Etiket: Tedavi

  • Akupunktur ile tedavi edilen hastalıklar; bel ağrısı

    Bel Ağrısı

    Bel ağrısı günümüz toplumunun %60-85 inde hayatın her hangi bir döneminde görülebilen , sebebleri çok çeşitli bir sendromdur .

    Bel ağrısı bütün yaş gruplarında görülmekle beraber yaşın ilerlemesi ile birlikte görülme sıklığı artmaktadır . Bunda da en önemli etken omurganın dejenerasiyonudur . Postür bozuklukları , kilo artışıyla gelen karın ve sırt kaslarında güç azalması onemli risk faktörlerdir.

    Bel Ağrısı Nedenleri

    Kas tutulmaları ; Bel ağrısının nedeni sıklıkla vücudu dik tutan ve sağa sola dönmemizi sağlayan kaslarının tutulmasıdır. Ağrının kaynağı tutulmuş olan kas lifleridir. Hareket ederken ani, bıçak saplanır gibi ağrılar hissedilir. Ağrı bazen kişiyi acil servise gitmeye zorlayacak derecede ciddi olsa bile tedavide sadece ağrı kesiciler ve yatak istirahati yeterli olur.

    Bel Fıtığı (Lomber Disk Hernisi) ; Vücudumuzda her iki omurga kemiğinin arasında “intervertebral disk” adı verilen lastik kıvamında yastıkçıklar bulunur. Bunlar kemiklerin birbirine sürtmesini engeller. Öne ve arkaya eğilmemizde veya olduğumuz yerde vücudumuzu döndürmemiz sırasında bu disklerin esnekliğinden faydalanırız. Vücut ağırlığının üstteki kemikten alttaki kemiğe dengeli bir şekilde aktarılmasını sağlarlar . bazen diskler zaman içinde yıpranırlar. Lastik kıvamları bozulur. Vücut ağırlığı altında iki kemik arasında sıkışan diskler balonlaşır, bombeleşir ve arkasından geçen sinirlere değmeye başlar.bu bölgede sinirlere temas olduğu zaman ağrı bacaklarda ve ayaklarda hissedilir. Hastalar bunu “ağrı bacaklarıma ve ayaklarıma vuruyor” diye tarif eder. Bazen ayak bileği hareketleri zayıflayabilir. Gene sinirlere temas neticesi bacaklarda ve ayaklarda karıncalanma hissi olabilir.

    Vertebra Kırıkları ; Özellikle yaşlılarda kemikler minerallerini kaybettiği kırılmaya meyilli olurlar. Sıradan bir düşme genç bir bireyde herhangi bir kırığa neden olmazken yaşlılarda özellikle çökme kırıkları sık görülür. Vertebra kemikleri kırıldığı zaman kronik bel ağrısına neden olur.

    Spinal Kanal Darlığı (stenosis) ; Spinal kordun içinden geçtiği vertebra kemikleri ve eklemler tarafından sıkıştırılmasıdır. Hastalarda bir süre yürüyünce ağrılar ortaya çıkar. Ancak bu ağrılar öne eğilmekle hafifler. Ameliyat ile spinal kordu sıkıştıran kemik parçası alınır ve spinal kord rahatlatılır.

    Bel Ağrıları Tedavisi

    Ters bir hereket ve ya pozisiyondan dolayı gelişen Akut bir Bel ağrısı istirahat, ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlara ( sadece akut dönemde ) cevab verir. Kronik Bel ağrıları 3 aydan fazla süren ağrılara denir .

    Bilimsel araştırmalar , kronik ağrı ile yaşayan ve bu durumu kabullenmiş olan hastalarda depresiyon belirtileri ve hayata isteksizlik , ağrısız bireylere göre çok daha yoğun yaşanmakta olduğunu gösteriyor .Ağrılı hastalar ister istemez hareket kısıtlamaları yapmak zorundalar , harekette azalma kilo artışının ve uzun zamanda ruhsal dengenin bozulmasına neden olur . İskeletin çeşitli kasları hareketsizlikten dolayı yavaş yavaş erir ve gücünü kaybeder . Bu durum kilo artışıyla bir araya gelince ağrılı bölgeye düşen yük daha da artar ve bölgedeki sorun daha da derinleşir .Seneler içinde : ağrı ,hareketsizlik ve kilo artışı kısır döngüsü hastanın hayat kalitesini tamamen düşürür .

    Modern tıbbın cevabsız kaldığı alanlardan birisi kronik ağrıya yol açan değişik hastalıklar yelpazesidir . Maalesef ülkemizde kronik ağrı tedavisinde hala akut ağrılara yaklaşıldığı gibi , başka alternatifler yok sayılarak ( sadece fizyoterapi önerilmekte ) ,tek çözüm ilaç tedavisi gösterilmektedir . Ayriyetten insanlar artık Ağrı kesici ilaçların uzun vadeli kullanımından gelebilecek yan etkileri az çok bildikleri için bu ilaçları mümkün olduğu kadarıyla az kullanmaya çalışıyorlar . Ortaya çıkan sonuç ise her zaman ağrıyla baş etmek ve bunu yaşlılık belirtileri olarak sineye çekmek olur . Bel ağrılarında çok nadiren cerrahi operasyona ihtiyaç duyulur . Ağrı şiddetli olsa da bel ağrısı olan birçok insana ameliyat gerekmez.

    Tamamlayıcı tıbbın kronik ağrı tedavisinde etkili yöntemleri

    Soft Lazer Tedavisisi;
    Cold lazer veya soft lazer tedavisinde ışık enerjisi hücreler tarafından emilir. Bu enerjinin özelliği fizyolojik dozda olmasıdır yani tedavi uygulandığı andan itibaren onarım işleyişi hücresel bazda başlatılır( photobiotherapy).

    Her nedenden dolayı olursa olsun, zarar görmüş bölgenin hücreleri etkilenir. Hücresel enerji(ATP)üretimi azalır ve ya duraklar neticede,hücre mambranı(hücrelerin bütünlüğünü sağlayan zar)su dengesini kaybeder. Bozulmak üzere olan hügrelerde protein sentezi(üretimi) de duraklar.Hücre bütünlüğü sağlanması için özel proteinlerin sentezi(üretimi)şart.Bu protein üretim mekanizmaları çok hassastırlar ve dış etkenlerden(fiziki travma,stres,oksijen azlığı,kan akışında meydana gelen etkenler)etkilendiklerinde, kısır döngü başlamış olur ve tahribatın boyutu gitgide artar. Ağrı bir uyarıcı ve savunma mekanizması olarak başta gelen belirti olabilir.Tedavi yöntemi ana sorunu çözmek yönünde olursa,mesela damarlardaki oxigenasyonu sağlamak,düzenlemek , bağışıklık sistemini uyarmak gibi ;hastalık derinleşmeden tedaviyle daha kısa zamanda iyileşebilir. Hücre metabolizması dengelenir ,enerji(ATP) üretimi desteklenir,protein sentezi uyarılır buda hücrelerin fonksiyonlarında düzelme demektir. Ağrı kesiciler bu durumlarda ağrıyı bastırdıkları için semptomatik etkiye sahiptirler ve tedavi edici etkileri söz konusu olamaz.

    Elektroakupunktur tedavisi ;
    Elektro Akupunktur ve Akapunktur diz osteoartritlerinde çok etkili bir tedavi yöntemidir.OA olan hastaların hem ağrsını dindirir hem de diz fonksiyonunu büyük bir ölçüde iyileştirir, bu yüzden etkili bir tedavi yöntemi olarak ABD ve Avrupada Modern tıbbın OA standart tedavi protokolünde yer almaktadır.

    Akupunktur iğneleri ile veya iğneden hoşlanmayanlar için elekro bantlar ile yapılmaktadır, ağrı tedavisinde çok etkili, daha hızlı sonuç alabildiğimiz bir Modalitedir. Vücut Akupunktur noktaları ve trigger noktalarına, her hastalığa göre belirli grup noktalar seçilip ve gereken frekans ayarları yapılır, her seansta noktalara15-30 dakikalık elektrostimulasyon verilir. Bu tedavi kulak akupunkturu ile kombine yapılınca daha etkili olmakta ve vücudu sistemik bir halde harekete geçirmekte. Ayrıca elektroakupunktur ve elektrolipoliz karın ve kalça bölgesinde lokal etki yaparak selülit görüntüsünü azaltmakta ve karın bölgesini daha sıkı bir hale getirmektedir.

    Tedavi nasıl yapılır ?

    Tedavi planında yer alan noktalara 30 saniyeden birkaç dakikaya kadar lazer uygulanır.Tedavi seansından sonra hemen normal günlük hayat ve faaliyetlere başlanabilir, herhangi bir kısıtlama ve yan etki yoktur.Genel olarak tedavinin süresini ve kaç seanstan oluşacağını,durumun Akut veya Kronikleşmesi belirler. hastalık belirtilerinden 6-8 aydan az bir zaman geçmişse tedavi maksimum etkiyi sağlar ve çoğu zaman şaşırtıcı bir şekilde şikayetler tamamen ortadan kalkabilir. ( mesela tendonitler ve bursitlerde,spor zedelenmelerinde) 1 seneyi geçen hastalıklarda iyileşme , patolojinin türüne,sistemik bir hastalığın eşlik edip etmediğine, ve tahribatın şiddetine göre ,belli oranlarda sağlanabilir.Kronik diz Osteoartritlerde en az %40-75oranında ağrıda azalma ve %50-60 eklem hareketlerinde rahatlama beklenir.Bu oranlar Romatizmal eklem hastalıklarında(Lazer tedavisinin ödem ve iltihaplarda olan etkisinden dolayı) ,yeni başlamış olan Osteoartritlerde çok daha yüksektir.

    Araştırmalar

    British Medical Journal da 4.kez yayınlanmış olan İSWEÇ Lazer kurumunun yaptığı bilimsel araştırmalar, Soft Lazerin onarıcı etkileri ve bu tedavinin Osteoartrit hastalarının iyileşmesinde,ilaç tedavisine (NSAİDs =Non Steroidal Anti İnflammatory Drugs) üstünlüklerini ortaya çıkardı. Bu araştırmada 10.845 hasta 3 kontrol grubuna ayrılarak yapılmıştır.Ağrı kesicilerin Akut durumlarda,kısa vadeli kullanımda faydalarını göz ardı etmeden, kronik hastalıklarda uzun vadeli kullanımda , ciddi yan etkilere ve organ bozukluklarına yol açmasını da önemsemeliyiz. Sadece İngiltere de senede 2000 kişi ağrı kesicilerin(NSAIDS)yarattığı yan etkileri sonucunda hayatını kaybediyor,çünkü 8.5 milyon osteoartrit hastaların yarısı düzenli olarak ağrı kesici ilaçları kullanıyorlar. (Swedish Laser Medical society) Cold lazer tedavisinde uygulanan lazer düşük şiddetli lazer enerjisidir ve etkileri tanıdığımız yakıcı lazer ile kıyaslanamaz. Soft lazer hedef bölgenin hücrelerini uyarır ve iyileşme ve onarım prosesini başlatır.Foton enerjisi(Lazer işığının enerji zerreleri) uygulana bölgede bölgesel etkilerin yanı sıra ,o bölgenin kan damarlarında kan ve bağışıklık sistemi hücrelerininde bir takım pozitif uyarılar yarattığı için sistemik etkiye de sahıp. Bu fonksiyonlar sayesinde enflamasyon(iltihap)ve ağrı ilk tedaviden itibaren, hafiflemeye başlar.Bu tedavi yönteminde kullanılan lazer özel frekans ve gücünden(intensity)dolayı ağrısız ve tamamen yan etkisizdir.

    National center for complementary&Alternative Medicine ve National İnstitut of Arthritis,NIH gözetimi altında 510 OA hastasında kapsamlı araştırma sonucu OA hastalarının tedavisinde akupunkurun güçlü tedavi edici etkisi bilimsel olarak kanıtlanmış,bu yüzden Akupunktur Amerika da osteoartritlerin standart tedavi protokolünde önemli bir yer kazanmıştır. (National ınstitutes of health) 20 milyon Amerikalı osteoartrit hastası ve bu hastalık erişkinler içinde fiziksel sakatlığın en önemli nedeni sayılır( Barnes P,Berman BM,May 2004),bunun için osteoartrit belirtilerini kontrol altına almak hayat kalitesini büyük ölçüde yükseltmek demektir.

    Önemli not : eklem tahribatının şiddeti ve kronikleşmesi tedaviye cevap oranlarıyla ters bir ilişkide.Nedene yonelik ,Onarıcı Tedavi başlanmasında geç kalınırsa yaş ilerledikçe hareket onemli ölçüde gitgide kısıtlanır ve hayat kalitesi düşer.Ağrıkesici ilaçlar ile maalesef sadece zaman kaybına uğrayıp bölgedeki ağrıya neden olan patolojinin daha da yerleşmesine yol açılır .

  • Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir.

    Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir.

    Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir. Şeker tüketmeyiniz.

    Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotikler, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır.

    Tedaviye direnen birçok ağır hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur. Teşhisi zor olduğundan, çoğu vaka teşhis edilene kadar ciddi bir sorun haline gelmiş olur.

    Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.

    Bağışıklık istemi zayıfladığında veya mantarlara ideal bir gelişme ortamı sunulduğunda (önceden hasar görmüş deri veya mukoza alanları, nemli ve ılık vücut alanları kuluçka alanı yerine geçer, karbonhidratlardan zengin ortam) bir enfeksiyon ortaya çıkar.

    Maya problemiyle bağlantılı çok semptom keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız dav­ranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine gü­ven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis ya da prostatitisin enflamasyonu da Kandida’dan kaynaklanmaktadır.

    Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğren­me bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, be­bek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarma kadar değişiklik gösterir.

    Kandida antibiyotiklerin aşırı kullanımından, aşırı antibi­yotik verilmiş hayvanların et, süt ve yumurtalarının tüketiminden kaynakla­nmaktadır. Antibiyotik kullanmamaya karar vermiş olsanız bile, yediğiniz yiyeceklerden antibiyotik alma tehlikesiyle karşı karşıya olabilirsiniz.

    Sağlıklı bir vücutta bifidus ve acidophilus bakterileri yanyana bulunur. Antibiyotik kullanımı yüzünden eksilen bifidus ve acidophi­lus popülasyonu yenilenmelidir.

    Antibiyotiklere ek olarak Kandida’nın artmasına neden olan, bağışıklığı baskılayan steroid ya da kortizon ilaçları da Kandida olasılığını artırırlar.

    Dolaylı olsa da, astım da Kandida ile ilişkilidir. Sık sık astım olarak yanlış teşhis konulan vakalar, aslında yiye­cek duyarlılıklarına gösterilen ciddi reaksiyonlardır. Buna ek olarak, çoğu astımlıya steroidler verilir. İlaçların zincirle­me reaksiyonu Kandida’nın baş göstermesine neden olan vücut kimyası dengesizliğine yol açmaktadır.

    Kandida’ya eğilimli bir sistemde hormon tedavisi bile, sentetik hormonlar vücudun doğal hormonlarının dengesini bozduğundan dolayı tehlikeli olabilir. Sağlıklı ve dengeli bir vücut hormonlarını kendi üretir. Fakat hormonlar sentetik olarak yaratıldığında, bileşenler doğal olanlardan kalite olarak farklıdır ve vücudun fonksiyonları konusunda karmaşa yaratırlar. Sentetik hormonlar vücutla uyumlu ve dengeli değildirler. Bu nedenle östrojen, progesteron ya da doğum kontrol hapla­rı Kandida’yı daha kötüleştirir ve bağışıklık sisteminin daha fazla çalışmasını gerektirirler.

    Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaş­tırır. Ya­kın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağı­şıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.

    Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlı­ğı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, ma­ya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük to­murcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, spor­lar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kan­dida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.

    Kandida’nın Biorezonans ile tedavisi:
    Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi­ sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sıra­sında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali orta­ya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar.

    Biorezonans ile Kandida tedavisi sırasında tüketilmesi önerilmeyen gıdalar:
    Her türlü şeker,
    Şekerli unlu mamulleri (pasta, kek, baklava, kurabiye, bisküvi vs.),
    Tatlı ve pudingler,
    Çikolata ve meyve şekerlemeleri,
    Meyveli, çikolatalı sütler,
    Kakao ve nutella,
    Bal, reçel, marmelad ve meyve konserveleri,
    Şekerli içecekler (limonata, kola, meyve suyu vs.),
    Meyveler ve meyve kuruları,
    Beyaz un içeren ekmek ve makarna gibi rafine karbonhidrat­lar,
    Pilav ve makarnalar,
    Beyaz ekmek çeşitleri,
    Patates ve nişastalı ürünler,
    Hazır çorba ve soslar,
    Alkollü içkiler (Rakı, viski, bira, likör, şarap vs..)
    Alkolsüz bira,
    Şeker içeren sirke, soya sosu, ketçap vs..
    Mayalı yiyecek ve içecekler (ekmek, bira gibi…)

    Tüketilmesi önerilen gıdalar:
    Taze yumurta,
    Balık,
    Yeşil sebzeler,
    Şifalı otlar,
    Kabuklu yemişler (şekersiz!),
    Soya ürünleri (Tofu peyniri, soya sütü, soya eti)
    Doğal maden suları,
    Bitki çayları,
    Keten tohumu yağı,
    Greyfurt çekirdeği ektresi,

  • Akupunktur ; 5000 yıllık mucize

    Akupunktur ; 5000 yıllık mucize

    Tarih boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı tıbbî sistemler ortaya atılmıştır. Bugün çağdaş Batı tıbbı, büyük oranda dünyanın her yerinde etkin olan sistem olarak gözükse de, Bilim otoriteleri, tedavi için farklı alternatiflerin olabileceğinden söz etmektedir. Çok eski kökene sahip, Geleneksel Çin Tıbbı ve benzeri kompleks tıbbi sistemlerin yanı sıra, kabilelerde rastlanan daha basit tıbbi sistemler de bugün varlığını, Batı tıbbı ile birlikte, sürdürmektedir. (Wikipedia)

    Geleneksel Çin Tıbbının ana ögelerinden biri olan Akupunktur , 5000 yıllık bir geçmişe dayanan bir tedavi etme sanatıdır. Kapalı Çin toplumunun içinde Uygur Türkleri’nin bulduğu ve sonrasında gelişmesinde içlerinde İbni Sina’nın da bulunduğu birçok bilim insanının emeği olan sağlık bilimidir. Aku :İğne, Punktur: Delmek anlamına gelir ki bu da Akupunkturun tedavi yönteminin vücudun belli noktalarına uygulanan, iğnelerle gerçekleştiğinin ifadesidir.

    Bugün tüm dünyada yaygın olarak kullanılan ve kabul edilen Tıp Bilimi, “Batı Tıbbı” olarak bilinir ; Kendine ait yöntemlerle kişinin rahatsızlıklarını dinler, gözlem yapar, kendine has muayene usulleri ile muayene eder, teknolojinin imkanlarını kullanarak testler yapar, tanı koyar ve düşündüğü hastalık ile ilgili kabul edilmiş tedaviyi uygular.

    Bu süreç “Doğu Tıbbı” olarak adlandırılan ve ana temelini Akupunkturun oluşturduğu diğer bilim için de geçerlidir. Aynı süreci Akupunktur tedavisinde de görmekteyiz.

    Peki bu iki farklı Tıp biliminin birbirinden farkları nelerdir?

    Günümüzde en büyük farkın uzmanlaşma olduğunu söylemeliyim. Şöyle ki; Batı Tıbbında, insan değerlendirilirken insanlar yaşlarına, Cinsiyetlerine ve vücut bölgelerine göre parçalara ayrılmıştır, Hemen hergün de yeni uzmanlıklar, yeni “bölünmeler” devam etmektedir. Yakın bir dönemde sağ göz uzmanlığı ve sol göz uzmanlığına kadar gidecek bir bölünme yolundayız. Oysa Akupunktur bölümlere ayrılmaz. İnsanı ruhuyla, bedeni ile, tüm organ ve sistemleri ile bir bütün olarak görür. Tüm bu sistemlerin DENGE içinde uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlamaya çalışır. Bu noktada tespit ettiği uyumsuzlukları ve dengesizlikleri düzeltme amacını güder.

    DOĞU TIBBI : Tıp Sanattır – Binlerce yılın gözlemlerine dayanır – Tıp Bütüncüldür – Dairesel Mantıklıdır Enerjetiktir HİÇBİR YAN ETKİSİ YOKTUR.

    BATI TIBBI : Tıp Teknolojidir İstatiksel çalışmalar, metodlar kullanır – Vakaya dayalıdır – Sistem ve organlara ayrılmıştır Çizgisel Mantıklıdır Mekanik tir. Her İlacın Mutlaka vücuda zararlı bir yan etkisi vardır. Bu tabloya onlarca daha farklı özellikler eklenebilir.

    Akupunturun Felsefesi

    Yumurta ile sperm ana rahminde biraraya geldiklerinde bir gözyaşı misali bir damla sıvıyı andırır. Bu sıvının içinde neler vardır sizce?

    Bacaklarımız, kollarımız, ağzımız, gözümüz, hormonlarımız, ruhumuz, temel psikolojimiz… Evet hepsi bu sıvının içinde olgunlaşmaya başlar, hücrelere, organlara ve sistemlere dönüşürler ve bir bebek olarak dünyaya geliriz, Hepsi birbiri içinde karışık olarak yani bir bütün olarak duran tüm yapılarımız ayrışarak bildiğimiz şekillerini alırlar. Öyleyse ayağınıza batırılan bir iğnenin neden baş ağrınıza iyi geldiğine şaşırmamamız gerekir.

    Akupunktur Etki Mekanizması; Vücudumuz ağlarla örülmüştür.

    Damar ağı, Lenf ağı, Sinir ağı , bunlar bildiğimiz ağlardır, yeni öğrendiğimiz ve artık batı tıbbının da kabul ettiği diğer bir ağ ise Enerji Ağımızdır. Nasıl diğer ağlar birbirine karışmadan bulunuyorsa Enerji ağımız da diğer ağlardan farklı bir ağ olup diğerleri ile karışmazlar. İşte Akupunktur bu enerji ağımız üzerinde yaptığı uyarılar ile tedavilerini oluşturmaktadır. Vücudumuzda 14 adet farklı enerji ağı bulunmaktadır. Bu kanallarda akan enerjiye Çince “Qi” deniyor. Ve bu enerji sayesinde tüm dengemizi koruyor, doğada varlığımızı sürdürebiliyoruz. Doğuştan aldığımız bu enerji hayat boyu sabit kalıyor, bu enerjiyi kaybettiğimizde ise ölüm ile tanışıyoruz.

    Tüm canlılarda durum aynı, bu nedenle akupunktur sadece insanlara değil tüm hayvanlara da uygulanıyor. Hangi sistemimizde hastalık olursa olsun bunun sebebi ilgili enerji kanallarında oluşan darlık, tıkanıklık, veya aşırılık olarak gösteriliyor. Akupunkturun 5000 yıldır yaptığı tedavi bu enerji kanallarını dengeye getirmek, ve yaşam düzenini sağlamak. Burada vücuda yaptığı uyarılar ile vücudun kendi kendini tedavi etmesini de sağlıyor.

    Akupunktur şunu iddia ediyor; “Ağrı için ağrı kesici kesin bir çözüm olamaz. Ağrıyı ortaya çıkaran ana sebebi ortadan kaldırmadığınız sürece ağrı tekrar oluşacaktır.”

    Batı tıbbının en üst düzey organizasyonu, tüm tanıları , tedavileri ve yöntemleri oluşturan, kabul eden ve kullanılmasına izin veren sağlık örgütü. WHO ( Dünya Sağlık Örgütü)’dür. 1979 yılında Akupunkturu bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul etmiş ve ilk kez Akupunktur Kongresi düzenlemiştir. Şu anda 150 den fazla hastalık için Akupunktur tedavisini önermektedir.

    Akupunktur Tedavisinin başarılı olduğu hastalıklar içinde birçok vücut sistemini ilgilendiren hastalıklar mevcuttur ; Çoğu kişinin aklına ilk gelen Obesite (aşırı kilolu olma)’nın tedavisinden başka, Her türlü vücut ağrıları , Migren ve benzeri tanılardaki baş ağrıları, Eklem ağrıları, Ciddi kas ağrıları, Bel Boyun Fıtıkları, Psikolojik rahatsızlıklar, Kanser Hastalıklarının belirli dönemleri, Batı tıbbının çözümsüz kaldığı bazı göz hastalıkları, Hormon bozuklukları, Bazı kalp hastalıkları, Kadın hastalıkları, ve bunun gibi birçok tedavisi güç hastalıklar.Alerjiler , Genetik Hastalıklar ve Kesin Ameliyat gerektiren tedaviler dışındaki tüm hastalıklar için Akupunktur tedavisinden yararlanılabilinir.

    Bunların içinde beni en heyecanlandıranlardan biri de Kısırlık ve Tüp Bebek tedavisi görenlerde çocuk oluşmasının oranını ciddi oranda arttırmasıdır. Tüm bu hastalıklar için Modern Batı Tıbbının kurallarına uygun sayısız çalışma yapılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır. Bilimsel çalışmalar büyük bir hızla artmaya da devam etmektedir.

    Bugün, Fransa, Avusturya, Almanya, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri’nde çoğu sigortalar Akupunktur tedavisi ödeme kapsamlarına almışlardır. Avrupa’da 100.000 in üzerinde Akupunkturist, 250 den fazla Akupunktur eğitimi veren kurum bulunmaktadır.

    Son Söz; Doğu ve Batı Tıbbının bir uzman Hekimi olarak her rahatsızlığın Dünya Sağlık Örgütü’nün öngördüğü şekilde tedavi edilmesi, bilimin yolundan ayrılınmaması gereğini hatırlatmak isterim.

    5000 yıllık bir geçmişe ,geleneğe ve felsefeye sahip olan bir bilim dalı için sayfalar dolusu yazılsa da anlatılmaya çalışılsa da yeterli gelmeyecektir.

    Cevaplayabileceğimiz sorular olursa hizmetinizdeyim.

    Uzman Dr Ahmet Volkan ARPACI

  • Geleneksel tıbbın yükselişi ve tıbbın evrimi, enerji tıbbı,

    Modern Bilimde geriye gidiş, CERN deki ilk deneyde yaşanan hayal kırıklığı, antik çağlardan günümüze modern bilim anlamında bir arpa boyu yol alamadığımızı gösteriyor.

    Benzer paradoksu modern tıbbi bilimler içinde söyleyebilirim.

    Tarih öcesi dönem MÖ:11000 Göbeklitepe-Urfadan, Antik çağ dönemi Tıbbın Babası Kabul ettiğimiz Bodrumlu Hekim Hipokrat’a, Roma dönemi Hekimler İmparatoru Bergamalı Galen den… Türk ve İslamik Tıp dönemi İbn-i Sina ya ve günümüze kadar: Anadolu coğrafyasında on binlerce yıl kavimlerin ihtiyaçlarını karşılamış endemik tıbbi bilginin günümüz tıbbı içerisindeki giderek artan talep ve yükselişine şahit oluyoruz.

    İzmir-Bergama Antik Şifa Merkezinde Dr. Galenos tarafından 2000 yıl önce uygulanan terapiler.

    Psikoterapi (Telkinle tedavi),Fizyoterapi (Fizik tedavi),Helioterapi (Güneşle tedavi), Teatroterapi (Tiyatroyla tedavi),Musicoterapi (Müzikle tedavi),Terroterapi (Çamurla tedavi),Hidroterapi (Suyla tedavi),Klimoterapi (Soğuk-sıcakla tedavi),Jimnoterapi(Sporla tedavi),Biblioterapi Okumayla tedavi), Farmocoterapi (İlaçla tedavi),Teoterapi (İnançla tedavi),Kaproterapi (Boşaltımla tedavi), Antidoterapi (Panzehirle tedavi),Aromaterapi (Meyve ve bitkisel yağlar ile tedavi),Fitoterapi (Bitkilerle tedavi), Hipnoterapi (Uyutma ile tedavi),İncubatioterapi (Rüya ile tedavi),Apiterapi (Arı ve ürünleri ile tedavi), Thalassoterapi (Deniz suyunu ısıtarak kullanma yoluyla tedavi),Hirudoterapi (Sülüklerle tedavi)

    Antik çağlarda akademik diploması olmayan hekimlerce uygulanmış, akademik çevrelerce şarlatanlık olarak nitelendirilen onlarca terapi yöntemi Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edildiler. Meğerse tıbbi yöntemlermiş. Dahası da kabul edilecek gibi.

  • Hipnoz ve tarihcesi

    Hipnoz ve tarihcesi

    Franz Anton MESMER (1734 – 1815)

    Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerin­deki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu man­yetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.

    Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.

    Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hasta­sı Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!

    Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viya­na’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse impa­ratoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mes­mer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.

    Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manye­tizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.

    Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hasta­lara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.

    Markiz De Puysegur

    A. Mes­mer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalış­malarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını­ fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağ­men uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.

    1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.

    Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.

    Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.

    Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.

    Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.

    DR. JAMES BRAID

    Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.

    1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.

    Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    Jean Martin CHARCOT

    Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.

    LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)

    Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendi­sinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekimi­nin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.

    Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM

    Emile COUE

    Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez kar­şılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yal­nızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne se­ren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dün­yaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hip­notik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hasta­larında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etki­li bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hasta­larına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.

    Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.

    Sigmund FREUD

    Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipno­zu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avustur­yalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında his­teri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yo­luyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.

    Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisi­ne güvenmesi için yüreklendiriyordu.

    Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz be­lirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygu­sal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu sap­tadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.

    Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağ­lantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini in­diriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyor­du. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.

    Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotiz­maya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara­ aktarmaktır.

    Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altın­daki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldı­ğını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım ol­du… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duy­gusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluy­du.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.

    Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden din­leyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş neden­lerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz duru­mundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”

    Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdi­ğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan et­mekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdü­ğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.

    Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirme­ye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.

    1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuç­larına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hip­noza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az is­tisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.

    Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan il­gide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini ka­nıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma süre­cinde psikologların rolünü arttırdı.

    Bu konudaki ilk modern ki­tap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin ra­porunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipno­zun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.

  • Akupunktur ile  astım tedavisi

    Akupunktur ile astım tedavisi

    ASTIM NEDİR?

    Astım bronş dediğimiz akciğer içi hava yollarının müzmin iltihabi bir hastalığıdır. Bu iltihap alerjiye veya sık geçirilen enfeksiyonlara bağlı gelişebilir. Astımda: -Havayolları iltihaplı, şiş ve kızarıktır -Havayolları iltihaba bağlı daralmıştır -Havayollarında aşırı duyarlık vardır.

    Hava Yollarında Aşırı Duyarlılık nedir?

    Hava yollarında aşırı duyarlılık normal bir insanın hava yollarının karşılaştığı zaman herhangi bir kasılmaya yol açmayan sigara dumanı, parfüm, yemek ve bazı diğer kokulara karşı aşırı bir tepki vererek bronşların daralması halidir Bu temas sonucu hastalarda öksürük krizi ve nefes darlığı ortaya çıkabilir.

    Astım, tüm dünyada yaklaşık 300 milyon kişiyi etkilediği tahmin edilen ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her 100 erişkinden 5-7’sinde, her 100 çocuktan 13-15’inde görülmektedir.

    Her yaştan bireyi etkileyebilen, doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen, kontrol altına alınamadığında ise günlük aktiviteleri ciddi olarak kısıtlayabilen kronik (müzmin) bir hastalıktır.

    Astım, hava yollarının daralması ile kendini gösteren ve ataklar (krizler) halinde gelen bir hastalıktır. Hastalar ataklar arasında kendilerini iyi hissederler.

    ASTIM BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    • Hava yollarında daralma olduğunda;

    • öksürük (genellikle kuru),

    • nefes darlığı,

    • göğüste baskı hissi ve

    • hırıltı-hışıltılı solunum gibi belirtiler meydana gelir.

    Bu belirtilerden herhangi biri veya birkaçı bir arada bulunabilir. Bu belirtiler sadece astıma özgü değiştir, başka hastalıklarda da olabilir. Ancak aşağıda sayılan özelliklerle birlikte olduklarında astım açısından önem taşımaktadırlar:

    Belirtiler;

    • Tekrarlayıcı olup nöbetler halinde gelirler,

    • Genellikle gece veya sabaha karşı ortaya çıkarlar,

    • Kendiliğinden veya ilaçlar ile düzelirler,

    • Mevsimsel değişiklik gösterebilirler.

    AKUPUNKTUR İLE ASTIM TEDAVİSİ

    Akupunktur tedavisi yan etkisi olmayan bir tedavidir. Tedavide herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.Hasta iyileştikçe kullanmış olduğu steroid ve diğer ilaçları zamanla bırakmaktadır.

    Tedaviye öncelikle hastanın alerji yapan uyaranlarla temasının kesilmesi veya azaltılması ile başlanmalıdır. Hastanın ilk aşamada hangi maddeye karşı alerjisi varsa o maddeden nasıl kaçınacağını öğrenmesi ve maske gibi koruyucu önlemleri alması gerekir. Tedavinin etkili olabilmesi için en önemli kural budur. Bazı hastalarda yapılan tüm allerji testlerine rağmen herhangi bir alerjen bulunamamaktadır. Ancak tedaviye başlandıktan sonra hastalar zamanla hangi maddelere karşı alerjisi olduğunu tesbit edebilmektedir.

    Son yıllarda Dünya’da ve Türkiye’de akupunktur ile astım tedavisi sıkça uygulanan tedavi yöntemleri arasına girmiştir.

    Akupunktur interferon salınımını artırarak vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmekte, dolayısıyla vücud direncini arttırmaktadır. Hastalar gerek viral gerekse bakteriyal enfeksiyonlara daha az yakalanmaktadır. Daha az enfeksiyon daha az kriz demektir. Akupunktur vücudumuzda bulunan doğal kendi ödem çözücü maddeleri harekete geçirir. Akupunktur iğnesi ile Kulak kepçesinde bulunan hipofizin temsili noktasında bulunan ACTH noktasının uyarılması ACTH salınımı artmakta yine böbrek üstü bezi temsili noktasında bulunan Kortikosteroid noktasının uyarılması ile de kortizon salgılanmaktadır. Kortizonun ödem çözücü etkisi vardır.Özellikle Akçiğer ve burundaki ödemin çözülmesi hastanın daha rahat nefes alıp vermesini sağlayacaktır.Ayrıca Kulakta Akçiğer temsil noktalarının uyarılması ile de Akçiğer de iyileşme süreçi hızlanmakta Solunum kapasitesi artmaktadır..

    Akupunktur serotonin ve endorfin miktarını artırarak tedavi sırasında kişiye huzur verir ve rahatlama sağlar.

    Akupunktur iğnesi ile anti alerji noktaların uyarılmasıyla Alerjik reaksiyonları oluşturan salgıların azaldığı tespit edilmiştir. Alerjik reaksiyonda en önemli rolü üstlenen immünglobülin E’nin akupunktur tedavisi sonunda azaldığı tespit edilmiştir.

    Bütün bunlarla beraber akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisiyle vücudun genel dengesi düzelmekte, diğer hastalıklarla beraber alerjik rahatsızlık görülme oranı da azalmaktadır.

    Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi hastadan hastaya göre değişmekle birlikte ortalama 20 – 30 seans sürmektedir. Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi yan etkisizdir. Nadir de olsa hastalığın klinik seyrine göre tedavi senede 1 defa tekrarlanabilir.

    .

    .

  • Akupunktur ile alerjik rinit (nezle)  tedavisi

    Akupunktur ile alerjik rinit (nezle) tedavisi

    Alerjiye neden olan maddelerin (alerjen) burun mukozasına temas etmesi sonrasında ortaya çıkan ve akıntı, burun ve gözlerde kaşıntı, hapşırma, boğaz kaşıntısı gibi şikayetlerle seyreden rahatsızlığa alerjik nezle adı verilmektedir.

    Nedeni havada bulunan ve solunumla buruna giren parçacıklara karşı gelişen anormal reaksiyondur. Alerjik nezle ile eş anlamlı olarak saman nezlesi, yaz gribi ve alerjik rinit (burun iltihabı) terimleri de kullanılmaktadır.

    Bu hastalıkta oluşan alerjik reaksiyonların şiddeti kişiden kişiye değişmekte, bazı hastalar bu alerjik reaksiyonları çok hafif atlatırken bazıları için iş yapmalarını engelleyecek, hayat kalitelerini bozacak kadar şiddetli olabilmektedir.

    Alerjik nezle şikayetlerin süresine göre Intermitant (aralıklı) ve Persistan (Sürekli) olmak üzere iki alt gruba ve şiddetine göre hafif, orta ve ağır olarak üç gruba ayrılmaktadır.

    Allerjik rinit hayatı tehdit eden bir hastalık değildir, ancak insanların yaşam kalitesini önemli oranda olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Allerjik rinit erişkinlerde iş günü, çocuklarda okul günü kaybı ile olduğu kadar; tedavisi için harcanan paranın oldukça yüksek olması nedeni ile de ekonomik açıdan da zarar vermektedir. Bu nedenle Allerjik rinit tanı ve tedavisi oldukça önemlidir.

    Allerjik rinit burun mukozasının (burun iç yüzünü örten zarın) enflamasyonu (ödemi- enfeksiyona bağlı olmayan iltihabı) olarak tanımlanır. Burunda kaşıntı, hapşırık, sulu burun akıntısı ve burun tıkanıklığı ile karakterizedir. Baş ağrısı, koku alma bozukluğu ve konjuktivit gibi bulgular da eşlik edebilir.

    Alerjik Rinit(nezle) sık görülen bir hastalıktır.Ülkemizde görülme sıklığı % 9-20 ‘dir. Bu oran diğer alerjik hastalıklarda olduğu gibi her geçen yıl artmaktadır.

    1. Alerjik nezle belirtileri; burun akıntısı, hapşırma, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, koku almada azalma, gözlerde kızarma ve sulanma gibi belirtilerle günlük yaşamı olumsuz etkiler.

    2. Yorgunluk, algılama güçlüğü, uyku bozukluğu gibi belirtilerle günlük yaşamı olumsuz etkiler.

    3. Tedavi masrafları de önemlidir. Doğru tanı konulamayan hastalarda tekrarlayan ve gereksiz yere kullanılan antibiyotik tedavileri ekonomik açıdan maliyeti artırmaktadır.

    4. Sinüzit, Orta Kulak İltihabı, Polipler Ve Astım gibi birlikte bulunabilen hastalıklar alerjik Rinitin (nezlenin) önemini artırmaktadır. Özellikle astım ve alerjik nezle birlikteliği en fazla önemsenmesi gereken durumdur. Yapılan çalışmalarda allerjik rinitli hastaların %20-40’da aynı zamanda astım olduğu saptanmıştır. Ayrıca astımlı hastaların %60-80’de Üst solunum yollarına ait şikayetler ve bulgular bulunmaktadır. Hatta rinit açısından sorgulama biraz daha ayrıntılı yapıldığında allerjik astımlı hastaların %98’de rinit varlığı saptanmıştır.

    AKUPUNKTUR İLE ALERJİK NEZLE TEDAVİSİ

    Akupunktur tedavisi yan etkisi olmayan bir tedavidir. Tedavide herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.Hasta iyileştikçe kullanmış olduğu steroid ve diğer ilaçları zamanla bırakmaktadır.

    Tedaviye öncelikle hastanın alerji yapan uyaranlarla temasının kesilmesi veya azaltılması ile başlanmalıdır. Hastanın ilk aşamada hangi maddeye karşı alerjisi varsa o maddeden nasıl kaçınacağını öğrenmesi ve maske gibi koruyucu önlemleri alması gerekir. Tedavinin etkili olabilmesi için en önemli kural budur. Bazı hastalarda yapılan tüm allerji testlerine rağmen herhangi bir alerjen bulunamamaktadır. Ancak tedaviye başlandıktan sonra hastalar zamanla hangi maddelere karşı alerjisi olduğunu tesbit edebilmektedir.

    Son yıllarda Dünya’da ve Türkiye’de akupunktur ile alerjik rinit (nezle) ve astım tedavisi sıkça uygulanan tedavi yöntemleri arasına girmiştir.

    Akupunktur interferon salınımını artırarak vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmekte, dolayısıyla vücud direncini arttırmaktadır. Hastalar gerek viral gerekse bakteriyal enfeksiyonlara daha az yakalanmaktadır. Daha az enfeksiyon daha az kriz demektir. Akupunktur vücudumuzda bulunan doğal kendi ödem çözücü maddeleri harekete geçirir. Akupunktur iğnesi ile Kulak kepçesinde bulunan hipofizin temsili noktasında bulunan ACTH noktasının uyarılması ACTH salınımı artmakta yine böbrek üstü bezi temsili noktasında bulunan Kortikosteroid noktasının uyarılması ile de kortizon salgılanmaktadır. Kortizonun ödem çözücü etkisi vardır.Özellikle Akçiğer ve burundaki ödemin çözülmesi hastanın daha rahat nefes alıp vermesini sağlayacaktır.

    Akupunktur serotonin ve endorfin miktarını artırarak tedavi sırasında kişiye huzur verir ve rahatlama sağlar.

    Akupunktur iğnesi ile anti alerji noktaların uyarılmasıyla Alerjik reaksiyonları oluşturan salgıların azaldığı tespit edilmiştir. Alerjik reaksiyonda en önemli rolü üstlenen immünglobülin E’nin akupunktur tedavisi sonunda azaldığı tespit edilmiştir.

    Bütün bunlarla beraber akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisiyle vücudun genel dengesi düzelmekte, diğer hastalıklarla beraber alerjik rahatsızlık görülme oranı da azalmaktadır.

    Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi hastadan hastaya göre değişmekle birlikte ortalama 20 – 30 seans sürmektedir. Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi yan etkisizdir. Nadir de olsa hastalığın klinik seyrine göre tedavi senede 1 defa tekrarlanabilir.

    .

    .

  • Akupunkturun tarihçesi ve türkiye’de  akupunktur

    Akupunkturun tarihçesi ve türkiye’de akupunktur

    AKUPUNKTURUN TARİHÇESİ

    Akupunktur’un tarihçesi, 5.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu tıp bilimi gün geçtikçe tüm dünyada ve ülkemizde de saygın yerini alarak ilerlemektedir. Günümüzden tam 4700 yıl önce (M.Ö. 2597- 2697) Çin’in Sarı krallık döneminde yazılan “Huang Di Nei Jing (Klasik Dâhiliye) kitabı günümüzdeki tıp alanında yazılmış en eski kitap olarak bilinir. Bu kitap Akupunktur ve Moksa (ısı ile yapılan bir tedavi ) ile ilgili Çin Tıbbının babası olarak bilinen Shen Nung’dan bile daha önce yazılmış olduğu söylenir.

    Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö.206-M.S.220) kaleme alınmış olan Shuo Wen Jie Za adlı kitaba göre Akupunktur tedavisinde BİAN adı verilen taştan yapılmış iğneler kullanılmıştır. Zamanla bian taşlarının yerini balık kılçığı, kemik veya bambudan yapılan iğneler almaya başlamıştır. Günümüzde ise kıl kadar ince çelik,altın ve gümüş iğneler kullanılmaktadır.

    Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili kitapların yazılması 1600’ lü yıllara kadar uzanır. Akupunktur ilk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı’ya tanıtıldı.

    Yine eski Mısır tarihi Hiyelografik yazılarında (günümüzden 2500 sene önce ) Mısırlıların akupunktur iğnesi ile kulağın belirli bölgesini dağlayarak siyatik tedavisi yaptıkları görülmüştür.

    1911 yılındaki Çin’deki krallık dönemi bittikten sonra akupunktur daha fazla yayılmaya başlamıştır. Akupunktur 1944 den sonra Çin devlet Başkanı Mao Zedong’ un bu konuya önem vermesi ile de yayılması hız kazanmıştır. Akupunktur 1945 yılında Çin’de ilk defa enternasyonal bir hastane de uygulanmaya başlanmıştır.1948 yılından itibaren de resmi olarak eğitim verilmeye başlamıştır.

    Akupunktur 1970 yılından itibaren de WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından onaylanmış ve desteklenmiştir.

    İlk defa 1972 yılında Amerikan başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etmiştir. Gezi sırasında Amerikalı gazetecilerden biri apandisit olmuş olup apandisit ameliyatını akupunktur anestezisi altında hiçbir genel anestezi yapılmadan ağrısız bir şekilde yapılmıştır. Bu gören Amerikalı bilim adamları bu tarihten itibaren akupunkturla çok yakından ilgilenmeye ve eğitim almaya başlamışlardır.

    1998 yılında ise Amerika’nın NIH (National Institute of Health=Ulusal Sağlık Örgütü) tarafından da akupunkturun birçok hastalığın tedavisinde kullanılabileceği ve çok etkin olduğunu açıklamıştır.

    Avrupa ülkelerine baktığımızda akupunkturla ilk ilgilenen ülke 2. Dünya Savaşı sıralarında (1945) Fransa olmuştur.

    1957 de Fransa’da Dr. Nogier kulağın ters homunculus şeklinde olduğunu ve kulakta bütün vücut noktalarının bulunduğunu ileri sürerek auriküloterapi’yi geliştirmiştir. Aynı dönemde İngiltere’de Sir Henry Head teorileri ile akupunkturu açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca Felix Mann yazdığı akupunktur kitapları ile akupunkturun yaygınlaşmasına ciddi katkılarda bulunmuştur.

    TÜRKİYE’DE AKUPUNKTUR

    Son 40 yıldır dünyadaki bir çok tıp fakültesinde akupunktur uygulanmaktadır. Akupunktur Ülkemizde akupunktur tedavisinin, diğer tedavi metotlarında olduğu gibi, bilimsel yöntemlerle yapılmasının esas ve usullerini düzenlemek amacıyla 29.5.1991 tarih ve 20885 sayılı Akupunktur tedavi yönetmeliği yayınlanmıştır. Böylece İlk defa 29 Mayıs 1991’de Sağlık Bakanlığı tarafından resmi olarak alternatif değil, bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul edildi.

    Bugün Ülkemizde devlet hastaneleri başta olmak üzere bir çok Tıp Fakültesi hastanelerinde de akupunktur uygulanmaktadır. Sağlık Bakanlığı 13 Mart 2002 tarih 24694 Sayı ile ‘Akupunktur Tedavi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ yayınlayarak Akupunktur yönetmenliğinde düzenlemeler yapmıştır.

    1991 yılında yayınlanan Akupunktur yönetmeliğinden sonra ilk defa 1994 yılında Trakya Üniversitesi Edirne tıp fakültesinde Akupunktur dernekleri tarafından Akupunktur sertifika eğitimi verilmiştir. Bu eğitimler Akupunktur dernekleri tarafından kurs, sempozyum ve kongreler şeklinde verilmeye devam etmiştir. İlk defa sağlık bakanlığının izni ile 2002 yılında Gazi üniversitesi Tıp fakültesince verilmeye başlanan Akupunktur eğitimleri çeşitli üniversitelercede halen verilmeye devam etmektedir.

  • İğnenin ucundaki sağlık:akupunktur

    İğnenin ucundaki sağlık:akupunktur

    Akupunktur tedavi amaçlı vücuttaki belirli noktalara iğne batırılmasıyla uygulanan bir tedavi şeklidir.geleneksel Çin Tıbbına göre ; vücut YİNve YANG olmak üzere iki zıt ve ayrılmaz kuvvetin hassas dengesi olarak değerlendirilir.Yin soğuğu temsil eder,yavaştır veya pasiftir.Yang sıcak, heyecanlı ve aktiftir.Geleneksel Çin Tıbbına göre sağlık vücudun dengeli durumda tutulmasıyla elde edilir.Hastalıklar; Ying ve Yang’ın dengesizliğiyle gelşmektedir.Bu dengesizlik Gi’nin (yaşam enerjisi) meridyen adı verilen yollarda blokajına yol açar.Meridyenlerle ilişkili olan belirli noktalara akupunktur uygulanarak Gi’nin blokajı açılır.Bir çok kaynak meridyenleri en az 2000 akupunktur noktasının ağ gibi birleşmesiyle oluşmuş 14 ana kanal olarak tanımlar.

    Akupunktur 5000 yılık bir geçmişe sahip olan bir tedavi tarzıdır. İlk uygulayanları Uygur Türkleridir. Sonra Çinliler, Japonlar ve Avrupalılar kullanmaya başlamışlar.

    2003 yılında Dünya Sağlık Örğütü akupunkturun etkinliği konusunda klinik kanıtlara dayanarak bir rapor oluşturdu ve akupunkturun yardımcı bir tedavi metodu olarak hangi hastalıklarda kullanılabileceğini belirledi.

    Hangi hastalıklar tedavi edilebilir?

    Anksiyete,

    Astım, bronşiyal astım, alerjik rinit

    Bronşektazi (aşırı balgam, kanamalar, sürekli antibiyotik kullanımı),

    Baş ağrıları, Migren, gerilim tip baş ağrıları,

    Boyun ağrıları, boyun fıtıkları, bel ağrıları, bel fıtıkları,

    Çarpıntı,

    Depresyon,

    Fibromiyalji,

    Felçler, felç sekelleri, idrar kaçırma vs.

    Hormon kullanmadan menapoz tedavisi,

    İlaç kullanmak istemeyen hipertansiyon hastaları, ilaçla tansiyonu

    düzenlenemeyen hastalar,

    tipII Diabetes mellitus (Şeker Hastalığı)

    Geceleyin sık sık idrara kalkma,

    Kronik sinüzit,

    Kadın ve erkek kısırlığı,

    Kaşıntılı kronik cilt hastalıkları,Ürtiker vs.

    Mide ağrıları, ülser, düedenal ülser,

    Multiple skleroz, uyuşmalar, halsizlikler, stresli hal vs.

    Menapoz şikayetleri, kemik ağrıları, uykusuzluk, ruhsal gerginlik, gece terlemeleri, sebepsiz ağlamalar, kemik erimeleri,

    Kronik ishaller, kabızlık,

    Karpal Tünel Sendromu,

    Kronik kalp hastalıkları,

    Kilo verdirme tedavisi,

    Romatizmal hastalıklar,romatoid artrit, ankilozan spondilit,

    Uyku bozuklukları,

    Sigara bıraktırma tedavisi,

    Stres(Kronik)

    Obezite ve Akupunktur

    Obezite (şişmanlık) Akupunktur’un en yaygın kullanıldığı problemlerin başında gelmektedir. Zayıflamak için kimi zaman mucize bir yöntem olarak sunulan Akupunktur’a kimi zaman da bu listelere uyarsam ben zaten kilo veririm Akupunktur’a ne gerek var? şeklinde yaklaşılmaktadır. Her iki yaklaşımda önemli hatalar içermektedir. Bir yandan Akupunktur bir mucize değildir. Öte yandan ise obezite ile boğuşmak zorunda olan hastaya davranış değişikliğinin yerleşmesi gereken başlangıç aşamasında Akupunktur’un katkıları göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Akupunktur, sindirim sisteminizin daha düzenli çalışmasını sağlayacak örneğin kabızlık probleminiz varsa bunu giderecek, midenizde ekşime yanma veya hazımsızlık varsa bunları ortadan kaldıracaktır. Akupunktur, yaşamınızda halen var olan ve böyle ciddi bir davranış değişikliği sırasında oluşacak olan stresi giderecek, kendinizi her zaman olduğundan daha sakin ve rahat hissetmenizi sağlayacaktır.. Akupunktur, bu süreçte doğal olarak aldığınız gıda miktarı düşeceğinden beklenen açlık duygusu, mide kazıntısı ve halsizlik şikayetlerini giderecektir. Akupunktur, yavaşlayan metabolizmanın hızlanmasını sağlayacaktır. Akupunktur bu problemleri giderirken hastanın yapacağı; haftada bir sefer Akupunktur tedavisine düzenli gitmek ve hekiminin önerilerine uyarak sağlıklı bir şekilde kilo verirken beslenme ile ilgili yanlış davranışlarını kalıcı bir şekilde değiştirerek yaşam boyu sürecek doğru alışkanlıkları edinmekten başka bir şey olmayacaktır.

    Tüp Bebek ve Akupunktur

    Akupunktur erkeklerde sperm hareketliliğini, kalitesini ve sayısını artırarak ; kadınlarda ise yumurta kalitesini ve uterusun kanlanmasını artırarak fertiliteyi arttırıyor. Akupunktur ile Rahme giden kan akımı artmakta ve böylece rahmin kasılmasının azaltılması hedeflenmektedir. Ayrıca bağışıklık sisteminin güçlendirmesi nedeniyle embriyonun rahme tutunması için uygun ortam oluşturulmaktadır. Infertilite hastalarında akupunktur tedavi öncesi, tedavi sırasında ve embriyo transferinde uygulanabilmektedir.

    Migren ve Akupunktur

    Yarım baş ağrısı anlamına gelen migren ataklar halinde gelen ve tekrarlayıcı olan bir baş ağrısıdır. Genellikle tek taraflıdır ama bazen de çift taraflı olabilir. Orta veya kuvvetli olabilen, hareketle şiddeti artan zonklayıcı ağrı tarzıdır. Birkaç saatten birkaç güne kadar sürebilir. Vücutta zaten hazır olan iyileştirici faktörlerin yani endorfin, serotonin gibi ağrı kesici ve rahatlatıcı maddelerin salgılanmasını sağlayarak migreni ortaya çıkaran sebepler ortadan kaldırılır. Böylece kriz öncesi var olan damar daralmalarının (vazospazm) önüne geçilerek iyileşme sağlanır.Akupunktur tedavisinden sonra migren nöbetleri seyrekleşir veya migren tamamiyle ortadan kalkar. Yapılan bilimsel araştırmalarına göre akupunkturla migren tedavi başarı oranı %80’dir. Akupunktur haftada 2-3 kez olmak üzere toplam 15-20 seans uygulanır. Seanslar 20-40 dakika arası sürer.

    Akupunktur tedavisinde kullanılan iğnelerin içerisinde ya da üzerinde herhangi bir madde yoktur. Günümüzde yaygın olarak kullanılan iğneler paslanmaz çelikten olup çok incedirler.

    Batıda Özel ve resmi sigortalar akupunktur tedavi metodunu kabul edip, tedavi ücretlerini ödemeye başlamışlardır.Türkiye’de henüz tedavi ücretleri Sağlık Bakanlığınca ödenmemektedir, ancak bu konuda çalışmalar mevcuttur.2002 yılından bu yana Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Akupunktur Kliniğinde hastalara tedavi verilmektedir.Üniversite aynı zaman da Sağlık Bakanlığının Akupunktur Sertifika Programını da yürütmektedir.Akupunktur tedavisine başvurcaklar için önemli ayrıntılardan biriside başvurdukları Hekimin Sağlık Bakanlığından onaylı ‘Akupunktur Uygulayabilir Sertifikasının’olmasına dikkat etmeleridir.

    Prof.Dr.Banu Çaycı

  • Obezite ve akupunktur

    Obesite milyonlarca insanı etkileyen bir sağlık problemidir. Tedavideki başarısızlıklar hem hastayı hem de doktoru hayal kırıklığına uğratmaktadır. Vücut ağırlığı yiyecek ve içeceklerden alınan ve günlük aktivitelerden harcanan kalori arasındaki denge ile belirlenir. Obesıtenın en sık sebebleri fazla yemek yeme, fiziksel aktıvıte azlığı ve sedanter yaşam tarzı veya her ikisi. Diğer faktorler konvansıyonel ve komplementer tedavılere cevap vermeyen genetik metabolik durumlardır. Depresyon,ankisiyete ve can sıkıntısı insanları fazla yemeğe iter. Yaşlanma ve menapoz metabolizma ve aktivite düzeylerini etkileyen önemli faktörlerdir. Büyüme ve troıd hormonlarındaki azalma metabolızmayı etkiler ve kilo almayı hızlandırabilir. Bir çok kişi labarotuvar değerleri normal bile olsa hipotrıdızm olabilir.

    Sigara bırakmadan sonra görülen kilo alma nikotin etkisinin kaybı sonucudur , iştah açıçı özelliği vardır. Antıdepresan ve kortıkosteroıdler de kilo almaya yol açabilir. Travma da aktıf hayatı engeller. Fazla yağlı ve basit karbonhidratlı diet obesitede en önemli faktor olabilir.

    Obesite ile ilişkili komplikasyonlar;
    • Hipertansiyon
    • Koroner vaskuler hastalık
    • Hiperkolesterolemi
    • Kolelithiasis
    • Diabet
    • İnme
    • Osteoartrit
    • Uyku apnesi

    Ayrıca kolon, meme,uterus ve prostat kanseri obes hastalarda daha çok görülür. Bu komplikasyonlar obesitenin kendisi kadar etyolojık faktorler ve çevresel streslerle de alakalıdır. Böylece aurıcıler medecıne ile kişinin obesitesinde rol oynayan etyolojık faktorleri tespit edebiliriz.
    Obesite tedavısı semptomlardan ziyade etyolojık nedenı tedavi etmektir. Temel amacımız kişinin harcadığında daha az kalori alımını sağlamak, yeterli egzersiz ve aktıvıte sağlanması, davranış terapileridir. Aurıculterapi ve aurıculomedecıne ile öncelikli olarak hasta değerlendirilmesi medikal hıkaye, fizik muayene ve uygun laboratuarlar incelemelerini içerir. Kulak muayenesinde etyolojık sebeplere uyan temsili bolgeler hastalığın evresıne de uyan zonlarda araştırılması yapılır.

    . Akupunktur ile obesite tedavısınde sağlanan etki ; stres gibi emosyonel faktorler kadar iştah, intestinal motilite ve metabolızmayı etkiler. Hipotalamusta ventromedıal nükleustaki doyum merkezindeki sinirsel aktiviteyi artırır. Mide kaslarındaki tonusu , plazma ve beyinde enkefalin, beta endorfin,seratonin düzeylerini artırır.
    Akupunktur vagal sinirin aurıculer dalını uyarır ve seratonın düzeyini yükseltir. Bu etkiler göstermiştir ki mide düz kas tonusunu artırır ve böylece iştahı baskılar. Diğer etkiler arasında seratonın bağırsak hareketlerini artırır, endorfin ve dopamin yükselmesi ile stres ve depresyon kontrol altına alınır. Akupunktur uygulamasından sonra artan beta endorfin yağ depolarında lipolitik etki göstererek kilo kaybına yol açar.

    . İleri düzey kulak akupunkturu ve aurıculomedecıne de renkli filtreler ve VAS dediğimiz nabız teşhisi ile obesitenin altında yatan etyolojık sebepler tespit edilip tedavısı duzenlenir. Örneğin troid gland yetersizliğini etmekle kalmayıp hormon üretimini de artırmaktır. Böylece sebepe tedaviye ulaşılmış olur. Glandın subklinik belirtilerinin sebepi mantar veya parazit olabilir. Böyle basitçe yapılan tedavi ile obesite de dahil olmak üzere gerileyecektir. Benzer şekilde menapoz tedavisi estrojen üretimiyle ilgili olan 3.faz noktalarını kullanmaktır. İlave olarak VAS ve filtrelerle belirlenen metal toksisite depresyon sebebi olarak tespit edilebilir.

    . Tedavi ayrıntılı kulak muayene ve tedavısının yapılması, istenilen kiloya erişinceye kadar haftada bir olarak belirlenir, sonrasında 6 ay
    koruma planlanır.