Etiket: Tedavi

  • Refleksoloji Otizm İlişkisi

    Refleksoloji Otizm İlişkisi

    Otizm yaşamın ilk 3 yılında ortaya çıkan bir sendromdur. Nedeni bilinmemektedir. Kişi gördükleri, duyduklarını, duyumsadıklarını doğru bir şekilde algılayamaz; bu nedenle sosyal ilişkileri ve davranışlarında ciddi sorunlar vardır. Erkeklerde daha yaygın olarak görülür. Otizm ya kendi başına ya da zeka geriliği, öğrenme güçlüğü, epilepsi gibi diğer gelişimsel bozukluklarla birlikte ortaya çıkabilir. Otizm kelimesinin manası “kendine dönük”tür.

    BELİRTİLERİ

    Çevresine karşı ilgisizdir. Olaylara ve insanlara tepkisizdir. Genelde tek başınadır. İletişim güçlüğü çeker. Konuşma zorluğu vardır. İnsanlarla temas etmekten rahatsız olur. Tekrarlayıcı davranışlar yapar. Anlamsız kelimeleri tekrarlar. Ellerini kollarını çırpar, olduğu yerde sallanır, kendi etrafında döner.  Yaygın gelişim bozukluğu adı altında toplanan hiçbir süreç birbirinin aynı olarak seyretmez. Her biri kendi iç yapısı içinde farklı özellikler gösterirler. Ancak süreçte kendine özgü ortak özellikler bulunur. Gelişimleri ne düzeyde veya nasıl bir yapıda olursa olsun onların hayatı ve dünyayı algılayış biçimleri bizim algılama şeklimizden oldukça farklı bir yapı göstermektedir.

    TANI ÖLÇÜTLERİ

    DSM IV’ (Ruhsal Bozukluklarin Tanisal ve Sayimsal El Kitabinin (The Diagnostic and Statistical Manual for Mental Disorders) dördüncü baskisi Amerikan Psikiyatri Dernegi tarafindan çikartilmistir ve psikiyatrik bozukluklarin siniflandirilmasinda kullanilir. DSM IV yalnizca belirtileri tanimlar ve ruh sagligi profesyonelleri tarafindan taninin güvenilirligini ve standartligini artirmak üzere kullanilir.) e göre otizm tanı ölçütleri şunlardır.

    1-Aşağıdakilerden en az bir tanesinin varlığı ile kendini gösteren toplumsal ( sosyal) etkileşimde niteliksel bozulma.
    a)Toplumsal etkileşimi sağlamak için yapılan el, kol hareketleri, alınan vücut konumu, takınılan yüz ifadesi, göz göze gelme gibi bir çok sözel olmayan davranışta belirgin bir bozulma,
    b)Yaşıtlarıyla gelişim düzeyine uygun ilişkiler geliştirememe, onlardan uzak durma,
    c)İlgilerini ya da başarılarını kendiliğinden paylaşmama,
    d)Toplumsal veya duygusal karşılık vermeme,
     
    2-Aşağıdakilerden en az birinin varlığı ile kendini gösteren iletişimde niteliksel bozulma,
    a)Konuşulan dilin gelişiminde bozulma olması ya da hiç gelişmemiş olmaması
    b)Konuşması yeterli olan kişilerde, başkaları ile söyleyişi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğun olması,
    c)Basmakalıp, yineleyici ( ekolali), ifadeler ya da özel bir dil kullanması,
    d)Gelişim düzeyine uygun çeşitli imgesel ya da toplumsal taklitlere dayalı oyunları kendiliğinden oynamama,

    3- Aşağıdakilerden en az birinin varlığı ile kendini gösteren davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı ilgi örüntüsü çerçevesinde kapanıp kalma.
    a)İlgilenme düzeyi üzerinde odaklanma açısından olağan dışı, basmakalıp ve yineleyici davranışlar çerçevesi içinde kalma,
    b)Özgül, işlevsel olmayan, alışıla geldiği üzere yapılan gündelik işlere ya da törensel davranış biçimlerine hiç esneklik göstermeksizin sıkı sıkıya bağlanma,
    c)Yineleyici motor manyerizmler ( parmak şıklatma, el çırpma, karmaşık vücut hareketleri)
    d)Eşyaların parçalarıyla sürekli uğraşma.
     
    TEDAVİDE REFLEKSOLOJİNİN YERİ

    Kisa bir süre önceye kadar bazi uzmanlar otizmin  tedavi edilemeyecegini israrla söyluyor ömür boyu sürecek bir durum oldugu içinde ailelere çocuklarini gerekli kurumlara yerlestirmeleri tavsiyelerinde bulunuyorlardi. Halen birçok uzmana göre otizim tedavi edilemez. Öyle birsey yoktur bir sefer otist demek ömür boyu otist demektir. Yeni yapılan araştırmanın aksine bu görüşlerin  kesinlik kazanmadığı ortaya çıkmıştır.
     
     
    Autism Research Institute ( otizim arastirma institusu ) otizmin tedavi edilebilir oldugunu  ve çocouklarin iyilesebilecegini  savunarak bir çok çevrenin saplantili yaklasimlarina ragmen, Otizim Arastirma Institüsü doktorlari ve saglik uzmanlari çalismalariyla degisik yöntemler uygulanarak çocuklarin durumlarinda ciddi oranda iyilesmelerin oldugunu ve hatta düzenli bir tedaviyle otismin tamamen yenilebilecegini yapmis olduklari çalismalarla kanitladilar
     
    Otizim daha cok beyin ve bagirsak yollarina dokunan tibbi  bir durum oldugundan dolayi vucudu zararli maddelerden arindirma metodlari ve hücreleri yenilemeye yönelik çalışma olumlu gelismeler göstermektedir. Refleksoloji ile hiç te yabana atilmayacak oranda olumlu gelismeler görülmüştür.
     
    Örnek verecek olursak Kanada’nin Quebec eyaletinde uygulanan bu yöntem  ABD deki gibi olumlu sonuçlar vermektedir. Dünyanın ve daha bir çok ülkelerde Her biri 20 dakika süren 10 seanslik küçük bir tedavide dahi anne ve babalar çocuklarinda olumlu gelismeler görmüslerdir. Tam tedavi uygulamalarinda azami oranda faydalanabilmek için bir çocugun ortalama 70 ila 250 seans arası tedavi gormesi gerekmektedir.
    Otist çocuklarda ailelerin en çok şikayet ettikleri hiperaktiflik,  agrasiflik, mutsuzluk, kendine zarar verme gibi sıkıntıların kısa surede olumlu sonuç vermesi yüz güldürücüdür.
    Refleksoloji seanslarında çoğu otist vakaların ilac kullanmadan ayak altındaki ilgili sinir uçları dikkatla çalışma sonucunda olumlu sonuçlar alınmıştır. Tedavide hastanın ihtiyacına göre seratonin hormonu salgılatılır, konuşma merkezi düzenlenir, korpuz kollozumdaki bağ kuvvetlendirilir ve gaba düzenlenir.
    Tedavi türlerinin degisik olmasi ve uzmanlik gerektirmesi sebebyile her çocugun otistlik dereceside göz önünde tutularak uygulanmaktadir.  Refleksolojinin daha ileriki yıllarda bir çok hastalıkların tedavisinde olduğu gibi yaygınlık kazanacağı gerçeği ortaya çıkmıştır.
     
    Otizmin çok geniş dağılım gösteren bir rahatsızlık olduğunu bilmemizin ötesinde otizmle ilgili ortaya atılan birçok teori ve bir dizi tedavi seçeneğinin yanında hala bilinmeyen yönü ağır basan gizemli bir hastalık gibi karşımızda durmaktadır. Ama temel olarak beyinde ;başta konuşma , iletişim kurma, beden dili kullanma , öngörüde bulunma kısaca frontal korteks ve hipotalamus bölgelerinin işlev kaybına yol açan nöro psikiyatrik bir sorun olduğunu biliyoruz.Ayrıca bu hastalığa yol açan etmenlerin evrensel yada kalıtsal bağlantılarıyla ilgili her geçen gün yeni araştırmalar yapılmakta ve yeni bulgulara ulaşılmaktadır.

       Bu araştırmaların beklide en kuvvetli olan hipotezi kimyasal değerleri itibariyle problemleri tetikleyen çocuk aşılar  ve genetik  zinciri  bozulmuş gıda maddeleridir. O halde aşılarla ilgili politikaların değiştirilmesi ve organik gıda tüketmek zorunludur.

    Bunun ötesinde toksin atımının vücut tarafından sağlanabilmesi için lenf sistemimizin düzenli çalışması için de dolaşım sistemimizin kesintiye uğramaması gerekir. Refleksoloji doğal yollarla yani ayak tabanındaki lenfatik sinir uçlarını uyarmak da vücuttaki zehirli atıkların atılmasını kolaylaştırmıştır. Dolaşım sistemini düzenleyen refleksoloji tedavisi kandaki değerleri düzenlemeyi sağlar. Refleksoloji tedavisi ile başta frontal korteks ve hipotalamus olmak üzere beyindeki otizmin etkileri temel bölgeleri ve bu bölgelerdeki nöronları uyarmak ve bunlar arasındaki aksonları geliştirmek sinaptik bağları uzatmak mümkün; bir ağacı sulamak gibi her bir nöronun bir fide gibi düşündüğümüzde bu nöronları refleksoloji ile ayaktaki uzantılarından uyarmak bir fide sulayıp büyütme eylemine benzetilebilir.

    Ayaklarımızla beynimizin ne alakası var demeyin, zira ayaklar beynimize her an binlerce ileti göndermekte ve beynimiz bunu algıya dönüştürmektedir, bunu ellerimiz için de söyleyebiliriz. Bir an için âmâ olduğumuzu düşünün, körlerin özel kabartma sistemli alfabesini hayal edin ve yazıyı gözünüzle değil parmaklarınızla okuduğunuzu düşünün, farkındaysanız özellikle baş parmak ve parmak uçları bu kabartmalara dokunarak beyine iletmekte, beyin de bunları algıya dönüştürmektedir.

    Yine aynı şekilde gözümüz görmese de ayaklarımızla duyduğumuz nesnelerin özelliklerini beynimiz algılamaktadır. Yumuşaklığı, sertliği, ıslak yada kuruyu nesnenin ismini şekillerini ayağımızın aracılığıyla beynimiz algılamaktadır. O halde ayaklarla beyin arasında da sinir ağları aracılığıyla bilgi alış verişi sağlanmaktadır.

    Refleksoloji ile otizmin en dinamik bölgelerine ileti göndermek ve buradaki işlevselliği arttırmak mümkün mesela uygun bölge ve uygun ayaktan yapılan refleksoloji terapisi kan şekeri oranını değiştirebilir bu şekilde konsantrasyonda ciddi artışlar olur.

    Kandaki düzenlenmenin enzimlerle de ilgisi olduğundan vücudun ihtiyacı olan maddeleri üretmede daha maksimum çalışabileceğini varsayabiliriz.
    Bize gelen otistik çalışmalardaki dikkat artışını aslında refleksolojiyle düzeltilen kan değerlerine bağlayabiliriz. Yine refleksolojiyle birlikte çocuklarının çoğunun gözünde canlılık, parlaklık gözlenmektedir. Kanaatimizce bu beyindeki ileti zincirinin kurulması ve nöronların kendi arasındaki bağın kuvvetlenmesine işaret etmektedir.

     Avrupa da yaygın olan bebek refleksolojisi  psikoakademi  çalışmalarına ilham vermiş  bundan hareketle bebeklerde kullanılan frontal korteks geliştirme teknikleri otistik çocuklardada algılamayı açtığı  geliştirdiği sosyalleşmeye pozitif yön verdiği görülmüştür.aynı zamanda konuşma becerilerindede artış sözkonusu olmuştur.

        Yine bazı otistik hastalarımızda refleksoloji ilginç sosyalleşmeler ortaya çıkarmıştır…Mesele deniz isminde dokuz yaşında bir otistik hastamız üçüncü seanstan sonra kendi kendine giyinmeye başlamış okuduğu okulun kantinine gidip hoşuna giden şeylerden istemiştir…Yine ali isimli bir başka otistik çocukta refleksoloji seanslarından sonra daha önce yapmadığı kendi kendine küçük tuvaletini yapmaya başlayrak önemli bir sosyalleşme belirtisi edinmiştir…Ali ihsan isimli bir başka üç yaşındaki otistik çocukta ise başlangıçta 4-5 olan kelime dağarcığı 20 seans sonunda  40 kelimeye ulaşmış çocuktaki dikkat ve algı seviyesi ciddi artış göstermiştir…Bundanda öte tüm bu gelişmeler objektif bir şekilde hem refleksolglarımız hemde ailemiz tarafından gözlenebilmektedir…

        Bu tür vakaları artırmak tabiî ki mümkün ayrıca bundanda önemlisirefleksoloji yapılan otistik çocukların rigid tepkileri agresif ve saldırgan davranışları minimuma inmiştir…Refleksoloji gevşetici ve rahatlatıcı etkisi sayesinde aşrı hareketli otistik çocuklar üzerindede etkili olmuş davranışlar daha amaca dönük hale gelmiştir.

        Bizim için küçük gözüken ama ailelerin ve çocukların hayatında önemli değişikliklere sebeb olan güzel gelişmelere refleksolojinin etkisi yadsınamaz bir gerçek olarak ortadadır.

          Temelde oldukça eski olan bu tarihi tedavi metodunun otistik çocuklara genel vücut masajının rahatlatıcı etkisinin görülmesinden sonra rusyada denendiğini biliyoruz..Genel masajda kinestetik etkinin lokal refleks terapisiyle daha kısa yoldan verilebilmesi ve istenilen bölgelerin uyarılabilmesi bu terapiyle mümkün olmuştur…

         Rusyadan sonra Amerika Avrupa ve refleksolojinin geliştiği çinde farklı refleksoloji teknikleri otistik çocuklara uygulanmış ve her defasında müspet neticeler gözükmüştür…

    GENEL OLARAK REFLEKSOLOJİNİN OTİSTİK ÇOCUKLARDAKİ FAYDALARI

    • Rigid tepki ve agresifliğin azalması
    • Genel rahatlama ve dinginlik
    • Vücut fonksiyonlarında normalleşme
    • Vücut direncinin artması
    • İmmün sistemini geliştirir.
    • Nörohormon salgılatıulmasına bağlı olarak algıda artış gözükür.
    • Genel sosyalleşme
    • Gözlerde parlaklık ve canlanma gözükür.
    • Komut alma oranında artış
    • Kelime hazinesinin artışı
    • Hiperaktivitenin azalması
    • Takıntıların azalması
    • Eşyalarıamacına uygun kullanma
    • Özbakım becerilerinde artış
    • Kolay öğrenme
    • İnce motor becerilerinde artış
  • Otizm nedir?

    Otizm nedir?

    Otizm, belirli bir hastalık olmayıp ciddi bir nörogelişimsel bozukluktur, ancak karakteristik davranış sorunlarından oluşan bir sendromdur. Otizm tanısı çocuk ruh sağlığı alanında uzman kişilerce klinik öykü ve muayene ile DSM 5 tanı kriterlerine göre konur. Otizm genellikle 18-30 ay arasında teşhis edilmesine rağmen iletişim, sosyalleşme ve oyun oynama kısıtlılığı 6-12 ayda beri olabilmektedir. Otizm etiyolojisi ve patogenezi hala büyük ölçüde bilinmezliğini korumaktır. Çeşitli genetik, epigenetik ve çevresel faktörler suçlanmıştır, fakat bozukluğa münhasır bir etken bulunamamıştır. Yaygın olan görüş çok faktörlü ve karmaşık bir nöroimmün bozukluk olduğudur. 

    Otizm belirtileri nelerdir?

    Göz teması kurmada kısıtlılık

    Çocuğun gelişim seviyesine uygun akran ilişkileri geliştirmede zorluk

    Başkaları ile keyifli ilgi alanı veya başarılarını spontan paylaşmada eksiklik

    Başkalarının dikkatini ilgilendiği nesnelere yöneltme ya da işaretleme eksiklik

    Sosyal ve duygusal karşılıklılıkta eksiklik

    Amaca uygun olmayan, anlamsız, basmakalıp, tekrarlayan duyusal-motor davranışlar

    Otizmin tedavisi var mıdır?

    Otizmin sebebi hala net olarak bilinmediği için şuanki bigilerimiz ışığında otizm için tamamen tedavi edici  ve herkes için uygun olan yöntem bulunmamaktadır. Otistik bozukluğun öncelikli tedavisi özel eğitimdir. Ancak otizmin erken belirlenmesi ve erken müdahale çok önemlidir. Tedavide hedef, çocuğun potansiyel fonksiyonel becerilerinin geliştirilmesi ve arttırılmasının yanı sıra çeşitli patolojik davranışların azaltılmasıdır. Erken, yoğun yapılandırılmış ve hedefe yönelik müdahalelerin yanı sıra mesleki terapi, konuşma terapisi gibi ek rehabilitasyon tedavileri gereklidir. İlaç tedavisi davranış bozuklukları iyileştirmek için kullanılabilir. Şuan günümüzde bazı diet, mikrobesin ve vitamin takviyelerinin etkili olduğunu gösteren çalışmalar olmakla birlikte bu konu hala netlik kazanmamıştır.

  • KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Dikkat edin dikkatiniz nerede dağılıyorsa orada bir sorun var demektir.

    A.Maviş

    KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Konsantrasyon bozukluğu, dikkat eksikliği veya odaklanamama durumudur. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız 2016 yılı itibari ile, çağımızın en büyük ve en yaygın problemlerinden bir tanesi olarak hala olumsuzluklar listesinde kendini üst sıralarda bulmakta ve dünya nüfusunun gerçekten de büyük bir bölümünü etkisi altına almış durumdadır. Konsantrasyon bozuklukları, dikkat eksikliği ve odaklanamama sorunları için elbette ki farklı tıbbi tanımlar ve belirtilerine göre ayrı açıklamalar ve başlıklar getirilmiştir. Bu tarz problemler arasında belki de ismi en çok duyulan ve bilinen rahatsızlık kısaca “ADD“olarak tanımlanmıştır. Yani, “Attention deficit disorder”, dikkat eksikliği, dağınıklığı durumu. Oldukça yaygın olan bu olumsuzluk hali, genellikle kendisini hiperaktivite ile birlikte göstermektedir.

    Konsantrasyon Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?

    Dikkat eksikliği ve konsantrasyon belirtileri arasında, genel geçer bir listeleme şeklinde şu unsurlar gözlemlenebilmektedir;

    • Yapılan ya da uğraşılan işe kendini verememe, nitelik katamama

    • Uğraşılan ya da yapılan işi bitirme konusunda güçlük, sıkıntı yaşama

    • An itibari ile üzerinde durulan veya uğraşılan işten farklı şeyler düşünme

    • Odaklanma problemleri, kolay sıkılma halleri

    Ancak, ilk bakışta oldukça olumsuz görünen bu unsurların altında, genellikle, düşük bir zeka seviyesi değil, aksine üstün bir zeka seviyesi yer almaktadır ve yaşanan olumsuzlukların nedeni de, mevcut zeka oranının yetersizliği değil, yüksek bir zeka oranından kaynaklanan ve aynı anda birden fazla işlemi sıraya koyabilme, uygulamaya çalışma eylemi söz konusudur.

    Konsantrasyon Bozukluğu ve Dikkat Eksikliğinin Zeka ve IQ Puanı ile İlişkisi

    Geçtiğimiz yıllarda, “zeka geriliği” ile sıklıkla karıştırılan “Add” hastalarının aslında IQ seviyesi yüksek, zeki bireyler olduğu günümüzde ortaya çıkmış ve hala daha sürekli bir şekilde bu durum kanıtlanmaya devam etmektedir. Zeka puanı yüksek bireylerde de sıklıkla “hiperaktivite” görünmesi, ADD ve hiperaktivite arasındaki ilişki de göz önüne alındığında, aslında dikkat eksikliği, konsantrasyon bozukluğu ve odaklanamama sorunu yaşayan bireylerin zeka geriliği barındırmadığı, aksine standart bir zekadan çok daha üstün bir seviyeye sahip oldukları gözlemlenmiştir.

    Standartların üzerinde olan bir beyin, aynı anda birden fazla işlemi sıraya koyabilmekte ve her birini eş zamanlı olarak uygulama gayesinde olabilmektedir, bu nedenle de odaklanmada problemler yaşayabilmektedir. Kısacası, genel olarak konsantrasyon bozukluğu ve dikkat dağınıklığı yaşayan bireyler, sanıldığının aksine düşük bir zekaya sahip değil, aksine standart bir bireyden daha üstün ve nitelikli bir zeka oranına sahiptir. Bu tarz rahatsızlıkları bünyesinde barındırmakta olan bireyler, doğru ve profesyonel bir yardım ile birlikte, mevcut durumlarının yarattığı olumsuzluklardan sıyrılıp kişisel anlamda, gündelik alanlarda ya da kariyer alanlarında büyük bir avantaj elde edebilmektedirler.

    Dikkat Eksikliği ve Konsantrasyon Bozuklukları Süreci Nasıl Tedavi Edilir?

    Dikkat eksikliği ya da konsantrasyon bozukluğu veya odaklanamama gibi olumsuzluklardan şikayet eden bireylerin, ilgili alanda uzman bireyler ile birlikte psikoloji ve psikiyatri alanında profesyonel bir yardım almaları da, tedavi sürecini büyük ölçüde hızlandıracak ve olumlu yönde etkileyecektir. Mevcut olumsuzlukların nedeni teşhis edildikten sonra, düzgün bir yardım ve rehberlik ile başta olumsuzluk olarak görünen bu tarz unsurlar, daha sonra genellikle birey ve çevresi adına son derece mühim avantajlara çevrilebilmektedir. Günümüzde ya da geçmişti büyük başarılara imza atmış olan müzisyenlerin, oyuncuların, yazarların ve benzeri sanatçıların bir çoğunda dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozuklukları gözlemlenmiş, daha sonra bu olumsuz süreç, başarılı bir tedavi rehberliğin ardından onların dahice ürünler üretmesine sebep olmuştur. Aynı şekilde tarihte adı hala anılan ünlü bilim adamları, mucitler ya da profesörlerin de bir çoğunun dikkat eksikliği ve odaklanma problemleri yaşadıkları, ancak daha sonra inanılmaz işler başardıkları defalarca belgelenmiştir. Böylesine olumsuzluk yaşayan bireylerin bilgi sahibi olmadan üzerlerine gitmek, onları eleştirmek son derece yanlış bir tutumdur ve birey için en doğru hareket, onun adına psikolojik bir yardım ve tedavi sürecini başlatmak olacaktır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • UYKUDA SEKS HASTALIĞI SEKSONAMİA

    UYKUDA SEKS HASTALIĞI SEKSONAMİA

    “Kontrolsüz güçsüz bırakır”

    Adil Maviş

    Seksomanya denilince, bireylerin aklına, tabiri caiz ise halk arasındaki kullanımıyla “seks düşkünlüğü” gibi bir kavram gelebilmektedir. Ancak, seksomanya psikolojik ve nörolojik bir rahatsızlıktır. Daha anlaşılır bir dil ile seksomanya, “uykuda seks hastalığı” anlamına gelmektedir. Önceleri bir fenomen etkisi yaratmış olsa da, günümüzde artık çok ciddi bir uyku bozukluğu problemi olarak kabul edilmektedir. Daha da kategorize etmek gerekirse, seksomanya, “parasomni” kapsamında yer alan bir rahatsızlıktır. Parasomniler, bireyde genellikle çocukluk döneminde kendini gösteren, ergenlik dönemine geçişte ve yetişkinlik döneminde azalarak kaybolan, ancak nadiren de olsa yetişkinlik döneminde de ortaya çıkabilen davranış bozukluklarıdır. Uykuya geçiş anında, uyku sırasında ya da uyku sonrasında bireylerin sergiledikleri anormal hal, hareket ve davranışlar bütünüdür.

    Tıpkı REM (Rapid Eye Movement – uykuda hızlı göz kırpma) ve uyurgezerlik gibi, seksomanya da son derece ciddi sonuçlara gebe olabilen bir rahatsızlıktır. Seksomanyak birey, uykusundan yoğun bir cinsel dürtü ile uyanmakta ve partnerini, istekli ya da isteksiz olup olmamasını sorgulamadan cinsel birleşmeye zorlamakta, seksi başlatmaktadır. Aynı uyurgezerlik rahatsızlığında olduğu gibi, bireyler seksomani sırasında gerçekleştirdikleri eylemleri hatırlayamamaktadırlar. Eylemler her zaman, seksomanyak bireyin partnerini sekse zorlaması ile sonuçlanmayabilir; mastürbasyon ya da okşama, dokunma ve benzeri cinsel tatminleri gerçekleştirmesi ile de sonuçlanabilmektedir. Uyurgezerlik ve seksomani belirtileri gösterilen uyanmalar “konfüzyonel uyanıklık” olarak bilinmektedir ve “tam anlamıyla uyanıklık” olarak kabul edilmemektedir. Konfüzyonel uyanıklık ardından, birey bir süre sonra tekrar uykuya dalar. Ancak bu uyanmalar sırasında, birey kendisine, çevresine ya da çevresindekilere ciddi zararlar verebilir.

    Seksomanya Belirtileri Nelerdir?

    Bireye seksomanyak teşhisi elbette ki profesyoneller tarafından konulmalıdır. Birey, bu konu ile alakalı herhangi bir şüphe duymaktaysa, seksomanya belirtileri olan sık sık cinsel içerikli rüyalar görme, uykuda boşalma ya da ereksiyon yaşama, normal bir gün sırasında yaşanan seks deneyiminden tatmin olamama ve benzeri unsurları kendisinde barındırıp barındırmadığını gözlemlemelidir. Seksomanik konfüzyonel uyanıklık sırasında, kontrol seksomanyak bireyin elinde değildir, bu açıdan “uyurgezerlik” problemine benzemektedir. Seksomanyak birey, kontrolsüz bir şekilde, yoğun bir cinsel dürtü ve istek ile parterini sekse zorlamasının yanı sıra, normal bir seks deneyiminde uygulamadığı fantezileri, gerçekleştirmediği davranışları sergilemektedir ve okşama, çığlık atma, orgazm sesleri çıkarma, küfür etme, partnerine ya da kendisine fiziksel ya da manevi şiddet uygulama, inleme, bağırma ve doyumsuzluk gibi belirtiler göstermektedir. Birey, konfüzyonel uyanışı sırasında yaşananları hatırlamamaktadır ve bu tarz bir uyanış sonrasında, ertesi güne son derece yorgun başlamakta ve algı problemleri yaşamaktadır.

    Seksomanya Yaygın ve Tehlikeli Mi?

    Elbette ki, parasomnik bir rahatsızlık olan seksomanya, hem hasta birey hem de çevresi açısından tehlikeli olabilmektedir. Konfüzyonel uyanış sırasında sergilenen seksomanyak davranışlar, belirtildiği gibi hastalık sonucu ortaya çıkmaktadır ve bireyin kendi tercihi değildir, kontrol dışı meydana gelmektedir. Bu sebepten dolayı fiziksel ve duygusal hasara yol açabilmektedir. Seksomanya parasomnisinin yaygınlığı konusunda net bir bilgi geçtiğimiz yıllara kadar verilemiyordu. Bunun sebepleri arasında, hasta bireyin ya da tanık olan partnerinin yaşananlardan utanması, net bir şekilde paylaşamaması gibi durumlar söz konusuydu. Ancak günümüzde, özellikle Kanada merkezli araştırmalar doğrultusunda, seksomanya parasomnisinin sanıldığından çok daha yaygın olduğu ortaya çıkmıştır. Uykuda seks hastalığı, çoğunlukla erkeklerde gözlemlenmektedir.

    Seksomanya Nasıl Tedavi Edilir?

    Seksomanya tedavisinden önce teşhisinin de konulması oldukça önemlidir. Böyle bir hastalıktan şüpheleniliyorsa, bünyesinde nöroloji uzmanları bulunan bir uyku merkezine başvurmak yapılması gereken en doğru eylemdir. Elektroensefalografi (EEG) ve polisomnografi (PSG) isimli tetkiklerin ortak zamanlı yapılarak, hastalığından şüphelenilen bireyin tüm gece uykusunun izlenmesi en çözüm odaklı yöntemlerden biri olacaktır. Uykuda seks hastalığı, her ne kadar konfüzyonel uyanışlar, yani “parasomniler” çerçevesinde nörolojik bir rahatsızlık olarak ağır bassa da, nöroloji ve psikoloji arasındaki bağ kesinlikle hafife alınmamalıdır. Dolayısıyla hastalığın tedavisinde psikolojik ve psikiyatrik olarak profesyonel bir yardım almak kesinlikle faydalı olacaktır. Hasta birey ve partnerinin, tüm bu tedavi sürecini hızlandırmak ve iyileşme sürecini başlatmak adına, utanmadan ve sıkılmadan yaşananları ve belirtileri paylaşmaları da çok önemlidir. Bu paylaşımlar sırasında da meydana gelebilecek olan psikolojik tahribatı en aza indirgemek ve iyileşme sürecini hızlandırmak adına, profesyonel bir psikolojik yardım alınması şart olarak kabul edilmelidir.

    Psk.Hipnoterapist Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Uykusuzluk

    Uykusuzluk

    UYKUSUZLUK İNSOMNİA

    İnsomnia; kişinin uykuya dalmakta ya da ideal uyku süresini kesintisiz olarak doldurmakta güçlük çektiği, bu sebeple günlük hayatının, sosyal ilişkilerinin, okul veya iş başarısının çoğu zaman sekteye uğradığı ve verimliliğinin düştüğü bir uyku bozukluğu çeşididir. Bu bozukluk tıpta hem başlı başına bir hastalık, hem de başka rahatsızlıkların belirtisi olabilecek bir semptom gözüyle ele alınır. Düşük uyku kalitesi başta depresyon ve anksiyete olmak üzere pek çok rahatsızlığın bir getirisi olabileceği gibi kişide stres seviyesinin yükselmesiyle ya da başka nedenlerle ortaya çıkıp bu tarz rahatsızlıklara yakalanılmasının sebebini de oluşturabilir. Uykusuzluk her yaşta ortaya çıkabilir, ancak en sık orta yaş ve üstündeki kişilerde görülür.

    İnsomnianın kısa ve uzun dönemli olmak üzere başlıca iki çeşidi vardır. Kısa dönemli uykusuzluk olarak bilinen tür en fazla bir ay sürerken uzun dönemli uykusuzluk 4 haftayı geçen vakalarda söz konusudur. İnsomnianın belirtileri ve neden olabileceği problemler arasında uyanıkken yapılan eylemlerde aksamalar, gün içinde yorgunluk ve halsizlik, hafıza güçlüğü, depresyon, çabuk ve sık öfkelenme ile kalp krizi ve trafik kazası risklerinde artış sayılabilir. Rahatsızlığı uzun dönemli ve kısa dönemlinin yanında birincil ve ikincil olarak kategorilendirmek de mümkündür. Sekonder insomnia olarak da bilinen ikincil insomnia hastalığın en yaygın türü olup herhangi bir tıbbi, psikolojik ya da çevresel nedenin sonucu olarak ortaya çıkar. İkincil insomnia tedavisi söz konusu olduğunda yapılması gereken şey bu nedenin tespit edilmesi ve nedene yönelik sorun çözme yöntemlerinin uygulanmasıdır. Birincil insomnia ise daha nadir görülmekle birlikte yukarıda bahsettiğimiz başlıca sebeplerden hiç birine dayandırılamaz ve bu nedenle tedavi süreci daha uzun ve zorludur. Bahsettiğimiz tüm uykusuzluk türleri depresyon, fiziksel acı, uyku apnesi ve huzursuz bacak sendromu gibi diğer rahatsızlıklara yol açabilirler.

    Türkiye’nin Uyku Haritası

    Yapılan araştırmadan çıkan sonuca göre, 3 kişiden biri uykuda horluyor. Erkeklerde yüzde 7, kadınlarda yüzde 4 de uyku apnesi var. Bunun anlamı uykuda kısa süreliğine solunum duruyor ve bunun da tedavi edilmesi gerekiyor.

    Hangi Bölgelerde Hangi Uyku Sorunları Daha Fazla

    Uykuda solunum düzensizliği ve uyku apnesi en fazla Güneydoğu illerinde ve Batı’da görülüyor. Uyurgezerliğin daha fazla olduğu bölge ise Doğu Anadolu..

    “Huzursuz bacak sendromu” adı verilen uykuda bacaklarda uyuşma ve hareketlilik Akdeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz de görülüyor.

    En Fazla Uykusuzluk Şikayetleri Büyükşehirlerde Görülüyor

    Vardiyalı çalışmaların daha yoğun olduğu illerde Kocaeli, Manisa, Gaziantep, Denizli gibi şehirlerde de uyku bozuklukları fazlalaşıyor.

    Uykusuzluk tedavisi için doktor kontrolünde kullanılan uyku ilaçlarının ve diğer sakinleştirici ilaçların etkisi ne kadar önemliyse, işin uzmanı bir kişiyle birlikte yürütülen terapiler de o derece kritiktir. Bütün sinir hastalıklarında verimli uyku alışkanlığı zarar görmüştür. Bunun uzun sürmesi nörolojik ve psikiyatrik başka sorunlara davetiye çıkartır. Bazı hastanelerin Uyku Merkezleri bu sorunları iyileştirmek için çalışır.  

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Torasik ampiyeme minimal invazif yaklaşım

    Torasik ampiyeme minimal invazif yaklaşım

    Emre DİVARCI, Coşkun ÖZCAN
    Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir

    ÖZ

    Son yıllarda pnömoni insidansı azalmasına rağmen, ampiyem ve parapnömonik efüzyon (PPE) gibi pnömoniye bağlı komplikasyonlarla daha sık karşılaşılmaktadır. Çocukluk çağında saptanan pnömonilerin %28-53’ünde PPE veya ampiyem gelişebilmektedir. Ampiyem tanısı plevral boşluktan alınan sıvı örneğinden yapılan biyokimyasal ve mikrobiyolojik incelemeler ve görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır. Bu sayede ampiyemin evresi ve yapılması planlanan tedavi yaklaşımı belirlenebilmektedir. Ampiyem tedavisinde amaç, plevral boşluktaki fibrin ve debrislerin erken dönemde uzaklaştırılarak akciğerin ekspanse olabilmesini sağlamaktır. Bu amaçla hastalığın evresine göre antibiyoterapi, torasentez veya tüp torakostomi ile drenaj, torakoskopik debridman, fibrinolitik tedavi veya torakotomi ile dekortikasyon uygulanabilmektedir. Bu derlemede ampiyemde güncel tanı ve tedavi yöntemleri değerlendirilerek torasik ampiyemde minimal invazif yaklaşım yöntemlerinin sunulması amaçlanmıştır.

    Giriş
    Ampiyem, plevral boşluğun enfeksiyonu olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda toplum kaynaklı pnömoni sıklığı giderek azalmaktadır (1). ABD’de her 100000 çocuktan 30-40’ında pnömoni gelişmektedir (2). Pnömoni insidansı azalmasına rağmen, ampiyem ve parapnömonik effüzyon (PPE) gibi pnömoniye bağlı komplikasyonlarla ise daha sık karşılaşılmaktadır (3). Ampiyem sıklığı son yıllarda bir önceki on yıla göre 2-3 katına çıkmıştır (4). Çocukluk çağında saptanan pnömonilerin %28-53’ünde PPE veya ampiyem gelişebilmektedir (5,6). Erişkinlerde ampiyeme bağlı %20’lere varan oranlarda mortalite gözlenebilmesine rağmen, çocuklarda genellikle mortalite gelişmemekle birlikte, yaratabildiği morbidite nedeniyle halen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukluk çağında gelişen ampiyemlerin çoğunluğu iyi prognoza sahip olmakta ve uzun dönemde normal solunum fonksiyon kapasitelerini geri kazanmaktadır. Bu yüzden torasik ampiyemde tedavi yöntemlerinin etkinliği değerlendirilirken, sonrasında ek girişim gerekliliği, komplikasyon gelişme riski ve hastanede kalış süresi gibi kriterler değerlendirilmektedir. Bu derlemede güncel tanı ve tedavi yöntemleri değerlendirilerek torasik ampiyemde minimal invazif yaklaşım yöntemlerinin sunulması amaçlandı.
    I. Epidemiyoloji
    Ampiyem epidemiyolojisinde en sık karşılaşılan mikrobik ajan Streptococcus pneumoniae’dır. PCV7 gibi pnömokok aşılarının yaygın kullanımı sonrası Staphylococcus aureus’a bağlı pnömoni sıklığı ise giderek artarak ikinci sıklığa yükselmiştir (1,7). Bunların dışında diğer streptokok türleri (S. pyogenes,
    S. milleri), anaeroplar, Haemophilus influenzae tip b, Pseudomonas aeruginosa, Mycoplasma pneumoniae gibi mikrobik ajanlar da etiyolojide rol alabilmektedir. Yine adenovirüs ve influenza gibi virüslere bağlı da PPE gelişebilmektedir. Plevral sıvıdan örnek alınmadan önce hastaların çoğunluğunda antimikrobiyal tedavi başlanmış olduğu için alınan örneklerin yaklaşık 1/3’inde spesifik mikrobik ajan üretilebilmektedir (8).
    II. Evreleme
    Ampiyem, plevral boşluktaki sıvının yoğunluğu ve gelişen fibrin ve septasyonlara göre üç evrede tanımlanmaktadır.
    Evre 1-Eksudatif evre (3-5 gün): Plevral sıvı şeffaf, plevral boşlukta serbest dolaşabilmekte ve düşük lökosit oranına sahiptir. Basit parapnömonik effüzyon (PPE) olarak da adlandırılmaktadır. Genellikle tedavisinde yalnızca antibiyoterapi yeterlidir. Miktarı fazla olan, solunum fonksiyonlarını bozan sıvılar torasentez veya tüp torakostomi ile boşaltılabilmektedir.
    Evre 2-Fibrinopürülan evre (7-10 gün): Komplike PPE olarak da tanımlanmaktadır. Plevral boşlukta fibrin ve pürülan materyal birikmekte, septasyonlara bağlı sıvı lokülasyonları gözlenmektedir. Parapnömonik sıvıda lökosit ve LDH yüksek, pH ve glukoz ise düşük oranda saptanmaktadır. Bu evredeki tedavide amaç, plevral sıvının boşaltılması ve plevra üzerindeki fibrin tabakasının debride edilerek akciğer dokusunun yeterli ekspansiyonunun sağlanmasıdır.
    Evre 3-Organizasyon evresi (2-3 hafta): Plevrada ciddi kalınlaşma ile karakterizedir. Plevra üzerindeki bu kalın fibrin tabakası bası oluşturarak akciğerlerin yeterli ekspanse olmasını engelleyebilmektedir. Günümüzde bu evreye çocuklarda ender olarak rastlanmaktadır.
    III. Tanı
    Ampiyem tanısı plevral boşluktan alınan sıvı örneğinden yapılan biyokimyasal ve mikrobiyolojik incelemeler ve görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır. Bu sayede ampiyemin evresi ve yapılması planlanan tedavi yaklaşımı belirlenebilmektedir.
    Komplike PPE tanısında Light kriterleri kullanılmaktadır (9). Buna göre, plevral sıvı pH <7.2’nin altında olması, LDH >1000 IU/L’nin üzerinde olması, glukozun <40 mg/dL’nin altında olması veya kan glukozunun <%25’inden daha düşük olması, sıvıdaki lökosit oranın artmış olması (>10000/mm3) ve görüntüleme yöntemlerinde lokülasyon ve septasyonların olması komplike PPE tanısını koydurtmaktadır.
    Pnömoni tanısıyla takip edilen veya pnömoni tanısı yeni konan hastalarda direkt akciğer grafisinde göğüs boşluğunda sıvıdan şüphelenilmesi üzerine ileri radyolojik araştırmalara gerek duyulmaktadır. Akciğer grafisinde pnömonik konsolidasyon ile plevral sıvı ayrımı her zaman kesin olarak yapılamamaktadır. Lateral dekübit grafi ile sıvının yer değiştirdiği ortaya konabilmektedir.
    Ultrasonografi (USG), taşınabilir, ucuz ve radyasyon içermeyen görüntüleme yöntemi olarak günümüzde öncelikle tercih edilmektedir. Ampiyem tanısında plevral sıvı ve lokülasyonların gösterilmesinde oldukça yararlıdır. Bazı yazarlar ultrasonografinin plevral lokülasyonların gösterilmesinde bilgisayarlı tomografiden (BT) daha üstün olduğunu belirtmektedir (10). USG ile plevral boşluktaki sıvının lokalizasyonu işaretlenerek uygun yerden torasentez yapılması sağlanmaktadır. Çeşitli araştırmalarda ampiyem tanısı ve tedavisinde BT’nin ultrasonografiye üstünlüğünün olmadığı gösterilmiştir (11,12).
    Bilgisayarlı tomografi (BT), parankim-plevral lezyon ayrımının yapılmasında daha yararlı olmasına rağmen, toraks içindeki fibrin köprülerini ve septaları gösterememektedir. BT, parankim içi abse ve bronkoplevral fistülün saptanmasında kullanılmaktadır. Operasyon yapılacak hastalarda, öncesinde cerrahi planlama amacıyla kullanılabilmektedir.
    Ampiyem tanısında direkt akciğer grafisi sonrası öncelikle USG kullanılmalıdır. USG ile sıvının lokalizasyonu işaretlendikten sonra buradan yapılan plevral ponksiyon ile sıvıdan örnek alınabilmekte ve toraks tüpü yerleştirilebilmektedir. Plevral sıvıdan yapılan incelemeler ile ampiyemin evresi ve prognozu belirlenebilmektedir. BT, cerrahi girişim kararı verilen hastalarda operasyon planlamasının yapılması açısından yararlı olmaktadır.
    IV. Tedavi
    Ampiyem tedavisi, hastalığın evresine göre geniş bir yelpaze içermektedir. Bazı hastalarda tek başına antibiyoterapi yeterli iken, bazılarında dekortikasyon amacıyla torakotomi gerekebilmektedir. Ampiyem tedavisinde amaç altta yatan pnömoninin tedavisiyle birlikte plevral boşluktaki fibrin ve debrislerin erken dönemde uzaklaştırılarak akciğerin ekspanse olabilmesini sağlamaktır. Bu amaçla yapılabilecek tedavi
    yöntemlerini sıralamak gerekirse

    :- Antibiyoterapi

    – Tek veya çok sayıda torasentez ile drenaj
    – Toraks tüpü ile drenaj
    – Torakoskopik debridman
    – Fibrinolitik tedavi
    – Torakotomi/minitorakotomi ile ampiyem debridmanı
    – Torakotomi ile dekortikasyon’dur.
    Antibiyoterapi
    Ampirik antibiyotik tedavisi öncelikle S. pneumoniae ve S. aureus’u içerecek şekilde düzenlenmelidir. PPE veya ampiyem tanısı sonrası intravenöz geniş spektrumlu antibiyoterapi başlanmalıdır. Sonrasında sıvıdan alınan örneklerde üretilen mikroorganizmaya spesifik
    antibiyoterapi düzenlenmelidir. İntravenöz antibiyoterapi süresi halen tartışmalıdır. Tedavi süresi hastaya özgü düzenlenmelidir. Klasik olarak intravenöz antibiyoterapi 3-4 haftaya kadar sürdürülmektedir. Son yıllarda ateşsiz 24 saatlik izlem ve göğüs tüpü çekildikten
    sonra oral antibiyotik ile taburculuk tercih edilmeye başlanmıştır. Ateşsiz 10 günlük oral antibiyotik tedavisi önerilmeye başlanmıştır. Bu sayede hastanede yatış süresi belirgin olarak düşmektedir (13,14).Torasentez ile drenaj Torasentez, ampiyem tanısında plevral sıvıdan örnek
    alınmak için kullanıldığı gibi tedavide sıvının boşaltılması amacıyla da kullanılabilmektedir. Evre 1 eksüdatif fazdaki sıvılar tek veya çoklu torasentez ile boşaltılabilmektedir. Ulrasonografi kılavuzluğunda yapılan çoklu torasentezin göğüs tüpüyle aynı etkinliğe sahip olduğu gösterilmiştir (15). Ancak tek ponksiyon ile tam olarak boşaltılamayan durumlarda çoklu ponksiyon yerine tüp torakostomi yerleştirilmesi
    öncelikle önerilmektedir (7). Torasentez büyük çocukla da lokal anestezi ile yapılabilirken daha küçük yaştakilerde sedasyon veya genel anestezi altında yapılmalıdır. Toraks tüpü ile drenaj Ampiyem tedavisinde göğüs boşluğundaki pürülan sıvının boşaltılması için en sık tercih edilen yöntem toraks tüpü ile drenajdır (16). Anestezi altında, çocuğun yaşına uygun boyutta toraks tüpü yerleştirilmektedir.
    Geçmişte daha kalın tüpler tercih edilirken, son yıllarda fibrinolitik tedavi amacıyla daha ince tüpler veya pigtail kateterler uygulanabilmektedir. Ultrasonografi eşliğinde daha uygun lokalizasyondan göğüs tüpü yerleştirilebilmektedir (17). Toraks tüpünden gelen sıvı miktarı son 12 saatte 1 ml/kg’nin altına düştüğünde veya günlük 100 ml’nin altında gelmeye başladığında tüp çekilebilmektedir (18,19). Geçmişte
    ampiyem tedavisinde toraks tüpü ile drenaj tek başına kullanılırken, günümüzde yalnızca toraks tüpü ile drenaj uygulanan hastalarda hastanede kalış süresi ve ateşli gün sayısının torakoskopik debridman veya fibrinolitik tedavi uygulananlara göre belirgin uzun olduğu
    saptanmıştır. Bu yüzden tek başına göğüs tüpü ile drenaj, evre 1 eksudatif fazdaki parapnömonik effüzyonların tedavisinde tercih edilmektedir. Evre 2 ampiyemli hastalarda torakoskopik debridman sonrası göğüs tüpü veya toraks tüpü ile birlikte fibrinolitik tedavi önerilmektedir (19-21).
    Torakoskopik debridman Ampiyemde toraks boşluğu içerisindeki plevral sıvıda fibrin birikimine bağlı solid komponentler ve septalar
    ortaya çıkmaktadır. Toraks tüpü ile sınırlı miktarda sıvı ve fibrin drene edilebilmektedir. Fibrin ve solid komponentlerin debridmanı için, geçmişte klasik tedavi yöntemi olarak torakotomi kullanılmaktaydı.Torakotominin sahip olduğu klinik dezavantajlar nedeniyle (ağrı, uzun hastanede kalış süresi, kozmetiksorunlar) öncelikle cerrahi debridmandan kaçınılmakta ve hastalar uzun süre toraks tüpü ile izlenmekteydi. Son yıllarda torakoskopinin çocuklarda yaygınlaşması ile birlikte daha sıklıkla torakoskopik debridman tercih edilmeye başlandı. Daha az ağrı ve daha iyi
    kozmetik sonuçlara ek olarak yalnızca toraks tüpü ile drenaj ile karşılaştırıldığında torakoskopi yapılanlarda hastanede kalış süresi ve ateşli gün süresi belirgin olarak daha kısa saptanmıştır (20,21). 1990’ların başından itibaren yaygınlaşan minimal invazif yaklaşımlar
    ampiyem tedavisindeki cerrahi debridman tercihini öncelikli hale getirmiştir. Açık torakotomi insizyonunun yarattığı ağrı ve kozmetik sorunlar nedeniyle ampiyem tedavisinde torakoskopik debridman altın standart tedavi yöntemi haline gelmiştir. Torakoskopik
    debridmanın zamanlaması da cerrahi tedavinin başarısını etkileyen önemli kriterlerden birisidir. Tanı sonrası erken dönemde debridman uygulananlarda öncelikle toraks tüpü, sonrasında torakoskopi tercih edilenlere göre hastanede kalış süresi ve ateşli gün
    süresi belirgin olarak kısa saptanmıştır (20). Daha kısa hastanede kalış süresi ile birlikte tedavi maliyetleri de azalmıştır.
    Debridman işlemi Hasta lateral dekübit pozisyona alındıktan sonra genellikle skapula alt hizasından itibaren ikinci interkostal aralıktan ilk trokar açık yöntemle bıçaksız şekilde toraksa girilmelidir. İlk trokar yeri operasyon öncesi yapılan radyolojik incelemelere göre plevral sıvının
    en çok olduğu bölgeden de girilebilir. Çocuğun yaşı ve boyutuna göre plevral boşluk 5-9 mmHg basınçlarda, düşük basınçtan başlayıp kademeli arttırılarak, yavaş akım hızında (1 lt/dk.) insufle edilmelidir. Trokardan ilerletilen 30 derece teleskop ile toraksa girildikten
    sonra plevrada teleskopun ucu yardımıyla yapışıklıklar açılmaya başlanmalıdır. Yeterli alan sağlandıktan sonra ikinci trokar sıvının lokalizasyonuna göre ön veya arkadan genellikle bir kot aralığı altta toraksa yerleştirilmelidir. İkinci trokardan ilerletilen
    aletler ve aspiratör yardımıyla plevral kavite içindeki yapışıklıklar açılmalı ve alınabildiği kadarıyla fibrinler temizlenmelidir (Resim 1). Üçüncü trokar aynı zamanda hem tutup hem aspire etmek gerekirse yerleştirilebilmektedir.Fibrinler temizlenirken akciğer üzerindeki yapışıklıkların agresif şekilde ayrılmaya çalışılması parankimden hava kaçaklarına neden olabilmektedir. Bu yüzden parankim üzerindeki ibrinler temizlenirken nazik olunmalıdır. Yine perikard tarafına yaklaşırken de dikkatli olunmalıdır. Üstte kupula bölgesindeki nörovasküler oluşumlara dikkat edilmeli ve agresif girişimlerden kaçınılmalıdır. Özellikle nekrotizan pnömonilerde parankim içi abselere sıklıkla
    rastlanmaktadır. Abseler boşaltılmaya çalışılmamalıdır. Parankim yırtıklarına bağlı ciddi bronkoplevral fistüller gelişebilmektedir. Kaudalde diafragma ve akciğer alt lobu arasında subpulmonik koleksiyonlar gelişebilmektedir. Torakoskopi sırasında subpulmonik
    alan serbestleştirilip sıvının boşaldığından emin olunmalıdır. Son aşama olarak toraks içi bol ılık serum fizyolojik ile irrige edilip aspire edilmelidir. Operasyon sonunda akciğerlerin yeterli şekilde ekspanse olduğu gözlendikten sonra uygun geniş çaplı toraks
    tüpü drenaj amacıyla bırakılmalıdır.Torakoskopik debridman sayesinde göğüs boşluğu içindeki sıvı ve fibrinler temizlenip septalar ortadan
    kaldırılabilmektedir. Bu sayede görüş altında uygun lokalizasyona drenaj amaçlı toraks tüpü yerleştirilebilmektedir.
    Torakoskopi yapılmadan yerleştirilen toraks tüpleri genellikle fibrin septaları arasındaki lokülasyonların içinde kalmakta ve tam drenaj sağlayamamaktadır.Bu fibrin köprülerinin debridmanı amacıyla son yıllarda fibrinolitik tedavi giderek daha
    sıklıkla tercih edilmeye başlanmıştır (13).Fibrinolitik tedavi Kimyasal debridman amacıyla yapılan fibrinolitik tedavide, ampiyem oluşumunda gözlenen patofizyolojik süreç tedavi edilmektedir. Bu süreçte plevral boşluğun enfekte olması sonucunda inflamasyon başlamakta
    ve fibrinolitik aktivitenin azalmasıyla birlikte plevral boşlukta aşırı fibrin birikimi gelişmektedir.Bu fibrin köprülerinin arasında oluşan septasyonlara bağlı enfekte sıvı lokülasyonları oluşmaktadır. Toraks tüpü tek başına bütün lokülasyonları boşaltamamaktadır.
    Fibrinolitik ajanların toraks içine verilmesiyle Resim 1. Torakoskopik ampiyem debridmanında intraoperatif görüntü (Ege ÜTF Çocuk Cerrahisi AD arşivinden alınmıştır).fibrin köprüleri parçalanmakta ve enfekte sıvı etkili şekilde drene edilebilmektedir. Bu amaçla en sık kullanılan fibrinolitik ajanlar streptokinaz, ürokinaz,ve doku plazminojen aktivatörüdür (tPA). Son yıllarda daha sık alerjik reaksiyon gelişme riski nedeniyle streptokinaz yerine tPA ve ürokinaz öncelikle tercih edilmektedir.
    Fibrinolitik tedavi işlemi
    Büyük çocuklarda lokal anestezi ile, küçük çocuklarda sedasyon veya genel anestezi altında toraks tüpü yerleştirilmelidir. Çok büyük çaplı tüplere gerek duyulmamaktadır. On iki-on dört Fr toraks tüpü sıvı birikimini en yoğun olduğu yerden, olabiliyorsa USG eşliğinde toraksa yerleştirilmelidir. Daha kalın toraks tüpleri yerleştirilmesinin avantajı olmadığı gösterilmiştir (22). İlk alınan plevral sıvı biyokimyasal ve mikrobiyolojik çalışmalara gönderilmelidir. Fibrinoliz sırasında kullanılan tPA ve ürokinazın uygulanma teknikleri farklılık göstermektedir. tPA hazırlanırken, 4mg tPA 40 ml serum fizyolojik içine karıştırılıp tüpten içeri verildikten sonra toraks tüpü bir saat klempe edilmektedir. Klemp açıldıktan sonra sürekli -20 cm H2O basınçtan negatif aspirasyona alınmaktadır. İlk dozdan sonra 24 saat arayla iki doz daha olacak şekilde toplam üç doz tPA, 48 saat içinde verilmektedir. İzlemde toraks tüpünden hava kaçağı olmayan ve son 12 saatte 1 ml/kg/ saatten daha az sıvı gelen hastalarda tüp çekilebilmektedir. Ürokinaz verilerken ise toplam altı doz ürokinaz 12 saat aralarla üç günde uygulanmaktadır (23). Bir yaşın altındaki çocuklarda 10000 IU ürokinaz 10 ml SF içine sulandırılmakta, 1 yaşın üzerindeki çocuklarda ise 40000 IU ürokinaz 40 ml SF içine sulandırılarak hazırlanmaktadır. Ürokinaz verildikten sonra toraks tüpü dört saat klemplenmekte, sonrasında diğer doz verilene kadar sekiz saat süreyle -20 cm H2O basınçtan negatif aspirasyona alınmaktadır. İzlemde toraks tüpünden gelen sıvı 40-60 ml/24 saatin altına düştüğünde toraks tüpü çekilmektedir.
    Ampiyemin klasik tedavisi antibiyoterapi ile birlikte göğüs tüpü yerleştirilmesiydi. Yıllar içinde torakoskopik debridmanın getirdiği düşük morbidite ve yüksek etkinlik nedeniyle torakoskopik debridman altın standart yöntem haline gelmiştir. Son yıllarda toraks tüpünden yapılan fibrinolitik tedavinin yalnızca toraks tüpü ile drenaja göre çok daha etkin olduğu gözlemlenmiştir (24-26). Toraks tüpünden verilen ürokinaz ve serum fizyolojiğin etkinlikleri karşılaştırıldığında, ürokinazın hastanede kalış süresi ve tedavi başarısında serum fizyolojiğe göre daha etkili olduğu saptanmıştır (22). Bu çalışmalardan, sonra fibrinolitik tedavinin torakoskopinin alternatifi olup olamayacağı tartışılmaya başlandı. Son 10 yılda çocuklarda fibrinolitik tedavi ve torakoskopik debridmanın etkinliğinin karşılaştırıldığı üç adet randomize prospektif çalışma yayınlandı (19,27,23). Bu çalışmalarda fibrinolitik tedavi sonrası, hastaların %10-16’sında fibrinolitik tedavinin başarısızlığı nedeniyle ek girişim yapılmasına gerek duyulduğu gösterildi. Başarısızlık kriteri olarak dört günden uzun süren ateş yüksekliği ve görüntüleme yöntemleriyle plevral boşlukta sıvı birikiminin devam etmesi olarak belirtildi. Fibrinolitik tedavi grubunda hastaların yaklaşık %85’i cerrahi debridmana gereksinim duymadan tedavi edilebilmektedir. Fibrinolitik tedavi sonrası torakoskopik debridman gereken hastalarda ise cerrahi debridmanda teknik olarak zorlukla karşılaşılmadığı belirtilmektedir. Torakoskopik debridman ile fibrinolitik tedavi karşılaştırıldığında hastanede kalış süresi, ateşli gün sayısı, analjezik gereksinimi ve oksijen gereksinimi arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (19,23,27). Tedavi maliyetleri ise fibrinolitik tedavi grubunda torakoskopik debridmana göre anlamlı düşük saptanmıştır (19,27). Torakoskopik debridman ampiyem tedavisinde etkin ve tecrübeli ellerde güvenli bir tedavi yöntemidir. Ancak anestezi altında yapılan cerrahi bir işlem olması, işlem sonrası genellikle kan replasmanı gereksinimi olması dezavantajlarıdır. Fibrinolitik tedavi genellikle sedasyon altında yapılabilmekte ve hastaların büyük çoğunluğunda cerrahi debridmana gereksinim kalmadan kimyasal debridman sağlamaktadır. Güncel tedavi yaklaşımı olarak Amerikan Pediatrik Cerrahi Derneği (APSA), ampiyem tedavisinde ilk basamak olarak eğer merkezin şartları uygunsa fibrinolitik tedavi yapılmasını önermektedir (13). Torakoskopik debridmanın fibrinolitik tedavinin başarısız olduğu olgulara saklanması önerilmektedir.
    Torakotomi ile dekortikasyon
    Ampiyemin üçüncü evresi olan organizasyon fazında plevra üzerindeki kalın fibrin tabaka akciğerin ekspanse olmasına engel olmaktadır. Günümüzde ender olarak torakotomi ile dekortikasyon yapılmasına gerek duyulmaktadır. Dekortikasyonda kalın fibrin yaprağı plevra üzerinden soyulduktan sonra hemostaz sağlanmalıdır.

    E. Divarcı ve C. Özcan, Torasik ampiyeme minimal invazif yaklaşım
    Kaynaklar
    1. Buckingham SC, King MD, Miller ML. Incidence and etiologies of complicated parapneumonic effusions in children, 1996 to 2001. Pediatr Infect Dis J 2003;22:499-504.
    http://dx.doi.org/10.1097/01.inf.0000069764.41163.8f
    2. McIntosh K. Community-acquired pneumonia in children. N Engl J Med 2002;346:429-437.
    http://dx.doi.org/10.1056/NEJMra011994
    3. Jaffe A, Calder AD, Owens CM, et al. Role of routine computed tomography in paediatric pleural empyema. Thorax 2008;63:897-902.
    http://dx.doi.org/10.1136/thx.2007.094250
    4. Grijalva CG, Nuorti JP, Zhu Y, et al. Increasing incidence of empyema complicating childhood community acquired pneumonia in the United States. CID 2010;50:805-813.
    http://dx.doi.org/10.1086/650573
    5. Byington CL, Spencer LY, Johnson TA, et al. An epidemiological investigation of a sustained high rate of pediatric parapneumonic empyema: Risk factors and microbiological associations. Clin Infect Dis 2002;34:434-440.
    http://dx.doi.org/10.1086/338460
    6. Tan TQ, Mason Jr EO, Wald ER, et al. Clinical characteristics of children with complicated pneumonia caused by Streptococcus pneumoniae. Pediatrics 2002;110(1 Pt 1):1-6.
    http://dx.doi.org/10.1542/peds.110.1.1
    7. Balfour-Lynn IM, Abrahamson E, Cohen G, et al. BTS guidelines for the management of pleural infection in children. Thorax 2005;60(Suppl 1):i1-21.
    http://dx.doi.org/10.1136/thx.2004.030676
    8. Velaiutham S, Pathmanathan S, Whitehead B, et al. Video-assisted thoracoscopic surgery of childhood empyema: early referral improves outcome. Pediatr Surg Int 2010;26:1031-1035.
    http://dx.doi.org/10.1007/s00383-010-2663-9
    9. Light RW. Parapneumonic effusions and empyema. Clin Chest Med 1985;6:55-62.
    10. Calder A, Owens CM. Imaging of parapneumonic pleural effusions and empyema in children. Pediatr Radiol 2009;39:527-537.
    http://dx.doi.org/10.1007/s00247-008-1133-1
    11. Pillai D, Song X, Pastor W, et al. Implementation and impact of a consensus diagnostic and management algorithm for complicated pneumonia in children. J Investig Med 2011;59:1221-1227.
    http://dx.doi.org/10.2310/JIM.0b013e318231db4d
    12. Shomaker KL, Weiner T, Esther Jr CR. Impact of an evidence-based algorithm on quality of care in pediatric parapneumonic effusion and empyema. Pediatr Pulmonol 2011;46:722-728.
    http://dx.doi.org/10.1002/ppul.21429
    13. Islam S, Calkins CM, Goldin AB, et al. The diagnosis and management of empyema in children: a comprehensive review from the APSA Outcomes and Clinical Trials Committee. J Pediatr Surg 2012;47:2101-2110.
    http://dx.doi.org/10.1016/j.jpedsurg.2012.07.047
    14. Bradley JS, Byington CL, Shah SS, et al. Executive Summary: The management of community acquired pneumonia in infants and children older than 3 months of age: Clinical practice guidelines by the Pediatric Infectious Disease Society and the Infectious Disease Society of America. Clin Infect Dis 2011;53:617-630.
    http://dx.doi.org/10.1093/cid/cir625
    15. Heffner JE, Klein JS, Hampson C. Interventional management of pleural infections. Chest 2009;136:1148-1159.
    http://dx.doi.org/10.1378/chest.08-2956
    16. Paraskakis E, Vergadi E, Chatzimichael A, et al. Current evidence for the management of paediatric parapneumonic effusions. Current Medical Research & Opinion 2012;28:1179-1192.
    http://dx.doi.org/10.1185/03007995.2012.684674
    17. Moulton JS, Benkert RE, Weisiger KH, et al. Treatment of complicated pleural fluid collections with image-guided drainage and intracavitary urokinase. Chest 1995;108:1252-1259.
    http://dx.doi.org/10.1378/chest.108.5.1252
    18. Cremonesini D, Thomson AH. How should we manage empyema: antibiotics alone, fibrinolytics, or primary video-assisted thoracoscopic surgery (VATS)? Semin Respir Crit Care Med 2007;28:322-332.
    http://dx.doi.org/10.1055/s-2007-981653
    19. Peter SD, Tsao K, Harrison C, et al. Thoracoscopic decortication vs tube thoracostomy with fibrinolysis for empyema in children: a prospective, randomized trial. J Pediatr Surg 2009;44:106-111.
    http://dx.doi.org/10.1016/j.jpedsurg.2008.10.018
    20. Aziz A, Healey JM, Qureshi F, et al. Comparative analysis of chest tube thoracostomy and video-assisted thoracoscopic surgery in empyema and parapneumonic effusion associated with pneumonia in children. Surg Inf 2008;9:317-23.
    http://dx.doi.org/10.1089/sur.2007.025
    21. Schneider CR, Gauderer MW, Blackhurst D, et al. Video-assisted thoracoscopic surgery as a primary intervention in pediatric parapneumonic effusion and empyema. Am Surg 2010;76:957-961.
    22. Thomson AH, Hull J, Kumar MR, et al. Randomised trial of intrapleural urokinase in the treatment of childhood empyema. Thorax 2002;57:343-347.
    http://dx.doi.org/10.1136/thorax.57.4.343
    23. Marhuenda C, Barcelo C, Fuentes I, et al. Urokinase versus VATS for treatment of Empyema: a randomized multicenter clinical trial. Pediatrics 2014;134:e1301-e1307.
    http://dx.doi.org/10.1542/peds.2013-3935
    24. Ekingen G, Güvenc BH, Sözübir S, et al. Fibrinolytic treatment of complicated pediatric thoracic empyemas with intrapleural streptokinase. Eur J Cardiothorac Surg 2004;26:503-507.
    http://dx.doi.org/10.1016/j.ejcts.2004.05.032
    25. Kılıç N, Celebi S, Gürpinar A, et al. Management of thoracic empyema in children. Pediatr Surg Int 2002;18:21-23.
    http://dx.doi.org/10.1007/s003830200004
    26. Ulku R, Onat S, Kılıç N. Intrapleural fibrinolytic treatment of multiloculated pediatric empyemas. Minerva Pediatr 2004;56:419-423.
    27. Sonnappa S, Cohen G, Owens CM, et al. Comparison of urokinase and video-assisted thoracoscopic surgery for treatment of childhood empyema. Am J Respir Crit Care Med 2006;174:221-227.
    http://dx.doi.org/10.1164/rccm.200601-027OC

  • Bireysel Eğitimler

    Bireysel Eğitimler

    KENDİ KENDİNE HİPNOZ ÖĞRENİLEBİLİR Mİ?

    Otohipnoz ya da kendi kendine hipnoz kişinin günlük hayattaki sorunlarla başa çıkmada kullanabileceği en etkili yöntemlerden biridir. İnsanın kendi kendisini trans haline alarak rahatlamasını, gevşemesini, zihnini boşaltmasını ve gün içinde çok büyük ve içinden çıkılmaz görünen sorunlara dair yeni ve sağlıklı bakış açıları geliştirerek sorunlarını etkili biçimde çözebilmesini hedefleyen ve self hipnoz olarak da karşımıza çıkabilen bu yöntem kesinlikle bir hipnotik tedavi aracı olarak görülmemelidir. Her insanın yeterli sabrı ve emeği gösterdiğinde başarabileceği, tamamıyla öğrenilebilen bir teknik olan otohipnoz ağır depresyon, kişilik bozuklukları gibi daha ciddi psikolojik tedavi gerektiren durumlara çare olamaz. Bu gibi durumlar mutlaka alanında uzman bir hipnoterapistin müdahalesini, daha ileri aşamalarda ise ilaç tedavisini gerektirebilir.

    Otohipnozun amacı mental rahatsızlıkların tedavisinden ziyade günlük hayatta çözümünde zorluk yaşanan stres, kişiler arası iletişim, iş hayatında yaşanan zorluklar, dikkat dağınıklığı ve odaklanma güçlüğü gibi durumlarda kişinin kendi kendini telkin ederek daha berrak bir zihne ve bakış açısına kavuşabilmesidir. Ancak bu yöntemin uygulanabilmesi için öncesinde mutlaka bir uzmandan otohipnoz eğitimi alınması gerekir. Böyle bir eğitim kişinin sabrı, bireysel çabası ve aksatmadan yapacağı önerilmiş egzersizlerle birleştiğinde kendi kendini hipnoz etmek giderek daha kolay bir hale gelecek ve yapılan uygulamaların etkinliği de artacaktır.

    Genel anlamda bakıldığında otohipnozun aşamaları doğru nefes almayı öğrenme, günlük hayatta da uygulanabilecek nefes teknikleri geliştirme ve uygulama, rahatlama, tüm vücutla gevşeme, gevşemenin ardından uygulanan imajinasyon, kendi kendine telkin ve ardından otohipnoz durumundan ayrılma olarak özetlenebilir. Ancak dünya üzerindeki her insan birbirinden farklı olduğu gibi otohipnoz konusunda da herkesin kendine has, hatta zamanla kişinin kendi içinde bile değişiklik gösteren özellikleri söz konusudur. Gözetmen eşliğinde pratiğe yönelik uygulamaların yapılmasını ve öğrenilenlerin ileride nasıl uygulanıp uyarlanabileceğinin açıklanmasını içermektedir. Ayrıntılı bilgi almak ve otohipnozla ilgili sorularınızı yöneltmek için lütfen bize iletişim kısmındaki telefon numaralarımız ya da mail adresimiz üzerinden ulaşın. Huzurlu günler dileriz.

    Kendi Kendine Hipnoz Hakkında En Yaygın 5 Soru

    1-Herkes Kendi Kendine Hipnoz Yapabilir mi?

    Herkes kendi kendine hipnoz yapmayı öğrenebilir. Otohipnozu kendi bilinçaltınız ile bir alışveriş aracı olarak düşünebiliriz. Böylece kendinizi etkileyebilir ve bir anlamda şartlandırabilirsiniz.

    2-Kendi Kendine Hipnozdan Uyanamamak Diye Bir Durum Var Mı?

    Gerek kendi kendinize, gerekse birinin hipnoz etmesiyle “uyanamamak” gibi bir sorun yoktur. Bilinç kaybolmaz %100 bilinçsizlik hali oluşmaz.

    3-Hangi sorunları Kendi Kendine Hipnozla Çözebilirim?

    Kişisel gelişiminize katkı sağlayacağını düşündüğünüz her konuda katkı sağlayabilirsiniz. Bununla birlikte hipnoz sorunu çözmez. Sorun çözmek için farkındalığı bir üst seviyeye çıkartır.

    4-Kaç Saatte Otohipnozu Öğrenebilirim?

    Bu araba sürmeye benzer. Bir kez arabaya binip sürebileceğiniz gibi birkaç kez binip sürücülük yeteneğinizi geliştirmeniz gerekebilir.

    5-Kendi Kendine Hipnozda Zihinsel Yönlendirme Yapılıyor Mu?

    Evet yönlendirme yapılıyor. Yönlendirme yapılmayan versiyonuna hipnomeditasyon diyoruz. Merkezimize otohipnoz öğrenmek için gelen misafirlerimize öğrettiğimiz en önemli şeylerden biri de kendini tanımak ve bu hipnoz deneyiminin duruma ve kişisel ihtiyaçlarına göre uyarlamaktır. 

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • DEHB (DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU)

    DEHB (DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU)

    DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU DEHB

    Pek çok kanaldan gelen uyarılara karşılık vermeye çalışıyor. Hem sizi dinliyor hem birine laf yetiştiriyor hem de televizyondan birşeyler izleyebiliyor. İstem dışı pek çok şey onun gözlemine takılır siz dikkatinizi 2-3 şeye verirken o aynı anda 10-15 şeyle ilgilenir. Bu onu zorlar ve zamanla sadece bir şeye odaklanmayı tercih eder ve diğerlerine kapatmaya başlar. “İstediğinde yapar” düşüncesi de buradan kaynaklanır. . Sürekli hareket halinde ve etkileşim içerisinde oluyor. Elleri dursa, ayakları durmaz. Uzun süre aynı yerde oturamazlar ve çok konuşmaları bitmez tükenmez enerjileri dikkat çekerler. Davranışlarını organize edemezler ve planlı çalışamazlar. Genellikle, sonunu düşünmeden eyleme geçerler. Tehlikeyi kestiremezler ve çok zaman küçük kazalara maruz kalırlar. Yaramazlık gibi görünen pek çok davranışın altından Dikkat Eksikliği ve/veya Hiperaktivite Bozukluğu çıkabileceğine dikkat çekmek istiyoruz.

    DEHB Nedir?

    Dikkat ve Hiper Aktivite Bozukluğu olarak tanımlanan bu tanı ilk önce 1960’dan günümüze pek çok araştırmaya konu oldu. Merak edilen şu bu bir hastalık mı, davranış bozukluğu mu? Çözümü tedavisi var mı?

    Belirli bir oranda hareketlilik normal kabul edilebilirken aşırı enerjisini kontrol edemeyen ve içinde bulunduğu şartlarda uyumu yitiren çocuklar kontrol dışı bu fiziksel aktiviteyle nasıl baş edebileceği öncelikle öğrenmesi, buna neden olan beslenme, eğitim, terapi ve tercih edilmese bile ilaç desteği de alması kaçınılmaz olur. Hiperaktif bir çocuğun sakinleşmesi içinde bulunduğu rahatsız edici halden çıkması için yardım alması gerekir.

    Hiperaktif Bir Çocukta En Belirgin Davanış Bozukluğu Nedir?

    Aşırı enerjik, dikkatini bir konuya verirken başka bir konuya oradan da başka bir konuya kaymasına engel olamayan, duyularından peş peşe aldığı dürtülerin baskısı altında kalıp sağlıklı seçim yapamayan ve bu nedenle başladığı işleri yarım bırakan kişilerdir.

    Hangi Yaşta Anlaşılabilir?

    Hiperaktivite en yaygın 2-6 yaş arasında fark edilir. Erkek çocuklarda en az 4 kat daha fazla görülür. En belirgin özellikleri düşünmeden dürtüsel hareket eder bu da yanlış kararları vermesine sebep olur.

    Benim Çocuğum Neden Hiperaktif

    Maalesef bunun cevabını net bir şekilde vermek mümkün değil. Bu durumda muhtemel nedenler üzerinde durulabilir. Zor bir hamilelik dönemi, anne ve babanın çocukluğunda benzer bir durum yaşayıp yaşamadıkları. Gıdalarda bulunan katkı malzemeleri (renklendirici ve bozulmayı önleyen kimyasallar). Aşırı bilgisayar oyunları, sosyal ve duygusal olaylar, ailede birinin ölümü, ailenin sık yer değiştirmesi hiperaktiviteyi körükleyebilir.

    Beyin Hareketleri

    Araştırmalar gösteriyor ki bazı hiperaktif çocuklarda sinir sisteminin farklı işliyor. Bu kişilerde sosyal etkilerle oluşan hiperaktiflerden farklı nörolojik kökenli olanları da olduğu söylenebilir. Bu çocuklar her ortamda motor yetileri düzensiz çalışıyor. yazdığı, çizdiği eksiklik ve düzensizlikler günlük yaşamda sürekli kendini tekrar ediyor. Nörolojik tip hiperaktivite toplumun yüzde 4’ünü etkilemektedir. Buna karşın ruhsal tip hiperaktivite de bu oran yüzde 20’dir. Yani ortalama her sınıfta 2 öğrenci bu sorunları yaşayabilir.

    Dikkat Eksikliği Ölçütleri

    1 – Belirli bir eyleme dikkat vermede zorlanma.

    2 – Dış uyaranlardan çok etkilenme ve çabuk dikkat dağılması

    3 – Dikkatsizliğin sebep olduğu hatalarda artış.

    4 – Başlanan işi sonuçlandıramadan yarım bırakılması.

    5 – Göz temasını yetersiz kurması.

    6 – Birden fazla işi ayn anda yapmaya çalışma.

    7 – Düşünmeyi sevmemek ve acelecilik.

    Dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden belirtiler neler?

    • Düzensiz ve dağınık çalışma

    • Aşırı hayal kurmak ve tutarsızlık

    • Bütünü düşünmekte güçlük ayrıntıya takılmak

    • Gereğinden çok detay hatırlama veya önemli bilgileri unutma.

    • Uyku düzensizlikleri

    • Sosyal ilişkilerde sorunlar

    • Öfke ve sinirlilik

    • Öz saygının azalması güven problemleri

    Dürtüsellik:

    • Soruları dinlemeden cevap vermeye çalışır.sorulan soru tamamlanmadan yanıt verme

    • Sıra beklerken yerinde duramaz

    • Sık sık söz keser konuşmalarda araya girer.

    • Yaptığı/yapacağı işi sonucunu düşünmeden yapar

    Bütün bu sorunların hepsi çocuğunuzda bulunmayabilir ancak bu belirtilerden ne kadar fazla ise bu tanıyı destekler.

    Bunun yanında kişilik özelliklerine bakıldığında sıcak kanlı, enerjik, yaratıcı, sıcak kanlı, empati sahibi, çabuk arkadaşlık kurabilmesi de olumlu yönleri olarak değerlendirilebilir.

    Bu belirtilerin yanı sıra bu kişilerde; enerjik olma, yaratıcılık, sıcak kanlı ve cana yakın olma, esneklik, hoşgörü, risk alabilme gibi olumlu özellikler de görülebilir. Nörolojik belirtiler arasında; huzursuz bacak sendromu, uykuya geçmekte güçlük çekmek, bacaklarda karıncalanma, bacaklarda, sabah zor uyanmak vb. özellikler görülebilir.

    Teşhis için nereye müracaat edilmeli?

    İlk müracaat yeri bu alanda uzman bir hekim olmalıdır. Gözlemlediğiniz belirtiler başka sorunların varlığından da kaynaklanabilir ve bu kan tahlilleriyle belirlenebilir. ( Kurşun zehirlenmesi, hipertroid). Rutin testler yapıldıktan sonra DEHB tanısı kesinleşirse çocuğunuza ilaç başlamak isteyebilirler. Bu tür tedavilerde kullanılan ilaçların sayısı çok sınırlıdır.  Tedaviye İlaç başlansın veya başlanması bu konuda bilişsel ve bilinçaltına yönelik uygulamalardan yararlanmak üzere bu konuda deneyimli psikologlardan yardım almalısınız. Aile içinde ailenin sabrı, tutum ve davranışlarını da iyileştirmesi gerekir. Bunun için bu terapinin bir uzantısı da ebeveyn olarak sizi de kapsar.

    Tedavisi Ne Kadar Sürer?

    Tedavisi için iki aşama düşünülebilir. Kısa vadede odaklanma probleminin çözümlenmesi. Uzun vadede uyum ve kişilik gelişimiyle ilgili problemlerin çözülmesi gerekir.

    Hiperaktif Çocuklar Daha Mı Zeki Olurlar?

    Hiperaktif çocukların daha zeki oldukları düşünülmüş olsa bile bu bir yanılgıdır zeka ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Normal zekanın üzerinde bir zekaya sahip olanlarda daha az efor ile okulda daha başarılı sonuçlar alabiliyor.

    İlaç Kullanmadan Da Başarılı Sonuçlar Alabilir miyiz?

    İlaçlar ailenin ve çocuğun şikayetçi olduğu aşırı hareketliliği ve dikkat eksikliğini daha hızlı kontrol altına alıyor ancak psikolojik destek sağlanmazsa bu etki ilaç kullanıldıkça yarar sağlıyor ve bir süre sonra ilaca süregelen bir iyileşme mutsuzluk yaratıyor. Psikoterapi, hipnoterapi, ergoterapi, bilişsel psikoterapi gibi destekleyici psikolojik tedaviler de ailenin bütçesini zorlayabiliyor.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Ayrı Seyredebilir Mi?

    • Çocuk hem aşırı hareketli hem de dikkat dağınıklığı yaşıyor olabilir

    • Sadece dikkat sorunu yaşıyor olabilir

    • Sadece aşırı hareketlilik sorunu yaşıyor olabilir. Bunları ayrımını bir uzmanla birlikte yapmak daha sağlıklı olur.

    Çocuk ve Ergen Psikologların En Yaygın Yaptığı Testler

    Çocuklar ve Ergenlerin Değerlendirilmesinde Yararlanılan Testler ve Ölçekler

    Zekâ Düzeyi ve Performans ve Ruhsal Yapıyı Değerlendirmek İçin Yaptıkları Testler

    • WISC-R Zeka Testi

    • Stanford-Binet Zeka Testi

    • Kent-Porteus Zeka Testi

    • Gessell Zeka Bölümü Testi

    Kişilik ve Ruhsal Yapıyı Değerlendirme

    • MMPI (Minesotta Çok Yönlü Kişilik Envanteri)

    • Rorschach Mürekkep Lekesi Testi

    • Louisia Duss Projektif Yorumlama

    • TAT-Tematik Algılama Test, CAT

    • McHower Projektif Resim Çizme Testi

    Nöropsikolojik Test Bataryası

    • Cog-Dikkat/Konsantrasyon Testi

    • SPM/CPM- Matris Bilişsel Yargılama Testi

    • TOVA-Dikkat Değişkenleri Testi

    • NVLT-Sözel Olmayan Öğrenme Testi

    • VLT-Sözel Öğrenme Testi

    Sonuç Olarak;

    Bu durumu bir hastalık olarak görmektense bir sendrom olarak görmek gerekir. Zamanla geçer anlayışı kontrol altına alınmayan DEHB sorunları ileri yaşlarda %40 oranında artış gösteriyor. Kişi suç işlemeye meyilli oluyor ve hapse girme, uyuşturucu, alkol, kaza yapmak gibi risklere açık oluyor. “Ne yapalım ben böyleyim” deyip geçilecek bir sorun değildir. Beraberinde özgüven, sosyalleşme, ilişki v.s sorunlarında zamanla eşlik etme ihtimali çok yüksektir. Kısa vadede ilaç ile kontrol altına alınabilir. Uzun vadede psikoterapi ve alternatif psikoteknik yöntemlerle muhtemel zararlarından korunacaktır. Bunun için bir yandan çocuk desteklenirken bir yandan da aile ve eğitimcileri danışman uzmanınız tarafından bilinçlendirilmelidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklarda kabızlık ile işeme bozuklukları arasındaki ilişki

    Kabızlık nedir?

    Kabızlık çocuklarda çok sık rastlanan yakınmalardan olmakla beraber ailelerin gözünden kaçan bir durumdur. Genelde karın ağrısı, iştahsızlık, gelişme geriliği, gaita yapmada zorlanma, ağrılı defakasyon (gaita yapma), sert gaita yapma, popoda ağrı veya kanama şikayetleriyle hekime başvuru sıktır.

    Kabızlık en sık hangi dönemde görülür?

    Genelde bebeklerde anne sütünden ek gıdaya geçişte, 2-4 yaş arasında ise tuvalet eğitiminden sonra sık olmakla beraber her yaşta görülebilinen kronik (uzun süre devam eden) bir süreçtir.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu beraber görülürmü?

    İşeme bozuklukları ve kronik fonksiyonel kabızlık arasında yakın fizyolojik bir ilişki vardır. Kronik fonksiyonel kabızlık ile çocuk cerrahlarına başvuran hastalarda tabloya işeme bozukluklarının da eşlik ediyor olması çok sık görülen bir durumdur. Kronik fonksiyonel kabızlıkta içi gayta ile dolu, genişlemiş rektumun (kalın bağırsak) mesaneye (idrar torbası) bası yaparak hem dolma hem de boşalma fonksiyonlarını bozduğu ve bunun da üriner inkontinans (idrar kaçırma), idrar yolu enfeksiyonları gibi tablolara yol açmaktadır.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu beraberliğinde nasıl bir klinik işe karşılaşırsınız?

    Kronik fonksiyonel kabızlık ve işeme bozuklukları birbirlerinin etiyolojisine (neden-sebep) önemli yer tutan iki hastalıktır ve eğer bir hastada ikisi birden varsa hasta daha karmaşık ve uzun bir tedavi sürecine gereksinim duyar. İşeme bozukluğu olan hastalarında başvuru yakınmaları gündüz idrar kaçırma, ani sıkışma hissi, küçük miktarlarda sık sık işeme, yatak ıslatma ve idrar yolu infeksiyonudur. İşeme bozukluğu olan çocukların %90’ında aynı zamanda Kronik fonksiyonel kabızlık eşlik eder.

    Kabızlık Tanısı nasıl konur?

    Kronik fonksiyonel kabızlık tanısı için; şikayet başlangıcı, fizik muayene, direkt grafi yeterlidir.

    Kabızlık tedavi edilirse işeme bozukluklarıda düzelirmi?

    Kronik fonksiyonel kabızlık tedavisinin işeme bozukluklarının düzeltilmesi üzerindeki etkinliğini gösteren çalışmalar literatürde vardır. Örnek olarak; kronik kabızlığı ve enkoprezisi (gaita kaçırması) bulunan hastalarını 12 aylık kabızlık tedavisi sonrası yeniden değerlendirmiş ve kronik kabızlık tedavisinde başarı sağladığı hastaların % 89’unda gündüz, % 63’ünde gece işeme bozukluğunun düzeldiğini belirtilmiştir.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu olan çocuğumu nasıl ve kimler tedavi edebilir? Gastrointestinal (mide-bağırsak) ve üriner (boşaltım) sistemin fizyopatolojisi konusunda uzman olan hekimler tarafından tedavi verilmesi daha uygundur. Çocuk cerrahları bu konuda iyi eğitim alan hekim gruplarındandır.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu olan çocuğuma hekim ilaç tedavisi verdi. Bu tedavi yeterli olurmu? Verilen ilaç tedavisi şikayetleri geçici olarak düzeltebilir. Varolan problemler yanlış öğrenilen bir davranış bozukluğu, beslenme problemi sonucunda ortaya çıkan ve kronik (süregelen) bir süreç olduğundan tedavi ve takip süresi 3 ay-1 yıl arasında değişmektedir.

  • Havuz sistitleri çocukların tatil sevincini gölgelemesin!

    Sistit adı verilen mesane enfeksiyonunun en sık görülen etkeni, % 80-90 oranında koli basilidir. Koli basili bakterileri kalın bağırsakta bol miktarda bulunmaktadır. Bunlar bazı risk faktörlerinin varlığında mesaneye ulaşır ve sistite yol açar. Kız çocukları, anatomik yapıları nedeniyle daha sık sistit sorunu yaşar. Özellikle tatil bölgelerinde kalabalık ortamlarda kirli havuzlar önemli bir sistit nedenidir. Sağlık için gerekli şartlara sahip ve hijyenik kurallara uygunluğundan emin olunan havuzlara girilmelidir. Bunun dışında; özellikle kız çocuklarında genital temizliğin doğru yapılmaması,

    İdrar yolu tıkanıklıkları ve taşlar, banyo köpükleri ve şampuanlar ile işeme bozuklukları da sistite yol açan faktörlerdir.

    Ağrı ve yanma sistit göstergesi olabilir

    İdrar yaparken yanma ve ağrı,

    Sık idrar yapma,

    İdrar miktarının az olması,

    Aniden gelen acil idrar yapma hissi,

    Kötü kokulu, koyu ve bulanık idrar,

    Kasıkta ve göbek altında ağrı,

    İdrarın damla damla yapılması ve bu sırada hissedilen şiddetli ağrı,

    İdrarda kan görülmesi,

    Tuvalete yetişemeden idrar kaçırma

    Sistit tedavi edilmezse böbrekler zarar görebilir

    İdrar yolu enfeksiyonu tanısı konulduktan sonra sorun, bakteriyel bir enfeksiyon olduğu için uygun antibiyotiklerle tedavi edilmelidir. Bol sıvı alımı da mekanik temizlik yaparak tedavinin etkinliğini artırır. Hastalığın etkin tedavisi, üriner sistemde oluşabilecek sorunları en aza indirir. İdrar yollarında sistite neden olan bir idrar yolu hastalığı şüphesi varsa sorun mutlaka doğru tanı ile tespit edilerek uygun tedavi yolu belirlenmelidir. Çünkü sistit ve altta yatan neden tedavi edilmediğinde, böbrekler ciddi şekilde zarar görebilir.

    Çocukları sistitten korumak mümkün

    Çocukların günde en az 2 litre su içmesi sağlanmalıdır. Su, bakterilerin mesaneye tutunmasını engeller ve dışarı atılmasını sağlar.

    Kahve, koyu çay gibi içecekler ve acılı, baharatlı yiyeceklerin tüketimi sınırlandırılmalıdır. Bunların mesane üzerine uyarıcı etkileri vardır.

    Çocukların günde en az 4 kez idrar yapması sağlanmalıdır.

    Özellikle kız çocuklarında banyo süresi çok uzatılmamalı ve tahriş edici özelliğe sahip köpüklü sabun ve şampuan kullanılmamalıdır.

    Kabızlığa karşı önlemler alınmalıdır.

    Tuvaletten sonra kız çocuklarında genital bölge temizliği önden arkaya doğru olmalıdır.

    Çocuklara dar sıkı pantolonlar ve pamuklu olmayan iç çamaşırları giydirilmemelidir.

    Özellikle yaz tatillerinde sık rastlanılan havuz sistiti riskini azaltmak için kalabalık ve kirli havuzlara girmekten kaçınılmalıdır.