Vücudumuzun iskelet yapısında omurgamızın özel bir yeri vardır. Bu zinciri oluşturan omurların arasında yer alan diskler, dayanıklı liflerden yapılmış darbe emici yastıklardır. Her disk anulus fibrozus denilen sağlam bir halka ve anulusun çevrelediği jöle kıvamında bir madde olan mükleus pulposusdan oluşur.
Yanlış duruş ve oturuşlar, şişmanlık, hareketsiz bir yaşam tarzı spora ısınmadan başlamak, stres belimiz için zararlıdır. Ağır kaldırma veya günlük yaşantımız içinde yaptığımız yanlış hareketler, omurlar arasındaki diskin dışındaki özel lifli tabakanın yırtılmasına sebep olur. Bunun sonucunda diskin içindeki jel gibi, peltemsi yumuşak madde omurların arasına dışarı doğru fırlar. Liflerden dışarı taşan bu sıvı hem sıvı özelliğini kaybedip sertleşir, hemde etrafta bulunan damar ve sinirlere baskı yapmaya başlar. Eğer bu değişiklikler bel bölgesi omurlarında oluştuysaki ençok L4 L5 ve L5 S1 arasındaki disklerde rastlanır. Buna bel fıtığı denir. Eger aynı değişiklikler boyun omurları arasında oluştuysa bu kez boyun fıtığı diye adlandırırız .
Akut veya kronik bel veya boyun fıtığında eğer ameliyat endikasyonu konulmadı ise yani ameliyat gerekmiyor ise, akupunktur yapısal bozukluğu tedavi eden başarılı bir tedavi yöntemidir.
BEL VE BOYUN FITIĞINDA AKUPUNKTURUN ETKİ MEKANİZMASI;
1. AĞRI GİDERİCİ ETKİ
Ağrı giderici etki: içsel morfinimiz ,endorfin salgısı artarak güçlü bir ağrı kesici etki oluşturur .
2. ADELE GEVŞETİCİ ETKİ
Vücudumuzda bulunan gama amino butirik asid (GABA)çok güçlü bir kas gevşeticidir. Akupunktur bu maddenin salgılanmasını sağlar.
3. ANTİ ENFLAMATUAR VE ÖDEM ÇÖZÜCÜ ETKİ
Fıtık bölgesinde oluşan ödem ve enflamasyon akupunktur sayesinde ortadan kalkar ve o bölgedeki damar ve sinirlere yapılan baskı da kaldırılmış olur, bu böbrek üstü bezinden salgılanan kortizon salgısının artmasıyla saglanır.
4. PSİKOLOJİK VE SEDATİF ETKİ
Akupunktur tedavisiyle serotonin ve endorfin seviyeleri artırılarak kişiye huzur ve sedasyon sağlanır.
Merkezimizde bel ve boyun fıtığı tedavisinde akupunktur, elektro akupunktur ve lazer tedavisi birlikte uygulanmaktadır. Haftada 2 – 3 kez olmak üzere toplam 10 – 20 seans uygulama ile tedavi tamamlanır .
Vücudumuzun iskelet yapısında omurgamızın özel bir yeri vardır. Bu zinciri oluşturan omurların arasında yer alan diskler, dayanıklı liflerden yapılmış darbe emici yastıklardır. Her disk anulus fibrozus denilen sağlam bir halka ve anulusun çevrelediği jöle kıvamında bir madde olan mükleus pulposusdan oluşur.
Yanlış duruş ve oturuşlar, şişmanlık, hareketsiz bir yaşam tarzı spora ısınmadan başlamak, stres belimiz için zararlıdır. Ağır kaldırma veya günlük yaşantımız içinde yaptığımız yanlış hareketler, omurlar arasındaki diskin dışındaki özel lifli tabakanın yırtılmasına sebep olur. Bunun sonucunda diskin içindeki jel gibi, peltemsi yumuşak madde omurların arasına dışarı doğru fırlar. Liflerden dışarı taşan bu sıvı hem sıvı özelliğini kaybedip sertleşir, hemde etrafta bulunan damar ve sinirlere baskı yapmaya başlar. Eğer bu değişiklikler bel bölgesi omurlarında oluştuysaki ençok L4 L5 ve L5 S1 arasındaki disklerde rastlanır. Buna bel fıtığı denir. Eger aynı değişiklikler boyun omurları arasında oluştuysa bu kez boyun fıtığı diye adlandırırız .
Akut veya kronik bel veya boyun fıtığında eğer ameliyat endikasyonu konulmadı ise yani ameliyat gerekmiyor ise, akupunktur yapısal bozukluğu tedavi eden başarılı bir tedavi yöntemidir.
BEL VE BOYUN FITIĞINDA AKUPUNKTURUN ETKİ MEKANİZMASI;
1. AĞRI GİDERİCİ ETKİ
Ağrı giderici etki: içsel morfinimiz ,endorfin salgısı artarak güçlü bir ağrı kesici etki oluşturur .
2. ADELE GEVŞETİCİ ETKİ
Vücudumuzda bulunan gama amino butirik asid (GABA)çok güçlü bir kas gevşeticidir. Akupunktur bu maddenin salgılanmasını sağlar.
3. ANTİ ENFLAMATUAR VE ÖDEM ÇÖZÜCÜ ETKİ
Fıtık bölgesinde oluşan ödem ve enflamasyon akupunktur sayesinde ortadan kalkar ve o bölgedeki damar ve sinirlere yapılan baskı da kaldırılmış olur, bu böbrek üstü bezinden salgılanan kortizon salgısının artmasıyla saglanır.
4. PSİKOLOJİK VE SEDATİF ETKİ
Akupunktur tedavisiyle serotonin ve endorfin seviyeleri artırılarak kişiye huzur ve sedasyon sağlanır.
Merkezimizde bel ve boyun fıtığı tedavisinde akupunktur, elektro akupunktur ve lazer tedavisi birlikte uygulanmaktadır. Haftada 2 – 3 kez olmak üzere toplam 10 – 20 seans uygulama ile tedavi tamamlanır.
Astım bronş dediğimiz akciğer içi hava yollarının müzmin iltihabi bir hastalığıdır. Bu iltihap alerjiye veya sık geçirilen enfeksiyonlara bağlı gelişebilir. Astımda: -Havayolları iltihaplı, şiş ve kızarıktır -Havayolları iltihaba bağlı daralmıştır -Havayollarında aşırı duyarlık vardır.
Hava Yollarında Aşırı Duyarlılık nedir?
Hava yollarında aşırı duyarlılık normal bir insanın hava yollarının karşılaştığı zaman herhangi bir kasılmaya yol açmayan sigara dumanı, parfüm, yemek ve bazı diğer kokulara karşı aşırı bir tepki vererek bronşların daralması halidir Bu temas sonucu hastalarda öksürük krizi ve nefes darlığı ortaya çıkabilir.
Astım, tüm dünyada yaklaşık 300 milyon kişiyi etkilediği tahmin edilen ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her 100 erişkinden 5-7’sinde, her 100 çocuktan 13-15’inde görülmektedir.
Her yaştan bireyi etkileyebilen, doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen, kontrol altına alınamadığında ise günlük aktiviteleri ciddi olarak kısıtlayabilen kronik (müzmin) bir hastalıktır.
Astım, hava yollarının daralması ile kendini gösteren ve ataklar (krizler) halinde gelen bir hastalıktır. Hastalar ataklar arasında kendilerini iyi hissederler.
ASTIM BELİRTİLERİ NELERDİR ?
• Hava yollarında daralma olduğunda;
• öksürük (genellikle kuru),
• nefes darlığı,
• göğüste baskı hissi ve
• hırıltı-hışıltılı solunum gibi belirtiler meydana gelir.
Bu belirtilerden herhangi biri veya birkaçı bir arada bulunabilir. Bu belirtiler sadece astıma özgü değiştir, başka hastalıklarda da olabilir. Ancak aşağıda sayılan özelliklerle birlikte olduklarında astım açısından önem taşımaktadırlar:
Belirtiler;
• Tekrarlayıcı olup nöbetler halinde gelirler,
• Genellikle gece veya sabaha karşı ortaya çıkarlar,
• Kendiliğinden veya ilaçlar ile düzelirler,
• Mevsimsel değişiklik gösterebilirler.
AKUPUNKTUR İLE ASTIM TEDAVİSİ
Akupunktur tedavisi yan etkisi olmayan bir tedavidir. Tedavide herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.Hasta iyileştikçe kullanmış olduğu steroid ve diğer ilaçları zamanla bırakmaktadır.
Tedaviye öncelikle hastanın alerji yapan uyaranlarla temasının kesilmesi veya azaltılması ile başlanmalıdır. Hastanın ilk aşamada hangi maddeye karşı alerjisi varsa o maddeden nasıl kaçınacağını öğrenmesi ve maske gibi koruyucu önlemleri alması gerekir. Tedavinin etkili olabilmesi için en önemli kural budur. Bazı hastalarda yapılan tüm allerji testlerine rağmen herhangi bir alerjen bulunamamaktadır. Ancak tedaviye başlandıktan sonra hastalar zamanla hangi maddelere karşı alerjisi olduğunu tesbit edebilmektedir.
Son yıllarda Dünya’da ve Türkiye’de akupunktur ile astım tedavisi sıkça uygulanan tedavi yöntemleri arasına girmiştir.
Akupunktur interferon salınımını artırarak vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmekte, dolayısıyla vücud direncini arttırmaktadır. Hastalar gerek viral gerekse bakteriyal enfeksiyonlara daha az yakalanmaktadır. Daha az enfeksiyon daha az kriz demektir. Akupunktur vücudumuzda bulunan doğal kendi ödem çözücü maddeleri harekete geçirir. Akupunktur iğnesi ile Kulak kepçesinde bulunan hipofizin temsili noktasında bulunan ACTH noktasının uyarılması ACTH salınımı artmakta yine böbrek üstü bezi temsili noktasında bulunan Kortikosteroid noktasının uyarılması ile de kortizon salgılanmaktadır. Kortizonun ödem çözücü etkisi vardır.Özellikle Akçiğer ve burundaki ödemin çözülmesi hastanın daha rahat nefes alıp vermesini sağlayacaktır.Ayrıca Kulakta Akçiğer temsil noktalarının uyarılması ile de Akçiğer de iyileşme süreçi hızlanmakta Solunum kapasitesi artmaktadır..
Akupunktur serotonin ve endorfin miktarını artırarak tedavi sırasında kişiye huzur verir ve rahatlama sağlar.
Akupunktur iğnesi ile anti alerji noktaların uyarılmasıyla Alerjik reaksiyonları oluşturan salgıların azaldığı tespit edilmiştir. Alerjik reaksiyonda en önemli rolü üstlenen immünglobülin E’nin akupunktur tedavisi sonunda azaldığı tespit edilmiştir.
Bütün bunlarla beraber akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisiyle vücudun genel dengesi düzelmekte, diğer hastalıklarla beraber alerjik rahatsızlık görülme oranı da azalmaktadır.
Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi hastadan hastaya göre değişmekle birlikte ortalama 20 – 30 seans sürmektedir. Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi yan etkisizdir. Nadir de olsa hastalığın klinik seyrine göre tedavi senede 1 defa tekrarlanabilir.
Alerjiye neden olan maddelerin (alerjen) burun mukozasına temas etmesi sonrasında ortaya çıkan ve akıntı, burun ve gözlerde kaşıntı, hapşırma, boğaz kaşıntısı gibi şikayetlerle seyreden rahatsızlığa alerjik nezle adı verilmektedir.
Nedeni havada bulunan ve solunumla buruna giren parçacıklara karşı gelişen anormal reaksiyondur. Alerjik nezle ile eş anlamlı olarak saman nezlesi, yaz gribi ve alerjik rinit (burun iltihabı) terimleri de kullanılmaktadır.
Bu hastalıkta oluşan alerjik reaksiyonların şiddeti kişiden kişiye değişmekte, bazı hastalar bu alerjik reaksiyonları çok hafif atlatırken bazıları için iş yapmalarını engelleyecek, hayat kalitelerini bozacak kadar şiddetli olabilmektedir.
Alerjik nezle şikayetlerin süresine göre Intermitant (aralıklı) ve Persistan (Sürekli) olmak üzere iki alt gruba ve şiddetine göre hafif, orta ve ağır olarak üç gruba ayrılmaktadır.
Allerjik rinit hayatı tehdit eden bir hastalık değildir, ancak insanların yaşam kalitesini önemli oranda olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Allerjik rinit erişkinlerde iş günü, çocuklarda okul günü kaybı ile olduğu kadar; tedavisi için harcanan paranın oldukça yüksek olması nedeni ile de ekonomik açıdan da zarar vermektedir. Bu nedenle Allerjik rinit tanı ve tedavisi oldukça önemlidir.
Allerjik rinit burun mukozasının (burun iç yüzünü örten zarın) enflamasyonu (ödemi- enfeksiyona bağlı olmayan iltihabı) olarak tanımlanır. Burunda kaşıntı, hapşırık, sulu burun akıntısı ve burun tıkanıklığı ile karakterizedir. Baş ağrısı, koku alma bozukluğu ve konjuktivit gibi bulgular da eşlik edebilir.
Alerjik Rinit(nezle) sık görülen bir hastalıktır.Ülkemizde görülme sıklığı % 9-20 ‘dir. Bu oran diğer alerjik hastalıklarda olduğu gibi her geçen yıl artmaktadır.
1. Alerjik nezle belirtileri; burun akıntısı, hapşırma, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, koku almada azalma, gözlerde kızarma ve sulanma gibi belirtilerle günlük yaşamı olumsuz etkiler.
2. Yorgunluk, algılama güçlüğü, uyku bozukluğu gibi belirtilerle günlük yaşamı olumsuz etkiler.
3. Tedavi masrafları de önemlidir. Doğru tanı konulamayan hastalarda tekrarlayan ve gereksiz yere kullanılan antibiyotik tedavileri ekonomik açıdan maliyeti artırmaktadır.
4. Sinüzit, Orta Kulak İltihabı, Polipler Ve Astım gibi birlikte bulunabilen hastalıklar alerjik Rinitin (nezlenin) önemini artırmaktadır. Özellikle astım ve alerjik nezle birlikteliği en fazla önemsenmesi gereken durumdur. Yapılan çalışmalarda allerjik rinitli hastaların %20-40’da aynı zamanda astım olduğu saptanmıştır. Ayrıca astımlı hastaların %60-80’de Üst solunum yollarına ait şikayetler ve bulgular bulunmaktadır. Hatta rinit açısından sorgulama biraz daha ayrıntılı yapıldığında allerjik astımlı hastaların %98’de rinit varlığı saptanmıştır.
AKUPUNKTUR İLE ALERJİK NEZLE TEDAVİSİ
Akupunktur tedavisi yan etkisi olmayan bir tedavidir. Tedavide herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.Hasta iyileştikçe kullanmış olduğu steroid ve diğer ilaçları zamanla bırakmaktadır.
Tedaviye öncelikle hastanın alerji yapan uyaranlarla temasının kesilmesi veya azaltılması ile başlanmalıdır. Hastanın ilk aşamada hangi maddeye karşı alerjisi varsa o maddeden nasıl kaçınacağını öğrenmesi ve maske gibi koruyucu önlemleri alması gerekir. Tedavinin etkili olabilmesi için en önemli kural budur. Bazı hastalarda yapılan tüm allerji testlerine rağmen herhangi bir alerjen bulunamamaktadır. Ancak tedaviye başlandıktan sonra hastalar zamanla hangi maddelere karşı alerjisi olduğunu tesbit edebilmektedir.
Son yıllarda Dünya’da ve Türkiye’de akupunktur ile alerjik rinit (nezle) ve astım tedavisi sıkça uygulanan tedavi yöntemleri arasına girmiştir.
Akupunktur interferon salınımını artırarak vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmekte, dolayısıyla vücud direncini arttırmaktadır. Hastalar gerek viral gerekse bakteriyal enfeksiyonlara daha az yakalanmaktadır. Daha az enfeksiyon daha az kriz demektir. Akupunktur vücudumuzda bulunan doğal kendi ödem çözücü maddeleri harekete geçirir. Akupunktur iğnesi ile Kulak kepçesinde bulunan hipofizin temsili noktasında bulunan ACTH noktasının uyarılması ACTH salınımı artmakta yine böbrek üstü bezi temsili noktasında bulunan Kortikosteroid noktasının uyarılması ile de kortizon salgılanmaktadır. Kortizonun ödem çözücü etkisi vardır.Özellikle Akçiğer ve burundaki ödemin çözülmesi hastanın daha rahat nefes alıp vermesini sağlayacaktır.
Akupunktur serotonin ve endorfin miktarını artırarak tedavi sırasında kişiye huzur verir ve rahatlama sağlar.
Akupunktur iğnesi ile anti alerji noktaların uyarılmasıyla Alerjik reaksiyonları oluşturan salgıların azaldığı tespit edilmiştir. Alerjik reaksiyonda en önemli rolü üstlenen immünglobülin E’nin akupunktur tedavisi sonunda azaldığı tespit edilmiştir.
Bütün bunlarla beraber akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisiyle vücudun genel dengesi düzelmekte, diğer hastalıklarla beraber alerjik rahatsızlık görülme oranı da azalmaktadır.
Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi hastadan hastaya göre değişmekle birlikte ortalama 20 – 30 seans sürmektedir. Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi yan etkisizdir. Nadir de olsa hastalığın klinik seyrine göre tedavi senede 1 defa tekrarlanabilir.
Akupunktur’un tarihçesi, 5.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu tıp bilimi gün geçtikçe tüm dünyada ve ülkemizde de saygın yerini alarak ilerlemektedir. Günümüzden tam 4700 yıl önce (M.Ö. 2597- 2697) Çin’in Sarı krallık döneminde yazılan “Huang Di Nei Jing (Klasik Dâhiliye) kitabı günümüzdeki tıp alanında yazılmış en eski kitap olarak bilinir. Bu kitap Akupunktur ve Moksa (ısı ile yapılan bir tedavi ) ile ilgili Çin Tıbbının babası olarak bilinen Shen Nung’dan bile daha önce yazılmış olduğu söylenir.
Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö.206-M.S.220) kaleme alınmış olan Shuo Wen Jie Zaadlı kitaba göre Akupunktur tedavisinde BİAN adı verilen taştan yapılmış iğneler kullanılmıştır. Zamanla bian taşlarının yerini balık kılçığı, kemik veya bambudan yapılan iğneler almaya başlamıştır. Günümüzde ise kıl kadar ince çelik,altın ve gümüş iğneler kullanılmaktadır.
Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili kitapların yazılması 1600’ lü yıllara kadar uzanır. Akupunktur ilk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı’ya tanıtıldı.
Yine eski Mısır tarihi Hiyelografik yazılarında (günümüzden 2500 sene önce ) Mısırlıların akupunktur iğnesi ile kulağın belirli bölgesini dağlayarak siyatik tedavisi yaptıkları görülmüştür.
1911 yılındaki Çin’deki krallık dönemi bittikten sonra akupunktur daha fazla yayılmaya başlamıştır. Akupunktur 1944 den sonra Çin devlet Başkanı Mao Zedong’ un bu konuya önem vermesi ile de yayılması hız kazanmıştır. Akupunktur 1945 yılında Çin’de ilk defa enternasyonal bir hastane de uygulanmaya başlanmıştır.1948 yılından itibaren de resmi olarak eğitim verilmeye başlamıştır.
Akupunktur 1970 yılından itibaren de WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından onaylanmış ve desteklenmiştir.
İlk defa 1972 yılında Amerikan başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etmiştir. Gezi sırasında Amerikalı gazetecilerden biri apandisit olmuş olup apandisit ameliyatını akupunktur anestezisi altında hiçbir genel anestezi yapılmadan ağrısız bir şekilde yapılmıştır. Bu gören Amerikalı bilim adamları bu tarihten itibaren akupunkturla çok yakından ilgilenmeye ve eğitim almaya başlamışlardır.
1998 yılında ise Amerika’nın NIH (National Institute of Health=Ulusal Sağlık Örgütü) tarafından da akupunkturun birçok hastalığın tedavisinde kullanılabileceği ve çok etkin olduğunu açıklamıştır.
Avrupa ülkelerine baktığımızda akupunkturla ilk ilgilenen ülke 2. Dünya Savaşı sıralarında (1945) Fransa olmuştur.
1957 de Fransa’da Dr. Nogier kulağın ters homunculus şeklinde olduğunu ve kulakta bütün vücut noktalarının bulunduğunu ileri sürerek auriküloterapi’yi geliştirmiştir. Aynı dönemde İngiltere’de Sir Henry Head teorileri ile akupunkturu açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca Felix Mann yazdığı akupunktur kitapları ile akupunkturun yaygınlaşmasına ciddi katkılarda bulunmuştur.
TÜRKİYE’DE AKUPUNKTUR
Son 40 yıldır dünyadaki bir çok tıp fakültesinde akupunktur uygulanmaktadır. Akupunktur Ülkemizde akupunktur tedavisinin, diğer tedavi metotlarında olduğu gibi, bilimsel yöntemlerle yapılmasının esas ve usullerini düzenlemek amacıyla 29.5.1991 tarih ve 20885 sayılı Akupunktur tedavi yönetmeliği yayınlanmıştır. Böylece İlk defa 29 Mayıs 1991’de Sağlık Bakanlığı tarafından resmi olarak alternatif değil, bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul edildi.
Bugün Ülkemizde devlet hastaneleri başta olmak üzere bir çok Tıp Fakültesi hastanelerinde de akupunktur uygulanmaktadır. Sağlık Bakanlığı 13 Mart 2002 tarih 24694 Sayı ile ‘Akupunktur Tedavi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ yayınlayarak Akupunktur yönetmenliğinde düzenlemeler yapmıştır.
1991 yılında yayınlanan Akupunktur yönetmeliğinden sonra ilk defa 1994 yılında Trakya Üniversitesi Edirne tıp fakültesinde Akupunktur dernekleri tarafından Akupunktur sertifika eğitimi verilmiştir. Bu eğitimler Akupunktur dernekleri tarafından kurs, sempozyum ve kongreler şeklinde verilmeye devam etmiştir. İlk defa sağlık bakanlığının izni ile 2002 yılında Gazi üniversitesi Tıp fakültesince verilmeye başlanan Akupunktur eğitimleri çeşitli üniversitelercede halen verilmeye devam etmektedir.
Akupunktur’un tarihçesi, 5.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu tıp bilimi gün geçtikçe tüm dünyada ve ülkemizde de saygın yerini alarak ilerlemektedir. Günümüzden tam 4700 yıl önce (M.Ö. 2597- 2697) Çin’in Sarı krallık döneminde yazılan “Huang Di Nei Jing (Klasik Dâhiliye) kitabı günümüzdeki tıp alanında yazılmış en eski kitap olarak bilinir. Bu kitap Akupunktur ve Moksa (ısı ile yapılan bir tedavi ) ile ilgili Çin Tıbbının babası olarak bilinen Shen Nung’dan bile daha önce yazılmış olduğu söylenir.
Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö.206-M.S.220) kaleme alınmış olan Shuo Wen Jie Za adlı kitaba göre Akupunktur tedavisinde BİAN adı verilen taştan yapılmış iğneler kullanılmıştır. Zamanla bian taşlarının yerini balık kılçığı, kemik veya bambudan yapılan iğneler almaya başlamıştır. Günümüzde ise kıl kadar ince çelik,altın ve gümüş iğneler kullanılmaktadır.
Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili kitapların yazılması 1600’ lü yıllara kadar uzanır. Akupunktur ilk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı’ya tanıtıldı.
Yine eski Mısır tarihi Hiyelografik yazılarında (günümüzden 2500 sene önce ) Mısırlıların akupunktur iğnesi ile kulağın belirli bölgesini dağlayarak siyatik tedavisi yaptıkları görülmüştür.
1911 yılındaki Çin’deki krallık dönemi bittikten sonra akupunktur daha fazla yayılmaya başlamıştır. Akupunktur 1944 den sonra Çin devlet Başkanı Mao Zedong’ un bu konuya önem vermesi ile de yayılması hız kazanmıştır. Akupunktur 1945 yılında Çin’de ilk defa enternasyonal bir hastane de uygulanmaya başlanmıştır.1948 yılından itibaren de resmi olarak eğitim verilmeye başlamıştır.
Akupunktur 1970 yılından itibaren de WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından onaylanmış ve desteklenmiştir.
İlk defa 1972 yılında Amerikan başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etmiştir. Gezi sırasında Amerikalı gazetecilerden biri apandisit olmuş olup apandisit ameliyatını akupunktur anestezisi altında hiçbir genel anestezi yapılmadan ağrısız bir şekilde yapılmıştır. Bu gören Amerikalı bilim adamları bu tarihten itibaren akupunkturla çok yakından ilgilenmeye ve eğitim almaya başlamışlardır.
1998 yılında ise Amerika’nın NIH (National Institute of Health=Ulusal Sağlık Örgütü) tarafından da akupunkturun birçok hastalığın tedavisinde kullanılabileceği ve çok etkin olduğunu açıklamıştır.
Avrupa ülkelerine baktığımızda akupunkturla ilk ilgilenen ülke 2. Dünya Savaşı sıralarında (1945) Fransa olmuştur.
1957 de Fransa’da Dr. Nogier kulağın ters homunculus şeklinde olduğunu ve kulakta bütün vücut noktalarının bulunduğunu ileri sürerek auriküloterapi’yi geliştirmiştir. Aynı dönemde İngiltere’de Sir Henry Head teorileri ile akupunkturu açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca Felix Mann yazdığı akupunktur kitapları ile akupunkturun yaygınlaşmasına ciddi katkılarda bulunmuştur.
TÜRKİYE’DE AKUPUNKTUR
Son 40 yıldır dünyadaki bir çok tıp fakültesinde akupunktur uygulanmaktadır. Akupunktur Ülkemizde akupunktur tedavisinin, diğer tedavi metotlarında olduğu gibi, bilimsel yöntemlerle yapılmasının esas ve usullerini düzenlemek amacıyla 29.5.1991 tarih ve 20885 sayılı Akupunktur tedavi yönetmeliği yayınlanmıştır. Böylece İlk defa 29 Mayıs 1991’de Sağlık Bakanlığı tarafından resmi olarak alternatif değil, bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul edildi.
Bugün Ülkemizde devlet hastaneleri başta olmak üzere bir çok Tıp Fakültesi hastanelerinde de akupunktur uygulanmaktadır. Sağlık Bakanlığı 13 Mart 2002 tarih 24694 Sayı ile ‘Akupunktur Tedavi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ yayınlayarak Akupunktur yönetmenliğinde düzenlemeler yapmıştır.
1991 yılında yayınlanan Akupunktur yönetmeliğinden sonra ilk defa 1994 yılında Trakya Üniversitesi Edirne tıp fakültesinde Akupunktur dernekleri tarafından Akupunktur sertifika eğitimi verilmiştir. Bu eğitimler Akupunktur dernekleri tarafından kurs, sempozyum ve kongreler şeklinde verilmeye devam etmiştir. İlk defa sağlık bakanlığının izni ile 2002 yılında Gazi üniversitesi Tıp fakültesince verilmeye başlanan Akupunktur eğitimleri çeşitli üniversitelercede halen verilmeye devam etmektedir.
Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerindeki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu manyetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.
Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.
Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hastası Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!
Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viyana’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse imparatoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mesmer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.
Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manyetizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.
Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hastalara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.
Markiz De Puysegur
A. Mesmer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalışmalarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağmen uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.
1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.
Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.
Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.
Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.
Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.
DR. JAMES BRAID
Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.
1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.
Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.
Jean Martin CHARCOT
Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.
LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)
Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendisinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekiminin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.
Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM
Emile COUE
Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez karşılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yalnızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne seren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dünyaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hipnotik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hastalarında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etkili bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hastalarına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.
Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.
Sigmund FREUD
Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipnozu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avusturyalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında histeri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yoluyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.
Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisine güvenmesi için yüreklendiriyordu.
Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz belirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygusal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu saptadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.
Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağlantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini indiriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyordu. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.
Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotizmaya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara aktarmaktır.
Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altındaki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldığını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım oldu… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duygusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluydu.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.
Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden dinleyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş nedenlerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz durumundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”
Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdiğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan etmekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdüğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.
Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirmeye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.
1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuçlarına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hipnoza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az istisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.
Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan ilgide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini kanıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma sürecinde psikologların rolünü arttırdı.
Bu konudaki ilk modern kitap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin raporunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipnozun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.
Omurganın boyundan başlayıp kalçalara kadar uzanan kısmındaki ağrıları ifade eder ve Batıda endüstriyel toplumlarda yaşam boyu görülme sıklığı %70-75 arasındadır. Ülkemizde de 15 ilde yapılan bir çalışmaya göre bel ağrısı ağrı nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır
Her bel ağrısı Bel Fıtığı değildir. Sadece belde ağrı varsa çoğunlukla kaslarla ve bağlarla ilgili problemlerden, duruş ve oturuş bozukluğundan, soğuk algınlığından veya aşırı yorgunluktan şüphelenilmelidir. Ayrıca kadın hastalıkları, böbrek ve barsaklardaki sorunlar da bel ağrısı yapabilir. Eğer ağrı bacağa da vuruyorsa, omurilikten çıkan sinirlere bası var demektir. Bu basının en önemli nedeni bel fıtığıdır.
Bel tutulması nedir?
Eğer şikayetler çok ani bir şekilde başladıysa tüm belden aşağıda ani bir tutulma hissediliyorsa, bacakları kıpırdattıkça ağrı oluşuyorsa tıp dilinde Faset Kitlenmesi yani omurganın arkasındaki eklemlerin birbiri üzerinde kayması oluşmuş demektir.
BEL AĞRISI NE KADAR SÜRER?
Bel ağrısı atağı ağrı kaynağı neresi olursa olsun, belli bir süre sonra, dokunun kendisini onarmasına bağlı olarak kendiliğinden geçer. Akut sırt ve bel ağrılarının %80’ i iyi seyirlidir, %10’ u tekrarlar, kalan %10’u ise kronikleşir. Dört haftadan uzun süren ağrılı hastaların iyi bir gidiş göstermesi şansı azalmıştır.
Sırt ve bel ağrıları sıklıkla psikolojik yüklenmelerin ortaya çıkış şekillerinden biridir. İş hayatındaki, özel hayattaki sorunlar veya kişinin kendi iç çatışmalarının bir sonucudur. Özellikle kronik ağrılarda bu göz önünde bulundurulmalıdır.
HANGİ DURUMDA TETİKTE OLMAK GEREKİR?
6 hafta geçmesine rağmen geçmeyen bel ve/veya bacak ağrısı
Bacakta güç kaybı hissedilmesi
İdrar yapmakta veya tutmakta güçlük
Makat bölgesini içeren uyuşukluk hissi
Kısa mesafe yürüyüşlerde bile her iki veya tek bacakta gelişen uyuşukluk, yorgunluk hissi- dinlenmek zorunda kalmak.
Yukarıda belirlenen tablolar oluşursa acil cerrahi girişim gerekliliği vardır. Ancak bu durum bel ağrılarının % 3-5 gibi çok az bir kısmını oluşturur.
Şikayetlerin başlangıcı, ağrının şiddeti, karakteri, yayılımı, hareketle değişip değişmediği önem arzeder, ayrıca kişinin yaşadığı çeşitli olaylar, geçirdiği hastalıklar ve cerrahi müdahaleler arasında zamansal bağlantı kurmak gerekir. Bu nedenle kişinin geniş kapsamlı bir hikayesi alınır ve not edilir. Fizik muayene Röntgen ve MR kadar önemlidir. Çünkü bazen hastanın şikayetleri çoktur ancak MR da pek önemli bir bulgu yoktur veya bunun tam tersi olur. Yani muayene etmeden MR görüntülemeye ve raporuna göre hasta tedavi edilmez.
TEDAVİ:
Akut ağrı atağında kısa süreli yatak istirahatı, belin üzerine binen yükü azaltacağı için yararlıdır. Ancak yatak istirahatı 3-4 günü geçerse, kaslar zayıflayacağından, yarardan çok zarar verebilir.
Eğer cerrahi tedavi gerekli değilse ilaç tedavisi veya fizik tedavi ya da daha geniş kapsamlı bir tedavi imkanı sunan Tamamlayıcı Tıp yöntemleri uygulanmalıdır. Bu karar iyi bir muayene sonucu Hekim tarafından hastaya anlatılarak verilir.
Sırt ve Bel ağrıları Biyo-Psiko-Sosyal neden ve sonuç ilişkisine bağlı oluşan kompleks bir yapıdır. Tamamlayıcı Tıp Yöntemleri hastanın tedavisine Biyo-Psiko-Sosyal açıdan yaklaşım imkanı tanıyan araçlara sahiptir.
Nöralterapi sorunlu bölgelerde kan akımının düzelmesi, lenfatik akımın düzelmesi ile yıkım ürünlerinin uzaklaştırılması ve doku hasarının iyileşmesini sağlar. Ayrıca Bozucu alanların ortadan kaldırılması hastalığın psikolojik komponentini de regüle ederek hiçbir tedaviye cevap vermeyen olguların dahi iyileşmesine neden olacaktır. Faset eklem kilitlenmelerinde de çok hızlı ve etkili tedavi sağlar.
Akupunktur vücudun kendi ecza deposunu çalıştırır, ağrı kesici, kas gevşetici etkisi olan maddelerin salınımını arttırır ve psikolojik rahatlatıcı etkisi olan Serotonin miktarını arttırarak hastanın psikolojisinin düzelmesini sağlar.
Manuel Terapi ise gergin, spastik kasların gevşetilmesi, eklemlerin mobilize edilmesini sağlar, verilen egzersizler yardımıyla duruş bozukluklarıda düzeltilir. Sadece bel değil bütün omurga boyunca meydana gelmiş bütün disfonksiyonlara müdahale olanağı sağlar.
Yukarıda anlatılan bu yöntemler sebebe yönelik, kesin tedavi imkanı sunarken yan etkisi olmayan son derece güvenilir seçeneklerdir. Sadece ağrıyan yer değil etkilenen yakın eklem ve kaslarda tedaviye alınır, ayrıca kişinin o an içinde bulunduğu psikolojik durumuda tedaviden fayda görür. Bu bir bütüncül Tamamlayıcı Tıp yaklaşımıdır.
Karpal Tünel Sendromu, el bileğinde kemiklerin arasında bulunan Karpal Tünel adlı kanaldan geçerek ele giden ve elin sinirlerinden biri olan median sinirin bu kanalda daralma sonucu sıkışması ile oluşan ağrılı bir hastalıktır.
Aynı el ve bilek hareketlerini sürekli tekrarlayan kişilerde görülür. Aşırı el işi ve ev işi yapan ev kadınları, sürekli bilgisayar kullananlar ve müzik aleti çalanlar gibi. Kilo almada ve hamilelikte de oluşabilir. Doğumdan sonra ve kilo vermeyle çoğunlukla kendiliğinden düzelir.
Karpal tünel sendromu 40 yaş üzerinde, özellikle 40-60 yaş grubu kadınlarda 4 kat daha fazla görülür.
Karpal tünel sendromunun ilk bulguları; özellikle elin üç parmağında (baş parmak, işaret parmağı ve orta parmak) uyuşma, yanma, karıncalanma, ağrı yakınmalarıdır. Ağrı kola yayılabilir. Bu sorunlar geceleri daha fazla görülmektedir. Kişileri uykusundan uyandıracak derecede rahatsız edici olabilir. Ellerini zorladıkları işlerde (bez sıkma, temizlik yapma, mouse kullanma, vida sıkma) ağrı ve uyuşukluk artar. Hastalar ellerini sallayarak, sıkıştırıp ovalayarak rahatladıklarını ifade ederler. Ağrı ve uyuşukluk bazen kola bazen de omuza, boyuna kadar yayılır. İlerleyen durumlarda başparmak kaslarında erime, güçsüzlük ile tutma ve kavrama hareketlerinde zorlanmalar oluşabilir.
Karpal Tünel Sendromu boyun fıtığı belirtileri ile karışabilir. Ayrıca sinir sistemini etkileyen hastalıklarda da benzer sorunlar olur. Bazen de bu hastalık; hipertiroidi, osteoartrit, romatoid artrit, gut gibi başka hastalıkların bir uzantısı olarak da karşımıza çıkar. Bu hastalıklarla ayırıcı tanı yapmak gerekir.
Koruyucu ve iyileşmeyi kolaylaştırıcı önlemler alınır:
• El bileğinde travmaya neden olan aktiviteler kısıtlanır.
• El bileği nötral pozisyonda istirahate alınır. El bilek ateli kullanılabilir.
• Germe egzersizleri yaptırılabilir. Hastaya o bölge için egzersiz öğretilerek kendisinin uygulaması sağlanır.
• Ödemi azaltmak amaçlı el bileğine saat başı bir iki kez 10-15 dakika buz uygulaması yapılabilir.
Karpal Tünel Sendromu Tedavisi:
• Antienflamatuar ilaçlar ve B6, B12 destek tedavisi verilebilir.
• Bilek bölgesine kortizon enjeksiyoları uygulanır
• İlerleyen vakalarda cerrahi operasyon yapılır.
Karpal Tünel Sendromunun Akupunktur ile Tedavisi;
Akupunktur tedavisi ile hastaya önerilmesi muhtemel kortizon ya da benzeri kimyasal içerikli, hastada yan etkileri olabilecek ilaçların kullanılmasına gerek kalmayacaktır. Akupunkturla cerrahi tedaviye de gerek kalmayacaktır.
Akupunktur vücudun kendi kortizonunu arttırır. Bu nedenle doğal bir şekilde ödemi çözer. Akupunktur bilek bölgesindeki ödemi ve yangıyı çözerek iyileşme sağlar. O bölgedeki dolaşım artar, şişlikler azalır. Vücudun doğal ağrı kesicilerini de arttırdığından ağrıyı düzenler. Kişiyi rahatlatır ve sakinleştirir. Genel önlemlerle birlikte uygulandığında akupunktur tek başına etkili bir tedavi olabilmektedir.
Hem klasik iğneli akupunktur hem de lazer akupunktur uygulamaları yararlıdır. Problemli bölgedeki yangıyı ve ödemi çözmek için, kulak ve vücut akupunkturu beraber uygulandığında bu süreç daha da hızlanır. Yaklaşık 6 ila 12 seans arasındaki bir tedavi çoğu hastada iyileşme sağlamaktadır. Erken dönemde uygulanması tedaviden alınacak yararı arttırmakta ve tedaviyi hızlandırmaktadır.
Meniere hastalığı; iç kulak sıvılarının basınç artışıdır. Halk arasında iç kulak tansiyonu olarak da bilinir.
Meniere hastalığı şiddetli baş dönmesi, işitme kaybı ve kulak çınlamasının birlikte bulunduğu, ataklar halinde seyreden bir hastalıktır.
Meniere hastalığı iç kulakta bulunan, denge ve işitmeden sorumlu, labirent isimli içi sıvı dolu organın fonksiyon bozukluğu sonucu ortaya çıkar. Hastalığın asıl nedeni, iç kulaktaki sıvının ve bu sıvı basıncının artmasıdır.
Sıvı üretiminin atılımdan fazla olması veya iç kulak sıvılarının boşaldığı kanallarda tıkanıklık olması ile basınç artışı gelişebilir.
Sebebi tam olarak bilinmese de bazı faktörler suçlanmaktadır. Virüs enfeksiyonları, alerjiler, otoimmün mekanizmalar ve genetik yapı bunlardan bazılarıdır.
Meniere hastalığı orta yaş ve ileri yaşta daha sık görülür.
Tanı:
1. 20 dakikadan uzun 24 saatten kısa süren en az iki vertigo atağı 2. Kulakta çınlama veya dolgunluk hissi 3. İşitme testleri ile doğrulanmış işitme kaybı 4. Bu belirtilerin bilinen başka bir hastalığa bağlı gelişmemiş olması
Vertigo: Oldukça şiddetli bir baş dönmesidir. Kişi yatakta yatarken bile düşecekmiş gibi hissedip sıkıca yatağa tutunur. Vertigolarda genel olarak görülen bulantı ve kusma bu hastalıkta da görülür. Vertigo, ataklar halinde gelip, 20 dakika ile birkaç saat arası devam eder. Baş dönmesi atakları sırasında hastada görülebilecek en önemli bulgu nistagmus denilen istemsiz göz hareketleridir Kulak çınlaması: Kulakta uğultu, zil sesi, gürültü, kükreme veya ıslık sesi şeklinde sesler duyulur. İşitme kaybı: Hastalığın başında gelip geçici olan işitme kaybı, ataklar arttıkça kalıcı olmaya başlar. Kulakta dolgunluk hissi: Kulakta dolgunluk ya da basınç hissi şeklinde ifade edilir.
Meniere hastalığı atakları sırasında çarpıntı, terleme, panik içinde olma ve ölüm korkusu gibi belirtiler de görülebilir. Bu belirtiler bazen panik atak nöbetleri ile karışabilir.
Tedavi
Nedeni tam olarak anlaşılamadığından kesin tedavisi de mümkün olmayan bir hastalıktır. Tedavide vertigo ataklarını önlemeye yönelik ilaçlar, tuz kısıtlaması, idrar söktürücüler kullanılabilir. Tedavi yöntemlerinin çoğunda tam başarı yerine geçici ve kısmi düzelmeler elde edilmektedir.
Meniere Hastalığında Akupunktur Tedavisi:
Kulak ve vücut akupunkturunun ödem çözücü etkisi ile denge olumlu yönde tekrar sağlanır.
Akupunkturun tansiyonu dengeleyici etkisi sonucunda ani basınç değişiklikleri de önlenmiş olur.
Akupunktur tedavisi ile depresyon ortadan kalkar, uyku düzeni normale döner. Bu gibi faktörlerin tetiklediği atakların önüne geçilmiş olur.
Akupunktur noktalarının iğne ile uyarılması sonucunda merkezi sinir sisteminde birtakım nöromediatörler ve beyin kan akımı üzerinde değişiklik olduğu gösterilmiştir.
Akupunkturla vücut enerji akışındaki denge sağlanmaya çalışılır.