Etiket: Tedavi

  • Erken boşalma ve tedavisi

    Mutlu bir birlikteliğin en önemli gereklerinden birisi mutlu cinselliktir. Mutlu bir cinsellik için ise her iki tarafın da tatmin olması esastır. Bu nedenle cinsel ilişkinin en önemli unsurlarından biri uyumdur ve cinselliğin, partnerle yaşanan bir paylaşım olarak öğrenilmesi ve sürdürülmesi gerekir.

    Erken boşalma tedavisi yani daha doğru bir ifade ile “boşalmanın kontrolünün öğrenilmesi teknikleri“, aslında en kolay ve en başarılı şekilde çözülebilen uyum sorunlarından birisidir. Herkesin içinde her problemi çözecek yetenek, bilgi ve güç vardır. İstemek, gerekli maddi ve manevi bedelleri ödemek, doğru yerde, doğru şekilde, doğru zamanda bunları yapmak ve kurallara uymakla her problem çözülebilir. Yaşamak için nefes almaktan sonra en önemli unsur olan yemek yemeyi bir süreliğine kontrol edebilmekte ya da geciktirebilmekteyiz. Yemek hazır olmadığında bekleyebilmekte, bazı özel anlarda çok aç olduğumuz halde yemek yemeyi erteleyebilmekte veya başlamış olunan yemeği yarım bırakabilmekteyiz. Demek ki daha zoru yapılabiliyorsa daha kolayı daha da basitçe yapılabilir. Kişi durması gerektiği yerde duramıyorsa yani erkenboşalıyorsa; ya durdurmayı bilmiyordur ya olumsuz alışkanlıkları ağır basıyordur ya da yaşadığı olaya farklı anlamlar yüklüyordur.
    Erken boşalma tedavisinde amaç boşalma kontrolünün sağlanmasıdır. CİNSEL TERAPİ bu sorunun kesin çözüm yolu olacaktır. Gerçek şu ki, cinsel terapi programları ile yüzde yüz tedavi edilebilen erken boşalma için bir cinsel terapiste başvurmanız tedavinin yarısıdır. Diğer yarısını ise tecrübeli bir cinsel terapist halledecektir.

    Cinsel terapi, hatalı cinsel davranışların ve alışkanlıkların değiştirildiği, boşalma kontrolünün sağlanmasına yönelik bilgilendirmelerin yapıldığı, aşk oyunları adı altında kişiye veya çifte özel eğlenceli egzersizlerin planlandığı bir süreçtir. Cinsel terapide amaç, erkeğin aldığı hazza odaklanarak ve boşalma evrelerini fark ederek kontrolü sağlamayı öğrenmesidir. Aynı zamanda erkek, sevişmenin ve dokunmanın hazzına odaklandığı kadar partnerinin de ihtiyaçlarını kontrol etme yeteneğini geliştirecektir. Bu, zamanla araba sürmeyi ya da yüzmeyi öğrenmek gibi kalıcı hale gelir ve gerçek cinselliği yaşayabilirsiniz. Ayrıca sürekli bir partner ve düzenli bir cinsel yaşamın erken boşalma tedavisindeki önemi de mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

    Bazı durumlarda seçici seratonin geri alım inhibitörü (SSRI) grubu ilaçların boşalmayı geciktirici yan etkileri tedavi amacıyla kullanılabilse de, bu etki yalnızca ilacın kullanıldığı süre için geçerlidir. Geciktirici spreyler uyarıcılığı da azalttığından genellikle danışanlar tarafından tercih edilmez. Kalıcı boşalma kontrolü ancak davranış tedavisi ile sağlanabilir.

    Unutulmamalıdır ki her erkek uygun yöntemler ile boşalma kontrolünü % 100 öğrenebilir…

  • Panik atak tedavi edilebilir mi?

    Son yılların en yaygın ruhsal rahatsızlıkları arasında yer alan Panik atak, yoğun korku, kaygı ve endişe karışımı bir nöbettir. En basit tanımıyla; korku ve heyecan duyulduğunda vücudun aşırı tepki vermesidir. Aniden başlayan, 5 ila 45 dakika süren, ara ara gelen, bir daha ne zaman geleceği belli olmayan, insana ölecekmiş hissi veren ve şiddeti hastadan hastaya değişen krizlerin adı “panik atak”tır. Göğüsde bir ağrı ya da baş dönmesi gibi bir belirti ile başlar ve ardından çarpıntı, titreme, terleme, üşüme, sıcak basması, mide bulantısı, uyuşma vb şikayetler olur. Yaşanan yoğun sıkıntının ardından olay genellikle acil servisde son bulur. Yapılan incelemeler sonucunda, kendisine fiziksel bir sorununun olmadığı söylendiğinde, kişi buna inanmaz ve doktor doktor gezmeye başlar. Uzmanlar tarafından “psikolojik ” olarak tarif edilmesine karşın, kişi, çoğunlukla yaşadıklarının gerçekten fiziksel kaynaklı sorunlar olduğunu ama kimsenin hastalığının gerçek sebebini bulamadığını düşünür. Üstelik yakınlarının panik atağın önemsiz bir sorun olduğunu düşünmesi ve kendisine “hastalık hastası” yakıştırmasının yapılması, panik ataklı hastanın durumunu iyice zorlaştırır. Kendisini yalnız ve çaresiz hisseden hasta kısır döngü içine girer. Bu kısır döngü içinde Panik Atak hastasının en önemli sıkıntısı ise bu atağın ne zaman geleceğini bilememesi yani hiç beklemediği bir anda, hiçbir sıkıntısı yok iken aniden ortaya çıkacağından her an atak olacakmış gibi endişe duymasıdır. Hasta bazen bilinç altında biriktirdiği korkularını sanki gerçekmiş gibi görebilir. Bu nedenle de hayatını panik atağına göre organize etmeye başlar. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamaya, tek başına dışarı çıkamamaya başlar. En sonunda korkular yaşama hakim olur. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini, sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedir.

    Yapılan çalışmalarda, atakların daha çok belirli bir takım duygu ve düşüncenin yoğunlaştığı dönemlerde ortaya çıktığı bulunmuştur. Örneğin kişinin terk edildiğini düşündüğü, yalnız kaldığını hissettiği, kullanıldığı düşüncesine kapıldığı, küçük düşürüldüğü veya aşağılanmış hissettiği, boyun eğmek zorunda bırakıldığı, çaresizlik içine düştüğü ya da öfkelendiği ama bunu belli edemediği zamanlar panik ataklarının tetiklendiği zamanlar olabilir.

    Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çoçuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arası olup 30’lu-40’lı yaşlarda iyice belirginleşir. Geçirilen nöbetlerin panik atak olarak adlandırılabilmesi için kişinin kalp-damar rahatsızlığının bulunmaması ve en az iki kere panik atak geçirmiş olması gerekir.

    Panik atak geçirenlerin büyük çoğunluğunun entelektüel olması, iyi eğitim gerektiren işlerde çalışıyor ve büyük şehirlerde yaşıyor olması tesadüf değildir. Panik atağın kesin sebebidir diyemeyeceğimiz ancak olmazsa olmazı olarak vurgulayabileceğimiz iki faktör vardır: Birincisi geçmişte yaşanan bir kayıp, ikincisi mükemmeliyetçi kişilik özellikleri… Bu kişilik özelliklerine sahip olan ve bir kayıp yaşayanlar, genellikle 6 ila 12 ay sonra korku veya heyecan duyduğu bir anda panik atak geçirebiliyorlar.

    Peki PANİK ATAK TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ?

    Panik atak tedavisindeki en büyük sorun hastanın fiziksel bir rahatsızlığı olduğuna inanması ve bu nedenle psikolojik desteği geç aramasıdır. Bu nedenle de Panik atak yaşayan kişiler genellikle mevcut durumlarının ömür boyu süreceğini ve hiç iyileşmeyeceklerini düşünürler. Böyle düşünmeleri, atakların meydana getirdiği çöküntüyü çoğu zaman daha da derinleştirmektedir. Oysa güven duyulan ve rahat hissedilen bir uzmana gidilmesi tedavi sürecini hızlandıracaktır.

    Panik atakta ilaç tedavisi ve psikoterapi başlıca tedavi seçenekleridir. Uygun doz ve uygun süre ile ilaç tedavisinin yanında, kişinin beklentilerini ve işe yaramayan düşünce kalıplarını değiştirme, gevşeme ve nefes egzersizleri, kaygıya yol açan etkenlerle yüzleştirme gibi yaklaşımların olduğu bilişsel davranışçı terapi teknikleri çoğu zaman sonuç verecektir. Ayrıca panik ataklar sırasında ölmenin veya delirmenin olası olmadığının çalışılmasıyla kişinin rahatlaması sağlanıyor. Bu süreçte panik atak yaşayan kişi ile terapisti arasında çok iyi bir iletişimin olmasının önemi de tedavi açısından göz ardı edilmemelidir.

  • Kronik yorgunluk sendromu tanısı

    Şimdi işin biraz kötü tarafına geldik maalesef ki kronik yorgunluk sendromunun ortaya koyacak bir görüntüleme yöntemi ya da bir kan testi yok ve bu sendromda görülen birçok şikâyet başka hastalıklarda da görülebilir. Bu yüzden kişin semptomları ile beraber bu semptomları oluşturan etkenleri ve patofizyolojiyi gözden geçirmek ve altta hangi neden yatıyorsa ona yönelmek en doğru yoldur.

    Size burada bir bilgi daha vereceğim kronik yorgunluk sendromu kayıtlarda bir düzensizlik (disorder) olarak geçmektedir. Her ne kadar bu kelime Türkçe ye çevrilirken hastalık diye çevrilse de bu direk doğru değildir. Çünkü hastalık tanımı, düzensizlik tanımından biraz farklıdır. Düzensizlik, hastalıkta hem tanı hem de tedavi vardır (literatürün kabul ettiği). Ama düzensizlikte literatürün kabul ettiği net bir tanı ya da net bir tedavi yoktur.
    Bu sendromun tanısını koyarken çoğu şikâyet, fibromiyaljiden de vardır ve genelde hastalara fibromiyalji tanısı koyulur ama kronik yorgunluk sendromu tek bir hastalıktan ziyade aslında sistematik bir çok hastalığın bütünüdür diyebiliriz. Ayrıca çağımızda lyme tanısı ile aynı kefeye konsa da aslında birçok farklılıkları vardır.

    Patofizyolojik olarak mitokondriyal sorunlar özellikle aminoasit ve nitrojen matebolizması başta olmak üzere lipit mekanizması ve karbonhidrat metabolizmasındaki sorunlar çalışmalar ile ortaya konulmuştur, bağırsak florası sorunları çalışmalarla ortaya konulmuştur.
    -Kişin şikâyetleri
    -Kullandığı ilaçlar
    -Hayat tarzı uyku, stres, beslenme
    -Ruhsal durumu kişinin tanısında oldukça büyük önem taşımaktadır.
    Eğer yukarıda saydığımız semptomlardan kronik yorgunluk sendromu olduğunuzu düşünüyorsanız bu konuda yetkin bir doktora görünmenizde fayda var çünkü tedaviye ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi sonuçlar alınır, ilerledikçe iyileşme oranı da düşmektedir.

    BAZI GÖRÜŞLER KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNU 4 ALT DALA AYIRMAKTADIR;

    1-Kronik yorgunluk ve immün, disfonksiyon (CFIDS) bu grupta diğer şikâyetlerle beraber laboratuvardan net olarak kan beyaz kürelerin düşüşü ve NK hücrelerinin düşüşü saptanmıştır.

    2-Myaljik ensefolamyelit (ME) şikâyetlerde nörolojik sorunlar daha ağır basmaktadır. Birçok kişi benim de yukarıda belirttiğim gibi kronik yorgunluk sendormunu ve miyaljik, ensefalomyeliti aynı hastalık olarak görmektedir ama birçok kesim de bu şekilde ayırmaktadır.

    3-Adrenal yorgunluk (azalmış ya da disfonksiyonel) , kortizol laboratuvar testleriyle ortaya konulabilir. Uyku bozuklukları stres gibi birçok neden adrenal yorgunluğa neden olabilir. Sadece bu konuyla alakalı ayrıntılı bir yazım olacak.

    4-Postural taşikardik sendrom (POTS) düşük tansiyon ve düşük nabız ile seyreden kardiyovasküler sorunlar olmaktadır, ve bu sonunda postural hipotansiyona neden olmaktadır. Postural, hipotansıyonda yatarken normalken ayağa kalktığınızda tansiyon düşer.

    ***Birçok görüş mitokondriyal, disfonksiyonu kronik yorgunluğun temel nedeni olarak görmektedir ve buna göre tanı yöntemleri geliştirmeye çalışmaktadırlar.

    BAĞIRSAK FLORASI VE KRONİK YORGUNLUK SENDROMU

    Yapılan bir çalışmada kronik yorgunluk sendromu olan kişilerinin çoğunda irritable bağırsak sendromu görülmüş ve çalışmada ikisi aynı anda olan ve olmayan kronik yorgunluk sendromu hastaları ayrı ayrı incelenmiş. Ve iki hastalık arsındaki bağlantı da incelenmiş.
    Kronik yorgunluk sendromu olan 50 hasta ile 50 sağlıklı kişinin gaita örnekleri ve kan değerleri karşılaştırılmış.
    Gaita analizleri yapıldığında bazı flora bakterilerinin kronik yorgunluk sendromu ile bağlantılı olduğu gösterilmiş. Bunlar;
    1- Faecalibacterium
    2- Roseburria
    3- Dorea
    4- Coprococcus
    5- Clostridıum
    6- Ruminococcus
    7- Coprobacillus dur.

    Diğer türlerde de IBS ile eşlik edip etmemesine göre değişkenlik görülmüş. IBS ve kronik yorgunluk sendromu beraber olan hastalarda alistipes seviyelerinin arttığı faecalibacterıum seviyelerinin azaldığı görülmüş bağırsak florasında.
    IBS olmadan olan kronik yorgunluk sendromunda ise bazı bacteriodes seviyelerinde artış, bacteiodes, vulgatus seviyesinde azalma görülmüş.
    Antiinflamatuar bakteri suslarında azalma ve proinflmatuar bakteri suslarında artma görülmüş benzer bir gaita analizi çalışmasında. Yani bağırsak florası ile bu hastalıklar arasında ciddi bir bağlantı vardır.

    Gaita analizlerine bakılarak kişinin ileride kronik yorgunluk sendromu geçirip geçirmeyeceğine dair fikir vermek mümkün olabilir demektedir bazı görüşler. Bunlarla alakalı laboratuvar testleri kullanılmaya başlanmıştır.

    Buradan çıkaracağımız sonuç bağırsak florası dengesizlikleri muhtemel kronik yorgunluğun altındaki en önemli nedenlerden biri olabilir. Ama bu floral denge neden bozuluyor ona odaklanmak gene en önemlisi olabilir. Yani beslenme yanlışları kronik toksisite stres gibi nedenler.

    KRONİK YORUNLUK TEDAVİSİ

    Adım adım kronik yorgunluk tedavisinde neler yapabileceğimizden bahsedeceğiz.
    Kişilerin tedavisinde temel mantık her kronik hastalıkta olduğu gibi alttaki nedenlere odaklanmaktır. Bu nedenler kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve bir kişide en önde odaklanılması gereken neden diğerinde çok daha arka sıralarda yer alabilir. Ama temel olarak size adım adım bahsedelim bakalım neler yapmalıyız? Aslında size sayacağım bu sırayı benim diğer bütün yazılarımda da görebilirsiniz çünkü tüm kronik hastalıklara yaklaşım bu sırayla olmalıdır benim görüşünce. Ve bu değişiklikleri yaparken de patofizyolojik ve sistematik olarak birçok sistemi göz önünde bulundurmaktayım.
    1-Diyet düzenlenmesi
    2-Toksinlerden arınmak
    3-Kronik stres yönetimi
    4-Hayat tarzı değişiklikleri
    5-İnflamasyona odaklanmak
    6-Mikroplara odaklanmak
    7-Eksik vitamin ve mineralleri tamamlamak
    8- Ruhsal sisteme odaklanmak ruhsal ve bedensel travmaları çözümlemek
    9- Duygusal ve düşünce sel toksinlerden kurtulmak

    İyileşme zaman alabilir ve bu yol zorlu bir yoldur ama güzel sonuçlara ulaşmanız emek verirseniz mümkün.

    1-DİYET DÜZENLENMESİ

    Doğru beslenme tüm kronik hastalıklarda en önemli adımlardan biridir. Doğru diyet size hem iyileşmeniz için gerekli enzim ,mineral, fitokimyasal ve vitaminleri sunan hem de size zarar veren ve inflamasyona neden olan gıdalardan uzak bir diyettir. Sağlıklı biri hayat için bağırsak floramızı da destekleyecek şekilde ve sindirim sorunlarına neden olmayacak şekilde beslenmeliyiz.
    Hastalarımda ve kendimde kronik hastalıkları yenerken en çok sonuç aldığım şey bitki ağırlıklı beslenmedir. Yapılan birçok çalışma da göstermiştir ki bitki ağırlıklı bir beslenme sağlıklı bir bağırsak mikrobiyatası için elzemdir. Beslenmenizde neredeyse tabağınızın yarısını sebzeler ve yeşillikler oluşturmalıdır.
    Kronik yorgunluk sendromunda beslenme
    Bir grafik üzerinde olacak:

    Başlık günlük bir beslenme değil mi nasıl olmalı?

    • %40 Sebzeler
    • %15 Meyveler
    • %15 Hayvansal gıdalar
    • %10 Baklagiller
    • %10 Glutensiz tahıllar
    • %10 Yağlı tohumlar

    Bu oranlar kişiden kişiye değişebilir bunu özellikle belirtmeliyim, bu yüzdeler kabataslak verilen oranlardır ve çoğu hastada dağılımı konusunda değişiklik gösteriyor ama en büyük çoğunluğa odaklanırsanız dünyada en çok kişiyi tedavi eden ve her türlü hastalıkta başarı oranı bilimsel çalışmalarla da ortaya konulan “bitki bazlı beslenme “de oranlar bu şekildedir. Ve yıllardır hastalarımda mucizevi sonuçları bu şekilde almaktayım.

    Hayvansal gıda tercihlerimiz serbest gezen organik yumurtalar balıklar ve merada otlanan hayvanların etleri olabilir ama bu da beslenmemizde temeli değil sadece maksimum %20lik bir kısmı oluşturmalıdır.
    Meyveler baklagiller glutensiz tahıllar, yağlı tohumlar ise beslenmenizde hayvansal gıdalardan önde olmalıdır.
    Gıda intoleransları burada belki de en çok dikkat edilmesi gereken noktalardan biri olabilir çünkü neredeyse tüm kronik hastalıkların altında intolerans tablosu bulunmaktadır.
    Bir müddet gluten ve süt ürünlerinizi hayatınızdan çıkarmanızı ve eliminasyon diyeti yapmanızı öneririm. Eliminasyon diyeti ile alakalı ayrıntılı yazı paylaşacağım.
    Uzun süreli açlıkların bu tip hastalara uygun olmadığı özellikle belirtilmektedir. Enerji metabolizmasındaki bozukluklardan dolayı o yüzden intermittan fasting ve açlıklar hastaların metabolizmaları düzeltilmeden asla ama asla önerilmez bu hastalarda.

    Yeterli su tüketimi sağlıklı bir hücresel fonksiyon ve detoksifikasyon için olmazsa olmazdır. Toplumda ki hastalıkların bir kısmı yeterli su tüketimi sağlandığında ciddi oranda azalabilir. Burada dikkat etmek istediğim bir konu var sebze ve meyvelerdeki su normal sudan daha etkin ve enerjiktir hücre içinde. Kronik susuzluk vakalarında genelde sebze suları içmelerini ve meyve su seklinde değil yiyerek bunu direk yemelerini söylüyorum.

    2-TOKSİNLERDEN ARINMAK

    Detoksifikasyon ile alakalı ayrıntılı bir yazımız olacak ama burada kısaca bahsedelim. Vücut normalde kendi detoksifikasyonunu kendi her gün her an yapmaktadır ama kronik toksin yükümüz artarsa ve detoksifikasyon sistemlerin çalışmasını önleyen sistematik bazı durumlar oluşursa( enfeksiyon vitamin mineral eksiklikleri stres vb.) toksinleri yeteri kadar atamayacağız ve vücudumuzda biriken toksinler dokulara giderek buralarda hasar oluşturarak birçok hastalık ve semptoma yol açacaklardır.
    Detoksifikasyonun birinci kuralı çevresel toksinleri azaltmaktır. Maruz kaldığımız her türlü kimyasalı elemine etmektir. Toksinler vücudumuza ağız yoluyla, nefes yoluyla ya da cildimizden temas yoluyla gelmektedir. İlk basamak toksinlerden uzaklaşmak ve hayatımzıdaki tüm toksin etkenlerden uzaklaşmak olmalıdır. İleri vakalarda medikal detoks şeklinde gerekli vitamin ve mineralleri başlayarak kişinin detoksifikasyon sistemlerini desteklemek ve detoksun 3 fazını desteklemek önemlidir.

    3-KRONİK STRESS YÖNETİMİ

    Stres hastalıklar için adeta bir paradoks gibidir. Stres hastalıklara neden olur hastalıklar stresse. En sonunda da olan size olur. Vücut HPA hipotalamus, pituer adrenal aksı bozulur, adrenal yorgunluk oluşur. Bu konuyla alakalı da ayrıntılı bir yazımız olacak burada yapılacak ilk şey strese neden olan etkenleri ortadan kaldırmak olacaktır. Bu işyerinizde bir sorun olabilir evinizde bir sorun olabilir ya da birçok dış etken olabilir. Biliyorum kolay değil bu söylediğim ama stres devam ettiği sürece iyileşmenin gerçekleşmesi pek mümkün değil.

    Şimdi size bahsedeceklerim stresle başa çıkma tavsiyeleri;

    -Sağlıklı uyku hem stresle başa çıkmak için önemlidir ama aynı zamanda kronik yorgunluk sendromu tedavisinde en önemli yerlerden birini almaktadır. Kaliteli ve yeterli uyku birçok semptomu azaltabilir, sağlıklı çalışan bir bağışıklık sistemi için elzemdir. Karanlık ama tamamen zifiri karanlık, sessiz, teknolojik aletlerden uzak-uygun sıcaklıkta bir oda uykuya dalmak ve uykunun devamlılığını saplamak için önemlidir.
    Bazen belirli bir süre melatonin takviyesi göz önünde bulundurulabilir
    -Kafanıza takılan ya da sizi strese sokan bir durumla karşılaştığınız anda ortamdan uzaklasın ve en az 15 dakika acık havada yürüyüş yapın. Döndüğünüzde strese neden olacak sorunun o kadar da büyük bir sorun olmadığını ya da bu stresle başa çıkabileceğinizi fark etme olasılığınız büyük.
    -Gün içinde yaptığınız 10-15 dakikalık meditasyon ve nefes egzersizi molaları, yoga molaları oldukça faydalıdır
    -Aynı anda birçok işi yapmayı bırakın. Bu sizi çok fazla strese sokacaktır. Her seferinde bir işi hallederek ilerlemek daha sağlıklı olacaktır.
    -Hayatımızla alakalı en büyük sorunlardan biri sanırım “meli, malı “ eki olabilir. Yani kendimize sürekli sunu yapmalıyım bunu yapmalıyım bu böyle olmalı bu şekilde olmalı seklinde kurduğumuz cümleler aslında oldukça sağlıksızdır. Hedeflerimiz olabilir ve bunlar için caba gösterebiliriz ama kendimizi belirli kalıplara sokmak ve bunlara delice odaklanmak belki de çevresel streslerden daha fazla etkilemektedir bizleri.

    4-HAYAT TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Biz hareket etmek için yaratılmış varlıklarken zamanla hepimiz kapalı duvarlar ardındaki işlere mahkum olduk buna ben de dâhil maalesef. O yüzden hareketimizi arttırmak bir lüks değil bir gereklilik bizim için. İşyerinde çalışırken bile ara ara kalkıp hareket etmeniz, mümkünse açık havada hareket etmeniz oldukça önemlidir. Hareket etmek kan akısını arttırır ve bu detoksifikasyonunuzun düzgün olması hücrelerin oksijenlenmesi için oldukça önemlidir. Hareket etmek vücudunuzda daha mutlu hissetmenizi sağlayacak endorfinleri salgılatır, bağışıklığınızı yükseltir.
    Ama burada dikkat etmeniz gereken çok önemli bir şey var kronik yorgunluk sendromunda sizi zorlayacak hareketler ve fazla egzersiz şikâyetlerinizi oldukça arttırabilir. O yüzden basit hareketlerle başlamak hatta spor olarak yoga pilates ve çok hafif tempolu yürüyüşleri denemek ve spor sürelerini kısa sürelerden başlayıp giderek arttırmak oldukça önemlidir.
    Uyku saatlerinizi düzgün aralıklarda tutmak yasam tarzı değişikliklerinden belki de en önemlisidir. Hastalarıma dediğim gibi saat 22.00, 24.00 arasında uyumanız önerilir.
    Ekran ve bilgisayar karısındaki süreleri kısa tutmanız oldukça önemlidir. Teknolojik aletlerin yaydığı frekans ve bozucu alan hastalıklarınızı oldukça etkileyecektir.
    Olabildiği kadar doğaya çıkmanız önemlidir. Özellikle deniz kenarı, şelale kenarı orman gibi alanlarda bulunmak sizleri bolca negatif iyonlara maruz bırakacaktır. Bu negatif iyonlar sağlığınız için oldukça önemlidir. Bir başka yazımızda bu konudan da ayrıntılı bahsedeceğiz.

    5-İNFLAMASYONA ODAKLANMAK

    Burada kronik inflamasyonun hemen hemen tüm hastalıkların altındaki temel nedenlerden biri olduğundan bahsetmekte fayda var. Bu konuyla alakalı oldukça ayrıntılı bir yazım olacak. Ama özellikle size bahsetmek istediğim burada kısaca bu inflamasyonun altında da diğer saydığımız maddeler bulunmaktadır aslında beslenme stres uyku toksinler vb.

    6-MİKROPLARA ODAKLANMAK

    Mikrop teorileri tıp tarihinin gerek akut gerek ise kronik hastalıklarda kafasını en çok karıştıran ve nerdeyse de en çok araştırmaların yapıldığı konulardan biri olmuştur. Akut hastalıklarda altta bir mikrop virüs bakteri parazit olduğu hemen kabul görse de kronik hastalıklara yaklaşımda yıllardır hep geri planda tutulmuştur. Ben yıllardır bu konu üzerinde oldukça araştırıyor ve okuyorum çünkü kendi kronik hastalığım olan lupusu iyileştirmek için oldukça çalışmış ve araştırmış olduğum için ilk gündeme yoğun şekilde geldiği yıllardan beri bu konunun yakın takipçisiyim.
    Öncelikle şunu belirteyim kronik hastalıkların altında mikropların yattığı teorisi hala tartışılmakta ve çalışmalar her gecen gün artmaktadır. Ama en son çalışmalar artık bize net göstermektedir ki vücudumuzda mikroplar artık sanıldığı gibi bizlere direk saldırıp hastalık yaratmamaktadır yani doku ve hücrelerde çoğalıp bağışıklığı etkileyen diğer nedenler nedeniyle 8stres eksiklikler beslenme vb. ) bağışıklık düştüğünde saldırıya geçmektedirler ve çoğalarak semptomlar oluşturmaktadırlar. Çoğu immün sistemin yeterli çalışırken bile hücre içinde sorunlara yol açıp mitokondriyal disfonksiyonlara neden olabilir EBV, HHV6 gibi çoğu ise direk immün sistem baskılanmasını kendi yapmaktadır. Üzerine en çok çalışmalar yapılan virüslerimiz EBV yani (EBSTEİN BARR) virüsüdür. Onun dışında diğer herpetik aile virüsleri hakkında da çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Onun dışında streptekok gibi bakteriler ve bartonella babesisa gibi parazitlerin ve birçok mikrobun çalışmaları her gecen gün artmaktadır. Kronik hastalıkları olan insanlarda bu mikropları saptamak oldukça zordur ve çalışmaları en çok zorlayan kısım da sanırım budur. Ama her gecen gün artık saptanamayan mikroplar adıyla kronik hastalıklar altındaki en büyük sorunların mikroplar olduğu görüşü yaygınlaşmaktadır. Antibiyotikler ve antiviral, antiparaziter ajanların hepsi bu mikroplara etki edememektedir çünkü bu türlerin adaptasyonu oldukça gelişmiştir. Bilimsel literatürdeki birçok çalışmayı da alttaki kaynakça link kısmına bırakmaktayım. Bu mikropların tedavisi de immün sistemi toparlayarak bu mikropları elemine etmek olacaktır ama bu oldukça uzun bir yol olabilir. Onlara karsı agresif bir savaştan ziyade zamanla yavaş yavaş vücuttan temizlemek akılcı olan yol gibi görünmektedir. Kronik yorgunluk sendromunda şüpheli mikroplar EBV Iyme bakteri-q fever bakteri ,CMV HHV6, enterovirus, parvovirus B19 şeklindedir
    -Bu mikropların elemine edilmesinde naturopatların sıklıkla tercih ettiği ajanlar fitoterapik ajanları kullanmak mikroplara karsı benim en sevdiğim yöntem.

    7-EKSİK VİTAMİN VE MİNERALLERİ TAMAMLAMAK
    İşte burada en önemli noktalardan biri kişinin eksiklerine laboratuvar tahlilleri kadar semptomlarına hakim olarak da yaklaşmak çünkü vitamin ve mineral eksikliklerinde çoğu zaman kan ve diğer laboratuvar tahlilleri bize fonksiyonel eksiklikleri göstermekten aciz. Hem laboratuvar tahlilleri hem de kişinin semptomları göz önünde bulundurularak tedavi planlanmalıdır ve gerekli eksiklikler önce beslenme ile destek olunmalı beslenmenin eksik kaldığı yerde gerekli supplementler başlanmalıdır.
    -Bir sonraki bölümümüz kronik yorgunluk sendromunda eksiklikler ve supplementler konusunda size bilgi verecek.
    8 ve 9. Maddelerle alakalı ayrıntılı bir bölüm gelecek ama sunu belirtmek gerekir ki kişi ruhsal sisteme odaklanmadığında ve bedenini yoran ve yıpratan duygusal ve düşünce sel toksinlerden arınmadıkça hastalıklarından tam anlamıyla kurtulamaz. Bazı hastalarda bu 2 madde daha önce saydığımız tüm nedenlerden daha önemlidir.

    Kronik yorgunlukta kişiye bütüncül bir pencereden yaklaştığınızda
    Ayrıca bu sistemlere dokunmak için kullanabileceğimiz tamamlayıcı tıp yöntemleri ve diğer bazı yöntemler bulunmaktadır.
    -Akupunktur
    -Homeopati
    -Nöral terapi
    -Ozon tedavi
    -Nefes egzersizleri
    -Yoga
    -Reiki
    -Masaj
    -Hamam sauna
    -Aromaterapi
    -PEMF tedavileri (pulsed, electomagnetic field machines )
    bunların kişiye, ihtiyacına göre eklenmesi tedaviye oldukça faydalı olmaktadır.
    -Psikoterapi bilişsel davranış terapisinin kronik yorgunluk tedavisindeki etkinliği birçok çalışma ile ortaya konmuştur.

    Ama kişinin temelde altta yatan sorunlarına odaklanılması ve hangi yol yolak bozuk ise ona yönelmesi, bununla beraber yasam tarzında değişiklikler yapılması gerekmektedir. Bu da kişiden kişiye farklılık gösterilmektedir peki kronik yorgunluk sendromunda

    Kullanabileceğimiz, supplementler ve fitoterapik ajanlar nelerdir?

    1-KEDİOTU (VALERİAN)
    600-900 mg kedi otu ekstratı % 0.4 valerinik asit seklinde standartize edilmiş yatmadan 1 saat önce kullanılabilir. Daha iyi bir uyku uyumanızı sağlar ve yorgunluğu azaltır etkisi için en az 2 ay kullanmanız gerekir.

    2-MEYAN KÖKÜ EKSTRATI
    Düşük tansiyon durumlarında enerjinizi arttırmak için ve adrenal sisteme destek vermek için kullanılabilir. İçindeki antiinflamtuar bileşikler sodyum seviyesini kanda yükseltir ve tansiyonun artmasına neden olur. Günde 500 mg 2-3 kez kullanılabilir.

    3-SİBİRYA GİNSENG
    Yorgunluğa yardım edebilir adrenal sistemi destekleyebilir yapılan bir çalışmada orta seviyedeki yorgunluk yasayan kişilerden 4 ay boyunca düzenli Sibirya ginsengi kullanan vakaların plaseboya göre daha az yorgunluk yaşadığı görülmüştür. Ama ileri derece yorgunlukta etkinliği görülmemiştir maalesef 400 500 mg standartize ekstra kullanılabilir. Diyabet ve yüksek tansiyonlu hastalarda kullanımda dikkat edilmelidir. Aksam saatlerinde kullanılması önerilmez uykuya etki edebileceği için.

    PANAX GİNSENG (AMERİCAN GİNSENG)
    Günde 100 -200 mg iki kez alınabilir. Diyabet ve Yüksek tansiyonda dikkatli kullanmak gerekebilir. İmmün sistemi oldukça desteklediği birkaç çalışmadan gösterilmiştir.

    4-GİNKO
    Konsantrasyon ve farkındalığı arttırabilir beyinde kan akısını arttırır antioksidan etkisi sayesinde kasları oksitadtif zarardan korur ve kas ağrılarını azaltabilir 80-120 mg günde iki kez kullanılabilir standartize edilmiş %24 flavonoids ve %6-%7 terpen, lakton içeren tentür olmalıdır.

    5-KOENZİM Q10
    Kronik yorgunluk sendromunda yeterli ATP üretiminde sıkıntı olabilir. ATP üretimi sıkıntılıysa da oldukça yorgun hissedersiniz ve koenzim q10 daha çok ATP üretmenizi destekler coq10 ATP üretim de görev alır. Aynı zamanda bir antioksidandır ve bağışıklığı ve kasları destekler. Yapılan bir çalışmada 155 hastaya koenzim q10 kullandırılmış ve bu hastaların egzersiz yapma yetenek ve güçlerinin arttığı
    görülmüş. Yukarıda bahsettiğimiz üzere egzersiz kronik yorgunluk sendromlu hastalar için tam bir kabus olabilir, koenzim q 10 üzerine bu konuda başka çalışmalar da var ve hepsinin temeli enerji üretimi üzerine yani ATP şart azizim. Günlük 100 mg kullanım olarak başlanabilir gerekliyse doktorunuzla beraber doz artısı yapabilirsiniz.

    6-ESANSİYEL YAĞ ASİTLERİ
    Kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda esansiyel yağ asitleri oldukça düşük bulunmuş,
    Bu konuda çalışmaları olan grup 3 supplement üzerine balık yağı, evening primrose oil ve keten tohumu yağı. Önerilen doz kullanımı ya 2 gram balık yağı ile 2 gram keten tohumu yağı kombini ya da 2 gram balık yağı ile 2 gram evening primrose oil kombini şeklindedir.

    7-MELATONİN
    Uyku kalitesini arttırabilir ve antioksidan etkisi nedeniyle oldukça faydalı olabilir. Kronik yorgunluk üzerine kullanımı ile alakalı net çalışmalar henüz yoktur.Günde 3 mg kullanılabilir yatmadan önce

    8-ALTIN KÖK (RHODİOLA ROSEA)
    Yapılan bir çalışmada vardiyalı çalışan doktorların bilişsel ve düşünce kabiliyetlerinde yüksek etkinlik sağladığı gösterilmiştir.100-200 mg günde 2-3 kez alınabilir. Etki için en az 2 ay kullanılması önerilir. Adrenal sistemi dengelemede ve enerji üretiminde görev alır. Ashwaganda gibi bir adaptojen olduğu için güvenle kullanılabilir. Oldukça sevdiğim ama zor bulunan diğer bir fitoterapik ajan maalesef.

    9-SCHİSANDRA BERRY
    Antioksidan ve antiinflamatuardı. Diyabet hastaları tedavisinde bile kullanılabilir. Adrenal yorgunluğa özellikle iyi gelebilir. Günde 500-1000 mg ekstra 2 kez kullanılabilir.

    10-KORDİSEPS MANTARI (CORDYCEPS SİNENSİ)
    Tablet formları daha yaygın bulunmaktadır günde bir iki kez 80 mg içilebilir ama dozla alakalı net bir görüş yoktur. Adrenal sistemi oldukça desteklemektedir.

    11-NADH
    Yapılan bir çalışmada günlük 10 mg nadh kullanımı plaseboya karşı şikâyetleri ciddi oranda azaltmış. Seratonin dengesinde de faydalı olduğu düşünülmektedir. Günde 20 mg güne 1 kez kullanılabilir.

    12-MAGNEZYUM
    Kronik yorgunluk sendromunda yaşanan semptomların çoğunun nedeni magnezyum eksikliği olabilir yapılan çalışmalarda ise magnezyumun plaseboya üstünlüğü birçok kez ortaya konmuş ayrıca kronik yorgunluğa en çok esik eden hastalıklardan biri de fibromiyalji olduğu için magnezyum formlarından malat formunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Özellikle malat formunu önermekteyim

    13- L KARNİTİN
    Kas metabolizmasındaki ve hücresel enerji metabolizmasındaki görevi önemlidir. Eksikliği enerji düşüklüğü ve yorgunluk yapabilir kas ağrıları yapabilir. Yapılan çalışmalarda kronik yorgunluk hastalarının serum asetil karnitin seviyelerinin oldukça düşük olduğunu bulmuştur. Asetil karnitin, l karnitin oranından da ciddi bir artma görülmüştür. L karnitin suplementasyonu kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda faydalı olabilir. 500 mg günde 1-3 kez alınabilir.

    14-L GLUTAMİN
    Bağırsak florasını yapılandırmak ve kortizol seviyelerini dengelemek için kullanılıabilir.

    15- FOLİK ASİT
    Serum folat seviyesi aslında serobrospinal sıvıdaki folat seviyesinin bir göstergesi olabilir. Ve düşük folat seviyeleri ve folat eksikliği beyin fonksiyonlarında sorun yapabilir. Depresyona etki edebilir

    16-B12
    Birçok yolakta önemli görevi bulunmaktadır kronik yorgunlukta ki etkinliğinin eritrosit anormalilerini önlemesi olarak görülmüş. Hidroksikobalamin ya da metilkobalamin kullanımı uygundur siyanokbalamin kullanmayınız.

    17-DİĞER B VİTAMİNLERİ
    Kronik yorgunluk sendromu olan hastaların kanında düşük oranda riboflavin, tiamin, pridoksin bulunmuş ve bunları takviye etmenin hastaların şikâyetlerini rahatlatmakta etkili olabileceği ortaya sürülmüştür.

    18-C VİTAMİNİ
    C vitamini eksikliği yorgunluk depresyona neden olabilir. İmmün sistemi desteklemek ve eritrosit anormalilerini düzenlediği için C vitamin desteklerinin kronik yorgunluk sendromunda faydalı olduğu düşünülmektedir. Çalışmalardaki dozlar genelde iv dozlar 15 gr ve günlük 1-3 gram oral C vitamini dozlarıdır. Ayrıca adrenal sistemi de desteklemektedir C vitamini.

    19-SODYUM (TUZ)
    Kronik yorgunluğu olan hastaların bir kısmında nörolojik hipotansiyon görülmektedir bunun temel nedeni de tuz ( SODYUM ) tüketiminin toplumda çok fazla kısıtlanmasıdır. Bu vakaların tuz tüketimlerini belirli ölçüde arttırmaları faydalı olmaktadır.

    20-ÇİNKO
    Çinko eksikliği immün sistem düşüklüğü yapabilir yorgunluk ve kas ağrılarına neden olabilir ve toplumda oldukça yaygındır. Çinko supplementasyonu kas kordinasyonun sağlanmasında ve ağrıların giderilmesinde magnezyum ile beraber göz önünde bulundurmalıdır.

    21-L TRİPTOFAN
    Yapılan çalışmalarda kandaki l triptofan seviyelerinin kronik yorgunluk sendromu hastalarında %80lere varan oranda düştüğü gözlenmiş. Triptofan seviyelerinin düşüşü beyin seratonin seviyelerinin azalmasına neden olur triptofan seratoninin öncüsüdür ve bu da duygu durum sorunlarına neden olabilir. Düşük tirptofan seviyeleri depresyona neden olabilir. Triptofan suplemantasyonunun kronik yorgunluk sendromlarında etkili olup olmayacağı henüz net ortaya konmamıştır ama triptofandan zengin spirullina gibi kaynaklarla beslenmek oldukça faydalı olabilir.

    22-DHEA
    Adrenal bezlerden salgılanan temelde ve az oranda da yumurtalık ve testislerden salgılanan bir hormondur. Ve daha vücutta diğer steroid hormonlara çevrilir östrojen ve progesteron gibi. Duygu durum halinizde ve uyku kalitenizde de rol oynar. Çalışmalar gösteriyor ki kornik yorgunluk sendromu olan hastalarda dhea seviyeleri abnormallik göstermektedir. Dhea takviyeleri labaratuar tahlilleri ile net eksinlik tanısı konulmadan asla önerilmez. Ve dhea takviye kullanımı mutlaka bir doktor tarafından takip edilmelidir.

    23-SİNDİRİM ENZİMLERİ

    Sindirimi düzenlemek ve temel sorunları çözerken sindirime destek vermek amaçlı kullanılabilir

    24 -BETA KAROTEN

    Antioksidan etkisinden dolayı kullanılabilir

    25- ASHWAGANDA

    İşte benim gözdeme geldik. Açıkçası kendisi Türkiye de üretilmiyor ve temin edilmesi zor bir takviye ama en güzel sonuçları veren de kendisi çünkü o bir adaptojen yani böbrek üstü bezleri onarırken vücudu yormuyor. Anksiyete ve yorgunlukta oldukça etkilidir. Yapılan bir çalışmada günlük 250 mg ashwaganda kullanılır kronik yorgunluk sendromu olan haftalarda enerji seviyelerini %79 oranında arttırmış!

    26- D RİBOZ

    Hücrelerdeki enerji metabolizması için kullanılabilir. Günde 2-3 kez 5 gr kullanılabilir.

    27- 5 HTP

    Anksiyete semptomları için ve seratonin dengesi için kullanılabilir. Uyku kalitesini düzeltir ve ayrıca seratonin seviyesi arttıkça ağrının da azalması olasıdır.100 mg günde 2-3 kez alınabilir.

    28- OREGANO OİL (KEKİK YAĞI)

    Antimikrobiyal ajan olarak oldukça etkilidir. 1 ay kullanıp ara ara kesilmesinde fayda vardır. 500 mg günde 3-4 kez kullanılabilir.

    29- D VİTAMİNİ

    Vitamin D eksikliği ciddi yorgunluk ve immün sistem sorunlarına yol açabilir. Kan D vitamini seviyesini 60-80 civarında tutmakta fayda vardır.

    30- PROBİYOTİK

    Doğru suşlar içeren probiyotikler bağırsak florasına destek verebilir. Bu konudaki araştırmalara hala devam etmektedir.

    GELENEKSEL ÇİN TIBBINA GÖRE

    Kronik yorgunluk sendromu nedenleri geleneksel Çin tıbbına göre şu şekildedir
    -Uyku yin eksikliği
    -Böbrek yin eksikliği
    -Böbrek yang eksikliği
    -Öz eksikliği. Bunlara Çin tıbbı tedavileri şeklinde odaklanmak da hastalara faydalı olabilir. Maalesef henüz bu konuda bir tecrübem bulunmadığı için sizlere daha fazla ayrıntı veremeyeceğim ama denenebilir neden olmasın?

    AYUVERDAYA GÖRE

    Ayuverdik yaklaşımda sindirim sistemini düzenlemek ve kronik toksinlerden arınmak yatar bu sendromda.
    Ayuverdik ajanlar ashwaganda, amla, ,bala ,triphala, lomatium kullanılabilir. Kendileri bazen benim en sevdiğim fitoterapik ajanlar olabilyorlar ve kişiyi toksinlerden temizlemek her zaman ilk yaklaşım açım olmaktadır ayuverdadaki gibi.
    Unutulmamalıdır ki kronik yorgunluk sendromu ile alakalı yoğun çalışmalar hala devam etmektedir bu sendroma tam olarak neyin neden olduğu ve tam nasıl tedavi edileceği çoğu zaman büyük bir sis perdesi. Ama bütünsel yaklaşımla kişinin semptomlarına ve patofizyolojiye odaklandığınızda çok güzel sonuçlar görülmektedir, bizzat birçok hastam hayatlarına yeniden kavuşmuştur ama unutmamak gerekir ki kişiye göre semptomlar ve tedaviler değişmektedir, alınan sonuçlarda kişisel farklılık göstermektedir.

    Sendromsuz enerjik günleriniz olsun.

  • Polikistik over tedavisi

    Tedaviye yaklaşırken hastalık tanısını değil hastayı tedavi etmek cok daha doğru bir yaklaşımdır.
    Hastanın tüm labaratuar tahlilleri değerlendirilmeli ve altta yatan tüm metabolik bozukluklara odaklanılmalı.
    İnsülin direnci birçok polikistik hastasının nedenidir ama tüm polikistik over sendromlu hastalarda insülin direnci bulunmamaktadır.Buyüzden yukarıda labaratuar tahlillerinde saydığım tahliller ayrıntılı incelenerek kişi insülin dirençli polikistik over sendromu mu yoksa insülin dirençsiz polikistik over sendromu mu bakılmalıdır.
    İnsülin direnci elendikten sonra adrenal sisteme odaklanılmalıdır.
    ***Polikistik over sendromunu tedavi ederken ben karaciğer-adrenal sistem-bagırsaklar-lenfatik sistem çok fazla göz önünde bulundururum.Bu sistemlerde oluşan hastalıklar Birçok metabolik sorunlara yol açarak karsımıza en sonunda polikistik over olarak gelmektedir. Polikistik overde sadece yumurtalıklara ve belirli parametrelere odaklanmak aslında oldukça yanlıştır .Ve sonuç olarak polikistik over sendromu tedavisi yok denilmektedir. Yıllardır birçok hastamda hem infertilitenin yok oldıugunu hem yumurtalıklarda kistlerin yok olduğunu hem labaratuar hem de klinik olarak hastaların tamamen iyileştiğini gayet görmekteyin. Hastaya bir bütün olarak bakmak ve alttaki tüm metabolik sorunları çözmek önemlidir.
    ***Aynı zamanda hastayı sadece bir beden olarak görmekten öte ruhsal ve zihinsel sistemine de odaklanmak kalıcı ve gerçek tedaviyi ortaya koyar.

    Not : birçok polikisik over hastasına tedavi olarak doğum kontrol hapları ve metformin reçete edilmektedir.Bunlar tedavi edici değil semptomlara yönelik ilaçlardır. Sadece metfformini ciddi insülin direnci olan vakalarda tercih etmekteyim ama doğum kontrol haplarının kullanımını hiç önermemekteyim. Doğum kontrol hapı sayesinde olduğunuz kanamalar vücudunuzun doğal kanamaları değildir. Altta hala polikistik overe neden olan tüm sorunlar devam ederken siz olayı maskeliyorsunuz bu haplarla sadece.

    Kronik toksitite mutlaka göz önünde bulundurulmalı ve gerekirse detoks mekanizmalarını desteklemek önemlidir.
    Vitamin ve mineral eksiklikleri mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.
    Ayrıca kişinin doğum kotnrol hapları kullanmış ve bunları bırakmış olması bize ilaç sonrası hormonal değişikliğe bağlı olan durumlar pcos semptomlarını düşündürelbilir. Bu durumda bu tablo incelenmeli ve elenmelidir tedavi için.
    Diyet ve beslenme polikistik over tedavisinde belki de en önemlisidir

    Adrenal stress Birçok polikistik over sendromunun altındaki saptanamayan neden olmuştur hep.

    ADRENAL PCOS

    Vücut stresse girdiğinde Hipotalamus ACTH hormonu salgılar. Bunun sonucunda böbrek üstü bezlerden kortizol , adrenalin ,nöradrenalin ayrıca aynı zamanda DHEA, DHEA-S , ANDROSTENEDİON salgılanır.( cevre dokularda testesterona çevrilebilir ) Buyüzdendir ki kronik stress hem vücutta androjen hormon fazlalığına hem de polikistik over sendromuna neden olabilmektedir .Kronik stress uzun vadede aynı zamanda hem bağırsak florası sorunlarına, insülin direncinei karaciğer sorunları gibi birçok sorunlara neden olacak ve vücut kısır bir döngüye girecektir.
    Acth’ın adrenal androjenleri uyarmasının nedeni bu androjenler stressin uzun vadeli etkilerinden beyini korurlar.( kortizol ve adrenalin etkilerinden ). Ama kötü bir yanı vardır. Acth ın salgıladığı kortizol ilke acth arasında bir negatif feedback vardır , yani kortizol cok artarsa acth baskılanır ama bu androjen hormonlarla acth arasında negatif bir feedback yoktur. Yani androjen hormon salınması arttıkça acth baskılanmayavaktır. Ayrıca kronik stresse bağlı yanıtlar uzun vadede bu iletişim de de (HPA AKS İLETİŞİMİ ) sorun oluşturacak ve vücudun stresse normal yanıtında da bozukluklar oluşacaktır.
    Sonuc olarak kornik stress durumlarında androjen hormon fazlalığı oluşacaktır.Bu da polikistik over ve semptomları demektir.


    DOĞUM KONROL HAPI SONRASI SEMPTOMLARI-PCOS

    Doğum kontrol hapı kullananlar bıraktıktan sonra ilaç yoksunluğuna bağlı kanamalar yasayabilir.Bu kanamalar gerçek adet kanamaları değildir.
    BU dönemde çoğu kadın yanlış bir şekilde polikistik over tanısı almaktadır.Tanı koyarken bu durum kesinlikle göz önünde bulunudurulmalıdır.
    Doğum kontrol ilacını bıraktıktan sonra kısa dönem infertilite bile görülebilir.
    Doğum kontrol ilacını bırakma sonrasında yaşanan smeptomlar 1-2 sene içinde kendiliğinden normale dönebilir.
    Bu dönemde yaşanan semptomlar bütünsel bir şekilde ele alınmalıdır. Genelde androjen fazlalığı görülür ve buna yönelik bir tedavi olusturullmalıdır.
    Çinko suplementi oldukça faydalı olabilir bu dönemde.
    Doğum kontrol ilaçları sonrası sendromu ile alakalı cok daha ayrıntılı bir yazı yazacağım 
    Not : hiçbirzaman doğum kontrol ilaçları kullanılmamasını önermemekteyim. Bununla alakalı cok daha ayrıntılı bir yazım olacaktır.

    KİLO VE POLİKİSTİK OVER

    Kilo verme çoğu polikistik over sendromunda semptomların ve laboratuar bulgularının düzelmesinde oldukça önemlidir.
    Yapılan birçok çalışmada kilo verdikçe hastaların testesteron seviyelerinin normale döndüğü , SHBG seviyelerinin arttığı , Serum insülin seviyelerinin normale döndüğü görülmüştür.
    Kilo verme sonrası aksayan ovulasyonların gerçekleştiği ve overlerdeki polikistik görünümün düzeldiği görülmektedir.
    Bu durum tüm polikistik over sendromu hastaları için geçerli olmayabilir.Özellikle düşük kiloda olup gene de polikistik over sendromu yasayan birçok hasta bulunmaktadır.Ama insülin direnci olan cogu vakada kilo en önemli unsurlardan biridir.
    Şimdi size önemli bir detaydan daha bahsetmek istiyorum. Çok düşük beden yag kitlesi ve fazla egzersiz yapmak , az kalorili beslenmek de insülin direncine ve polikistik overe neden olabilir. Evet doğru duydunuz. Obezite gibi çok yüksek yağ kitlesine sahip olmak gibi tam tersi olarak cok düşük yağ kitlesine sahip olmak da polikistik overe nedne olabilir. AŞırı vücudu stresse sokacak egzersizler ve aşırı derecede uzun süreli kalori kısıtlamaları da polikistik over sendromu nedenleri arasındadır.

    1- BESLENME

    ***beslenmeden tüm rafine işlenmiş gıdalar çıkarılmalıdır!
    ***kızartma yöntemi ile yapılan gıdalar asla tüketilmemelidir.
    ***Glutenli ürünler tüketimi inflamasyona neden olabilir.Birçok soruna neden olduğu artık günümüzde yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Polikisitk over sendromunda glütensiz beslenmenin oldukça faydalı olduğunu belitmekteyim.
    *** sürekli karışınıza glisemik indeksi düşük bir diyet ile beslenin diye öneriler çıkmaktadır polkistik overde , buraya hem katılıyor hem katılmıyorum. GLisemik indeksi yüksek olan tahıl grupları , işlenmiş gıdalar abur cuburlari hamur işleri polikisitk overde asla önermediğim şeylerdir.Ama meyveler polikistik overde belki de en önemli komponentlerden biridir. Yıllardır polkistik over olarak baktığım hasta sayısı oldukça fazladır ve hepsinde de bitki bazlı, bol sebze ve bol meyve içeren diyetle mükemmel sonuç alıyoruz. Burada amaç direk glisemik indekse odaklanmak değil ; genelleme yapmaktan ziyade direk gıdalara birebir odaklanmak lazımdır.
    Ketojenik diyetler polikisitik over sendormunda başlangıçta etkili bile görünse de birçok fonksiyonel tıp hekimi ve otoriteler üreme sistemi sağlığı için asla uzun vadede bu diyeti önermemektedirler. Uzun vadede (2-3 aydan fazla ) bu diyetler daha farklı sorunlara yol açabilir.Ketojenik diyeti cok savunan Amerikada bir fonksiyonel tıp hekimi ile görüşmemde bile kendisi poliksitik overli hastalara özellikle ketojenik diyeti çok tercih etmediğini belirtmişti. Düşük karbonhidratlı beslenme uzun vadede üreme sistemi üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir .AMa burada üstüne basa basa tekrar etmek istiyorum. Karbonhidrattan kastımız asla rafine işlenmiş gıdalar, çok fazla tahıllar , Hamur işleri , yapay şekerler gibi şeyler değil.T amamen organik sebze ve meyvelerden bahsediyorum karbonhidrat derken ! bu noktanın üzerinde özellikle durmanızı istiyorum ! karbonhidrat kaynağımız birinci sırada sebzeler sonra meyveler sonra baklagiller ve sonrasında glütensiz tahıllar olacak. Aşağıda kaynakça kısmına bu konuyla alakalı çalışma linklerini de bırakmaktayım ; işlenmemiş bütünsel karbonhidratlar insülin direncini iyileştirebilir. Ama işlenmiş rafine gıdalar ve tahıllar tam ters etki göstermektedir.

    ***trans yağlar ve zararlı yağların hepsi beslenmeden çıkarılmalıdır.( yağlar ile alakalı ayrıntılı yazı için “YAĞLAR” konulu yazımı okuyunuz. ) .Ama sağlıklı yağlar ( zeytinyağı-avakado-hindistan cevizi yağı-tereyağı –sadeyağ-çiğ kuruyemişler) beslenmemizin bir parçası olmalıdır.

    ***kişinin intolerans gösterdiği gıdalar cogunlukla birçok inflamatuar parametreyi uyarabilir.Bir eleminasyon diyeti ile intoleransınız olduğu gıdaları gözlemleyiniz.Ben muayahanemde hem bazı testleri göz önünde bulunduruyorum hem de kişiye eleminasyon diyeti yaptırıyorum ve oldukça güzel sonuçlar almaktayız.

    ***Süt ve ürünlerini beslenmenizden çıkarmanız polikistik over sendromunda oldukça faydalı olmaktadır. Süt ürünlerinin hepsi ıgf-1 içerir .İnsüline benzer yapısı olan bu hormon insülin direncindeki olağan şüphelileri oynamaktadır. Ayrıca süt ürünlerini kesmek androjen hormonların üretiminin azalmasındaki pozitif etkisi çalışmalar ile gösterilmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz üzere androjen hormonlar polikistik overdeki temel sorunlar arasındadır.

    ***Alkol tüketimini azaltın ya da mümkün ise kesin.alkol karaciğer detoksifikasyon parametrelerinin çoğuna zarar vermektedir.Özellikle hormonların detoksifikasyonu için karaciğer oldukça önemlidir.Alkol sürekli tüketimi homonların metabolize olmasını önleyebilir.Ayrıca alkol tüketimi insülin direnci olusumunda da önemlidir.ALkolu kesmek karaciğerin üzerindeki yükü azaltmak adına oldukça önemlidir.

    ***Kafeini azaltın ya da mümkünse kesin .Polikistik sendromun altında odaklanılması gereken noktalar arasında adrenal sistem oldugundan bahsetmiştik. Kafein böbrek üstü bezler için oldukça stimulandır. Kafein aynı zamanda östrojen seviyeleri ve metabolizması konusunda oldukça önemlidir. Fazla kafein tüketimi vücutta östrojen metabolizmasını bozabilir. Kahve aynı zamanda b vitaminlerinin seviyesini vücutta azaltır ( atılım ve işlenmesi ile ) ve polikistik over sendromunda b vitaminleri oldukça önemlidir.Kahvenin infertilite ile bağlantısı olduğunu gösteren calsıma sayısı da oldukça fazladır.

    ***BÜTÜNSEL bitki bazlı antiinflamatuvar bir beslenme polikistik over sendromlu hastalarımda en güzel sonucu aldığım beslenme türüdür.
    Başlangıc dönemde olabildiği kadar çiğ gıdalar agırlıklı beslenirken pişmiş gıda oranını zamanla gittikçe arttırmaktayım.
    Kalori sayımı yapmayı asla önermiyorum çünkü ben hastalarımla makrolar kadar mikrobesin değerlerine de odaklanıyorum.
    ama kabataslak bakarsanız beslenmenizde aldıgınız kalorilerin büyük çogunlugunun sabah öğünlerinde olması polikistik over sendromunda faydalı olabilir.

    ***Kale,ıspanak,kara lahana gibi koyu yaprakları sebzeler ve tüm yeşillikler sağlıklı demir ve kalsiyum kaynakları için beslenmenizin en önemli parçası olmalıdır.

    ***Beslenmede AGEs ( advanced glycation and products ) içeren gıdaları azaltmak polikistik over sendromunda insülin direncinle oldukça faydalı olabilir.AGEs içeren gıdalar = işlenmiş gıdalar ! Hayvansal işlenmiş gıdalar !

    ***hayvansal gıdalar polikisitk over sendormunda yüksek oranda tüketilmemelidir. Harvardda infertilite üzerine yapılan bir çalışmada ( asagı linkini bırakıyorum ) ; kadınların proteinlerini hayvansal kaynaklar yerine bitkisel kaynaklardan aldığında infertilitenin düzelme sansının daha yüksek olduğunu belirtmiştir. Hayvansal protein kaynakları arasında en kaliteli protein kaynağı gene yumurtadır ( sağlık acısından ) ama o da belirli sınırlar içerisinde tüketilmelidir.
    ***Mevsiminde deniz balıkları tercşh edilebilir , kırmızı et yenilebilir ama tavuk etinden tamamen uzak durmanızı önermekteyim.( gerçekten nasıl yetiştirildiğini bildiğiniz organik gezen köy tavuğu bulabilirseniz nadir tüketilebilir)
    ***Baharatlar özellikle tarçın ve zerdeçal , çörek otu , kırmızı biber polikistik over sendromunda oldukça faydalıdır.

    ***Konvensiyonel yetiştirilen etlerden uzak durun , ( Hayvanları büyütmek amaçlı hormon kullanımı yaygındır.) Merada otlanan doğal hayvan etleri tercih ediniz, bu konu oldukça önemlidir.
    Not : demir eksikliği ve demir fazlalığı her iki durumda polikistik over sendromuna hem neden olabilir hem sonucu olarak görülebilir. Bu durumda bazen demir eksikliği olan hastalara direk demir ilaçları başlandığında vücutta bulunan inflamasyondan dolayı bu demirin emilimi ve kullanımı pek olmayacak ve demir depoları yükselmeyeceği gibi ortada bir demir toksititesi oluşacak. Oyüzden önce antiinflamatuar bir diyetle ve gerekirse bazı suplementlerle önce kronik inflamasyon tedavi edilmelidir ve sonrasında gerekirse demir ilaçları kullanılabilir. Cogu hastamda demir ilacına hiç gerek duymadan demir yüksek gıdalarla hem demir seviyeleri yükseliyor hem de demir eksikliği semptomları ortadan kalkıyor. İlk seçenek herzaman beslenme ile demir kaynakları olmalı ve polikistik over sendromlu hastalar hemen demir ilacına başlatılmamalıdır.

    ***keten tohumu-chia-susam gibi omega 3 ve fitoöstrojen kaynakları polikistik overde oldukça faydalıdır.
    ***özellikle fitoöstrojen tüketimi adet dönemi zamanında yasadıgınız birçok semptomun azalmasını sağlayabilir.Çünkü bu dönemdeki sorun östrojen dominansı dedğimiz östrojenin progesteron ile karşılanamadığı tablodur.Fİtööstrojen tüketimi bu sekilde östrojen dalgalanmalrını azaltabilir ve birçok semptoma care olabilir.

    ***Polikistilk over tedavisinde hastanın durumuna ve altta yatan soruna göre birçok suplement ve fitoterapik ajan kullanılabilir.Bunları sizlere aktarıyorum:

    2- SUPPLEMENTLER ve FİTOTERAPİK AJANLAR

    D VİTAMİNİ = d vitamini seviyeleri insülin direncinde oldukça önemlidir.Birçok çalışma d vitaminin bazı durumlarda metformine bile sütün olduğunu ortaya koymuştur.D vitamini seviyelerinin 60-80 civarı olmasını istemekteyim.D vitamininde yükleme dozlar yerine günlük dozları uygun görmekteyim.
    MAGNEZYUM = Düşük magnezyum seviyeleri insülin direnci ve birçok metabolik semptomla bağlantılıdır. Günlük 200-300 mg elemental magnezyum polikistik overdeki insülin direncinde oldukça faydalı olabilir.Daha yüksek dozlar için doktorunuza başvurunuz.
    KROM = Kromi insülin ve kan sekeri düzenlemede esansiyel olan mineraller arasındadır. Yapılan bir çalışmada polikistik over sendromlu kadınlarda günlük 200 mcg krom minerali kullanımı kan sekeri düzenlenmesinde oldukça önemli olduğunu ortaya koymuştur.polikistik overli hastalarda ayrıca Serbest testesteron seviyesinin krom suplementları sonrası azaldığı gösterilmiştir.200-600 mcg yemeklerden sonra kullanılabilir.
    OMEGA 3 = kronik inflamasyon tedavisinde ve birçok hastalıkta omega 3 ün yeri büyüktür.Yapılan bir çalışmada günlük 3 gr omega 3 alan kadınların testesteron seviyelerinde belirgin bir düşüş saptanmış 8 haftada;ve adet düzenleri placeboya göre oldukça daha düzenli hale gelmiştir.
    B VİTAMİNLERİ = b vitamini eksiklikleri polikistik over sendromundaki semptomların cogunda önemlidir.Özellikle b2-b3-b5-b6-b8-b9-b12 kilo kontrolünde , tiroid fonksiyonlarında , hormonal dengede ve mitokondriyal fonksiyonlarda, hormonların detoksifikasyonunda önemlidir.
    B6 BİTAMİNİ = Seratonin ve dopamin salgılanmasında ve duygudurum değişikliklerinde önemlidir.
    ÇİNKO = Çinko birçok metabolik basamakta oldukça önemli esansiyel bir mineraldir.Çinko eksikliği iştah açılması yapabilir.Çimko eksikliği tad ve koku kaybına nedne olabilir.Daha yoğun tada sahip yiyeceklere , tuza cok ihtiyaç duyuyorsanız çinko eksikliğni göz önünde bulundurunuz.Tiroid hormonlarında ve insülin hormonunun aktivasyonunda oldukça önemlidir. Polikistik overde foliküllerin gelişimi için ve düzgün menstural döngü için oldukça önemlidir.Akne tedavisind eoldukca önemlidir.kilo vermede önemlidir.İnsülin direncinde önemlidir.polikistik over sendromunda günlük 15-30 mg dozlar kullanılabilir.Polikisitk over sendromuna görülen depresyonda olukça etkili olabilir.Çinko eksikliği depresyona neden olmaktadır.
    PROİBİYOTİKLER = İnflamasyonun baskılanmasında , testesteron ve östrojen dengesinde oldukça önemlidirler. Polikistik over sendromu ile bagırsal floarsı arasında da oldukça güçlü bir bağlantı vardır.Özellikle lactobacillus , bifıdobacterıum içeren probiyotikler oldukça etkilidirler.
    COENZYME Q10 = enerji üretimi ve karbonhidrat metabolizması için oldukça önemlidir.Yapılan bir çalışmada düşük yağlı beslenen kişilerde coenzyme q10 kullanımının kilo kaybını iki katına cıkardıgı ortaya koyulmuştur.
    ALPHA LİPOİC ACİD = Kan şekeri dengelemede oldukça önemlidir.&oo mg günlük doz kullanılabilir.
    N ASETİL SİSTEİN ( NAC ) = insülin direncinde ve karaciğer detoksifikasyonunda oldukça önemlidir.
    GLUTAMİNE = Şeker düşkünlüğünde faydalı olabilir.Kas yapımında oldukça önemlidir.
    AGNUS CASTUS (VİTEX-CHASTETREE BERRY ) = hipofizin düzgün calsıması ve fonksiyonu için oldukça önemlidir. HİPOFİZ BEZİNDEN LH SALGISININ DÜZGÜN SALINMASINI SAĞLAYARAK ; ÖSTROJEN VE ANDROJEN SEVİYELERİNİ AZALTIR , DOĞAL PROGESTERON SALGISINI ARTTIRIR ve böylece yumurtalıklarda dengeyı sağlar.Etki etmesi birkaç ayı bulabilir buyüzden en az 3-6 ay kullanılmalıdır etkiyi görmek için.Ader düzensizliklerinde , Aknede kullanılabilir.Günlük 40-60 mg arası kullanılabilir.
    BLACK COHOS (CİMİCİFUGA RACEMOSA ) = lh seviyelerini düşürmekte önemli olabilir.Premenstral semtpomlarda oldukça etkili olabilir.
    SAW PALMETTO ( SERENOA REPENS ) = çalışmalar gösteriyor ki saw palmetto antiandrojen etki gösteriyor.Eğer androjen fazlalığı smeptomları yasıyorsanız kullanmayı düşünmelisiniz.Testesteron seviyesini düşürdüğü çalışmalarla gösterilmiştir.(testesteeronu ; dihidrotestesterona dönüşümünü de bloke eder-5 alpha reduktaz enzimini bloke ederek)
    MELATONİN = Bazı polikistik over sendromlu hastalar uyku sorunları da yasayabilir.Uyku düzeni sağlanana kadar ya da şiddetli insomnia vakalarında belirlki süre melatonin takviyesi kullanılabilir.Ben tercihen 3-6 mg lık dil altı melatonin formlarını kullanıyorum.
    MİLK THİSTLE ( SİLYBUM MARİANUM ) = Karaciğer için oldukça önemli bir suplementtir.Karaciğerin yenilenmesinde ve detoksifikasyonda önemlidir.Yukarıda bahsettiğim gibi karaciğer polikistik overda alsında en merkez rolü oynuyor.Vücuttaki fazla östrojeni temizlemede ve insülin direncinde faydası bulunmuştur.
    ISIRGAN OTU( ÜRTİCA DİOCİA) = Kökü SHBG oranını arttırır. Bu sayede serbest testesteron oranı azalır. Yaprakları ayrıca oldukça etkilidir , insülin direncinde ,
    DONG QUAI = Hromon seviyelerinin normale dönmesinde önemlidir.BAğısıklık sistemini güçlendirir.Uterusu güçlendirir ve adet ağrılarında etkili olabilir.
    AHUDUDU YAPRAĞI ( RUBUS İDAEUS ) = KADIN üreme sistemini birçok seviyede güçlendirir.Ağır menstural kanamalarda etkili olabilir.Demir bakımından zengindir , uterusu güçlendirir.Doğurganlıgı arttırabilir.
    EVENİNG PRİMROSE ( OENTHERA BİENNİS ) = hormonları dengelemekte oldukça önemlidir.Östrojen ve progesteron denegsizliğinde faydalı olabilir.Pcosta görülen kolesterol yüksekliğinde etkili olabilir.
    KETEN TOHUMU (LİNUM USİTATİSSİMUM ) = SHBG seviyelerini arttırır , androjen seviyelerini azaltır ve östrojeni metabolize edilmesinde önemlidir. Omega 3 ten zengindir. İçeriğindeki lignanlar sayesinde fitoöstrojen olarak da davranırlar.Aynı zamanda oldukça faydalı lif kaynagıdırç.Polikistik over sendromlu hastalarıma keten tohumunu beslenmelerine katmalarını mutlaka söylüyorum.
    BEYAZ ŞAKAYIK (PEAONİA LACTİFLORA ) = Progesteron seviyelerini artırdığı ve testesteron seviyelerini azalttığı gösterilmiştir.Karaciğeri sakinleştirir.Adet düzensizliğinde önemlidir.
    NANE ( MENTHA CORDİFOLİA ) = ANdrojen seviyelerini ve serbest testesteron seviyesini düşürdüğü çalışmalarca gösterilmiştir.Çay olarak özellikle tüketilebilir.Özellikle akne ve kıllanma vakalarında kullanılabilir.
    GURMAR BİTKİSİ ( GYMNEMA SLYVESTERE) = bitkisel metformin olarak da gecen bu bitki yüzyıllardır ayuverdik tıpta kullanılmaktadır.İnsülin seviyesi kontrolüne ve karbonhidrat sermelerinde önemli olabilir.
    RED CLOVER = Fitoöstrojenik etki gösterir.akne tedavisinde oldukça önemlidir.Kanın temizlenmesinde (detoksifikasyonda ) oldukça önemlidir.
    TARÇIN = iNsülin direncine olumlu etkisinden dolayı polikistik over sendromunda oldukça faydalıdır.Adet döngülerinin düzenli olmasında da etkilidir.Adet kanamaları fazla olan kadınlarda kanamaların azalmasını sağlayabilir.Adet sancısını azaltabilir.
    MEYAN KÖKÜ = Stress yönetiminde oldukça önemlidir.Fazla testeronu düşürmede kısmen etkilidir.Akne ve kıllanmada oldukça faydalı olabilir.Suplement ya da cay tüketebilirsiniz.Meyan kökü adrenal sistem söz konusu olduğunda oldukça etkildiri.Hipotansiyon vakalarında da fauydalı olabilir.
    İNOSİTOL = İnositol karsımıza myo-inositol ya da d-chro insoritol olarak çıkabilir.ALdıgınız takciyeler bunlardan birini barındırabilir.EN uygunu myo-inositol / d-chiro-inositol oranı 40/1 olanlardır.İnositol takviyesinin amh seviyeşerini düşürdüğü ve over hacımini doğum kontrol haplarından daha etkili şeklide küçülttüğü gösterilmiştir.Yumurta kalitesini arttırdığı gösterilmiştir.Bazı çalışmalar metforminden bile daha etkili olduğunu göstermektedir hatta.Depresyon ve panik atakta etkli olabilir.500-2000 mg arası dozlarda kullanılabilir.doz ayarlaması mutlaka doktor kontrolünde yapılmalıdır.
    BERBERİNE = insülin direncine etkisi nedeniyle polikistik over sendromlu hastalarda oldukça faydalı olabilir.Özelikle insülin direnci tanısını kesinleştiridiğimiz polikistik over hastalarında kullanılmalıdır.500 mg berberine günde 2-3 kez alınablir.
    ASHWAGANDA = Adrenal sistem kaynaklı( kronik stress ) polikisitk over sendromlarında oldukça önemlidir.Hpa onarımında önemli bir adaptojendir.Kortizol seviyelerini düzeltmede etkili olabilir.Kolestertol seviyelerine olumlu etkisi çalışmalarla belirtilmişitir.Kilo vermede oldukça önemli olabilir.ANksiyete ve stress üzerine etkisi en önemli etkileridir.
    • L-THEANİNE = Yeşil çay ve bazı mantarlarda doğal olarak bulunan bir aminoasittir.Beyin bariyerini geçer ve bazı nörotransmitterlerle yarışabilir.Sakinleşmeyi sağlar ve odaklanmada önemlidir.Polikistik over sendromunda adet dönemindeki sorunlarda tercihe dilebilir.stress kaynaklı düzensizliklerde tercihe dilebilir.
    KARAHİNDİBA = Karaciğeri detoksife eder , Hormonlaırn temizlenmesinde oldukça önemlidir.Bu hormon temizliği nedeniyle karahindibanın SHBG üretimini uyardığı ile alakalı bri ki çalışma mevcuttur.SHBG artması demek ortamdaki serbest testesteronun bağlanarak uzaklasıtırılması demektir.Testesteron fazlalığı polikisitk overdeki en önemli semptomlardan biridir.
    MACA KÖKÜ = Hormonları dengelemede ve kortizolu dengelemede oldukça önemlidir.FErtiliteyi arrttırmak için yıllarca kullanılmış bir bitkidir.Depresyonda da faydalı olabilir.
    HOLY BASİL(tulsi ) = insülin direncinde faydalı olabilir, Kortizol seviyelerinde etkilidir , Kilo vermede etkili olabilir.Antiandrojenşk etkisi de vardır.
    TRİBULUS TERRESTRİS = ovulasyonu stimıle edebilir , adet döngülerinin düzgün işlemesinde önemlidir.Over kistlerini azalttığını gösteren calısmalar vardır.

    3-EGZERSİZ

    Eğer mucize bir yöntem arıyorsanız polikistik over sendromunda bu EGZERSİZDİR! Polikisitk over sendromu hastalarımda ve kendimde en hızlı ve güzel yanıtı egzersizle kombinlediğimde tedaviyi aldım.Egzersiz bir seçenek değil bir zorunluluktur ! Haftalık rutininiz olması oldukça önemlidir.
    Hastalarıma genelde sevdikleri spor türüyle ilgilenmelerini öneriyorum.Bu egzersizin devamlılığı acısından oldukça önemli olmakla beraber sevdiğiniz sporu yapmak hormonal dengeniz acısından da oldukça önemlidir.
    Bazı vakalarda HIIT(HİGH İNTENSE INTERVAL TRAİNİG ) antremanlar seklinde adlandırdığımız antremanlar daha etkili olabilir. Bu antreman tipiyle alakalı da uzun bir yazım olacak.Ama polikistik over sendromunuz adrenal sistem kaynaklı ise HIIT antremanlar sizin için uygun olmayabilir.Daha cok nefes egzersizleri içeren yoga-yürüyüş-pilates gibi egzersizler daha uygun olabilir.

    4-YOGA

    Birçok çalışma gösrtermiş ki basta yoga ve diğer sporlar AMH ,LH ,TESTESTERONE seviyelerinde düşme sağlamıştır. Düzenli yoga yapmak insülin direncinde düzelme ve kardiyovasküler hastalıklarda azalma sağlamıştır. Stress seviyeleri üzerine olumlu etkisi de oldukça önemlidir.
    Yogayı birçok hastalık için günlük rutininize almanızı önermekteyim ama özellikle hormonal bozukluklarda etkisi oldukça belirgindir. Haftada 2-3 kez yoga egzersizi polikistik over sendromu tedavisinde oldukça faydalı olmaktadır.

    5-KİLO VERME

    Beden-kütle indeksi (BMI ) fazla olan ve insülin direnci olan polikistik overli kadınlarda kilo vermek birçok semptomun düzelmesini sağlayabilir. Normal beden kütle indeksi 18.5-24.9 arasındadır.
    Bu hastalarda kilo verirken detoksifikasyon parametrelerini desteklemek ve antiinflamatuar bir diyetle kilo vermesini sağlamak cok önemlidir.Yukarıda bahsettiğim beslenme kısmı antiinflamatuar bir diyettir. 10 kilo ve daha fazla kilo verecek ve veren hastalarda medikal anlamda detok desteği gerekebilir ( gerekli suplementler ve fitoterapik ajanlarla amaç faz1-faz2-faz3 seklinde gerçeklesen karaciğerin detoksifikasyon parametreleri ve atılım yollarını desteklemektir. )

    6- UYKU

    Uykudan sürekli her hastalıkta bahsediyoruz en önemli ayrıntılardan biri diye ama yıllardır gözlemlediğim hastaların çoğu bunun ciddiyetinin farkında değil.
    Uyku sadece bedensel dinlenmek anlamında değildir , hormonlarınız düzgün işlemesi için , detoksifikasyon paremetrelerinizin düzgün çalışması ,mitokondrilerinizin çalışması ve daha binlerce şey için gerekli ve önemlidir.MELATONİN hormonu karaciğer detoksifikasyonu ve mitokondrileriniz için elzemdir ve gece 12yi geçtiğiniz her saatte bu hormon salgısı giderek azalmaktadır.Günde 7-8 saat uyku uyumanız ve uykuya başlama saatiniz gece 12yi geçmemelidir .En ideali aksam 10 civarı uykuya dalmanızdır.

    7-STRESS SEVİYESİNİ DÜZELT

    Düzenli kronik stress HPA (HİPOTALAMUS-PİTUER-ADRENAL) aksını bozar ve bunun sonucunda birçok hormanal dengesizlik ve inflamasyon sonucu oluşur.Kronik stress yönetimi de kişilerin farkında olduğu ama yeterince üzerinde durmadığı bir alan aynı uyku gibi. Çoğu hastama belirtiyorum eğer stress sorunumuzu çözemezsek pek yol alamayız. Meditasyonlar, nefes egzersizleri , belirli kitaplar,eğitimler,yoga hastalarıma en önerdiğim noktalar bu konuda. Stress herzaman hayatımızda olacak önemli olan bizim nasıl başa cıktıgımız.
    Bazı çalışmalar meditasyonun kortizol seviyelerini düşürdüğü ve insülin direncinde bile faydalı olduğunu ortaya koymuştur.

    8-KİMYASALLARDAN ARIN

    Endokrin bozucular vücudunuzun doğal hormon işleyişini bozan kimyasal ajanlardır.Bu konuda cok daha ayrıntılı bir yazı yazacağım.Ama genel olarak evde kullandığınız
    *temizlik malzemeleri
    *plastikler
    *kişisel bakım malzemeleri
    *çamaşır , bulaşık deterjanları
    *parfümler ve kokular
    *paketli gıdalar
    *koserve gıdalar
    gibi birçok seyin hormon bozucu ajan olabileceğini ve barındırabileceğini biliyor musunuz?
    Bazı endrokrin bozuculara örnek verirsek = DİOXİNS , BÖCEK İLAÇLARI , BPA , GLİSOL ESTERLERİ , FTALATLAR..Bununla alakalı cok ayrıntılı bir yazım olacaktır.

    9-HORMON REPLASMAN TERAPİLERİ

    Özellikle progesteron hormon replasmanı ( bio-identical ) denenebilir ama hormon replesman tedavileri hiçbirzaman polikistik overde ilk tercihim olmamaktadır. Çok ciddi komplike vakalarda öne alınmalıdır.

    10-HOMEOPATİ

    Homeopati temel felsefesi “benzer benzeri tedavi eder” seklinde olan bir tamamlayıcı tıp yöntemidir.Homeopatide amaç kişinin yaşam enerjisini aktif etmek ve semptomları değil bütüncül tıptaki gibi kişiyi tedavi etmektir. Homeopati tek basına ya da diğer bütüncül bakış acısıyla beraber tedavide değerlendirilebilir.

    Polikistik over sendromu yönetilmesi ve tadavi olunması zor bir hastalık değildir , ama zaman gerektirir.kişinin iyileşme ve düzelme belirtilerini görmesi 6 ayı bulabilir.Alttaki nedenin ne olduğunu bilmek burada oldukça önemlidir.
    Ama polikistik over sendromu bir kader değildir , konrtol altına alınabilir ve tamamen düzelebilir.

    Mutlu , huzurlu günler dilerim…

  • Epilepsi beynin oyunlarından biri

    EPİLEPSİ

    DEGERLİ DANIŞANLARIMIZ;

    Aklın ve zekanın,beynin bu çok ilginç ve Aristo, Socrates, Van Gogh, Charles Dickens, Niccolo Paganini, Jean-Jacques Rousseau, Blaise Pascal, Molière, Michelangelo, Leonardo da Vinci gibi dehalaraatfedilenoyunu(bu beynin çocukça bir oyunudur) ile ilgili yazımızda size bir ön yazı sunmak zorundayız;

    Epilepsi nöbeti beyin normal aktivitesinin, sinir hücrelerinde geçici olarak meydana gelen anormal elektriksel aktivite sonucu bozulması ile oluşan klinik bir durumdur. Halk arasında “Sara Hastalığı” olarak da bilinen epilepsi, kendini epileptik nöbetler ile göstermektedir. Epileptik nöbet gerçekleştiğinde hastada gelip geçici bilinç kaybı veya farklı özelliklerde belirtiler olmaktadır. Kişinin tek bir nöbet geçirmesi, epilepsi hastası olduğu anlamına gelmez.

    Epilepsi oldukça yaygın bir hastalıktır. Toplumda görülmeme sıklığı, ülkemizde ve dünyada olduğu gibi % 0,5 ile %1 arasındadır. Cinsiyetler arasında epilepsi hastalığının görülme oranında herhangi bir farklılık yoktur.

    Epilepsi belli bir yaş grubunda değil herhangi bir yaş ve zamanda ortaya çıkabilmektedir; ancak ilk 16 yaşa kadar ve 65 yaşından sonra görülme sıklığı artmaktadır. Çocuklarda 16 yaşa kadar en sık görülen nörolojik hastalık epilepsidir.

    Hastalığın sık görüldüğü çocuk yaşlarda anne ve babanın gözlemleri teşhis için önemli rol oynamaktadır. Çocuğun arada bir ağzını şapırdatması, kol ve bacaklarında ani sıçramalar-irkilmeler olması, burnuna kimsenin duymadığı kötü koku gelmesi (örneğin yanmış lastik kokusu) veya çocuğun arada bir gözünün dalması, bir yere birkaç saniye boş boş bakması gibi durumlar gözlemlenebilir. Bu gibi davranışların bir kısmı normal değildir ve şüphelenirlerse bir nöroloji hekimine başvurmakta fayda vardır.

    Epilepsi hastalığının halklar arasında yaygın olması tarih boyunca birçok kaynakta geçmesine sebep olmuştur. Eski Mezopatamya’da “tüm hastalıklar” anlamına gelen ve yaklaşık kırk tabletten oluşan “Sakikku kil” tabletlerinin bir kısmında epilepsi hastalığından bahsedilmiştir. Bu belgeler Türkiye’de Urfa yakınlarında Sultantepe’de bulunan Yeni Asur yazısıyla yazılmış tablet yazıtlardır.(M.Ö. 718-612)

    Diğer tablet ise British Museum’daki Babil koleksiyonunda bulunmaktadır.(M.Ö. 1.000) Babilli hekimler epilepsinin sebebi konusunda iblis ve hayaletler ile ilişkili düşünmüşlerdir. Buna rağmen nöbet tiplerini tanımlamak için çalışmışlardır ve az uyumak, duygusal sorunlara sahip olmak gibi sebeplerin epilepsiyi tetiklemesine ilişkin doğru yaklaşımlarda da bulunmuşlardır.

    Hipokrat ise epilepsi üzerine ilk kitabını “Mukaddes Hastalık” ismi ile M.Ö. 400’de yazmıştır. Antik Sümer dilinde ise “düşüren hastalık” anlamında epilepsi hastalığından tabletlerde bahsedilmiştir.

    Bizans döneminde Bergamalı Oribasius (M.S.4 yy) tıbbi metinlerinde epilepsi hastalığından bahsetmiş, nöbetler sırasında yapılması gerekenleri anlatmıştır.

    İslamiyet döneminde iki ünlü hekim İbni Sina (980-1037) ve Muhammed İbn Zekeriaya el Razi’nin (865-925) önemli çalışmaları olmuştur. İbni Sina, epilepsi tedavisine daha bilimsel yaklaşmış ve 12. Yy’da kitabı Latinceye çevrilerek Avrupa’da ve Orta Doğuda başyapıt olarak değerlendirilmiştir.

    Epilepsi hastalığının nedenleri çok çeşitlidir ve değişkenlik göstermektedir. Genel olarak özetlemek gerekirse epilepsi nedenleri arasında şu faktörler bulunmaktadır:

    • Hipokampal skleroz
    • Beyin tümörleri
    • Hipoksik-iskemik beyin hasarları
    • Santral sinir sistemi enfeksiyonları
    • İmmun aracılı inflamasyonlar
    • Beyin dokusunun gelişimsel bozuklukları,
    • Beyin damarlarında gelişimsel bozukluklar
    • Kalıtımsal hastalıklar ve genetik nedenler.

    Ancak epilepsi hastalığının teşhis yöntemlerindeki tüm gelişmelere karşın yukarıda belirttiğimiz nedenlerin dışında hastalığın sebebinin ne olduğunu bilmediğimiz bir grup hasta da bulunmaktadır.

    Hastalığın tanısı için nöbetin gözlenmesi ve bu gözlemlerin doktora aktarılması çok değerlidir, EEG (Elektroensefalografi), İZMİR NÖROTERAPİ MERKEZİNDE tarafımızca yapılan ve 256 kanallı QEEG cihazı nedeni ile Ülkede tek olan ve ISO BELGESİ ve NASA logosunu resmi olarak kullanan merkezimizle beyin haritası ve görüntüleme (manyetik rezonans-MR) ve nöroloji hekiminin gerekli göreceği kan analizleri yapılmalıdır.

    Geçirilmiş bir atağın epilepsi olup olmadığına karar vermek için hastanın veya o atağa şahit olan kişinin gözlemlerini nöroloji hekimine (!) doğru şekilde aktarabilmesi çok önemlidir. Hastanın geçirdiği atak bir epilepsi nöbeti ise ne tür bir epilepsi oluğunu tespit etmek ve hangi ilacının daha etkili olacağına dair karar verebilmek için doktorun yukarıda sayılan tetkiklere gereksinimi vardır.

    Epilepsi hastalarındaki farklı tiplerdeki nöbetleri gözlemleyip doktorunuza aktarabilmek için hasta ve yakınlarına yardımcı olabilmek amacıyla merkezimiz tarafından TEAM WİEVER YOLU İLE ilgili uzmana bilgisayardaki çekimlerin aynen aktarılması yolu ile ve akıllı telefonlarda geliştirilen uygulamalar kullanılarak:

    • Kişinin nöbet geçirdiği anda videosunu çekip kaydedebilir
    • Kişinin nöbetlerini uygulamadaki takvime kaybedebilir
    • Nöbetlerin sayısı, günü, saati, süresi, türü hakkında bilgileri not edebilir
    • Acil durumda aramak için bir kişiyi acil arama bölümüne kaydedebilirsiniz

    Hasta epilepsi nöbeti geçirdiği sürece, hastaya hiçbir şekilde müdahale edilmemelidir. Hastanın ağzını açmak için dişlerinin arasına parmak, kaşık sokmaya çalışmak veya kasılmalara engel olmak için tutmak bastırmak ile hastaya zarar verebilir.

    Normal şartlar altında atak kendiliğinden maksimum 1-2 dk içinde sonlanır. Eğer epileptik atak bu sürede sonlanmıyorsa hasta mutlaka hastaneye götürülmelidir. Hasta epilepsi nöbeti geçirdiği sırada sadece çevre faktörlerin ona zarar vermesini engellemek adına önlem almak gerekebilir.

    • Hastanın nöbet geçirdiği sırada düşme ve kasılma gibi durumlarda etrafta hastaya zarar verebilecek keskin bir obje veya sert bir cisim varsa hasta o tehlikeden uzaklaştırılmalıdır.
    • Kriz anında hastanın boğazını sıkan, sıkı bağlanmış kravat, eşarp gibi giysiler hastanın rahat nefes alabilmesi için gevşetilmelidir.
    • Hastaya soğan, kolonya vb koklatmanın epilepsi nöbetlerinde tedavi edici hiçbir anlamı yoktur.
    • Nöbet geçiren bir hastanın yakınları ya da çevresindeki insanlar tarafından kol ve bacaklarının tutulması, bastırarak kontrol altına alınmaya çalışılması omuz çıkığı oluşması gibi ortopedik sorunlara sebebiyet verebilir.
    • Hasta kasılırken ağzını açmaya çalışmak; çene çıkığı, dişlerini kırma, açmaya çalışan kişinin parmaklarının hasta tarafından ısırılması, kanamaya sebep olma gibi pek çok olumsuzluklara sebebiyet verebilir.
    • Kişi kendine geldikten sonra yorgunluk hissedebilir, geçici olarak bilinç kaybı, sersemlik durumu söz konusu olabilir. Bu yüzden hasta bir süre dinlendirilmelidir.

    Nöbetleri kontrol altında olan bir hastanın normal yaşamını sürdürmesinde hiçbir engel bulunmamaktadır. Ancak toplumda bu hastalığa karşı hala çok büyük bir ön yargı bulunmaktadır. Epilepsi olan kişiler, toplumdaki bu önyargı sebebiyle; iş bulma, evlenme, çocuk sahibi olma, hobilerini seçme gibi konularda çok zorlanmaktadırlar. Bu temel sorunlar bireylerin ve toplumun epilepsi hastalığı hakkındaki bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır.

    Epilepsi hastası olan kişilerin nöbetleri kontrol altında bile bazı meslekleri yapmaları uygun değildir. Bu meslekler: pilot, cerrah, toplu taşıma araçlarında sürücülük gibi özetlenebilir. Ayrıca kişinin düşme ve yaralanma riskinin olduğu çatı işçiliği, dalgıçlık gibi işleri yapmaları da uygun olmayacaktır. Bu gibi meslekler dışında epilepsi hastası için uykusuzluk nöbetleri tetikleyebileceği için gece vardiyasında çalışmaları uygun değildir. Bunlar dışında herhangi bir işte çalışmalarında hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

    Hastalara Öneriler

    Epilepsi hastalarına öneriler şu şekilde sıralanabilir:
    • Açlık ve uykusuzluk epilepsi nöbetleri için tetikleyici olabilmektedir,
    • Ateşli hastalıklar uygun şekilde uzman hekim tarafından tedavi edilmelidir
    • Bazı ilaçların kullanımından uzak durmaları gerekmektedir, hekime sormadan herhangi bir nedenle ilaç kullanımı sınırlandırılmalıdır.
    • Anksiyete ve depresyon epilepsi için tetikleyici olabilmektedir,
    • Alkol, titrek ve parlak ışıklar ve uyuşturucu madde kullanımı gibi faktörler epilepsi hastalarında kişinin eşiğini düşürerek hastalığı olumsuz etkiler.

    Ayrıca hastalara özel bir beslenme şekli önerisi veya yapmaları için özel bir spor önerisi bulunmamaktadır.

    Epilepsi; beyindeki sinir hücrelerinin uyarılabilirliğinin artması ile tanımlanan klinik bir hastalıktır. Epilepsi yaygın olarak nöbetlerle gözlendiği için nöbetin de tanıma ihtiyacı vardır;eşlik nöbeti; gri maddedeki )yüksek, hızlı ve lokal elektriksel boşalımlara bağlı olup bunlar da insanın bilinç, davranış, duygu, hareket veya algılama fonksiyonlarında ani kısa süreli ve geçici kaotik değişikliklere sebep olur.

    Nöbet kronik olarak tekrarı olan şu ya da bu nedenle tetiklenmemiş bir olgudur.Tetiklenmiş ayrıksı veya tetiklenmemiş nadir veya 1-2 nöbet epilepsi anlamına gelmez.

    Epilepsi sendromu ise nöbet +klinik- laboratuvar bulgularının tümünü içermelidir; Etyoloji(hastalığa yol açan nedenlerin tümü), epileptik odağın yerleşimi, nöbeti tetikleyen faktörler, başlangıç yaşı, prognoz(hastalığın süre,seyir ve sonucu), tedaviye yanıt ve EEG bulguları ve özellikle de bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ile kullanıma giren QEEG değerlendirmeleri sendromun belirlenmesinde hayati önem taşır.

    TEMEL İŞLEME YOLLARI:

    Yapılan çalışmalarda ortaya konan kortikal nöronların membran potansiyellerinde ve ateşlenme şekillerindeki karakteristik bozukluklara “Paroksizmal depolarizasyon kayması (PDK)” denir.(Paroksizmal;ani,geçici krizler halinde gelen) PDK’da membranı depolarize eden postsinaptik potansiyelin anormal şekilde büyümesi söz konusudur. Bunun sonucu olarak nöronlar gruplar halinde ateşlenir.PDK tetikleyici nörotransmitterler olan glutamat ve aspartat ile baskılayıcı nörotransmitter GABA sistemleri arasındaki dengesizlikten kaynaklanır.Nöbet sırasında nöronların hipersenkronizasyonu ve tekrarlayıcı aktivasyonu sözkonusudur.EEG’de bu durum diken:artmış eksitasyon-uyarılmışlık ve yavaş dalga: inhibasyon-baskılanma olarak belirir. (eksitasyon:beyin kabuğundaki sinir merkezlerinin aşırı uyarılması sonucu sensomotorik duyarlılığın aşırı yükselmesidir)

    Fokal kortikal bir nöbet aktivitesi nöronlarda 2 temel fizyopatolojik özellik (1- hipereksitabilite(aşırı uyarılganlık), 2- senkronizasyonun) birlikte bulunması sonucu tetiklenir.Bu aktivitenin yayılması ise tetiklenme alanını çevreleyen baskılayıcı nöronların aktivasyonunun azalmasına bağlıdır.

    EPİLOPTOGENEZDEN SORUMLU MEKANİZMA olarak potasyum iletiminde bozukluk,kalsiyum kanallarında defect,ATP’aza bağlı iyon taşınmasında bozukluk düşünülmektedir.Nöbet sırasında ATP azalırken AMP,ADP,Laktik Asit çoğalır.Serbest yağ asitleri ve prostaglandinler artar.

    EPİLEPTOGENEZ

    Epileptogenez, tekrarlayıcı kendiliğinden nöbetlerin oluşturduğu kalıcı beyin transformasyonudur. Fokal bir bölgesini (parsiyel epilepsi) veya tüm beyni (jeneralize epilepsi) içerebilir. Epileptogenez mekanizması ilerleyici bir süreçtir, başlangıç hasarını nisbeten sessiz bir dönem izler.

    Belli bir süre sonra spontan nöbetler ortaya çıkar. Yaş, cins, genetik faktörler,yaşam tarzı gibi etmenlerin etkisiyle ya hücre ölümü sebebi ile vaka ağırlaşır ya da erken müdahele ile aksonlarda filizlenme, sinaptik reorganizasyon, farklı tipteki lokal reseptörlerin özelliklerinde değişiklikler meydana gelmesi nedeni ile normalize olabilir. Bu süreç uzun bir zaman dilimine yayılır. Akut epileptogenezi de ise bu süreç daha dar bir süreye sıkışır; dakikalar , saatler içinde gelişir ve geri dönüşlü olabilir.

    GENETİK

    Genellikle iyon kanalı üzerindeki gen mutasyonlarına bağlı olup aksonal iletinin voltaj kanalları ile(aksiyon potansiyeli),sinyal iletisininse ligand kanallar ile(sinaptik transmisyon) olduğu düşünülürse bu normaldir.İyon kanalı dışı bazı genlerin de epilepsiye neden olduğunu gösteren nispeten yeni çalışmalar vardır. (ligand:bir biyomoleküle bağlanarak komplex oluşturan bileşik)

    NÖBET VE SENDROM SINIFLANDIRILMASI

    Tablo 1. Epileptik nöbetlerin klinik ve elektroensefalografik sınıflaması, (ILAE 1981)

    III-Sınıflandırılamayan epileptik nöbetler (yetersiz bilgi)

    ________________________________________

    Tablo 2. Epilepsilerin ve epileptik sendromların uluslararası sınıflaması (ILAE, 1989)

    I. Lokalizasyona bağlı ( fokal, lokal,parsiyel) epilepsiler ve sendromlar

    1.1. İdyopatik (yaşa bağlı başlangıç)

    *Santrotemporal dikenli selim çocukluk çağı epilepsisi

    *Oksipital paroksizmli çocukluk çağı epilepsisi

    *Primer okuma epilepsisi

    1.2. Semptomatik

    *Temporal lob epilepsisi

    *Frontal lob epilepsisi

    *Parietal lob epilepsisi

    *Oksipital lob epilepsisi

    *Çocukluk çağının kronik progresif epilepsia parsiyalis kontinuası

    *Spesifik faktörlerle uyarılan nöbetlerle karakterize sendromlar

    1.3. Kriptojenik

    II. Jeneralize epilepsiler ve sendromlar

    2.1. İdyopatik (yaşa bağlı başlangıç-yaş sırasına göre sıralanmıştır)

    *Selim ailesel yenidoğan konvülzüyonları

    *Selim yenidoğan konvülzüyonları

    *Süt çocukluğunun selim miyoklonik epilepsisi

    *Çocukluk çağı absans epilepsisi (piknolepsi)

    *Jüvenil absans epilepsisi

    *Jüvenil miyoklonik epilepsi (impulsif petit mal)

    *Uyanırken gelen grand mal nöbetli epilepsi

    *Diğer jeneralize idyopatik epilepsiler

    *Belirli aktivasyon yöntemleriyle uyarılan epilepsiler

    2.2. Kriptojenik veya semptomatik (yaş sırasına göre)

    *West sendromu (infantil spazmlar, Blitz-Nick-Salaam Kraempfe)

    *Lennox-Gastaut sendromu

    *Miyoklonik astatik nöbetli epilepsi

    *Miyoklonik absanslı epilepsi

    2.3. Semptomatik

    2.3.1. Spesifik olmayan etyolojili

    *Erken miyoklonik ensefalopati

    *(Supression-burst)’ lu erken infantil epileptik ensefalopati

    *Diğer semptomatik jeneralize epilepsiler

    2.3.2. Spesifik sendromlar

    III. Fokal veya jeneralize olduğu belirlenemeyen epilepsiler

    3.1. Jeneralize ve fokal nöbetli epilepsiler

    *Yenidoğan konvülzüyonları

    *Süt çocuğunun ağır miyoklonik epilepsisi

    *Yavaş dalga uykusu sırasında devamlı diken-dalgalı epilepsi

    *Edinsel epileptik afazi (Landau-Kleffner sendromu)

    *Diğer belirlenemeyen epilepsiler

    3.2. Jeneralize veya fokal özelliği ayırdedilemeyenler (uykuda gelen grand mal nöbet olguları gibi)

    IV. Özel (özgün) sendromlar

    4.1. Duruma bağlı nöbetler (Gelegenheitsanfaelle)

    *Febril konvülzüyonlar *İzole nöbet veya izole status epileptikus *Akut metabolik veya toksik nedenlere bağlı nöbetler

    PARSİYEL TİPTE EPİLEPSİ NÖBETLERİ

    1. Frontal lob kökenli parsiyel epilepsi nöbetleri (Tablo 3)

    -Tonik ve postüral olabilen motor belirtiler sıktır (%50-60). Özellikle bilinç korunmuşken tonik baş dönmesi frontal lob nöbeti için tipik kabul edilir.

    -Başlangıçta kompleks hareketler (örneğin: kafa sallama,pedal çevirme, koşma, tekme atma v.b.) şeklinde otomatizmalar sık görülür.

    -Epileptik boşalım bilateral olduğunda sıklıkla düşme eşlik eder.

    -Post-iktal Todd paralizisi sık görülür.

    -Konuşmanın durması ve vokalizasyonlar görülebilir.

    -Sıklıkla uyku sırasında ve bazen küme halinde görülürler.

    -Kimi zaman nöbet tablosu histeri ile karıştırılacak kadar atipik olabilmektedir.

    Saçlı deriden kaydedilen yüzey EEG’si kimi olgularda iktal dönemde bile negatif kalabilir. Frontal lobdan kaynaklanan nöbetlerin klinik özellikleri

    Rolandik bölge (primer motor alan)

    Kontralateral fokal klonik aktivite, somatotopik; Jacksonien yayılım gösterebilir.

    Dorsolateral Zorlu düşünce, bilinçli adversiyon, “psödoabsans” veya kompleks parsiyel nöbet, hızlı jeneralizasyon

    SMA (ek motor alan) (“supplementary “) Spesifik olmayan duysal aura, bilinçli adversiyon ve tonik/distonik postür, eskrimci postürü, konuşma durması, vokalizasyonlar

    Frontopolar Erken bilinç kaybı, “psödoabsans”, hızlı jeneralizasyon

    Singulat Korku, psödoabsans, erken el hareketlerine ilişkin otomatizmlerle giden kompleks parsiyel nöbetler, jeneralize tonik klonik nöbet

    Orbitofrontal Noktürnal kümeler halinde, ani başlangıç, güçlü afekt (korku), tuhaf motor otomatizmler (bimanuel, bipedal), vokalizasyonlar (küfür, çığlık)

    Temporal lob kökenli parsiyel epilepsi nöbetleri

    Parsiyel nöbetlerin %50’den fazlası bu tiptedir.Geçmişte febril nöbet öyküsü ve pozitif aile öyküsü mevcuttur.

    Frontal ve temporal lob kökenli kompleks parsiyel nöbetlerin ayrımı

    TEMPORAL FRONTAL

    Aura sık, değişken, ama tipiktir, başlangıç bölgesi hakkında ipucu verebilir spesifik olmayan, müphem sefalik duyumsamalar, zorlu düşünce

    Süre 1-2 dakika 10-60 saniye

    Sıklık haftada/ayda bir çok kez günde bir çok kez, çoğunlukla kümeler halinde

    Başlangıç donarak durma, veya erken oroalimentar otomatizmler vokalizasyon, korkulu yüz görünümü

    Otomatizma basit, oroalimentar, giysilerini çekiştirme tuhaf, yarı-amaçlı, kompleks, bimanuel, bipedal, seksüel

    Vokalizasyon basit, konuşma olabilir tuhaf (çığlık, küfür)

    Jeneralizasyon nadir sık

    Postiktal konfüzyon, letarji, afazi, 30 minimal veya yok

    Pariyetal lob kökenli parsiyel epilepsi nöbetleri

    Pariyetal lob orijinli nöbetler çoğunlukla somatosensoryel nöbetlerden oluşur. Ancak nadir de olsa bilateral ve ipsilateral nöbetler görülebilmektedir.

    -Elementer paresteziler en sık görülen somatosensoryel nöbet semptomlarıdır. Pozitif fenomenler olarak karıncalanma, elektriklenme, keçeleşme ve iğnelenme gibi duyumsamalar

    – Termal algı şeklinde nöbetler olabilir.

    -Genelde kadınlarda olmak üzere ağrılı nahoş seksüel nöbetler görülebilir. -Yine tat duyumsaması da temporal lob kökenli nöbetlerin yanı sıra parietal operküler bölgeden kaynaklanabilir.

    -Beden imajı bozukluğu nondominan hemisferden kaynaklanır.

    -Vertigo hissi de genelde inferior parietal lobdan kaynaklanır.

    Oksipital lob kökenli parsiyel epilepsi nöbetleri

    Genellikle görsel; negatif (iktal körlük, skotom, hemianopsi) veya pozitif (ışıklar, renkler v.b.) elementer veya kompleks olabilen belirtilerle giden nöbetlerdir.

    -Elementer vizüel halüsinasyonlar ve kompleks vizüel halüsinasyonlar mevcut olup genellikle hasta bunların gerçek olmadığının bilincindedir.

    EPİLEPSİ SENDROMLARI

    Santrotemporal dikenli selim çocukluk çağı epilepsisi (Rolandik epilepsi)

    “Sensorimotor sistem” epilepsisi olarak bilinir. Genellikle 4-10 yaşlarında nörolojik açıdan normal bir çocukta başlar, erkeklerde biraz daha sıktır. Tipik nöbet özellikleri yüzün bir yarısında özellikle dil, boğaz ve dudaklarda uyuşma ve/veya taraflarda tek yanlı motor bulgularla seyreder. Farinks, larinks ve dil kaslarının tutulması nedeniyle konuşma durur veya dizartrikleşir, tükürük artışı eşlik edebilir. Bu nöbet sırasında hastanın bilinci korunmuştur. Genellikle uyku sırasında gelen nöbetler bazen jeneralize tonik klonik nöbete (JTKN) dönüşebilir. Tipik interiktal EEG bulgusu tek yanlı, bazen iki yanlı ama birbirinden bağımsız ve yer değiştirebilen yüksek amplitüdlü santrotemporal lokalizasyon veren diken/ diken-yavaş dalga aktivitesi şeklindedir ve bu aktivite genellikle uykuda artma gösterir Nöbetleri genelde seyrek olduğu için ve ergenlikte remisyonla sonlandığı için bazı olgularda tedavi verilmeyebilir. Tedavi gereken durumlarda valproik asidi yeğleyenler olduğu gibi karbamazepini üstün bulanlar da vardır.

    Oksipital paroksizmli selim çocukluk çağı epilepsisi

    Tipik nöbetler körlük, illüzyon veya halüsinasyon gibi, migrenle karıştırılmasına yol açan çeşitli görsel semptomlarla başlar. Hemiklonik kasılmalar, başağrısı, bulantı ve konfüzyon tabloya eşlik edebilir. EEG’de gözler kapatılınca oksipital bölgede, tipik yüksek amplitüdlü sık sivri dalga dizileri izlenir Ailede epilepsi ve migren öyküsü çok sıktır. 2001 ILAE sınıflamasında ikiye ayrılmıştır;

    1- Panayiotopoulos tipi: (Erken başlangıçlı olanlar: otonom sistem). Sıklıkla 3-6 yaşlar arasında başlar, büyüme gelişmesi normal olan çocuklarda çoğunlukla gece uyku sırasında, başlıca bulantı kusma yakınmalarını tonik göz deviasyonu ile giden nöbetler izler. Nöbetler uzun süreli (40% olguda en az 30 dakika) olabilmektedir. EEG’de ışığa duyarlılık görülmez ve yer değiştirebilen multifokal dikenler görülebilir. Otonom status epileptikus gelişebilmekte ve ayırıcı tanıda sorun yaşanabilmektedir.

    2- Gastaut tipi: (Geç başlangıçlı olanlar: görsel sistem). Gastaut tarafından 1982’de tanımlanmıştır. 8-10 yaşlarında başlar. Nöbetler gündüzleri de görülebilir ve başlıca görsel semptomlar bulunur, postiktal başağrısı sık görülür, prognoz erken başlangıçlılar kadar iyi değildir, otonom bulgular burada sık değildir.

    İdyopatik Jeneralize Epilepsi Sendromları

    Selim ailesel yenidoğan konvülzüyonları

    Hayatın 2. veya 3. gününde genellikle jeneralize tipte günde 20’ye dek varan sıklıkta nöbetler görülür, 1-6 ay içinde kaybolur. Nörolojik açıdan normal gelişen bu hastaların 1/7’sinde sonradan epilepsi gelişebilir. Otozomal dominant (OD) ve yüksek penetranslı olan bu hastalığın geninin 20. kromozomda olduğu saptanmıştır. Ardından başka bir grup tarafından 8. kromozomda da bir defekt gösterilmiştir. Sorumlu genlerin her iki kromozomda yer alan farklı (KCNQ2, KCNQ3) potasyum kanal genleri olduğu 1998’de kanıtlanmıştır.

    Selim yenidoğan konvülzüyonları (5.gün nöbetleri)

    Nadirdir, sık klonik ve sinsi, örneğin apneik nöbetler görülür. Bebeklerin gelişimi tamamen normaldir ve ardından epilepsi gelişimi görülmez.

    Piridoksin bağımlılığı

    Nöbetler hayatın ilk 24 saatinde başlar. Genellikle jeneralize tipte olan nöbetler tüm antiepileptik tedavilere dirençlidir. IV 100 mg piridoksine çok hızla yanıt alınır ve EEG’de normale döner. Bazı olgularda erken tedaviye rağmen mental gerilik kalabilir. Şüphelenildiği durumlarda tedavi denemesi yapılmalıdır. Piridoksin yani B6 vitamini inhibitör nörotransmitter GABA’nın sentezinde rol alan glutamik asit dekarboksilaz enziminin kofaktörüdür ve otozomal resesif eksikliğinin bu tabloya rol açtığı düşünülmektedir.

    Süt çocukluğunun selim miyoklonik epilepsisi

    Hayatın ilk 2 yılı içinde jeneralize miyoklonus atakları ile karakterizedir. Aile öyküsü genellikle vardır ve nöbetler kolayca kontrol altına alınır. Genellikle başka nöbet tipleri eşlik etmez ama ergenlik döneminde JTKN görülebilir. Tedavide valproat tercih edilir.

    Çocukluk çağı absans epilepsisi (piknolepsi)

    Çocukluk çağı nöbetlerinin yaklaşık %4’ünü oluşturur. Başlangıç yaşı 3-9 arasıdır, kızlarda biraz daha sıktır. Nöbetler her çeşit mental aktivitenin aniden durması ve saniyeler sonra kaldığı yerden devam etmesi şeklinde olur. Bu sırada hastanın cevapsız ve hareketsiz olduğu, boş bir şekilde baktığı gözlenir. Sadece bilinç kaybı ile seyreden nöbetlere basit absans; bilinç kaybı ile birlikte hafif klonik, atonik, tonik, ve otonom komponentlerin ve otomatizmlerin olduğu nöbetlere kompleks absans nöbetleri denir. Tipik absans nöbetlerinin EEG bulgusu bilateral, genelikle düzenli ve simetrik 3 (2.5-4) Hz diken-dalga kompleksleri; bazen multipl diken-yavaş dalgalar şeklindedir; temel aktivite normaldir.

    Genellikle normal zeka düzeyinde olan bu hastalar sık nöbetleri nedeniyle okul başarısında düşme gösterebilirler. Tedaviye iyi cevap (%80 olguda tam kontrol) alınan bu tabloda uygun ilaçlar sadece absans nöbeti olanlarda etosüksimid veya valproik asid, diğer nöbet tipleri eşlik ettiğinde ise valproattır. Ender görülen dirençli absans nöbetlerinde lamotrijin, etosüksimid veya diğer geniş spektrumlu anti-epileptikler birlikte kullanılabilir.

    Jüvenil absans epilepsi

    Çocukluk çağı absans epilepsine (ÇAE) oldukça benzer. Absans nöbetleri ÇAE’den uzun ve görece daha hafiftir. 8-16 yaş arası normal çocuk ve ergenlerde görülen bu tabloda nöbetler yıllar içinde hafifler ama ÇAE’deki gibi remisyon beklenmez, JTKN ve seyrek miyokloni olabilir ama geri plandadır. EEG ÇAE’ye benzer ama multipl diken olabilir

    Jüvenil miyoklonik epilepsi

    Genellikle 8-26 yaş arasında, sabah uyandıktan sonra, şuur yerindeyken, yaygın, tekrarlayıcı, genellikle kollarda belirgin olan miyoklonilerle başlar. Aniden uyandırılma ve uykusuzluk ile tetiklenen bu nöbetler bazen hastanın elindekileri düşürmesine yol açar. Bu tip eilepsiyi tetikleyen başlıca faktörler uykusuzluk, ani uyanma, yorgunluk, alkol alımı, parlak ışık uyarı, televizyon veya bilgisayar oyunları ve nadir bazı olgularda bazı mental fonksiyonlar (okuma, oyun oynama vb…) yer alır. Her hasta bu faktörlerin bir veya birkaçından etkilenebilir. Kadın hastalar menstruasyon sırasında nöbet artışından yakınabilirler.

    Bu sendromda doğru ilaç tedavisi valproik asid ile olur, fakat yan etkiler nedeniyle sorun yaşanabilir. Yaklaşık %80 olgu bu ilaç ile tam olarak kontrol altına alınır. Ancak ömür boyu sürdüğü bilinen bu hastalıkta ilaç kesme ve tetikleyici faktörlere bağlı olarak nüksler görülmektedir. EEG de tipik bulgu 3-6 Hz jeneralize çok diken-dalga deşarjları görülmesidir, fotosensitivite de önemlidir .Ancak 1/3 olguda ilk EEG normal bulunur. Kesin tanı için EEG’ nin tekrarlanması yararlıdır. Bazı olgularda EEG’de asimetrik ve fokal anomalilere rastlanabilir ve deneyimsiz bir göz tarafından yanlış sonuçlara varılabilir. Genetik olarak yeri ilk çalışmalarda 6. kromozomun kısa kolunda bulunmuş, ancak başka lokuslar da eklenmiştir. Uzun takip çalışmaları 40 yaşından sonra miyoklonik nöbetlerin çoğu olguda ortadan kalktığını veya hafiflediğini göstermiştir. Psikiyatrik ek sorunları olan ve 3 nöbet tipi olan olgular %15 oranında görülebilen dirençli seyir açısından risk taşırlar.

    Uyanırken gelen grand mal nöbetli epilepsi

    Genellikle 10-20 yaş arasında nöbetlerin %90’ı uyanma dönemleri ve uykusuz kalma ile ilişkilidir. Akşamüstü dinlenme saatlerinde de nöbet görülebilir. Ailede epilepsi öyküsü genellikle bulunur, iyi seyirlidir.

    Tipik absans nöbetleri birbirinden farklı klinik tabloları, prognozları ve tedaviye cevapları olan çeşitli epileptik sendromlarda görülür. ILAE (Tablo 2) tarafından tipik absans nöbetleriyle giden 4 sendrom tanımlanmıştır:

    o Çocukluk çağı absans epilepsisi

    o Jüvenil absans epilepsisi

    o Jüvenil miyoklonik epilepsi

    o Miyoklonik absans epilepsisi

    GEFS+: Jeneralize epilepsi ve febril nöbet artı sendromu

    İdyopatik jeneralize epilepsi özelliklerini taşıyan ve genetik çalışmalar sayesinde yeni tanımlanmış heterojen özellikte bir sendromdur. Febril nöbetler beklenenden daha erken veya geç yaşta başlayabilir, 6 yaşından sonra da ateşli veya ateşsiz olarak devam edebilir ve farklı epilepsi nöbetleri aynı ailede farklı bireylerde izlenebilir. Absans, miyoklonik nöbetler, atonik nöbetler ve bazen ağır olgularda miyoklonik-astatik nöbetler görülebilir.

    Kriptojenik veya Semptomatik Jeneralize Epilepsi Sendromları

    West sendromu

    Bu tablonun tipik 3 ana belirtisi şunlardır:

    • İnfantil spazmlar

    • Mental gerilik

    • EEG’de hipsaritmi denen multifokal odaklar, yaygın ve fokal yavaş aktivite ile giden kaotik tablo

    Başlangıç yaşı 3-12 aydır; 3-7 aylar arasında ve erkek çocuklarda nispeten sık rastlanır. Sebepleri arasında hipoksik-iskemik ensefalopati (perinatal asfiksi), serebral malformasyonlar (özellikle tuberoz skleroz), merkezi sinir sistemi infeksiyonları ve çeşitli metabolik-toksik nedenler sayılabilinir.Vigabatrin tedavisi ile olumlu sonuçlar alınabilinir.

    Lennox-Gastaut sendromu

    Atipik absans, miyoklonik, tonik nöbetler, atonik ve tonik-klonik nöbet tiplerinin birden fazlası bir arada görülür. EEG’de yavaş (1-2.5Hz) diken-dalga görünümü tipiktir Olguların büyük kısmında belirgin motor-mental gerilik söz konusudur. Nöbetler genellikle ilaç tedavisine dirençlidir. Düşme nöbetleri özellikle kötü prognoza işaret eder, morbiditeye yol açar ve bu tip bazı olgularda anterior kallozotomi girişimi ile olumlu sonuçlar elde edilebilmektedir.

    Miyoklonik-astatik nöbetli epilepsi

    Nadir görülen bu sendromda normal bir çocukta aniden düşme nöbetleri başlar. Nöbetler miyoklonik, astatik, miyoklonik-astatik ve tonik klonik olabilir. Status epileptikus ve ailede benzer öykü sıktır. EEG’de düzensiz hızlı diken-dalga veya çok diken dalga görülür. Seyir ve prognoz çok değişkendir. Bazı olgular remisyona girerken bazıları Lennox-Gastaut sendromu ile kesişme gösterir.

    Miyoklonik absans epilepsisi

    Nadir olarak5-8 yaş arasındadır, erkeklerde biraz daha fazladır. Tipik absanslara ciddi bilateral klonik atmalar eşlik eder. EEG özellikleri ÇAE’den farklı değildir. Tedaviye cevap çoğunlukla kötüdür ve bazı diğer epilepsi tiplerine özellikle Lennox-Gastaut sendromuna ilerleme görülebilir.

    Semptomatik Jeneralize Epilepsi Sendromları

    Progresif miyoklonik epilepsiler (PME)

    Postür, aksiyon veya dış uyarılar (ışık, ses ve dokunma) ile tetiklenen ağır miyoklonustur, buna JTKN ve diğer nöbetler eklenir. Tedaviye dirençli, giderek şiddeti artan ve mental açıdan da yıkıma yol açan tablolardır. Demans dışında başlıca serebellar olmak üzere çeşitli nörolojik, oftalmolojik ve sistemik bulgular görülebilir. EEG’de tipik olarak temel aktivitede yavaşlama ve jeneralize epileptiform deşarjlar, ışık duyarlılığı ve bazen fokal bulgular saptanır En sık görülen PME nedenleri:

    -Unverricht-Lundborg hastalığı

    -Lafora cisimli hastalık

    -Mitokondrial ensefalopati ve çatlak kırmızı lifler “rugged red fibers” (MERRF)

    -Sialidoz (“cherry red spot”-miyoklonus sendromu)

    -Seroid Lipofuksinozlar olarak sayılabilir.

    – Gaucher tip III-a, Çölyak hastalığı, ‘’Ramsey-Hunt’’ Sendromu, Gangliozidozis, Hallervorden-Spatz, dentatorubropallidoluysian atrofi ,DRPLA:CAG trinükleotid tekrarı

    Fokal veya Jeneralize Olduğu Belirlenemeyen Bazı Epilepsi Sendromları

    Süt çocuğunun ağır miyoklonik epilepsisi

    Genellikle ilk aylarda veya ilk yıl içinde normal bir bebekte jeneralize veya fokal miyoklonik nöbetler gelişir. Febril bir status epileptikus olarak başlayabilir. Psikomotor gelişim ikinci yıl içinde geriler. Tablo ilaçlara dirençlidir. EEG’de jeneralize diken-dalga, fokal bulgular ve fotosensitivite görülür. Ailesel olgular sıktır. Bu tablonun Ohtahara sendromu (EEG’de burst-süpresyonlarla giden erken infantil epileptik ensefalopati) ve erken miyoklonik ensefalopati ile kesişen yönleri olduğu düşünülmektedir.

    Landau-Kleffner sendromu

    Çok nadir olan bu tablo konuşmayı normal olarak öğrenmiş olan 3-10 yaş arası bir çocukta konuşmanın kaybolması (edinsel epileptik afazi) ve bunu genellikle izleyen parsiyel motor ve JTK tipte epileptik nöbetlerle ortaya çıkar. EEG bulguları tanı koydurur Patofizyolojisi aydınlatılamamış olan bu tabloda ilerleyen yaşla birlikte genellikle remisyon görülür. Ancak hastalarda bazı davranış problemleri ve iletişim güçlüğü kalıcı olabilmektedir. Tedavisinde en etkili ilaç steroidin yanı sıra klonazepamdır. Bazı olgularda CSWSS (continiuous spike and waves during slow wave sleep) tablosu görülebilir.

    Duruma Bağlı Nöbetler

    Febril nöbet (febril konvülzüyon, ateşli havale)

    Merkezi sinir sistemi infeksiyonu veya kronik bir beyin hastalığı olmaksızın, 6 ay-5 yaş (3ay-6 yaş) arası normal çocuklarda ateşli dönemlerde ortaya çıkan nöbetlerdir ve görülme sıklığı toplumlara göre değişmekle birlikte % 3-5 arasıdır. Febril nöbet (FN) geçiren bir olguda nörolojik durum ve gelişim, koinsidental olabilecek bazı bulgular dışında tümüyle normal olmalıdır. FN’lerin yaklaşık ¾ ‘ü basit FN olarak gruplanabilir. Bu grupta konvülzüyon 15 dakikadan kısa sürer, kasılmalar jeneralizedir ve nörolojik bulgu yoktur. Komplike FN olarak sınıflanan grubun ise nöbeti uzundur (ya da status epileptikus şeklindedir), fokal kasılma görülür ve Todd parezisi gibi bazı nörolojik bulgular eşlik edebilir. Olguların %30’unda FN tekrarlar ve bunlarında yine 1/3’ünde 3. bir nöbet daha görülür. FN geçiren olgularda epilepsi gelişme riski %2-5 olarak bildirilmiştir. Bu bu oran normal popülasyonun riskinden çok da yüksek değildir. Ancak komplike FN öyküsü ile dirençli bir mezyal temporal lob epilepsisi geliştirme açısından anlamlı bir bağlantı olduğu gösterilmiştir. Bu ilişkide neden-sonuç bağlantısı şu anda tam olarak aydınlatılamamıştır. FN’de profilaktik tedavi verilmesi tartışmalıdır. Profilaksinin nöbet tekrarını ve epilepsi gelişimini engellediğini gösteren somut bir kanıt gösterilememiştir. Tekrarlayan ve uzun FN’leri olan olgularda nöbeti durdurmak için rektal diazepam uygulaması kolay ve etkili bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Aileler ateş kontrolü açısından eğitilmelidir.

    Refleks Nöbetler ve Epilepsi

    Refleks epilepsi herhangi bir duysal dış uyarana bağlı olarak gelişen ve tekrarlayan epileptik nöbetler durumudur. Refleks nöbetler ise özgün bir uyarana karşı daima veya hemen daima ortaya çıkan nöbetlerdir. En sık görüleni %75-80 oranıyla ışığa duyarlı gruptur.

    İlk kez 1989 ILAE sendrom sınıflamasında, özel uyaranlarla ortaya çıkan epilepsi tanımı konulmuştur. 2001 yılındaki sınıflamada refleks nöbetleri ortaya çıkaran uyaranlar; görsel uyaranlar (yanıp sönen ışıklar, paternler, diğer görsel uyaranlar), düşünme, müzik, yemek yeme, praksi, somatik duysal, propriyoseptif, okuma, sıcak su,

    Fotosensitivite: Klinik olarak ışık uyaranlarla tetiklenen nöbetler refleks fotosensitif nöbetlerdir.

    Patern duyarlılığı: Patern duyarlılığının fotosensitivite ile yakın ilişkisi bilinmekte ve patern-fotosensitif birlikteliği %70’e varan oranda bildirilmektedir.Çizgili duvar kağıtları, döşemeler, üniformalar, yürüyen merdiven, ızgaralar, radyatörler, üst üste duran tabakları uyaran olarak belirir.

    “Startle” Epilepsi: Startle epilepsi ani, beklenmedik ses veya somatosensoryel uyarı ile tetiklenen nöbetlerle karakterizedir. Nöbetler genellikle jeneralize toniktir, fakat parsiyel olabilir ve genellikle semptomatik kökenlidir. Startle nöbetlerinin epileptojenik bir fokusun proprioseptif uyaran ile aktivasyonuna bağlı olduğu düşünülmektedir. Startle epilepsi epileptik kökenli olmayan startle (irkilme) reaksiyonlarından ayırt edilmelidir.

    Sıcak Su Epilepsisi: Banyo sırasında sıcak suyun etkisiyle oluşan epilepsi, sıcak su epilepsisi veya banyo epilepsisi olarak adlandırılmaktadır. Avustralya, Japonya, İngiltere gibi ülkelerden izole olgular bildirilmektedir. Buna karşılık Satichandra ve ark. 4 yıl içinde saptanan 279 vaka ile Güney Hindistan’dan geniş bir seri bildirmişlerdir. Bu bölgenin iklim koşulları, banyo sırasında aşırı sıcak su ile başın üstüne dökünülerek yıkanılması ve genetik özelliklerin etkisi vurgulanmaktadır. Bu nedenle toplumlar arası kültürel farklılıklar, coğrafi özellikler, genetik faktörler ve sosyal alışkanlıkların rolü tartışılmaktadır. Sıcak su epilepsisi, özgün bir dış uyaran olan “sıcak su ile yıkanma” sırasında ortaya çıkan kompleks parsiyel nöbetlerle karakterize refleks epilepsi türüdür. En sık erkek çocuklarda rastlanır, iyi seyirlidir, aylar ya da yıllar içinde remisyon beklenir. Ancak 40 yaşından sonra dahi ortaya çıkabilir. Diğer taraftan spontan nöbetler de gelişebilir. Nöbetten yoğun haz duyma ve bilinç kaybı oluşuncaya kadar kompulsif bir şekilde su dökünmeyi sürdürme yani self-indüksiyon çoğu olgular için en dikkat çekici özelliklerinden biridir. Nörolojik muayene normaldir, strüktürel lezyon genellikle bulunmamaktadır. Yurdumuzda Avrupa ülkelerine göre sık rastlandığı görülen bu tabloda genelde temporal bölgede epilepsi odağı dikkati çekmektedir ve genetik özellik olduğunu düşündüren ailesel olgular vardır. En sık banyo sırasında sıcak suyun baştan aşağı dökülmesiyle ortaya çıkar. Çok defa fokal belirtilere yol açan nöbetlerdir. Uyaranın özellikleri kişiden kişiye değişkenlik gösterebilir; soğuk su ile veya küvette yıkanma, duş alma, hatta elini soğuk su dolu kovaya sokma, yağmur damlasının vücuda değmesi vb. nöbet için uyarıcı olabilir. Doktora az başvurulması ve banyodaki self-indüksiyonla tetiklenen nöbetlerin gizlenmesi söz konusu olabilmektedir.

    Okuma Epilepsisi: Okuma epilepsisi, idyopatik (primer) ve daha az oranda semptomatik epilepsi olarak alt gruplara ayrılır. Primer okuma epilepsisinde spontan nöbetler olmaksızın sadece okuma ile ortaya çıkan çenede atma kasılma şeklinde nöbetler görülür. Genellikle başlangıç yaşı ergenlik dönemidir. %40-50’sinde herediter özellik görülmüştür ve JME’li bazı olgularda görülebildiğine dikkat çekilmiştir. Erkek/Kadın oranı:1.8’dir. Gelişim öyküsü, nörolojik muayene, interiktal EEG ve görüntüleme tetkikleri (BT; MRG) normaldir. Nöbetlerin sessiz veya yüksek sesle okuma ile ortaya çıkmasının dışında; 1/4’inde heyecanlı veya tartışmalı bir konuşma sırasında da nöbet görülebilir. Olguların bir kısmında yazı yazma sırasında kullandığı kolda ya sıçrama ya da kasılma olur (grafojenik epilepsi). Sekonder okuma epilepsisi olanlarda ise spontan nöbetler ile birlikte okuma ve ışık uyaran ile indüklenen nöbetler görülür. Oral miyoklonik atmalar yoktur ve interiktal EEG anormaldir.

    Yemek yeme epilepsisi: Çok nadir görülür. Genelde sol temporal bölgede aktif epileptiform anomali saptanır ve özgeçmişte bir tetikleyici olay öyküsü vardır, erkeklerde sıktır. Yemek yeme epilepsisi olan hastalarda spontan nöbetler de görülebilir.

    Müzikojenik Epilepsi: Müzik ile tetiklenen nöbetlerdir, ilk kez 1936 yılında tanımlanmıştır. Müzikojenik epilepsi çok nadirdir, prevalansı 1/10.000.000 olarak tahmin edilmektedir ve tanıda güçlük nedeniyle az tanı konduğu düşünülmektedir. Erkeklerde (%76) daha sık görülmektedir. Başlangıç yaşı 11-39 arasında, ortalama yaş 14 dür. Farklı müzik çeşitlerinde (caz, klasik müzik, folk parçaları vb) kişiye göre değişen, sesin yüksekliği, ortamdan etkilenme, afektif içeriği de olabilen farklı uyaranlar bildirilmiştir.

    Düşünme ve belli uzaysal görevlerle ortaya çıkan nöbetler: Uyaranlar; matematik, yazı yazmak, resim yapmak, karar vermek, kağıt oyunu oynamak, satranç vb oyunları oynamak ve düşünmektir. Çok ender rastlanan tablolardır.

    EPİLEPSİLİ HASTANIN DEĞERLENDİRİLMESİ

    ANAMNEZ VE MUAYENE

    Epilepsi nöbeti bir semptomdur. Altta yatan çok sayıda sebepten hangisinin sorumlu olduğunu bulmak kimi zaman sadece iyi alınmış ayrıntılı bir anamnezle (örneğin tipik genetik geçişli idyopatik jeneralize ve parsiyel epilepsi sendromlarında olduğu gibi) mümkündür. Bazen en ayrıntılı MRG gibi yapısal görüntüleme yöntemleri uygulanmış bir hastada kan kalsiyum düzeyi bakılmadığı için gerçek etyoloji anlaşılamayabilir. Epilepsi tanısı ve değerlendirmesinde anamnezde hastanın perinatal öyküsü, gelişme basamakları, kafa travması, MSS infeksiyonu, ailede epilepsi ve diğer sık görülen hastalıkların defalarca ve ayrıntılı bir şekilde sorgulanması çok önem taşımaktadır. Hastalığın başlangıç yaşı da etyolojik açıdan önem taşır. Epilepsi nöbeti beynin hemen her hastalığının sonucu olabileceği gibi sistemik birçok hastalıkta ve iyatrojenik çeşitli nedenlerle de epileptik nöbet oluşabileceği (intoksikasyonlar, postoperatif metabolik anoksik nedenler, çeşitli ilaçların terapötik dozda bile epilepsi eşiğini düşürmesine bağlı olarak vb.) unutulmamalıdır. Bu nedenle çok ayrıntılı anamnez alınmasını izleyerek detaylı bir nörolojik ve sistemik muayene mutlaka yapılmalıdır.

    ETYOLOJİ

    Epilepsiye yol açan başlıca nedenler:

    • Bilinmeyen (muhtemelen genetik)

    • Bilinen genetik-kromozomal anormallikler

    • Perinatal hasarlar

    • MSS infeksiyonları

    • Tümörler

    • Serebrovasküler hastalıklar

    • Kafa travması

    • Dejeneratif beyin hastalıkları

    • Metabolik ve hormonal hastalıklar

    • İlaçlar ve alkol yoksunluğu

    • Diğerleri (porfiri, eklampsi vb)

    ________________________________________

    LABORATUAR İNCELEMELERİ

    Epileptik hastanın tanısında ve takibinde klinik değerlendirmenin önceliği ve vazgeçilmez olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bununla birlikte günümüzde çeşitli laboratuvar yöntemleri bu konuda hekime çok yararlı bilgiler sunacak duruma gelmiştir.

    Elektroensefalografi (EEG)

    İlk olarak 1940’larda kullanılmaya başlayan bu yöntem bugün için de epilepsi biliminin temel direğini oluşturmaktadır. EEG beyindeki geniş bir nöron grubunun elektriksel aktivitesindeki dalgalanmanın kayıtlanması ilkesine dayanmaktadır. Saçlı deriden kayıtlanan potansiyellerin çoğu piramidal hücrelerdeki toplam sinaptik potansiyellerin ekstrasellüler akımlarla ilişkisinin sonucudur

    Rutin EEG ilk nöbetle gelen hastada en önemli testtir. Zemin aktivitesinde belirgin asimetri veya yavaşlama, epileptiform deşarjlar (diken, keskin ve diken-dalga deşarjları) elektroklinik sendromlar hakkında bilgi verir. Her EEG anomalisinin epilepsi ile eşdeğer olmadığı ve normal bir EEG’nin epilepsiyi dışlamayacağı unutulmamalıdır. İlk EEG’de % 50 oranında tipik epileptiform anomali saptanırken tekrarlanan EEG’lerde ise bu oran yükselmekte ve %80-90’a ulaşmaktadır. Aktivasyon yöntemlerinin iyi uygulanması esastır, gerekirse uyku kayıtları, nöbetler sıksa video-EEG monitörizasyonu yapılmalıdır. EEG zemin aktivitesi postiktal dönem dışında idyopatik epilepsilerde normaldir, yavaşlama semptomatik epilepsiyi düşündürür. Epileptiform deşarjlar fokal, lateralize ve jeneralize olabilir.

    EEG’nin epileptik olgunun değerlendirilmesine başlıca katkılarını 3 ana maddede özetlemek olasıdır:

    • Klinik olarak konulmuş olan tanının desteklenmesi ve doğru tanı konmasına yardım

    • Nöbet kaydı yapılabilirse veya dolaylı bazı bulgularla nöbet tipi ve buradan hareketle epilepsi sendromunu belirlemesi

    • Odağın lateralizasyon-lokalizasyonu hakkında bilgi verebilmesi

    Giderek geliştirilen ve bilgisayarlarla bağlantılı hale getirilen klasik EEG cihazlarının yanı sıra telemetrik incelemeler ve video-EEG cihazları ile epilepsi elektrofizyolojisi konusundaki bilgilerimiz giderek artmıştır. Bu incelemeler aynı zamanda nöbet semiyolojisinin de çok ayrıntılı analizine olanak sağlamaktadır Epilepsi cerrahisindeki ilerlemelere paralel olarak invazif ve yarı-invazif yöntemlerle değişik derin/intrakranyal elektrod yerleşimleri de epilepsi cerrahisi yapılan merkezlerde rutin kullanıma girmiştir.

    EKG DALGALARI

    DEPOLARİZASYON: Dokuların elektriksel aktivasyonunun pozitif yönde dolmasıdır.

    REPOLARİZASYON: Dokuların elektriksel dolumunun boşalmasıdır.

    Not: Depolarizasyon ve repolarizasyon kasılma değil; elektriksel dolumdur.

    P dalgası: Atriyumların depolarizasyonunu yansıtır.

    PR aralığı: P dalgasının başlangıcı ile QRS kompleksinin başlangıcı arasındaki sürenin ölçülmesiyle elde edilir. PR aralığı atriyumların depolarizasyonu, uyarının atriyoventriküler (AV) düğüme, His demetine, dallara ve Purkinje liflerine geçmesi için gereken toplam süreye işaret eder.

    QRS kompleksi: Ventriküllerin depolarizasyonunu yansıtır.

    ST segmenti: Ventriküllerin depolarizasyonu ile repolarizasyonu arasındaki elektriksel olarak

    sessiz dönemi gösterir. ST segmenti, QRS kompleksinin sonlandığı J (junction-kavşak) noktası ile

    T dalgasının başlangıcını birleştiren aralıktır. ST segmenti normal durumda izoelektrik çizgidedir.

    T dalgası: Ventriküllerin repolarizasyonunu yansıtır.

    Nöropsikolojik Değerlendirme

    Epileptik hastaların normallere oranla kognitif defektler gösterebildikleri bilinmektedir. Bu defektler yapısal lezyonlarla bir ölçüde açıklanmakla birlikte, gösterilebilen bir yapısal lezyonu bulunmayan olgularda da kognitif defektlerin varlığına dikkat çekilmiştir. Antiepileptik tedavi, özellikle difenilhidantoin, barbitüratlar, yeni ilaçlardan özellikle topiramat bu kognitif fonksiyon bozukluğunun sorumlusu olarak suçlanmış; ancak bazı çalışmacılar bu görüşe karşı çıkmışlar ve henüz ilaca başlanmamış epileptik olgularda da normallerle kıyaslandığında belirli davranış ve kognitif parametrelerde bozukluk olduğunu göstermişlerdir. Bu nedenle epilepsi hastalarının unutkanlık gibi yakınmaları olduğunda ayrıntılı nöropsikolojik testlerle değerlendirilmesi, takip ve tedaviyi yönlendirmek açılarından çok yararlıdır.

    Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG)

    X ışınlarını kullanan bilgisayarlı tomografi yönteminin nöroloji pratiğinde yerini alması özellikle semptomatik parsiyel epilepsiler açısından bir devrim niteliğinde olmuştur. Günümüzde ise beyin anatomisini çok detaylı bir şekilde gösteren MRG epileptik hastalarda ilk tercih edilecek görüntüleme yöntemi olarak BT’nin yerini almış durumdadır.

    SPECT (Single Photon Emission Computed Tomography)

    PET olanağı bulunmayan yerlerde fonksiyonel görüntüleme amacıyla başvurulabilecek yegane yöntemdir. Geniş klinik kullanım olanaklarıyla epileptik hastaların incelenmesinde BT, MRG, EEG ile birlikte klinik bilgilere katkısı olabileceği düşünülmektedir. Epileptojenik odağın lokalizasyonu açısından kullanılan hiç bir yöntem tek başına tam güvenilir değildir ve bu çeşitli yöntemlerin kombinasyonunu gerektirmektedir. SPECT bu multidisipliner yelpaze içinde epileptik odak belirlenmesinde, invazif tanı yöntemlerine geçmeden önce katkı sağlayabilecek tamamlayıcı bir yöntemdir. Özellikle iktal SPECT ile saptanan hiperperfüzyon ile odak lokalizasyonu açısından çok yararlı bilgiler elde edilir.

    Epilepside tanı öncelikle klinik olarak konur ve dolayısıyla geçirilen atakların çok ayrıntılı olarak hasta ve görenler tarafından tarif edilmesine dayanır. Eğer olay şüpheli kalırsa yanlış bir etiket yapıştırmaktansa sadece gerekli araştırmaları yapıp izlemek daha doğru bir yaklaşımdır. Yanlış konan epilepsi tanısı hastayı ciddi biçimde çok boyutlu (ömür boyu epilepsi hastası sayılmak, doğru tedavinin gecikmesi, uzun süre antiepileptik ilaçların maddi yükü ve yan etki olasılıkları vb.) sıkıntılarla karşı karşıya bırakmak demektir. Bu nedenle epilepsi tanısı koyarken ayırıcı tanıya çok önem vermek gerekmektedir

    Epilepside Ayırıcı Tanı

    ________________________________________

    A) Çocukluk Çağı

    • Senkop

    • Siyanotik nefes tutma atakları

    • Gece korkuları (Pavor nocturnus)

    • Metabolik nedenlere bağlı şuur kaybı

    • Migren (konfüzyonel durum, baziler migren)

    • Kardiyak ritim bozuklukları (özellikle supraventriküler taşikardi)

    • Tikler

    • Titreme atakları (yenidoğan döneminde)

    • Psikiyatrik kökenli nöbetler ve Münchausen sendromu (ebeveynler sorumlu alabilir)

    • Hipnagojik miyokloniler

    • Benign paroksizmal koreatetoz

    • Yalancı nöbetler

    • Gastroözofageal reflü

    • Çocukluğun benign miyoklonisi

    B) Erişkin dönem

    • Senkop

    -refleks: postüral, valsalvaya bağlı, miksiyona bağlı vb

    -kardiyak: disritmi (kalp bloğu, taşikardi vb); valvüler (en sık aort stenozu); kardiyomiyopati; şantlı hastalıklar vb

    -perfüzyon yetmezliği: hipovolemi, otonom yetmezlik

    • Psikojenik ataklar

    -yalancı nöbet

    -panik atak

    -hiperventilasyon

    • Geçici iskemik atak

    • Migren

    • Narkolepsi/katapleksi

    • REM uyku davranış bozukluğu

    • Huzursuz bacak sendromu

    • Geçici global amnezi

    • Akut konfüzyonel durumlar

    • Hipoglisemi başta olmak üzere metabolik nedenler

    ________________________________________

    Tablo 9. Epilepsinin Ayırıcı Tanısında Önemli Noktalar

    Senkop Epilepsi Yalancı nöbet

    Postür Ayakta Her postür Her postür

    Terleme Sık Seyrek Değişken

    Renk Beyaz Morarma Değişken

    Başlangıç Yavaş (presenkop belirtileri) Ani/aura Değişken

    Yaralanma Sık Sıkça Çok seyrek

    Konvülzüyon Seyrek Tipik Atipik kasılmalar

    İdrar inkontinansı Seyrek Sık Çok seyrek

    Bilinçsiz süre Saniyeler Dakikalar Genelde yok veya uzun

    Düzelme Hızlı Yavaşça Değişken

    Postiktal konfüzyon Çok seyrek Sık Yok/seyrek

    Sıklık Seyrek Değişken Genelde sık

    Arttıran faktörler Açlık, heyecan, sıkıntı Uykusuzluk, stres, tipik refleks uyaranlar Stresli olay, kalabalık

    Pelvik hareket Yok Seyrek Sık

    Asenkron hareket Yok Seyrek Sık

    Yuvarlanma Yok Seyrek Sık

    Stereotipik atak Seyrek Sık ve tipik Seyrek

    Göz açmaya direnç Yok Seyrek Sık

    İndüklenebilme Yok Yok Sık

    EEG iktal bulgu Yok Hemen her zaman var Yok

    İnteriktal bulgu Spesifik olmayan Sık Yok/seyrek

    EPİLEPSİ TEDAVİSİ

    Epilepsi tedavisinde ilk basamak, tanının doğru konması ve ilaçla tedaviye gerek olup olmadığının belirlenmesidir. Tedaviye gerek görüldüğünde nöbet şekli, sendrom özellikleri, kısmen de etyolojisine göre hangi ilacın verilmesi gerektiği belirlenir. Tanı doğru da olsa verilen ilacın uygun olmaması, takiplerde olgunun yanlış olarak dirençli epilepsisi olduğunu düşündürebilir. Epilepside genel olarak verilen uygun ilk antiepileptik ilaçla (AEİ) nöbet kontrolü % 65-75 civarındadır. Tedavi alanlarda 2 yıl nöbetsiz kalma oranı % 74.7 olarak bildirilmiştir. İlaç tedavisine cevapsız olduğu söylenerek epilepsi cerrahisi uygulanan merkezlere gönderilen olguların arasında dahi %15 kadarının video-monitorizasyon incelemeleri sonunda “yalancı nöbet” tanısı aldığını anımsamak ayırıcı tanı ve doğru tanının önemini vurgulamak açısından anlamlıdır.

    AEİ tedavisi en az 4-5 yıl süren, erken veya geç dönemde çıkabilecek,olası hafif veya ağır yan etkilerin görülebileceği bir tedavidir. Hastanın bireysel özellikleri iyi belirlenmelidir. Hastanın tedaviye göstereceği bireysel farklılıklar, tedaviye uyumu, uzun süreli takip gerekliliği konunun önemini göstermektedir. Ayrıca komorbid hastalıkları ve bu hastalıkları için kullanması gereken ilaçların da rolü unutulmamalıdır.

    İyi bir antiepileptik tedaviden beklenen özellikler yan etkisinin olmaması, iyi bir biyoyararlanımının olması, basit lineer kinetiğe sahip olması, ilaç etkileşimlerinin olmaması, proteinlere az veya hiç bağlanmaması, ilacı metabolize eden sistemleri etkilememesi, günde 1 veya en fazla 2 kerede kullanılabilmesi ve maliyetinin düşük olmasıdır. Teratojen olmaması ve farklı formüllerde alınabilmesi de önemlidir (şurup, kapsül, tablet vb). Karaciğerde metabolize olan ve enzim indükleyicisi olan AEİ’lar, birbirleriyle ve diğer ilaçlarla etkileşmektedir. Bu özellikler eski kuşak ilaçlarda daha belirgindir. Genel olarak yeni kuşak ilaçlar bu amaçla geliştirilmiştir ve daha az etkileşim gösteririler. Gabapentin, pregabalin ve levetirasetam hemen hemen hiç etkileşime girmeyen ilaçlar olarak öne çıkmaktadır. 1993’ten sonra lamotrijin, okskarbazepin, levetirasetam, vigabatrin, klobazam, topiramat, felbamat, gabapentin, tiagabin, zonisamid, pregabalin, lakozamid gibi pek çok ilaç dünyada ve ülkemizde kullanıma sunulmuştur. Yeni kuşaktan başlıca beklenti yüksek etkinlik, yani daha az yan etki ve daha çok etkili olmaları iken, yeni AEİ’larla da birçok sorunun varolduğu ve devam ettiği görülmektedir. Yakın geçmişe kadar kısıtlı sayıda ilaçlarla zorlu bir tedavinin üstesinden gelinmeye çalışılmaktaydı. Son yıllarda bu yeni moleküller tedavi seçeneklerini arttırmakta, özellikle tedaviye dirençli epilepsi olgularında başlıca başvuru ilaçları olmaktadır. Ayrıca, yan etkilerin varlığında yerine konabilecek diğer tedavi olasılıklarının olması hekimi pratikte rahatlatıcı bir unsurdur.

    Bu gelişmelere rağmen yeni AEİ’lar epilepsinin zorlu tedavisinde, arzu edildiği kadar etkin olmaktan henüz uzaktır. Eski kuşak AEİ’ların eskileri kadar iyi tanınmamaları ve beklenmedik yan etkilere rastlanma olasılığı bir diğer sorunudur. Ayrıca ülkemiz koşullarında etkin ve ucuz tedavilerin yerini almadan önce, titizlikle değerlendirilmeleri gerekmektedir.

    Epilepside hedef farmakolojik tedavi 3 basamakta düşünülebilir:

    Nöbetleri baskılamak, ANTİEPİLEPTİK tedavi (şu an için kullanılan ilaçlar)

    Epilepsiyi tedavi etmek, ANTİEPİLEPTOJENİK tedavi

    Hücre ölümünü engellemek, NÖROPROTEKTİF tedavi

    Antiepileptojenik bir ilaç epilepsili hastalarda kalıcı remisyon sağlamalı, epilepsinin progresyonunu ve farmakorezistans (ilaca direnç) gelişimini durdurmalı, risk grubundaki hastalarda epilepsinin başlamasını önlemelidir (profilaktik etki). Antiepileptik ilaçların epileptogenezi yani epilepsiyi oluşturan temel mekanizmaları engelleyemediği, sadece kullanıldıkları süre için nöbetleri azaltabildiği veya ortadan kaldırabildiğini bilmek tedaviyi belirlemek açısından önemlidir.

    İlaca direnç mekanizmasının, nöbetlerin nörobiyolojik sonuçlarının ne olduğu halen belirsizliğini korumaktadır. Ancak nöbetlerin önlenmesiyle nöronal ölümün önlenme sürecine katkı da potansiyel antiepileptojenik etki olarak kabul edilebilir.

    Benzer olarak nöroprotektif etkiler de tartışmalıdır. Nöroproteksiyonun amacı nöronal fonksiyon bozukluğu/ölümü sınırlayarak beyinde mümkün olan en yüksek hücre interaksiyonunu sağlamak ve nöral fonksiyonun bozulmasını önlemektir. Ancak epileptogenez mekanizmasının halen bilinmemesi, başlangıç hasarı ve sürecin zamanlamasının yapılamaması nöroprotektif stratejileri de yetersiz kılmaktadır. Klinikte genelde kronik epilepsi oluştuktan sonra hastalarla karşı karşıya kalınmaktadır. İnsanda yapılan nöroproteksiyon çalışmaları yetersiz ve dolaylı bilgi sağlamaktadır.Bu alanda kullanılan başarılı bir koruyucu terapi yöntemi de NEUROFEEDBACK ‘dir.

    Yazının sonunu ise ilginç bir yaklaşımla bitirmek zorundayız;

    Hipokrat, M.O. 400 yılında “On the Sacred Disease” (“Kutsal Hastalık Üzerine”) adıyla epilepsi üzerine ilk kitabı yazmistir. Insanligin bu hastaligi anlamasi icinse henuz bir 2400 yila daha ihtiyaci vardir. Bu hastaliga sahip olanlar ya seytanla ozdeslestirilecek veya tanrisal guce ulastigina inanilip peygamber sifatiyla takip edileceklerdir. Epilepsiyi beyin rahatsızlığı olarak tanımlayan Hipokrat, bu hastalığın, genel görüşün aksine, Tanrılardan gelen bir lanet olmadığını ve bu hastalığa yakalanan insanların “peygamberlik” gücüne sahip olmadığını iddia etmiştir. Pek tabii bu görüşüne halkı inandıramamış, Mezopotamya ve Yunan diyarlarinda bu hastalığa sahip olanları, rahipler, dualar ve ritueller ile seytanlardan arındırmaya çalışmıştır. 2000 yil sonraysa halen Avrupa’da bu hastaligin belirtilerini gosteren kadinlar, cadi diyerek yakilacaklardir.

    Tarih boyunca peygamberler, bazı kutsal liderler, filozoflar ve sanatçılar bu hastalıktan muzdarip olmuşlar, ama bir yandan da bu hastaligin nimetlerinden(!) bolca faydalanmislardir. 19. yüzyılın en ünlü epilepsi hastası ve insanlık tarihinin de en büyük yazarı Fyodor Dostoevsky, epileptik nobetlerin, yaratıcılık kalitesine yönelik olumlu etkileri olduğunu iddia etmiştir. İnanılmaz bir duygusal coşku ve zamanın durması olarak tanımladığı nobetlerin, İslam’in peygamberi Muhammed’te de benzer olduğunu söyleyen Dostoevski, “muhtemelen Muhammed de buna benzer zamanlarda Allah’in mekânlarını gezdiğini söylemiş ve bunu, bir sürahi suyun boşalmasindan daha kısa sürede gerçekleştirdiğine inanmıştır.” demiştir.

    Sevgili danışanlarımız ülkemizin kurucu su Atatürk’e sığınacağım her zaman olduğu gibi,yorum sizin;

    “Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan mürekkep bir kitleye, medenî bir millet nazariyle bakılabilir mi?”

    “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
    Yıkın Heykellerimi
    Ey milletim
    Ben Mustafa Kemal’im
    Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim
    Hala en hakiki mürşit değilse ilim
    Kurusun damağım dilim
    Özür dilerim

    Unutun tüm dediklerimi
    Yıkın diktiğiniz heykellerimi

    Özgürlük hala
    En yüce değer
    Değilse eğer
    Prangalı kalsın diyorsanız köleler

    Unutun tüm dediklerimi
    Yıkın diktiğiniz heykellerimi

    Yoksa çağdaş medeniyetin bir anlamı
    Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı
    Baş tacı edebiliyorsanız
    Sanatın içine tüküren adamı

    Unutun tüm dediklerimi
    Yıkın diktiğiniz heykellerimi

    Yetmediyse acısı şiddetin savaşın
    Anlamı kalmadıysa
    Yurtta sulh dünyada barışın
    Eğer varsa ödülü silahlanmayla yarışın

    Unutun tüm dediklerimi
    Yıkın diktiğiniz heykellerimi

    Özlediyseniz fesi peçeyi
    Aydınlığa yeğliyorsanız kara geceyi
    Hala medet umuyorsanız
    Şıhtan şeyhten dervişten
    Şifa buluyorsanız
    Muskadan üfürükçüden

    Unutun tüm dediklerimi
    Yıkın diktiğiniz heykellerimi

    Eşit olmasın diyorsanız kadınla erkek
    Karaçarşafa girsin diyorsanız
    Yobazin gazabından ürkerek
    Diyorsanız ki okumasın
    Kadınımız kızımız
    Budur bizim alın yazımız

    Unutun tüm dediklerimi
    Yıkın diktiğiniz heykellerimi

    Fazla geldiyse size
    Hürriyet cumhuriyet
    Özlemini çekiyorsanız
    Saltanatın sultanın
    Hala önemini anlayamadıysanız
    Millet olmanın
    Kul olun
    Ümmet kalın
    Fetvasını bekleyin şeyhülislamın
    Unutun tüm dediklerimi
    Yıkın diktiğiniz heykellerimi
    RAHAT BIRAKIN BENİ!!!

    SAĞLIKLI,CUMHURİYET VE DEMOKRASİNİN EGEMEN OLDUĞU ANADOLUMUZDA MUTLU BİR YAŞAM YAŞAMANIZ DİLEKLERİMLE…

  • Organik beyin sendromu, qeeg, neuroguide veri tabanı, nöroterapi veya müslüman mahallesinde salyangoz satanlar

    Kafanıza sert bir darbe aldığınızda, beyin ile kafatası arasındaki hareket farkı şiddet yaratır ve bu da travmatik beyin hasarıyla sonuçlanır (TBH). Frontal ve temporal bölgeler çürüklere ve eziklere karşı daha hassastır. Darbe anındaki zarara ek olarak, beynin kafatasına çarpıp geri gelmesinden kaynaklanan bir zedelenme meydana gelir ve ileride de bir probleme neden olabilir. Beyaz ve gri madde arasındaki sınırdaki bozulma aksonal kırılmalara neden olabilir.

    Organik Beyin Sendromu terimi ya da DSM-IV’de ifade edildiği gibi çarpma neticesi olan bozukluklar terimi, 12 ay ve daha sonrasında bazen de hasardan yıllar sonra süren rezidüel semptomların (kalıntı belirtiler) sınıflandırılması açısından tanımlanmıştır. Hafif kafa travmaları her ne kadar tehlikesiz olarak düşünülse de, insanların önemli bir kısmı, MRI ve CT taramalarda herhangibir anormallik görünmese de haftalar ya da aylar bazen de hasardan yıllar sonra süren şikayetler rapor etmişlerdir.

    Organik Beyin Sendromundaki problemlerin özü, Dikkat Eksikliği, Uyum Zorluğu ve Ruhdurumu Bozukluklarıdır. Buna ek olarak bu problemlerden yakınanlar sık sık, hafıza ve sosyalizasyon problemleri, sık sık başağrıları ve kişilik değişiklikleri rapor etmişlerdir.

    Hastalar;

    Dikkat Eksikliği, zihinsel kuvveti muhafaza etmekte zorluk.

    Yorgunluk, bitkinlik

    Dürtüsellik, sinirlilik

    Çabuk hayal kırıklığına uğrama

    Mizaç patlamaları ve ruhdurumu değişiklikleri

    Öğrenme ve Hafıza problemleri

    Planlamada ve problem çözmede bozulma

    İnatçılık, sabit düşünce

    İnisiyatif alamama

    Düşünce ve hareket arasında bozulma

    İletişim zorlukları

    Sosyal olarak uygunsuz davranışlar sergileme

    İçgörünün olmaması ve “ben” odaklı olma

    Kendi farkındalığında problem yaşama

    Dengede bozulma

    Baş dönmesi ve baş ağrıları

    Kişilik değişimlerinden şikayetçidir.

    Bu kronik semptomlara rağmen, CT scan ve MRI gibi sık kullanılan klasik görüntülü testlerde, beyinde anormallik olduğuna dair herhangi bir kanıt olmayabilir. Sonuç olarak bu kişi “öfkeli, çabuk kızan” ya da duygudurumu problemi ve/veya öfke problemi yaşayan bir kişi olarak ya da kişilik bozukluğu veya psikolojik bir problemi var diye sınıflandırılabilir.

    ORGANİK BEYİN SENDROMUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ

    KANTİTATİF EEG (QEEG)

    QEEG, beyindeki elektriksel aktivitenin istatistiksel değerlendirilmesidir. Emprik, objektif ve hafif travmatik beyin hasarı ve organik beyin sendromu (kafa travması) ile ilintili beyin işlev bozukluğunun çeşitli nörofizyolojik patternlerinde yüksek oranda bir hassasiyetle teşhis ve ayırt etme özelliği gösterildiği için, Organik Beyin Sendromunun değerlendirmesinde özellikle uygundur.

    Yakın zamanda yayınlanmış bilimsel literatür çalışmalarının tekrar gözden geçirilmesinde, QEEG’nin diğer görsel tekniklere kıyasla hafif travmatik beyin hasarı ve organik beyin sendromu (kafa travması) ile ilintili beyin işlev bozukluğunun tespitinde çok daha başarılı olduğunu teyit etmektedir.

    Beyin Hasarı olasılık indeksi, istatistiksel olasılıkla kişide hafif travmatik beyin hasarı olup olmadığını söyler. Organik beyin sendromuna bağlı belirtilerin organik temelli olduğuna dair sonucu destekleyen ilave kanıtlar da verir. 1990 yılından beri QEEG ile ilgili 34.000’den fazla araştırma yayınlanmıştır. Bu araştırmalarda herhangibir olumsuz sonuç alınmamıştır. QEEG’nin klinikte kullanımı ile ilgili bir tek olumsuz kritik alan araştırma 1997 yılında Nöroloji Akademisinden Newer tarafından yayınlanmıştır.

    O araştırmada belirtilen düşünceler, Klinik EEG ve Klinik Nörobilim Birliği tarafından belirsiz ve yalnızca şüpheye dayalı ve destekleyici kanıtlar olmadığı gerekçesiyle itimat edilmedi ve etraflı bir şekilde yeniden gözden geçirilmesi dahi yapılmadan çürütüldü.

    DİKKAT DEĞİŞKENLERİ TESTİ (T.O.V.A)

    Dikkat Değişkenleri testi (T.O.V.A) bilgisayar aracılığıyla yapılan kesintisiz performans testidir. Teste katılanların, ellerindeki düğmeye bilgisayarda hedefi gördükleri zaman basmaları , hedefi görmedikleri zaman da kendilerini tutmaları istenilen bir testtir. Puanlar, standardize puanlamalar çıkarabilmesi için uygun yaşa göre karşılaştırılır ve dikkatin dört değişkenine göre faydalı ve objektif bilgi verir.

    * Dikkat ve konsantre olabilme ve zihinsel gayreti muhafaza etmek
    * Dürtü kontrolü
    * Reaksiyon zamanı
    * İlginin başka tarafa kayması (yanıtlarda değişkenlik)

    T.O.V.A ,dikkat sistemindeki bozulmanın derecesini ölçen, objektif, başlı başına ve emprik bir ölçümdür.

    ORGANİK BEYİN SENDROMU (KAFA TRAVMASI) TEDAVİSİ

    Klinik EEG ve Nörobilim dergisinin 2004 yılı Ekim sayısındaki araştırma, QEEG’nin, organik beyin sendromunun değerlendirilmesinde en hassas görsel araç olduğu ve Nöroterapinin de organik beyin sendromunda en ümit verici tedavi olduğu sonucuna varmıştır.

    İLAÇ, DANIŞMANLIK VE KOGNİTİF TERAPİ

    İlaç, geçici olarak sıkıntılara yardım edebilir ve danışmanlık bazı insanlara dürtü ve öfke kontrolünü anlamalarında yardımcı olabilir. Ancak literatürde, ilacın veya kognitif terapinin, organik beyin sendromunda bilişsel problemleri veya konsantrasyonu etkili bir şekilde iyileştirdiğine dair herhangibir kanıt yoktur.

    NÖROTERAPİ

    Dikkat problemi ve hafif travmatik beyin hasarı olan kişilerde yavaş beyin dalgası aktivitesi ve koherans anormallikleri daha fazladır. Nöroterapi (EEG Biofeedback) operant şartlanma yöntemiyle hastalara, beyin dalgası aktivitesinde daha fazla normal patternler üretmeleri için görsel / işitsel ödüller verilir. 1970’li yıllardan beri çalışmalar gösteriyor ki, nöroterapi ile hastalar disfonksiyonel beyin dalgası paternlerini normalize ederek beyinlerinde normal fonksiyonun gelişmesine yardımcı olmayı öğrenebilirler. Nöroterapideki en son gelişme de düzeltilmesi gereken spesifik beyin dalgası paternlerini QEEG kullanımıyla tespit edebilmektir.

    Nöroterapi aynı zamanda organik beyin sendromu olmayan kişilerde zihinsel performansı artırmak ve konsantrasyonu geliştirmek için de kullanılabilir

    3D (ÜÇ BOYUTLU) BRAIN MAPPING (BEYİN HARİTALAMASI)

    Üç boyutlu beyin haritalama tekniği ilk kez 1994’te uygulanmıştır. Psikiyatrik hastalıklarda 3D (üç boyutlu) Beyin Görüntüleme Yöntemleri son yıllarda giderek önem kazanmaktadır.

    3D Beyin Haritalaması önce EEG çekimi ile başlar. Daha sonra QEEG (Kantitatif EEG) programı ile beynin 1-40 Hz aralığında yer alan beyin dalgaları analiz edilir. Program, yakınması olmayan ve nöropsikiyatrik testleri normal sonuç veren kişilerin yer aldığı bir veritabanı ile çekimi yapılan kişinin verilerini karşılaştırır.

    Beynin dalga frekansları ölçülür ve ardından 3D Beyin Haritalama uygulamasına geçilir. Sinir hücrelerinin aktivitesi ve sinir iletileri S-LORETA ile üç boyutlu olarak görüntülenir. Bu çekimlerin bir arada yapılması hem EEG hem MEG (Magnetoensefalaografi) imkanı sağlarken hem de 3D Beyin Haritalama görüntüleri elde edilir.

    3D Beyin Haritalama (Brain Mapping), beynin görüntüsünü verirken, beynin çalışma özelliklerini, kanlanmasını, kan akımını, simetrisini, beynin bozulmuş fonksiyonlarını ve fonksiyonu bozulmuş beyin alanlarını 3D (üç boyutlu) olarak analiz eder.

    Çocuklarda 3D Beyin Haritalama tekniğinin kullanıldığı alanlar, öncelikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Disleksi, Gelişim Gerilikleri, Otizm, Asperger Sendromu olmakla birlikte, bu uygulama giderek daha fazla tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

    Gençlerde ve yetişkinlerde görülen nöropsikiyatrik hastalıklardan özellikle Depresyon, Panik Atak, Uyuşturucu Kullanımı, Anoreksiya ve Bulimia Nervosa, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Şizofreni, Bipolar Bozukluk, Alzheimer Hastalığı, Demanslar, Anevrizmalar, Kafa Travmaları, Beyin Kanamaları ve İnmelerde 3D Beyin Haritalama son derece aydınlatıci bir degerlendirme yontemidir.

    3D Beyin Haritalama Yöntemi “tanı koyma, tanıyı güçlendirme, tedavi sonuçlarını ölçme ve değerlendirmede” şu anda elimizde bulunan gelişmiş teknolojik yöntemlerden birisidir. Pek çok psikiyatrik hastalıkta tedavi öncesi ve sonrası 3D görüntüler karsılaştırılır ve tedavi sonuçları kantitatif olarak değerlendirilebilir. Böylece ruhsal hastalıklarda uygun tedaviyi seçme, tedavinin devamı ya da sonlandırılmasında doğru kararlar alınmasını sağlar.

    NEUROGUIDE Beyin dalgası veri tabanı Türk normlarına uygunmudur

    Dikkat ve davranış sorunu olan 6-17 yaş grubu 275 çocuk ve ergende beyin dalgaları kayıtlamasıyla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) teşhisi konmasına yarayan beyin dalgası veri tabanı, FDA (Amerikan ulusal besin ve ilaç birliği) tarafından onay almıştır.

    DEHB teşhisi sırasında diğer verilerle birlikte doktorların daha doğru teşhis koymasına büyük yardımı olacak bu yöntemi, ABD’nin Georgia eyaletinden ‘Neuropsychiatric EEG-Based Assessment Aid (NEBA) Health’ geliştirdi.

    1998’de New York Üniversitesi tarafından geliştirilen FDA onaylı NxLink Nörometrik normatif veri tabanının, multi-disipliner tıbbi muayeneler yoluyla fonksiyonunun normal olduğu onaylanmış, yaşları 6-90 arasında değişen 650 kişiden alınan EEG kayıt larıyla DEHB, öğrenme zorluğu, kafa travması, şizofreni, depresyon, bipolar bozukluk, Alzheimer hastalığı, damarsal bunama, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi rahatsızlıkları yüzde 90’ın üzerinde doğrulukla ayırt edilebiliyor.

    Maryland Üniversitesi bilimadamları tarafından FDA onaylı Neuroguide veri tabanı, yaşları 2-83 yaş arasında değişen 775 kişiden alınan EEG kayıtlarıyla yüzde 90-94 doğrulukla kafa travması ve öğrenme zorluğunu ayırt edebiliyor.

    CNS (Central Nervous System) grubundan bilimadamları, FDA onaylı r (referans) EEG veri tabanı geliştirdiler ve psikiyatrik ilaçları (anti-depresanlar, stimulanlar,antiepileptik, beta blokerler ve benzo grubu) kişinin beyin dalgalarıyla karşılaştırdıklarında kişiye uygun hangi ilacın çalışacağını yüzde 75-80 doğrulukla tespit ediyor.

    r-EEG veri bankası, ABD’de 17 sene süren bilimsel ve objektif araştırmalar sonucu geliştirilmiş.1600 hasta, 13 bin ilaç tedavisi, ve 6 aydan fazla takip içeren bir çalışma geri planında bulunur. Bu yönü ile de çok değerli bir veri tabanıdır. Beyin dalgası kayıtlaması olan EEG’yi nörometrik veri tabanında analiz eden bu yöntemlerin;

    1- Birçok hastalığın erken teşhisi,

    2- Anormal beyin davranışlarının niceliksel değerlendirmesi (Neurofeedback tedavi protokollarının seçiminde kullanılması),

    3- Zaman içerisinde anormallik derecesinde görülen değişikliklerin izlenmesi,

    4- Birtakım rahatsızlıkların bilgisayar destekli ayırt edici teşhislerinin yanı sıra normal ve anormal EEG’nin ayırt edilmesi,

    5- Tedaviye verilecek yanıtın tahmin edilmesi (İlaçlar, neurofeedback)

    6- Tedavi sonuçlarının niceliksel olarak tahmin edilmesi alanlarında büyük klinik başarıya sahip olduğu gösterildi. Ama kim için ?Elbette ki
    Amerikan halkı veya hastaları için…

    Nitekim daha geçenlerde Türkiye Havayolu Pilotları Derneği (TALP A) tarafından düzenlenen 4. Pilotlar Çalıştayı’na da bu konu damgasını vurdu. Çalıştaya katılan Psikolog Afife Solak Uzel, “İnsan psikoloji durağan değil dinamik. Pilotlara yılda bir kere yapılan sağlık muayenelerine ve psikolojik testlere, özelikle kişilik testlerinin ve stresle başa çıkma becerilerini ölçen testlerin de eklenmesi gerekir” dedi.

    ‘YEREL KÜLTÜRE UYARLANMALI ’

    Pilot adayı seçimlerindeki psikolojik testlerin Türkçe’ye ve Türk kültürüne adapte edilmesi gerektiğine vurgu yapan Uzel, “Ülkemizde uygulanan psikoteknik testlerin çoğu İngilizce. Artık kendi milli testlerimizi yapmamız gerekiyor. Aksi takdirde bu testlerin hiçbir geçerliliği olmuyor. Kendi dilimizde bile aynı kelimelere farklı anlamlar yüklerken, başka bir dilde uygulanan testi tam olarak algılayıp doğru cevaplamak mümkün olmasa gerek. Sadece test de yeterli değil. Testten önce ve sonra birer görüşme yapılmalı” diye konuştu.

    Biz de Psikolog sayın Afife hocaya tamamen katılıyoruz.

    Peki ama ülkemizde bizim normlarımıza yönelik veri tabanı var mıdır? ELBETTE! Bunun için öncelikle nöropsikolojik test nedir,kriterleri nedire bakmak gerek;

    Nörospikolojik test nedir?

    Nöropsikolojik testler, zihinsel ve psikolojik süreçleri beyin yapı ve süreçleriyle ilişkilendirerek ölçen psikometrik araçlardır.

    Hangi nöropsikolojik testlerin bilimsel değeri vardır? Hangi testler ölçme ve değerlendirmede kullanılmalıdır?

    Toplumsal ve kültürel özellikler göz önüne alınarak uyarlanmış olanlar,

    Güvenirliği ülkemizde yapılan araştırmalarla ortaya konmuş olanlar,

    Hangi zihinsel ve psikolojik süreçleri ölçtüğü yani geçerliği ülkemizde yapılan araştırmalarla ortaya konmuş olanlar,

    Yaş ve eğitim grupları için norm değerleri araştırmalarla ortaya konmuş olanlar.

    BİLNOT Bataryası nedir?

    BİLNOT’un açılımı “Bilişsel Potansiyeller için Nöropsikolojik Test Bataryası”dır. Psikometri alanında “Batarya” terimi, belirli bir amaca yönelik olarak bir araya getirilmiş testler topluluğunu belirtir. Bataryaların bir kısmı karmaşık işlevlerin değişik yönlerini ölçer (yönetici işlevler gibi), bazıları da beyin işlevlerini taramak amacıyla oluşturulmuştur.

    BİLNOT Bataryası beyin işlevlerini taramak amacıyla oluşturulmuştur. Bu amaç bağlamında, Batarya, temel zihinsel/psikolojik işlevlerin de taranmasını sağlamaktadır.

    BİLNOT Bataryası nasıl oluşturulmuştur?

    Batarya bir TÜBİTAK projesi kapsamında geliştirilmiştir (TÜBİTAK – TBAG/Ü, Proje No 17-2). Bu projede BİLNOT testleri 2623 yetişkin üzerinde incelenmiştir.

    BİLNOT Bataryası testleri üzerinde kapsamlı AR-GE çalışmaları yapılmıştır.

    Testlerin güvenirlik ve geçerlik çalışmaları yapılmıştır.

    Test puanlarının yaş ve eğitim düzeylerine göre norm değerleri belirlenmiştir. BİLNOT Bataryasında bireyin aldığı puanlar, kendi yaş ve eğitim düzeyindeki kişilerden hesaplanmış olan norm değerlerle karşılaştırılmaktadır.

    İçerdiği testler üzerinde ülkemizde 200’e yakın araştırma yapılmıştır. Araştırmaların yetişkinler üzerinde olanları 2004 yılında yayımlanan bir kitapta yer almış, bu kitabın kısa süre önce geliştirilmiş 3. baskısı yayımlanmıştır.

    BİLNOT testleri ile çocuk üzerinde yapılan araştırmalar iki ciltten oluşan bir başka eserde, 2011 yılında yayımlanmıştır. AR-GE çalışmaları 351 çocuk üzerinde gerçekleştirilmiştir.

    Ülkemizde, bu kapsamda çalışılmış olan herhangi bir başka nöropsikolojik veya psikolojik test grubu bulunmamaktadır.

    BİLNOT Bataryasının tıpsal uygulamalarda kullanımı

    BİLNOT Bataryasının içerdiği nöropsikolojik testler zihinsel/psikolojik işlevlerin etkilendiği ve bunların incelenmesinin gerekli olduğu tüm psikiyatrik ve nörolojik bozuklukları, psikolojik sorunları ölçme ve değerlendirmede kullanılmaktadır.

    Sağlık alanında BİLNOT testlerinden aşağıdaki şekillerde yararlanılmaktadır.

    Tanılamaya yardımcı araçlar olarak

    Bozukluk veya hastalığın seyrinin izlenmesinde

    Tedavinin etkililiğini değerlendirmede

    Rehabilitasyon programlarını planlanma ve/veya geliştirmede

    Aşağıda psikiyatrik, nörolojik veya psikolojik bozuklukların değerlendirilmesinde BİLNOT testleri kullanılmaktadır.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

    Şizofreni

    Majör depresyon

    Demans türleri

    Kaygı bozuklukları

    Uyku bozuklukları

    Nörolojik ihmal sendromu

    Özgül öğrenme bozukluğu

    BİLNOT Bataryasının sağlıklı bireylerde kullanımı

    BİLNOT Bataryasının içerdiği nöropsikolojik testler, bütün diğer psikometrik araçlar gibi, ölçme ve değerlendirme amaçlarıyla kullanılır.

    Bu bakımdan BİLNOT testleri bilimsel araştırmalarda, AR-GE çalışmalarında, tez ve projelerde zihinsel/psikolojik süreçleri beyin atıflı olarak ölçmede kullanmaktadır.

    Yani kısaca Nöroterapi için Neuroguide veri tabanını kullanmak tamamen Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzemektedir. Kurumumuzda bu nedenle Türkiye’de ilk ve tek olacak biçimde tüm QEEG yorumları kendi uzmanlarımız aracılığı ile kendi normlarımıza dayanarak yapılmaktadır.

  • Biorezonans ile hangi hastalıklar tedavi edileblir?

    Biorezonans ile hangi hastalıklar tedavi edileblir?

    Düzgün işleyen bir sistemde hastalık oluşmaz ya da oluşan hastalık sistemin üzerindeki stresin ortadan kaldırılması ile geriye döndürülebilir. Biorezonans önce vücut üzerinde nasıl bir baskı olduğunun araştırmasını yapar.

    Bu baskı ağır metaller, alerjiler, zehirli maddeler, enfeksiyonlar, az bilinen parazitler, bulunamayan mantar enfeksiyonları, çevredeki yoğun elektrik alanlar ya da yaşanılan bölgenin coğrafi özelliklerinin kişide yarattığı etkiler olabilir.

    Biorezonans tüm bu zarar vermesi muhtemel faktörleri test edebilir. Bünye üzerinde saptanan baskılayıcı – zarar verici maddenin- faktörün frekansı ortadan kaldırılır. Bünyenin içindeki enerji akış yolları temizlenir. Sistemin düzgün işlemesi sağlanır. Bu sayede yeni oluşmakta olan hastalık ortadan kaldırılır ya da başka bir şekilde üstesinden gelinemeyen hastalıkların kendiliğinden ortadan kalktığı görülür. Teknolojinin kullanılmaya başlandığından beri edinilmiş tecrübeler sunucu 400 kadar hastalıkta standart tedavi protokolleri belirlenmiştir.

    Biorezonans Tedavisinin En Sık Kullanıldığı Hastalıklar Şunlardır:

    Kronik ve Akut Alerjiler:

    Egzama
    Kontakt Dermatit
    Alerjik Cilt Lezyonları
    Ürtiker
    Alerjik Astım
    Alerjik Bronşit
    Saman Nezlesi
    Alerjik Konjuktivit

    Her türlü alerji biorezonans test tekniği ile tespit edilebilir. Tespit edilen maskeli alerji ve bilinen alerji biorezonans terapileri kullanılarak ortadan kaldırılabilir. Genel bir kural olarak çocuklardaki etkinlik her zaman daha güçlüdür.

    Ağrı Tedavisi ve Migren
    Ağrılı Eklem Hastalıkları (kireçlenmeler)
    Ağrılı Omurga Problemleri (bel-boyun fıtığı, kireçlenmeler)
    Spor Yaralanmaları
    Ağrılı Romatizmal Hastalıklar
    Baş Ağrıları ve Özellikle Migren
    Ameliyatlar sonrasında geçmeyen ağrı durumları
    Sebebi tam olarak anlaşılamayan ağrı durumları
    Ağrılı Adet Dönemleri

    Ağrı o bölgedeki problemin vücut tarafından ifade edilme yoludur. Ağrı bölgesinden algılanan frekanslar normalden farklıdır ve bu frekansların temizlenmesi ağrıyı ortadan kaldırır. Biorezonans ağrıya yol açan problemin iyileşmesini hızlandırır. Travmaya bağlı ağrılarda biorezonansın etkisi çarpıcıdır. Kronik ağrılarda ise ağrının geçirilmesi sistemin bir bütün olarak ele alınmasını ve sistemin üzerindeki yükün temizlenmesini gerektirir. Sonuçlar bünyenin ne kadar stres altında/kirlenmiş vs. olduğuna göre değişir.

    Bağışıklığın Güçlendirilmesi
    Geçirilemeyen Sistitler
    Geçirilemeyen veya tekrar eden enfeksiyonlar
    Bağışıklığın düşmüş olduğu durumlar
    Sistemin düzgün çalışmaması ve toksinlerin birikmiş olması kendini en sık bağışıklığın düşmesi ile gösterir. Geçirilemeyen enfeksiyon hastalıkları bazen biorezonansı yardımcı olarak kullanarak bazen de sadece biorezonans kullanarak geçirilebilir. Bu işlem enfeksiyon yapan ajana karşı biorezonans uygulamak yanında bağışıklığı bozan sebebin saptanıp ortadan kaldırılması ile yapılır.

    Genel Sağlığın İyileştirilmesi – Detoksifikasyon
    Biorezonans bünye üzerinde stres yapan faktörleri tarar. Bu faktörlerden bir kısmı sistem üzerinde yük oluşturan zehirli maddelerdir. Bu maddelerin freakanslarının sıfırlanmaya çalışılması ile detoksfikasyon yaratılır. Bünyenin temizlenmesi genel sağlık durumunu iyileştirir. Biorezonans ile detoksifikasyon yanında bünye üzerinde stres yaratan diğer faktörler de araştırılıp giderilebilir. Bunlar içinde amalgam dolguların yarattığı bozulma, cep telefonlarının yarattığı bozulma, yaşanılan coğrafi alanın yarattığı bozulma, önceden yapılmış aşıların bünye üzerinde yarattığı bozulma sayılabilir. Tüm bu etkiler biorezonans ile ortadan kaldırılabilir.

    Biorezonans karaciğerin uyarılarak toksinlerin atılımının sağlanması, böbrek ve lenf sisteminin uyarılarak temizlenmenin sağlanması için de kullanılır. Dünyadaki kullanımlarında kronik hastalıkların tedavisinde detoksifikasyonla birlikte lenf ve karaciğerin uyarılması genel bir kural olarak kabul edilebilir.

    Ameliyat Sonrası İyileşmenin Hızlandırılması
    Biorezonans ile kolayca sağlanabilecek bir etkidir. Spor yaralanmalarında kullanıldığı gibi ameliyat sonralarında da kullanılabilir. Düşkün bünyelerde kişinin ameliyata hazırlanması ve direncinin arttırılması için de kullanılabilir.

    Mide Barsak Sistemi
    Akut veya kronik iltihabı durumlar için kullanılır. Gastritler ve kolitler yanında barsakta fazla mantar üremesi sonucu olan birçok kronik hastalık biorezonans ile tanınır ve tedavi edilebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu
    Biorezonans ile kolayca açıklanabilecek bünye üzerindeki bir kirlenmeyi gösterir. Biorezonans kullanımı kronik yorgunluk sendromunda ya da genel olarak bünyenin zorlandığı ve yorgun düştüğü durumlarda etkilidir.

    Bağımlılık Tedavileri
    Sigara bağımlılığı dışında alkol ve diğer madde bağımlılıklarında kullanılabilir. Etki bünyenin o maddeye karşı temizlenmesi ve o madde ile karşılaştığında tepki vermesi ile açıklanır.

    Kanser Destek Terapileri

    Kanser Hastalıklarında tipi ne olursa olsun hangi aşamada tedavi alırsa alsın her evrelemede destek biorezonans tedavilerinden yaralanılabilir. Kemoterapi öncesi ve kemoterapi sonrası destek terapileri ile bağışıklık sistemi güçlendirilerek detoks organlarına verilen destekle kişinin hastalıkla mücadele gücü artırılır. Yaşam kalitesini yükselterek survey de iyileşme hatta hastalığın klasik tıp tedavilerine verdiği cevabı artırır.

    Çölyak Hastalığı ve Buğday Alerjisi

  • Buğday alerjisi ve gluten enteropatisi, çölyak hastalığı

    Buğday alerjisi ve gluten enteropatisi, çölyak hastalığı

    Buğday proteini, inek sütünden sonra ilk muhatap olduğumuz yabancı proteindir. Küçük yaştan itibaren her gün buğday tüketiriz. Kronikleşen buğday alerjisinin fark edilmesi bu nedenle güçleşir.

    Tarımda en çok manipülasyona uğrayan tahıl türü olan buğdayın hasılatını yükseltmek amacıyla kullanılan teknikler ve ilaçlar buğday proteinini değişime uğramaktadır. Bu da proteinin alerjik potansiyelini artırmaktadır.

    Buğday alerjisi; cilt (nörodermatitis), solunum sistemi (kronik bronşit, astım vs.) ve bağırsakta (kolit, Crohn hastalığı) kendini gösterir. Ateş nöbetleri, çarpıntı, kronik yorgunluk ve eklem ağrılarına sık rastlanır.

    Gerçek buğday alerjisi veya hassasiyeti buğdaydaki proteine karşıdır. Bu rahatsızlık bilinen Gliadin alerjisinden ayrı bir tanıdır. Gliadin sadece buğdayda değil, diğer tahıl ürünlerinde de bulunur. Buğday alerjisine gliadin alerjisinden daha çok rastlanır ama bu pek bilinmez. Buğday alerjisi perhizinde dikkat etmek gereken, gliadin içermediği bildirilen yiyeceklerin buğday içerebileceğidir.

    Çölyak hastalığı (ya da Gluten Enteropatisi); bağırsaklardaki sindirimi sağlayan villus denilen yapıların bozulmasına sebep olan ve dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığıdır.

    Küçük çocuklarda kusma, ishal, karın şişliği, iştahsızlık, kilo alamama ve boy uzamasında yavaşlama gibi tipik belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi daha ileri yaşlarda sadece kansızlık, boy kısalığı, kemik zayıflığı ve nedeni bilinemeyen karaciğer hastalığı gibi çok değişik belirtilerle de kendini gösterir.

    Çölyak hastası olan kişiler buğdayda arpada çavdarda ve kesin olmamakla birlikte, yulafta bulunan ve gluten olarak adlandırılan bir proteine tahammül edememektedir.

    Çölyaklı hastalar gluten içeren yiyecekler yediklerinde, onların bağışıklık sistemleri bunu ince bağırsaklara zarar vererek yanıtlar. Özellikle çok küçük ve parmak şekline benzeyen villus olarak adlandırılan ince bağırsaktaki emilimi sağlayan yapılar kaybolur (düzleşir ve görevini yapamaz hale gelir.)

    Yiyeceklerdeki besinler bu villuslardan geçerek kan dolaşımı içine emilirler. Villuslar olmadan kişi; ne kadar yiyecek yerse yesin; beslenemez.

    Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır, yani ailevi kalıtım söz konusudur. Bazen hastalık bir ameliyat, çocuk doğumu, hamilelik, viral enfeksiyon ya da şiddetli duygusal stresten sonra tetiklenebildiği gibi ilk seferde de aktif olabilir. Hastalık yaşamının her hangi bölümünde ortaya çıkabilmektedir. Çölyak kimi kişilerde çocukluk, kimilerinde ergenlik, kimilerinde ise orta yaş grubunda ortaya çıkabilmektedir.

    Tanı Yöntemi

    Çölyak hastalığının kesin tanısı ancak deneyimli bir gastroenterolog tarafından yapılacak kan tahlilleri ve ince bağırsak biyopsisi ile tanımlanabilir.

    Çölyak Hastalığının ve Buğday alerjisinin biorezonans ile tedavisi

    Biorezonans tedavisinde alerjiye neden olan besinin zararlı bir besin olmadığı bilgisi immun sisteme verilmekte, böylece vücut buğdaya karşı savunma sistemini artık devreye sokmamaktadır. Biorezonans terapilerinin sonunda tekrar buğday yenmeye başlanabilir. Vücut, buğdayı artık yabancı bir besin maddesi olarak algılamadığı için alerjik reaksiyon oluşmaz.

    Tedavi süresince (kişiye göre 2-3 ay) buğdaysız beslenme

    Biorezonans tedavisinde en önemli tedbir tüm tedavi sürecinde tamamen buğday ve buğday içeren yiyecekleri tüketmemek ve hatta dokunmamaktır. Sadece buğday ve buğday içeren yiyeceklerden uzak durmak değil, buğday proteini kodundan da uzak durmak esastır. Dünyada bulunan her maddenin kendine has bir titreşimi mevcut olduğu gibi, buğdayın da bir titreşim kodu vardır. Buğday içeren yiyecekleri yemeseniz bile, dokunduğunuzda bu titreşim koduyla temasa geçersiniz. Bazı hastalarda alerjik reaksiyon o kadar yüksektir ki, tedavi süresince buğdaya temas olursa yüksek derecede alerjik bir reaksiyon gösterirler. Buğday hassasiyetiniz veya alerjiniz tespit edildiyse tedavi bitene kadar kesinlikle buğdayla herhangi bir temasınız olmaması gereklidir.

  • Migren ve kronik ağrı tedavisi

    Migren ve kronik ağrı tedavisi

    AĞRI TERAPİSİ

    Biorezonans ile yapılmış ilk çalışmalar daha çok alerjiler üzerine yoğunlaşmış olmakla bilikte, tecrübeler arttıkça hemen hemen her hastalıkta etkili bir şekilde kullanılabileceği anlaşılmıştır.

    Her hastalık vücuttan algılanan frekanslarda değişikliğe neden olur. Sadece bu frekansların ortadan kaldırılması ile pek çok hastalığın tam olarak iyileşmesi mümkündür. Bu hastalıklar arasında bilinen yöntemlerle sebebi tam olarak anlaşılamayan, tedavisi tam olarak yapılamayan, sadece mevcut belirtileri baskılamak şeklinde tedavi edilebilen hastalıklar da vardır.

    Hücreler arasındaki ve vücudun bütünü içerisinde iletişimi bozan yabancı ve zararlı frekansların ortadan kaldırılması ile sistem düzgün, olması gereken işleyişine yeniden kavuşur. Düzgün çalışan bir vücutta hastalık meydana gelmez, hastalık olsa bile vücudun üzerindeki stresin ortadan kaldırılması ile hastalık geriye dönebilir.

    Biorezonans ile öncelikle vücutta ne tür bir stres olduğu araştırılır. Bu stres alerjiler, ağır metaller, zehirli toksik maddeler, infeksiyonlar, az bilinen parazitler, sessiz mantar infeksiyonları, çevredeki yoğun elektromanyetik alanlar ya da yaşanılan yerin coğrafi özelliklerinden (Jeopati) kaynaklanıyor olabilir. Biorezonans ile tüm bu olasılıkların var olup olmadığı test edilebilir ve tedavisi yapılabilir.

    Bu stres faktörlerinin frekansları vücuttan yok edilir, vücuttaki enerji akış yolları temizlenir, böylece organizmanın düzgün çalışması temin edilmiş olur. Bu sayede diğer tedavi yöntemlerine rağmen üstesinden gelinemeyen birçok hastalığın kendiliğinden iyileştiği görülür.

    Bugün yaklaşık 400 değişik hastalık için standart tedavi protokolleri mevcuttur. Her yıl gerek yurt içi, gerekse yurt dışı biorezonans üzerine yapılan sempozyum ve kongrelerde bir ‘Tamamlayıcı Tıp’ uygulaması olarak bu yöntemi kullananlar bir araya gelerek bilgilerini artırıp, deneyimlerini paylaşmaktadırlar. Konuyla ilgili yapılan ve yapılmakta olan bilimsel çalışmalar ve yazılmış kitaplar mevcuttur.

    Bütün bunların ışığı altında biorezonans ‘Sağlıkta yeni bir çağın habercisi’ olarak nitelendirilmektedir.

    Ağrı Çeşitleri

    Ağrılı eklem hastalıkları migren

    Ağrılı omurga problemleri

    Ağrılı romatizmal hastalıklar

    Spor yaralanmaları

    Baş ağrıları, özellikle migren

    Ameliyatlar sonrasında geçmeyen ağrılar

    Sebebi tam olarak bilinemeyen ağrılı durumlar

    Ağrılı adet (regl) dönemleri

    Biorezonans ile Tedavi:

    Ağrı, o bölgedeki problemin vücut tarafından kendini ifade etme yöntemidir. Ağrı bölgesinden algılanan frekanslar normalden farklıdır ve bunların temizlenmesi ağrıyı ortadan kaldırır.

    Kronik ağrılarda, ağrının geçirilmesi sistemin bir bütün olarak ele alınmasını ve sistemin üzerindeki stresin (yükün) temizlenmesini gerektirir.

    Sonuçlar ve süreç vücudun ne kadar stres altında ya da kirlenmiş olduğuna göre değişir.

  • Kandida; bağışıklık sistemini zayıflatan barsak mantarı

    Kandida; bağışıklık sistemini zayıflatan barsak mantarı

    Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotik kullanımı, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır.

    Tedaviye direnen birçok kronik hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur.

    Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.
    Maya problemiyle bağlantılı çok fazla belirti keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız dav­ranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine gü­ven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis Kandida’dan kaynaklanmaktadır.
    Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğren­me bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, be­bek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarına kadar değişiklik gösterir.
    Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaş­tırır. Ya­kın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağı­şıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.
    Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlı­ğı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, ma­ya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük to­murcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, spor­lar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kan­dida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.

    Kandida’nın Biorezonans ile tedavisi:
    Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi­ sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sıra­sında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali orta­ya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar.