. Ortada bir cinsel uyarılma bozukluğu da söz konusu olabilir. Söz gelimi, cinsel uyarılma esnasında vajina yeterince ıslanmıyor olabilir, bu nedenle de cinsel ilişkide ağrı gerçekleşiyor olabilir. Bu nedenle önce hastanın şikayetinin bu ve bunun gibi durumlardan kaynaklanıp kaynaklanmadığı iyi bir muayene ile saptanmalıdır. 

    Yaşanılan durumun vajinismus olduğundan emin olduktan sonra ise cinsel terapiler konusunda eğitimli ve deneyimli bir psikoterapistten yardım alınmalıdır.

    Bu konuda yapılan temel hatalardan birisi de yardım arayışını geciktirmektir. Vajinismus yaşayan kadınlar genellikle oldukça uzun zaman sonra profesyonellere başvurmaktadırlar. Bunun çeşitli nedenleri olabilmektedir ama genel olarak toplumumuzda cinsel sorunlarla ilgili genel olarak böyle bir durumun olduğunu biliyoruz.

    Vajinismusun nedenleri nelerdir?

     Tahmin edeceğiniz üzere vajinismusun çok çeşitli nedenleri olabilir. En sık görülen nedenler şu şekildedir:

    • Olumsuz cinsel deneyimler,

    • Geçmişteki bir cinsel taciz ya da tecavüz girişimi,

    • Yetersiz cinsel bilgiler,

    • Cinsellikle ilgili yoğun kaygı ve korkular. Örneğin ilk gece korkusu ya da canım acıyacak endişesi,

    • Hamilelik korkusu,

    • Cinsel yolla bulaşan hastalıklara yönelik yoğun bir korku,

    • Bekarete yüklenen abartılı ve takıntılı önem,

    • Cinsellikle ilgili yanlış bilgiler ve inançlar vb…

    Vajinismus sonradan da ortaya çıkabilir mi?

    Evet. Genellikle vajinismus ilk cinsel ilişki girişiminde ortaya çıkar. En yaygın şekli de budur. Yani vajinismus şikayetiyle uzmanlara başvurun kadınlar genellikle henüz hiç cinsel ilişki (daha doğrusu penetrasyon yani penisin vajinaya girmesi durumunu) yaşamamış olan kadınlardır. Ancak, belirli bir süre sorunsuz bir cinsel yaşantı sürdükten sonra hastalık, cinsel saldırı, psikolojik travma, doğum gibi yaşantılardan sonra vajinismus sonradan da ortaya çıkabilmektedir. 

    Vajinismusun tedavisi mümkün müdür?

    Evet. Günümüzde vajinismus birtakım psikoterapi teknikleri ve süreçleriyle giderilebilmektedir. Eğer vajinismusun travmatik bir yaşantıdan kaynaklandığı saptanırsa buna yönelik olarak daha özel teknik ve yaklaşımlar da uygulanabilmektedir. Örneğin, travmatik kökenli bozukluklarda oldukça etkili olan EMDR (Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme) tedavisi uygulanabilir.

    Tedavinin süresi ise kişiden kişiye değişebilmektedir. Bu süre 2-3 ay arasında olabileceği gibi kimi durumlarda kısa bir bilgilendirme dahi etkili olabilmektedir. Genel olarak cinsel sorunların en önemli nedenlerinden birisinin cinsel bilgisizlik olduğu düşünüldüğünde, yaşanan birçok sorunun tedavisi cinsel eğitim olabilmektedir. 

  • Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Bir çocuğa tuvalet alışkanlığı kazandırmak anne – babalığın en zorlu süreçlerinden birisidir. Zor olduğu kadar da sabır isteyen bir süreçtir. Kimi kuramcılar tuvalet eğitimine oldukça büyük önem atfetmişlerdir. Verilecek tuvalet eğitiminin çocuğun yaşamında oldukça derin izler bırakabildiğini iddia ederler. Örneğin Freud’a göre katı bir şekilde verilen tuvalet eğitimi çocuğun ilerde cimri, tutucu, aşırı titiz ve inatçı gibi karakter özellikleri geliştirmesine neden olmakta, aynı şekilde çok gevşek bir şekilde verilen tuvalet eğitimi de çocuğun ileriki yaşamında savurgan, dağınık, vurdumduymaz bir birey olmasına neden olmaktadır.

    Günümüzde tabii ki tuvalet eğitimine bu kadar katı bakmıyoruz ama verilen tuvalet eğitiminin çocuğun psikolojik özelliklerini etkilediği de muhakkak. 

    Peki tuvalet eğitimi kaç yaşında başlamalıdır? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu çocuğun psikolojik gelişimine olduğu kadar fiziksel gelişimine de bağlı bir olgudur. Çocuğa tuvalet eğitimi verebilmemiz için öncelikle anüs kaslarının olgunlaşması yani yeterli düzeye erişmiş olması gerekmektedir. Yapılan araştırmalara göre çocuklar bu olgunluğa yaklaşık 18 ay yani 1,5 yaş civarında erişmektedirler. Yani bu aylardan önce verilecek tuvalet eğitimi bir işe yaramayacağı gibi çocukta fazladan utanç ve suçluluk duyguları oluşmasına neden olacaktır. 

    Bir anne – baba açısından çocuğun anüs kaslarının olgunlaşıp olgunlaşmadığını anlamanın doğrudan bir yolu yoktur. Düzenli olarak çocuğunuzu gören bir çocuk hekimi bunu daha iyi anlayabilir ve size bildirebilir. Ancak tuvalet eğitimine başlamak için kasların olgunlaşıp olgunlaşmadığını öğrenmek şart değildir. En güzeli 18 ayın biraz geçmesini beklemek ve daha sonra küçük adımlarla eğitime başlamaktır. 

    Her çocuk biriciktir. Her anne – çocuk, baba – çocuk ilişkisi de biriciktir. O nedenle tuvalet eğitiminde net bir reçete vermek olanaklı değil. Verilecek bir direktif bir çocukta çok işe yararken başka bir çocukta ters tepki verebilir. Ancak çok genel bir takım durumlardan söz etmek mümkündür. 

    Bir kere şunu bilmelisiniz ki çocuğunuz için dışkısını kontrol edebiliyor olmak muazzam bir duygudur. Çocuk kendi bedeninde ilk kez böyle büyük bir kontrol kazanmıştır. Bu bir anlamda çocuğun kazandığı ilk bağımsızlık duygularından birisidir. Bu onun için çok önemli bir kilometre taşıdır. Bu nedenle bunu yapabiliyor olmak çoğu çocuğa hem müthiş bir haz duygusu verir hem de onları heyecanlandırabilir hatta korkutabilir. 

    Bu nedenle çocuğunuza karşı sakinleştirici bir tavır takınmanız oldukça önemlidir. Sizin yanında olduğunuzu hissetmelidir. Onu asla zorlamamalı, utandırmamalı ve yapamadığı zaman da cezalandırmamalısınız. Bu gibi tutumlar çocuğunuzda şiddetli utanç duyguları gelişmesine yol açabilir. Bu da süreci uzatabilir hatta uzun yıllar boyunca bir takım davranış sorunlarını tetikleyebilir. Ona karşı kabul edici ve nazik davranmalısınız. 

    Evet, çocuk eğitimin ilk başlarında bocaladığında ceza ve baskı kullanmaktan kaçınmalıyız. Onun yerine ödüllendirme ise özellikle ilk başlarda kullanılmalıdır. Tuvaletini size söylediğinde, doğru yere yaptığında vs. onu uygun bir şekilde ödüllendirmeyi ihmal etmeyin. Bu ödüllendirmeyi hem sözel olarak yapın, hem de seveceği bir şeyi vererek yapın. Ancak davranış oturmaya başladığında, yani artık tuvaletini söyleme ve istenilen yer ve zamanda yapma davranışının sıklığı artmaya, istenmeyen davranışlar azalmaya başladığında ödüllendirmelerin sıklığını azaltın ve arasını açın. Farklı ödüller kullanmaya da özen gösterin. Sürekli olarak aynı ödülün kullanılması ödüle karşı alışmaya yol açacak bu da ödülün beklenen etkiyi vermemesine yol açacaktır. Böylelikle de kazanılan davranış istediğimiz kadar kalıcı olmayabilir. 

    Tuvalet eğitimini çocuğunuz için eğlenceli bir etkinliğe dönüştürmeyi de ihmal etmeyin. Bunu bir oyun gibi yapın. Burası sizin yaratıcılığınıza kalmış. Yukarıda da belirttiğim gibi dışkı denetimin kazanılması ve kas kontörlünün sağlanması çocuk için olağanüstü bir gelişmedir. Bu nedenle de çocuk kimi zaman dışkısına fazlaca bir değer atfedebilir. Bu durumu da aklınızda çıkarmamakta yarar var. Örneğin, sifonu çekerken birlikte dışkıya el sallamak, bay bay demek gibi biz yetişkenlere tuhaf gelebilecek davranışlar çocuk için tuvalet eğitimini daha kolaylaştırıcı ve keyifli bir hale dönüştürebilir. Unutmayın, çocukların dünyası bizden biraz farklıdır. O dünyaya uyum sağlamalı ve saygı göstermeliyiz. 

    Bir başka önemli nokta da şudur ki, çocuklar tuvalet davranışlarını yetişkinler üzerinde bir silah olarak kullanmaya kalkabilirler. Özellikle fazlaca baskıcı ve sabırsız davranırsanız, olumsuz tepkiler verirseniz bunun sizin için ne kadar rahatsız edici olduğunu sezerler. Örneğin, onlara kızdığınızda ya da istediklerini yapmadığınızda tuvalet yapma davranışını size karşı bir silah olarak kullanabilirler. Masanın altına, koltuk arkasına falan kakalarını yapıp sizi kızdırmak isteyebilirler. Tabi ki bu davranış çok da bilinçli bir şekilde kurgulanmış bir davranış değildir. Buna mahal vermemek için yukarıda belirttiğim noktalara dikkat etmek aslında yeterlidir. İstenmeyen şekilde ve yerde gerçekleşen bir tuvalet yapma davranışına olumsuz tepki vermez ancak olumlu davranışları da ödüllendirirseniz bu silahı onların elinden almış olursunuz.

    Tabii ki tuvalet eğitimi bu kadar ana hatlarıyla özetlenemeyecek kadar karmaşık bir süreçtir. Kimi durumlarda zorlandığınızı hissedebilirsiniz. Tam oldu derken birden başa dönüşler yaşayabilirsiniz. Öncelikle hemen bir yenilgi duygusu içerisine girmeyin. Gerekirse en baştan alın. Bir uzmandan yardım almayı da ihmal etmeyin.

  • Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu

    Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu

    Öncelikle bu durumun adı “iktidarsızlık” değil. Havalı ismi “erektil disfonksiyon”, Türkçesi “sertleşme bozukluğu”. Kimi kaynaklarda “sertleşme güçlüğü” diye de geçer. Ama kesinlikle bu bir iktidarsızlık değildir. Bunu bu şekilde tanımlamaktan vazgeçmek aslında oldukça önemli. İktidar, kelime anlamıyla “güç” demektir. Bir erkeğin gücünü belirleyen şey penisinin sertleşmesi değildir. Penisi sertleşmeyen bir erkek de gücünü yani iktidarını kaybetmez. Bu durumu böyle tanımlayıp, ereksiyona gereğinden fazla önem atfetmek aslında bunun başlı başına nedenlerinden birisidir.

    İşe önce penis denilen organı tanımakla başlayalım. Penis, erkek cinsel organlarından birisidir. Hatta erkek cinsel organı denilince ilk akla gelen organdır. Hem üreme açısından hem de erkeğin cinsel hazzı açısından son derece önemli bir organdır. Bir baş kısmından bir de gövdeden oluşur. Hem baş kısmında hem de gövdesinden bol miktarda haz veren sinir ucu barındırır. Erkeğin cinsel olarak en çok haz aldığı bölgesidir.

    Penisin içinden üretra adı verilen bir kanal geçer. Bu kanaldan hem idrar geçer, hem de boşalma sırasında içinde sperm hücrelerini barındıran, beyaz renkli bir sıvı olan meni (semen) geçer. Penisin içerisinde kemik yoktur. Penisin gövdesi süngerimsi bir yapıdadır. İşte ereksiyonu yani sertleşmeyi sağlayan bu süngerimsi yapıdır. Cinsel uyarılma esnasında kan akışı bu bölgeye doğru yoğunlaşır, süngerimsi yapının içi kanla dolar, böylelikle penis sertleşir ve dikleşir yani erekte olur.

    Görüldüğü gibi penisin ereksiyonu temelde fizyolojik bir olaydır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki en önemli cinsel organımız beynimizdir. Cinsel uyarılmanın ve ereksiyonun gerçekleşmesi için illa ki fiziksel bir uyarım gerekmez. Yani penisin bir kadın tarafından doğrudan uyarılması şart değildir. Bir erkeğin cinsel fantezi kurması yani sadece cinselliği düşünmesi bile uyarımı ve erkeksiyonu sağlayabilir.

    Buradan da görüyoruz ki sertleşme aynı zamanda psikolojik bir olaydır. O zaman tüm bunlardan şu sonucu çıkarabiliriz: sertleşme bozukluğu fizyolojik kaynaklı olabileceği gibi psikolojik kaynaklı da olabilir. Hatta şunu biliyoruz ki, özellikle genç sayılabilecek yaşlarda (60’ın altı) görülen sertleşme bozukluklarının kaynağı çoğunlukla psikolojiktir. Özellikle performans kaygısı (Başarılı olabilecek miyim? Partnerimi yeterince tatmin edebilecek miyim? Gibi), yaşanan olumsuz deneyimler bu durumun önemli sebepleri arasındadır. 

    Bir kere şunu söylemeliyim ki, sağlıklı bir erkeğin arada sırada sertleşme güçlüğü yaşaması gayet olağandır. Eğer bu durumu deneyimlerseniz hemen paniğe kapılmayın, “Eyvah! Bende sertleşme bozukluğu var” diye düşünmeyin. Yaşadığınız şey geçici bir durum olabilir. Hatta, yaşanan olağan ve geçici bir sertleşme güçlüğü durumu diğer ilişkilerden önce “Acaba yine olacak mı?” gibisinden bir kaygı durumu ortaya çıkarır ve bu kaygı da sertleşme güçlüğünün yeniden yaşanmasına neden olabilir. Ancak bu durum süreklilik arz ediyorsa, her ilişkinizde bunu yaşıyorsanız o zaman bir çare aramanızda yarar var. 

    Peki sertleşme bozukluğu kendisini nasıl gösterir? Genelde bunun üç şekilde olduğunu görüyoruz. İlkinde sertleşme hiç olmaz. Cinsel uyarılma olmasına rağmen penis bu uyarılmaya yanıt vermez ve sertleşmez. İkincisinde ise başlangıçta sertleşme olur ancak bu durum cinsel ilişki süresince devam etmez. Ön sevişme sırasında ya da penis vajinanın içerisindeyken, orgazm gerçekleşmeden önce penis sertliğini kaybeder. Üçüncüsünde ise sertleşme az biraz gerçekleşir ancak bu sertleşme cinsel ilişkiyi sağlayacak düzeyde değildir.

    Eğer bu tür durumları sürekli bir şekilde yaşıyorsanız sertleşme bozukluğu söz konusu olabilir. Öncelikle bu durumu kabul ederek işe başlamak çok önemlidir. Bir kere bu durumu bir felaket olarak yorumlamamaya gayret edin. Bu durum her erkeğin yaşayabileceği bir durumdur. Merak etmeyin, iktidarınızı kaybetmediniz. İlk başta dediğim gibi, iktidar kelimesini kullanmaktan kaçınmak en doğrusu.

    İlk olarak gitmeniz gereken uzman bir üroloji uzmanı hekimdir. Önce fizyolojik tetkikler yapılmalıdır. Eğer sertleşme bozukluğunuzun altından fizyolojik bir neden çıkmazsa o zaman psikoterapi almanız yararınıza olacaktır. Özellikle Bilişsel – Davranışçı terapilerle sertleşme bozukluğu  giderilebilmektedir. Bunun için bir cinsel terapiste ya da psikoterapiste başvurmanız yeterlidir. 

  • Depresyonda Mıyım?

    Depresyonda Mıyım?

    Gündelik kullanımda birisi depresyonda olduğunu söylediğinde genellikle söylemek istediği kendisini son zamanlarda mutsuz hissettiğidir aslında. Psikolojideki kimi kavramların gündelik dilde yanlış kullanımlarına sıklıkla rastlıyoruz. Depresyon ve depresyonda olmak, depresyona girmek de bunlar arasında sayılabilir.

    Kendisini mutsuz hisseden birisi depresyonda mıdır? Bu soruya evet yanıtı da vermek mümkün ancak genel olarak söylemek gerekirse depresyon eşittir kendisini mutsuz ya da üzüntülü hissetme hali değildir. Bir kimseye depresyon tanısının konulabilmesi için başka bir takım kriterler de gerekmektedir. Yani özetle kendimizi üzgün hissettiğimiz zamanlarda depresyonda olduğumuz söylenemez. Ancak mutsuzluk hali de depresyonun en önemli belirtilerinden birisidir. 

    Her şeyden önce depresyon psikolojik bir bozukluktur. Mutsuzluk ya da üzüntü hali ise herkesin zaman zaman hissedebileceği doğal duygu durumları arasındadır. Bir kimsenin depresyonda olduğunu ya da depresyona girdiğini söyleyebilmemiz için bu mutsuzluk halinin özellikle son bir haftadır yoğun bir şekilde devam etmesi gerekmektedir. Arada bir yaşanan mutsuzluklar doğal duygu durum değişimidir ve depresyon olarak kabul edilmez ya da en azından tek başına yeterli bir kriter olmaz. Ancak bu durumda olan bir insanın da depresyon başlangıcında olduğunda şüphe de edilebilir. En doğrusu bir uzmana başvurarak ayrıntılı bir değerlendirmeden geçmek olacaktır.

    Bir kimsenin depresyonda olduğunu söylemek için çeşitli kriterler olduğunu belirmiştim. Buna göre, depresyonda olan bir insan, özellikle son bir hafta süresince:

    • Genel ve yoğun bir mutsuzluk ve üzüntü hali içindedir,

    • Eskiden keyif aldığı şeylerden artık keyif almamaya başlar,

    • Hareketi ve enerjisi azalır,

    • Genel bir başarısızlık hissi içerisindedir,

    • Kendisini suçlama eğilimindedir,

    • Cezalandırıldığını düşünür,

    • Kendisine karşı genel ya da özel bir memnuniyetsizliği vardır,

    • Başka insanlarla konuşma ve görüşme konusunda isteksizdir,

    • Karar vermekte güçlük çeker,

    • Olumsuz bir beden imgesine sahip olmaya başlar (kendisini çirkin bulabilir),

    • Uykusunda bozulmalar olur. Her zamankinden daha az ya da daha çok uyumaya başlar, sabahları dinlenmiş olarak uyanmaz,

    • İştah kaybı yaşar,

    • Sağlığıyla ilgili endişeler taşımaya başlar,

    • Cinselliğe olan ilgisinde azalma olmaya başlar,

    • Kendini öldürme düşünceleri ya da isteği görülebilir. 

    Depresyonun genel belirtileri bu şekildedir ancak bu belirtilerin tamamının bir kimsede bulunması gerekmez. Bunlardan 4-5 tanesinin kendinizde olduğunu düşünüyorsanız depresyonda olma olasılığınız yüksektir ve bir uzmana başvurarak tedavi sürecine girmenizde yarar vardır. Ayrıca bu belirtilerin yoğunluğunun da farklı olacağını belirtmeliyim. Depresyon genellikle şiddetine göre hafif, orta ve ağır olarak üç alt başlıkta değerlendirilir. Sahip olunan belirtilerin sayısına ve şiddetine göre konulacak teşhis değişecektir. 

    Peki depresyon nasıl tedavi edilir?

    Hemen her psikolojik bozuklukta olduğu gibi depresyonun tedavisi de uzun sayılabilecek bir süreç gerektirir. Günümüzde depresyonun tedavisinde kullanılan bir yöntem psikoterapi yaklaşımı Bilişsel – Davranışçı Terapidir. Araştırmalara göre BDT yaklaşımıyla depresyon tedavisinde seanslar haftada bir olmak üzere, ortalama 3 ay içerisinde sonuç alınmaya başlanır ve yine ortalama 6 ay içerisinde de iyileşme gerçekleşir ve tekrarlanma oranı da oldukça düşüktür. Ancak bu sürenin kişiden kişiye, durumdan duruma ve belirtilerin şiddetine göre de değişiklik gösterdiğini bilmeniz gerekir. 

     

    Depresyon hafife alınmaması gereken önemli bir bozukluktur. Bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürür. Depresyon geçiren insanlar büyük acılar çekebilirler. Sadece kendilerini değil, çevrelerindeki insanları da yıpratabilirler. Bu nedenle depresyonun özellikle erken aşamada fark edilip tedavi edilmesi son derece önemlidir. Psikolojik bozukluklar arasında depresyon en ölümcül bozukluklardan birisi olarak kabul edilmektedir. Ağır depresyon yaşayan bireylerde intihar eğilimi görülebilmekte ve maalesef kimi depresyon hastaları yaşamlarına son verebilmektedir. 

    Ama özellikle toplumumuzda depresyon yaşayan kimseler yardım almakta isteksiz olmaktadır. Depresyonda olan bireyde zaten genel bir başarısızlık hissi ve kendine güven düşüklüğü de olmaktadır bu da yardıma başvurmayı geciktirmekte, yardımla iyileşebileceğine olan inancı zayıflatmaktadır. 

    Bir de insanımızda uzman yardımı almanın bir güçsüzlük, zayıflık göstergesi olduğuna dair yanlış bir kanı da bulunmakta. Buna göre bir insan sorunlarını kendisi çözerse güçlüdür, yardım isteyen insan zayıf, güçsüz bir insandır. Sorunların çözümünü zamana bırakmak gerekir. Bunun için yardım almak gereksizdir gibi hatalı inanç ve düşünceleri sıklıkla görmekteyiz.

    Aslında tam tersi söz konusudur. Yardıma talep eden insan güçlüdür ya da en azından güçlü olmak yolunda adım atmaktadır. Çünkü kendisinin ve potansiyelinin farkındadır. Olumlu yönlerinin olduğu kadar olumsuz yönlerinin de farkındadır ve sorunlarını çözmek için bir uzmandan yardım istemekten çekinmez. Daha da güçlü bir insan olmak, sorunlarının üstesinden gelmek için bir sürece girmeye hazırdır. 

  • İnsanda Cinsel Tepkiler

    İnsanda Cinsel Tepkiler

    Cinsel bir uyarımla karşılaşıldığında insan bedeninde gerçekleşen deneyimlere “cinsel tepkiler” adı verilmektedir. İnsanın cinsel tepkilerini açıklayan en geçerli model Masters ve Johnson tarafından açıklanan 4 aşamalı modeldir. Buna göre insanın verdiği cinsel tepkiler 4 aşamada gerçekleşmektedir. Bunlar:

    1. Uyarılma aşaması

    2. Plato aşaması

    3. Orgazm

    4. Çözülme aşaması.

    Şimdi her bir aşamada kadında ve erkekte neler olup bittiğini inceleyelim.

    1. Uyarılma aşaması:

    Bedenin ilk cinsel uyarılma belirtilerini gösterdiği aşamadır. Kan akışı cinsel organ bölgesine doğru yoğunlaşır ve cinsel organlarda değişimler başlar.

        Kadında: İlk uyarılma belirtileri vajinada görülmektedir. Kan akışının artmasıyla vajina duvarları kalınlaşır ve rengi koyulaşır. Islanma, diğer adıyla lubrikasyon meydana gelir. Böylelikle vajina cinsel ilişkiye hazır hale gelmeye başlar. Vajinanın ilk üçte birlik kısmı hafifçe uzar ve genişler. Uterus yani rahim yukarı doğru çıkmaya başlar. Kadının cinsel organ bölgesinde bulunan büyük ve küçük dudaklar şişmeye ve hafifçe açılmaya başlar. Meme uçları sertleşir ve dikleşir. Aynı şekilde klitoris de sertleşmeye başlar. Boyunda, memelerde ve karın bölgesindeki deride kızarıklıklar görülmeye başlar. Kalp atışı artar, kan basıncı yükselir.

    Erkekte: Kan akışının cinsel bölgeye yoğunlaşmasıyla penis erekte olur yani sertleşir ve dikleşir. Penisin içinden geçen ve idrarla meniyi (sperm hücrelerini içinde barındıran beyaz renkli sıvı) taşıyan üretra adındaki kanalın çapı iki katına çıkar. Testisleri içinde barındıran ve skrotum adı verilen torba benzeri yapının dokusu incelir ve testisler yukarı doğru çıkar. Kadınlardaki kadar sık olmasa da meme ucunun sertleşmesi cinsel kızarmalar erkekler de görülebilir. Cowper bezi adındaki bir yapıdan renksiz bir sıvı salgılanır. Bu sıvıya halk arasında “zevk sıvısı” da denilmektedir. Bu sıvı üretrayı nötralize eder, Ph dengesini düzenler ve böylelikle spermlerin sağlıklı bir şekilde üretra içerisinden geçmesini sağlar. Kaslar gerilir, nabız ve solunum artar, tansiyon yükselir. 

    2. Plato aşaması:

    Uyarılmanın en üst düzeye ulaştığı aşamadır. 

        Kadında: Vajinanın ilk üçte birlik kısmı iyice kanla dolar ve şişer. İçteki üçte ikilik kısım da uzar ve genişler. Küçük dudaklar dışarı doğru çıkmaya başlar. Memeler hafifçe büyür. Cinsel kızarıklıklar omuzlara, sırta ve kalçalara doğru yayılmaya başlar. Kaslar gerilir, solunum, nabız ve tansiyon artmaya devam eder. 

        Erkekte: Peniste herhangi bir değişme olmaz, sertliğini korur. Penisin baş kısmı şişer ve morumsu bir renk alır. Testisler yaklaşık %50 oranında büyürler ve yukarı doğru çıkarlar. Daha fazla Cowper salgısı üretilir. Erkek orgazma doğru yaklaştıkça ellerde kavrama benzeri kasılmalar görülebilir. Nabız, tansiyon ve solunum artmaya devam eder. 

    3. Orgazm:

    Cinsel uyarılmanın yüksek bir zevk alma duygusu ile birlikte boşalım gerçekleştirdiği aşamadır. Oldukça zevk veren ve yoğun bir deneyimdir. 

        Kadında: Nabız tepe noktasına ulaşır. Klitoris oldukça duyarlı hale gelir, kızarır ve şişer, dışarı doğru çıkar. Bir çok kadın alt pelvik bölgede zonklama hisseder. Vajinanın ilk üçte birlik kısmında ve anüste kasılmalar meydana gelir. Uterus (rahim) dalgalanma benzeri bir hareketle kasılır. Tüm vücutta kasılmalar ve istemsiz hareketler meydana gelir. Orgazm sırasında kadın güçlükle solur, çığlık atabilir, inleyebilir, birtakım kelimeleri haykırabilir. 

        Erkekte: Erkeklerde orgazmla birlikte ejakülasyon (boşalma) meydana gelir. Hatta erkekler boşalmadan hemen önce boşalmanın geliyor olduğuna dair bir his yaşarlar. Buna “ejakülasyonun kaçınılmazlığı” adı verilir. Bu his gerçekleştiğinde erkek artık orgazmın durdurulamayacağını anlar. Özellikle erken boşalma tedavisinde bu hissin farkına varılmasını öğrenmek büyük önem taşır. Orgazmın en önemli kısmı ejakülasyon yani meninin boşaltılmasıdır. Penisin altındaki ve anüsteki kaslar ritmik bir şekilde kasılarak meninin dışarı atılmasını sağlar. Bu kasların denetiminin öğrenilmesi de erken boşalma tedavisinde önemli bir noktadır. Testisler iyice yukarı doğru çıkarlar. Şiddetli kas kasılmaları yaşanır ve erkeğin bel hareketleri sertleşir. Beden arkaya doğru kıvrılır. Erkekler de orgazm sırasında inleyebilir, bağırabilir haykırabilirler. Yüzleri buruşuk bir hal alır. Nabız, solunum ve tansiyon tepe değerlere ulaşır, terleme görülür. 

    4. Çözülme aşaması:

    Bedenin cinsel uyarılmadan önceki durumuna döndüğü aşamadır. 

    Kadında: Beden hızlı bir şekilde uyarılmadan önceki konumuna döner. Kan akışı cinsel bölgeyi terk etmeye başlar böylelikle vajina ve klitoris eski hallerine dönerler. Aynı şekilde büyük ve küçük dudaklar da şişkinliklerini kaybeder. Uterus aşağı doğru inerek her zamanki konumunu alır. Memeler küçülür, meme uçları sertliğini yitirir. Cinsel kızarıklıklar ortadan kalkar. Solunum, nabız ve tansiyon normal seviyeye geriler. Bedende terleme görülür ve kaslar gevşer. Bir uyuşukluk ve uyku hali ortaya çıkabilir. Erkeklerin aksine kadınlar, çözülme aşamasında çoklu orgazm yaşayabilirler. Yani art arda orgazm olabilirler. 

    Erkekte: Orgazmdan hemen sonra ereksiyonun yarısı kaybolur. Geri kalan kısmı biraz daha devam eder. Ancak yürümek ve idrar yapmak ereksiyon kaybını hızlandırabilir. Üretranın çapı eskiye döner. Kan akışının azalmasıyla skrotum (testisleri taşıyan torba) gevşer, testisler de eski yerlerine dönerler. Meme uçları sertliğini yitirir, cinsel kızarıklıklar kaybolur. Kaslar gevşer ve bir uyku hali ortaya çıkar. Hatta kimi erkekler uykuya dalabilir. Bedende bir terleme görülebilir, nabız, solunum ve tansiyon normal seviyeye geriler. Erkekler kadınların aksine çoklu orgazm yaşayamazlar. Erkeğin yeniden bir cinsel ilişkiye hazır hale gelebilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekir. Bu süreye “refrakter dönem” adı verilir.