Etiket: Tedavi

  • Bebeklerde reflü

    Bebeklerde reflü

    Bebeklerde beslenme sonrası kusma oldukça sık görülür. Halk arasında fazlasını çıkardı diye tabir edilen bu durum çoğu aileleri haklı olarak tedirgin eder. Bu bir hastalık mıdır? Doktora götürmeme gerek var mı? Ne kadar sürecek? Ne zaman tedirgin olmalıyım? Önlemek için neler yapmalıyım? Soruları peşisıra akla gelir. Bu kusmalar çoğu kez fizyolojik bazen de patolojik olan reflü sebebiyledir. Halk arasında mide reflüsü yada bizlerin söylemiyle gastroözefagial reflü…

    Gastroözefagial reflü mide ile yemek borusu arası yer alan kapakçığın yetersiz çalışması sonucu- açık kalması sonucu- mide içeriğinin istemsiz olarak yemek borusuna geri kaçışıdır. Yemek borusuna kaçan bu içerik yenilen katı ve sıvı gıdalar olabildiği gibi mide, safra ve pankreas sıvısı da olabilir. Reflü fizyolojik olarak yaşamın ilk 2 ayında sık olarak görülür ve kendiliğinden geçer. Bu bebekler ağız kenarından sızıntısı olan gayet huzurlu ve mutlu bebeklerdir.

    Sağlıklı olan bebeklerin ve çocukların bir çoğunda normalde fizyolojik olarak gözüken bu reflü, 1/300-1000 oranında GASTROÖZEFAGİAL REFLÜ HASTALIĞI OLARAK yani vücudumuzda belirti vererek kendini belli eder.

    Bebeklik çağında kusmanın en önemli nedeni mide reflüsüdür (gastroözofageal reflü). Başlangıçta normal (fizyolojik) olan reflüye bağlı kusmanın 6-12 ay arasında azalarak geçmesi beklenir. Ancak 2 yaşından sonra devam eden reflü araştırılmalıdır.

    Mide Reflüsü Nedir?

    Yediğimiz besinler yemek borusu yolu ile mideye oradan da oniki parmak bağırsağına geçer. Midenin girişinde ve çıkışında, kasların kalınlaşması ile oluşan kapıcıklar (sfinkter) vardır.

    Bu kapıcıklar, sindirim işlemi sırasında gelen besinlerin mide içinde kalmasını sağlar. Yemek borusu ile mide arasında bulunan kapıcık (gastroözofageal sfinkter), mide içeriğinin yemek borusuna doğru geriye kaçmasını engeller. Bebeklik çağında görülen reflünün en önemli nedeni, henüz bu yapının oluşmamış olmasıdır.

    Bebeklerde Reflü Bulguları Nelerdir?

    • Bebeklerde reflü ye bağlı olarak oluşan kusma, beslendikten hemen ya da bir süre sonra ve genellikle ağızdan taşar tarzda olur. Bebeklerde emilen süt ya da mama peynirimsi görünümde ve ekşimsi bir kokudadır.

    • Bebek ne kadar küçükse kusmaya bağlı olarak ortaya çıkabilecek sorunlar da o kadar tehlikelidir. Genellikle sırtüstü yatan bebeklerde olmak üzere, kusma sırasında mamanın bir kısmı soluk borusuna kaçabilir. Öksürük, solunum sıkıntısı ve morarama ile kendini gösteren akciğer enfeksiyonu tablosu ortaya çıkabilir. Aspirasyon pnömonisi olarak da bilinen bu tablo hastanede yatırılarak tedavi edilmeyi gerektirir. Genellikle yenidoğan bebeklerde olmak üzere, soluk borusuna kaçan mamanın burayı tümüyle tıkaması durumunda, eğer çok kısa süre içinde girişimde bulunulmazsa ani bebek ölümü oluşabilir (Ani bebek ölümü sendromu).

    • Uzun süre kusan çocuklarda eğer gerekli önlemler zamanında alınmayacak olursa gerekli kalori gereksinimi karşılanamayacağından çocukta yaşıtlarına göre büyüme ve gelişmede gerilik ortaya çıkabilir.

    • Mide reflüsü olan her hastada kusma olmayabilir. Mide içeriği yemek borusunun bir kısmına ya da ağız içine kadar gelip orada kalabilir. Özellikle geceleri görülen bu durum yineleyen orta kulak iltihabı, ağız kokusu ve dişlerde erken çürümeye neden olabilir.

    • Daha büyük çocuklarda ise geğirme, göğüste yanma hissi, yemeğe karşı isteksizlik, kusma, hıçkırık, yiyeceklerin ağza gelmesi ve geviş getirme hareketleri, öğürme ve kronik öksürüktür. Daha nadir olarak hırıltı, boğaz ağrısı-yanması, ses kısıklığı, tekrarlayan pnömoni atakları, astım krizlerinin şiddetlenmesi ve yemek borusunda daralmaya bağlı yutma güçlüğü olmasıdır.

    • Küçük çocuklarda reflü sinir yollarını etkileyerek solunum tutma, kalp hızında yavaşlama gibi acil bakım gerektiren durumlara neden olabilir.

    Bebeklerde Reflü Ne Zaman Dek Normal Kabul Edilmelidir?

    İlk altı ay içinde reflüye bağlı olarak oluşan kusmaların azalması, bir yaşına dek ise uygulanan destekleyici tedaviye yanıt vermesi beklenir. Ancak, eğer bebeğin kusmaları ilk bir iki ay içinde azalmak yerine artıyorsa o zaman mide çıkışında olabilecek doğumsal darlık açısından araştırılmalıdır.

    Bebeklerde Reflü Tanısı:

    Beslendikten bir süre sonra ağızdan taşar tarzda gelen ve midede beklediği için peynirimsi bir görünümde olan kusma reflüye bağlı olarak oluşan bir kusmadır. Eğer koruyucu önlemler ve tedavi ile bir yanıt alınamazsa, o zaman reflünün varlığını ve derecesini tanımlamak için belli başlı görüntüleme yöntemlerinden yararlanılır. Gastroözofageal reflü hastalığının tanısında kullanılan birçok test vardır. Bu testlerin sıralaması ve gerekliliği doktorun görüşüne ve hastanın durumuna göre seçilir.

    1. Akciğer Grafisi: Kusmaya bağlı akciğerlerde zatürre gelişimi olup olmadığını görmek için kullanılır.

    2. Özofagus-Mide-Duodenum Grafisi (ÖMD): Çocuğa ağızdan içirilen bir ilaç ile yemek borusu, mide ve oniki parmak bağırsağına geçiş görüntülenir. Bu sırada bebeğin ayakları yukarı kaldırılarak ya da midesine bastırılarak yemek borusuna kaçış olup olmadığına bakılır. Eğer sadece yemek borusunun alt kısmına bir kaçış varsa hafif, yemek borusunun orta kısmına kadar bir kaçış varsa orta ve eğer ağıza kadar kaçış var ise ağır tipte mide reflüsünden bahsedilir. Ayrıca yemek borusu, mide veya ince bağırsaklarda bir takılma/tıkanma olup olmadığı bu filmlerle görülebilir.

    3. Reflü Sintigrafisi: Aynen mide filminde olduğu gibi, bebeğe içinde özel bir madde bulunan mama içirilir. Ardından bebek yatırılarak mamanın yemek borusuna geçip geçmediği gözlenir. Bu yöntem ile ağır tipteki reflülerde akciğerlere kaçış olup olmadığı da saptanabilir.

    4. Endoskopi: Endoskopi yapılarak yemek borusu mide ve bağırsakların iç kısmı incelenir. Bu ince bükülebilir ışık kaynağı bulunan bir kamera sistemidir. Reflünün yemek borusunda herhangi bir yapısal değişiklik yapıp yapmadığı araştırılır.

    5. 24 Saatlik Ph Metre: Yemek borusundaki asiditeyi ölçmek için geliştirilmiş ince bir tüp şeklinde bir alettir 12-24 saat boyunca tüm pH değerlerini kaydederek bir bilgisayar programına aktarır. Kesin tanı koydurucu yöntemdir.

    6. İntraluminal Empedans Ölçümleri: Yemek borusuna geri gelen mide içeriğinin tamamını kaydeder. Çocuğunuz ağlarken, eğilirken, öksürürken, öğürürken ve kusarken tüm yemek borusuna geri gelenleri kaydeder. Asidik olup olmadığını, ne kadar süreyle özofagusta kaldığını kaydeder. Asit reflülerin asit olmayanlardan ayırt edilmesini sağlamak için pH metre ile birlikte yapılması uygundur.

    Mide reflüsü tedavisi başlıca iki bölümden oluşur:

    1. Koruyucu Tedavi:

    Çocuğun kusmasını önlemeye yöneliktir. Burada dikkat edilmesi gereken konular başlıca şunlardır:

    • Öncelikle bebek sık aralıklarla ve azar azar beslenmelidir.

    • Bebek beslenirken ağlamamasına özen gösterilmelidir. Beslenirken ağlayan bebek hava yutar ve bu da kusmayı kolaylaştırır.

    • Bebekler beslendikten sonra hemen yatırılmamalı, bir süre kucakta dik tutularak beklenmelidir.

    • Kusan bebeklerin sırtüstü yatırılmaları doğru değildir. Yaklaşık olarak 45 derecelik bir açıyla yatırılmaları ve yan tarafına doğru yatırılması daha doğrudur.

    Bunun için ya bebeğin başının altına yastık konabilir ya da bu amaçla üretilmiş olan ana kucağı kullanılabilir. Günümüzde pek çok çocuk mağazasında bu amaçla üretilmiş bebekler için reflü yatağı, reflü yastığı bulunabilmekte. Ben hastalarıma bir seçenek olarakta bebeklerini beslenme sonrası puset koltuğunda bekletmeyi önermekteyim.

    2. Mama Ve İlaç Tedavisi:

    Koruyucu tedavi uygulanmasına karşın kusmaya devam eden bebeklere uygulanır.

    • Anne sütü ve anne sütü yerine geçen mamaların kıvamı suludur. Midede bulunan içerik ne denli yoğun ise geriye doğru kaçış da o denli az olacaktır. Kusan bebeklerde bu amaçla üretilmiş olan antireflü mamalar kullanılabilir.

    • Midenin içeriği asit yapıdadır. Bunun yemek borusuna zarar vermesini önlemek amacıyla anti asit özelliği olan şurupların kullanılması yararlıdır.

    • Mide ve bağırsak hareketlerini hızlandıracak bazı ilaçların kullanılması midenin daha erken boşalmasını, dolayısı ile de reflüyü önleyecektir.

    • Hastaların %90’ında yukarıdaki bu iki tedavi yöntemi yeterlidir.

    3. Reflü Ameliyatı

    Mide reflüsü olan bebeklerin çok büyük bir çoğunluğu uygulanan tedavi yöntemlerine yanıt verir.

    • İlaç tedavisinin başarısız olması veya ciddi komplikasyonların geliştiği hastalarda ameliyat gereklidir.

    • Ancak, kimi zaman yemek borusu ile midenin birleştiği noktada anatomik yapıda anormallik olması reflünün izlem sırasında kaybolmasını engeller. Bu hastalarda da reflünün ileride oluşabilecek olumsuz etkilerini önlemek amacıyla cerrahi tedavi uygulanması gerekebilir.

    • Doğumsal olarak beyin-sinir sistemi anormalliği olan bebeklerde görülen reflü genellikle koruyucu önlemler ile mama ve ilaç tedavisine yanıt vermez. Bu bebeklerde cerrahi tedavi daha erken yaşlarda uygulanmalıdır.

    Reflü cerrahisinin amacı alt özofagusdan yiyeceklerin mideye geçişine izin verirken aynı zamanda alt özofagus basıncını da arttırmaktır. Bunun için midenin üst kısmı yemek borusunun alt kısmına sarılır, böylece yiyecekler mideye geçtikten sonra tekrar yemek borusuna geri dönmez. Günümüzde bu ameliyat pek çok çocuk cerrahı tarafından kapalı yöntemle (laparoskopik) olarak yapılmaktadır.

  • Kabızlık geçiren bebekler ve çocuklar

    Kabızlık geçiren bebekler ve çocuklar

    Bebek ve çocuklarda kabızlık; kaka yapmamak olarak bilinse de sadece dışkılama aralığının uzaması demek değildir. Her bebek ve çocuğun alışık olduğu bir dışkılama düzeni vardır. Yeme alışkanlığı ve yaşa bağlı olarak değişiklik gösteren bu düzenin bozulması ve ardından ortaya çıkan bulguların toplamı kabızlık olarak tanımlanır. Kısaca iki aydan uzun süreli olarak geç (seyrek) dışkılama, güç dışkılama ve sert dışkılama kronik kabızlık olarak adlandırılmaktadır.

    Bağırsak yapısındaki sorunlar, doğuştan gelen anatomik sorunlar, ailesel bağırsak yavaşlığı ve yanlış gıda seçimi, süt tüketiminin abartmak, sürekli katı gıda ile beslemek ,ihtiyaç halinde tuvalete gitmemek, çocukların acıdan korkması çocuklardaki kabızlığın temel nedenlerini oluşturur. Anne sütü ile beslenen bebekler doğumdan sonraki ilk günlerde, günde 7-10 kez, daha sonra da 5-7 kez kaka yapabilirler. Dışkılama sayısı daha az olabileceği gibi daha çok da olabilir.

    Bu dönemde kaka sulu ve yumuşaktır. Ancak, özellikle anne sütü alan bebeklerin, kimi zaman bir haftaya dek uzanan sürelerde kaka yapmamasının doğal olduğu bilinmelidir. Bebeklerde, aşırı ya da safralı kusma, belirgin karın şişliği (abdominal distansiyon) ve gelişmede duraklama ya da gerileme olmadığı sürece, bu durum olağan olarak kabul edilmeli ve herhangi bir tedavi ya da girişim uygulanmamalıdır. Katı gıdalarla beslenmeye geçildikten sonra dışkı koyulaşıp katılaşmaya başlar.

    Aynı zamanda dışkılama sayısı da azalır. Okul çağında bir çocukta günde 1-3 olan dışkılama sayısı, ergenlik döneminde erişkinlerde görülen sıklığa ulaşır. Kabızlık; sert ve ağrılı dışkılamaya, anüste yırtık/çatlak oluşmasına (anal fissür), dışkıda kan görülmesine, dışkılama gereksimi olduğunda saklanma ve dışkılamayı ertelemeye, özellikle yemeklerden sonra karın ağrısına, düzensiz beslenmeye ve tuvalet alışkanlığının bozulmasına sebep olabilir. .

    Aslında bu sorunlar her ne kadar kabızlığın sonucu olsa da, aynı zamanda bir çocukta kabızlığın başlamasının nedeni de olabilir. Örneğin, anüste herhangi bir nedenle oluşan yırtık, dışkılama sırasında ağrıya yol açacağından çocuğun kakasını tutmasına ve bir süre sonra da kabızlığın oluşmasına neden olabilir. Uzun süren ve uygulanan tedavilere karşın yineleyen kabızlıkta, çocukta bazı davranış bozukluklarının ortaya çıkabilir.

    Sonuç olarak kabızlık için yapılabilecek en uygun tanımlama, dışkılama alışkanlığının değişmesi ve buna bağlı olarak yukarıda bahsedilen bulguların ortaya çıkmasıdır.

    Çocuklarda kabızlığın neden olduğu sıkıntılar:

    1. Dışkılama aralığının uzun olması: Olağan dışkılama sıklığının değişmesidir. Örneğin günde 1 kez kaka yapan bir çocuğun dışkılama sıklığının 3-4 güne çıkması.

    2. Dışkılama niteliğinin değişmesi: Dışkının olağan kıvamını yitirip daha sert bir hale dönüşmesidir. Bu durum genellikle beslenme düzeninin değişmesine bağlı olarak değişir.

    3. Zorlanarak ve ağrılı dışkılama: Dışkılama sırasında çocuğun kendini zorlaması, ağlaması ya da ağrı hissetmesidir. Bu çocuklarda genellikle birlikte anal fissür (yırtık) da bulunur.

    4. Karın ağrısı: Yemeklerden kısa bir süre sonra (yaklaşık 10 dakika gibi) gastrokolik refleks başlar ve bağırsaklar hareketlenmeye başlar. Bu da dışkılama gereksinimine yol açar. Devam eden kabızlık durumlarında ise bu barsak hareketleri kramp tarzında karın ağrısı olarak kendini gösterir.

    5. Dışkıda kan görülmesi: Sertleşen dışkının anüste yırtık oluşturmasına bağlı olarak ortaya çıkan durumdur. Dışkıya bulaşmış taze kan şeklinde görülür.

    6. Dışkı bekletme (saklama): Kabızlığın hem nedeni olabilir, hem de sonucunda ortaya çıkabilir. En önemli nedeni dışkılama sırasında ağrının oluşabileceği korkusudur. Bir süre sonra alışkanlık haline dönüşebilir. Tedavide en zor çözümlenen sorunlardan biridir. Beklemiş dışkı bağırsağın son kısmında sertleşmiş bir şekilde kalır ve kaldıkça daha fazla suyu emilerek daha sert bir hal alır. Çocuk daha sonra azar azar kaka kaçırmaya başlar ve bu durum kilot kirlenmesi “fekal inkontinans” olarak adlandırılır. İlerlemiş kabızlığın bir bulgusudur.

    7. Kabızlık her çocukta benzer bulgular vermez. Yakınmaların şiddeti ve etkileri çocuktan çocuğa değişir. Bu çocuklarla iletişim kurmak kolay olmayabilir. Bu nedenle, çocuklarda kabızlığın tedavisinde doğrudan genel kuralları uygulamanın yararı olmaz.

    Her çocukta, o çocuğa özgü bulgulardan yola çıkılarak “çoklu yaklaşım” içeren tedavi yöntemleri uygulanmalıdır. Günümüzde çağdaş tedavinin geldiği nokta da budur: Her hastaya bilinen standart tedaviyi uygulama yerine her hasta için ona özgü tedavi yöntemlerini uygulama!

    8. Ancak, çocuklarda kabızlık tedavisinin uzun soluklu ve sabır isteyen bir süreç olduğu hem hekim hem de anne, baba ve büyükler tarafından akılda tutulmalıdır.

    Yanıt alınamıyor ya da yakınmalar geçti diyerek tedavinin kesilmesi bulguların ilkinden daha yoğun olarak ortaya çıkmasına neden olabilir. İçinde lif içeren gıdaların daha bakın olduğu beslenme ve düzenli tuvalet alışkanlığı kabızlık tedavisinde olmazsa olmazdır. • Beş yaş altındaki olguların %50’si bir yıl içinde, %60-75’ i ise iki yıl içinde düzeliyor. Okul çağı çocuk olguların üçte birinde ergenlik dönemine değin uzadığı bilinmektedir. Kronik kabızlığı olan hastaları araştırmak gerekli mi?

    • Olguların %95’ i fonksiyonel (idiyopatik) nedenlidir (organik nedenlerin araştırılması gereken olgular, yaklaşık 20 olguda bir). Bunlarda yapısal, endokrin veya metabolik sorun yoktur

    • Olguların %5’i ise organik nedenlidir. Bunlar; o Yenidoğan ve erken bebeklik yaşında başlayan kabızlık öyküsü varsa o Mekonyumun geç çıkması o İnce çapta dışkı, dışkıda kan, anal sifinkterin sıkı olması, tuşede rektumun boş olması o büyüme gelişme geriliği varsa o Karında distansiyon, ileus, safralı kusma o Alt ekstremite refleks ve tonusunda azalma, anal refleks zayıflığı, pilonidal gamze, kremaster refleksi alınmaması o Anterior yerleşimli anüs

    Tedavi: Amaç biriken topakların giderilmesi ve yeniden birikmenin önlenmesidir. Fonksiyonel kabızlığın tedavisi uzundur ve relapslar sıktır. Doktorlar kabızlık çeken çocuğu tedavi ederken aile ile yakın iş birliği içinde olmalıdır. Bu amaçla çok sayıda barsak içerisinde kütle arttırıcı, barsak hareketlerini arttırıcı ve kayganlaştırıcı çok sayıda ilaç kullanılmaktadır. Hekimin bu konudaki tecrübesi çok önemli, birçok hekim sonuçlarından en memnun kaldığı ilaçları kullanmaktadır. Bebek ve çocukların kabızlık tedavileri nasıl olmalıdır?

    1. Beslenmeyle ilgili bilgilenme önemlidir. Genel kural olarak posalı sebze ve meyvelerin bolca tüketilmesi, bakkal ve marketten alınan poşetli gıdaların tüketilmesinin sınırlandırılması gerekir.

    2. Tuvalet eğitimi. Barsakların döngüsel ritmini yakalabilmesi için çocuğun günün uygun saatlerde tuvalete oturtulması. Çocuğun çömelerek değilde oturarak tuvalet yapma olanağının sağlanması (klozet ve yaşa göre lazımlık kullanımı). Klozette adaptör, ayakların yere basması için basamak kullanımı. Yine tuvalette vakit geçirme alışkanlığı açısından tv, oyuncak vs ilgisini çekebilecek objeler bulundurma

    3. Varsa anal fissürün tedavi edilmesi ve önlemlerin alınması.

    4. Birikmiş olan kakanın hazır lavmanlar yardımıyla boşaltılması

    5. Yeni olusan kakanın bağırsak içinde sertleşmesini önlemek için gerekli ve yeterli kaka yumuşatıcı ilaç takviyesi. Tedavinin ana noktası gerekli tedavinin yeterince sürdürülmesidir. İlalar kullanılmakta iken çocuğun yada bebeğin kabızlığının geçtiği anlamına gelmemektedir.

    Aileler uzun süren bu tedaviye sabırla devam etmelidir. Mutlaka yapılacak ilaç azaltmaları yada kesilmesinin zamanlaması doktor tarafından verilmelidir. Biz hastalarımıza kabızlık tedavisinde kullandığımız yumuşatıcıları çoğunlukla 1.5 – 2 yıl süreyle kullanmak zorunda kalmaktayız. Çoğunlukla ilaçlarımızı azaltarak aşamalı olarak kesmekteyiz.

    Sonuç olarak:

    • Kronik kabızlık nedeniyle başvuruların çoğu, fonksiyonel (idiyopatik) kabızlık oluyor

    •Organik nedenli kabızlıkta nedene yönelik tanısal incelemeler ve tedavi gerekir

    • Kabızlık tedavilerinin etkinliğinin kanıtları zayıftır, tedavi büyük oranda klinik deneyime dayanır

    • Çocukluk çağı kabızlığı aylar ve yıllar boyu tedavi gerektiren uzun süreli bir sorundur

  • ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    Türkiyede Erkeklerin %3’i Kadınların %1’i Psikopat (Antisosyal Kişilik Bozukluğu) Tanısıyla Yaşamaktadır.

    Bir kişi soğukkanlılıkla cinayet işleyebilir ve bunu birden fazla yapabiliyorsa ruh sağlığının yerinde olmadığı söylenebilir. Cinayeti işleyen Atalay Filiz’in profiline baktığımızda durumuna en uygun tanıyı ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU diyebiliriz. (Empati, vicdan, merhamet ve suçluluk duygusundan uzak, sosyal , etik ve hukuki kuralları kabule uymayan kişilik bozukluğu) Çevreye en fazla zarar verme potansiyeli olan kişilik bozuklukları arasında antisosyal kişilik bozukluğu olanlar görülür.

    Halk Diliyle Psikopat Dediğimiz Kişilik Tiplerinin Cezai Ehliyetleri Vardır

    Askerlik öncesi bu tanı konulduğunda kişi askerlikten muaf tutulur ancak işlediği suçlarda bu durum cezai ehliyetini azaltmaz

    Eğitimli Kişilerin Suçları Da Zekice Olur

    Bireyi suça iten psikososyal etkenler genel hatları ile: Çocukluk döneminde şiddet görme, cinsel taciz ve tecavüze uğrama, genellikle düşük eğitim seviyesi, sosyal yaşamda başarısızlık, işsizlik, ekonomik olanakların yetersizliği, olumsuz bir yaşam biçimi, aile içi sorunlar ve şiddet, yaşanılan çevre, öz denetim yetersizliği,alkol ve madde bağımlılığıdır.

    Akademik Başarı ve Cinayet İlişkisi

    Cinayet kişinin kişilik yapısından kaynaklanır. Antisosyal kişilik yapısı eğitime ve kariye engel olmaz. Zeka arttırkça kişiliklerini gizleme becerileri de gelişir.

    Katil Kendini Bu Güne Kadar Nasıl Gizledi?

    Atalay Filiz’ in kendini gizlemesi antisosyal kişilik özellikleri arasında başkalarıyla içli dışlı olmaması yanlız yaşamayı tercih etmesine bağlayabiliriz.

    Ailenin Şüphelenmesi Mümkün Müdür?

    Kariyer düzeyi yüksek bir aileden geldiği halde aile bunu nasıl farketmedi diye düşünülebilir. Anti sosyal kişilik bozukluklarına sahip olan kişilerin aile bağları zayıftır. Bu nedenle ailenin bunu fark etmesi mümkün olmayabilir.

    Kendilerini Haklı Göstermede Ustalaşmışlardır

    Karşısındaki insanın duyguları ve hakları olduğunu düşünmez. Kendilerini diğer insanlardan üstün görür. Bu nedenle yaptığı şeyleri vicdanen kabul edilebilir bulur ve bu da onları soğukkanlı yapar.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu Kişilerin Çocuklukları

    Daha ergenlik döneminde bu sorun tesbit edilebilir. Aşırı soğukkanlı olmaları, hayvanlara zarar verme hatta bundan zevk alma eğilimi vardır. Yaşıtları ile geçimsizlikleri sıkça görülür. Anne babayı kullanmada üstün yetenekleri vardır. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite sıkça görülür.

    Toplumsal Değerlerden Uzak Yaşarlar

    Sık sık suç işleme, tutuklanma, anlık yaşama ,geleceği düşünmeme şeklindedir. Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişiler,diğer insanlarla olumlu ilişki kurmada zorluk çekerler; sosyal norm ve değerlere uymayan davranışlarda bulunma eğilimi gösterirler.Bunun dışında

    • Saldırganlık

    • Yasadışı hareketlere meyletme (cinayet-tecavüz)

    • toplumsal kurallara değer vermemek

    • Acımasızlık, bencillik ortak özellikleridir.

    • Özdenetim duygularında yoksundur.

    • Hayatta belirli bir amaçları yoktur,

    • İş performansları düşüktür. Bir işte uzun süre kalamazlar.

    • Hiç kimseye karşı bir sorumluluk ve bağlılık hissetmezler.

    • İyi bir anne ya da baba olmaları zordur.

    • Eşlerine ve çocuklarına şiddet uygulayabilirler.

    • Anlık karar verirler ve hayatlarında hiç düşünmeden ani değişiklikler yapabilirler.

    • Sonuçlarıyla ilgili herhangi bir kaygı taşımama ve olası tehlikeleri düşünmeden risk alma ve heyecan arama başlıca özelliklerindendir.

    Anti Sosyal Kişilik Bozukluğunda Erken Tedavi

    11 Yaşına kadar tespit edilmiş ve tedaviye başlananlarda kişinin kendisine ve başkasına zarar vermeyecek düzeyde kontrol altına alması mümkün. Bununla birlikte kesin tedaviyi sağlayan eğitim ve psikolojik destek dışında bir yöntem bilinmemektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Takıntı hastalığı (Obsesif Kompulsif Bozukluk )

    Takıntı hastalığı (Obsesif Kompulsif Bozukluk )

    Hepimizin stresli dönemlerde zaman zaman yaşadığı takıntılı (ısrarcı, saçma ve tekrarlayan) düşünceler, hayatımızı , okulumuzu, işimizi, ilişikilerimizi etkiliyorsa bu duruma takıntı hastalığı diyoruz (obsesif-kompulsif bozukluk).

    Eve yada kişiye mikrop, sperm vb. bulaşması, ocağın, kilitlerin açık bırakılması, simetri, sayı, küfür edermiyim?, sarkıntılık edermiyim?, cinsel bölgelere bakarmıyım ? çocuğuma ya da sevdiklerime zarar verirmiyim? gibi, kişiye saçma, yabancı gelen düşünceler ısrarcı bir biçimde gelirler. Kişi bu takıntılardan kurtulmak için aşırı temizlik, belli bir harften kaçınma, sayma, dokunma benzeri kompulsyonlarla meşgul olmaya başlar.

    Genel bilgileri her yerde detaylı bir biçimde bulabilirsiniz ancak ben daha çok tedavi ile ilgili size farklı bilgiler sunmak istiyorum.

    Gestalt terapisi ve takıntı hastalığının tedavisi:

    Öncelikle ilaç tedavileri ya da bazı klasikleşmiş terapi biçimlerinin etkisinin az ve çoğunlukla geçici olduğunu vurgulamalıyım. Ayrıca aşağıda vereceğim bilgilerin bazı ağır vakalarda ya da farkındalığı çok düşük hastalarımızda zaman zaman beklediğimizden az etki gösterebileceğini de vurgulamalıyım.

    Tedavide vurgulamak istediğim en önemli nokta aslında bu takıntıların bir sonuç ya da savunma olduğunu farkedebilmek. Yani terapide amaç ; sivrisineklerle mücadele etmek değil bataklığı kurutmak olmalı. Yani kişinin kişilik yapısı, temas edemediği kutupları ve çocukluk döneminde ona yüklenmiş olanları bulmak veçalışmak. Örneğin birine karşı hissedilen öfkeyi ifade etmek ya da hayatını bu duruma göre ayarlamak yerine sürekli el yıkamak. Ya da kişiye aşırı yüklenmiş kontrol ve sorumluk duygularından bunalmış birinin daha sorumsuz ya da kontrolsüz yaşayabilmeyi ve bu durumdan suçluluk hissetmemeyi öğrenmesi yerine kontol takıntılarıyla uğraşması gibi.

    Yani kişi hayatı, kavramları, yargılayıp kutuplu bir dünyada yaşamaya zorlandığında, zaman zaman karşı kutbu ihtiyacına göre kullanamadığında takıntı hastalığına yakalanabilir. Uygun bir terapi ortamında bu konular çalışıldığında kişi 1-2 seansta bile hızla rahatlayıp, edindiği bu yeni bakış açısı sayesinde takıntılarından kurtulmaya başlar.

    Bu terapi yöntemine ek olarak bilişsel davranışçı terapi yöntemi prensiplerinden de faydalanılabilinir.

    Uygun vakalarda zaman zaman ilaç kullanımı tedaviye eklenebilmektedir.

  • Gastroözofageal reflü (gör) nedir?

    Gastroözofageal reflü (GÖR) çocuklarda mide içeriğinin istemsiz olarak yemek borusuna geçişi olarak tanımlanır. Çocuklarda reflü hastalığında erişkinlere göre biraz daha karmaşık mekanizmalar etkindir. Patolojik reflü çocuklarda sıklıkla nörolojik hastalığı olanlarda görülür. Bu çocuklarda aynı zamanda yutma güçlüğü, spastik görünüm, artmış hıçkırma refleksi gibi durumlar bulunur. Bu çocukların mide boşalma zamanları bozulmuş, yemek borusunun hareketleri de azalmıştır. Normal çocuklarda ise reflü hastalığı kendisini reaktif hava yolları, astım, sık tekrarlayan zatürre atakları ile gösterir. Sindirim sistemi ile ilgili de büyüme gelişme geriliği, huzursuzluk, yeme de isteksizlik, göğüs yanması, kanlı kusma, yemek yerken ağrı hissi gibi bulgular olabilir. Nörolojik hastalığı olan çocuklarda sürekli olan kasılmalar reflüyü tetikler. Kasılmalar ve reflü hastanın kalori ihtiyacını arttırır. Reflüye bağlı yetersiz beslenme hayat kalitesini olumsuz etkiler. Bu hastalarda daha konforlu bir yaşam için reflü tedavisi önerilir.

    Reflü tedavisinde öncelik ameliyatsız alınan tedbirlere verilir. Reflü olan bebeklere daha koyu kıvamlı mama verilmesi, dik beslenmesi, az ve sık besleme ile yüzükoyun yatma önerilir. Kusmalar geçmezse, mide boşaltımını hızlandıran ilaçlar ve mide asit salgısını azaltan ilaçlar tedaviye eklenir.

    Medikal tedaviye yanıt alınamayan durumlarda cerrahi tedavi uygulanır. Bunlar;

    Çocuğun ilaç tedavisine rağmen kilo alamaması, Solunum durması (apne) nöbetleri geçirmesi, Yemek borusu tahrişine bağlı olarak oluşan kanama,darlık ve beslenme yetersizliğine bağlı şiddetli kansızlık, Büyük çocuklarda; yemek borusu tahrişine bağlı göğüs ağrıları iştahsızlık ve kilo kaybı, Solunum yollarına kaçışa bağlı tekrarlayan akciğer enfeksiyonları, Mide fıtığı saptanması

    Çocuklarda reflü hastalığında tercih edilen cerrahi tedavi yöntemleri erişkin hastalar ile paralellik göstermektedir. Çocuklarda da erişkinlerde olduğu gibi laparoskopik (kapalı) ameliyat yöntemleri öncelikle tercih edilir. En sık tercih edilen yöntem laparoskopik Nissen fundoplikasyonudur. Bu ameliyatta midenin en üst kısmı, yemek borusunun karın içindeki kısmının etrafına sarılır. Reflü sırasında bu sarılan kısmın mide içeriği ile dolarak yemek borusunu sıkıştırıp, içeriğin yukarı doğru kaçışını engellemesi beklenir.

    Bu ameliyatların başarısı %85 ile 94 arasındadır. Ameliyattan sonra gaz sıkışması sendromu, hızlı mide boşaltımı sonrası hazımsızlık, kusamama ve küçük hacimli beslenme gibi şikayetler görülmekle beraber genellikle 6 ayda kaybolur.

  • PANİK BOZUKLUĞU

    PANİK BOZUKLUĞU

    Panik atak oldum cümlesini toplum da çok fazla duymaktayız. Burada kastedilen çoğunlukla çabuk

    heyecanlanma yada olaylara verilen kaygılı tepkilerdir. Gerçek panik atak bu durumdan farklı olarak

    ani başlayan çok yoğun yaşanan korku ve endişe hali ve bedensel belirtilerle kendini gösterir.

    İnsanların bir çoğu hayatlarının bir döneminde bir kez panik atak geçirmiş olabilir ve bu durum

    tekrarlamaz, eğer panik ataklar tekrarlıyorsa ,kaçma kaçınma davranışları ekleniyorsa panik bozukluk

    tanısı alır. Panik atakları ile başvuran hastalar korkularını genellikle yoğun olarak tanımlarlar ve

    kontrolü kaybedeceklerini, öleceklerini, kalp krizi geçireceklerini yada delireceklerini düşünmüş

    olduklarını söylerler.Son yıllarda tehlike ile algıların çevremizde fazla olması ,savaşlar, hastalıklar,

    ölümler panik bozukluğu olasılığını artırmaktadır. Genel yaygınlık anlamında baktığımızda 100 kişiden

    2-3 ünde bu rahatsızlık görülmektedir.

    Panik bozukluğu yaşam kalitesini azaltan bir rahatsızlıktır. Evde yalnız kalamama, tek başına dışarı

    çıkamama , metro, otobüs gibi toplu taşım araçlarına binememe, kapalı alanlarda duramama gibi bir

    çok kaçma ve kaçınma davranışları gelişebilmektedir. Hastalar ataklar esnasında ve sonrasında çok

    sık olarak hastanelere başvurmaları nedeniyle ve kendilerine gereksiz tedaviler ve tetkikler

    uygulanabilmektedir.

    Tanı konulduğunda kolaylıkla tedavi edilen bir rahatsızlıktır. Psikiyatriste başvurmak ve ilaç

    kullanımıyla ilgili ön yargılar ,hastaların psikiyatrik tedavi dışı alanlarda çare aramaları tedavinin

    gecikmesine , bazı hastalarda kendi kendini rahatlatmak amacıyla alkol bağımlılığı gelişmesine neden

    olmaktadır. Güvensizlik oluşturan hastalıkta hastanın hekimine güvenmesi, ilaç tedavisinin yanında

    tedavinin kognitif davranışçı tedavilerle desteklenmesi önemlidir.

    Psikiyatri Uzmanı Hayriye Pervin Karakaş

    www.psikiyatri-terapi.com

  • ERKEN BOŞALMA

    ERKEN BOŞALMA

    Erkeğin boşalmasında tıbbi açıdan standartlara bağlanmış bir süre yoktur. Boşalmanın erken olup olmadığını belirleyen ölçüt iki tarafın beklentilerinin gerçekleşme düzeyidir. Bu düzeyi belirlemek için şu iki kriter dikkate alınabilir;

    • Partnerinizle uyumlu musunuz? Örneğin partneriniz 4, siz ise 5 dakikada doyuma ulaşıyorsanız süre ne kadar olursa olsun bir erken boşalma probleminden bahsedilemez.

    • Erken boşalma tedavisi söz konusu olduğunda en çok gözden kaçan nokta boşalmanın kontrollü mü, yoksa kontrolsüz mü gerçekleştiğidir. Kontrolsüz boşalma tıp literatüründe erken boşalmanın diğer bir ismi olarak bilinmektedir.

    Erken Boşalıyorum, Ne Yapmalıyım?

    Damlayan bir musluğu tamir etmek için yapılabilecek iki şey vardır; suyun basıncını düşürmek ve musluğun contasını sağlamlaştırmak. “Bunun erken boşalma ile ne ilgisi var?” dediğinizi duyar gibiyim. Bu örnek üzerinden ilerlersek basıncı düşürmek kişinin duygularını kontrol altına almasını, contayı değiştirmek ise erken boşalmanın çözümü için kendini fiziksel anlamda hazırlamasını ve güçlendirmesini ifade eder.

    Terapilerde izlediğimiz yöntemler;

    • Bilgilendirme ve bilinçlendirme

    • Bilinçaltını geçmişte yaşanmış olumsuz deneyimlerden arındırma

    • Egzersizler

    • Telkin

    Söz konusu uygulamaların doğru zamanlamayla, ertelemeden takip edilmesi erken boşalmayı sorun olmaktan çıkaracaktır.

    İlaçların Erken Boşalma Sorunlarının Çözümüne Katkısı Nedir?

    Özellikle erken boşalma gibi genellikle psikolojik bir temele sahip olan sorunların bu boyut atlanarak yalnızca kimyasal çözümlerle baskılanması konuyu geçici olarak gündeminizden çıkarmaya yarasa da tekrar etmesinin önüne geçemeyecek ya da sorunu tam anlamıyla çözüme kavuşturamayacaktır. Eğer üroloğunuz sizde biyolojik olarak bir sorun saptamamışsa bu erken boşalmanın en azından sizin açınızdan bir hastalık olmadığı anlamına gelir. Bu durumda vücudun ve bilinçaltının kendini tedavi etme sürecinde ilaçların desteğini inkar etmesek de ilaç kullanımının erken boşalmanın tedavisi noktasında kesinlikle psikolojik destekle birlikte tercih edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Tedavi aşamasında önemli olan bir diğer unsur ise sizin de sorununuzu bir hastalık gibi değil, vücudunuzun sistemin sabote edilmesi sonucu edindiği istenmeyen bir alışkanlık olarak yorumlayabilmenizdir.

    Erken Boşalma Tedavi Edildikten Sonra Tekrar Yaşanabilir Mi?

    Kişide kronik hale gelen erken boşalma gibi bir sorunun tedaviden sonra nadir aralıklarla yaşanması normal karşılanır. Bu durum genellikle partner değişimi ve kendini güvende hissetmeme (farklı bir ortam, basılma korkusu, kısıtlı zaman vb) sonucu ortaya çıkar. Rahatsızlığın bu sebeplerle kısa süreli hatta tek seferlik olarak tekrar etmesi mümkün olsa da durum kalıcı hale gelmeyecek, kişi partnerine alıştığında ya da mevcut güvensizliğinden arındığında ortadan kalkacaktır.

    Erken Boşalma Çözülmezse İleride Nasıl Bir Sıkıntı Olur?

    Ölmez ya da kısır kalmazsınız, ancak erkekliğinize laf olur . Erken boşalmanın tedavisi tıbbi ve psikolojik destek alınarak uygun zamanda tamamlanmadığı takdirde ileride sertleşme problemi ve cinsel isteksizlik meydana gelebilir.

    Erken Boşalmanın En Sık Görüldüğü Durumlar

    Aile baskısı, tecrübesizlik, güvensizlik, aşırı heyecan, endişe ve kaygıların olması, düzenli bir cinsel ilişkinin olmaması ve geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler erken boşalma öykülerinde sıkça rastladığımız durumlar arasında sayılabilir. Erken ya da denetimsiz boşalma oldukça sık görülen yaygın bir problem olduğu halde bu sorunu yaşayan on kişiden yalnızca biri durumuyla yüzleşip çözüm arayışına gitmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • MORBİT OBEZİTE

    MORBİT OBEZİTE

    Obezitenin dünyada hızla yaygınlaşması ve bunu önleyebilmek adına şişmanlık ameliyatlarının ülkemizde Sağlık Bakanlığı’nca sigorta kapsamına alınması; morbit obezite ve ona bağlı rahatsızlıkların çağımızın en önemli sorunlarından olduğuna dair yeterli bir kanıttır.

    Diyet ve Çabaların İşe Yaramadığı Durumlar

    Fazla kiloların vücuda yapışıkmış gibi kronik bir hale gelmesi ve sağlığı tehdit eden boyutlara varması sorununa“morbit obezite” diyoruz. Normal bir birey beyinden gelen uyarıcı sinyallerle karşısında yiyerek açlık duygusunu kesmeye çalışır. Morbit obezite tedavisi gerektirecek düzeye varan rahatsızlıklarda ise birey zamanla yeme dürtüsünü kontrolsüz bir alışkanlığa dönüştürür. Diyetler veya yemeği kısarak yaşamını sürdürme çabası kişinin beden bütünlüğünü tehdit ettiği gibi psikolojisini de olumsuz yönde oldukça yıpratır.

    Morbit Obezitenin Temel Nedeni

    Diyet, egzersiz, besin takviyesi kullanımı ve diğer kilo verme yöntemlerinin işe yaramadığı ya da sınırlı fayda sağladığı durumlarda cerrahi çözümlere başvuran ve dengeli beslenme reçeteleriyle iyileştirilmeye çalışılan hastaların tedavi sürecinde uygun psikolojik destek almamaları, süreç içinde aşırı mutsuzluğa ve artan dengesiz duygu durumu gibi farklı sıkıntılara yol açabilmektedir.

    Obezite ve psikoloji ilişkisini kurmak ilk bakışta size zor görünmüş olabilir. Ancak obez bireyler üzerinde yapılan araştırmalarda bu kişilerinçocukluk ve bebeklik dönemlerinde daha az kilo problemi olanlara kıyasla daha fazla olumsuz deneyim yaşadıkları saptanmıştır.

    Doymanın verdiği rahatlamahenüz bebekken öğrenilir. Bebekler “ilk rahatlama duygularını” açlığın yarattığı fiziksel huzursuzluğun giderilmesiyle yaşarlar.Bu huzursuzluğun bitişiyle bebek, iyi ve güvende olduğu hissiyle tanışmış olur. Özetlemek gerekirse açlık bebek için en erken “acı çekme” iken, tokluk en erken “rahatlamadır”. Kontrolsüz yeme, hızlı kilo alma, kilo verememe gibi günümüzde oldukça yaygın görülen problemlerin ve obezitenin psikolojik nedeni de özünde bu şartlanmaya dayalıdır. Yaşamın ilk yıllarında bebeğin açlık duygusunun az giderilmesi ya da gereğinden fazla giderilmesi yetişkin yaşamında yemek yeme davranışı üzerinde etkili olmaktadır.  

    Kişinin kendi bedenini nasıl algıladığı, sorunlarla baş edemediğinde hangi yemeklere yöneldiği ya da yemek yemeyi hangi durumlarda normal ihtiyaç düzeyinin ötesine taşıdığı gibi konular da morbit obezitenin tedavisi sürecinde mutlaka üzerinde durulması gereken psikolojik verilerdir.

    Morbit Obezite, Diyetler, Cerrahi Müdahale Ve Psikoloji

    Kilo sorunu genetik, fizyolojik, nörolojik, çevresel ve duygusal faktörlerden, hatta bu faktörlerin çeşitli yönleriyle bir araya gelmelerinden doğabilir. Bu nedenle bütünü görmeden, yalnızca detaylar üzerinde yapılacak iyileştirmelerinistenen sonuçları vermemesi mümkündür. Günümüzde obezite cerrahisi ve kalori kısıtlamaya dayalı diyetler bu bütünü tam anlamıyla kapsayamadığından yapılan müdahaleler doğru olsa dahi eksik kalabilmekte, morbit obezite sorunu yaşayan bireyin mutsuz ve çaresiz hissetmesinin önüne geçememektedir.

    Kilo Vermek İsteyenlere Psikolog Desteği Şart

    • İştahımı Nasıl Kesebilirim?

    • Neden Gözüm Doymuyor?

    • Beni Daha Fazla Yemeğe İten İçgüdü Ne?

    • Korkularım ve Sınırlarım Nelerdir?

    • Mutsuz Eden Duygusal Bağımlılıklarım Nelerdir?

    Gibi sağlıklı kilo verme konusunda zihninizde oluşabilecek sorulara cevap bulunması, bilinçaltı düzeyde negatif kalıplarınızın yıkılıp zihninizin yeniden yapılandırılması, dengeli kilo kaybının sağlanması ve ideal kilonun korunması konusunda psikolojik destek; hedefinize kendinizi kötü hissetmeden, bütün dikkatinizi vererek ulaşabilmeniz açısından son derece kritiktir.

    Psikolog Ne Yapar?

    Yemek yemenin açlık dışında hangi ihtiyacımızı ya da çözemediğimiz sorunu (öfke, heyecan bozukluğu, kendini değersiz hissetme, sorunlarla baş edememe, yalnızlık, güvensizlik, cinsel tatminsizlik vb.) tatmin ettiğini tespit eder.Kilo vermeye karşı geliştirdiğiniz direncintemeline iner. Unutmayın ki sorunu doğru tespit etmek, onu çözmenin yarısıdır.

    Bilinçaltı düzeyde yer alan ve kilo vermeyi zorlaştıran yerleşik kalıpları kişinin bilincinin onayını alarak psikoteknik yöntemlerle(Hipnoz, EFT, bilişsel terapi gibi) yıkar, sağlıklı olan yapıyı bilinçaltınayeniden kodlar.

    Psikiyatrik desteğin yanında beslenme ve egzersiz konularında da güvenilir uzman tavsiyelerinde bulunur. Cerrahi müdahaleninzorunlu olması ve istenmesi halinde bu konuda yönlendirme yapar.

    Son Söz

    Morbit obezite ve diğer kilo sorunları söz konusu olduğunda herterapi kişinin ihtiyacına göre şekillenir. Çünkü yemek her birey için farklı ihtiyaçlara hizmet eder. Benzer sorunlar yaşayan kişilerin hepsinde görülen ortak özellikler ise yaşanan duygusal patlamalar ve kendini sınırlama konusunda çekilen sıkıntılardır. Tam da bu nedenle obezite tedavisi kapsamında uzmanından psikolojik destek alınması son derece önemlidir. Zamanında alınan bu destek yalnızca ameliyat ya da tedavi sürecinde değil, geri kalan süreçte de verilen kiloların hızla geri alınması, mutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik hissi yaşanması gibi durumlarda da kişinin en yakın dostu olacaktır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    TLDP (Time-Limited Dynamic Psychotherapy)

    Freud’ la başlayan psikoterapi tarihi, günümüzde tanımlanmış, netleştirilmiş,

    çerçevesi çizilmiş 400’ e yakın psikoterapi tekniğine ulaşmıştır. Neredeyse sınırsız sayıda

    psikoterapi yöntemi olsa da esasında tüm teknikleri dört ana grupta toplayabiliriz.

    En eski psikoterapi yöntemi hiçbir teknik ve kuramın bulunmadığı dönemlerde

    gelişmeye başlayan, halen de birçok psikolojik sorunda yararlandığımız, insan davranışlarını

    gözlemleyerek bunlardan anlam çıkarma ve oradan sonuca gitmeye yönelik davranışçı

    İlerleyen dönemlerde algı süreci, zihnin çalışma prensipleri, algıyı değerlendirme,

    hafıza ile ilgili laboratuvar çalışmaları sırasında ulaşılan bilgiler neticesinde bilişsel terapiler

    Bilinçdışı kavramını ve savunma düzeneklerini ortaya koyan Freud’la ise ödipal

    dönemi odağına alan dinamik psikoterapi ve psikoanalitik psikoterapi doğmuştur. Bu ekole,

    anne çocuk arasındaki bağlanmaya dikkat çeken nesne ilişkileri kuramıyla Melanie Klein farklı

    bir perspektif kazandırmış, ego psikolojisi, farklı bağlanma stilleri ve bunların nörobiyolojik

    açılımlarının anlaşılmasıyla çok zengin bir dinamik bakış açısı yakalanmıştır. Bu dinamik

    döngü, davranışsal ve bilişsel çarpıtma ve şemalarla birlikte işlemektedir.

    Bu bağlamda günümüzde yıllar alan psikoterapi süreçlerinin yerini, olabilecek en

    büyük değişimi değil, mevcut kaynaklarla en hızlı ve kısa sürede ulaşılabilecek en büyük

    değişimi gerçekleştirmeye yönelik kısa süreli ya da süresi sınırlı psikoterapiler almaya

    başlamıştır. Kısa Süreli dinamik psikoterapiler çok iyi neticeler verebilmektedir.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi, genel çerçevesi psikodinamik olmakla birlikte nesne

    ilişkileri ve kendilik psikolojisi kuramlarını içine alan, güncel kişilerarası ilişkileri bilişsel

    davranışçı yaklaşımda harmanlayan esnek bir psikoterapi yöntemidir.

    Psikiyatrik araştırmalarda ayaktan tedavi gören hastaların büyük çoğunluğunun

    tedavileri için kısa süreli tedavileri seçtiklerini saptanmıştır. Bu danışanlarımız çoğu kez

    duygusal acılarının bir an önce bitmesi ihtiyacındadır.

    Kısa süreli terapiler bu danışanlar için idealdir. Süresi sınırlı dinamik psikoterapilerde

    terapinin başlangıç, orta ve son yapılandırması bulunduğundan danışanlar tedaviyi

    sonlandırmaya daha istekli olmaktadırlar. Terapiyi sonlandırmak için belli bir zaman verilmesi

    hastaların terapiye bağımlı olurum korkularını azaltmakta, terapiyle ilgili endişelerini

    Kısa süreli dinamik psikoterapide sınırlı odak ve sınırlı hedef vardır. Bu süresi sınırlı

    dinamik psikoterapileri açık uçlu psikoterapi veya psikoanalizlerden ayıran en önemli

    Odak çatışmalı çekirdek ilişkiler teması, rol-ilişki modelleri, çözülmemiş ödipal

    çatışmalar plan formülasyon metodu, döngüsel maladaptif örüntü gibi çeşitli

    formülasyonlarla saptanır.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapilerin diğer özellikleri zaman konulması, terapötik

    anlaşma, hemen müdahale, planlanmış bitiş zamanı, iyimserlik ve sözleşmedir. Kısa süreli

    terapilerde maksimum seans sayısı 20’dir.

    Kısa süreli terapiler süreye duyarlı, etkin zamanlı, uygun maliyetli yönleriyle öne

    çıkarlar. Ego gücü, motivasyonu ve nesne ilişkileri yüksek düzeyde olan danışanlar kısa

    terapilerden daha iyi yararlanırlar. Kısa süreli dinamik psikoterapi çocukluk anıları, davranışın

    bilinçdışı belirleyicileri, çelişkiler, aktarım gibi temel psikanalitik kavramlar üzerine kurulmuş

    olsa da, metapsikolojik modellere ya da Odipus kompleksi gibi çıkarımsal kavramlara girmez.

    Hastanın güçlü yönleri vurgulanarak terapötik süreç gerçeğe dayalı tutulur.

    Şimdi ve burada ilişkisine konsantre olunur.

    Kısa süreli terapilerde terapistler en az radikal müdahaleyi tercih eder, gelişimsel

    yetişkin bakış açısına sahiptir, bazı terapi modellerindeki sonsuzluk kavramını kabul etmez,

    yaşam gerçekliğini ve günlük hayatı her zaman terapide olmaktan daha önemli görür.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapinin temel prensibi terapist ile danışan arasında gelişen

    ilişkiyi kullanarak, danışanın kendisiyle ve diğerleriyle olan etkileşiminde değişiklik

    Kısa süreli terapilerde esnek bir yaklaşım sağlayan Kısa Süreli dinamik psikoterapi zor

    hastaların tedavisinde rahatlıkla tercih edilebilir.

    Kişilik bozukluklarında ve kronik kişiler arası ilişki ve iletişim problemlerinde

    oldukça etkili bir psikoterapi yöntemidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapide semptomlar üzerinde durulmaz.

    Amaç kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişki kurma şeklini değiştirmek yani kişinin

    karakter yapısında değişikliğe gitmektir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapi uygulamaları psikolojik farkındalığa sahip, yeni fikirlere

    açık, iç gözlem yapabilen, şikayetlerini sınırlayabilen, değişim için motivasyon sahibi, kendine

    karşı dürüst, tedavinin sonuçlarına dair gerçekçi beklentileri olan danışanlarda yeterli olur.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi modernist görüşe sahip olup olaylara kişilerarası

    perspektiften bakar.

    Kişiler arası problemlerde de, doğumdan sonra yaşayabilmek için belli bir süre

    başkalarına bağlı olduğumuz gerçekliğinin rolü büyüktür. Kendimize bakış açımız ve kendimizi

    nasıl hissettiğimizin, başkalarına nasıl davrandığımız ve dünyayla olan ilişkimizin altında bu

    Bireyin çocukluk çağında, ebeveynlerine güvenli bağlanması anksiyetenin olumsuz

    etkilerini değiştirmekte, sağlıklı gelişimi güçlendirmektedir.

    Bu dönemde kodlanan deneyimsel ve bilişsel şemalar binanın temelini oluşturmakta,

    bu alt yapı kişinin ileri dönemlerindeki kişiler arası ilişkilerinde duygusal bağı koruma ve

    sürdürmekte birincil rolü almaktadır.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapide ise bu sürecin belli bir noktada bitmediği,

    bireylerin diğerleriyle etkileşimi sırasında dinamik olarak değiştiğine inanılır.

    Kişinin ilişkisel özellikleri yaşamın ilk yıllarında şekillense de, kişinin bu tarzı

    sürdürüyor olması onun güncel yetişkin yaşamıyla pekişmektedir.

    Örneğin, çocukluğunda sakin ve yumuşak başlı, boyun eğici bir yaklaşım geliştiren bir

    danışan, yetişkinlik döneminde de hayatına yanlış, otoriter, dogmatik, cezalandırıcı kişileri

    sokmakta, “vur ensesine al ağzından lokmayı” ilişki tarzını terk edememektedir.

    Bu tarz, karşısındaki insanları daha baskın ve zorbaca davranmaya davet

    etmekte, bir kısır döngüye girilmektedir. Bu tepkilerle karşılaşan danışan kendini

    alıştığı ortamda hissetmekte, ancak psikolojik dengesi için için bozulmakta, içindeki

    huzursuzluk büyümektedir.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi bu temelde çalışır ve bugüne vurgu yapar.

    Erken dönemde yerleşen bozuk etkileşimler bugün de korunuyorsa, kişi bunu bugün

    Geçmişteki çelişki ve acı gerçeklerin ortaya çıkarılmasına zaman harcamak yerine

    bugün üzerinde çalışılmalı ve hızla sonuca gidilmelidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapiler bu yönleriyle, psikolojik sorunların tedavisinde hızlı

    ve ekonomik çözümler sunmakta ve sıklıkla tercih edilir hale gelmektedir.

  • PANİK ATAK HİPNOZLA TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ

    PANİK ATAK HİPNOZLA TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ

    Heyecanınızı kontrol edemeyip beninizi kontrol altına almaya başladıysa, nefes alamıyor veya kalbiniz yerinden fırlayacakmış gibi hissediyorsanız, sinirleriniz boşalıyormuş gibi kendinizi aşırı kötü hissediyorsanız PANİK ATAK olabilirsiniz. Bağışıklık sistemi gibi sinir sistemi de çökebilir ve dışardan anlaşılan bir şey olmasa bile bu içerde bir deprem gibi yaşanır ve kişinin dengesini alt üst edebilir. Aşırı stres, duygusal sıkıntılar, tükenmişlik sendromu, aşırı mutsuzluk, güvensizlik, endişe bunlara neden olabilmektedir.

    Panik Atak Belirtileri

    Aniden gelişen korkular, kabin ritimsiz veya hızlı çalışması, terleme, ölecekmiş veya bayılacakmış gibi hissetmek, nefesin yetmemesi, boğulacakmış gibi hissetmek en belirgin fizyolojik özelliklerdendir. Kişi kendini aniden bir korku içinde bulur ve aşırı kalp çarpıntısı, terleme gibi bazı fizyolojik belirtiler gösterir. Yalnız kalmak istemez ve hemen bir doktora gitme ihtiyacı duyar.

    Panik Atak ve Sosyal Fobi Birbiriyle Karıştırılır

    Terleme, aşırı heyecanlanma, ortamdan kaçma, aşırı sıkılma, bedensel tepkilerini kontrol edememe durumu toplum önünde konuşmak durumunda kalan, sosyal ortamlara girmekten kaçınan, buna zorlandığında ise kendini aşırı kötü hissedenler aslında “Sosyal Fobi Sendromu” yaşarken. Panik atak geçiren nerde ne zaman nasıl olacağını kestirmediği ani bir duygusal boşalmayla bu durumu yaşar ve sosyal fobik’lere göre daha şiddetli yaşar. Sosyal fobisi tetiklenen doktor aramazken panik atak hastası doktora ihtiyaç duyar.

    Panik atağa sebep olabilecek diğer ihtimaller;

    • Taciz

    • Yaşamsal değişiklikler

    • Hastalık

    • İlişkiyle ilgili kaygılar

    • Epilepsi

    • Depresyon,

    • Aşırı kahve tüketimi,

    • Sevilen birinin ölmesi

    • İş veya okulla ilgili değişiklikler veya problemler

    • Tiroid hastalığı,

    • Zihnin aşırı uyarılması

    • Kalp hastalıkları,

    • Vitamin yetersizliği,

    • Kan şekeri düşmesi,

    • Kapalı ortamlarda uzun süre kalmak

    • Uyuşturucu veya uyarıcı maddeler kullanmak

    Panik Atağı Neler Tetikler?

    Panik atak aşırı kaygılı bir zihinsel durum karşısında bedenin savunma sistemlerini harekete geçirmesi ile birlikte bedende oluşan anomaliler diyebiliriz. Mesela haberleri izlerken ölüm haberleri verilen birinin sizin tanıdığınız biriyle isim benzerliği olması bunu tetikleyebilir ve zamanla sadece haberleri izlerken birden bu durum atağa dönüşebilir. Bu durumda tetikleyici mekanizmanın deşifre edilmesi ve bilinçatının kayıtlarından temizlenmesi gerekir.

    Panik Atak İlaçsız Tedavi Olur Mu?

    Kişinin ataklara karşı tepkisinin şiddetine ve ihtiyacına göre ilaç başlanıp başlanmayacağına karar verilir. Başlangıçta ilaçlı tedavi faydalı olabilir. Daha sonra bu ilaçlara bağımlılık geliştirmemesi ve normal tepkilerine dönebilmesi için panik atak hastalarına hipnoterapiden yararlanabilir.

    Panik Atak Kimlerde Görülür?

    Her yaş ve kesimden panik hastası olabilir. Dünyada görülme sıklığı yaşamları boyunca her 100 kişiden 3-4 kişi panik hastalığına yakalanabilir. Kadınlarda bu oran erkeklere göre 3 kat fazladır. Ailede bu sorunu yaşayanlarda da bu oran artmaktadır. Konunun sadece psikolojik kaynaklı olduğunu söylemek mümkün değil. Genetik ve nörolojik bulguların mevcut hastalıkların yan etkisi olarak da çıkabildiğini göstermektedir.

    Panik Atakta Hipnoz En Etkili Çözümlerden Biridir

    Bilinçaltına ne öğrettiyseniz yüzeyde bunu yaşarsınız. Korkmak, üzülmek, sevinmek, takıntılar, mutsuzluklar, acılar hep öğretilmiştir. Bu durumda bilinçaltındaki bilgileri yeniden çerçevelemek suretiyle sağlık davranışı kodlayabiliriz . Bilinçaltında “öğrenilmiş çaresizlikleri” yeniden kodlayarak programladığımızda panik atak sorun olmaktan çıkıyor. Bu sorunun fizyolojik bir temeli olup olmadığını araştırmak ve doktorunuz da uygun görürse tamamlayıcı bir tedavi olarak hipnozdan yararlanılabilir.

    Panik Atak Hastalarının İyileşme Oranları Nedir?

    Durumunu kabul edip yardım alanlardan yola çıkarsak bu oran %80 diyebiliriz. İlaçla tedaviye kısa süre içinde cevap verebilir. Kalıcı bir tedavi psikoterapi veya hipnoterapi iyileşme oranını arttıracağı söylenebilir.   

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.