Etiket: Tek

  • Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız?

    Öfke Nedir?

    Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar.

    2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

      Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız? 

    Öfke Nedir? 

      Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar. 

       2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde  “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

  • Çocuklarda Yeme Problemleri

    Çocuklarda Yeme Problemleri

    Çocuklarda ortaya çıkan yemeyi reddetme, iştahsızlık ve seçici davranma gibi yeme problemleri büyük ölçüde psikolojik etmenlere dayanıyor. Bunun nedeni ise; çocuğun ailesiyle olan iletişimi ve duygu durumunu gösterme şekli yeme yoluyladır. Yapılan araştırmalara göre ilgi ihtiyacı olan çocuklarda yeme ve beslenme bozuklukları daha fazla görülmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde, çocuğun bağımsızlığını elde etmek için kullandığı en büyük kozlarından biridir.

    Peki yeme problemiyle karşılaşıldığında neler yapılmalı?

    1. Öncelikli olarak beslenme davranışını değiştirmek zorlu olabilir. Fakat imkansız bir durum değildir. Bunun için çocuğunuzun 3 günlük ayrıntılı beslenme günlüğünü tutarak işe başlayabilirsiniz. Örneğin; çocuğunuzun ne kadar sıvı tükettiğini kaydedebilir, yemekten önce veya sırasında sıvı tüketmeyi önleyebilirsiniz. Ayrıca beslenmede biberon kullanımı yerine bardak alışkanlığı kazandırılmalıdır. 

    2. 0-6 yaş grubundaki çocuklara yaşlarına uygun porsiyonlar hazırlanmalıdır. Uygun porsiyon, bir yetişkinin porsiyonunun dörtte biri kadardır. Çocuğun tabağına yemeyi fazla koymak  çocuğu sıkabilir, daha az yemesine neden olabilir.

    3. Çocuğunuz susadığında meyve suyu yerine su verin. Meyve suyu hem diş sağlığına hem de ileri yıllarda çeşitli hastalıklara neden olabilir.

    4. Çocuğunuzla yeme konusunda pazarlık, ödüllendirme yapmaktan kaçının. Yemek istemediğinde masadan kalkmasına izin verin, aç kaldığını düşünerek sevdiği başka bir yiyecek vermeyin. 

    5. Çocuğunuzun sizin çizdiğiniz sınırlar içerisinde seçimler yapmasına izin verin:

    • Markete birlikte gidin, meyve ve sebzeleri birlikte seçin.

    • Yemekleri birlikte hazırlamak, çocuğu heyecanlandırıp yemeye teşvik eder.

    • Masada kullanacağı tabağı, bardağı çocuğun seçmesine izin verin.

    • Yeni bir yiyecekle karşılaştığında reddederse sabırla sunmaya devam edin. 

    6. Seçtiğiniz yemek tercihlerinde çocuğunuz yemiyor veya beğenmiyor diye kesinlikle vazgeçmeyin. İleriki dönemde sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanabilmesi için kararlı olmanız büyük önem taşımaktadır.

  • Ergenlerde Öfke Kontrolü ve Dışavurum Şekilleri

    Ergenlerde Öfke Kontrolü ve Dışavurum Şekilleri

    Son zamanlarda “Beni yalnız bırak! Gidin başımdan, bir şey yapmak istemiyorum!” gibi çocuğunuzdan söylemler mi duyuyorsunuz? Çocuğunuz zamanının çoğunda öfkeli, sinirli, çevresine karşı saldırgan davranışlar mı sergiliyor?

    İnsanlar duyguları olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayırma eğilimindedirler. Öfke olumsuz duygular içerisinde sınıflandırılır.  Oysaki öfke; şaşkınlık, heyecan, mutluluk gibi temel duygulardan biridir. Ancak güçlü hissedilir, kontrol edilmesi deneyimlerle öğrenilen bir şeydir.

    Ergenlik kolay bir geçiş dönemi değildir. Aile baskısı, kardeş ilişkileri, aile içi problemler, okul, sınav stresi, başarı kaygısı, arkadaş çevresi, hormonal değişimler gibi birçok konuyla baş etmeleri gerekmektedir.         Ergenlerin bu tarz sorunlarla karşılaştıklarında tutumları farklılık gösterir. Dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi de öfke ve saldırganlığı birbirine karıştırmamak gerektiğidir. Saldırganlık, öfkenin dışa vurum şeklidir, davranışa dökülmüş halidir. 

    Peki ergenler öfkelerini nasıl dışa vururlar?

    1. Saldırgan Ergenler: Öfkelerini tutamayan, agresif, kavgacı tavırlar sergilerler. Dışa vurumları şu şekildedir:

    • Kavga etme

    • Bağırmak, haykırmak

    • Aile bireylerine karşı gelme, kuralları reddetme

    • Küfür etme, kötü söz kullanma, tehdit etme

    • Kontrolsüz davranışlar yapma

    • Ortalığı yıkıp devirme, bir şeyleri fırlatma

    • Hayır ‘ı kabul etmeme

    1. İçine Kapanık Ergenler: İçine kapanık, sessiz, inatçı ve depresif tavırlar sergilerler.

    • Duygularını ifadede güçlük

    • İçine kapanıklık

    • Depresif, mutsuz görünme

    • Öfkeyi içine atma, bazen patlama

    • Güçsüz görünme

    • Kendine ya da nesnelere zarar verme

    • Sık sık fiziksel problemler yaşama (baş, karın vs. ağrısı)

    Yukarıda yazıldığı gibi ergenler, öfke halinde birbirinden farklı davranış şekilleri gösterirler. Buradaki önemli husus bu davranış şekillerinin sıklığı, kontrolü ve çevresiyle olan ilişkilerini ne denli yıprattığıdır. Ergenin hem kendi öz benliğinin hem de çevresiyle olan bağının daha fazla zarara uğramadan bir uzmandan yardım alınması gerekebilir. Bu durumun önceden tespit edilmesi yetişkinlik döneminin temellerini atmak, kimlik arayışına yardım etmek ve sağlıklı bir birey olma yolunda ona destek  olmak demektir. 

    Son zamanlarda “Beni yalnız bırak! Gidin başımdan, bir şey yapmak istemiyorum!” gibi çocuğunuzdan söylemler mi duyuyorsunuz? Çocuğunuz zamanının çoğunda öfkeli, sinirli, çevresine karşı saldırgan davranışlar mı sergiliyor? 

        İnsanlar duyguları olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayırma eğilimindedirler. Öfke olumsuz duygular içerisinde sınıflandırılır.  Oysaki öfke; şaşkınlık, heyecan, mutluluk gibi temel duygulardan biridir. Ancak güçlü hissedilir, kontrol edilmesi deneyimlerle öğrenilen bir şeydir.

       Ergenlik kolay bir geçiş dönemi değildir. Aile baskısı, kardeş ilişkileri, aile içi problemler, okul, sınav stresi, başarı kaygısı, arkadaş çevresi, hormonal değişimler gibi birçok konuyla baş etmeleri gerekmektedir.         Ergenlerin bu tarz sorunlarla karşılaştıklarında tutumları farklılık gösterir. Dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi de öfke ve saldırganlığı birbirine karıştırmamak gerektiğidir. Saldırganlık, öfkenin dışa vurum şeklidir, davranışa dökülmüş halidir. 

    Peki ergenler öfkelerini nasıl dışa vururlar?

    1. Saldırgan Ergenler: Öfkelerini tutamayan, agresif, kavgacı tavırlar sergilerler. Dışa vurumları şu şekildedir:

    • Kavga etme

    • Bağırmak, haykırmak

    • Aile bireylerine karşı gelme, kuralları reddetme

    • Küfür etme, kötü söz kullanma, tehdit etme

    • Kontrolsüz davranışlar yapma

    • Ortalığı yıkıp devirme, bir şeyleri fırlatma

    • Hayır ‘ı kabul etmeme

    1. İçine Kapanık Ergenler: İçine kapanık, sessiz, inatçı ve depresif tavırlar sergilerler.

    • Duygularını ifadede güçlük

    • İçine kapanıklık

    • Depresif, mutsuz görünme

    • Öfkeyi içine atma, bazen patlama

    • Güçsüz görünme

    • Kendine ya da nesnelere zarar verme

    • Sık sık fiziksel problemler yaşama (baş, karın vs. ağrısı)

    Yukarıda yazıldığı gibi ergenler, öfke halinde birbirinden farklı davranış şekilleri gösterirler. Buradaki önemli husus bu davranış şekillerinin sıklığı, kontrolü ve çevresiyle olan ilişkilerini ne denli yıprattığıdır. Ergenin hem kendi öz benliğinin hem de çevresiyle olan bağının daha fazla zarara uğramadan bir uzmandan yardım alınması gerekebilir. Bu durumun önceden tespit edilmesi yetişkinlik döneminin temellerini atmak, kimlik arayışına yardım etmek ve sağlıklı bir birey olma yolunda ona destek  olmak demektir. 

    Son zamanlarda “Beni yalnız bırak! Gidin başımdan, bir şey yapmak istemiyorum!” gibi çocuğunuzdan söylemler mi duyuyorsunuz? Çocuğunuz zamanının çoğunda öfkeli, sinirli, çevresine karşı saldırgan davranışlar mı sergiliyor? 

        İnsanlar duyguları olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayırma eğilimindedirler. Öfke olumsuz duygular içerisinde sınıflandırılır.  Oysaki öfke; şaşkınlık, heyecan, mutluluk gibi temel duygulardan biridir. Ancak güçlü hissedilir, kontrol edilmesi deneyimlerle öğrenilen bir şeydir.

       Ergenlik kolay bir geçiş dönemi değildir. Aile baskısı, kardeş ilişkileri, aile içi problemler, okul, sınav stresi, başarı kaygısı, arkadaş çevresi, hormonal değişimler gibi birçok konuyla baş etmeleri gerekmektedir.         Ergenlerin bu tarz sorunlarla karşılaştıklarında tutumları farklılık gösterir. Dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi de öfke ve saldırganlığı birbirine karıştırmamak gerektiğidir. Saldırganlık, öfkenin dışa vurum şeklidir, davranışa dökülmüş halidir. 

    Peki ergenler öfkelerini nasıl dışa vururlar?

    1. Saldırgan Ergenler: Öfkelerini tutamayan, agresif, kavgacı tavırlar sergilerler. Dışa vurumları şu şekildedir:

    • Kavga etme

    • Bağırmak, haykırmak

    • Aile bireylerine karşı gelme, kuralları reddetme

    • Küfür etme, kötü söz kullanma, tehdit etme

    • Kontrolsüz davranışlar yapma

    • Ortalığı yıkıp devirme, bir şeyleri fırlatma

    • Hayır ‘ı kabul etmeme

    1. İçine Kapanık Ergenler: İçine kapanık, sessiz, inatçı ve depresif tavırlar sergilerler.

    • Duygularını ifadede güçlük

    • İçine kapanıklık

    • Depresif, mutsuz görünme

    • Öfkeyi içine atma, bazen patlama

    • Güçsüz görünme

    • Kendine ya da nesnelere zarar verme

    • Sık sık fiziksel problemler yaşama (baş, karın vs. ağrısı)

    Yukarıda yazıldığı gibi ergenler, öfke halinde birbirinden farklı davranış şekilleri gösterirler. Buradaki önemli husus bu davranış şekillerinin sıklığı, kontrolü ve çevresiyle olan ilişkilerini ne denli yıprattığıdır. Ergenin hem kendi öz benliğinin hem de çevresiyle olan bağının daha fazla zarara uğramadan bir uzmandan yardım alınması gerekebilir. Bu durumun önceden tespit edilmesi yetişkinlik döneminin temellerini atmak, kimlik arayışına yardım etmek ve sağlıklı bir birey olma yolunda ona destek  olmak demektir. 

    Son zamanlarda “Beni yalnız bırak! Gidin başımdan, bir şey yapmak istemiyorum!” gibi çocuğunuzdan söylemler mi duyuyorsunuz? Çocuğunuz zamanının çoğunda öfkeli, sinirli, çevresine karşı saldırgan davranışlar mı sergiliyor? 

        İnsanlar duyguları olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayırma eğilimindedirler. Öfke olumsuz duygular içerisinde sınıflandırılır.  Oysaki öfke; şaşkınlık, heyecan, mutluluk gibi temel duygulardan biridir. Ancak güçlü hissedilir, kontrol edilmesi deneyimlerle öğrenilen bir şeydir.

       Ergenlik kolay bir geçiş dönemi değildir. Aile baskısı, kardeş ilişkileri, aile içi problemler, okul, sınav stresi, başarı kaygısı, arkadaş çevresi, hormonal değişimler gibi birçok konuyla baş etmeleri gerekmektedir.         Ergenlerin bu tarz sorunlarla karşılaştıklarında tutumları farklılık gösterir. Dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi de öfke ve saldırganlığı birbirine karıştırmamak gerektiğidir. Saldırganlık, öfkenin dışa vurum şeklidir, davranışa dökülmüş halidir. 

    Peki ergenler öfkelerini nasıl dışa vururlar?

    1. Saldırgan Ergenler: Öfkelerini tutamayan, agresif, kavgacı tavırlar sergilerler. Dışa vurumları şu şekildedir:

    • Kavga etme

    • Bağırmak, haykırmak

    • Aile bireylerine karşı gelme, kuralları reddetme

    • Küfür etme, kötü söz kullanma, tehdit etme

    • Kontrolsüz davranışlar yapma

    • Ortalığı yıkıp devirme, bir şeyleri fırlatma

    • Hayır ‘ı kabul etmeme

    1. İçine Kapanık Ergenler: İçine kapanık, sessiz, inatçı ve depresif tavırlar sergilerler.

    • Duygularını ifadede güçlük

    • İçine kapanıklık

    • Depresif, mutsuz görünme

    • Öfkeyi içine atma, bazen patlama

    • Güçsüz görünme

    • Kendine ya da nesnelere zarar verme

    • Sık sık fiziksel problemler yaşama (baş, karın vs. ağrısı)

    Yukarıda yazıldığı gibi ergenler, öfke halinde birbirinden farklı davranış şekilleri gösterirler. Buradaki önemli husus bu davranış şekillerinin sıklığı, kontrolü ve çevresiyle olan ilişkilerini ne denli yıprattığıdır. Ergenin hem kendi öz benliğinin hem de çevresiyle olan bağının daha fazla zarara uğramadan bir uzmandan yardım alınması gerekebilir. Bu durumun önceden tespit edilmesi yetişkinlik döneminin temellerini atmak, kimlik arayışına yardım etmek ve sağlıklı bir birey olma yolunda ona destek  olmak demektir. 

  • Kış Depresyonuna Dikkat

    Kış Depresyonuna Dikkat

    ‘Kış depresyonu’ olarak adlandırılan ve erkeklere oranla daha çok kadınları etkisi altına alan bu hastalıktan korunmak mümkün mü? Havaların soğuması, gün ışığından daha az yararlanmamız ve daha az sosyalleşmemiz bir çok sebep var kışın depresyona girmek için. Belki de en kötüsü kadınların bu depresyona daha sık yakalanması. Peki kış depresyonundan nasıl korunuruz, kış depresyonunu yenmek için ne yapmalı, kış depresyonu nasıl geçer? İşte birçoğumuzu ilgilendiren bu hastalıktan korunmak için 4 altın öneri… Kışın pek çok kişiyi etkileyen mevsimsel duygu durum bozukluğuyla ilgili dikkat edilmesi gerekenler var. Mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak bilinen ‘kış depresyonu’ nun, kişinin motivasyonunu düşürerek, isteksizlik ve yaşamdan zevk almama gibi sorunlara neden olduğunu bilinmektedir. 

    DEPRESYON DAHA ÇOK KADINLARI ETKİLER

    Depresyon, kişinin duygularıyla dışa cevap verebilme sürecinde ortaya çıkan bir bozukluktur. Yaşamdan zevk alamama, içe kapanma ve sosyal ortamlardan uzaklaşarak giderek yalnızlaşma gibi belirtiler ile kendini gösterir. Depresyona giren kişi, kendisine mutluluk veren aktivitelerden, artık zevk almaz hale gelir. Kadınlar, erkeklere oranla 2 kat daha fazla depresyona girmektedir. Gebelik ve loğusalık dönemleri, hormonal değişiklikler, yaşanan travmalar, duygusal açıdan daha hassas olan kadınlarda depresyon sorununu daha çok ortaya çıkarmaktadır.

    KIŞ RENKLERİ RUH HÂLİNi OLUMSUZLASTIRIR

    Kışın güneşli gün sayısı diğer mevsimlere göre daha azdır. Gün ışığı ise insana mutluluk veren seratonin hormonunun salgılanmasına yardımcı olmaktadır. Bu nedenle güneşli günlerde insanlar daha neşelidir. Kış mevsiminde ise güneşin etkileri azaldığından, hüzün ve çaresizlik duyguları ortaya çıkmaktadır. Özellikle negatif ruh hâli kışın kendini gösterir. Soğuk günlerde tercih edilen koyu renkli kıyafetler bile psikolojik açıdan olumsuz etkiye sahiptir. Kat kat giysiler ve üşüme hissi de başlı başına bir olumsuzluk göstergesidir. Güneşli gün sayısının az olduğu Baltık ülkelerinde yapılan araştırmalarda, toplumda depresyonun daha sık görüldüğü ve intiharların depresyona bağlı olarak geliştiği belirlenmiştir.

     

    KAPALI MEKANLAR SOSYALLEŞMEYİ ENGELLER

    Kışın havanın soğuk olması nedeniyle kapalı mekanlarda geçirilen zamanın uzaması insanları sosyal ortamlardan da uzaklaştırmaktadır. Bu da kişinin sosyal açıdan yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Özellikle alışveriş merkezlerinde çok vakit geçiren kişiler, kalabalıklar içinde yalnızlık hissi yaşamaktadır. Bu ortamlarda viral kaynaklı enfeksiyona yakalanma riski de yüksektir ve enfeksiyonun yol açtığı hastalıkların uzun süre devam etmesi kişinin psikolojisini olumsuz etkiler.

    KIŞIN DEPRESYONU YENMEK İÇİN BU UYARILARI DİKKATE ALIN!

    Kış depresyonu ile başa çıkmanın çeşitli yolları vardır: 

    – Günlük 3 öğün hâlinde beslenin. Öğün saatlerini atlamayın. 

    – Zamanınızı etkin ve planlı kullanın. Eğlenmeye ve sosyal aktivitelere kesinlikle zaman ayırın. Sosyal medya alışkanlığınız varsa kısıtlamaya gidin. 

    – Uyku düzeni için planlama yapın. Alıştığınız düzenin dışına çıkmayin yani fazladan kesinlikle uyumayın. Uyku düzenini bozacak faaliyetlerden uzak durun. Gün içinde kendinizi yorgun hissettiğiniz anlarda 10-15 dakika gözlerinizi kapatıp kendinizi dinleyin. 

    – Gün ışığından mümkün olduğunca uzun süreli yararlanmaya çalışın. Kışın güneşli günlerde kapalı mekanlarda fazla vakit geçirmemeye çalışın.

  • Çift Terapisi Nedir?

    Çift Terapisi Nedir?

    Evli, nişanlı veya sevgili, ilişkide yaşanan sorunları çözmek ve daha mutlu bir ilişkiye ulaşabilmek için çiftlerin birlikte katıldıkları terapi sürecidir. Çiftler bu süreçte daha mutlu olmak için; ilişkilerinde neye ihtiyaç duyduklarını keşfeder, bunları hayata geçirmenin yollarını öğrenirler. Birbirlerinin ilgi alanlarını süreç içerisinde güncelleyerek ilerde de değişebileceğini fark ederler. Unutmayın, mutlu ilişki, sorun yaşamayan, farklılıkların olmadığı, çatışma olmayan bir ilişki demek değildir. Önemli olan sorunlarınızı nasıl ele aldığınız ve çatışmayı nasıl yönettiğiniz.

    Ne amaçlanır?

    Çiftlerin daha mutlu bir ilişki için yeni iletişim dili kazanmaları, kendilerini ifade edebildikleri ve ortak hedefleri de paylaşabildikleri bir ilişkiye ulaşmaları hedeflenir. Çiftlerin daha mutlu bir ilişki yaşamaları, ilişkideki sorunlarını çözmeleri, beklentileri fark etmeleri ve uzlaşmayı kendi aralarında sağlamaları hedeflenir. Çift terapiye düzenli devam eden çiftlerin ilişkilerinde olumlu gelişmeler yaşadıkları bilinmektedir.

    Kimler Başvurur?

    Evli veya sevgili, ilişkisinde sorun yaşayan, sorunları çözmek ve daha mutlu bir ilişki yaşamak isteyen herkes çift terapi için başvurabilir. Önemli olan ilişkinizi kurtarmak istemeniz, terapi ve değişime hazır olmanızdır. Çift terapi, ilişkideki iki tarafın da çaba ve katılımını gerektirir.

    Çift Terapi uygulamasını kimler yapar?

    Çift terapisi, evlilik terapisi ve ilişki terapisi aynı kavramlardır. Yalnızca, bu konuda eğitim almış uzmanlar çift terapi yapabilirler. Çift terapistleri, eğitim aldıkları yaklaşıma göre teknikler uygulayarak sorunlarınızı çözmeniz için size yardımcı olurlar.

    Çift Terapi ile İlgili Yanlış Bilinenler

        Diğer terapilerde olduğu gibi, Çift Terapide de tek görüşme ile sorunların çözülmesi hedeflenemez, ilişkinin de değerlendirilme ve müdahale planı süreci mevcuttur.

    • Terapi bir süreçtir. 

    • Çift terapide “suçlu” ya da “haksız” taraf yargılaması yapılmaz. 

    • Terapist, çiftler arasında hakem değildir.

    • Uygun bir çift olup olmadığınıza, mutlu olup olmayacağınıza ya da ilişkiye devam edip etmeyeceğinize terapist karar veremez.

    • Çift terapisi boşanma kararı alındıktan sonra son çare olarak denenecek yöntem değildir. 

  • Kanser Psikoloji

    Kanser Psikoloji

    Günümüzde kanser hastalığı, çok sık görülmekle birlikte, hastalığa bağlı ölüm oranlarının da azımsanamayacak kadar fazla olması sebebiyle önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır.

    Çapar, 2010 yılında yapmış olduğu çalışmasında kanseri, fiziksel ve ruhsal hastalığın bir arada olduğu, sağlığın kaybolduğu, fiziksel bütünlüğün bozulduğu, maddi ve manevi kayıpların yaşandığı bir hastalık olarak nitelemektedir.

    Türk Dil Kurumu (TDK), kanseri bir organ veya dokudaki hücrelerin kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmasına bağlı olarak yakın dokulara yayılmasıyla veya uzak dokulara sıçramasıyla beliren bir hastalık olarak ifade etmiştir.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre kanser, hücrelerin kontrol edilemez bir biçimde büyümesi ve yayılması olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca DSÖ’ne göre kanser, vücudun herhangi bir bölümünü etkileyebilir ve çevresindeki dokulara zarar verebilir ya da farklı bölümlere sıçrayabilir. DSÖ’nün 2008 verilerine göre, dünya üzerinde 7,6 milyon insan kanserden hayatını kaybetmiştir. Ayrıca kadınlar arasında en sık rastlanılan kanser türü meme kanseri, erkeklerde ise akciğer ve mesane kanserleridir.

    Özkan ve Armay (2007), kanser için korku, umutsuzluk, suçluluk, çaresizlik, ölüm duygusu gibi tepki ve düşünceleri çağrıştıran, tıbbi ve fiziksel bir hastalık olduğu kadar ruhsal ve psikososyal bileşenlere de sahip olan bir hastalık olduğu ifadelerini kullanmışlardır.

    HASTALIK ALGISI

    Armay(2006) hastalık algısını, kişilerin hastalıkları süresince yaşadıkları deneyimler, hastalık süreciyle baş etme mekanizmaları ve psikopatoloji üzerinde etkili olan bir kavram olarak tanımlamaktadır. Armay’a (2006) göre, hastaların yaşananları algılaması psikolojik, fizyolojik ve psikososyal iyilik halinin yanı sıra, hastalığın seyri ve yaşam kalitesi üzerinde de etkilidir.

    2013 yılında yayımlanmış, Husson ve arkadaşları tarafından yürütülmüş çalışmada, hastalık algısı ve hastalığı ile ilgili olarak yeterli bilgi sahibi olmayan hastaların, Hastalık Algısı Ölçeği’nden daha düşük puanlar aldıklarına değinilmiştir. Hastaya, hastalığına ilişkin özellikli bilgi verilmesinin hastalardaki kontrol mekanizması ve anlayışla ilişkili olduğu ve bu bilgilendirmenin olumlu hastalık algısı geliştirme üzerinde son derece etkili olduğu ifade edilmiştir.

    Petrie ve Weinman’ın(2006) çalışmasına göre, olumsuz hastalık algısı geliştirmenin gelecekte yaşanacak olan yetersizlikleri arttırması ve hastaların daha yavaş iyileşme göstermeleri ile ilişkili olduğuna yer verilmiştir. Diğer taraftan hastaların iyileşme süreçlerinin erken dönemlerinde olumlu algı geliştirmeleri sağlanabildiğinde, işlevselliği arttırabileceği noktasına da değinilmiştir.

    KANSERLİ HASTALARDA RUHSAL TEPKİLER

    Elisabeth Kübler Ross, hastanın tanısını nasıl karşıladığını ve izleyen tepki süreçlerini 5 aşamada tanımlamıştır:

    1. İnkâr : Sıklıkla tanı sırasında ortaya çıkan ilk tepkidir. “Hayır, olamaz, bu doğru değil!” şeklinde söylemler olur. Hastada inanmama, şaşkınlık durumu gözlenir. Tepkinin temelinde, kanser gibi ciddi kaygı ve korku veren, gelecek ve yaşam hakkında tehdit oluşturan yeni duruma karşı uyum sağlamak için zamana ihtiyaç vardır. İnkâr genellikle geçicidir; ancak bazı hastalarda uzun sürebilir.

     

    2. ÖFKE: İnkâr aşamasının ardından, hastalık durumunun anlaşılmasından sonra görülür. “Neden ben? Bunu hak etmek için ne suç işledim?” şeklinde söylemler olur. Bu evre; aile, tedavi ekibi ve hekim için güçlükler taşır. Bazen ilişkilere de zarar verebilir. Bu aşamada uygun hekim tutumu önemlidir. Hastanın öfkesini kişisel şekilde algılamamak ve öfkesini açığa vurmasına olanak vermek gereklidir. “Mücadeleye odaklan, korkuya değil!” mesajı da verilmelidir.

    3. PAZARLIK: Bu evrede hasta tedavi olmaktadır ve yan etkilerle baş etme çabası içindedir. Tedavinin zorluklarını azaltma umudu ile tedavinin çeşitli yönleri üzerine pazarlık eder. “Kemoterapi görmeden bu tedaviyi sonlandırsam daha iyi olacak.” şeklinde söylemler olur. Bu aşamada uygun hekim tutumu ile tedavi ve yan etkiler hakkında hastayı bilgilendirmek önem taşır.

    4. DEPRESYON: Kanser ve tedavisine ilişkin gerçekler, hastada depresif duygudurumuna neden olabilir. Bu aşamada, yoğun bir kayıp duygusu, ayrılık ve ölüm düşüncesi belirebilir. Eğer hasta öfkesini ifade edemezse, depresyonu daha yoğun yaşar. Bu aşamada hastanın; gerçek dışı suçluluk ve utanç duygusunu yok etmek, yası yaşamasına izin vermek ve paylaşmak önemlidir.

    5. KABULLENME: Hastanın gerçeği kabul edip, enerjisini ve ruhsal gücünü yeni yaşamına yönelttiği uyum dönemidir. Hastalığı ile birlikte yaşamayı öğrenir. Bu aşama ile birlikte kişi; yaşamını, geçmişini, geleceğini, varoluşunu yeniden yorumlamaya başlar. Kimliğini, yaşamın amacını ve kendi tercihlerini sorgular. Güven ve denge arayışı içindedir.

    Tanımlanan ruhsal tepki aşamaları, her hasta için geçerli olmayabilir. Bazı hastalar; bu aşamalardan birine takılıp kalırken, bazılarında bu sıra aynı şekilde izlenmeyebilir.

    KANSER HASTALARININ PSİKOLOJİK TEDAVİSİ

    Kanserle mücadele bedenin ve beynin ortak mücadelesidir. Bu nedenle hastalara uygulanan psikoterapi de, hastalığın fiziksel tedavisini tamamlayıcıdır. Tedavinin bütünleyici ve ayrılmaz bir bölümüdür.Bireysel psikoterapi, psikolojik eğitim veya psikoterapötik yollarla kanserle baş etme davranışı geliştirilmeye çalışılır. Psikolojik tedavinin genel amacı; morali, kendine güveni ve baş etme yetisini arttırırken, sıkıntıyı ve ruhsal sorunları azaltmaktır.

    Psikoterapötik ilişkide duyguların, tutumların ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi birincil önem taşır. Hastanın bir birey olarak anlaşıldığını deneyimlemesi gerekir.Kanserde ortaya çıkan psikopatolojideki en önemli unsur ise, yaşamın tehdit edilmesidir. Bu süreçte uygulanan psikoterapinin temel amaçları arasında; kızgınlık, öfke, suçluluk gibi duygu ve tepkiler ile hastalıkla ilgili düşüncelerin anlatılmasında hastayı cesaretlendirmek, psikolojik ve sosyal uyumu sağlayarak yaşam kalitesini arttırmak, hasta, aile, sosyal etkileşim alanları arasındaki etkileşimi güçlendirmek yer alır.

    KANSER ALANINDAKİ ÖNEMLİ ÇALIŞMA

    Prof. Dr. Aziz Sancar, “DNA Onarımı” hakkındaki bilimsel çalışmasıyla 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı. 2014 Temmuz ayındaki röportajında; “Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu DNA’yı tahrip ediyor. Biz DNA onarım mekanizmasını anlamak ve aydınlatmak için bir çalışma başlattık. Bu mekanizmayı anlayınca onu inhibe edip, kanser hücrelerinin normal hücrelerden daha önce öldürülmesini sağlayacağız.” dedi. “ Kanser mekanizması 10 yıl içinde çözülecek.” diye de ekledi.

    Her yeni günün, yeni umutları, güzellikleri ve daha iyi bir iç huzuru getirebileceği bu hayatta; “Sevgili kanser, güle güle. Sevgili hayat, merhaba..” diyebilme dileğiyle.. Sevgiyle kalın..

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyonda bir kayıp duygusu vardır, kişi bir şeyleri kaybetmiştir, bir ayrılık vardır. Anlam yüklenilen bir şeyin kaybedilmesinin oluşturduğu derin üzüntü vardır.

    Bazen kaybın yeniden geri gelmesi depresyonu bitirirken, bazen ise bu kayıp geri gelse dahi depresif durumdan çıkılamaz. Çünkü kişi temel bir duygu ile tanışır: ‘Yetersizlik’.

    Mesela kişi sevgilisinden ayrılır, onun dönmesini bekler ama dönmez. O zaman bu yetersizlik duygusu ile beraber benlik algısı da bozulur.

    Terapide ise temel olarak kişinin bu yetersizlik duygusu derinlemesine çalışılıp, çözümlenir.

    Yetersizlik duygularının dışında başarısızlıklar, kendilik aktivasyonu, ödipal sorunlar (kişinin çocukluk döneminde karşı cinsteki ebeveynine yönelttiği cinsel duygularda saplanma), kollektif bilinç ( toplumun genel değer yargıları ve algıları), mağduriyette de depresyon oluşabilmektedir.

    Kendilik aktivasyonunda kişi yeni şeyler yapmaya başlar. Başta gayet keyifliyken, bir süre sonra depresyona girer. Yeni davranışlarla beraber eski hali kaybetmiştir. Burdaki

    temel problem ‘yeniden yakınlaşma’ dönemidir. Başta anneden

    kopup, kendisinin ayrı bir birey olduğunu farkeden çocuk mutlu bir şekilde

    yaşarken, acaba zor zamanımda yanımda annem olur mu duygusunu yaşar ve tekrardan anneye yakınlaşmaya başlar. Bazı anneler bu dönemde daha şefkatli davranırken bazı anneler ise çocuğa küser veya onu cezalandırır.Yani çocuk yeni bir şey yaptığında cezalandırılmıştır. Bu nedenle yeni durumlarda kaygı yaşamaya 

    başlar. 

    Başarısızlıklar da depresyona sokabilmektedir. Başarı toplum içinde var olabilmek için temel bir 

    duygudur. Yokluğunda kişi depresyona girebilmektedir. Çünkü bu durum yetersizlik duygularını alevlendirmiştir.

    Ödipal sorunlar da depresyona sokabilmektedir. Kişinin anneye benzeyen bir kadınla yaşadığı cinsellik 

    depresyona sokar. 

    Doğum sonrası depresyonunda ise yine ödipal bir durumda kadın babasından çocuk 

    doğurmuştur ( derin yapısında bu şekilde hisseder. Çocuğu görmek istemez ve cocuğu reddeder).

     Kollektif bilinçteki depresyonda ise kişi ait olduğu toplumun değerleri dışında bir şeyler yaptığında (annen baban perişan sen ise orda burda geziyorsun) bu ona karışık gelir. 

    Gerçek olmayan depresyon ise ‘magduriyettir’. Kişi bu şekilde çevresinden ilgi alır.

    Depresyondaki bir diğer önemli husus intihardır. Hayattaki temel yakıtları (yeterlilik, değerlilik, sevilme duyguları) tükenen bazı kişiler hayatına son verebilir.

    Bunun yanında depresyonda psikosomatik (psikolojik bazı sorunların ifade edilmemesinin vücutta fiziksel etkilere sebep olması) sorunlar da fazladır. Kişi dışarı atılamayan duyguyu kendi vücuduna yöneltir. Kas ve eklem ağrıları, sindirim sistemi sorunları, cinsel sıkıntılar.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)  Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), son derece önemli akademik, sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen ve olumsuz etkileri yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun toplumda görülme sıklığı nedir?

    Toplumda görülme sıklığı %5-7 gibi çok yüksek orandadır, çocuklukta başlayıp %60-70 oranında, yetişkinlikte de devam edebilen bir rahatsızlıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun nedenleri nelerdir?

    DEHB, anne-babaların veya öğretmenlerin tutum hatalarından kaynaklanmaz.
    DEHB genetik nedenli, nörobiyolojik bir hastalıktır.

    İzlem çalışmaları ortaya koymuştur ki;

    • DEHB olanların olmayanlara göre okulu bırakma oranı (% 32-40),

    • Üniversiteyi tamamlama oranı (% 5-10),

    • Çok az ya da hiç arkadaşa sahip olmama oranı (% 50-70),

    • İş yaşamlarında düşük performans oranı (%70-80),

    • Antisosyal aktivitelerle ilgilenme oranı (%40-50),

    • Sigara ve madde kullanma oranı çok daha yüksektir,

    • Ayrıca, DEHB ile büyüyen çocukların, ergenlikte hamile kalma ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma oranı (),

    • Yetişkinlik döneminde depresyon oranı (%20-30),

    • Kişilik bozukluğu gösterme oranı (yüzde 18-25),

    • Çeşitli şekillerde hayatlarını yanlış yönlendirme ve yaşamlarını tehlikeye atma durumları çok daha yüksek orandadır.

    Tüm bu yaşanan ciddi sonuçlara rağmen, çalışmalar gösteriyor ki; DEHB’i olan kişilerin yarısından azı, tedavi olmaktadır.

    DSM 5’e göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri nelerdir?

    *DSM–5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders): Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan ve zihinsel hastalıklara tanı koymak için ölçütleri belirleyen Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı.

    Dikkat eksikliği olan kişi:

    • Detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar,

    • Dikkatini korumada sıkıntı yaşar,

    • Dinlemez görünür,

    • Verilen komutları izlemede güçlük çeker,

    • Organizasyon sorunu yaşar,

    • Yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz,

    • Eşyalarını kaybeder,

    • Dikkati kolayca dağılır,

    • Günlük işlerini unutur.

    Hiparaktivite-dürtüsellik sorunu yaşayan kişilerin davranış biçimleri nasıldır?

    • Durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır,

    • Uzun süre aynı yerde oturmada sıkıntı yaşar,

    • Çocukken koşar ya da tırmanır, yetişkinken yerinde duramaz,

    • Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    • Motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir,

    • Çok konuşur,

    • Karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden cevabı yapıştırır,

    • Bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar,

    • Başkalarının sözünü keser,

    DEHB teşhisi konulabilmesi için yukarıda sıralanan belirtilerin çocuklarda 6 ya da fazlası, 17 yaş sonrası için en az 5 belirti olmalıdır. Ayrıca belirtilerin arada bir ortaya çıkması tanı için yeterli değildir.  Belirtiler birçok ortamda ve çok sayıda kendini göstermiş olmalıdır.

    Yaşa göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri değişir mi?

    Bireyin hayatının farklı dönemlerinde (çocukluk, ergenlik, yetişkinlik) DEHB’nin belirtileri değişebilir. Bu zaman zarfında yıllar içinde belirtiler birbiriyle yer değiştirebilir ve geçişler yaşanabilir. Dolayısıyla da aynı kişinin hayatının faklı zamanlarında DEHB’nin o anda ve o kesitte kendini gösterme şekli değişkenlik gösterebilir. Hayatının bir döneminde hiperaktivite-dürtüsellik baskınken diğer bir döneminde ise dikkat eksikliği daha ön planda olabilir. 

  • Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve evlilik terapisi, çiftlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, bu ilişki tarzının davranışlara ve ilişkinin kendisine nasıl yansıdığını anlamaya çalışan, aile sistemini bireyler arası ilişkiden ziyade bir bütün olarak gören psikoterapi türüdür. Aile içinde gözlenen çatışmalar, eşler arasında ya da ebeveyn ile çocuklar arasında görülen iletişim zorlukları, çocuklarda davranım problemleri, stres, madde kötüye kullanımı, cinsel işlev bozukluğu, geniş aile sisteminde gözlenen rahatsızlıklar (kronik hastalıklar gibi), cinsel işlev bozuklukları dahil pek çok başlık ilişki ve evlilik terapisinin konusunu oluşturabilir.

    Çift ve evlilik terapisi; bireysel psikoterapiden farklı olarak, aile/ilişki dinamiklerine ve bu dinamiklerin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkilerine odaklanır. Psikoterapist ve eşler arasında karşılıklı güven, şeffaflık ilişkisi sağlanır ve psikoterapist eşlere eşit mesafede yaklaşır. Koşulsuz olumlu kabul ile eşlerin kendilerini güvenli bir ortamda, yargılanmış hissetmeden açması sağlanır. İlişki ve evlilik terapisinde, bireyler değil bireylerin davranışlarının aile sistemini nasıl etkilediği incelenir. Dolayısıyla bir aile üyesini tanılamaktan çok o aile üyesinin diğer bireylerle olan ilişki tarzının aile üzerindeki yansıması ele alınır.

    Çift ve evlilik terapisinde başvuru sebebiyle de ilgili olarak görece hızlı ve çözüm odaklı müdahalelerde bulunulur.İletişim sorunları, aile içi çatışma, çocuk ve ebeveynler arası anlaşmazlıklar, kaygı ve depresyongibi ailenin işlevselliğini bozan pek çok konu terapi sürecinde ele alınır. Eşlerin ve aileyi oluşturan bireylerin bu gibi durumlarda çatışma çözümüyle ilgili becerilerinin güçlendirilmesi amaçlanır.

    Çift ve evlilik terapisinde; kendi duygu, düşünce, davranışlarını ve ilişkiye yansıyan kısımlarını anladıkça eşlerin iletişim becerileri güçlenmektedir. Çiftler, ilişki içindeki stresi daha iyi yönetebilmekte ve çatışma durumunda daha etkili baş etme yolları geliştirebilmektedir.

    Yaşam boyu gelişim çerçevesinden bakıldığında evlilikle birlikte insan hayatında süregelen pek çok gelişim evresi söz konusudur:

    • Evlilik öncesi hazırlık dönemi,

    • Yeni evli çift dönemi,

    • Küçük çocuklu aile dönemi,

    • Ergen çocuklu aile dönemi,

    • Orta yaş dönemi,

    • Çocukların evden ayrıldıkları dönem ve evlilikte yaşlılık dönemi.

    Her bir evrenin gerektirdiği hazırlık ve sorumluluğun yanı sıra bu evreler arası geçiş aşamasında da çeşitli problemler ortaya çıkabilir.

    Evliliğe hazırlık aşaması, çiftlerin kendi kök aile sisteminden (kendi anne babalarıyla birlikte yaşadıkları dönemden) getirdiği anlayış ve örüntüler göz önünde bulundurulduğunda, aslında iki farklı aile sisteminin bir araya gelişi olarak düşünülebilir. Bu iki aile sisteminin birbirine uygunluğu; farklılıkları tolere edebilme ve sorun yaşandığı durumda bu sorunla baş edebilme becerisini kapsar. Çift ve evlilik terapisindeki amaçlarından biri de eşlerin kendi kök ailelerinden getirdiği inanç, değer, mesafe, sınırlar doğrultusunda esneyebilme ve uyum sağlama becerilerini geliştirmektir. Örneğin, bazı ailelerde bireyler, birbirine duygusal olarak daha yakın mesafedeyken; bazı ailelerde daha uzaktır. Bazı ailelerde karar alım sürecine geniş aile dahil olabilirken, bazı aileler kendi içlerinde karar alma tercihinde bulunabilir. Eşler, kendi kök ailelerinden alışkın oldukları düzeni sürdürmeye çalışırken bu geçiş sürecinde zorlanabilir. Bu geçiş süreci farklı çatışmaları da beraberinde getirebilir.  Çift ve evlilik terapisi, bu gibi çatışma durumlarında, bireylerin kendi ilişki örüntülerini ve kök aile sistemindeki bu durumun eşler arası ilişkiye nasıl yansıdığını fark etmelerini sağlar.

    Evliliğin ardından eşlerin, ilişki içinde birbirlerine göre konumu, çocuk sahibi olduklarında ve gelişim evreleri boyunca farklılaşabilir. Her geçiş evresinde çözülmesi gereken farklı bir kriz söz konusudur. Evlilikteki uyum ve işlevsellik, bu krizin nasıl ele alındığı ve çözüme ulaştığıyla şekillenir. Evliliğin ilk yıllarında karşılaşılan sorunlar, çocuk sahibi olduktan sonra ya da çocuklar evden ayrıldıktan sonra farklı şekilde kendini gösterebilir. İlişki içinde ortaya çıkan semptom ve bu semptomun anlamı ilişki ve evlilik terapisinde ele alınan önemli bir konu başlığıdır. Terapide çoğu zaman çocuk, semptomu ortaya çıkaran aile üyesi olarak düşünülür. Bahsedilen semptom, çocukluk dönemine özgü bir sorun olarak görülebilir ancak aile sistemi içinde ele alındığında çatışmayı besleyen ya da eşler arası çatışmayı önleyen bir işlev görebilir. Örneğin, okula gitmek istemeyen ya da okulda sorun yaşayan bir çocuk, aile gündemini meşgul edebilir ve eşleri, kendi aralarındaki sorunu konuşmaktan, bu sorunu ele almaktan, dolayısıyla ortaya çıkacak çatışmadan koruyabilir. Böyle bir durumda ise farklı bir sorun alanı olarak çocukta davranışsal problemler gözlenebilir. İşlevsel şekilde ele alınmayan çatışma çözümü, uzun vadede eşler arasında ve aile sistemi içinde sağlıklı olmayan iletişim örüntüsünü sürdürme potansiyeline sahiptir

    Çift  ve evlilik terapisi, tüm bu gelişimsel art alan ışığında, çiftler arasında ilişki sırasında ve/veya evlilik sürecinde yaşanan sorunlara kapsamlı bir perspektiften bakarak eşlerin ihtiyacına yönelik çözümler üretmeye çalışır.

  • Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Bireyin kişilik yapılanması büyük oranda 0-6 yaş arasındaki yaşantılar ve ailenin yaklaşımı ile belirlenmektedir. Bu dönemde tamamlanmakta olan yapı, ergenlik dönemindeki hormonal ve yapısal değişimlerle beraber tekrardan kalıcı değişimlere uğrayabilmektedir. 0-6 yaş arasında çocuğun psikoseksüel gelişimsel dönemleri oral, anal ve fallik dönem olmak üzere 3’e ayrılmaktadır:

    ORAL DÖNEM:

    • Ortalama 1.5 yaşa kadarki dönemdir.

    • Ağızla haz alınan dönemdir. Çocuk 3-4 dk memeyi emmekte geri kalan 10-15 dk. ise anneden duygu almaktadır. Burda ‘çocuk artık emmiyor, doydu’ diyip memeyi çekmek çocukta adeta bir duygusal travma oluşturmaktadır.

    • Anne ile temel güvenin sağlanmakta olduğu ve tatmin edici bir şekilde bebeğin ihtiyaçlarının giderilmesi gereken bir dönemdir.

    • Bu dönemde saplantı yaşamış kişiler genelde ağızla ilgili meselelerle çok 

    uğraşmakta; çok fazla sakız çiğnemekte, çok sık sigara ve alkol kullanmata ve tırnak yemektedir. 

    ANAL DÖNEM: 

    • Yaklaşık 1.5-3 yaş arasındaki dönemdir.

    • Dışkıyı bırakıp, tutabilme yetisinin kazanıldığı dönemdir. Bu kazanılan özellikle çocuk kendi iradesiyle bir davranışı harekete geçirebildiğini görmekte, anneden özerklik kazanıp, bireyselleşme adımları atmaya başlamaktadır. 

    • Çocuk kendi içinden çıkan dışkıyı çok değerli bir şey olarak görmektedir. Onu vermek istememektedir. Tuvalet eğitimi verilirken çok baskı yapılması; bu çocukta çatışma yaratmakta ve çocuk ilerde cimri , inatçı ya da koleksiyoner olabilmektedir. Nadiren de tersi olup çok savurgan olmaktadır. 

    FALLİK DÖNEM: 

    • 3-6 yaş arasında cinsel kimliğin oluştuğu dönemdir. 

    • Bu dönemde çocuk 3’lü ilişkiler kurabilmeye başlamaktadır. İlk 3 yaşta sadece kendisi ve annesi varken artık babanın da farkına varmaya başlamıştır.

    • Bu evrede cinsel dürtülerin hissedilmeye başlaması ile erkek çocuğunun anneye, kız çoçuğunun da babaya karşı cinsel bir yönelimi olmaktadır. Bununla birlikte çocuk anne ya da babasını kendisine rakip görmekte ve onunla çatışmaya girmektedir.