Etiket: Tedavi

  • Dar spinal kanal

    Tanım: Omurilik kanalındaki kemik yapılarının, ligamenlerin kalınlaşması veya disk dokusun bozulması gibi nedenlere bağlı olarak spinal kanalın ön arka çapının daralmasıdır.

    Dar spinal kanal genel karekteristikleri

    İlk defa 1947 tanımlan dar spinal kanal doğumsal, sonradan ve gelişimsel olarak 3 ayrı başlıkta gelişebilir. Genellikle yaşlı nufusunda olmak üzere orta yaş bireylerde görülebilir. Her iki cinsde eşit sıklıkla görülmektedir. Omurilik kanalını kemik, ligamen kalınlaşması ve disk yırtılması gibi nedenlerin tek veya birlikte oluşabilir. Dar spinal kanal santral ve lateral olmak üzere omurilik kanalını etkileyerek iki ayrı bölgede görülebilir. Bu hastalık primer, sekonder ve kombine dar spinal kanal olmak üzere 3 alt gruba ayrılır. Primer (birincil) dar kanal genellikle doğuştan omurganın yapısal anomalileri veya doğum sonrası gelişimsel iskelet deformitelerine bağlı ortaya çıkar. Doğuştan dar spinal kanalı olan hastaların omurgaların pedikülleri kısa ve faset eklemleri içe dönük olması bu hastalığın oluşumunda önemli bir nedendir. Ayrıca, bu hastalarda spinal kanalın sagittal çapının 10 mm altında olduğu, gelişimsel dar kanalı olan hastaların ise, spinal kanal çapının normal olmasına rağmen, laminaların kalın, fasetlerin ve ligamenlerin hipertrofik, posterior longitudinal ligamenin kireçlemesi gibi nedenlerden dolayı, omurga kanalı çapı daralmaktadır.
    Doğuştan omurga kanal darlığı en sık akondroplazi gibi iskelet sistemi hastalıklarında görülürken, sonradan dar kanal görülenlerde, ligamen kalınlaşması, disk dejenerasyonu ve artiküler spondilolizis nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Edinsel dar kanalın en sık nedeni ise dejeneratif spondilozisdir.

    Dar kanal şikayet ve bulguları

    En sık şikayeti dar kanal şikayet bel ağrısı ve özellikle yürüme esnasında ortaya çıkan bacaklarda uyuşmalardır. Bu ağrılar ve uyuşmalar özellikle hastanın duruş pozisyonu ile ortaya çıkmaktadır. Omurganın ön araka çapının daralması sonrası omurliğin içerisindeki sinirlere özellikle arkaya eğilmede sıkışması sonrası sinirlere az kan gitmesi sonrası ortaya çıkmaktadır. Bu karekteristik şikayeti hastalar özellikle yol yürümekle bel ve bacağında ağrı ve uyuşmalar ortaya çıktığını bu yüzden bir müddet oturup dinlenmek zorunda kaldığını sonra tekrar yürüyebildiğini anlatır. Bu karekteristik şikayete nörojenik intermittan klaudikasyon adı verilir.
    Bu şikayetin oluşumunda omurilik sinirlerine hareket sonrası az kan gitmesi sorumludur. En sık nörolojik bulgu ise motor güşsüzlük ve uyuşukluktur. Nadiren ise idrar kaçırma ve tutamama gibi şikayetler görülebilir.
    Dar spinal kanal sıklık sırasına göre lomber 4-5, 3-4, 2-3 bölgelerinde görülmektedir. Dar spinal kanal mutlak ve nisbi darlık olmak üzere iki grubda incelenmektedir. Omurilik kanalının ön arka çapı 10 mm nin altındakilere mutlak dar kanal denilmektedir.

    Dar spinal kanal tanısı

    1: Direkt dinamik lumbosakral grafiler
    Ayakta fleksion lumbosakral yan grafi
    Ayakta ekstansion lumbosakral yan grafi
    Ayakta normal lumbosakral yan grafi
    Bu dinamik grafiler özellikle dar spinal kanalı taklid eden hastalıklar (Bel kaymaları,bel instabiliteleri, bazı romatizmal hastalıklar (ankilozan spondilit) Dar kanaldan ayırd etmede oldukça yardımcı fikirler sunmaktadır.

    2: Lomber Bilgisayarlı Tomografi (BT) tekniği özellikle kemik yapılardaki gerek tümöral gerekse dejeneratif (kireçlemeleri) olayları daha iyi göstermektedir. Bundan başka omurga kaymalarındaki doğuştan veya sonradan kemik yapı kırık ve diğer lezyonları oldukça iyi göstermektedir. Ayrıca doğuştan omurga kanalındaki anomalileri göstermektedir.
    3: Lomber Magnetik Rezonans görüntüleme (MRG) tekniği özellikle omurilik sinirleri ve çevresel elamanlardaki hastalıkları ve omurga kanalındaki darlıkları 3 boyutlu olarak iyi bir şekilde görüntü vermektedir
    4: EMG: dar kanal ile karışan hastalıklardan periferik nöropatileri ayırd etmede oldukça yardımcı bilgiler sunmaktadır.

    Dar spinal kanal ayırıcı tanı

    1: Lomber spondiloliztezis (bel kaymaları)
    2: Periferik sinir nöropatileri
    3: Periferik damar yetmezlikleri

    Dar spinal kanal tedavisi

    Kanal darlığının teşhisinde öncelikle iyi bir anemnez, yeterli bir nörolojik değerlendirme ve görüntüleme yöntemleri oldukça önemlidir. Öncelikle hastanın şikayetleri ve nörolojik şikayet ve bulguları görüntüleme teknikleri ile uyumlu olup olmadığı dikkatlice değerlendirilmelidir. Doğru teşhis tedavi başarısını etkileyen en önemli faktördür. Dar kanal tedavisi iki seçenek vardır:

    1: Konservatif tedavi
    2: Cerrahi tedavi

    Bu iki tedavi şeklinde hangisinin uygulanacağı tartışmalı olmakla birlikte hastalığın doğal seyri için yapılan az sayıda çalışmada olguların % 15’inde şikayetlerde ilerlemeler gözlenmiştir. Mutlak cerrahi endikasyonun olmadığı durumlarda öncelikli olarak konservatif tedavinin uygulanması ve bu tedavinin başarısız olduğu olgularda cerrahi tedavinin yapılması daha çok tercih edilmesi gereken yöntemdir.
    Konservatif tedavide (istirahat, analjezik, myorelaksan ve fizik tedavi teknikleri uygulanmaktadır.

    Cerrahi tedavi

    Progresif nörolojik defisit ve sfinkter bozukluğu olan dar spinal kanal olgularında mutlak cerrahi endikasyonu oluşturmaktadır. Cerrahi tedavide en sık uygulanan yöntem, sinir kökü dekompresyonu ile birlikte hemilaminektomi veya laminektomidir. Diğer cerrahi tedavide seçenekleri tek veya iki taraflı laminotomi, laminoplastidir.

    Sonuç

    Dar spinal kanalı olguların doğru teşhisi konulan ve yeterli spinal kanal dekompresyonu yapılanlarda ağrı şikayeti tama yakın düzelmektedir. Dar spinal kanalın dekompresif cerrahi tedavi sonrası hastalarda fonksiyonel yarar sağlanma oranı % 70-75 civarındadır.

  • Beyin damar yumakları ve tedavisi (avm)

    TANIM: Beyin damarların gelişimi esnasında, damar duvarının eksik gelişmesi sonrası atar damarlar ile toplardamarlar arasında bir yumaklaşmaya beyin arterio-venöz malformasyon (AVM) adı verilmektedir.

    AVM Genel özellikleri ve Görülme sıklığı

    Çocukluk beyin kanamaların en sık nedenidir,
    Erişkin yaştaki beyin kanamaların %5–10’dur,
    Beyin anevrizmalarının (balonlaşma) 1/10 teşkil eder,
    Genellikle 40 yaşına kadar beyin kanaması yaparken, 55 yaşın üzerinde kanama oranı azalır,
    AVM lerin % 90’ı beyinde görülürken, %10’u beyincikte görülür,
    Yıllık beyin kanama oranı %4’tür.

    AVM Klinik Şikâyetleri ve Bulguları

    Bir AVM li hasta gerek acil gerekse polikliniklere yukarıda sıralanan ana başlıklardan öeneğin geç epilepsi geçirerek başvurabildiği gibi acil bir küçük veya büyük beyin kanaması klinik bulgularıyla başvurabilir. Nadiren gizli veya belirgin beyin kanaması sonrası beyin omurilik suyu dolanımı engellenmesi ile beyinde su toplanması (hidrosefali) şikayetleri (yürüme bozukluğu, idrar tutamama, ve hafıza kaybı) başvurabilirler. Çocukluk yaşlarında ise doğuştan kalb yetmezliği şikayetleri ile çocuk poliklilinklere acil veya elektif olarak başvururlar. Sonuçta bir AVM li hasta 4 ana klinik başlıkta kendini gösterirler;

    1: Beyin kanaması,
    2: Havale (epilepsi),
    3: Beyinde su toplanması (hidrosefali),
    4: Bebeklerde kalp yetmezliği ile nörolojik acil veya polikiliniklere başvururlar.

    AVM Teşhisi

    Beyin damar hastalığı olan AVM’nin tanısında aşağıdaki tetkik yöntemleri kullanılmakatadır: Günümüzde AVM teşhisinde gelişmiş nöro-görüntüleme yöntemleri olan aşağıda sıralanan tetkik yöntemleri kombine veya ayrı ayrı kullanılmaktadır. Bunlar;

    1: Bilgisayarlı Tomografi (BT),
    2: Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi (BTA),
    3: MR Anjiografi (MRA),
    4: Dijital Serebral Anjiografi (DSA).

    AVM Tedavisi

    AVM tedavisi oldukça kompleks ve zor bir konu olup burada aşağıda sıralanan tedavi seçenekleri ya tek başına ya da kombine olacak şekilde her bir hasta üzerine ayrı ayrı değerlendirilir.Her bir tedavi şeklinin kendine has avantajları ve dezavantajları olup burada bireyselleşerek endikasyonları ve komplikasyonları iyi değerlendirmek gereklidir. Sonuç iyi huylu bir damar yumağında en iyi tedavi yöntemi hasta konforunu koruyan mümkünse lezyonu total elimine eden ve en önemliside nörolojik sekel bırakmadan yapılan tedavi şeklidir.

    1: Cerrahi tedavi,
    2: Gamma knife,
    3: Embolizasyon,
    4: Bu 3 tedavi seçeneğinin kombinasyonu
    5: Takip.

    BEYİN TÜMÖRLERİN AMELİYATINDA BİLGİSAYAR (NÖRONAVİGASYON) KULLANIMI

    BEYİN DAMAR YUMAKLARI VE TEDAVİSİ (AVM)

    DAR SPİNAL KANAL

    BEYİN ANEVRİZMALARI (BALONCUKLARI)

    SPİNAL TÜMÖR

    KAVERNOM (KAVERNÖZ ANJİOM)

    BEL FITIĞI VE CERRAHİ TEDAVİSİ

    BOYUN FITIĞI VE TEDAVİSİ

    BEYİN TÜMÖRLERİ VE TEDAVİSİ

    TRİGEMİNAL NEVRALJİ VE TEDAVİSİ

    EPİLEPSİ (SARA) CERRAHİSİ

    HEMİFASİAL SPAZM (YÜZ SEYİRMELERİ)

    BAŞ DÖNMELERİ VE DENGESİLİK

    Çocuklarda beyincik tümörü (medulloblastomlar)

    BEYİNCİK TÜMÖRLERİ (KİSTİK SEREBELLAR ASTROSİTOMLAR)

    HANGİ BAŞ AĞRILARI DAHA TEHLİKELİDİR?

    BEYİNCİK SARKMASI

  • Günümüzde bel fıtığı ne sıklıkta görülüyor? Tedavisi? İlaç tedavisi yeterli mi? Ameliyat şart mı?

    Günümüzde bel fıtığı ne sıklıkta görülüyor? Tedavisi? İlaç tedavisi yeterli mi? Ameliyat şart mı?

    Bel Fitigi nedir ?

    Gunumuzde bel agrisi sosyal aktivite ve is gucu kaybi acisindan ilk sirayi alan hastaliklar icindedir. Insanlarin %70’i hayatlarinin bir doneminde kronik bel agrisi ile karsi karsiya kalmakta ve bu problem sanayi ve hizmet sektorunda calisanlarda daha sik ortaya cikmaktadir.

    Tum bel agrilarinin ise %5 kadari bel fitigina bagli gelisen agrilardir.

    Bel fitigi kabaca bel kisminda, omurlarimiz arasindaki kikirdak dokusunun yirtilarak omurilik kanali icine veya bacagimiza giden sinirlerimizin ciktiklari yollara basi yaratmasi olarak adlandirilabilir. Bu basinin buyuklugune bagli olarak o sinirde hasar gelisir. Bu hasar neticesinde o sinirin gorev yaptigi bolgede agri , kuvvetsizlik veya hissiyat kaybi yasariz.

    Dunyada ve ulkemizde hangi siklikta goruluyor?

    Lomber disk hernisine en sik orta yaslarda rastlanir. Olgularin %70 kadari 25-45 yas grubu arasindadir. Cocukluk yaslarinda ise cok nadir gorulmektedir. Ancak son yıllarda genç yaşlarda da görülme sıklıgında artış olduğunu belirten yayınlar çıkmıştır. Bu donemde goruldugu zaman genellikle bir aile hikayesi, travma veya dogustan kemik yapilarinda bir anormallik olup olmadigi goz onunde bulunurulmalidir. Tani yontemlerindeki yeni gelismeler ve MR teknolojisinin gunluk yasamimiza girmesi bel fitigi tanisinda kacinilmaz olarak artisa yol acmistir.

    Bel fitigi nasil tedavi ediliyor ?

    Bel fitigi hastalarinda yapilan MR goruntulemeleri isiginda, hastanin fizik muayene bulgularida goz onunde bulundurularak, hasta ile konusularak, hastalarin istekleri dogrultusunda tedaviye karar vermek gerekmektedir.

    Son yillardaki teknolojik gelismelerinde yardimi ile elimizde cok cesitli tedavi imkanlari bulunmaktadir. MR goruntulemelerinde hafif bel fitigi olan, muayenesinde herhangi bir problemi olmayan hastalar konservatif tedavi olarak adlandirdigimiz agri kesiciler ve yatak istirahatinden %90 oraninda fayda gormektedir. Fayda gormeyen hastalarda Fizik Tedavi, bunlarin disinda kucuk diskleri yok etmek icin laser tedavisi, ozon tedavisi, Radyofrekans uygulama gibi degisik alternatifler kullanilabilir.

    Son olarak, hastanin MR goruntulemesinde buyuk bir fitik gozukuyor, hastanin muayenesinde fitiga bagli guc kaybi, hissiyat kaybi veya idrar kacirma problem varsa mikroskobik diskektomi ve secilmis uygun vakalarda endoskopik cerrahi diskektomi tedavi sekilleri uygulanmasi gerekebilir.

    Ulkemizde ne kadar bel fitigi ameliyati gerceklestirildigine dair rakam var mi?

    Ulkemizde omurga operasyon sayisi son yillarda giderek artmaktadir. Saglik Bakanligi verilerine gore 2012 yilinda tum turkiyede yaklasik 135 bin omurga ameliyati yapilmis olup bunun %60 kadari yani yaklasik 82 bin bel fitigi ameliyati yapilmistir.

    Bel fitigi olan hastalarin yuzde kaci ameliyat oluyor?

    Bel fitigi tanısı konulan hastalarin kucuk bir yuzdesi, %5’ lik kismina tedavi amacıyla ameliyat gerekmektedir.

    Bel fitiginda ameliyat hangi durumlarda sart goruluyor?

    a)En onemlisi daha onceden idrarini hissedebilen ancak bel fitigina bagli siddetli agri ile birlikte idrarini tutamayan hastalarda, ve ayaginda kuvvet kaybi yani felc gelisen hastalarin acil ameliyat olmasi gerekmektedir. Erken tani konularak ameliyat olan hastalarda bu sikayetlerin tekrar duzelebilme sanslari olmaktadir.

    b) Konservatif tedavi dedigimiz, ilac tedavisi ve istirahate ragmen agrisi gecmeyen ve MR goruntulerinde kanal icinde serbest parca dedigimiz buyuk fitik parcasi olan hastalarda cerrahi gerekebilir

    Bel fitigi ameliyatinda gec kalmamak onemli mi? Neden

    Eger ameliyat gerektiren durumlar gelistiyse, ki bunlar bel fitigi hastalarinin kucuk bir kismini olusturur bir an once mudahale gereklidir. Zamaninda girisim yapilmazsa bel fitiginin sinir ustundeki basisi o sinirde ki hasari sonucunda kalici hasarlar olusabilir. Sinir hasarina bagli olarak o sinirin yaptigi fonksiyonu kaybetmesine bagli belirtiler ortaya cikar.Bunlar hissiyat kaybindan, idrar kacirma, ayakya felce kadar olabilir. Bu yuzden ne kadar erken davranilirsa sinir uzerinde o kadar az hasar olusur ve bu hastanin eski fonsiyonlarini kazanarak, iyilesebilmesi acisindan cok onemlidir.

  • Hipofiz adenomu nedir? Tedavisi nasıl yapılır?

    Hipofiz adenomu nedir? Tedavisi nasıl yapılır?

    Hipofiz; Beyinin en alt kısmında, gözlerin arkasında tam ortada tek olarak bulunan ve hormon yapımından sorumlu yaklaşık 1 cm boyutunda bir organ olup vücudun pek çok hormon yapan organının kontrolünü sağladığı için şef organ olarak adlandırılmaktadır. Adenom ise büyüme özelliği hemen hemen hiç olmayan, vücudun diğer dokularına yayılmayan anlamında iyi huylu tümörlerdir.

    Hipofiz adenomu beyinde çok sık rastlanılan beyinde veya vücudun diğer bölgelerinde yayılma özelliği göstermeyen iyi huylu özellikte tümörlerdir. İyi huylu olup yayılma özellikleri olmamasına karşın yıllar içinde yavaş da olsa büyüme özelliği gösterebilirler. Ayrıca bu adenomlar aşırı hormon salgılayabilirler. Adenom büyüyerek hipofizin hemen her tarafı kemikle çevrili olduğundan hipofiz bezinin sıkışmasına ve hormon yapımının bozulmasına neden olabilir. Bunların dışında hipofiz bezine komşu olan görme sinirine baskı uygulayarak görme kaybına yol açabilirler.

    Hipofiz adenomlarının belirtileri nelerdir?

    Belirtilerin esas olarak iki nedeni vardır.

    Adenomun kitle etkisi ile çevre dokulara yaptığı bası sonucu baş ağrısı, görme bozukluğu veya hipofiz hormonlarının yapımının azalması.

    Adenomun kontrolsüz aşırı hormon yapması.

    Hangi hormon eksiklikleri görülür?

    Hipofiz bezinde yapılan 6 hormon vardır. Bu hormonlar tiroid bezini, böbreküstü bezini ve yumurtalıkları (erkekte testis, kadında over) kontrol eder. Hipofiz bezindeki hastalıklar hormon eksikliklerine neden olur;

    Tiroid bezi tembelliğine bağlı olarak halsizlik, kilo artışı, kabızlık, konsantrasyon azalması, cilt kuruluğu gibi belirtiler olur. Böbreküstü bezi tembelliğine bağlı olarak aşırı halsizlik, tansiyon düşmesi, şeker düşmesi, bayılma görülebilir. Yumurtalıkların tembelliğine bağlı olarak kadında adet düzensizlikleri, hamile kalamama, meme küçülmesi erkekte sertleşme kusuru, meni gelmemesi, libido kaybı gibi belirtiler gelişebilir.

    Adenomlar hormon yapımına da sebep olabilirler. Hipofiz adenomları kitle etkisi ile hormon yapımını bozarak hormon üretebilme yeteneğine de sahip olabilirler. Hormon üretebilme özelliği genellikle tek bir hormon için geçerlidir. En sık karşılaşılan hormon fazlalığı süt hormonu (prolaktin) fazlalığı olup bu hastalığa prolaktinoma adı verilir. Kadında adet düzensizliği, göğüslerden süt gelmesi, hamile kalamama, tüylenme artışı en belirgin belirtilerdir. Erkeklerde sertleşme kusurları, meni gelmemesi, impotans, çocuk sahibi olamama sayılabilir. Büyüme hormonu fazlalığında ise büyüme çağındaki çocuklarda aşırı büyümeye ve devlik denilen duruma neden olur. Bu durum çok nadirdir. Erişkin yaş da ise genellikle el ve ayaklarda büyüme, çenede büyüme, aşırı terleme, ses kalınlaşması, adet düzensizlikleri gibi belirtilere yol açar. Böbreküstü bezini uyaran hormon fazlalığında ise Cushing olarak adlandırılan hastalık oluşur. Kilo artışı, yüzde yuvarlaklaşma, ciltte mor renkli çatlaklar oluşması, tüylenme, sivilceler oluşması, kan basıncı yükselmesi, kan şekeri yükselmesi öncü belirtilerdir.

    Hipofiz adenomlarının yaptığı görme kusuru genellikle tek göz kapatıldığında bakılırken etrafın belli alanlarının görülmemesi şeklinde olur. Her iki göz açık olduğu zaman fark edilmeyebilir.

    Hiç belirti vermeyen hipofiz adenomu da olabilir. Bu tip adenomlar günümüzde en sık görülen hipofiz adenomlarını oluşturmaktadır. Bu tip adenomlar başka amaçlarla çekilen tetkikler sonucunda tesadüfen saptanır. Adenomlar hormon yapan özellikte olmayabilir veya küçük olduklarından bası belirtileri oluşmamış olabilir.

    Hipofiz adenomunun tedavisi nedir?

    Hipofiz adenomunda tedavi çeşitlidir. Adenomun bası bulgularına, hormon yapıp yapmamasına ve radyolojik görüntüsüne göre tedavi değişir. Ameliyat gerektiren adenomlar olduğu gibi ilaçla tedavi edilebilenler de oldukça büyük bir gurubu oluşturur. Hatta hiç tedavi gerektirmeden sadece izlenecek olan hipofiz adenomları da vardır. Özellikle ilaç tedavisi ile aşırı hormon yapımı baskılanamayan hipofiz adenomlarında ameliyat uygulanır. Ayrıca çevre dokulara yayılarak baskı oluşturan olgularda da ameliyat tercih edilmelidir.

    Ameliyat sonrası dokunun tekrar büyüme ihtimali yıllar içinde vardır. Bu nedenle izlem sırasında yapılan diğer tedavilere rağmen tekrar eden adenomlarda tekrar operasyon gerekebilir. Süt hormonu fazlalığına sebep olan hipofiz adenomlarında (prolaktinoma) tedavi genellikle ilaç tedavisidir. İlaç tedavisi ile hormon fazlalığı normale getirilebildiği gibi adenomun küçültülmesi de mümkündür. Diğer bazı hipofiz adenomlarında da ilaç tedavisi uygulanabilir. Hormon eksikliği olan hastaların eksik olan hormonu yerine koyma tedavileri mutlaka endokrin uzmanlarının kontrolünde devam edilmesi gereken ilaç tedavileridir.

    Ameliyat ve ilaç tedavisi dışında uygulanabilen diğer bir tedavi şekli radyasyon tedavisidir. Radyasyon tedavisinin etkisi yıllar içinde ortaya çıkar. Genellikle diğer tedavilerle yeterli yanıt alınamayan durumlarda uygulanır. Uzun sürede yavaş sonuç alındığından yıllar içinde hormon kontrolleri mutlaka yapılmalıdır.

  • Beyin tümörleri kimlerde daha çok görülür?

    Beyin tümörleri kimlerde daha çok görülür?

    Beyin tümörlerinin nasıl oluştuğu kesin olarak bilinemediği gibi neden bazı insanlarda beyin tümörü geliştiği, diğerlerinde gelişmediği henüz kesin olarak cevaplanabilmiş değildir. Ancak araştırmalar, bir takım özellikleri olan kişilerin daha yüksek risk altında olduklarını ortaya koymuştur.

    Risk faktörlerinin varlığı o kişinin hastalığa % 100 yakalanacağı anlamına gelmez. Bilinen herhangi bir risk faktörü olmadan, kanser hastalığına yakalanan birçok insan olduğu bir gerçektir. Bazı risk faktörleri vardır ki, beyin tümörü riskini arttırır:

    Erkek cinsiyet; Genellikle beyin tümörleri erkeklerde daha çok görülmesine rağmen menenjiomlar kadınlarda daha çok görülmektedir.

    Irk; Diğer bütün ırklarla karşılaştırıldığında beyin tümörleri beyaz ırkta daha fazla görülmektedir.

    Yaş; Beyin tümörlerinin çoğu 70 yaşın üstündeki kişilerde görülmekle beraber çocukluk çağında da ikinci en sık rastlanan tümörlerdir. 8 yaşın altındaki çocuklarda daha büyük çocuklara göre daha sık görülür.

    Radyasyona maruz kalmak en çok bilinen risk faktörlerinin başında gelir. Beyin tümörü tedavisi için kafaya uygulanan radyasyon, diğer kanser tedavileri içinde kullanılmakta olup tedavi edici özelliği, risk faktörü oluşundan daha ön planda olduğu için hastalarda uygulama devam etmektedir. Bir hastaya adı ne olursa olsun radyoterapi uygulanacağı zaman tanının doğruluğundan emin olup bulunduğu yerleşim yerini göz önünde bulundurarak tedavi planı yapılmalıdır. Buna uyulmaz ise radyoterapinin faydasından ziyade zararını görebiliriz.

    Bağışıklık sistemi bozuklukları olan kişilerin beyinde lenfoma riski artar. Lenfoma, hastalıklarla savaşan beyaz kan hücreleri lenfositlerde oluşur. Merkezi sinir sistemi, vücudun diğer bölgelerine göre lenfomaya en sık rastlanan bölgedir. Bağışıklık sistemindeki bozukluk doğuştan olabileceği gibi diğer kanser tedavileri nedeniyle uygulanan tedavi sonuçları olarak da görülebilir.

    Beyin kanserinde aile geçmişi nadiren de olsa önemli. Ailelerinde glioma olan kişilerde glioma gelişme olasılığı daha yüksek olduğu için ailesinde beyin tümörü öyküsü olması ailesinde beyin tümörü öyküsü olmayanlara göre daha genç yaştan itibaren beyin tümörlerinde olması muhtemel yakınmalara benzer yakınmalar var ise daha ciddi bir şekilde üzerinde durulmasını ve uygun tetkiklerin yapılmasını gerektirir. Genel olarak, ailesel faktörlere dayalı bir tümör tanısı söz konusu olduğunda, hasta genç yaşta olmaktadır.

    İşyerinde bir takım zararlılara maruz kalmış olmak; Nükleer sanayi çalışanlarında radyasyon nedeniyle beyin tümörü gelişmesi riski daha yüksektir. Patologlar gibi çok yoğun olarak formaldehite maruz kalınan mesleklerde beyin tümörü gelişmesi riski daha yüksektir. Plastik yapımında çalışan kişilerde ise vinil klorid kullanımı nedeniyle beyin tümörü gelişmesi riski artabilir. Benzer şekilde tekstil ve plastik sanayinde çalışan kişilerde akrilonitrile maruz kalabilirler ve buda beyin tümörü gelişmesi riskini arttırabilir.

    Diğer faktörler: Elektromanyetik alanlara, belli virüslerin enfeksiyonlarına maruz kalmak beyin tümörü gelişiminde olası risk faktörünü arttırıcı sebepler arasında yer almaktadır. Ancak araştırmacılar, bu faktörlerin beyin tümörüne yol açtığına dair yeterli delil elde edememişlerdir. Bu nedenle risk faktörleri ile ilgili araştırmalar devam etmektedir.

  • Bel fıtığının nedenleri ve tedavisi

    Bel fıtığı gelişiminin erken dönemlerinde konservatif tedavi adı verilen cerrahi dışı tedavi metotları uygulanır. Bu safhada hastaya ağrı kesici, adale gevşetici ve antienflamatuar ilaçlar verilir, sert yatak istirahati tavsiye edilir, fizik tedavi yapılabilir, Lazer ile tedavi cihetine gidilebilir. Yine ciltten (perkütan) kapalı ameliyat gibi birtakım farklı girişimlerde bulunulabilir. Uygun dönemde egzersiz verilebilir ve gerekiyorsa psikoterapi yapılabilir.

    Bel fıtığı tedavisini bir ekip işi olarak görmekte yarar vardır. Nöroşirürji (beyin-omurilik-sinir cerrahisi), nöroloji, anestezi, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı doktorlar ile diyetisyen, psikolog, hemşire ve fizyoterapistler bu ekibin içinde yer almalıdır. Gerektiğinde diğer bazı branşlardaki uzman doktorların görüşlerine de müracaat edilmelidir.

    Prensip olarak cerrahi müdahale yani bel fıtığı ameliyatı son çaredir. Ancak hastalık ilerlemiş ve yapılan muayenede bazı şartlar teşekkül etmiş ise (ki bu şartlar uluslararası beyin cerrahi camiasında genel kabul görmüş ve klasik kitaplara geçmiş kriterlerdir) o zaman ameliyat kararı verilir. Cerrahi tedaviye karar verilmesinde temel etkenler: Hastanın sosyal ve iş yaşamındaki verim ve kaliteyi ciddi boyutlarda düşüren ve dinlenme-ilaç tedavisine yanıt vermeyen tekrarlayan ağrı, idrar ve gaita sorunları, bacakta ve/veya ayakta kuvvet kaybı ve adalelerinde zayıflama ve incelme olmasıdır.

    İleri yaş dönemi (80 üzeri) ile birlikte ciddi kalp-damar hastalığı, solunum hastalığı, hamilelik, anestezi ilaçlarına alerji, karaciğer hastalığı gibi eşlik eden kimi durumlarda hastaların ameliyata alınma riskini düşürmek açısından hatsının belden aşağısının uyuşturulduğu bir yöntem olan spinal anestezi veya epidural anestezi yani mevzi uyuşturma altında yani hastalar uyutulmadan da opere edilebilmektedirler. Bu anestezi sırasında hasta hiç ağrı hissetmediği gibi cerrahı ile konuşabilmektedir. Bu tip ameliyatlarda; erken ayağa kalkma ve aynı gün taburcu olma şansı olmakta ve dolayısıyla hastane enfeksiyonu riskinden uzak kalmak mümkün olmaktadır.

    Bel fıtığı bulunan bir hastada idrar yapamama veya idrar kaçırma, makat ve cinsel organlar civarında uyuşma, bacakta felç gidiş gibi belirtiler birden ortaya çıkarsa o kişiye acil bel fıtığı ameliyatı yapılmalıdr. Böyle bir hastada saatlerin dahi önemi vardır. Gece yarısında bile olsa derhal ameliyata girilerek sinir elemanları üzerindeki bası bir an önce ortadan kaldırılmalıdır.

  • Beyin tümörü nedenleri, tanı ve tedavisi

    Beyin Tümörü Nedenleri;

    Beyin tümörü olgusuna yol açan nedenler konusunda birçok çalışma yapılmaktadır. Kesin suçlanacak bir neden, henüz yok denecek kadar azdır. Ancak bazı etkenlerin beyin tümörü gelişmiş hastalarda daha sık rol aldığı bilinmektedir. Bu etkenler erkek cinsiyet, beyaz ırk, 65 yaş üstü olarak sıralanabilir. Radyasyona maruz kalmanın, radyasyon tedavisinin beyin tümörü riskini artırdığı bilinmektedir. Bazı tip beyin tümörü de ailevi geçiş gösterir. Plastik ve tekstil sanayisinde kullanılan bazı hammaddeler ve cep telefonları da risk faktörü olarak belirlenmiştir.

    Beyin Tümörü Belirtileri:

    Beyin tümörü olan hastalar baş ağrısı, kusma, bulantı, görme bozukluğu, bilinç bozulması, havale geçirme, kol ve bacaklarda güçsüzlük, sinirlilik, iştahsızlık, işitmede azalma, düşünme- konuşma ve kelime bulmada güçlük ve/veya yavaşlama, kişilik ve davranış değişiklikleri, denge kaybı, baş dönmesi, sersemlik, unutkanlık, anlamada yetersizlik, yazamama gibi yakınmalardan biri ya da bir kaçı ile başvurabilirler. Baş ağrısı (genellikle sabahları daha şiddetlidir) ve nöbet ise en sık görülen bulgulardır. Beyin tümörü hiçbir bulgu vermeden, günümüzde beyin MR’ı çekilmesi gereken başka durumlarda tamamen tesadüf eseri de tespit edilebilir, bu tip tümörler genelde iyi huyludur.

    Beyin Tümörü Tanı Yöntemleri:

    Klinik değerlendirmede, bilgisayarlı beyin tomografisi (BT) ya da manyetik rezonans görüntüleme (MR) tetkikleri ile, beyin tümörü olgusunun genellikle iyi veya kötü huylu olup olmadığı köken aldığı bölgeye ve genel yapısına bakılarak tahmin edilebilir. Tümör sınırlarının ve özelliklerinin daha iyi tanımlanması amacıyla bu tetkikler kontrast madde verilerek de tekrarlanabilir. Manyetik Rezonans Spektroskopi (MRS) ile beyinde belirlenen bir bölgeye ait biyokimyasal değişikliklerin saptanması, Difüzyon Tensor Görüntüleme ile beyinin beyaz cevher yollarındaki su akımının ölçülmesi, Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMR) ile beyinin özel işlev gören alanlarının saptanması ve Anjiogram incelemesi ile beyin atar ve toplardamarlarının gösterilmesi gerekebilir. Tanıda yardımcı olabilen bazı tetkikler arasında doğrudan kafa grafileri, EEG, tüm vücut kemik sintigrafisi, PET-BT, hormon incelemeleri de sayılabilir. Kesin tanı ise, tümör biyopsisi ile elde edilen örneğin veya cerrahi ile çıkarılan tümör dokusunda üç-sekiz gün sürebilen patolojik inceleme sonrası konur.

    Beyin Tümörü Tedavi Yöntemleri:

    Genellikle cerrahi olarak tümörün çıkarılması, beyin tümörü olgularının neredeyse tamamı için ilk seçenek olarak düşünülmelidir. Boyutları küçük, beynin derin yerleşiminde olan meningiom eğer hasta için şikâyet yaratmıyorsa beyin cerrahı tarafından takipte tutulabilir. Tümörlerin az bir kısmında ise komplikasyon oranının yüksek olması nedeniyle kısmi çıkarım ya da radyoterapi ve takip önerilmektedir. Özellikle yüksek evreli glial tümör tanısı biyopsi ile kesinleştikten sonra; her biri kendi içerisinde tedaviye farklı yanıt veren bu tümörlere farklı şekillerde yaklaşılmaktadır. Bazı tümörlerin kemoterapi ve ışın tedavisine çok uzun bir süre üremeyerek yanıt verdikleri görülürken, beyin dokusundan köken almış yüksek evreli bazı beyin tümörlerinin bu tedavi yöntemlerine yanıt vermeme ihtimali de vardır. Bir de beyin dokusunda tümör çıkarıldıktan sonra oluşan boşluğa, yavaş salınımlı kemoterapi ajanları yerleştirilebilmektedir. Beyin sapı yerleşimli lezyonların bir kısmı cerrahi olarak çıkarılabilirken, bir kısmında ise radyo-cerrahi (Gamma knife, Cyber knife, Linac) uygulanabilir. Kısaca tümörün huyu ve yerleşim yeri, hastanın yaşı, genel durumu ve ek sistemik problemlerin varlığı, cerrahiye karar vermeyi ve cerrahi olarak tümör çıkarımının sınırlarını belirler.

  • Beyin tümörleri !

    Beyin Tümörleri
    Beyin Cerrahinin önemli bir hastalık grubunu beyin tümörleri oluşturmaktadır. En basit anlatımıyla beyin tümörü, beyindeki anormal hücrelerin çoğalımı ve kitle oluşturmalarıdır. Beyin tümörü, kafatası içerisinde karakterine göre düzensiz ya da düzenli bir biçimde büyüyerek beyin üzerine baskı yapar; ve genişleme, büyüme imkânı olmayan kafatası içerisinde bulunduğu bölgeye ve baskı altında tuttuğu beyin alanına göre belirtiler verir; fakat öncelikli olarak beyin-omurilik sıvısı akışkanlığını bozup veya akımı tamamen durdurup kafa içi basıncının artmasına bağlı bulgular gösterir. Genel olarak beyin tümörlerini kötü huylu ve iyi huylu olarak sınıflandırabiliriz.

    Kötü Huylu Beyin Tümörü:

    Glial Tümörler: En sık görülen beyin tümörü yani beyin kanserlerinin çoğunu bunlar yapar. Kontrolsüz çoğalma özelliği olan hücreleri içerirler. Hızla büyüyüp çevrelerindeki sağlıklı dokunun içine uzanır, çok nadir de olsa omuriliğe, hatta vücudun diğer organlarına da yayılabilirler. Bunların klinikte nasıl seyredeceğini anlamak üzere evrelendirilmesi dört grupta yapılır: Evre I ve Evre II “düşük evreli” olarak adlandırılırken, Evre III (anaplastik astrositom) ve Evre IV (glioblastoma multiforme) ise “yüksek evreli” kabul edilir. Bu gruptaki bazı diğer tümörler; ependimom, medulloblastom, oligodendrogliomdur. Sağkalım süreleri ise patolojik evreleme (yani normal olmayan dokunun bazı özel boyama ve üretme teknikleri ile mikroskop altında incelenmesi), radyoterapi, kemoterapi alıp almama durumu, tedaviye yanıt ve yaş ile ilişkilidir. Düşük evreli glial tümör sağkalım süresi uzunken, yüksek evreli glial tümör için çok daha kısadır. Ayrıca düşük evreli tümörler yüksek evreli tümörlere dönüşebilir.

    Metastatik beyin tümörü :Vücudun başka yerindeki bir tümörün beyne yayılması sonucu gelişen tümörlerdir. Metastatik beyin tümörleri kan yoluyla yayılım gösterir ve en fazla akciğer, meme, kalın bağırsak, mide, cilt ya da prostat kanserlerinden kaynaklanırlar. Bazı hastalarda beyinde birden fazla alanda metastatik odak ta saptanabilir. Onkoloji kliniklerinde tanı konup, tedavi amacıyla yatırılmış hastaların %20-40’ında beyin metastazı görülmektedir. Bu oran tüm beyin tümörlerinin %10’unu oluşturur. Metastatik beyin tümörleri, diğer beyin tümörlerinden 4 kat daha fazla görülürler. Metastatik beyin tümörü riski 45-65 yaş aralığında artar, 65 yaş sonrası ise en yüksek orana ulaşır. Önce lokal anestezi ile yapılabilen stereotaksik cerrahi ile biyopsi alınarak kesin tanı konması tedavi seçimini kolaylaştırır. Bazı kanser türleri, başka organda yerleşik birincil kanserin saptanmasından yıllar sonra beyne metastaz yaparlar. Ancak çoğu beyin metastazı, birincil tümörün saptanmasından önce beyin dokusuna yerleşir. Bazı hastalarda da, beyinde metastaz saptandığı halde başka organda yerleşik birincil tümör bulunamaz. Kötü huylu beyin tümörü tedavi seçenekleri; cerrahi girişim, ışın tedavisi, ilaç tedavisi yani kemoterapi ve radyo-cerrahidir. Tedaviye yanıt ise tümörün köken aldığı odak, yayıldığı organ sayısı, metastatik lezyon sayısı, hastanın yaşı, ek hastalık bulunup bulunmaması gibi faktörlerle ilişkilidir.

    İyi Huylu Beyin Tümörü:

    Bunlar genellikle kafatası içinde ama beyin dokusu dışında gelişen tümörlerdir. Meningioma (bu grubun önemli bir kısmını oluşturmak üzere), hipofiz adenomu, kraniofaringioma, dermoid ve epidermoid tümörler, hemanjioblastom, kolloid kist, subependimal dev hücreli astrositom, nörinom bu grubun en sık karşılaşılan lezyonlarıdır. Yavaş büyürler, çoğunlukla belirgin sınırları vardır, nadiren yayılım gösterirler, ancak diğer organlardaki iyi huylu tümörlerin aksine; iyi huylu beyin tümörü beyin gibi bir organda yerleşmiş oldukları için bazen hayatı tehdit edecek durumlara neden olabilirler. Bazıları nadir de olsa kötü huylu tümöre dönüşebilirler.

    İyi huylu tümör genellikle çevrelerindeki beyin dokusuna yayılım göstermedikleri için ameliyatla tam çıkarılabilme şansları yüksektir. Ancak az oranda da olsa yeniden ortaya çıkabilirler.

    Çocukluk Çağı Beyin Tümörü:

    Çocuklarda beyin tümörü farklı hücre gruplarından ve erişkine göre beynin daha farklı bölgelerinde gelişirler. Çocukluk beyin tümörü erişkinlere göre daha erken tanınabilirler. Çocuklarda düşük evreli kötü huylu tümör, yüksek evreli hale dönüşebilir ama bu daha seyrektir. Beyin tümörü tüm çocuk kanserlerinin %21’ini oluştururlar. Her yaş çocuk beyin tümörü görülebiliyor olmasına rağmen, 7 yaş altı daha riskli bir dönemdir. En sık görülen çocuk beyin tümörü “gliom” dur. Bu tümörler beyincikte yer aldıklarında medulloblastom olarak adlandırılırlar ve hızla büyüyerek beyin omurilik sıvısı akışını engelleyerek kafa içinde basınç artışına neden olurlar. Medulloblastom beynin diğer kısımlarına ve omuriliğe de yayılabilir.

  • Parkinson hastalığının cerrahi (nöroşirürjikal) tedavisi

    Derin beyin stimülasyonu, beynin derinliklerindeki milimetrik boyuttaki özel alanların sürekli uyarılması (DBS) anlamına gelmektedir. Bu işlem, bir beyin cerrahisi ameliyatı olup, beynin derin yerleşimli belli çekirdeklerinin düşük voltajlı elektrik akımı üreten elektrodlarla uyarılması esasına dayanır. Bu cerrahi tedavi, parkinson hastalığı, esansiyel tremor, distoni gibi hareket bozukluklarında, kronik ağrı tedavisinde ve obsesif kompülsif, major depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. DBS sayesinde beynin elektrik aktivitesi beynin özel çekirdeklerinde kontrollü bir şekilde değiştirilebilmekte ve tedavi sağlanmaktadır; istenmeyen etkiler gelişirse de beyne zarar vermeden ve kalıcı etki bırakmadan sistemin çıkarılması mümkündür. Uygun hastalara uygulandığında, kaliteli hayat süresinin arttığı, ilaçlara bağlı yan etkilerin azaldığı, mali yükün de önemli oranda azalıp hastaların konforlu hayat geçirmelerine önemli katkı yaptığı son yıllardaki çalışmalarda ortaya konmuştur. Beynin derin duyusal ve hareket merkezi olan talamus’un (Thalamus) VIM çekirdeği, subtalamik çekirdek (STN), ve bazal ganglia adıyla anılan çekirdek topluluğunun bir kısmı olan globus pallidus interna (Gpi) halen tedavide hedef olan ana noktalardır.

    Parkinson hastalığı Genellikle elli yaş sonrası erkeklerde daha sık görülen nöro-dejeneratif bir hastalık olup, beyinde dopamin adlı hormonu üreten beyin hücrelerinin ölümüyle ortaya çıkar. Substantia nigradaki bu hücrelerin kaybolması hareketten sorumlu çekirdek kümesi bazal gangliaya yeterli dopaminerjik sinyalin ulaşmamasına neden olur ve bu durum da beyin kabuğunun uyarıcı etkisini azaltır ve titreme (tremor), harekette yavaşlama (bradikinezi) denge bozulması, adalelerde sertleşme (rijidite) gibi şikayetlerin ortaya çıkmasına neden olur. Parkinson hastalığında ilaç tedavisi, L-dopa ve onu salgılatan ya da aynı etkiyi gösteren (agonist) ilaçlardır. DBS cerrahisi ise ilaç tedavisine iyi yanıt veren ancak ilaçların yan etkilerini tolere demeyen, ciddi psikiyatrik hastalığı ve bunaması (demans) olmayan hastarda düşünülmelidir. DBS cerrahisi, uygun seçilmiş hastalarda parkinson bulgularında ciddi oranda azalmayı ve hayat kalitesinde belirgin düzelmeyi sağlamaktadır.
    Hasta seçimi ve cerrahi öncesi prosedür Nöroloji uzman doktoru tarafından ilk muayene ve değerlendirme ve sonrasında Levodopa ilaç etkisinin, hasta ilaç altındayken (ON zamanı) ve ilaçsızken şikayetlerin değerlendirilmesi (OFF zamanı). Daha sonra cerrahiye uygun hastaların beyin cerrahisi uzmanıyla birlikte değerlendirilmesi ve detaylı beyin MR tetkiki yapılması ve nöropsikiyatrik değerlendirme. Bütün bulguların ve hastanın son olarak beyin cerrahisi, nöroloji ve psikiyatri uzmanınca değerlendirilmesi ve cerrahi tedaviye karar verilmesi.

    DBS cerrahi işlemi
    Özellikle son on yıl içinde MR teknolojisi ve nörokılavuzlama tekniklerindeki gelişmeler milimetrik boyuttaki beyin içi çekirdeklerin 1 milimetreden az oranda sapmayla nişan alınmasını ve elektrodların çok daha güvenle beyin içi yerleştirilmesini (elektrod implantasyonu) sağlayabilmektedir. Cerrahiden önce hastaya detaylı MR çekimi ve görüntülerin kılavuz yapacak makinaya yüklenmesi sağlanır ve uygun hedefler bu MR görüntüleri üzerinde üç boyutlu olarak belirlenir.

    Cerrahi işlem sırasında hasta genelde lokal sedo-analjeziyle daha nadir durumlarda da genel anestezi ile uyutulur ve anestezi derinliği, hareketleri kontrol edebilmek ve titreme, sertlik gibi şikayetlerin kaybolduğunu anlamak ve hastayla konuşmak için zaman zaman azaltılır. Kafatasında yarım santimetrelik bir burr hole yani delik açılarak uygun rotada (trajectory) 2 milimetrelik çubuk şeklindeki elektrod ilerletilerek uygun beyin çekirdeği nişan alınır ve doğru yerde olunduğu hem eş zamanlı MR görüntülerinden hem de nörofizyolojik olarak mikroelektrod kayıtlarına bakılarak kontrol edilir. Mikroelektrod kayıtlama, her bir beyin çekirdeğinin özel frekanslarda elektrik dalgası üretmesi prensibine dayanır ve uygun çekirdek içinde olunduğundan emin olunmasını sağlar.
    Elektrod uygun çekirdeğe yerleştirildikten sonra diğer ucu enerji üreten Pil’e yani battery’ye bağlanır ve bu pil gögüs bölgesinde cilt altına konarak kapalı bir sistem elde edilmiş olur. Pil ayarı dışarıdan kablosuz olarak yapılır.

  • Parkinson hastalığı ve hareket bozuklukları

    İstemsiz hareket bozuklukları, ekstra piramidal sistemin genetik, doğumsal veya sonradan ortaya çıkan bozuklukları sonucunda gelişen hastalıklardır. Bu bozukluklar, stabil ve iyi bir seyir izleyebildiği gibi, Parkinson hastalığında olduğu gibi progressif ve dejeneratif de olabilir. Hastaların çoğunlukla ilk tanı ve tedavilerini aldıkları yer nöroloji klinikleridir. Cerrahi tedavi genellikle, hastalığın orta veya ileri döneminde medikal tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda gündeme gelmektedir; ve bu dönemde hastalar özellikle bu alanda çalışan nöroşirürji (beyin cerrahisi) bölümlerine sevk edilirler. Cerrahi tedavi yöntemleri, özellikle Parkinson Hastalığı ve tremor’da (titreme) daha belirgin olmak üzere, hemen her türden istemsiz hareket bozukluğunda az ya da çok etkili olabilmektedir. Bununla birlikte, her hastanın ayrı ayrı değerlendirilerek cerrahiye hazırlanması sonuçlar açısından büyük önem taşımaktadır.

    Parkinson hastalığı ve diğer hareket bozuklukları 1950’li yıllara kadar tedavisi mümkün olmayan hastalıklardı. Bu hastalıkların tedavisindeki ilk etkin ve düşük riskli cerrahi yaklaşımlar stereotaktik nöroşirürjinin geliştiği yıllarda başlamıştır. Bu dönemden sonra, Parkinson hastalığı ve diğer hareket bozuklukları medikal olduğu kadar, birer cerrahi hastalık olarak da ele alınmıştır. 1940-1970 arasındaki dönemde tüm Dünya’da yaklaşık olarak 40 000 hastada stereotaktik talamotomi, kampotomi ve pallidotomi gibi cerrahi yöntemler etkinlikle uygulanmıştır. Bu dönemde henüz bu tür hastalıkların ilaçla tedavisinin olmadığını; ve sadece cerrahi tedavi uygulandığını vurgulamakta yarar bulunmaktadır.

    Dünya’daki gelişmelere uygun olarak, Türkiye’de de Parkinson hastalığının cerrahi tedavisi 1960’ların başında İstanbul, Ankara ve İzmir’de bazı kliniklerde başlar. Dolayısıyla Türkiye’de Parkinson hastalığının etkin cerrahi tedavisi yeni bir yöntem değildir; 45 yılı aşkın bir süredir bazı kliniklerde başarıyla uygulanmaktadır. 1968 yılında levo-dopa’nın bulunması Parkinson hastalığının cerrahi tedavisinde geçici olarak sayıca azalmaya yol açmıştır. Bununla birlikte, zaman içinde, ilaç ve medikal tedavi yöntemleriyle yeterince tedavi olanağı bulamayan önemli bir hasta grubunun ortaya çıkması, cerrahi tedavi yöntemlerini yeniden sık kullanılır hale getirmiş; bu yöntemlerin teknik olarak daha da geliştirilmesine yol açmıştır.

    Parkinson hastalığının tedavisinde, subtalamik nukleus, talamus ve pallidum gibi derin beyin yapılarına yönelik olarak uygulanan başlıca iki grup stereotaktik cerrahi yöntem vardır: bunlar, (1) talamotomi, pallidotomi’de olduğu gibi hareket bozukluğuna yol açan merkezlerde radyofrekans ile lezyon (harabiyet) yapılması ve (2) nörostimulasyon temelli uygulamalardır. Bu yöntemlerin herbiri uygun hasta gruplarında kullanılabilmektedir. Parkinson hastalığı ve hareket bozukluğu cerrahisindeki son 10 yıldaki en büyük gelişme, halk arasında “beyin pili” olarak bilinen nörostimulatör uygulamalarıyla yaşanmıştır. Nörostimulasyon yöntemleri, kalıcı lezyon oluşturulmaması, etkinin ayarlanabilir olması ve bilateral (iki taraflı) uygulanabilmesi gibi nedenlerle giderek daha fazla hastada kullanılmaktadır. Bununla birlikte, talamotomi, kampotomi ve pallidotomi gibi lezyon temelli uygulamaların seçilmiş hasta gruplarında halen yeri vardır. Parkinson hastalığında kullanılan cerrahi ve medikal tedavi yöntemleri hastalığın ilerlemesini tam olarak durdurmaz ve hastalığın bilinen küratif, kesin bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bu tedaviler hastalarda semptomatik (bulgulara yönelik) kontrol sağlarlar; bununla birlikte bu kontrol hastalarda uzun süreli rahatlama sağlayabilir.

    Parkinson hastalığı ve hareket bozukluklarının tedavisindeki başarı oranı doğru endikasyon koyulmasına bağlıdır ve iyi sonuçlar ancak nöroloji ve nöroşirürji (beyin cerrahisi) bölümlerinin yaptığı bir ekip çalışmasıyla alınabilir. Nöroloji uzmanları hastalığın tanı ve medikal tedavisinde olduğu kadar, cerrahi tedavisinde de kritik ve çok önemli bir rol oynamaktadırlar. Cerrahi tedavi hastalığın orta veya ileri döneminde gündeme gelmektedir. Bu nedenle hastayı takip eden nöroloji uzmanının hastayı cerrahi tedaviye sevketmesi gereken dönemi iyi değerlendirmesi gerekmektedir. Bu değerlendirmenin iyi yapılabilmesi amacıyla, gerek Türk Nöroloji Derneği, gerekse Parkinson Hastalığı Derneği üyelerinin eğitimi için son 10 yılda büyük çaba harcamışlardır.

    Cerrahi kararının alınmasında, hastaların pre-operatif ve post-operatif değerlendirilmelerinde, özellikle hareket bozuklukları ve Parkinson hastalığı üzerinde çalışan nöroloji uzmanlarının büyük katkısı olmaktadır. Kendi uygulamalarımızda, cerrahi adayı tüm hastalar nöroloji ve nöroşirürji uzmanlarının katıldığı, aylık toplanan bir hareket bozukluğu konseyinde değerlendirilmektedir. Hastaların, pre-operatif ve post-operatif değerlendirmesi (skorlanması, video kaydı ..vb) tek bir nöroloji uzmanınca yapılmaktadır. Bunun cerrahi başarı ve takip açısından büyük değer taşıdığı ve uygulamanın yapıldığı diğer merkezlerde de model oluşturabileceğini düşünüyoruz.

    Parkinson hastalığının ve diğer hareket bozukluklarının cerrahi tedavisi, Türkiye’de, başlıca Ankara, İstanbul ve İzmir’de olmak üzere, gerek bazı Üniversite hastanelerinde, gerekse bazı özel hastanelerde rutin ve sık olarak yapılmaktadır. Bu tip bir cerrahi uygulamanın özel bir cerrahi deneyim ve teknik altyapı gerektirmesi nedeniyle bu merkezlerin sayısı çok değildir. Nörostimulasyon uygulamasındaki en büyük sorun nörostimulatörlerin yüksek maliyetli tıbbi malzemeler olmasıdır. Bu malzemelerin masrafları uygun resmi kurul raporlarının düzenlenmesi sonucunda, SGK, Emekli Sandığı, SSK ve Bağkur gibi kamusal sağlık ödeme kurumlarınca tamamen veya kısmen ödenebilmektedir. Bu da tedavi masraflarını belirgin ölçüde azaltabilmektedir. Bununla birlikte, nörostimulatör masraflarının resmi kurumlar veya sigorta kurumlarınca karşılanması, Türkiye’de olduğu gibi tüm Dünya’da sorunlu bir durumdur; ülkelerin mali politika, dönem ve zenginlikleriyle ilişkili olarak değişiklik göstermektedir.

    Sonuç olarak, cerrahi tedavi yöntemleri, Parkinson hastalığı ve diğer hareket bozukluklarında, deneyimli merkezlerde yapıldığında oldukça etkili ve düşük riskli uygulamalardır. Tedavideki başarı oranı, özellikle bu konuda, üst-uzmanlık alanı olarak çalışan nöroloji ve nöroşirürji bölümlerinin ortak çalışmasına bağlıdır; resmi kurumların, özellikle nörostimulatörlerin ödenmesi konusunda kolay uygulanabilir ciddi bir protokolünün halen olmaması, Parkinson hastalarının cerrahi tedavisi konusundaki en büyük zorluktur.

    Prof. Dr. Ali Savaş
    Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Nöroşirürji Anabilim Dalı