Etiket: Tedavi

  • Bel fıtığı tedavisinde mikrodiskektomi

    Ağrıya dayanabilirsiniz belki, ama ya sakatlığa?

    İlerlemiş bel fıtıklarında, ağrının sürekliliği ve nörolojik hasar olması durumunda tedavi yöntemi cerrahi olabilir. Minimal invaziv cerrahinin günümüzdeki son aşamalarından biri Endoskopik Mikrodiskektomidir. Bu yöntemle, klasik cerrahiye göre daha kısa sürede günlük hayata dönülebilmekte ve bel konforu sağlanabilmektedir. Toplumda çok sık rastlanan bel fıtığı, işgücü kaybı ve uzun süreli tedaviler nedeniyle en korkulan hastalıklardan biri kabul edilir. Oysa ki günümüzde, modern teşhis ve tedavi yöntemleri sayesinde iyileşme oranı başarılı bir noktaya gelmiştir.

    Bel fıtığı nedir?
    Bel fıtığı, insan omurgasını oluşturan kemiklerin arasını dolduran ve vücut yükünün dengeli olarak dağılmasını sağlayan, iki farklı kıkırdaktan oluşan diskin dış kısmının yırtılması ile sinir kanalına doğru taşması ve komşuluğunda bulunan sinirleri baskı altında bırakmasıdır.

    Bel fıtığının belirtileri nelerdir?
    En yaygın belirtisi bel ağrısı ve özellikle bacaklara vuran ağrıdır. Bunun yanı sıra daha uzun vadede özellikle bacaklarda, ayakta uyuşma, güçsüzlük, nadiren de olsa yanma ve iğnelenme şeklinde şikayetler görülebilir.

    Her bel fıtığı hastası ameliyat edilmeli midir?
    Bel fıtığı hastalarının büyük çoğunluğu tıbbi tedavi ile tedavi edilebilir. Hastalığın tedavisinde fıtığın derecesine göre çeşitli aşamalar vardır. Ameliyat tüm fıtık hastalarının yüzde 5 ile 10’una gereklidir. Ameliyatın gerekliliği konunun uzman doktoru tarafından belirlenmelidir.

    Ameliyat dışındaki tedavi yöntemleri nelerdir?
    Ameliyat gerektirmeyen hastalarda istirahat, ilaç tedavisi ve fizik tedavisi uygulanabilir, korse önerilebilir. Egzersiz programı ile de hastaya beli ergonomik kullanma öğretilmelidir.

    Cerrahi tedavi ne zaman tercih edilir?
    İlerlemiş bel fıtıklarında, ağrının hiçbir tıbbi tedaviye cevap vermemesi ve/veya nörolojik hasar olması durumunda tedavi yöntemi cerrahi olabilir.

    Bel fıtığı cerrahisinin esası nedir?
    Bel fıtığı cerrahisinin esası; omurga kemikleri arasında fıtıklaşıp omurilik ve sinir dokusu üzerine doğru yer değiştirerek sinir dokusunu baskı altında tutan fıtık parçasının çıkartılması, temizlenmesi ve sinir dokusunun rahatlatılmasıdır. Fıtıklaşan bu bölgeye ulaşmak için mutlaka bir cerrahi müdahale gereklidir.

    Cerrahi tedavi yöntemleri nelerdir?
    Günümüzde uygulanan cerrahi teknikler:
    •Klasik diskektomi: Fıtık parçasının klasik cerrahi yöntemle çıkartılmasıdır. Açık cerrahi olarak bilinir.
    •Mikrodiskektomi: Mikroskop altında, daha küçük bir cerrahi kesit açılarak yapılır.
    •Endoskopik Mikrodiskektomi: Uygun vakalarda video-endoskop yardımıyla skopi altında gerçekleştirilir. Minimal invaziv cerrahinin günümüzdeki son aşamalarından birisidir. Translaminar ve transforaminal olmak üzere iki tiptir. Bel fıtığı cerrahisinde, hastaya uygun ameliyat tekniğine karar verilmelidir. Her teknik, her hasta için aynı sonucu vermeyebilir. Fıtığa eşlik eden dar kanal, segmental instabilite, listezis gibi omurgaya ait diğer problemlerde ameliyat türü değişecektir.

    Hasta, ameliyattan sonra ne zaman iyileşebilir?
    Endoskopik Mikrodiskektomi yöntemi diğer yöntemlere göre daha küçük bir cerrahi müdahale olduğu için, hastanın iyileşmesi de rahat olur. Endoskopik Mikrodiskektomi yöntemiyle ameliyat edilen hasta, ertesi gün hastaneden taburcu olabilir. Masabaşı çalışanları 3-4 haftada, bedensel çalışanlar 4-6 haftada işlerine dönebilirler.

    Erken teşhis neden önemli?
    Erken teşhis, en kısa sürede uygun tedaviye karar verilmesini sağlar. Cerrahi tedavi gerektirmeyen hastalara bel ergonomisi öğretilerek ilerleme engellenebilir. Uygun bir zamanlama ile yapılan cerrahiden de hastanın faydalanma oranı daha yüksek olur. Hastalık belirli bir dönemi geçtikten sonra yapılan tedaviler ağrıyı geçirse de uyuşukluk, kuvvetsizlik ya da hastalığın diğer belirtileri tam olarak düzelmeyebilir. Bu nedenle, erken teşhis ve eğer gerekiyorsa erken cerrahi tedavi bel fıtığında oldukça önemlidir.

  • Karpal tunel sendromu!!

    El içine giden median sinirin bilekte karpal adı verilen ligaman altında sıkışması sonucu bilek ve elde ağrı, elde ve kolda özellikle geceleri olan uyuşma, el becerisinde azalma, gibi bulgular oluşturan hastalıktır. Karpal Tunel Sendromu (KTS) en sık görülen tuzak nöropatisi olup genel popülasyonun %1’inde, yetişkin popülasyonun %2’sinde, el bileğini tekrarlayan hareketlerle sık kullanan kişilerde ise yaklaşık %5 oranında görülmektedir. Kadınlarda erkeklere nazaran %2-5 daha fazla oranda görülmektedir. 55-65 yaş arası bayanlarda sıklıkla dominant elde, olguların %10’unda ise iki taraflı görülmektedir.

    Olguların çoğunda neden belli değildir. Olguların %5-10’unda geçmişinde bilek bölgesinin travması vardır. Mesleki nedenlerden oluşan tekrarlayan mikrotravmalarda diğer nedenlerdendir. Bununla birlikte Romatoid artrit, Kronik böbrek yetmezliği, Dibetes Mellitus, Gut hastalığı, Amiloidoz vb bir çok sistemik hastalıktan ve bilek bölgeside görülen tümörlerden dolayıda oluşabilir.

    Hastalar genel olarak orta yaşlı bayanlar olup, elde ve bilekte yanıcı ağrı, küçük parmak dışındaki tüm parmaklarda uyuşukluk şikayeti vardır. Erken bulgular olan gece ağrıları, ve uyuşmaları hastayı uykusundan uyandırır, hasta elini yukarı kaldırarak veya sallayarak ağrısını azaltmaya çalışır. Ağrı sıklıkla dirseğe, bazen omuza kadar yayılabilir. Zamanla el sıkma ve kavramada güçsüzlük meydana gelir. Geç bulgular günler içinde gelişen baş parmağa giden kaslarda (Tenar bölge) erime ve başparmakta avuç içine doğru harekette güçsüzlüktür.

    Tanı koymada en sık EMG denilen elektrofizyolojik bir test kullanılır. En sık karıştığı hastalık boyun fıtığı yani servikal disk hernisidir. Karpal tunel sendromunun iki türlü tedavisi vardır. Bunlardan birincisi hafif olgularda ve EMG de patolojisi olmayan hastalarda konservatif tedavidir. Bunlar belirli aktivitelerden kaçınma, bileklik kullanma, meslek ve günlük yaşam aktivitelerinin düzenlenmesi, ilaç tedavisidir. İleri olgularda ve EMG patolojilerine rastlanan hastalarda ise cerrahi tedavi uygulanmaktadır. Cerrahi tedavi yöntemleri açık cerrahi teknikler ve kapalı cerrahi teknikler olarak ikiye ayrılır.

    Kaynaklar

    1- Türk Nöroşirürji Derneği Kitapları Temel Nöroşirürji Kitabı

  • Bel fıtıklarında tedavi yöntemleri 

    Bel fıtığının diğer ismi lomber disk hernisidir. Teknolojinin ilerlemesine paralel olarak insanların haraket aktivitelerinin azalması, bel ağrılı hastaların sayılarının artışındaki en önemli nedenlerden biridir.Lomber disk hernisi en sık iş gücü kaybına neden olan hastalıklardan birisidir. Bel denilen bölge 5 adet lomber adı verilen omurgadan oluşur ve bunların her biri L1 ‘den L5 ‘e kadar numara alır. Yapılan çalışmalar insanların %80’ninin hayatının her hangi bir aşamasında bel ağrısından şikayetçi olduklarını göstermektedir. Bel ağrılarının en sık nedeni bel fıtığıdır.

    Vücut ağırlığının büyük kısmını lomber omurgalar taşır. Bu nedenle fıtık bel bölgesinde daha sık görülür. Lomber bölgede bu oran %95 hastada L4-5 ve L5-S1 arasındaki bölgelerdedir. Hastaların %90’ında hiç bir tedavi yapılmaksızın bir ay içerisinde ağrı şikayeti geçtiği ya da azaldığı için birçok hasta hekime başvurmaz. Bel ağrılı hastaların tüm yaşamları boyunca bel fıtığı olma riski %5’dir.

    Bel fıtığı oluşması için risk faktörleri, genç-orta yaş, erkek cinsiyet, ailesel yatkınlık, çevresel faktörler, geçirilmiş travma ve sigara içmek sayılabilir. Yaşla birlikte bel ağrısı sıklığında artışla beraber bel fıtığı oluşma oranında azalma görülmektedir. Nedeni diskin yapısında bulunan sıvı kaybının olması ve sertleşmesidir. Çevresel faktörler; aşırı mekanik zorlama, sedanter yaşam, tekrarlayan vibrasyonel etkilere maruz kalma şeklinde özetlenebilir.

    Bel fıtığında en sık şikayet ağrıdır. Hastalar ters bir hareketle veya travma sonrası aniden ya da kendiliğinden yavaş yavaş ortaya çıkan bel ağrısından yakınırlar. Kişinin bel hareketlerini kısıtlayıcı nitelikte olan bu ağrı kendiliğinden ya da yatak istirahati ve medikal tedavi ile 2-3 hafta içerisinde geriler. Nadiren de olsa direkt bel bel ve bacak ağrısı şeklinde bir öykü de olabilir. İyileşmeyen bel ağrısına bacak ağrısı eklenir. Bir çok hasta bacak ağrısını, baskı altındaki sinir köküne ait duyusal dağılım alanında tarif eder. Ağrı hareketle, öksürmekle, hapşırmakla, ıkınmakla artar, yatak istirahati ile azalır.

    Ağrıya eşlik eden ikinci bulgu sıklıkla bacaklarda olan uyuşmadır. Uyuşukluk bası altındaki sinirin görev yaptığı yerdedir. Kuvvet kaybı ise daha az karşılaşılan bir şikayetdir. Bel fıtığının ileri dönemlerinde refleks kayıplarıda ortaya çıkmaktadır.

    Tanı yöntemleri içinde manyetik rezonans (MR) görüntüleme en sık tercih edilen yöntemdir. Kapalı yerde kalma korkusu olan ve kemik yapılara ait patoloji düşünülen hastalarda lomber CT tercih edilebilir. Bel kaymaları ve kırık şüphelerinde direk grafidende yararlanılmaktadır.

    Bel fıtıklarında tedavi yöntemleri iki kısma ayrılabilir:

    1- Konservatif tedavi

    2- Cerrahi tedavi

    Lomber disk hernisine bağlı ağrıların doğal seyrinde hastaların büyük bir çoğunluğunda bir kaç ay içerisinde ağrılar kaybolur. Bu da ilk basamak tedavinin konservatif olma gereğini ortaya koyar. Konservatif tedavi en az 6 hafta en fazla 6 ay olmalıdır. Bu tedavi süresince kısa yatak istirahati, ağrı kesici ve kas gevşetici uygulanması, ardından önce pasif hareketler daha sonra ise kademeli olarak egzersiz programları uygulanmalıdır.

    Bel ağrılı hastaların sık başvurduğu diğer bir yöntem ise korse kullanmaktır. Ancak kas zayıflığına neden olduğu için günümüzde kullanımı önerilmemektedir.

    Eğer hastada ilerleyici kuvvet kaybı, konservatif tedavinin yarar sağlamaması, tekrarlayan ağrılar, tekrarlayan nörolojik defisit, dar kanal zemininde fıtık varsa veya hastanın sosyal hayatı ileri derecede etkileniyor ise cerrahi tedavi düşünülmelidir. Eğer hastada, idrar veya gaita kaçırma, düşük ayak (ayak bileğini çekememe) gibi bir bulgu varsa 24 saat içerisinde cerrahi tedavi uygulanmalıdır.

    Cerrahi yöntemler

    – Standart lomber diskektomi

    – Lomber mikrodiskektomi

    – Artroskopik mikrodiskektomidir.

    Kaynak

    Türk Nöroşirürji Derneği Yayınları, Temal Nöroşirürji Kitabı

  • Baş ağrıları!!

    Migren

    Başağrılarının %15-20’si migren ağrısıdır. Tek taraflı yerleşim gösteren (%75) migren, tekrarlayıcı, saatlerce sürebilen, paroksismal, zonklayıcı, baş hareketleri ile artan bir başağrısı olup bulantı ve kusma da eşlik eder. Ailesel yatkınlık söz konusu olup dominant geçişlidir. Kadınlarda erkeklere göre 3 kat fazla görülür, daha çok genç ve orta yaşta başlayıp, ileri yaşlarda azalma gösterir.

    Tipik olarak 4-72 saat arasında sürer ve fiziksel egzersiz ile artar. Migrenli hastalarda depresyon, anksiete ve panik bozuklukların daha sık görüldüğü bildirilmiştir.Çeşitli faktörlerin migrene duyarlı kişilerde başağrısını tetiklediği bilinmektedir. Bunların arasında en bilinenler, belirli yiyecek ve katkı malzemeleri (şarap, çikolata, kafein, peynir), açlık veya öğün atlama, aşırı veya az uyku, keskin kokular, barometrik basınç değişiklikleri, şiddetli yanıp sönen ışıklar, moral bozukluğu, hormonal oynamalar, adet kanaması, ilaçlar ve fizik egzersizlerdir. Migren başağrılarının yaklaşık %15’inde aura adı verilen dakikalar içinde gelişen ve 1 saatten az süren nörolojik belirtiler öncülük eder. Sıklıkla aura, yavaş olarak görme alanının ortasından dışa doğru yayılan görsel bozukluk olarak seyreder. Görsel belirtiler, yanıp sönen ışık parlamaları şeklinde olan ve basit tip olarak kabul edilen görsel halüsinasyonlar şeklinde olabileceği gibi, görme alanının etkilendiği görme bulanıklığı şeklinde de olabilir. Paresteziler ikinci sıklıkla görülen aura tipleridir. Hastanın tek taraflı olarak kişinin el parmaklarından başlayıp kola doğru yayılan ve çoğu zaman aynı taraf burun ve ağız çevresini etkileyen uyuşukluk ve karıncalanma hissi ortaya çıkabilir. Bunun dışında konuşma bozuklukları, başdönmesi ve nadir olmakla birlikte işitsel ve koku halüsinasyonları da aura belirtileri olarak görülebilir. Başağrısı genellikle aurayı takiben 5-30 dakika içinde başlar.
    Klasik migrende belirtiler, görme kaybı, kuvvet ve duyu bozuklukları ve bir kaç dakika süren başağrıları olur. Atak süresi klasik migrende birkaç saat, yaygın migren de ise bir kaç gün sürebilir. Ağrıya ışıktan ve sesten rahatsız olma eşlik edebilir. Vücudun diğer bölgelerinde görülen belirtiler abdominal ağrı, diyare gibi bulgular olabilir.
    Migren tedavisi medikal yani ilaç tedavileri yanında tetikleyen ajanlardan uzak durmayı içerir. Bunun yanında migren atakları ayda 3 defadan daha fazla oluyorsa, başağrısı günlük hayatı engelleyecek kadar şiddetli ise, nörolojik bozukluk oluşturuyorsa, koruyucu ilaç tedaviside eklenmelidir.

    Küme başağrısı

    Damarsal bir ağrıdan ziyade, sinirsel bir ağrıdır. Tam olarak nedeni bilinmemektedir. Ağrı ciddi nöbetler şeklinde gelir ve ortalama 30 dakika içinde sonlanır. Ağrı göz çevresinde, şakakta, kulak arkasında ve alt çene molar dişler çevresinde görülür. Ağrı genellikle geceleri olur ve hastayı uyandırır. bilinen en şiddetli başağrısıdır, bu nedenle intihar başağrısı olarakta adlandırılır. Sıkıştırıcı ve oyucu hissi verir. Göz kanlanması, gözde yaşarma, burun tıkanıklığı, burun akması, alın ve yüzde terleme, göz kapağının düşüklüğü, göz bebeğinde küçülme ve göz kapaklarının şişliği gibi otonomik bulgular ağrı ile aynı taraftadır. Hastalar migren hastalarının aksine karanlık odada uzanmak yerine, gezinmeyi, açık havaya çıkmayı, yürümeyi tercih ederler. Ağrılı dönem hastadan hastaya farklılık gösterir. Sıklıkla 2-3 ay sürer. Tamamen ağrısız olan sessiz dönem ise 6 ay 1 yıl arasında olur. Ağrılı dönemde neredeyse hergün bazen birkaç kez tekrarlayan ağrı atakları görülür. % 4 vakada ağrılar çift taraflı olur. Erkeklerde daha sık görülür ve ailesel geçiş söz konusu değildir.
    Tedavide bir çok ilaç seçenekleri vardır. Ancak medikal tedavinin yetersiz olduğu olgularda cerrahi tedavi seçenekleri düşünülmelidir.

  • Tıkayıcı damar hastalıkları

    Tıkayıcı beyindamar hastalıklar veya yol açtığı sonuç olarak strok, beyin dolaşımındaki herhangi bir patoloji sonucu sinir sistemi fonksiyonlarındaki anormallik olarak tanımlanabilir. Ölüme neden olan hastalıklar arasında 3. hatta bazı yazarlara göre 2. sırada yer alan, en sık uzun dönem sakatlığa yol açan bir hastalık grubudur. Strok veya daha geniş tanımlamayla serebrovasküler olay, beyin veya beyine giden kan damarlarını etkileyen herhangi bir olay nedeniyle genellikle akut ve fokal nörolojik rahatsızlıklara yol açan olayı tanımlar. Strok iskemik ve kanamalı olarak iki sınıfa ayrılır. İskemik strok bu hastalığın %80’ini oluşturur. İskemik strok, beyin damarı veya beyine giden bir damarın tıkanmasıyla beslediği beyin bölgesinde gerekli oksijen ve şekerin azalmasına ve fonksiyonlarının kaybına yol açar. Kanamalı strok ise beyin dokusu içi veya subaraknoid denilen beynin araknoid adı verilen zarlarının arasına olan kanama şeklindeki olayla, benzer hasara yol açar. Bu hastalığın bir çok nedeni vardır. Bunlar;

    – Büyük damar aterotrombotik tıkanma : Beyni besleyen büyük veya orta boy damarlardaki tıkanmadır. Bu tür tıkanma, karotis denilen beyne giden en büyük boyun damarlarında ateroskleroz denilen plağın büyümesi, damar duvarını daraltması, yerinden kopup beyne daha yakın veya beyin içerisindeki damarlarda bir tıkanma oluşturması gibi safhalardan oluşur. Hastaların yaklaşık %20’sinde bu neden bulunur.

    – Küçük damar laküner tıkanma : Hastaların %40’ı bu gruptandır. Beyin içerisindeki küçük damarlardaki tıkanmayla oluşur. Beyinde önemli yapılar olan, bazal ganglionlar, internal kapsül ve beyin sapı gibi derin yapılarda küçük enfarkt alanları oluşturur. Enfark sonrası oluşan alana da “lakün” adı verilir.

    – Kardiyoembolik tıkanma : Serebrovasküler tıkanmalar içinde %20’lik bir orandan sorumlu olan patolojidir. Daha çok orta boy beyin damarlarını ve beynin arka kısmını besleyen vertebrobaziler sistem denilen orta boy damarları tıkar. Yarısından fazlası atrial fibrilasyon denilen bir kalp hastalığı sonrası oluşur.

    – Diğer sebeplere bağlı tıkanma : %20’lik kısmı oluşturur. Damar disseksiyonu, Fibromuskuler displazi, Moya Moya gibi hastalıklar sayılabilir.

    Kan akımı sinir hücreleri için gereken kritik seviye altına inince, zincirleme bir biyokimyasal süreç başlar ve belli bir bölgedeki hücre ölümüyle sonuçlanır. Sonucunda klinik bulgular iskemi derecesine, etkilenen bölgenin hacmine, bu bölgenin fonksiyonel özelliklerine ve etkilenim süresine bağlı olarak değişebilir. Ancak başağrısı, hastaların %25’inde görülür ve en yaygın ortak bulgudur. Beyinin çok büyük bir bölgesini ilgilendiren bir iskemi (oksijensiz bölge) oluşursa, yaygın iskemi, küçük bir alanda oluşursa fokal iskemiden söz edilir. Tıkayıcı damar hastalıkları nedeniyle sıklıkla karşılaşılan 4 ana klinik tablo oluşur;

    1- Transient (geçici) iskemik atak (TİA) : 24 saatten az süren geçici nörolojik bozukluklar söz konusudur. Çoğunluğu 10-15 dakika sürer, bu nedenle tanı sadece hikayeye dayalı kalabilir. Başdönmesi, yürüme bozukluğu, konuşma bozukluğu, tek taraflı görme bozukluğu ve bazen tek taraflı kuvvet kayıpları en çok oluşan bulgulardır. Bir kaç defadan fazla olan TİA ilerdeki tam bir strokun (%20-80 arası oranlar bildirilmiştir) habercisi olabilir.

    2- Geri dönüşlü iskemik nörolojik defisit : 24 saatten fazla sürüp, 3 haftadan önce bulguları tamamen düzelen klinik durumlar için kullanılır. Çoğunlukla kardiolojik kaynaklı emboli suçlanmaktadır. İleride tam stroke olma riski vardır.

    3- İlerleyici strok : Fokal iskemik bulguların dakikalar veya saatler içinde kötüleşmesi durumu için kullanılan terimdir. Başlangıçta etkilenen alanın genişlemesiyle oluşur. Bu durum genellikle 48 saat içinde tamamlanır. Beynin arka kısmını besleyen sistemde daha uzun sürebilir.

    4- Tamamlanmış strok : Stabilleşmiş iskemik nörolojik defisitler vardır. Embolik stroklar ani başlar, maksimum nörolojik bozukluk erken oluşup tamamlanır ve iyileşme saatler, günler veya aylar sürebilir. Bu tip hastalar çoğunlukla tamamlanmış strok ve defisitli bir şekilde uykudan uyanırlar.

    5- Genç erişkinde strok : Diabetik veya hipertansif olmayan 40 yaş altı bir insanda strok ihtimali çok azdır. Bu yaş grubu strokta en sık sebep kalbe ait embolidir. Ancak kokain başta olmak üzere uyuşturucu kullanımı, arterial disseksiyon, fibromuskuler displazi ve koagülasyon bozuklukları akla nadir de olsa gelmelidir.

    Erken tanı konulması çok önemlidir. Bu hastalıkla karışacak diğer hastalıkların ekarte edilmesi gerekir. Bunlar, beyin tümörleri, abse-ensefalit gibi beyin enfeksiyonları, nöbet sonrası durum (postiktal durum), travma, subdural hematom, histeri, kontüzyon, şeker yüksekliği, şeker düşüklüğü, kalple ilgili fonksiyon bozuklukları gibi hastalıklardır. Tanı koymak için çeşitli kan tahlilleri, beyin tomografisi, beyin MRI’ı, doppler USG’ler, MRI anjiografi, gibi tekikler yapılır.
    Tedavi için ilk başta, akut strokun acil tedavisi gerekir,uzun dönemde ise, şeker hastalığı, hipertansiyon, atrial fibrilasyon, kolesterol yüksekliği, sigara-alkol aşırı tüketimi ve fiziksel inaktivite gibi faktörlerin elimine edilmesi önerilmektedir. Bunun dışında altta yatan sebeplerin tedavisi, önleyici tedavi, cerrahi ve endovasküler cerrahi tedaviler uygulanabilir. Herhangi bir kolda veya bacakta felç gibi nörolojik bozukluklar oluşmuş ise fizik tedavi ve rahabilitasyon tedavileride uygulanabilir.

  • Bbeyin kanamaları!!

    Beyin kanaması , beyin dokusu içine (intraserebral) ya da onu çevreleyen zarlar ve kemik arasına (subaraknoidal, subdural, epidural) olan kanamayı ifade eder. Bu kanamaların tümü travmatik yani herhangi bir nedenden dolayı beyne alınan darbe sonrası olabileceği gibi,hipertansiyon ve başka sistemik herhangi bir hastalık neticesinde de ortaya çıkabilmektedir.

    İNTRASEREBRAL KANAMALAR:
    Beyni besleyen damarların, özelliklede belirli bölgelerdeki küçük damarların cidarında yırtılma sonucu, kanın beyin içine sızması ve beyin dokusunu tahrip etmesidir. Her yıl yaklaşık olarak 100.000 kişi içinde 12-15 olgu görülmekte ve bu oran 40 yaş üzerinde artmaktadır.Erkek, kadın oranı 11,67’dir.Risk faktörleri hipertansiyon,amyloid anjiopati,travma, alkol ve nikotindir.Bunların yanında tedavi amacıyla kulanılan aspirin, nonsteroid antienflamatuarlar ve trombolitik ajanlar da neden olabilmektedir.. Beyin damarları yaş ilerledikçe yıpranırlar ve elastiki özelliklerini kaybederler. Hipertansiyon ve amyloid anjiopati gibi hastalıklar neticesinde elastikiyetini kaybetmiş bu damarların cidarları yırtılır ve kan beyin dokusu içine sızar. Bu kan beyin dokusu içerisinde birikerek kitle etkisi oluşturur ve beyin dokusunu tahrip eder. Aynı zamanda bu kitle etkisi beynin dolaşım sistemini de bozarak iskemiye neden olur.
    Klinik olarak genellikle tek taraflı kuvvet kaybı, başağrısı ve bilinç değişiklikleri ile ortaya çıkar.Bunun yanında konuşma bozukluğu, nöbet, bulantı, kusma da görülebilir.
    Ön tanı için ayrıntılı bir hikaye alınmalıdır. Radyolojik tetkiklerden bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri tanıda kullanılır. Kısa süreli olması ve daha iyi tanı koyduruculuğu nedeniyle bilgisayarlı tomografi daha çok tercih edilmektedir.
    Tedavide ilk yapılması gereken hastanın hayati fonksiyonlarını korumaya yönelik, solunum ve dolaşım sisteminin idamesini sağlamaktır. Kanamanın büyüklüğü, beyindeki lokalizasyonu, hastanın nörolojik tablosu değerlendirilerek tedavinin cerrahi ya da medikal yapılacağına karar verilir. Cerrahi olarak yapılacak tedavi beyin dokusunda birikmiş ve kitle etkisi yaratan kanın boşaltılması, kanamanın durdurulmasıdır. Medikal tedavi olarak da kafa içi basıncını azaltacak ve kanama etrafında oluşan ödemi azaltmaya yönelik kullanılacak ilaçlardır. Hastanın nöbet geçirmesini engelleyen antiepileptik ilaçlar da koruyucu olarak başlanır.

    SUBARAKNOİD KANAMA:

    Beyni çevreleyen araknoid zarı altına olan kanamalardır. Görülme sıklığı 10-16100000 dir. Risk faktörleri ailesel, sigara, alkol,hipertansiyon,oral kontraseptif, kokain,amfetamin gibi ilaç alışkanlıklarıdır. Sebep olarak en sık anevrizma, bunun yanında hipertansiyon, ateroskleroz, arteriovenöz malformasyonlar, beyin tümörleri, kanama bozuklukları, ensefalit, menenjit, meningoensefalit, antikoagülan tedavi komplikasyonları, kafa travması ve bilinmeyen nedenli olanlardır.
    Bulgular en sık olarak şiddetli başağrısı ve ense sertliğidir. Bunun yanında bulantı,kusma,başdömesi,çift görme,nöbet, şuur bulanıklığı ve eşlik edebilecek olan intraserebral kanamaya ait bulgular olabilmektedir. Tanı ilk başta hızlı sonuç veren bilgisayarlı tomografi ile kanamanın tespit edilmesidir. Kanamanın tespitinden sonra yapılması gereken beyin damarlarını görüntülemeye yönelik yapılacak olan anjiografidir.
    Şayet anjiografi neticesinde anevrizma tespit edilir ise o zaman yerleşim ve konfigürasyonuna göre cerrahi veya endovasküler yöntemlerle anevrizmanın dolaşım dışı bırakılması gerekir.
    Tüm gelişmelere rağmen günümüzde bu hastaların %25-30’u hastaneye gelemeden kaybedilmekte, geriye kalanların ise %30-50 kadarı kurtarılamamaktadır.

    EPİDURAL HEMATOM:

    Travmaya bağlı meydana gelen beynin kalın zarı (dura) ile kemik arasında olan kanamalardır. Travma sonrası dura üzerindeki damarların zedelenmesi sonucu oluşurlar,genellikle kafatası kemiğindeki bir kırık buna eşlik eder. Tüm kafa travmalarının %0,2-0,6 sında görülürler. Klinik üç şekilde karşımıza çıkar, birincisi lucid interval (şuurun açılıp kapanması) , ikincisinde şuur tamamen kapalıdır ve hiç açılmaz, üçüncüsünde bilinç bulanıklığı şeklindedir. Tanı bilgisayarlı tomografi ile konur,manyetik rezonans görüntüleme de tanıda kullanılabilir,ancak bilgisayarlı tomografi çok daha erken sonuç vermesi ve zamanın hayati önem taşıması nedeniyle tercih edilmektedir.
    Tedavi dura ile kemik arasında biriken kan miktarı ve beyne yaptığı basının derecesine göre takip veya cerrahidir. Eğer çok az bir miktarda kan birikimi varsa hasta çok yakın gözlem altında tutularak takibe alınabilir. Karar cerrahi ise çok hızlı bir şekilde uygulanmalıdır. Cerrahi olarak dura ile kemik arasındaki kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak durdurulur. Cerrahi tedavi sonrası sonuçlar yüzgüldürücüdür. Tedavi sonrası alınan iyi sonuç %55-89 arasında, mortalite %5-29 arasında değişmektedir.

    SUBDURAL HEMATOM

    Kafa travması geçiren hastaların %8-57’sinde subdural hematom görülmektedir.Dura ile beyin dokusu arasında olan damarların zedelenmesine bağlı oluşan kan birikimidir. Subdural hematomlu vakaların %50’sinde beyinde ek olarak başka patolojiler de vardır. Genellikle hastalar çok ciddi nörolojik bozukluklarla gelirler ve %50 hastada şuur kapalıdır. Tanıda en iyi yöntem bilgisayarlı tomografidir,manyetik rezonans görüntüleme de tanı koydurabilir.
    Kitle etkisi olan ve nörolojik bozukluk yapan hematomlarda tedavi cerrahidir. Cerrahi olarak beyin ile dura arasındaki birikmiş olan kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak kontrol altına alınır. Mortalite oranı %42-90 arasında değişmektedir,bu oran epidural hematomlara nazaran çok daha yüksektir.

  • Beyin tümörleri!!

    Vücut çok çeşitli, ayrı ayrı görevleri olan hücrelerden yapılmıştır. Bu hücrelerin çok büyük bir kısmı hayatımız boyunca büyür ve ölürler. Ölenlerin yerine diğer hücrelerin bölünmesi ile yenileri gelir. Bu şekilde vücudun sağlıklı kalması ve görevlerini doğru şekilde yapması sağlanır. Hücrelerin yenilenirken bölünmeleri milyonlarca yıllık evrim sonucunda çok sıkı kurallara bağlanmıştır ve çoğu zaman bir insanın hayatı boyunca sorunsuzca işlemektedir. Ancak hastalıklar, kalıtımsal etkenler ve vücudun çevreden maruz kaldığı etkenler sonucunda hücrelerin doğru fonksiyon görmesi bozulur ve hücreler büyüme kontrolünü kaybederek çok sık, hızlı ve olması gerekenden fazla sayıda bölünmeye başlarlar. Bu bozuk hücreler tümör denilen yanlış çalışan hücre topluluklarını oluştururlar. Aynı durum beyin ve sinir sisteminin diğer hücreleri içinde geçerlidir. Her yıl yaklaşık 16.000 insanda beyin tümörü saptanmaktadır.


    Tümörler iyi huylu (benign) ve kötü huylu (malign) olarak iki ana guruba ayrılırlar. İyi huylu tümörler kanser hücreleri içermeyen gruptur. Genellikle çıkartılabilirler, tekrarlamazlar ve etraftaki normal çalışan dokulara yayılıp onların fonksiyonlarını bozmazlar. İyi huylu beyin tümörlerinin iyi sınırları vardır ve cerrahi ile çıkartılabilirler. Ancak beyin içindeki diğer normal dokulara bası yaparak onların normal çalışmasını engelleyebilirler.
    Kötü huylu beyin tümörleri kanser hücreleri içermektedir. Hayatı tehdit ederler. Hızlı büyürler ve etraf normal dokulara yayılarak onların fonksiyon görmesini de engellerler. Genellikle tıpkı ağaçlar gibi etrafa kök salarak beslenmeleri için gerekli olan maddeleri sağlıklı beyin dokusundan çalarak ayakta kalırlar.
    Santral sinir sitemi, özellikle de beyin çok sıkı korunan kapalı bir kutunun (kafatası) içinde olduğundan basınç değişikliklerine çok hassastır. Bu nedenle bazı iyi huylu tümörler de kanser hücresi içermemelerine rağmen önemli yapılara baskı yaparak hayati tehlikeye neden olabilirler.
    Beyin dokusundan kaynaklanan tümörlere birincil (primer) beyin tümörü denilir. İkincil (sekonder) beyin tümörü ise beyin dışı bir kanserin beyne yayılması ile oluşur. Beyin tümörleri kaynak aldıkları dokunun tipine göre adlandırılırlar. En sık görülen birincil beyin tümörü gliomlardır. Bunlar beynin sinir dışı destek hücrelerinden kaynaklanır.

    Aşağıda sık karşılaşılan beyin tümörleri hakkında çok kısa bilgi verilmiştir.

    – Astrositomlar : Astrosit denilen küçük, yıldız şekilli hücrelerden kaynaklanırlar . Beyin, beyincik, omurilikte görülebilirler. Erişkinlerde genelde beyin yarım kürelerinde yerleşirlerken, çocuklarda daha çok beyin sapında görülürler. Evreleme sistemine göre 1. evredeki tümöre pilositik astrositom, 2.evredeki tümöre diffüz astrositom, 3. evredeki tümöre anaplastik astrositom, 4. evredeki tümöre glioblastome multiforme denilir. 1. ve 2. evre tümörlere düşük gradeli, diğerlerine ise yüksek gradeli tümörler denilir.

    – Epandimomlar : Genellikle beynin ventrikül denilen boşluklarının duvarını döşeyen hücrelerden gelişirler. Omurilikte de görülebilirler. Her yaşta oluşabilseler de genellikle çocukluk ve genç erişkin çağında görülürler. Primer beyin tümörlerinin %2-9’unu oluştururlar. Beyin omurilik sıvısı içerisinde yayılım gösterebilirler. Küçük yaşta klinik bulgu veren ependimomların daha kötü gidiş gösterdiği kabul edilmektedir.

    – Oligodendrogliomlar: Sinir hücrelerinin uzantılarının korunmasından sorumlu myelin denilen yağ katmanını üreten hücrelerden kaynaklanır. Yavaş büyürler ve etraf dokulara yayılmazlar. Orta yaşlarda daha sık görülen ender tümörlerdir. Primer beyin tümörlerinin %4-5’ini oluştururlar. Bu tümörlerin önemli bir özelliği morfolojik ve radyolojik olarak değişik derecelerde kalsifikasyon göstermesidir.

    – Medullablastomlar : Son çalışmalarda bu tümörlerin doğumdan sonra vücutta kalmaması gereken primitif (gelişen) sinir hücrelerinden kaynaklandığı gösterilmiştir. Bu nedenle medullablastomlar Primitif Nöro Ektodermal (PNET) olarak da adlandırılırlar. Çoğunlukla beyincikte gelişirler. Genellikle çocukluk çağı tümörleridir ve erkeklerde daha fazla görülürler. Primer beyin tümörlerinin %4-10’unu oluştururlar. 20 yaş altında görülen beyin tümörlerinin ise %15-20’sini oluştururlar.

    – Menengiomlar : Meninks denilen beyin zarlarından gelişir. Yavaş büyüyen ve genellikle etraf dokulara yayılmayan tümörler olduğu için beyin dokusu bu tümörlerin varlığına uyum sağlayabilir ve büyük boyutlara ulaşana kadar fark edilmeden kalabilirler. Genellikle 30-50 yaşlarında kadınlarda görülürler. %95 den fazlası iyi huyludur. Beyin tümörlerinin %15’ini oluştururlar.

    – Kraniofarengiomlar : Hipofiz bezinin yerleştiği bölgede gelişirler. Genellikle iyi huyludurlar ancak bazen etraf dokulara fazla zarar verdiklerinden kötü huylu olarak adlandırılırlar. Çocuk ve gençlerde daha sıktırlar.

    – Pineal bölge tümörleri : Pineal bezinin yerleşim yerinde görülürler. Beynin ortasında, derinde yerleşimli küçük bir organdır. Yavaş ve hızlı büyüyen iki tipi vardır. Çocukluk yaşta görülen beyin tümörlerinin %3-8’ini, erişkin yaşta ise %1’inden daha azını oluştururlar. Bu bölge tümörlerinin yaklaşık %80’i malign karakterdedir.

    – Beyin sapı tümörleri: Çocuklarda daha çok görülen yaygın tümörlerdir. Çocuklarda görülme oranı %10-20’yi bulmaktadır. Görülme yaşı ortalama 3-9’dur. Beyin sapı tümörleri arasında gliomlar özellikli bir grubu oluştururlar ve 4 gruba ayrılırlar. Diffüz, servikomedüller, fokal, dorsal ekzofitik tümörler olmak üzere. Diffüz tümörlerin hepsi maligndir.

    – Köşe Tümörleri : Beyincik ve beyin sapının birleşim noktasına köşe denilmektedir. Her ne kadar bu bölgede çeşitli tümör tipleri görülebilse de köşe tümörü denilince akla gelen ilk tümör tipi sekizinci kafa siniri, işitme ve dengeden sorumlu vestibular sinirin kılıf tümörü, schwannomlardır. İyi huylu, yavaş büyüyen tümörlerdir. İşitme ve denge sinirine bası yaparak duyma ve denge problemlerine neden olurlar. Eğer tümör daha fazla büyürse yüzün duyusunu alan sinire bası yaparak yüzde uyuşmaya neden olabilir. Daha da büyüyen tümörler yüz felcine ve hatta beyin sapına bası yaparak hayati tehlikeye neden olabilirler. Genellikle tek taraflı olarak görülen bu tümörler nörofibromatosiz tip 2 denilen kalıtsal bir hastalıkla beraber iki taraflı olarak görülebilirler. Tek taraflı olan tipi beyin tümörlerinin %8’ini oluşturmaktadırlar. Her yıl 100.000 kişiden birinde bu tümör görülmektedir. Erken tanı ciddi sorunlar çıkartmadan tedavi edilebilmesi için anahtar rol oynar. Hastaların %70 inde ilk şikayet işitme kaybıdır. Baş dönmesi, baş ağrısı, çınlama da görülen şikayetlerdir. Daha büyük tümörü olan hastalarda yüz felci, çift görme, yutma güçlüğü, yüzde ağrı ya da uyuşma görülebilecek diğer şikayetlerdir.İşitme kaybının derecesini saptamak için özel testler yapılmaktadır. Tanıdan şüphelenildiği durumlarda MR çekilerek tanı netleştirilir.

    – Metastatik Tümörler : Metastaz bir kanserin yayılmasıdır. Vücudun başka bir organındaki bir kanser yayılarak beyne ulaşırsa buna ikincil beyin tümörü denir. Beyine yayılmış kanser orijinal kanserin aynısıdır ve aynı şekilde isimlendirilir. Örneğin akciğer kanseri beyne yayılırsa buna metastatik akciğer kanseri denilir. Çünkü beyindeki metastatik tümörün hücreleri akciğer hücrelerine benzer, beyin hücrelerine değil. İkincil beyin tümörlerinde tedavi kanserin başlama yerine, yayılımının derecesine, hastanın yaşına o anki sağlık durumuna ve ilk hastalığı için uygulanan tedaviye verdiği yanıta göre değişir.

    Beyin Tümörlerinin Tedavisi

    Tedavi seçimini etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar tipi, yerleşim yeri, büyüklüğü ve hastanın durumudur. Çocuklar ve erişkinlerdeki seçenekler birbirinden farklıdır. Her hasta için ona özgü bir tedavi planı seçilir.
    Beyin tümörleri cerrahi, radyasyon ve ilaçla tedavi edilebilirler. Hastanın ihtiyaçlarına göre birçok yöntem bir arada kullanılabilir. Hastanın tedavisi genellikle bir ekip tarafından yürütülür. Bu ekipte beyin cerrahı, tıbbi onkolog ve radyasyon onkoloğu bulunur. Bunların yanı sıra fizik tedavi uzmanı ve konuşma terapisti de ekibe katılabilir.
    Birçok beyin tümöründe cerrahi ilk tedavi seçeneğidir. Mümkünse cerrah tümörün tamamını çıkartır. Ancak eğer etraf sağlam dokuya zarar vermeden tümörün tamamı çıkartılamıyorsa doktor tümörün mümkün olan kısmını çıkartır. Kısmi çıkarma kafa içi basıncını azaltacağı için hastanın şikâyetlerinin azalmasına ve radyasyon veya ilaçla hedeflenecek tümör dokusunun azalmasına yardımcı olur.
    Bazı vakalarda tümör çıkartılamaz. Böyle durumlarda cerrah sadece biyopsi yapar ve tümörün küçük bir kısmını çıkartır. Çıkan kısım patolojiye yollanır ve mikroskop altında incelenerek kesin tipi öğrenilir. Bu tedavinin şekillendirilmesinde önemli bir bilgi kaynağıdır. Biyopsi açık cerrahi ile yapılabildiği gibi genel durumu buna izin vermeyen hastalarda özel sistemler kullanılarak bir iğneyle de yapılabilir. Doktor hastanın başına özel bir çerçeve (Frame) takarak MR ve/veya BT görüntüleri alır. Bu şekilde tümör dokusunun kafa içindeki kesin yerleşim yeri koordinatları ile belirlenir. Bu bilgilerle kafa tasına küçük bir delik açılarak biyopsi iğnesi doğrudan tümöre hedeflenir ve biyopsi alınır. Bu tekniğe stereotaksi denilir.
    Radyasyon tedavisi (radyoterapi) çeşitli şekillerde uygulanabilir. Radyasyonun tüm kafaya büyük bir makine aracılığı ile verildiği yöntemde hastalar haftanın 5 gününde birkaç hafta süreyle ışınlanır. Tedavinin süresi tümörün tipine ve boyutuna göre belirlenir. Tedavinin bu şekilde parça parça yapılmasındaki amaç normal dokuların göreceği zararı azaltmaktır. Radyasyon özel maddelerin cerrahi ile doğrudan tümör içine konulması yolu ile de uygulanabilir. Konulan maddenin radyoaktif özelliklerine göre ya kısa süreli uygulama yapılır ya da madde kalıcı olarak beyinde bırakılır.
    Stereotaktik radyocerrahi tedavideki diğer bir seçenektir. Tedavi tek seansta yapılır. Bir çok açıdan yüksek doz radyasyon sadece tümör dokusuna yönlendirilir. Bu şekilde normal beyin dokusuna zarar verilmez. Bu yönteme GAMMA KNIFE RADYOCERRAHİSİ denilir. Daha kısa sürede daha etkili, daha doğru bir tedavi yöntemi sağlar. Bu yöntemde tümör boyutlarının üç santimetreden küçük olması gerekmektedir.
    Kemoterapi kanser hücrelerini öldürmek için ilaç kullanılmasıdır. Tek bir ilaçla veya birçok ilacın çeşitli dozlarda birleşimi ile uygulanabilir. Tedavi ağızdan veya damardan olabileceği gibi doğrudan omurga içindeki beyin omurilik sıvısına verilerek de yapılabilir.
    Bu tedavi şekillerinden birisi ile tedavisi yapılan hastalar, süresi doktorlar tarafından belirlenen ve ilk başlarda daha sık; sonra araları açılan kontrollere gelirler. Kontroller sırasında BT veya MR görüntüleri ile tümördeki değişimler takip edilir, hastaların tam bir muayenesi yapılır. Gerek görülürse ilaç tedavileri düzenlenir.
    Kaynaklar

    1- Gazi Ünv. Tıp Fak. Gamma Knıfe Ünitesi Web Sayfası
    2- Türk Nöroşirürji Derneği Yayınları Temel Nöroşirürji Kitabı

  • Boyun ağrısının nedenleri

    Boyun ağrısının nedenleri

    Boyun ve kol ağrısının birçok nedeni olduğu için ağrının asıl nedenini bulmak hastanın ve o hastayla ilgilenen hekimin mutluluğu için çok önemli. Ağrının asıl nedenini bulamayıp yanlış tanı konulursa hekim çözüm üretemez ve hasta da ağrısıyla acı içinde kıvranır. Boyun omurlarının, disklerin kola giden sinirlere ve omuriliğe basısı ağrının kaynağı olabilir.

    Nedenleri;
    1-Kötü duruş ve boyunu kötü kullanma; Günlük hayatımızda boyun sağlığına uygun olmayan bütün yanlış hareketler ve duruş şekli omur, disk, eklem ve bağ dokusunda yıpranmaya sebep olarak boyunda doğal eğimin kaybolmasına neden olur ve buda önemli bir ağrı nedenidir.
    2-Boyun incinmesi; Boyunun araç içi trafik kazalarında olduğu gibi normal hareketinden daha fazla bir zorlaması sonucunda disk, kemik, bağlar ve eklemlerde incinmeler olabilir ve geç dönemde bu tip olgularda aşırı hareketliliğe bağlı ağrı görülebilir.
    3- Gerilim, stres, sigara; Boyun ağrısını artıran ve kronikleştiren en önemli nedenler olup ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunlarımız boyun ağrısını arttırmaktadır. Boyunda sürekli gerginlik ve ağrılı noktalardan şikayet edilmektedir. Düzenli çalışmak, sosyal uğraşılar ve hayata bağlılık, gerektiğinde psikolojik destek almak bu nedenle olan boyun ağrısına karşı çözüm yöntemleridir.
    4-Boyun Tutulması, Kas spazmı; Genellikle boyunu destekleyen kasların aşırı gerilmesi ile oluşur. Kas spazmına ağır bir şeyi kafasının üstünde kaldırmak, aşırı spor, iş aktivitesi, yanlış masa başı çalışması neden olabilir. Yanlış pozisyonda uyuya kalma, yüksek yastık ve kötü seyahat şartları da boyun tutulması yapabilir. Çoğu zaman basit tedaviler ile spazm ve tutulma çözülmekteyken miyofasial ağrı, fibromiyalji ve miyozit gibi rahatsızlıklarda uzun süreli kas ağrısı nedeni olup kas içerisinde ağrıyı tetikleyen noktalara, elle de hissedilebilen lokal şişliklere neden olmakta ve uzun sürekli farklı disiplinlerin tedavisini gerektirmektedir.
    5-Boyun Fıtığı; Her iki boyun omuru arasında yastık görevi yapan jölemsi kıkırdak olan disk dokusunun omurilik ve kola giden sinirlere doğru taşması ve bası yapmasıdır. Basının büyüklüğü ve etkinliğine göre boyun ve kol ağrısı, kol kaslarında kuvvet kaybı, ellerde his kusuru, uyuşma ve beceriksizlik görülebilir. Eğer omur iliğe doğru bası olur ise yürüme zorluğu, bacaklarda kuvvetsizlik ve idrar şikayetleri de görülebilmektedir. Konservatif tedaviye rağmen şikayetler geçmiyor, ciddi omurilik ve sinir basısı var ise; o zaman tedavi cerrahidir.
    6-Diskte dejenerasyon, Kireçlenme; Yaşın ilerlemesi, omurganın kötü kullanılması sonucu kemik yapıda, bağlarda ve disklerde yıpranma olur ve jöle kıvamındaki disk bozularak kuvvet emme özelliği ve esnekliğini kaybederek çöker. Kemiğin kalsiyum içeriği azalır ve vücut doğal tepki olarak bu yıpranmış dokuları kireçlendirir. Oluşan yeni kemikçikler, taşlaşmış bağlar ve daralmış disk mesafeleri sinirlere bası yaparak boyun, kol ve genel vücut ağrısına sebep olabilir ve bunun sonucu olarak da omurilik basısı yaparak el ve ayaklarda uyuşma, kuvvetsizlik görülebilmektedir.
    7-Omurga kanalında daralma (Servikal Dar Kanal); Özellikle ileri yaşlarda ellerde uyuşma, kuvvetsizlik ve beceriksizlik, yürümede zorlukla birlikte el, ayaklarda his kusuru görülebilmekte ve omuriliğin ve/veya sinirlerinin geçtiği kanalların daralması ve omurilik beslenmesinin bozulması ile seyreder. Hastalığın erken dönemde tespit edilmesi ve erken tedavisi ile omurilikte oluşabilecek kalıcı hasarlar önlenebilinmektedir.
    8-Osteoporoz, kemik erimesi; Osteoporoz temel olarak kadın hastalığı olup kemiklerde yumuşamaya yol açarak kolay kırılmaya ve dolayısıyla da ağrıya neden olur. Beslenmede kalsiyum ve D vitamini eksikliği, hareketsiz yaşam, erken menopoz, aşırı alkol tüketimi, kortikosteroidler osteoporoz riskini arttırdığı için tedavide de bunlara dikkat ederek tedavi protokolü belirlenmelidir
    9-Omurga kırıkları, omur kayması; Omurlar normalde oldukça sağlam olup bazen kaza ve başka sebeplerden zarar görüp çatlayabilir veya bütünüyle kırılabilir. Travma şiddetiyle boyun omurları kayarak omuriliğe zarar verebilir. Ciddi omurilik ve sinir kesileri görülebilir. Kaza sonrası boyunun mutlak boyunluk ile tespit edilmesi hayat kurtarıcı olup erken dönem medikal tedavi ve gerekirse cerrahi tedavi gelecek adına en az nörolojik defisit ile hastanın kurtulmasını sağlayabilir.
    10-Kol ve el sinirlerinin tuzaklanması (sıkışması); Boyunda omurilikten çıkan sinirler ele doğru giderken geçtiği yerlerde bağ dokusu tarafından tuzaklanarak sıkışır. Buradaki sıkışma sonucu el ve kollarda kuvvetsizlik, uyuşma ve ağrı oluşur. Özellikle elin ilk 3 parmağında geceleri görülen uyuşma “karpal tünel sendromu” için tipiktir. Bu tip ağrı ve uyuşma olan hastalarda mutlak EMG testi ile ayrıcı tanıya gidilmelidir. Konservatif tedavi ile sonuç alınamayan hastalarda cerrahi olarak basının kaldırılması gereklidir. Hamilelik döneminde Karpal Tünel Sendromu’na spesifik geceleri uykudan uyandıran bilekten ele gelen ağrı, uyuşma artabilir ve EMG’de bu tanıyı destekleyebilir. Hamileliğin sonunda konservatif tedaviye yanıt beklerken oluşan ödemin de geçmesini beklemeliyiz, bunları yapmadan ilk tercih cerrahi olmamalı.
    11-Romatizmal Hastalıklar; Omurgadaki normal kemik ve kıkırdak dokuları hasara uğrar ve Romatoid artrit, Ankilozan spondilit gibi romatizmal hastalıklar boyun hareketlerinde kalıcı kısıtlılık yapabilir. Sabahları görülen yarım saatten fazla süren eklem sertliği ve hareket zorluğu romatizmal hastalıklar için tipiktir. Özellikle sabahları görülen bu ağrı ile birlikte başını yastığa koyduğu zaman ağrıda artma, zorlanma veya baş yastığa konulamayıp dik kalıyorsa romatizmal hastalıklar yönünden incelenmesi gerekir.
    12-Diğer sebepler; Boyun tümörleri , omurilik tümörleri ve omurilik içinde sıvı yarıklar oluşturan “Syringomyeli”, kemik enfeksiyonları (tüberküloz, bruselloz vb.) da boyun ve kol ağrısı nedeni olabilir. Omuz ekleminden kaynaklanan (Bursitis, Kapsülitis, Tendinit) ağrılar boyun ve kol ağrılarını taklit edebilir veya hareket kısıtlılığı sonucu boyun kaslarında ağrı yapabilir. Özefagus, trakea, tiroidit ve akciğer hastalıkları da nadiren boyun ağrısı nedenidir.
    Boyun ağrısının nedenlerini iyi bilip uygun tetkikler yapılırsa ve ayırıcı tanıda hata yapılmazsa hastanın tedavisinin başarısız olma ihtimali kalmaz.

  • Parkinson hastalığı nedir? Tedavi yöntemleri nelerdir?

    Parkinson hastalığı nedir? Tedavi yöntemleri nelerdir?

    Parkinson hastalığı Alzheimer Hastalığı’ndan sonra en sık izlenen, beyindeki hücre dejenerasyonu (hücre ölümü) ile giden, beyinde dopamin isimli bir molekülü üreten nöronların kaybının olduğu bir nörolojik hastalıktır. Dopamin salgılayan hücreler beyin sapında substantia nigra isimli bölgede bulunmakta ve bazal ganglia isimli, beyinde motor hareketin düzenlenmesini yapan başka bir bölge ile yakın ilişkidedir. Substantia nigra’daki hücreler ölünce bazal ganglia’ya yeterli dopaminerjik sinyalin gitmemesiyle bazal ganglia’nın beyin korteksindeki uyarıcı etkisi azalmakta ve böylece de hareketlerin yavaşlaması, titreme, denge kayıpları gibi yakınmalar oluşmaktadır.

    Parkinson hastalığı özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkmakta olup 50 yaşından önce başlaması çok nadirdir. Erkeklerde kadınlara göre yaklaşık olarak iki kat daha sık olarak izlenmekte ve 60 yaş üzerindeki insanlardaki sıklığı %1’dir. Görülme sıklığı yaklaşık olarak her 100.000 kişide 300 olup toplumumuzda giderek yaşlanan kişi sayısı arttığı için Parkinson hasta sayısının önümüzdeki yıllarda daha da artacağı düşünülmektedir.
    Parkinson hastalığına genetik bir yatkınlığın olduğu bilinmektedir. Özellikle son yıllarda ortaya konan, bazı genetik mutasyonlara sahip kişilerde (LRRK2, α-sinüklein, parkin genleri), bu mutasyonlara sahip olmayan kişilere göre daha sık görülmektedir. Aile öyküsü özellikle genç yaşta Parkinson hastalığına yakalanan kişilerde daha belirgindir. Esansiyel tremorlu hastalarda ileri yaşlarda Parkinson hastalığı gelişme sıklığı 4 kat daha fazladır. Bazı çalışmalarda kuyu suyu kullanımı, kırsal yaşam ve tarımda kullanılan bazı ilaçlara maruz kalan kişilerde de Parkinson hastalığına yakalanma riskinin arttığı gösterilmiştir.
    Parkinson hastalığının belirtileri; istirahat halinde izlenen titreme (tremor), hareketlerin yavaşlaması (bradikinezi), pasif eklem hareketlerini zorlaştıran kaslarda sertleşme (rijidite), ayakta durma dengesinin bozulması (postural instabilite),Parkinson hastalığının motor bulguları ortaya çıkmadan bazı başka belirtiler kendini gösterebilir ve bunlar da ağrı, koku alma bozukluğu, REM uyku davranış bozukluğu (geceleri çok canlı rüyalar görüp, etrafındakilere zarar verebilecek vurma gibi bazı hareketlerle ortaya çıkan bir uyku bozukluğudur) ve otonomik sistem (mesane-bağırsak, tansiyon değişiklikleri gibi) bozukluklardır. Parkinson hastalığının tipik bulguları ortaya çıkmaya başladığında yürürken kolları iki yanda normal şekilde sallamama, elde ve bacaklarda veya çenede istirahat döneminde titreme, mimiklerin kaybının izlendiği maske yüz belirtisi, yazının giderek küçülmesi ve zor okunur bir yazıya sahip olma, göz kırpma sayısında azalma, öne eğik ve yavaş şekilde yürüme, küçük adımlarla yürüme, hareketin ve konuşma hızının yavaşlaması, yutma bozuklukları, kabızlık, cinsel işlev bozuklukları, depresyon, psikoz, gündüz uyuklama hali, dürtü kontrol bozukluğu da birlikte izlenebilir.
    Parkinson hastalığının tedavisinde birinci sırayı ilaç tedavisi almakta ve temelinde de azalmış olan dopaminin yerine konması vardır. Dopaminin ağızdan alınması durumunda kan-beyin bariyerini geçip beyine ulaşması mümkün olmadığı için dopaminin vücutta sentezlenmesini sağlayan L-Dopa isimli molekül kullanılmaktadır. Parkinson hastalığında ayrıca dopamin reseptörlerine bağlanarak dopamin benzeri etki gösteren moleküller de (dopamin agonistleri) kullanılmaktadır. Ayrıca özellikle titreme üzerine etkisi daha fazla olan antikolinerjikler, istemsiz hareketler üzerine daha fazla etkisi olan amantadin isimli bir ilaç da tedavide kullanılmaktadır. Parkinson hastalığında tedavi hastalığa değil, kişiye özeldir ve hastanın belirtilerinin tipine ve şiddetine göre ayarlanmaktadır. Unutmayalım ki ilaçlar sadece belirti giderici ilaçlar olup hastalığın yıllar içinde kötüleşmesinin izlendiği doğal seyrini değiştirmemektedir. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalarda MAO-B inhibitörlerinden rasagilinin hastalığın seyrini değiştirdiğine dair kanıtlar bulunmuştur. Ağızdan alınan dopamin agonistlerinin yanısıra özellikle motor donma sorunu olan hastalarda kullanılan küçük bir pompa yardımı ile cilt altına enjeksiyon şeklinde uygulanan ilaçlar da üretilmiştir.
    Parkinson hastalığının cerrahisinde hedef hastalıkta artmış aktivitenin izlendiği subtalamik nükleus, globus pallidus ve talamus’daki aktivitenin azaltılmasıdır. Bu amaçla iki yöntem kullanılabilir; birinde bu bölgeler yakılır, diğerinde ise bu bölgeye bir elektrot sokularak bir pil yardımı ile aktivitesi azaltılır. Parkinson hastalığında cerrahi ilk tedavi seçeneği olmadığı gibi son tedavi seçeneği de değildir. Yatalak duruma düşmüş bir Parkinson hastası cerrahi tedaviden faydalanamaz. Cerrahi tedavi özellikle ilaç tedavisine iyi yanıt veren ancak ilaçların yan etkileri ya da dalgalanmalar nedeni ile etkin tedavi alamayan, 70 yaşından genç, kesin Parkinson hastalığı tanısı olan, cerrahi sonrasında iyi takip edilebilecek, ciddi psikiyatrik hastalığı ya da bunaması olmayan hastalarda düşünülmelidir. Cerrahi, uygun seçilmiş hastalarda Parkinsonizm bulgularında yarı yarıya düşüş sağlayabilir.