Etiket: Tehlike

  • Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete sanılanın aksine bizi ayakta tutan diğer duygular kadar önemli bir yere sahiptir. Peki Kaygı nedir ? Kaygı; İnsanın hayatının tehlikede olduğu durumlarda ortaya çıkan doğal olarak ortaya çıkan ve hissedilen o anda bizi tehlike karşısından alarma geçiren savaş ya da kaç politikasının izleyen bir duygu bütünüdür. Her ne kadar olumsuz bir duygu olarak ifade edilse de olumlu yanları da vardır. Bizi hayata karşı motivasyonumuzu arttırır ,farkındalığımızı arttırır, tehlike karşısında karşısında pozisyon almamızı sağlayan önemli bir duygudur.

    GÜNLÜK YAŞAMDA ANKSİYETEYE NEDEN OLAN DURUMLAR NELERDİR ?

    • Yaşam biçiminin değişmesi

    • Sevdiğin birini kaybetme

    • İş kaybı

    • Boşanma, sevdiğinden ayrılma

    • Ekonomik problemler

    • Kişilerarası ilişkilerde çok büyük değişiklikler

    • Hastalık

    • Hastanede yatma

    • Belirsizlikler

                                        HANGİ DURUMLARDA YAŞAMIMIZI OLUMSUZ ETKİLER?

         Anksiyete bireyin algısıyla ilgilidir. Gerçek veya algılanan tehlikeler her yaş ve sosyal grupta bireyi etkilemektedir. Anksiyete yaşanılan bir durumda gerçekten bir tehlike midir? Bunun cevabı çok önemlidir.  Gerçek bir tehlikenin olmadığı durumda anksiyete tepkisi veriyorsak ayrıca anksiyeteyi yönetmekte ve baş etmede güçlük çekiyorsak problem haline geldiğini söyleyebiliriz.

     

                                                ANKSİYETE OLDUĞUNU NASIL BİLEBİLİRİZ ?

      Anksiyete, fiziksel değişikler, psikolojik değişiklikler ve davranışsal değişiklikler olarak ortaya çıkmaktadır.

    Fiziksel Değişiklikler; Kas gerginliği artar, sempatik(terleme, KB ve solunum artışı, uzuvlarda titreme, kas gerginliği) parasempatik(kalbin duracağı hissi, baygınlık hissi, kramplar, karın ağrısı) aktivite artar. Stres hormonları, epinefrin, norepinefrin düzeyi yükselir. Kortizol, büyüme hormonu, prolaktin artar. Testestoron salınımı azalır.

    Fiziksel semptomun anlamını bilmezseniz bedeninizde ne olduğunu doğru olarak yorulayamazsınız. Beynim de tümör mü var? Kalp krizi geçiriyorum galiba? Bu düşünceler sizi daha fazla anksiyeteli yapar ve bu olumsuz duygu devam eder.

      Psikolojik Değişiklikler; Korku, panik, rahatsızlık duygusu. Baş edemeyeceğim duygusu, aklını yitiriyor olma duygusu, kalp krizi geçiriyor olma düşüncesi, hastalanmaktan korkma, endişelenme hissi. Çaresizlik, karamsarlık hissi.  İnsanların sana baktığı ve acayip davrandığın düşüncesi, aptalca davrandığın ve konuştuğunu düşünme, kaçma uzaklaşma ve güvenli bir yere gitme isteği gibi birçok etken görülebilir. Bu değişiklerin hepsi yaşanmayabilir, sadece biri çok yoğun yaşanabilir.

    Davranışsal, kognitif(bilişsel) değişiklikler; Konsantrasyon güçlüğü, dikkatte azalma, problem çözme becerisinde azalma, ortamdan uzaklaşma, insanlardan  uzaklaşma, kalabalığa girmeme, göz iletişiminde kaçınma, kendini ve başlarını eleştirme ve ağlama gibi durumlarla devam eder.

                                                  ANKSİYETEYLE BAŞ ETME YOLLARI

    Öncelikle baş etme yollarının ilk aşaması anksiyeteyi tanımak ve doğasını bilmemiz gereklidir.  Nasıl bir anksiyete yaşıyoruz bunun tanımını yapmak, yaşadığınız anksiyete neye benziyor ? olsa hangi renk olurdu ? Anksiyetinizi somutlaştırmak sizi daha çok rahatlatacaktır. Progresif gevşeme, kontrollü nefes alma gibi yöntemlerde anksiyetenizi azaltmakta yardımcı olacaktır. Eğer ki anksiyeteniz kontrol edemeyeceğiniz derecede yüksek yaşıyorsanız ayrıca işlevselliğini bozacak düzeye geldiyse bir uzmana başvurmanız gerekebilir.

  • Anksiyete (Kaygı-Bunaltı) Nedir?

    Anksiyete (Kaygı-Bunaltı) Nedir?

    Anksiyete herkes tarafından bilinen, yaşam boyu çeşitli durumlar karşısında hissedilen bir duygudur. Örneğin gece tek başına karanlık bir sokakta yürürken, çok önemli bir toplantıya geç kalındığında, yanı başında birinin suç işlemesi gibi tehlikeli durumlar karşısında kişi çoğunlukla anksiyete duygusuna kapılır. Bu duygunun yoğunluğu ve şiddeti kişide bir takım fiziksel belirtilerin sürece eşlik etmesine sebebiyet verebilir. Bunlar uyuşma, bulanık görme, nefes alamama, çarpıntı, kaslarda gerginlik gibi çeşitli duyumlar olabilir. Bedenindeki değişikliklerin nedenini anlamayan kişi bu tablo karşısında daha da dehşete kapılarak panik atak geçirebilir.

    Anksiyete kişinin tehdit-tehlike algısı karşısında otomatik olarak verdiği doğal tepkidir. Yaklaşık 200.000 yıllık insanlık tarihi boyunca insanlar, tabiat şartlarının olumsuz etkileri karşısında yaşam mücadelesi vermiştir. Korunaklı, yerleşik bir hayata geçilen son birkaç yüzyılın öncesine kadar yüzbinlerce yıl vahşi hayvanların, çetin doğa koşullarının tehlikeleri karşısında insanlar ya savaşmış ya da bedeninin sınırlarını aşan zorluklar karşısında kaçarak canını kurtarmaya çalışmıştır.

    İnsanın hayatta kalabilmesini sağlayan en önemli silah, erken bedensel uyarı sistemidir. Sakin, dingin ve huzurluyken, kasları gevşemiş rahatça nefes alabilen kişinin kendini rahat ve mutlu hissettiği bir anda vücutta homeostasis denilen bir denge hakimdir ve bu durumda parasempatik sinir sistemi aktive haldedir. Tehlike algısı hissedildiği anda vücuttaki homeostasis dengesi bozulur, parasempatik sistem devre dışı kalarak sempatik sistem devreye girer. Sempatik sistem devreye girmesiyle vücutta psikolojik ve bedensel olarak savaşma-kaçma reaksiyonu verilir. Bu durumda kişinin savaşacak gücü varsa tehlikeye karşı savaşır. Savaşmaya gücü yetmiyorsa kaçmayı seçer. Hem savaşacak kadar gücü yok hem de kaçacak kadar zamanı yok ise tehdit karşısında donup kalır.

    Günümüzde tabiatla savaşma ihtiyacı minimum düzeye inmiş olan insanın savaş-kaç sistemi daha çok kendi yaşamında tehdit olarak algıladığı olaylar karşısında devreye girmektedir. Tehdit algısı, kaygıyı arttırır. Kaygı arttığında savaş-kaç sistemi devreye giren kişide bir takım psikolojik ve bedensel reaksiyonlar olur. Kan beyinden çekilerek kaslara hücum eder, göz bebekleri büyür, nabız daha çok atar, daha hızlı nefes alıp verilir, kaslarda gerginlik artar. Bedensel ve psikolojik uyarılmanın kişide yarattığı şiddetli gerginlik, sıkıntı ve panik kişinin kaygı yaşadığı duruma daha çok duyarlılık kazanmasına neden olur. Benzer durumla tekrar karşılaştığında kişi önceki yaşantısını tekrar etme eğilimi göstererek daha büyük bir kaygı yaşar.

    Kaygı yaşanan durum kişinin buna yönelik inançlar geliştirmesine, yaşadığı sıkıntıyla ilişkili anlamlar yüklemesine ve benzer durumun tekrarlaması karşısında kişinin zihnindeki şemaların çok hızlı bir şekilde aktive olmasına yol açar. Böylece anksiyete çağırışımı yapan minimal işaretler önceden zihinde tanımlanan “tehlikedeyim”, “mutluluğumu bozan ve yaşamımı tehdit eden bir şeyler var” gibi çıkarımlara ulaşır. Tekrarlanan anksiyete ataklarına anksiyete bozukluğu adı verilmektedir.

  • Korku ve Kaygı Bozuklukları

    Korku ve Kaygı Bozuklukları

    Günlük yaşantınızda korku, kaygı, üzüntü ve panik terimlerini çoğu zaman birbirinin yerine kullanılırız. Ancak kaygı bozukluğu, anksiyete bozukluğu, panik atak bozukluğu, korkularımız (fobiler ) gibiduygu durum bozuklukları nedenlerini anlayabilmemiz ve bu psikolojik rahatsızlıkların tedavisiningerçekleştirebilmesi için bu terimleri birbirinden ayırabilmemiz gerekir.

    Korku, herkesin yaşayabileceği başlıca başlıca bir duygudur. Korku, aniden ortaya çıkı veren bir tehlikeye karşı gösterilen bir reaksiyondur. Bu tehlike gerçek ya da kişinin algıladığı bir tehlikedir. söz konusu bu tehlike kişide savaş ya da kaç tepkisini ortaya çıkartır. çünkü kişiler bir korku duyduklarında bütün içsel kaynaklarını kullanarak bu tehlikeye karşı kendilerini savunmaya çalışıyorlar ya da söz konusu bu tehlikeden kaçıp kurtulmaya, oradan uzaklaşmaya çabalarlar.

    Kaygı duygusu” ile “korku duygusu” çok yakından ilişkili duygulardır. Kaygı ile korku bu kadar yakın duygular olmalarına rağmen; kaygı ve korku arasında arasında önemli farklar da bulunmaktadır. Korku daha çok bu anda ortaya çıkan tehlikelere karşı gösterilen bir tepki iken kaygı gelecekle ilgili endişeleri içermektedir. Yani kaygı daha çok geleceğe yöneliktir.

    Anksiyete, genellikle somatik, duygusal, kavramsal, ve davranışsal bileşenlere sahip olmak şeklinde tanımlanır.. Kaygı da yaşanılan biyolojik değişiklikler vücutta anksiyete durumun da gözlenmektedir. Kan basıncı, nabız ve kalp atışının artması, titreme, terleme, ana kas gruplarına birden kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi fonksiyonlarının yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme -üşüme hissedilir.

  • Kaygı (anksiyete) ve panik bozukluk tedavisi

    Kaygı (anksiyete) ve panik bozukluk tedavisi

    Anksiyete; kaygı, bunaltı, endişe gibi farklı terimlerle de ifade edilir. Anksiyete dediğimiz duyguyu tanımayan yoktur. Sınava girerken, topluluk önünde bir konuşma yapacakken, sevdiğiniz insanların başına bir şey geleceğini düşündüğünüzde, başınızın dertte olduğunu hissettiğinizde kaygı yaşarsınız.

    Kaygı ve korku birbirinden farklıdır. Korku, şimdi ve burada olan somut bir durum, kişi, olay ya da nesneyle ilgili bir duygu iken; kaygı gelecekte olma olasılığı olabilen bir durum ya da olayla ilgilidir. Örneğin, karşınıza birden köpek çıktığında korkarsınız. Ama köpek beni ısıracak diye düşündüğünüzde kaygılanırsınız. Birden karşınıza korna çalarak çıkan bir araba sizi korkutur, ancak her an bir araba gelip bana çarpabilir diye endişelenerek yürüyorsanız, kaygı (anksiyete) yaşıyorsunuz demektir.

    Anksiyete yaşandığında, bazı bedensel duyumlar ortaya çıkar. Kalp atışlarında artış, nefes almada güçlük, ateş basması, terleme, titreme, uyuşma, bulanık görme, kaslarda gerginlik, boğulma ve soluğun kesilmesi derecesine uzanabilen nefes darlığı gibi duyumların da anksiyetenin bir parçası olduğunu çoğu kimse bilmez. Bu nedenle de bu bedensel duyumlar ortaya çıktığında kişi neden olduğunu anlayamaz ve o anda önemli bir bedensel hastalığı olabileceğini düşündüğü için, sıkıntısı panik derecesine ulaşabilir.

    Anksiyete, tehdit veya tehlikeye karşı bir tepkidir. Sinir sistemimizin yarattığı bir alarm sistemidir. İnsanoğlunun ilk ortaya çıktığı dönemlerde, yaşadığı tehlikelerle dolu ilkel ortamda, insan bir tehlikeyle karşı karşıya geldiğinde, hemen kaçma ya da savaşma tepkisini oluşturan otomatik bir mekanizmanın organizmada hâkimiyeti ele alması son derece yaşamsaldı. Bugünün göreceli olarak güvenli dünyasında bile bu gerekli bir mekanizmadır.

    Hayalinizde yolda karşıdan karşıya geçerken üzerinize doğru korna çalarak bir kamyonun gelmekte olduğunu canlandırın. Eğer hiç bir anksiyete duymuyorsanız büyük olasılıkla ezilirsiniz. Ama bedenimizde bulunan alarm sistemi olan anksiyete sayesinde kaçma-savaşma tepkiniz hakimiyeti ele alacak ve sizin daha güvenli bir yere koşmanızı sağlayacaktır. Bu durumun ana fikri çok basittir: anksiyetenin amacı, organizmayı korumaktır, ona zarar vermek değildir. Bu durum olması gereken bir şeydir. Çünkü doğada varlığını bu güne dek sürdürebilmiş olan bir canlıda, onu tehlikelere karşı koruyucu bir mekanizmanın geliştirilmemiş olması (ya da bu koruyucu mekanizmanın ona zarar verici olması da aynı şekilde) saçma olurdu.

    Bilimsel olarak kısa dönemli anksiyete tepkisine kaçma-savaşma tepkisi adı verilir. Böyle adlandırılır çünkü anksiyetede ortaya çıkan bütün psikolojik ve bedensel değişiklikler tehlikeyle ya savaşmaya ya da tehlikeden kaçmaya dönüktürler. Bunun nedeni anksiyetenin temel amacının organizmayı korumak olmasıdır.

    Anksiyete sonsuza dek sürmez veya giderek artan bir tarzda kişiye zarara verebilecek bir seviyeye yükselmez. Anksiyete seviyesi yükseldikten bir süre sonra, sinir sistemi bunu dengeleyecek şekilde çalışır. Tehlike ortadan kalmasına rağmen, bedensel duyumların bir süre daha devam etmesinin nedeni; kimyasal mesajcılar olan adrenalin ve noradrenalinin ortadan kaldırılmasının belli bir süre içinde gerçekleştirildiğidir. Bu nedenle tehlike geçse ve sempatik sinir sistemi tepki vermeyi durdursa bile bu kimyasal maddeler bir süre daha vücudunuzda kalacağı için kendinizi endişeli ve heyecanlı hissedebilirsiniz. Bunun kesinlikle doğal ve zararsız bir durum olduğunu hatırınızdan çıkarmayın.

    Bilimin bize verdiği gerçek verilere göre, anksiyetenin yarattığı bedensel duyumların (çarpıntı, nefes almada güçlük, titreme gibi) yani bu alarm sisteminin insan sağlığını tehdit etmesinden öte, kendini korumaya yönelik bir mekanizma olduğunu biliyoruz artık. Kaçma-savaşma tepkisine (anksiyete) yol açan bu sistemin temel özelliğinin ve amacının organizmayı çabucak harekete geçmeye hazırlamak ve vücudu korumaya dönük olduğu unutulmamalıdır.

    Bütün bunlar ışığında, neden ortada kesinlikle gerçekten korkulacak bir tehlike yok iken panik atak durumunda kaçma savaşma tepkisi ortaya çıkmaktadır?

    Kişi, bu bedensel duyumları ve bedeninde gerçekleşen alarm durumunu yanlış yorumlar ve “kalp krizi geçiriyorum”, “ölüyorum”, “kontrolümü yitireceğim”, “deliriyorum” gibi bir tehlike olduğu sonucuna varır. Bedensel belirtilerin bu şekilde yorumlanması çok korkutucu olduğundan, sonucun panik ve korku olması çok doğaldır. Daha sonra korku ve panik daha fazla bedensel belirti ortaya çıkmasına yol açar ve korku, bedensel belirtiler, korku şeklinde bir kısır döngü ortaya çıkar.

    Peki başlangıçta herhangi bir korku duymadan, nasıl olup da kaçma-savaşma tepkisinde görülen bedensel belirtiler hissedilmektedir?

    Bu belirtilere karşı son derece hassas hale gelirsiniz ve asıl olarak bunlarla bağlantılı hale gelmiş olan geçmişteki panik yaşantıları nedeniyle korku dolu bir tepki verirsiniz. Bu türden bir koşullanmanın sonucunda gündelik uğraşılarınız esnasında ortaya çıkabilecek bedensel belirtiler ve duyumlar sizin paniğe girmenize yol açabilir.

    Örneğin bedensel olarak yorucu bir aktivitede bulunduktan sonra ortaya çıkan nefes darlığı ve terleme, kahve içmenin ardından çıkan çarpıntı veya huzursuzluk duyguları, kalabalık ortamlardaki sıcak ve kirli hava gibi durumlar, uykusuzluğun yol açtığı belirtiler, eğer sıkıntı giderici bir ilaç kullanıyorsanız bunun kandaki düzeyinin düşmesi, ilk defa kullandığınız bir ilacın yol açtığı yan etkiler, bir kısım grip soğuk algınlığı ilaçları, ya da o esnada geçirmekte olduğunuz basit bazı bedensel hastalıklar (midede bir rahatsızlık, grip, soğuk algınlığında ateş ve kalp atışlarında hızlanma yoluyla) paniğe yol açabilir.

    Ne Yapmalı?

    Neden böylesi bir ilk belirtinin ortaya çıktığının çok açık bir nedeninin bulunmadığı durumlarda bile bunu izleyerek ortaya çıkan bedensel belirtilerin kaçma-savaşma tepkisinin bir parçası olduğu ve size bir zarar vermeyeceğinden emin olabilirsiniz. O halde gerçekten %100 bir kesinlikle bedensel duyumların tehlikeli olmadığına inanırsanız, korku ve panik, artık görülmeyecek ve panik ataklar ortadan kalkacaktır. Tabi ki daha önceden panik atak geçirdiğiniz ve belirtileri yanlış yorumladığınız için bu yanlış yorumlamalar otomatik hale gelmiş ve panik atağında yaşadığınız belirtilerin zararsız olduğuna bilinçli bir şekilde kendinizi inandırabilmeniz oldukça güç bir hale gelmiştir.

  • Çocuklarımıza tehlikelerden korunmayı nasıl öğretebiliriz?

    Çocuklarımız en değerli varlıklarımız. Onları yetiştirirken tehlikelerden koruyarak, en iyi imkânları sunarak en iyi şekilde yetiştirmek istiyoruz. Bebeklik döneminde ev kazalarından korunmaları için eşyalarımızı yeri geldiğinde onlara göre düzenliyoruz. Ama yaşları büyüyüp sosyal yaşantıları geliştikçe kontrolümüzün azaldığını ve onları korumakta yetersiz kaldığımızı hissetmeye başlıyoruz. Öğretmenlerini sıklıkla uyarıyor, çocuklarımızın kendilerini sürekli uyarılarda bulunarak kazalardan korumaya çalışıyoruz.

    Peki, yaşları daha çok ilerledikçe bu uyarılar ve hatırlatmalar bize ne şekilde geri dönecek?

    Bugün sizlerle -çocuklarımızı korumak için sergilediğimiz davranışların sonuçları neler oluyor- bunlar üzerinde bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

    Başlangıçta şunu söylemeliyim ki tabi ki çocukları korumak bizim önemli görevlerimizden biri. Ama şu soruyu bir düşünelim. Acaba çocuklarımıza karşı sergilediğimiz koruma davranışlarımız yaşa göre değişmeli mi?

    Kesinlikle evet.

    3 yaşına kadar ev içinde ya da dışarıda çocuklarımızı sürekli gözlem altında tutmalıyız. Evde kesici aletler, tehlikeli ev eşyalarımız, ilaçlar, temizlik maddeleri ve diğer kimyasallarla ilgili düzenlemelerde yapabiliriz. Ama yaşı ilerleyen çocuğumuzu bir yandan da kendini koruması için eğitmeliyiz. Ki 2 yaşından itibaren çocukların tehlikeli durumlara karşı kendilerini koruma becerileri yavaş yavaş gelişmeye başlar. Daha ileriki yaşlarda kreş ya da okullarda kendilerini yetersiz hissetmemeleri için basit tehlikeleri düşünmelerini beklerken, büyük tehlikeleri kontrol etmeye çalışırız.

    Kreşe başladıklarında (ev içinde kendini koruyabilen) çocuk kendine güveni olduğu ve kendini yaşına uygun şekilde tehlikelerden koruyabilir. Böylece okulda/ kreşte daha uyumlu ve huzurlu bir yaşantı sürdürebilir. Bunun yanı sıra unutulmamalıdır ki okul öncesi dönem yarı korunaklı bir dönemdir ve çocuklarımızı okul dönemindeki yeni toplumsal ortama hazırlamanın en iyi imkânlarındandır.

    Okul yaşantısına geçildiğinde artık çocuğumuz sosyal iletişimlerde yaşına uygun becerileri sergileyebilen, tehlikeli bir ortamdan kaçınan bir çocuk olacaktır.

    Bunu sağlarken sergileyeceğimiz davranış sistemi çocuğu kendine güvenen, ihtiyacı olduğunda öğretmenlerine ulaşmayı düşünecek kadar olgunlaşmış olmasını sağlayabilir ya da korkak, güvensiz, tek başına yaşantısı ile başa çıkmayı başaramayacak kadar bebeksi de kalabilir.

    Koruma çabalarımızın olumsuz sonuçları olabilir mi? Hangi davranışlarımız olumsuz etkiler?

    Eğer çocuğumuzu;

    * Tehlikelere karşı korkutuyorsak,

    * Aşırı uyarılarda bulunuyorsak,

    * Kaygılarımızı gereğinden fazla yansıtıyorsak,

    * Bilgi vermeksizin tehdit ederek durduruyorsak,

    * Yaşına uygun olmayan gereksiz bilgiler veriyorsak çocuğumuzu olumsuz etkileyebiliriz.

    Çocuğumuz kendini dünyaya karşı savunmasız ve güvensiz hissedecektir. Zamanla kaygılı bir kişilik geliştirecek ve bunun sonucunda yetişkinlikte sorun yaşayacaktır. Genetik yatkınlığı olan bireylerde ise psikiyatrik rahatsızlıkların ortaya çıkma olasılığı artacaktır. Okul fobisi, kaygı bozuklukları, obsesif – kompülsif bozukluk gibi rahatsızlıklara karşı yatkınlıkları oluşacaktır.

    Eğer çocuğumuza;

    * Sürekli uyarılarda bulunmak yerine neden tehlikeli bir işle uğraştığını kısaca açıklarsak,

    * Bazı küçük deneyimleri (büyük tehlike içermeyen) yaşamasına izin verirsek,

    * Aşırı kaygılarımız yerine onun sağlığı ve iyiliği ile ilgili endişelerimizden (yaşına uygun şekilde) bahsedersek

    * “Okulda sakın koşma” gibi genel uyarılarda bulunmak ya da çocuk olmanın getirdiği doğal davranışları engellemek yerine kendini gerçekten koruması gereken şeyi açık ve net şekilde söylersek çocuğumuzu olumlu şekilde destekleyebiliriz.

    Kendine güvenen, nerde, neyi, niçin yapması ya da yapmaması gerektiğini bilen çocuklar yetiştirebiliriz. Böylece gereksiz birçok şeyden kaygılanan bir çocuk yerine nelerden korunması gerektiğini bilen ve sizin aklınıza bile gelmeyecek tehlikelerden kendini koruyan çocuklar yetiştirmemiz mümkün olur. Yetişkinliklerinde de göze alacağı risklere daha gerçekçi bakan, ne istediğini bilen, hayata karşı güçlü ve kendine güvenen bireyler yetiştirmenin temellerini atmış oluruz.

    Evet, çocuk yetiştirmek çok zor ve karmaşık gözükebilir. Ancak unutulmamalıdır ki küçük düzenlemeler en önemli varlıklarımızın, çocuklarımızın hayatları ile ilgili büyük önem taşımaktadır.

  • Limbik sistem ve akupunktur

    Limbik sistemi oluşturan yapılar filogenetik olarak beynin en eski kısımlarıdır.

    Limbik sistem; insan beyin korteksinin geniş bir alanı tarafından idare edilen, dışardan gelen veya düşüncelerimizle oluşan her türlü uyarana bedenin vereceği cevabı düzenleyen sistemdir. Özellikle stres oluşturan uyaranların bedene zararını ortadan kaldırmaya, bunun için otonom sinir sistemi fonksiyonlarını düzenlemeye çalışır.(Dolaşım ve sindirim sistemi, endokrin sistem fonksiyonları gibi)

    Öncelikle gövdemizdeki tüm yaşamsal fonksiyonların limbik sistemimize gelen uyaranların etkisi altında olduğunu hatırlatmak isterim. Dışarıdan gelen tüm uyaranlar (müzik, gürültü, tüm görsel uyaranlar, bize söylenen iyi veya kötü sözler vb.) veya düşüncelerimizle oluşturduğumuz (kilo vermem lazım, ya çocuğum olmaz ise, yine kalbim çok çarpacak, yine tansiyonum çıkacak; kendimizle ilgili yaptığımız tanımlar; şişmanım mutsuzum, çirkinim, yalnızım, sinirliyim, vb.) uyaranlar limbik sistemimiz tarafından bir işleme tabi tutulur.

    Bu işlemde tüm geçmiş deneyimlerimiz, inançlarımız, ön kabullerimiz ve aldığımız eğitim de rol oynamaktadır. Bu işlem sonunda o an ki uyarana gövdemizde nasıl bir tepki gelişeceği limbik sistemin oluşturduğu kararla otonom sinir sistemimize iletilir ve kalbimizin, solunum sistemimizin, hormonlarımızın, sindirim sistemimizin çalışmaları düzenlenir. Burada amaç sağlıklılığın ve canlılığın devam ettirilmesidir. Örneğin gerçekten tehlike varsa bu durum karşısında önce kalbimiz çok atmaya başlar çünkü tehlikenin üstesinden gelecek gücümüz yoksa kaçmamız gerekmektedir. Kaçmamız için bacaklarımıza ihtiyaç duyarız bu nedenle kalbin pompaladığı kanın bacaklarımıza gidebilmesi için bacaklarımızın damarları genişleyecektir. Bu sırada nereye gideceğimizin kararını verecek olan beynimizin çalışmaya, dolayısı ile kana ihtiyacı vardır ve beyni besleyen damarlarımız da genişler. O sırada derimizde kan ihtiyacı yoktur ve deri damarları daralarak kan kalbe gönderilir. Yine tehlike anında sindirim işlemi ile uğraşacak durum yoktur ve sindirim sistemimizi oluşturan mide, bağırsak gibi yapıların damarları da daralır ve bu kan da kalbe döner ve kalbimiz bu kanların hepsini bizi tehlikeden uzaklaştıracak veya üstesinden gelecek organlarımıza gönderir. Tüm bu çalışmalar limbik sistemin kararları ile otonom sinir sistemimiz tarafından organize edilir.

    Yukarda ki durum limbik sistemimizin, dışarıdan gelen uyaranlara gövdenin vereceği tepkilerin önemli örneklerinden biridir.

    Güzel ve yumuşak bir müzik dinlediğimizde yine bedenimizde hissettiğimiz gevşeme ve huzur da limbik sistem tarafından organize edilen bir diğer örnek olabilir. Bu tepki örnekleri doğal ve fizyolojik olası durumlara aittir.

    Eğer kişi uzun süredir olumsuz uyaranlar ile karşı karşıya ise (İşyeri huzursuzluğu, aile içi huzursuzluklar vb.) veya birden yüksek şiddette stres uyaranına maruz kalırsa ( depremde kalmak, ciddi trafik kazası geçirmek, çok sevdiğimiz birinin beklenmedik ölümü vb.) limbik sistem uyarana karşı organların fonksiyonlarını düzenleyerek o uyarani beden için zararsız hale getirme görevini yapamaz hale gelebilir. İşte bu durumda basit uyaranlar veya düşünceler tehlike uyaranı gibi algılanmaya başlar ve otonom sinir sisteminin çalışmasındaki dengenin bozulması sonucu organ fonksiyonlarında bozulmalar ortaya çıkar.

    İrritabl kolon, kronik kabızlık, adet düzensizlikleri, tiroit problemleri, nedeni belli olmayan infertilite sorunları gibi sorunların nedenlerinden biri de limbik sistem disfonksiyonu (düzgün çalışmama) olabilir.

    Akupunktur, bozulmuş limbik sistem fonksiyonlarını düzenleyen bir tedavi yöntemi olarak tüp bebek veya aşılama yöntemi ile çocuk sahibi olmak isteyen anne adaylarının vücutlarını uygulamaya hazırlama tedavisinden , spastik kolon, kronik kabızlık, adet düzensizliği, baş ağrısı, obeziteye kadar bir çok strese bağlı ortaya çıkan psikosomatik hastalıkların tedavisinde öne çıkmaktadır.Sonuç olarak akupunktur limbik sitemin fonksiyonlarını düzenleyebilir. Bunun yanı sıra; kişi limbik sistemine zarar verecek olumsuz uyaranlardan olabildiğince uzak durmayı başarmalıdır.