Etiket: Tedavi

  • Alerjik bronşit / astım ergenlikte geçer mi?

    Alerjik bronşit / astım ergenlikte geçer mi?

    Çocukluk çağında astım tekrarlayan ataklar halinde görülen öksürük, hırıltı ve nefes almada zorluk belirtileri ile seyreder. Bu belirtiler bronş gevşetici ilaçlarla, bazen de kendiliğinden düzelir. Bir süre sonra yeni üst solunum yolu enfeksiyonları ile uyaran ile tekrar aynı belirtiler ortaya çıkar. Astımı olan bir çok çocuk hareket ettiğinde öksürdüğünden fiziksel aktiviteleri kısıtlanmış olarak yaşar. Aktivitesi kısıtlanan çocuk kilo almaya başlar ve kilo astım sorununu çoğu zaman kötüleştirir. Ataklar nedeniyle okul kaybı yaşanır. Gece öksürük ve nefes darlığı belirtileri arttığı için uyuyamayan çocuğun çoğu zaman okul başarısı da düşer. Aileler çoğu zaman büyüdükçe geçer umuduyla kısmen tedavi olarak, kısmen de bu duruma katlanarak ergenlikte çocuklarının iyileşmesini beklerler. Peki; sanıldığı gibi çocuklarda astım büyüdükçe geçer mi?
    ÇOCUKLARDA ASTIM % 90 ALERJİKTİR !
    Çocuklarda astım % 90 alerjik kökenli olduğundan “alerjik bronşit” ve “çocukluk çağı astımı” eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Astım ilk belirtisini genellikle ilk 3 yaş içinde verir. Bu yaşlarda astım tanısı alan çocukların yaklaşık yarısı 6 yaşına geldiğinde hastalığı atlatır. Hangi çocukların hastalığı 6 yaşında atlatabildiği anne babaların sıklıkla hekimlere yönelttiği bir sorudur.
    ALERJİK ASTIM BÜYÜYÜNCE GEÇMEZ!
    Alerjik astım, toplumda hakim olan görüşün aksine büyüyünce atlatılamaz. Sadece alerji saptanmayan çocuklar sıklıkla 6 yaş civarı astımı yenerler. Alerjik olup astım belirtileri 6 yaşından sonra da devam eden çocukların yaklaşık % 50'sinde 18 yaşında hastalık bulgularının kaybolduğu gözlenir. Ancak bu iyileşme geçicidir. Alerji devam ettiği sürece ergenlikte hastalığı atlattığı düşünülen çocukların büyük bir kısmı 30'lu yaşlarda yeniden astım atakları geçirmeye başlar.
    KORTİZONLU ASTIM İLAÇLARI HASTALIĞI ORTADAN KALDIRMAZ! SADECE BASKILAR!
    Çocuklarda ve erişkinlerde astım çok düşük dozlu kortizonlu ilaçlar ile tedavi edilir. Bu ilaçlar astım ataklarını önlemede, erişkin hastaların, çocukların ve ailelerin hayat kalitesini yükseltmede son derece etkili ilaçlardır. Kullanıldıkları sürece çok etkilidirler. Ancak, kortizonlu ilaçlar alerjik astımı ortadan kaldırmaz, sadece baskılar. Altta yatan alerji devam ettiği sürece kortizonlu ilaçlar kesilince astım belirtileri tekrar ortaya çıkar.
    ALERJİK ASTIM VE ALERJİK NEZLE: “TEK HAVA YOLU, TEK HASTALIK”
    Gerek çocuklarda gerekse erişkinlerde alerjik astım sıklıkla alerjik nezle ile birlikte görülür. Havayolu üstte burun, altta ise bronşlarla devam eden bir bütündür. Alerji ne tek başına bronşları ne de tek başına üst solunum yolunu tutar. Hava yolu bir bütün olarak alerjiden etkilenir. Sadece astım tedavisi alan bir kişide eğer alerjik nezle tedavi edilmezse; astım da tam anlamıyla kontrol altına alınamaz. Hava yolunu bir bütün olarak tedavi etmenin tek yolu alerjinin tedavi edilmesidir.
    ALERJİ TEDAVİSİ ÇEVRE ÖNLEMLERİ İLE BAŞLAR!
    Alerjik olunan maddeden mümkün olduğunca uzak durmak alerjiyi kontrol etmenin en önemli yoludur. Dünya'da ve Türkiye'de çocuklarda astıma yol açtığı bilinen en sık alerji ev tozu akar alerjisidir. Ev tozu yaşamımızdan uzaklaştırmakta zorlandığımız ancak gözle görmediğimiz için zaman zaman varlığından bile haberdar olmadığımız ciddi bir sağlık tehditi haline gelmiştir. Ev tozlarının içinde yaşayan akarlar (mite'lar) vücut parçacıkları ve dışkı atıklarıyla çocuklarda alerjik reaksiyona yol açar. Bu maruziyet sonrası hassas bir hava yoluna sahip olan çocuklar sıklıkla okul enfeksiyonlarının ; sigara dumanının veya kimyasal bir maddenin tetiklemesiyle atak geçirirler. Alerjisi olan bir çocuğun evinde ev tozunu azaltmak hastalık şikayetlerini belirgin azaltacaktır. Halıların kaldırılması ilk adım olmalıdır. İkinci adım ise çocuğun yatağına ev tozlarını yataktan yukarı geçirmeyen özel kılıflar koymaktır. Tüm bunlarla beraber çocuğa sigarasız bir ortam sağlamak ve kimyasalları yaşamından mümkün olduğunca uzaklaştırmak ilaçsız da astım kontrolü sağlamanın ilk adımı olacaktır.
    ALERJİK ASTIMI İYİLEŞTİRMENİN TEK KÖKTEN ÇÖZÜMÜ ALERJİNİN TEDAVİSİDİR !
    Alerjik astımı iyileştirmenin tek kökten çözümü alerjinin tedavi edilmesidir. Alerji iki şekilde tedavi edilir. Birinci ve en önemli yol alerjik olunan maddeden uzak durmaktır. Özellikle ev tozu, küf ve hayvan alerjisi gibi ev içinde önlem almaya uygun bir alerji türü varsa bu yol astım şikayetlerini kontrol almada oldukça etkilidir. Halıların evden uzaklaştırılması ve yatağa alerjik maddeleri geçirmeyen özel kılıflar takılması alerji tedavisinin temelini oluşturur. Bu önlemlere rağmen alerji yapıcı maddeyi hayatımızdan tam olarak uzaklaştırmak mümkün olmaz. Okullarda ev tozu akarı sorun olmaya devam eder. Baharda polenlerden uzak durmak mümkün değildir. Hastalar ister istemez hayatlarını sürdürmek için ev dışına çıkmak zorundadır.
    EN ETKİN ALERJİ TEDAVİSİ: AŞI TEDAVİSİDİR!
    Bu aşamada ikinci ve en önemli alerji tedavisi gündeme gelir. Aşı tedavisinde amaç önlem almamıza rağmen çevremizde bulunmaya devam eden alerjik maddeye vücudun reaksiyon vermesinin önlenmesidir. Bu hedefe ulaşmayı sağlayan, bağışıklık sistemini saptığı alerjik yoldan normal rotasına oturtabilecek tek tedavi yöntemi “Aşı Tedavisidir”. Aşı tedavisi bilinen en eski alerji tedavi yöntemidir. İlk uygulamalar iğne aşı şeklinde olmuştur. İğne aşı uygulamasında alerjik olunan madde çok hızlı bir şekilde vücuda zerk edildiğinden hayatı tehdit edici ağır alerjik reaksiyonlar görüldüğünden zamanla gittikçe daha az tercih edilir olmuştur.
    GÜNÜMÜZDE EN ÇOK TERCİH EDİLEN ALERJİ TEDAVİSİ: DİL ALTI DAMLA AŞILAR
    Günümüzde daha güvenilir olması nedeniyle gittikçe daha çok tercih edilen “Dilaltı damla aşılar” alerji tedavisinin odağı olmuştur. Aileler tarafından evde uygulanan hekim gözetimi gerektirmeyen bu aşılar hastalığın büyüdükçe atlatılmasını sağlayacak tek güvenli ve etkili alerji tedavisidir. Bu nedenle alerjik astım tanısı almış; koruyucu (kortizonlu) ilaç gereksinimi olan her çocuğun dilaltı damla aşıya uygunluk açısından değerlendirilmesi gerekir. Uygun olduğu taktirde bir çocuk alerji uzmanı kontrolünde bu tedaviyi almaları alerjinin ve astımın yenilmesinde yardımcı olacaktır.

  • Boğaz kültürü niçin ve ne zaman yapılmalıdır ?

    Boğaz kültürü niçin ve ne zaman yapılmalıdır ?

    Grup A streptokok (GAS) tonsilofarenjitin önemli sebeplerden biridir. Her yaşta ortaya çıkar ve en sık okul çocuklarında görülür.
    Halk dilinde Beta mikrobu olarak adlandırılan GAS enfeksiyonunda tanı klinik bulgulara göre konulmaktadır. Sadece klinik bulgular ile tedaviye başlanmanın yeterli olmadığı aşikardır.Bu durumda tanının laboratuvar testleri ile teyit edilmesi gerekir. Tanı için hızlı tanı testleri ve boğaz kültürü yapılmalıdır. Hızlı tanı testi pozitif olan vakalarda ise boğaz kültürü ile doğrulanma gereksinimi yoktur. Tedavi başlanabilir. Boğaz kültürü sadece Grup A beta hemolitik streptokoklar için yapılır üreyen diğer patojenler değerlendirmeye alınmaz. Boğaz kültüründe GAS ürediğinde antibiyogram yapılmasına gerek yoktur,Boğaz kültürü uygun şekilde alındığında duyarlılığı %95 ‘in üzerinde olduğu unutulmamalıdır .
    Diğer taraftan tonsillofarenjiti olan her vakada laboratuvar testleri yapılma endikasyonu yoktur. Eğer hastada klinik bulgular viral bir enfeksiyonu düşündürüyorsa ve hastanın yaşı 3 yaştan daha küçükse bu durumda laboratuar testleri rutin olarak istenmeyebilir.
    Kreş ve anaokuluna başlayan çocuklarda rutin boğaz kültürü gerekli midir?
    Bu soruya yanıt hayır olacaktır. Kreş ve okullarda rutin boğaz kültürü taramasına gereksinim yoktur. Amaç GAS taşıyıcılığını tanımlamak ise toplumda rutin olarak bu testin yapılması gereksizdir. Ancak romatizmal ateş, glomerulonefrit salgınlarının olduğu zamanlarda tarama yapılabilir.
    Enfeksiyonun yayılmaması için GAS tonsillofarenjiti olan çocukların tedaviye başladıktan sonra en az 24 saat sonrasına kadar okula gönderilmemeli ve başka çocuklarda teması önlenmelidir.
    Grup A streptokok tanısı konan ve tedavi başlanan hastada tedavi sonrası rutin boğaz kültürü yapılmalı mıdır?
    Her hastada tedavi sonrası rutin boğaz kültürü önerilmez, ancak romatizmal ateş açısından risk altında olanlarda veya taşıyıcı olan bireylerde boğaz kültürü tekrar edilmelidir.

  • Aftöz stomatit

    TEKRARLAYAN AFTÖZ STOMATİT

    Tekrarlayan aftöz stomatit (TAS) kendiliğinden iyileşen bir veya daha fazla ağrılı ülserle karakterizedir. Bu yüzeyel ve yuvarlak ülserler esas olarak keratinsiz mukozayı içeren enflamasyonla çevrilidir (1). TAS % 2-66 görülme sıklığı ile en çok karşılaşılan ağız mukozası hastalığıdır (2). İspanya’da görülme sıklığı % 2.24 ‘dür (3), bu Crivelli’nin düşük sosyoekonomik grupta % 2 olarak bildirdiği görülme sıklığına benzerdir (4). Her ikisi de kuzey Amerika’da çocuklardaki görülme sıklığından fazladır (%1.1) (5).

    TAS’in etyolojisi bilinmemektedir fakat kalıtsal özellikleri vardır ve ağız mukozasına karşı bir bağışık yanıt ile ilişkilidir. TAS Behçet hastalığı, sistemik lupus eritramatoz, çölyak hastalığı ve Crohn hastalığı gibi tekrarlayan ağız içi ülser görülen hastalıklardan ayırt edilmelidir (6).

    Aftöz ülserlerle sık karşılaşılır. Selim aftlar küçük ( çapı 1 cm’den küçük ) ve yüzeyel olurlar. TAS görülen hastalarda eşlik eden başka bir hastalık genellikle yoktur. Yine de üveit, genital ülser, konjunktivit, artrit, ateş veya adenopati ile birlikte görülen aftöz ülerlerde altta yatan daha ciddi hastalıklar araştırılmalıdır. 3 klinik alt çeşidi vardır : minör, majör ve herpetiform. Minor aftöz ülserler en sık karşılaşılan alt çeşittir ve TAS’lerin % 80-90’ını oluşturur. Klik olarak TAS aşırı derecede ağrılı etrafı kırmızı bir hale olan yüzeyel ülserler olarak karşımıza çıkar. Ayırıcı tanıda oral herpes simplex ilk sıradadır (7).

    Bu yazıda klinikte sıklıkla karşılaşılan tekrarlayan aftöz stomatitin etyolojisi, belirti ve bulguları, topikal veya sistemik tedavileri gözden geçirilmiştir.

    ETYOLOJİ VE EPİDEMİYOLOJİ

    Yunanca bir kelime olan ‘aphthai’ ilk başta ağzı ilgilendiren hastalıklar için kullanılmıştır. Günümüzde tekrarlayan aftöz stomatit insanlarda en sık görülen ağız mukozası hastalığıdır (8) . TAS’in nedenlerini ortaya çıkarmak için bir çok araştırma yapılmaktadır. Lokal ve sistemik faktörler, genetik, immünolojik ve mikrobik faktörler potansiyel etyopatojenik nedenler olarak belirlenmiştir.

    Küçük çocuklarda oral ülserlerin en sık nedeni oral mukozaya mekanik, kimyasal veya termal travmadır. En çok dilin yan taraflarında, dudaklarda, yanak mukozasında veya damakta görülür. Ön damaktaki yanıklar genellikle sıcak yiyecek veya içeceklerden sonra oluşur. Parmaklarını emen çocuklarda yumuşak damakta travmatik ülserler ortaya çıkabilir. Diğer nedenler arasında sistemik hastalıklar ve beslenme bozuklukları, gıda alerjileri, sigara, genetik yatkınlık, immünolojik bozukluklar, psikolojik stres, çeşitli ilaçlar ve HIV enfeksiyonu sayılabilir. Yapılan çalışmalar devam etmektedir fakat stres, beslenme bozuklukları, travma, hormonal değişiklikler, diyet ve immünolojik bozukluklar olayı başlatan faktörler olarak belirlenmiştir. Alerji, progesteron düzeyi, psikolojik faktörler ve aile hikayesi araştırılan diğer faktörlerdir.

    TAS en sık 10-19 yaşlar arasında görülür. TAS’in ailesel özelliği olabilir, hastaların % 40’ından fazlasında aile öyküsü vardır. Hem annede hem de babada TAS varsa çocukta TAS görülme ihtimali artmıştır. Fakat TAS ile anlamlı birliktelik gösteren belirli bir HLA haplotipi bulunamamıştır.

    Az görülen predisozan faktörler arasında hematolojik eksiklikler ( demir, folat, vitamin B12 ), stres, gıda alerjileri ve HIV enfeksiyonu vardır (9).

    PATOGENEZ

    Etyoloji ve patogenez kesin olarak bilinemese de oral mukozaya karşı bir immün reaksiyon ile ilişkili güçlü bir kalıtsal faktör vardır. TAS’de lezyonlar bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz, lezyonun gelişebilmesine uygun bir ortamda ortaya çıkar. Bu faktörler arasında travma, sigara, stres, hormonal durum, aile hikayesi, gıda alerjisi, enfeksiyon veya immünolojik faktörler vardır. Hekimler TAS gelişimindeki etkili olan faktörlerin hepsini değerlendirmelidir.

    İMMÜNOLOJİK MEKANİZMALAR

    Oral mukozal ülseratif hastalıkta keratinositler veya bazal laminadaki diğer yapılar arasındaki bağlantının kaybolmasına neden olan immünopatolojik bir mekanizmalar vardır. Bir kısmında adezyon molekülleri olan desmozom ve hemidesmozoma ve bazal laminaya karşı otoantikorlar oluşur. TAS’in bazı immünopatolojik özellikikleri hücresel immün yetmezlik ile ilişkilidir. Antijenler, haptenler veya otoantijenler her zaman belli olmasa da TAS epitel içinde ortaya çıkan antijenik uyarana karşı oluşan bir gecikmiş tip hipersensivite veya hücresel bir yanıt olarak kabul edilmektedir.

    Oral mukozadaki bu enflamatuar lezyonların oral mukazanın belirli bölümlerine yönelik ortaya çıkan artmış hücresel immün yanıta neden olan anormal mukozal sitokin salınımının neden olduğu düşünülmektedir.

    Hücresel immün yanıtla uyumlu olarak TAS lezyonlarında IL-2, interferon gamma ve tümor nekrozis faktör alfanın mRNA’ları artmış bulunmuştur. TAS lezyonlarında IL-10 düzeyinin düşük olduğu ve TAS görülen hastaların normal mukozalarında IL-10’un düşük seviyede olduğu bildirilmiştir. Travma veya diğer uyaranlarla başlayan enflamatuar reaksiyonun IL-10’daki fonksiyonel eksikliğe bağlı olarak sınırlandırılamaması TAS patogenezinde önemlidir (10). Bazrafshani ve ark. TAS patogenezinde sorumlu olabilecek sitokin gen polimorfizmini ( IL-1A, IL-1B, IL-1RN ve IL-6 geni) araştırmıştır (11). IL-1B-511 polimorfizminin G alelinin kalıtılması G/G homozigotlarını arttırmaktadır ve TAS ile anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur.

    MİKROBİYOLOJİK MEKANİZMALAR

    Yanak mukozası hastaıklarında hastanın mikrobiyolojik durumu altta yatan hastalığın seyri ve prognozu için önemlidir. TAS’de mikrobiyolojik bir etyoloji tanımlanamasa da bazı çalışmalarda TAS gelişiminde Streptococcus veya Helicobacter pylori’nin etkili olabileceği gösterilmiştir (12,13). Streptokoklar ve glukosiltransferaz D (GtfD) antijenleri özellikle TAS’in alevlenme döneminde rol almaktadır. Lezyonlardan sıklıkla izole edilen Streptococcus sanguis veya ısı şok proteinine karşı çapraz reaktivite immünolojik bir zemin olabilir. Ek olarak bazı çalışmalarda TAS’li hastalarda viridans streptokoklara karşı artmış antikor titreleri olduğu bildirilirken başka çalışmalarda tam tersi bildirilmektedir. TAS’de PCR ile hastaların %72’sinde Helicobacter pylori saptanmıştır.

    TAS’de virüslerin muhtemel rolü yeniden araştırılmaktadır. TAS lezyonlarında Herpes virüs virionları gösterilemese de bazı hastalarda dolaşımdaki mononükleer hücrelerde Herpes simplex RNA’sı saptanmıştır (14). TAS gelişiminde insan herpes virüs 6 (HHV-6) VE Ebstein-Barr virüsün rol aldığı öne sürülmüştür fakat çalışma az sayıda hastada yapılmıştır. TAS’de insan sitomegalovirüs ((HCMV) veya varicella zoster virüsün (VZV) etyolojik rolleri hakkında çelişkili serolojik ve moleküler veri vardır (15).

    TANI

    TAS’de tanı klinik olarak konur çünkü özgün bir tanı testi yoktur. Tanıda anemnez, muayene ve gereklebilecek bazı testlerin sonucu önemlidir. Tanıda en önemli nokta doğru ve ayrıntılı anemnezdir. Başlatan faktörler, lezyonların sıklığı, lezyonları gerileten veya arttıran faktörler belirlenmelidir. Başka sistemik özellikleri olan hastalarda multidisipliner yaklaşım önemlidir. Ek bulguların varlığı ve ağız içinde tutulumun yeri doğru tanı için hekime yol gösterir. Kesin tanı için kan tahlilleri ve nadiren oral kültürler veya biyopsi yapılabilir (16). Birçok vakada herpetik lezyonlarla aftöz stomatit birbirinden ayrılabilir. TAS lezyonları genellikle keratinsiz oral mukozada ortaya çıkar ve yemeyi, konuşmayı ve yutkunmayı engelleyecek kadar ağrıya neden olabilir. Lezyonlar başlamadan önce lezyon yerinde lokal bir rahasızlık ortaya çıkar. Ağrının şiddeti değişkendir ve genellikle lezyonun boyutundan bağımsızdır. TAS günler veya aylar içinde tekrarlayan bir veya daha fazla, ağrılı ülserlerle karakterizedir.akut ülserlerin çoğu tedavi gerektirmeden kendiliğinden iyileşir fakat ortaya çıkış nedeninin anlanması lezyonların tekrarlamasının veya ülserlerin kronikleşmesinin önlenmesinde önemlidir (17).

    TAS minör, majör ve herpetiform olarak 3 klinik gruba ayrılır. Minör aftöz stomatit %80 ile en sık görülen gruptur. Kadınlarda daha sık görülür (1:3). Minör aftöz stomatit gri beyaz psödomembranlı 5 mm’den küçük çaplı yuvarlak veya oval yüzeyel etrafı eritemli bir haleyle çevrili ülserlerle karakterizedir. Genellikle bir lezyon vardır fakat, 1-5 ülser olabilir. Semptomlar başladıktan 7-10 gün içinde aftöz ülserler skar bırakmadan iyileşir. Hastalar büyüdükçe TAS daha az sıklıkla görülür ve şiddeti azalır.

    Majör aftöz ülserler hastaların %10’unda görülür ve daha büyük ( >1cm ), derin ve düzensiz ülserlerle karakterizedir. Erkeklerde daha sık görülür (1:0,8). Majör aftöz ülserler ağız içinde herhangi bir yerde gruplar halinde ortaya çıkabilir ve minör aftlara göre çok daha ağrılıdırlar. Lezyonlar krater şeklindedir, doku hasarı daha fazladır ve skar bırakarak iyileşirler. Majör afttlar 6 hafta veya daha uzun sürebilir ve bakteri veya mantarlarla sekonder enfekte olabilirler. Majör aftlar minörlere göre daha büyüktür, daha geç iyileşir, iyileştikten sonra skar gelişebilir. HIV ve AIDS gibi immun yetmezlikle seyreden hastalıklarda beslenme sırasında aşırı ağrıya neden olup kilo kaybına yol açabilirler.

    Herpetiform lezyonlar daha ileri yaşlarda görülür (20-29). İsimlendirme yanlıştır çünkü herpetik bir enfeksiyon değildir. Ülserlerin görünümü primer herpetik jinjivostomatite benzediği için bu şekilde adlandırılmıştır. Ek olarak genellikle keratinsiz yüzeylerde görülse de herpetiform aftlar nadiren keratinize yüzeylerde primer herpetik jinjivostomatit olarak ortaya çıkabilir. Herpetiform lezyonlar küçük (1-2 mm), çok sayıda, yüzeyel, birleşme eğiliminde olup geniş düzensiz ülserler oluştururlar ve 7-10 gün içinde skar bırakmadan iyileşir. Herpetiform aftlar diğer tiplerden daha geç ortaya çıkar, ilk atak genellikle 2. veya 3. dekatta ortaya çıkar (18).

    AYIRICI TANI

    TAS’in ayırıcı tanısını kolaylaştırabilmek için bazı faktörler bilinmelidir. Bunlar öncü belirti ve bulgular, lezyonun yeri ve lezyonun ilk ve son görünümüdür. Genelde vakaların çoğu selim olup birkaç haftada kendiliğinden iyileşse de bu ülserasyonlar altta yatan vitamin eksikliğinden otoimmüniteye kadar değişen sistemik hastalıklar olailir. Ayrıca TAS tekrarlayan oral ülserlerin görüldüğü Behçet hastalığı, Sweet sendromu, agranulositoz, periodik ateş sendromu, sistemik lupus eritramatoz, Çölyak hastalığı, birçok nütrisyonel eksiklik ve Crohn hastalığı gibi hastalıklardan ayırt edilmelidir (19-25). MAGİC sendromu (oral ve genital ülserler, kıkırdak iltihabı), Marshall sendromu veya PFAPA sendromu (periyodik ateş, aftöz stomatit, faranjit, servikal adenit) gibi kompleks aft varyantlarının çocuklarda tekrarlayan ateş atakları ile karakterize periyodik hastalıklara neden olduğu tanımlanmıştır ve TAS ayırıcı tanısında dikkate alınmalıdır (26,27). Bu sendromun nedeni bilinmemektedir ve yıllarca sürebilir. Sağlıklı dönemlerde hastaların büyümesi normaldir.

    İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) hastalığında görülen aft benzeri oral ülserasyonlar ayırıcı tanıda akla gelmelidir (28). Lesh-Nyhan sendromu gibi kendine zarar vermenin görüldüğü hastalar istemli olarak dudaklarını veya dillerini ısırabilirler, bu da aftöz stomatit gelişimine neden olabilir.

    Tekrarlayan Herpetik Stomatit

    TAS ve herpetik aftöz lezyonlar sık görülen ve genellikle birbiri ile karışan hastalıklardır. Bu birbirinden tamamen farklı iki lezyon birkaç ortak özelliği paylaştıkları için birbiriyle karışır. Herpes simplex tip 1’in neden olduğu oral enfeksiyonlar sağlıklı insanlarda bile yaygın olailir. Çoğu herpetik enfeksiyon asemptomatik olsa da küçük çocuklarda ilk enfeksiyonda yaygın orofarinjiyal vesiküler döküntüler gelişir. HSV’ün tipik oral rekürensi mukokutanöz bileşkede bir veya bir kaç adet vesiküller şeklinde ortaya çıkar. Herpetik lezyonlar genelde tüm oral mukozada ve diş etlerinde ortaya çıkar fakat özellikle dilin üzerinde ve sert damakta görülür. Çocuklarda ilk Herpes simplex virüs enfeksiyonu enfekte kişilerle temastan sonra ortaya çıkar (29). İlk enfeksiyondan sonra HSV trigeminal gangliyona göç eder, latent duruma geçer ve travma, stres, güneş ışığı, soğuğa maruz kalındığında veya immünsüpresyon geliştiğinde reaktive olur. Herpetik stomatitin prodromal semptomları lezyon yerinde lokal ağrı, kaşıntı ve yanma hissidir (30). Herpetik lezyonlar patlayıp 1 mm veya daha küçük ülserler oluşturan küçük vezikül gruplarından oluşmaktadır. Ülserler birleşip 15 mm boyutunda büyük bir ülser meydana getirebilirler. Herpetik veziküler patlayıp ülserler oluştururlar ve bunlar da 2 hafta içinde iz bırakmadan iyileşir. Bazı kişilerde tekrarlayan herpetik lezyonlardan sonra eritema multiformenin eşlik ettiği, düzenli olarak 7-10 günde tekrarlayan, yaygın stomatit olur. Genelde kendiliğinden iyileşse de bu oral enfeksiyon yemek yemeyi engelleyebilir, ateş ve lenfadenopati yapabilir. Semptomlar 2 hafta sürebilir. Teşhis klinik bulgularla konur, laboratuar testleriyle doğrulanır.

    Aftöz ülserler bulaşıcı değilken herpetik lezyonlar bulaşıcıdır. Herpes enfeksiyon boyunca özellikle vezikül ve ülserasyon döneminde bulaşıcıdır (29).

    TAS ve herpetik stomatitin ayrımı önemlidir çünkü farklı şekilde tedavi edilirler. Küçük çocuklar ağrıyı kontrol etmek ve dehidratasyonu tedavi etmek için hastaneye yatırılabilir. Primer herpetik jinjivostomatitin tedavisinde asiklovir etkili bir şekilde kullanılabilir. Aftöz ülserlerde kullanılan topikal steroidler herpetik lezyonlarda kullanılırsa ciddi sorunlar ortaya çıkabilir.

    Bağışıklık Sistemi Baskılanmış Kişilerde Orofasiyal Virüs Enfeksiyonları

    Bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde orofasiyal viral enfeksiyonlar sıktır. En sık Herpes Simpleks virüs (HSV) enfeksiyonları görülür. Varisella Zoster virüs (VZV) enfeksiyonları daha az görülür fakat daha ağır seyreder. Epstein-Barr virüsü (EBV) ülserlere, lenfoproliferatif sendromlara veya oral saçsı lökoplakiye neden olabilir. İnsan Herpes virüsü 6 (HHV6) tekrarlayan aftöz stomatiten sorumlu olabilir. Ağız ve yüzdeki enfeksiyon ve Lezyonlarda diğer virüslerin etkilerini ortaya çıkartmak için çalışmalar devam etmektedir.

    Behçet hastalığı

    Behçet hastalığı nedeni bilinmeyen birçok sistemi tutan inflamatuar bir hastalıktıktır. Tekrarlayan ağız içi ve genital ülserler olur, göz, deri, merkezi sinir sistemi, eklemler ve damarlar tutulur. Behçet Hastalığının en sık görülen bulgusu ağız içinde
    tekrarlayan ülserasyonlardır. Oral ülserler küçük, yüzeyel fakat ağrılıdır ayrıca dudaklarda, dişetinde, dilde ve damakta görülebilir.

    Hastalığın görülme sıklığı Akdeniz ülkelerinde ve uzak doğuda özellikle Japonya’da fazladır. Yapılan bir çalışmada insidans 1:10 000 bulunmuştur. Tanı koyduran bir test yoktur fakat tanı koymada yardımcı klinik kriterler vardır. HLA-Bw51 geninin etkisi yakın zamanda doğrulanmıştır fakat Behçet Hastalığı’na genetik yatkınlığın sadece %19’undan sorumlu olduğu tahmin edilmektedir. Nötrofillerin aktivasyonunda birçok antijenle uyarılmış T hücrelerinden salınan sitokinlerin çok önemli olduğu gösterilmiştir (20). Uluslararası Çalışma Topluluğunun tanı ölçütlerine göre bir hastada ağız içinde ülserasyonlara ek olarak tekrarlayan genital ülserasyon, gözde tutulum, deride tutulum veya pozitf paterji testinden en az ikisi varsa Behçet Hastalığı tanısı konur.

    Nötropeniler

    Konjenital nötropenide nötrofil sayısı azalmıştır veya nötrofiller yoktur. Çocukta tekrarlayan ve ağır seyreden sistemik enfeksiyonlar görülür. Ağız içinde ülserler, ağır dişeti iltihabı, dişetinde çekilme ve dişlerin erken dökülmesi konjenital nötropenide sık görülen bulgulardır. Konjenital nötropeni tedavisinde granülosit koloni uyarıcı faktör esas tedavidir.

    Siklik nötropeni düzenli aralıklarla ( ortalama 3 hafta ) nötrofillerin kandan ve kemik iliğinden kaybolmasıdır. Her nötropenik dönemde hastalarda ateş, titreme, bitkinlik, dişeti iltihabı ve aftöz stomatit görülür (25,23).

    TEDAVİ

    Aftöz stomatitin etyolojisi tam olarak bilinmediği için tedavisi ampiriktir. Tedavide antibiyotikler, antienflamatuarlar, immün modülatörler ve anestetikler kullanılmaktadır. TAS tedavisinin esas amacı ağrıyı gidermek, ülserlerin süresini azaltmak ve normal oral işlevi yeniden sağlamaktır. İkincil amaçlar ise tekrarlamaların sıklığını ve şiddetini azaltmak ve remisyonun devamını sağlamaktır. TAS birçok topikal ve sistemik ilaç ile başarıyla tedavi edilebilir.

    Klorheksidin glukonat gibi antimikrobiyal gargaralar ve toıpikal steroidler esas amaçları sağlayabilir fakat tekrarlama veya remisyon üzerinde etkili değildir (34,35). Topikal steroidler ( hidrokortizon hemisüksinat, triamkinolon asetonit, flusinonit, betametazon valerat, betametazon 17 benzoat, flumetizon pivolat, beklometazon dipropionat ) TAS’in esas tedavisini oluşturmaktadır. Lezyon büyük ve ulaşılabilir ise dekzametazon ile bir topikal merhem veya jel kullanılması şikayetlerde gerileme sağlar. Lezyonlar çok yaygınsa, zor erişiliyorsa veya çok sayıdaysa steroidli gargara işe yarayabilir. Dekadron ( dekzametazon ) eliksiri 0.5 mg/5 ml bu amaçla kullanılabilir. Topikal anestetikli ( benzokain %20 ) diş macunları kullanılabilir. Topikal bir antiülser ilaç olan amleksanoks macunu iyileşme zamanını kısaltır ayrıca az da olsa topikal anestetik etkisi vardır. TAS tedavisinde topikjal azelastin, alfa interferon, aminosalisilik asit ve Prostoglandin E2 gibi immünmodülatör ilaçların kullanımının etkili olduğu öne sürülmüştür (9,34,37,38).

    Günümüzde birçok yeni immünmodülatör ilaç vardır. TAS tedavisinde ampirik sistemik çinko sülfat desteği önerilmektedir (37,39).

    Sık tekrarlayan veya topikal tedaviye yanıt vermeyen ağır hastalığı olan kişilerde hastalığı kontrol edebilmek için sistemik tedavi gerekir. Bu amaçla kortikosteroidler, kolşisin, dapson, pentoksifilin, levamizol ve talidomit kullanılır. Tüm tedaviler paliyatiftir ve hiçbiri tam
    remisyon sağlamaz (37). Bu ilaçların kullanım şekilleri küçük çocuklarda ayarlanmalıdır. Daha önemlisi tedaviye yanıt vermeyen oral lezyonlar kesin teşhis ve tedavi için uygun bir uzmana gösterilmelidir.

    Oral kortikosteroidler topikal ilaçlara yanıt vermeyen ağır majör TAS vakaları için kullanılmalıdır. Kolşisinde aftöz stomatit tedavisinde kullanılan ilaçlardan biridir. Fontes ve ark. kolşisinle tedavi edilen 54 aftöz stomatitli hasta bildirmişlerdir (9,40). Kolşisin 1-1.5 mg/gün dozunda en az 3 ay verilmiş. Kolşisin etkili, iyi tolere edilen ve kolay kullanılan bir ilaç olduğundan ağır tekrarlayan aftöz stomatitte ilk ilaç olarak kullanılabileceği öne sürülmüştür.

    Konvansiyonel tedaviye cevap vermeyen sık TAS olan hastalarda immünsüpresif etkisi olan bir düşük molekül ağırlıklı heparin olan suloksit sistemik olarak kullanılabilir. suloksitin etkisi sistemik prednizonunkine eş. Değerdir ve belirgin bir yan etkisi yoktur (41).

    Talodomit etkili bir ilaçtır fakat hem toksik hem de pahalı olduğundan sadece oral kortikosteroidlere alternatif olarak kullanılmalıdır. Bildirilen immünmodülatör ve antienflamatuar özelliklerinden dolayı dikkat çekmektedir. Mevcut bilgiler talodomitin mesajcı RNA yıkımını hızlandırıp enflamatuar bir sitokin olan tümor nekrozis faktör (TNF) alfanın aktivitesini azaltır. Talodomit ayrıca anjiyogenezi engeller. İmmün disregülasyonun görüldüğü Behçet Hastalığında aftöz stomatitin tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. Yeni çalışmalarda insan immün yetmezlik virüsü (HIV) enfeksiyonunda ilacın oral aftöz ülserlere karşı etkili olduğu gösterilmiştir. Talodomit tedavisi sırasında periferik nöropati açısından klinik ve bazı hastalarda elektrofizyolojik monitörizasyon yapılmalıdır. Gereken güvenlik önlemleri alındığında talodomit mevcut tedavilerin yetersiz kaldığı birçok hastalıkta kullanılabilir.

    Herhangi bir hematolojik eksikliğin düzeltilmesi altta yatan neden ortadan kaldırılmadıkça yararsızdır. birçok eser element içeren bitki özlü vitamin tabletlerinin sınırlı yararı vardır.

    ÖZET VE SONUÇ

    Tekrarlayan aftöz stomatit (TAS) altta yatan belirli bir hastalık olmayan ağız mukozasının ülseratif hastalığıdır. Genelde keratinsiz mukozada görülen enflamasyonla çevrili yuvarlak yüzeyel ülserasyonlarla karakterizedir. TAS ile birçok lokal ve sistemik faktör ilişkilidir. TAS ülserasyonlarının nedeni multifaktöriyal olsa ve tam olarak bilinmese de hastanın ve çevresel faktörlerin rolünün bilinmesi tedavi önerileri ve tekrarlamanın önlenmesinde yardımcı olur.

    Hastaların çoğunda topikal steroidler ve diğer immünmodülatör ilaçlarla semptomatik rahatlama sağlanabilir. Ağız mukozasının periyodik incelenmesi hekimlerin lezyonları kolayca tanıyıp tedavi etmesine yardımcı olur.

  • Pfapa sendromu

    PFAPA sendromu periyodik ateş, aftöz stomatit, farenjit ve servikal adenitin eşlik ettiği tekrarlayıcı yüksek ateş atakları ile karakterize, etiyolojisi bilinmeyen bir klinik antitedir. İlk olarak 1987 yılında Marshall ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra bu tablo 1989 yılında yılında sendroma adını veren İngilizce “ Periodic Fever”, “ Apthous Stomatitis”, “ Pharyngitis”, “ Adenitis” kelimelerinin baş harflerinden türetilen isimle anılmıştır (1 ).
    Çocuklarda nedeni bilinmeyen ateşin ayırıcı tanısında Ailesel Akdeniz Ateşinin de içinde bulunduğu periyodik ateş sendromları göz önüne alınmalıdır. PFAPA sendromu için spesifik laboratuar testleri olmadığından , enfeksiyon gibi ateşin diğer olası nedenleri ekarte edildikten sonra klinik olarak tanı alır.
    Ortalama 5 gün (3-6 gün ) süren ve 3-6 haftada bir tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonu bulguları , aftöz stomatit ve yüksek ateş (38-41o C ) ataklarıyla kendini gösterir (2- 4 ). Ateş ataklarının genellikle düzenli görülmesi nedeniyle , çoğu zaman aile bir sonraki atağın ne zaman ortaya çıkacağını tahmin edebilir (5 ).

    PATOFİZYOLOJİ

    Etyolojide viral ve otoimmün mekanizmalar ileri sürülmekle beraber , kesin nedeni tam olarak bilinmemektedir (1,4,6 ). Hastalığın oluş mekanizmasında sitokin regülasyon bozukluklarından şüphenilmektedir. Ataklar sırasında TNF –alfa , IFN – gama ve IL-6 seviyelerinde artış olması inflamasyon durumun yansıtmaktadır (1,5 ). Oral lezyonların patogenezinde lokal olarak dokuda artmış bulunan IL-2 , IL-6 ve IL-10 gibi sitokinlerin rolü olabilir (7). PFAPA sendromunda enfeksiyon ajanlarının antijenlerine ya da epitoplarına karşı immünolojik cevapta beklenmeyen aşırı bir yanıt olabileceği öne sürülmüştür (6 ). Asemptomatik dönemde, serum IL-1β, IL-6, TNF-alfa ve IL-12p70 kontrollere göre önemli ölçüde artmıştır. Intracellular TNF-a synthesis was not elevated at any time point.Anti-inflamatuar IL-4 , IL-10 gibi sitokinlerin serum düzeyi ise kontrol grubuyla karşılaştırıldığında düşük bulunmuştur. Febril ataklar arasında bile pro-inflamatuar sitokinlerde gözlenen bu artış, sürekli pro-inflamatuar sitokin salınımı ve azalmış bir anti-inflamatuar yanıt nedeniyle PFAPA sendromunda immün sistemde bir disregülasyon olduğunu düşündürmektedir (8). Steroidlerin ateş ataklarını giderebilmesi nedeniyle hastalığın inflamatuar süreç sonucunda ortaya çıktığı savını destekler. Hastalığa yol açması olası genin saptanması amacı ile yapılan tüm genetik çalışmalar sonuçsuz kalmıştır. Yalnızca İsrail’de yapılan bir çalışmada PFAPA’lı hastalarda MEFV geninde heterozigot mutasyonların yüksek oranda görüldüğü bildirilmiştir (9).
    PFAPA’lı çocuklar ile ilgili önemli bir veri de ailesel geçişin olmamasıdır. Tıp kaynakçasında nadiren kardeş olgular bildirilse de tam bir ailesel geçiş gösterilememiştir (10).

    KLİNİK

    PFAPA sendromunda , ateş her epizotta bulunmakla birlikte diğer üç bulgu olan farenjit , aftöz stomatit ve servikal lenfadenopati aynı epizotta görülmeyebilir. Literatürde ateş dışında en sık görülen bulgunun servikal lenfadenopati ( % 88) olduğu , bunu farenjit (%72) ve aftöz stomatitin (%70 ) izlediği bildirilmiştir. Ateş atakları aniden ortaya çıkar. Sıklıkla da ateş düşürücü ve antibiyotik tedavilerine yanıtsızdır. Ateş çoğunlukla 39 oCderecenin üzerindedir. Kısa süreli düşüşler olsa da genellikle hep yüksek kalır. PFAPA hastalığına ait en önemli bulgulardan birisi de ateşin yüksek olmasına karşın çocuğun genel durumunun çoğunlukla bozulmamasıdır. Bu bulgu hastalığın enfeksiyonlarla ayırıcı tanısının yapılmasında oldukça yararlıdır. Ateş ortalama 3-5 günlük süreden sonra kendiliğinden düşer. Hastalığın tek geçici tedavi yöntemi olan kortikosteroidlerin uygulamasını izleyen 3-4 saat içinde ateş hızla düşer ve kaybolur. Bir sonraki atağa dek ateş normal düzeylerde kalır (5). Atak sırasında hastaların tümünde boynun her iki tarafında zincir şeklinde yer alan ağrılı ve iri lenfadenopatiler görülür. Lenfadenopatiler çenenin hemen altından başlar ve ön servikal zincir boyunca yayılır. Servikal bölge dışında vücudun başka yerlerinde lenfadenopati görülmesi bu sendromun bir özelliği değildir (11-12 ). Hastaların çoğunda tipik bir kriptik tonsillit tablosu vardır. Tonsiller genellikle hipertrofiktir. Farenks üzerinde ise belirgin bir farenjit tablosu yer alır. Hastalardan alınan boğaz kültürü ve hızlı streptokok testleri negatiftir. Hastalardaki tonsillit tablosu kullanılan antibiyotik tedavilerine yanıtsızdır, kullanılan kortikosteroid tedavisinin ardından kriptler hızla kaybolur (11-12). Aftöz ülser ise en sık gözden kaçan bulgudur. Minör aft karekterinde olup genellikle hafif ağrılıdır ve iz bırakmadan iyileşir (4) . Aftöz lezyon , non-keratinize mukozada inflamasyonlu kırmızı sınırı olan oval , beyaz veya sarı renkte oral ülser olarak görülür (13) . Diğer belirtiler arasında baş ağrısı , karın ağrısı, bulantı, kusma , terleme , titreme , kranial nörit ve nadiren artralji görülebilir. PFAPA’lı çocuklarda artralji ya da miyalji benzeri kas-iskelet sistemine ait yakınmalar görülürken artrit bulgusuna hiç rastlanmaz (14 ) . Bazı hastalarda hepatosplenomegali de görülebilir. Diğer temel özellik ise ataklar arasında hastanın tamamen sağlıklı olmasıdır (9) .

    PFAPA sedromunun sıklığı bilinmemekle birlikte sanıldığından daha yaygın olduğu düşünülmektedir. Mevcut kanıtlara göre bu sendromla ilişkili coğrafik veya etnik faktörler saptanmamıştır. Tekrarlayan ateş atakları yıllarca sürebilir, ancak çocuk büyüdükçe bu atakların arası açılmaktadır (5-10 ). Vakaların çoğu beş yaşın altında olup , erkeklerde daha sık görülmektedir.(15). Sendromun bazı çocuklarda kronik olmasına rağmen genellikle 4 ile 8 yıl içinde kendiliğinden iyileşir. Bugüne kadar PFAPA sendromuna bağlı uzun dönem sekel bildirilmemiştir ve bu hastalar yaşları ile uyumlu normal büyüme ve gelişme eğrilerine sahiptir.(4-6).Hastalık bazen erişkin dönemine taşınabilir ve erişkinlerde de benzer klinik bulgular ortaya çıkabilir (16 ).

    Şimdiye kadar yayımlanmış en geniş serilerde (Thomas ve Padeh ve ark. nın çalışması ) saptanan klinik bulgular Tablo 1 ‘ de özetlenmiştir.

    LABORATUVAR

    Hastalığa özgü belirli laboratuvar parametreleri bulunmamaktadır. Atak sırasında hafif artmış lökosit sayısı ( tipik olarak < 13000 mm3 ) ve eritrosit sedimentasyon hızı (genellikle < 60 mm /saat ) mevcut iken , ataklar arasında bu tetkikler normale dönmektedir (5) . PFAPA sendromu olan çocuklarda febril epizotlar sırasında CRP düzeylerinde artış olması inflamatuar mekanizmaların sürece dahil olduğunu göstermektedir.(17). Hastaların çoğunun tonsillit nedeniyle çalışılan streptokok için yapılan boğaz kültürleri negatiftir (18). Serum IgD ve IgE seviyelerinde hafif artış görülebilir . Ayrıca ayırıcı tanı açısından Ig’ler , Ig G alt grupları , antinükleer antikor, C3, lenfosit CD4/CD8 oranı , Epstein –Barr virüs ve adenovirüs serolojisi çalışılmalıdır. AYIRICI TANI

    PFAPA ‘ ya özgü spesifik semptomlar olmadığından ve sıklıkla diğer sendromlara benzer klink bulgular gösterdiğinden PFAPA nın gerçekten ayrı bir klinik durum olup olmadığı konusunda tartışma söz konusudur. PFAPA tanısı dikkatli bir öyküye ve detaylı muayeneye dayanmalıdır. Yakın takip ciddi bir hastalığın diğer var olan semptomlarının erken süreçte belirlenmesine yardım edecektir.

    Ateş çocukluk çağının önemli bir bulgusu olup en sık olarak viral üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında görülebilir (2). Ateşin tekrarladığı ve ayırıcı tanıda enfeksiyonların dışlandığı durumlarda neoplastik ve romatolojik hastalıklar ( Behçet Hastalığı , Juvenil Romatoid Artrit ) ; konjenital veya kazanılmış immün yetmezlik hastalıkları (hipogamaglobulinemi , IgG alt grup eksikliği , hiper IgM sendromu , hiper IgE sendromu , siklik nötropeni ve AIDS ), çeşitli endokrin ya da metabolik bozukluklarının da bu duruma sebep olabileceği hatırlanmalıdır.

    Ateşin belirli zaman aralıklarıyla tekrarladığı ve sebebinin anlaşılamadığı durumlarda periyodik ateş sendromları düşünülmelidir. Genel olarak periyodik ateş sendromlarında , tekrarlayan ateşli dönemler arasında en az yedi gün bulunması ve altı aylık bir zaman dilimi içinde en az üç sefer ateşli dönemin görülmesi ortak bulgudur. Ateşsiz ara dönemlerde hasta tamamen asemptomatiktir. Klinik tablo sistemik enflamasyon ataklarıyla karakterizedir.(3). Periodik ateşe neden olan tablolar arasında PFAPA sendomu , HiperIg D senromu (HIDS ) , Tümör nekroz faktörü ile ilişkili periyodik sendrom (TRAPS ), Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF ), Ailesel soğuk ürtikeri (FCU) ve Muckle-Wells sendromu (MWS ) ile siklik nötropeni sayılabilir (19).

    TEDAVİ

    PFAPA’lı çocuklarda 3-4 günlük atak döneminde yüksek ateş ve diğer klinik bulgular kullanılan antibiyotik tedavisine yanıtsızdır. Hastalardaki yüksek ateş seviyesi ateş düşürücü (parasetamol, ibuprofen, asetil salisilik asit) tedavilerden de etkilenmez.Kendiliğinden düzelme genellikle beş gün içinde görülmektedir (3-5 ). Bununla beraber glukokortikoidler semptomları kontrol etmede oldukça etkilidir. Atağın herhangi bir zamanında verilecek tek doz prednizolon tedavisi (1-2 mg /kg /gün ) ya da yarı ömrü daha uzun olan betametazon 0.3 mg/kg/gün kullanımı ile dramatik olarak 2 ile 4 saatte klinik düzelme tanısal bir kriter olarak kullanılabilir (5). Bazı merkezlerde ise profilaktik olarak simetidin tedavisiyle atak arası süresinin uzatılmasında orta derece başarı sağlanmıştır. İmmunomodulatör özelliği de bulunan simetidinin supresör T hücrelerini baskıladığı , nötrofil ve eozinofillerin kemotaksisini bozarak etki ettiği düşünülmektedir(20). Ayrıca kolşisinin de atakların arasının açılmasında etkili olduğu bildirilmektedir ( 21) .Tonsillektomiyle de çocukların bazılarında atakların önüne geçilmiş , ancak bütün vakalarda başarı sağlanamamıştır (4,17 ). Başarı sağlanan vakalarda da PFAPA sendromu kendi kendine gerileme eğilimi taşıdığından , semptomlardaki düzelme cerrahi işleme bağlanmayabilir. Thomas ve ark.’nın yaptığı çalışmadaki toplumda tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde ; steroid tedavisi %90 , tonsillektomi %75 , tonsillektomi ve adenoidektomi %86 oranında başarılı bulunmuştur.

    SONUÇ

    Sonuçta tekrarlayan yüksek ateş, aftöz stomatiti ve lenfadenopatisi olan ve antibiyotik kullanımına rağmen klinik fayda saptanmayan olgularda PFAPA sendromunu akla getirmemiz gerektiğini vurgulamak istedik.

    Tablo 1 : PFAPA sendromunda görülen klinik bulgular

    Semptom Thomas kriterleri (4) Padeh kriterleri (5)
    ( %) (%)
    Ateş 100 100
    Tonsillit 72 100
    Kırıklık – 100
    Servikal lenfadenopati 88 100
    Aft 70 68
    Başağrısı 60 18
    Karın ağrısı 49 18
    Artralji 79 11
    Üşüme hissi 80 –
    Öksürme 13 –
    Bulantı 32 –
    İshal 16 –
    Ürtiker 9 –

    KAYNAKLAR :

    1. Marshall GS, Edwads KM , Butler J ,Lawton AR. Syndrome of periodic fever ,pharyngitis,and apthous stomatitis. J Pediatr 1987 ;110:43-6
    2. Frenkel J, Kuis W.Overt and occult rheumatic diseaes: the child With chronic fever . Best Pract Res Clin Rheumatol 2002 ;16: 443-69
    3. John , CC, Gilsdorf JR .Recurrent fever syndrome in children . Ped İnfect Dis J 2002;21:1071-7
    4. Thomas KT, Feder HM Jr, Lawton AREdwards KM. Pediatr 1999;135:15-21.
    5. Padeh S, Brezniak N ; Zemer D . Periodic fever , aphtous stomatitis ,pharyngitis, and adenopathy syndrome :clinical charactericticics and outcome . J. Pediatr 1999 ;135:98-101 .
    6.Scholl PR. Periodic fever syndromes. Curr Opin Pediatr 2000 ; 563-6
    7,.Aridogan BC, Yıldırım M Baysal , V Inaloz HS, Baz K, Kaya S. Serum Levels of IL-4 IL-10 ,IL-12 , IL- 13 ,and IFN- gamma in Behçet s diseaes . J Dermatol 2003 31:236-9
    8. Diana Tasher, Michal Stein, Ilan Dalal, Eli SomekhActa Paediatr Suppl 97(8):1090.
    9. Dagan E, Gerschoni-Baruh R, Khatib I, Mori A, Brik R. MEFV, TNF1rA, CARD15 and NLRP3 mutation analysis in PFAPA. Rheumatol Int 2009
    10. Sampaio ICRM, Rodrigo MJ, Marques JGDPM. Two siblings with periodic fever, aphthous stomatitis, pharyngitis, adenitis (PFAPA syndrome). Ped Inf Dis J 2009; 28: 254-5.
    11. Pinto A, Lindemeyer RG, Sollecito TP. The PFAPA syndrome in oral medicine: differential diagnosis and treatment. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod
    12. 2006; 102: 35-9. Feder HM Jr .Periodic fever , aphtous stomatitis, phryngitis, and adenitis : a clinical review of a new stndrome. Curr Opin Pediatr 2000;12: 253-6
    13. Scully C, Gorsky M, Lozada-Nur F. The diagnosis and management of recurrent aphthous stomatitis: a consensus approach. J Am Dent Assoc 2003; 33: 200-7.
    14. Padeh S, Brezniak N, Zemer D, et al. Periodic fever, aphthous stomatitis, pharyngitis and adenopathy syndrome: clinical characteristics and outcome. J Pediatr 1999; 135: 98-101.
    15. Long SS. Syndrome of periodic fever ,aphtous stomatitis,phryngitis and adenitis (PFAPA) :clinial review of a new syndrome . Curr Opin Pediatr 2000 ;135;1-5
    16. Padeh S, Stoffman N, Berkun Y. Periodic fever accompanied by aphthous stomatitis, pharyngitis and cervical adenitis syndrome in adults. IMAJ 2008; 10: 358-60..
    17. Hernandez – Bou S ,Giner M ; Plaza AM , Sierra JI,Martin Mateos MA , PFAPA syndrome : with regal to case. Allergol İmmunopathol 2003 ; 31: 236-9.
    18. Feder H. Periodic fever, aphthous stomatitis, pharyngitis, adenitis: a clinical review of a new syndrome. Curr Opin Pediatr 2000; 12: 253-6.
    19. Kurtaran H, Karadag A, Catal F, Aktas D. PFAPA syndrome: a rare cause of periodic fever. Turk J Pediatr 2004; 46: 354-356.
    20. Feder HM Jr. Cimetidine treatment for periodic fever associated with apthous stomatitis, pharyngitis and cervical adenitis . Pediatr Infect Dis J 1992 ;11:318-21
    21. Leong SC , Karkos PD , Apostolidou MT . Is there a role fort he otolaryngologist in PFAPA syndrome ? A systematic review .Int J Pediatr Otorhinolarygol 2006 ; 70 :1841-5

  • Beta mikrobu tedavisinde sorunlar

    Beta mikrobu tedavisinde sorunlar

    Üst solunum yolu enfeksiyonları en sık nedeni olan grup A streptokokların (GAS) oluşturduğu tonsillofarenjit tablosu aniden gelişmekte ve tedavide kullanılan antibiotiklere yanıt bazı hastalarda yetersiz olmaktadır.Özellikle tekrarlayan tonsillofarenjit vakalarında uygulanan antibiotik tedavisinin bir kısım hastalarda yetersiz veya etkisiz olması , bu konunun gündeme gelmesi ve nedenlerinin araştırılmasına yol açmıştır.

    Bu yazımızda GAS enfeksiyonlarında antibiotik tedavisindeki başarısızlık tek bir nedene bağlı olarak mı gelişmektedir veya birden fazla etmen bu tablodan sorumlumudur sorusu yanıtlanmaya çalışılacaktır.

    Bilindiği gibi grup A streptokoklara bağlı olarak gelişen tonsillofarenjit vakaları (Halk dilinde Beta mikrobunun oluşturduğu bademcik enfeksiyonu ) ani başlayan ve genellikle 2 ile 5 gün süren tedavi edilmediği zaman ciddi komplikasyonlara yol açan bir klinik tablodur.

    Bu vakalarda antibiotik verilmesinin başlıca amacı

    • Erken tedaviye başlayarak hastalığın süresini kısaltma ve tablonun ciddiyetini azaltmasının sağlanması
    • Enfeksiyonun bulaşmasını önlemek
    • Komplikasyonlardan koruma şeklinde özetlenebilir.

    Antibiotiklerin yetersiz olmasına etki eden birçok faktör mevcuttur.

    Hastanın yaşı önemlidir. Hastanın yaşı büyüdükçe antibiotik tedavisine yanıtın iyi olduğu görülmektedir. Küçük yaştaki hastalarda yanıt yeterli olmayabilir.

    Hastalığın başlama tarihi

    Antibiotik tedavisine geç başlanan hastalarda (hastalık belirtileri çıktıktan iki gün sonra ) tedaviye yanıtın iyi olduğu vurgulanmaktadır. Erken tedaviye başlanılan vakalarda ise bağışıklık sisteminin baskılanması ve yeteri kadar antikor oluşturmaması nedeniyle geçirilen enfeksiyonun tekrarladığı görülmektedir. Hafif ve orta derecede şiddetli boğaz enfeksiyonu geçiren vakalarda antibiotik tedavisine derhal başlama yerine tedaviyi iki ile üç gün geciktirmenin uygun olduğu görüşü benimsenmektedir. Ciddi vakalarda ise tedavi derhal başlanmalıdır.

    Antibiotik içeriğinin yetersiz olması

    Bazı ülkelerde streptokok tedavisinde ağızdan verilen penisilin şurup ve tabletleri yeterli olurken, ülkemizde çoğu zaman ağızdan verilen penisilin şurup ve tabletlerine yanıtın yeterli olmadığı görülmüştür.

    Hastanın ilaç kullanma isteksizliği

    Özellikle çocuklarda tad duyusunun önemli olduğu unutulmamalıdır. Penisilin şuruplarının acı tadı çocukları ilacı istekli olmamalarına neden olmakta bu durumda alternatif ilaçlar kullanılmakta veya tedavi tamamlanamamaktadır.

    Beta laktamaz salgılayıcı bakteriler

    Boğazda bulunan bazı bakteriler beta – laktamaz enzimi salgılayarak antibiotiklerin bakteriler üzerindeki etkisini azalmakta bu durumda antibiotik seçenekleri değişebilmektedir.

    Normal boğaz florasının değişmesi

    Benzer durum uzun süreli antibiotik alan ve normal boğaz florasındaki bakterilerin değişmesi sonucu boğazdaki doğal korunma sisteminin bozukluğu olan hastalarda da görülmektedir,bu hastalarda antibiotik tedavisine yanıt yeterli olmamaktadır.

    GAS nın boğazdaki epitel hücrelerine yerleşmesi

    Son zamanlarda yapılan çalışmalarda streptokokların boğazdaki epitel hücrelerinin yüzeyine sadece tutunmadıkları hücre içine yerleştiğinin gösterilmiştir. Bu durumda antibiotik tedavisi yeterli olmamaktadır.

    Diğer bir nedenstreptokok taşıyıcılığınınolmasıdır. Streptokok taşıyıcılığı gerek enfeksiyonun yayılmasında ve gereke antibiotik tedavisine olumsuz etki eden önemli faktördür.

    Bilindiği gibi Grup A streptokok enfeksiyonu geçiren hastaların bir kısmında antibiotik tedavisine karşın bakteri boğazda yaşamaya devam etmektedir.Bu şahışlar GAS taşıyıcısı olarak tanımlanmaktadır. Enfeksiyonu geçiren vakaların % 10-15 inde taşıyıcılık görülmektedir. Bu vakaların hiçbir şikayeti olmamakta , diğer taraftan toplumda bulaşım açısından risk faktörü oluşturmaktadır. Taşıyıcılık erişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da görülmektedir. Toplumda GAS taşıyıcılığının olması enfeksiyonun yayılmasına neden olduğu gibi antibiotik alan çocuklarda antibiotik tedavisinin başarısız olmasına yol açmaktadır.

    Yukarıda belirttiğim nedenler göz önüne alındığı zaman GAS bağlı boğaz enfeksiyonu olan çocuklarda antibiotik tedavisindeki başarısızlığın birçok faktöre bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda antibiotik tedavisini ne olacaktır sorusunun yanıtı ise başka bir yazımda vermeye çalışılacaktır.

  • Yenidoğan konvülsiyonları

    Yenidoğan konvülsiyonları, yenidoğan döneminde sık rastlanan ve tedavide güçlük yaratan ve zaman zaman önemli sekeller bırakabilen akut nörolojik sorunların başında gelir. Yenidoğan dönemi, merkezi sinir sisteminin konvülsiyonlara karşı en duyarlı olduğu dönemdir. Yenidoğan konvülsiyonlarının tanınması, etiyolojisinin belirlenmesi; tedavi edilebilir durumlar ve solunum – dolaşım bütünlüğünün kolay bozulabildiği göz önününe alınarak , acil gerekli tedaviyi zorunlu kılar. Kontrol altına alınamayan ve uzun süren nöbetlerin uzun dönem etkileri de olumsuz olmaktadır.

    Yenidoğan konvülsiyon sıklığı % 0.15 ile 3.5 olarak bildirilmektedir. Ancak gestasyon yaşının düşmesi ile bu oran yükselmektedir. Term bebeklerde insidans 1000 canlı doğumda 0.7-2.7 iken, 1500 gramın altındaki preterm bebeklerde 1000 canlı doğumda 57.5 olarak bulunmuştur.

    Yenidoğan konvülsiyonları etiyoloji, klinik, tedavi ve prognoz açısından diğer yaşlarda görülen konvülsiyonlardan farklıdır. Klinik bulgular, büyük çocuklardan farklı olduğu için yenidoğan konvülsiyonlarında tanı bazen güç olabilir.

    Stereotipik ve göz hareketlerinin eşlik ettiği tekrarlayıcı hareketler çoğu kez yenidoğanın normal davranışı olabileceği gibi konvülsiyona ait klinik bulgular da olabilir, harekete eşlik eden eş zamanlı EEG bulguları ayırıcı tanıda yardımcı olur.

    Klinik Bulgular :

    Konvülsiyonlar yenidoğan döneminde çok değişik şekillerde görülebilir. Yenidoğan döneminde sinir sisteminde matürasyon (aksonal ve dendritik oluşumlar) tamamlanmadığı ve sinaptik bağlantılar gelişmediği için generalize tonik klonik konvülsiyonlar gözlenmez. Bazı durumlarda konvülsiyon sırasında oluşan elektriksel aktivite yüzeysel EEG elektrodlarına ulaşmadığından, klinik olarak konvülsiyon gözlenmesine karşın EEG bulgusu saptanamaz (klinik nöbet). Bazı durumlarda ise EEG bulgusu olmasına karşın klinik bulgu yoktur (elektrografik nöbet). Hem klinik hem EEG bulgusu varsa bu durum elektroklinik nöbet olarak isimlendirilir.

    Yenidoğanlarda klinik olarak dört tip konvülsiyon görülür:

    1. Subtle (kolay ayırt edilmeyen) nöbetler: Yenidoğan döneminde en sık görülen nöbet tipidir. Çok değişik şekiller gösteren ve klinik yönden tanınması güç konvülsiyonlardır. Stereotipik davranışlar vardır. Anormal göz hareketleri, göz kırpma, çiğneme, yutma, emme, pedal çevirme, kürek çekme, adım atma, apne, hiperpne, kan basıncı ve nabız değişiklikleri biçiminde bulgu verir. Apneik konvulsiyon sıktır, nadiren tek bulgudur. Sıklıkla okuler veya otonomik bulgularla birliktedir. Bu grup nöbet çoğu zaman EEG bulgusu vermez, bazen sürekli EEG monitorizasyonu ile bozukluk saptanabilir. Yenidoğanda garip, olağandışı, periyodik stereotipik olaylar karşısında her zaman konvülsiyon akla gelmelidir.
    2. Tonik konvülsiyonlar: Hasta nöbet sırasında deserebre ya da dekortike postür alır. Alt ve üst ekstremitelerde tonik ekstansiyon şeklinde belirir, eş zamanlı siyanoz da tabloya eklenebilir. Daha çok ventrikül içi kanama ve hipoksik iskemik beyin zedelenmelerinde görülür. Generalize ya da fokal olabilir. Generalize tip daha sıktır , uyarı ile gelişebilir , nadiren gerçek konvulsiyondur. EEG bulgusu enderdir. Fokal tiplerde ise ekstremiteler, gövde ve/ya da boyunda asimetrik kasılma olur, göz bulguları eşlik edebilir. Bu tipte sıklıkla EEG bulgusu vardır.
    3. Klonik konvülsiyonlar: Vücudun bir bölgesinin saniyede 1-3 kez ritmik kasılmalar biçiminde görülür. Fokal nöbetler vücudun bir bölgesine lokalizedir. Bu nöbetler EEG’deki aktivite ile uyum gösterir, ancak her zaman fokal patolojiye işaret etmez. Multifokal nöbetlerde ise vücudun değişik bölümleri tutulur, migratuvar nöbet de denir. Bu tip nöbetler kortikal displazi ve metabolik bozukluklarda görülür. EEG bulgusu vardır.
    4. Myoklonik nöbetler: Kısmen az görülen, ancak prognozu çoğu kez kötü olan bir nöbet tipidir. Fokal ya da jenaralize olabilir. Fokal myoklonik hareketlerin baş ya da ekstremitede hızlı izole kasılmalar biçimindedir. Klonik nöbetlerden daha hızlı olmalarıyla ayrılır. EEG bulgusu vermez. Jeneralize myoklonik nöbetlerde ise kasılma her iki kol ve bacakta aynı anda görülür. EEG bulgusu vardır. Selim yenidoğanın uyku myoklonisini ile karışabilir.

    Etiyoloji ve Yaklaşım

    Konvülsiyonun oluş zamanı ve nöbetin tipi, etiyolojinin aydınlatılmasında önemlidir , nöbet birden fazla nedenle de olabilmektedir. Özellikle ilk üç günde oluşan konvülsiyonların nedenleri, daha sonra oluşanlardan farklılık gösterir. Bunun yanında term ve pretem yenidoğanlarda farklı patofizyolojik etmenlere bağlı etiyoloji de farklı olabilmektedir. Yenidoğan konvülsiyonlarının etiyolojik dağılımları Tablo 1. de gösterilmiştir. Konvulsiyon- etyoloji ilişkisine göre sınıflandıracak olursak ; semptomatik konvülsiyon çoğunluğu oluşturur, altta yatan nedenin saptandığı gruptur. Kriptojenik ise MSS hasarını düşündüren bulgular olmasına karşın nedenin belirlenemediği gruptur. Gelişimi normal olan ve neden saptanamayan grup idiopatik ya da sıklıkla selim yenidoğan konvulsiyonu olarak adlandırılır. Çok küçük grubu da yenidoğanın epileptik sendromları oluşturur.

    Konvülsiyon tipi bazen etyolojinin belirlenmesinde yardımcı olabilir. Fokal klonik ve fokal tonik konvülziyonlar fokal hasarlarla ilişkili olabilir ( beyin enfarktı veya kanama ), ancak metabolik sorunlarda ( hipoglisemi, hipokalsemi ) ve MSS enfeksiyonlarında da ( menenjit, ensefalit) görülebilir . Generalize tonik konvülsiyon, motor otomatizma ve bazı myoklonik konvülziyonlar daha yaygın beyin hasarı ( hipoksi- iskemi, bilateral enfarkt, yaygın MSS enfeksiyonu ) ile ilişkilidir. Ancak bunların da istisnaları vardır, bu nedenle etyolojik araştırma her olguda sistematik olarak yapılmalıdır.

    Hipoksik iskemik ensefalopati (HIE): Gerek term, gerekse preterm bebeklerde sık karşılaşılan bir konvülsiyon nedenidir. HİE term ve preterm bebeklerde görülen konvülsiyonların %40-60'inden sorumludur. HİE tanısı, perinatal öykü, seri Apgar skorları (1., 5. ve 10. dakika), kordon kanı kan gazı ve nörolojik muayene bulguları ile konulur. Öykü ve kimi zamanda diğer faktörler tanıyı kesinleştirmede yetersiz kalabilir. Kraniyal görüntüleme yol gösterici olabilir. Konvülsiyonlar genellikle ilk 72 saat içinde başlar, uzun ve antikonvülsanlara dirençlidir. Hafif olgularda bebek hiperalert, ağır hipoksemide ise stupor ya da komadadır. Nöbetler çoğunlukla status şeklindedir. 24-72. saatlerde beyin ödemi gelişebilir. Ölüm de en çok bu sırada olur. HIE'nin önemli nedeni perinatal asfiksi, hipotansiyon, yineleyen apneik nöbetler, önemli respiratuar hastalıklar ve sağdan sola şantlardır. Asfiksi sonrası konvülsiyonlara aynı zamanda hipoglisemi ve hipokalsemi gibi yenidoğan asfiksisi ile ilişkili metabolik sorunlar da eşlik edebilir.

    İntrakraniyal kanamalar: Konvülsiyon nedeni olarak ikinci sırayı alır. İntrakraniyal kanamalar olguların %15-25'inde görülür. Sıklıkla doğum travmasına, ender olarak kanama bozuklukları ve konjenital damarsal anomalilere bağlı oluşur. Subdural ve subaraknoid kanamalar sıklıkla başın pelvise göre büyük olduğu travmatik doğumlarda görülür. Genellikle belirtisiz seyretmesine karşın birinci günde konvülsiyon ortaya çıkabilir. Çocuk nöbet dışında tümü ile sağlıklı gözükebilir. Konvülsiyonlar daha çok fokal klonik tiptedir. Periventriküler ve intraventriküler kanamalar ise germinal matriks kaynaklı olup, sıklıkla 35 haftanın altında ve 1500 gramdan küçük bebeklerde, yaşamın ilk dört gününde görülür. Bu tip kanamalarda daha çok tonik konvülsiyonlar görülür. Obstetrik tekniklerin gelişmesi ve buna bağlı etkilenmelerin ortadan kalkması ile ‘’travmatik’’ konvülsiyonlar azalır iken, gestasyon yaşının küçülmesi ve buna bağlı intrakranial kanama ve konvülsiyonlarda artış olmaktadır.

    Santral sinir sistemi enfeksiyonları: İntrauterin ya da postnatal edinilmiş santral sinir sistemi enfeksiyonları ve sepsis yenidoğanda konvülsiyona yol açabilir. Olguların %10-15'ini oluşturur. Etken bakteri, virüs, ya da protozoa olabilir. B grubu streptokoklar, E.coli, enterovirüsler, Listeria monositogenez, Toxoplazma gondii, rubella, sitomegalovirüs, herpes virüsü ve Treponama pallidum sık karşılaşılan etkenlerdir. Etkene yönelik tedavi yapılmalıdır, erken tedavi edilen olgularda prognoz oldukça iyidir.

    Serebrovasküler bozukluklar: İleri görüntüleme yöntemlerinin ile gösterilebilmektedir. Konvülsiyon etkeni olarak %5-6 oranında saptanmıştır. Tromboembolik hadiseler özellikle maternal kaynaklı etmenlere bağlı olarak intrauterin gelişerek fetal stroklara yol açabilir ya da yenidoğan döneminde sepsis ve dehidratasyona ikincil olarak görülebilir. Bu olgularda herediter koagulasyon bozuklukları mutlaka düşünülmeli, anne ve çocuk bu yönden değerlendirilmelidir. Damarsal malformasyonlar ve bunlara bağlı nörolojik bulgular da konvülsiyon ile ortaya çıkabilir, nöroradyolojik incelemeler yol göstericidir.

    Metabolik bozukluklar: Hipoglisemi ve hipokalsemi sık karşılaşılan ve tedavi edilebilir metabolik konvülsiyon nedenleridir. Ancak tedavide gecikildiğinde hipoglisemi, prognozu ciddi olan ve kalıcı beyin lezyonlarına yol açabilir. Özellikle pretermlerde, intrauterin gelişme geriliği olanlarda ve diyabetik anne çocuklarında sık olarak görülür. Bunların dışında; hipomagnezemi, hipo ya da hipernatremiye bağlı olarak da konvülsiyon görülebilir. Primer neden olarak konvülsiyonların %5'ini oluştururlar, ancak özellikle hipoglisemi ve hipokalsemi sıklıkla HİE gibi nedenlere sekonder olarak da gelişebilir.

    Doğumsal metabolik hastalıklar: Konvülsiyon nedenlerinin % 4'ünü oluşturur ancak ülkemizde bu oranın daha yüksek olması beklenir. Bu hastalıklar sıklıkla yenidoğan döneminde akut ensefalopati tablosuyla gelirler. Metabolik hastalıklar içinde amino ve organik asidemiler, üre siklus, oksidatif fosforilasyon bozuklukları vardır. Entoksikasyon kliniğindeki bu konvülsiyonlarda esas nedene yönelik tedavi her zaman ön planda olmalıdır.

    Son yıllarda tanımlanan glikoz transport bağlı konvülsiyonlar da yenidoğan döneminde bulgu verebilmektedir. Tanıyı desteklemek amacı ile beyin omurilik sıvısında eş zamanlı glikoz ve laktat düzeyleri ile serum glikoz miktarının karşılaştırılması gerekmektedir. Hastalık saptanan olguların nöbet kontrolünde ve nörolojik gelişimde ketojenik diyetten fayda gördüğü bildirilmektedir.

    Pridoksin eksikliği/bağımlığına bağlı nöbetler ise oldukça nadirdir. İntrauterin veya doğumdan hemen sonra konvülsiyonlar görülebilir. Diğer antiepileptiklere dirençli olgulardır. İntravenöz B6 verildikten sonra nöbetin kontrol altına alınması tanıyı destekler. Otozomal resesif kalıtım bildirilmiştir. Hayat boyu vitamin B6 kullanımı önerilir .

    Gelişimsel Serebral Anomaliler: Yenidoğan konvülsiyonlarının etiyolojisinde % 4 oranında yer almaktadır. Bunların çoğu kromozom anomalileri, infeksiyöz veya toksik maddelere bağlı nöroblast migrasyonu ve proliferasyonundaki bozukluklarına bağlı gelişen yapısal bozukluklardır. Tanıda kraniyal MRG yol göstericidir. Dirençli nöbetlere yol açabilirler, patoloji fokal ve nöbetler dirençli ise ileride epilepsi cerrahisi açısından hastanın değerlendirilmesi gerekebilir.

    İlaca bağlı konvülsiyonlar: Gelişmiş sanayi toplumlarında sıkça görülmesine karşın ülkemizde nadirdir. Entoksikasyon ya da yoksunluk sonucu ortaya çıkabilir. Annenin kullandığı alkol, barbitürat, amfetamin, kokain ve eroin gibi maddelere bağlı olabildiği gibi , doğum induksiyonunda ve anestezik olarak kullanılan maddeler de doğumu izleyen ilk saatlerde konvülziyonlara yol açabilir. Bunun yanında bu tür maddelerin anne tarafından kronik kullanılması sonucu gelişebilen embriyonopatilere bağlı olarak konvülsiyonlar ve ileri dönemde nörolojik gelişim bozuklukları görülebilir.

    Yenidoğanın Epileptik Sendromları: Yenidoğan konvülziyonları genelde kısa sürelidir ve kendini sınırlar, çok azı kronik postnatal konvulzif bozukluk olarak devam eder. Bu nedenle bu yaş grubunda epilepsi terimi çok nadir kullanılır. Uluslararası Epilepsi Derneğinin ; Epilepsi ve Epileptik Sendromlarının sınıflandırmasında yenidoğan dönemine ait dört tablo yer alır; bunlar selim yenidoğan konvulsiyonu, selim ailevi yenidoğan konvulsiyonu, erken myoklonik ensefalopati ve erken infantil epileptik ensefalopatidir. Son ikisi yenidoğanın katastrofik epileptik sendromlarındandır

    Selim yenidoğan konvülsiyonu : Selim idiopatik yenidoğan konvulziyonu olarak da adlandırılan 5. gün konvülsiyonlarıdır. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemektedir. Genelde pre-,peri- ve postnatal risk faktörü olmayan term bebeklerde 4- 6. günler arasında görülür. Nöbetler sıklıkla kısadır, genelde fokal klonik nadiren fokal tonik özelliktedir. Prognozu iyidir .

    Selim ailevi yenidoğan konvülsiyonu : Nöbetler yaşamın üçüncü gününden ( 2- 15 gün) sonra ortaya çıkar, klonik özelliktedir, günde çok sayıda olabilir, kendiliğinden durur. Nadiren ileride epileptik olabilir. Aile öyküsü vardır. Bazı ailelerdeki çalışmalarla 20. ve 8. kromozomlarla ilişkisi gösterilmiştir.

    Erken infantil epileptik ensefalopati ( Ohtahara ): Yenidoğan dönemi ile ilk aylarda başlayan, tonik konvulsiyonların hakim olduğu, EEG’de supresyon – burst paterni görülen , etyolojisi hipoksi, serebral disgenezi ya da kriptojenik olan, ciddi psikomotor gerilik ve tedaviye dirençli nöbetlere dönüşen, kötü prognozlu bir tablodur.

    Erken myoklonik ensefalopati: Erken infantil epileptik ensefalopatiden ayırımı güçtür. Erken başlangıçlı , myoklonik nöbetlerin hakim olduğu, infantil spazm ve basit parsiyel nöbetlerin de görüldüğü, EEG’de burst supresyon paterni saptanan , etyolojide doğumsal metabolik hastalıkların yer aldığı , kriptojenik de olabilen , giderek kötüleşme ile seyreden bir epileptik tablodur.

    Tüm bunların dışında bugün için gelişmiş merkezlerde bile yenidoğan konvülsiyonlarının beşte birinde etiyoloji belirlenememektedir.

    Yenidodağan döneminde konvülsiyon ile karışabilen durumlar

    Yenidoğanın kendi dönemine ait bazı refleks, titreme, çekilme, sıçrama ve atetoz benzeri hareketleri sıklıkla konvülsiyon ile karışabilmektedir.

    Tremorlar çene, üst ve alt ekstremitelerde görülebilir. Kısa süreli olup amplitüdleri düşüktür, oysa klonilerde amplitüdler büyük ve daha yavaştır. Tremorlar istemli uyarılar ile ortaya çıkabilir, yaşamın ilk günlerinde belirir ve 3-4 ay civarında azalarak kaybolur.

    “Jitterines” de yenidoğan döneminde sıkça görülebilir, genellikle selim kabul edilmekle birlikte; hipokalsemi, asfiksi ve kimi zaman konvülsiyonlara da eşlik edebilir, en büyük özelliği aktif olarak hareketin durdurulabilmesidir.

    Konvülsiyon ile karışabilen bir diğer durumda selim yenidoğan uyku miyoklonileridir. Bebeklerde uykunun hızlı göz hareketleri (REM) fazı aktif dönemdir. Bu dönemde göz kapağında seyirmeler, ağız çevresinde çekilmeler ve ekstremitelerde mültifokal atımlar görülebilir. Bu durum sıklıkla konvülsiyonla karışabilir, bazı zamanlarda, uyku miyoklonileri oldukça belirgin olabilir. Beslenme sonrası uykuya dalar iken tekrarlayıcı, yüksek frekansta saniyeler dakikalar sürebilen, kollarda ve bacaklarda miyoklonik atımlar görülebilir. Eğer çocuk uyanır ise atak sonlanır, uyku dışında görülmezler. Bu ataklar genellikle çocuk 4-6 aylık olunca kendiliğinden kaybolurlar. Bebeğin gelişimş normal olup, uyku EEG’si de normaldir. Tedavi gereksizdir.

    Özellikle hipoksemiye maruz kalmış yenidoğanlarda görülen asfiktik reaksiyonlar da sıklıkla nöbet olarak yorumlanabilmektedir. Korteksin belirgin olarak baskılandığı hipoksik durumlarda beyin sapından kaynağını alan, epileptik olmayan, gözde kaymalar, dil şapırdatmaları, pedal çevirmeler, düzensiz vücut hareketleri şeklinde paroksismalar görülebilir. Bunlara nadiren EEG'de deşarjlar eşlik eder ve konvülsiyon olarak değerlendirilirler. Özellikle yoğun bakımda uzun süre ventile edilen hastalarda görülebilir. Ayırıcı tanı için EEG monitorizasyonu önerilir. Epileptik olmayan bu hareketlere antiepileptik ilaçların etkisi yoktur.

    Yenidoğan döneminde dirençli konvülsiyon ile karışabilen oldukça nadir bir durum da hiperekpleksiadır. Beyindeki inhibitör glisin reseptörlerinin matürasyonunun tamamlanmaması sonucu, çevresel uyarılara verilen aşırı bir yanıttır. Atak anında çocuk tonik kasılır, bu dönemde nefes alamaz ve siyanoz tabloya eklenebilir. Özellikle beslenme esnasında uyarı ile atak başlarsa aspirasyon olabilir. Ciddi ataklarda kalp durabilir. Çocuk büyüdükçe atakların şiddeti ve sıklığı azalır, spazmlar kaybolur, ancak ani sıçramalar devam edebilir. Düşük doz benzodiazepinler ve valproik asid oldukça etkilidir. Otozomal dominant ve resesif kalıtım söz konusu olabilir.

    Yenidoğan döneminde kolaylıkla nöbet ile karışabilen bu durumların her zaman ayırıcı tanıda düşünülmesi, gerekli durularda video-EEG ile olayın aydınlatılması gerekebilir.

    Konvülsiyon Geçirmiş Yenidoğana Yaklaşım

    Yenidoğan konvülsiyonun genellikle semptomatik olması nedeni ile acil tedavinin ardından zaman kaybetmeden etiyolojiye yönelik tetkiklerin başlatılması gerekir. Bu amaç ile ilk önce detaylı bir öykü almak gerekir. Gebelikle ilgili riskler; annenin yaşı, gestasyon yaşı, hamilelik öyküsü, ilaç kullanımı, annenin enfeksiyonları, kanama ya da travma, preeklampsi, eklampsi, fetusun haraketleri, polihidramnios, oligohidramnios, çoklu gebelik, düşük öyküsü öğrenilir. Doğumla ilgili; eylemin süresi ve yaşanmış komplikasyonlar, fetusun kalp hızı ve reaktivitesi, amnion mayisinin mekonyumlu olması, aspire etmesi, oksijen gereksinimi olması ya da canlandırma gerekmesi, kordon dolanması, doğumun uzaması ya da çok hızlı olması, forseps kullanılması, travma olması, Apgar skoru, kordon kan gazı hakkında bilgi toplanır. Aile öyküsü; akrabalık, ailede özellikle yenidoğan döneminde konvülsiyon geçirmiş birey olması, kardeş ölüm öyküsü mutlaka sorgulanmalıdır. Daha sonra bebek muayene edilmeli; vital bulguları, tartısı, boyu, baş çevresi, fontanelin boyutları, bombeliği, üfürüm, deri, göz bulguları, deri lezyonları, cilt rengi mutlaka not edilmelidir. Nörolojik muayenede; bilinç durumu, çevre ile ilişkisi, spontan motilitesi, emme refleksi, burun perküsyonu ( konvülziyonla sıklıkla karıştırılan startle açısından önemli ), kranial sinir muayenesi, tonus, tendon refleksleri, ilkel reflekslere bakılmalı özellikle taraf farkı açısından kontrol edilmelidir.

    İlk aşamada yapılması gereken laboratuvar tetkikler hasta bazında karar verilmesi önerilmekle birlikte; Tam kan sayımı, Tam idrar incelemesi, Biyokimyasal testler: Kan şekeri, kalsiyum, fosfor, magnezyum, elektrolitler, total protein, üre, kreatinin, bilirubin, Kan gazları, Lomber ponksiyon, Kültürler, EEG rutin olarak istenmektedir. İdeal olan EEG monitorizasyonu yapılmasıdır. Hasta başında kraniyal ultrasonografi ile major kraniyal patolojiler dışlanmalıdır.

    Etiyoloji saptanamadıysa ikinci aşama incelemelere geçilir.

    Serolojik testler (TORCH), Metabolik hastalığa yönelik incelemeye ( idrar kan aminoasitleri, idrarda redüktan madde, amonyak düzeyi, organik asitler) , kraniyal görüntülemeye ( kraniyal ultrason, BBT veya MRG ) başvurulur. Kraniyal ultrasonografi hemen yatak başında yapılması nedeniyle yenidoğan döneminde çok yararlı bir inceleme yöntemidir. Ancak bazı lezyonların ayırt edilmesi güçtür. En iyi kanamalar ( örn. intraventriküler ) ve ventrikül boyutları / genişlemeleri hakkında bilgi verir. Ekstraserebral alanlar ve posterior fossanın değerlendirmesi yetersiz kalır, iskemik lezyonlar da kolaylıkla atlanabilir. BBT hızlı bir inceleme yöntemidir ,sedasyon gerekmeyebilir, ancak hasta bebeklerin transportu güçlük yaratabilir . Özellikle kanama ve intrakraniyal kalsifikasyonu göstermede MRG’den üstündür, erken dönemde enfarktı ayırt etmeyebilir, geç dönemde belirgin hale gelir. MRG yüksek resolusyon özelliğiyle ayrıntılı bilgi verir, iskemik olaylar, gelişimsel serebral anomaliler kolaylıkla tanınır, ancak inceleme süresi daha uzundur. Difüzyon ağırlıklı MR term bebeklerdeki yenidoğan ensefalopatisinde serebral hasarı konvansiyonel MRG’den daha önce göstermektedir, ancak hayatın ilk 24 saatinde veya 8. günden sonra yapıldığında sonuçlar negatif kalabilmektedir .

    Etyoloji belirlenemediyse beyin omurilik sıvısının nörometabolik hastalıklar yönünden tetkikleri ve toksikolojik incelemelerin yapılması da önerilmektedir.

    Tedavi
    Yenidoğan konvülsiyonları nörolojik gelişimi olumsuz etkileyebileceği için acil tedavi gerektirir. Bu yüzden bir yandan etyoloji araştırılırken bir yandan tedavi başlanır. Nöbet sırasında solunum ve dolaşım desteği sağlanıp oksijen verilmeli, damar yolu açılmalı ve kan örneği alınmalıdır.

    Öncelikle hipoglisemi, hipokalsemi, elektrolit düzensizliği gibi sorunlar düzeltilmelidir(Tablo 4 )
    a. Hipoglisemi: Yineleyen nöbetlerin yol açtığı metabolik olaylar düşünüldüğünde hipoglisemi olmasa da dekstoz vermek yararlıdır. Bu yüzden sonuçlar çıkmadan glukoz infüzyonu yapılabilir. 2-4 ml/kg %10 dekstroz İV verilir, arkasından 5-8 mg/kg/dak gidecek biçimde sürekli infüzyon yapılır. Yakın kan şekeri kontrolü ile perfüzyon hızı düzenlenir.
    b. Hipokalsemi: %10'luk kalsiyum glukonat 2 ml/kg çok yavaş İV verilir. Hipomagnezemi de varsa 0.1-0.2 ml/kg %50'lik magnezyum sulfat İV ya da IM verilir.
    c. Piridoksin eksikliği: 100 mg piridoksin İV verilir. Dakikalar içinde nöbetin durması ve EEG deşarjlarında düzelme görülmesi tanı koydurucudur.

    Antikonvülsan tedavi: Genel olarak kabul edilen görüş bir saat içinde üçten fazla nöbet görülür ya da tek bir nöbet üç dakikadan fazla sürerse antikonvülsan ilaç tedavisinin başlanmasıdır. Yenidoğan bebeklerin kas kitlesi az olduğu için intramuskuler yol değil intravenöz ya da enteral yol seçilmelidir. Yenidoğanlarda ilaçların doğru dozajı, bu yaştaki çocuk organizmasının bazı özelliklerinden ötürü güçtür.
    İlk seçenek fenobarbitaldir. 20 mg/kg yükleme dozu yapılıp 15 dakika içinde nöbetler durmazsa 10-15 dakika aralarda 5 mg/kg ek dozlar yapılarak 40 mg/kg'a dek çıkılır. Bu dozda hastanın entübasyonu gerekebilir. Ulaşılması gereken kan düzeyi 20-40µg/ml’dir. Solunum, karaciğer ve böbrek yetmezliği olanlarda 20 mg/kg aşılmamalıdır. İdame 3-4 mg/kg iki dozda verilir . Yarılanma ömrü 5-7 günden sonra 100 saati bulabilir, daha sonra kısalır, bu nedenle kan düzeyi izlemi gerekir.

    Nöbetler durdurulmazsa tedaviye fenitoin eklenir. Yükleme dozu 20 mg/kg (izotonik ile perfüzyon şekline verilmesi gerekir.). Yükleme yavaş yapılmalı, kardiyak ritim bozukluklarına neden olmamak için 50 mg/dakika geçilmemelidir. İstenen kan düzeyi 15-20 µg/mldir. İdame dozu ise 4-6 mg/kg'dır , 2-4 dozda verilir. Fosfenitoinin de ( fenitoin prodrug) güvenle kullanılabileceğine dair yayınlar vardır.

    Daha sonraki seçenekler lorezepam, diazepam , klonazepam veya midazolamdır. Diazepam 0.1-0.3 mg/kg tekrarlanan dozlarda ( 4-6 saat aralarla ), veya bulunabilirse lorazepam 0.05 mg/kg 6 saat aralarla, veya klonazepam 0.1-0.2 mg/kg olarak verilebilir. Midazolam ile deneyimler daha azdır, 0.15 mg/kg yüklemeden sonra 0.1-0.4 mg/kg/st idame verilir.

    Bu antiepileptiklerin verilmesi sırasında ciddi yan etkilerle karşılaşılabilir. MSS depresyonu, hipotansiyon, bradikardi ve solunum depresyonu ( fenobarbital, diazepam ve lorazepamda ), kardiyak aritmi (fenitoinde) görülebilir. Tedavi sırasında bebeğin vital bulguları çok iyi izlenmelidir.

    Nöbet kontrolü sağlanamaz ise lidokain 2mg/kg bolus denenebilir. Nöbet kontrolü sağlanır ise 4mg/kg/st perfüzyon başlanır, lidokain metabolitlerinin konvülsiyonu uyardığı bilindiğinden 8-12 saatlik periyodlarda perfüzyon azaltılarak kesilir. Birlikte diğer antikonvulsanlar kullanılmalıdır. Tüm bu tedavi planına rağmen nöbetleri durmayan hasta yoğun bakım şartları altında anestezik maddelerinde yardımı ile fenobarbital, midazolam, pentobarbital veya thipental komasına sokularak beyin elektriksel aktivitesi baskılanır. İdeal olan eş zamanlı EEG monitorizasyonu yapılarak elektriksel aktivitenin de baskılandığının gözlenmesidir.

    Tedavi süresi: Tedavinin ideal süresi ile ilgili fikir birliği yoktur. Genel olarak nörolojik inceleme ve EEG normalse hasta taburcu edilmeden antikonvülsan tedavi sonlandırılır. Nörolojik bulgu var ancak EEG normal ise tedavi bir ay sürdürülüp hasta kontrole çağrılır. Kontrolde nörolojik inceleme normal ise tedavi kesilir. Nörolojik incelemede anormal bulgular varsa ilaç üç ay daha kullanılır. Üç ayın sonunda, bu süre içinde nöbet gözlenmemişse tedavi kesilir. Profilaktik ilaç kullanımını önlediğine dair bulgu yoktur.

    Prognoz

    Yenidoğan konvülsiyonlarının uzun süreli sonuçları genellikle altta yatan nedene bağlıdır. Hipokalsemi ve selim familial konvülsiyonlarda prognoz iyi; erken hipoglisemi, santral sinir sistemi enfeksiyonları, hipoksik iskemik ensefalopatide değişken; santral sinir sistemi malformasyonlarında ise kötüdür. Ayrıca jeneralize myoklonik ve tonik nöbetler ile uzun süre durdurulamayan nöbetler kötü prognoz taşırlar. Epilepsi gelişme riski genel olarak %33 olarak bildirilmektedi, en ciddi formu infantil spazmdır. EEG yenidoğan konvülsiyonlarının prognozu saptamada oldukça güvenilir bilgi vermektedir. İnteriktal EEG normal ise , ya da tekrarlanan kayıtlarda özellikle zemin aktivitesi ve uyku organizasyonu normale dönerse iyi prognoza işaret eder. Tekrarlanan EEG’ler de patolojinin devam ettiği olguların %90’ında nörolojik sekel kaldığı bildirilmektedir. Fizik incelemede süren nörolojik bozuklukları olan hastalar ve çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerde de sonuçlar daha kötüdür.Yaşayan hastalarda mental retardasyon, hareket bozuklukları, mikrosefali, sağırlık, görme bozuklukları gibi sekeller görülebilir.

  • Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuğa yaklaşım

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuğa yaklaşım

    Genellikle bu çocuklar sık hastalanmakta, hastalıkları ciddi seyretmekte veya hastalık seyri uzun sürmektedir. Tekrarlayan enfeksiyonlu çocuklarda beklenmeyen komplikasyonlar görülebilir ve standart tedaviye çoğu kez yanıt vermedikleri görülmektedir. Tekrarlayan enfeksiyona yol açan nedenler çok sayıdadır.

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuklar 4 grup altında incelenmektedir.

    – Normal çocuk

    – Atopik Hastalıklı çocuk

    – Kronik Hastalığı olan çocuk

    – İmmun Yetmezliği (Bağışıklık sistem bozukluğu olan)çocuk

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan ve tek bir sistemi tutan klinik tablolarda bağışıklık sistemindeki zayıflıktan ziyade kronik bir hastalığın oluşu, alerji, anatomik problemler veya etkenle devamlı temasın öncelikle düşünülmesi gerekir.

    NORMAL ÇOCUKLAR

    Sağlıklı çocukların % 50’sinde tekrarlayan enfeksiyona yol açacak belirgin bir nedenin olmadığı görülür. Özellikle bebek ve çocuklar sık enfeksiyon hastalıkları geçirmektedir. Çocuklardaki geçirilen enfeksiyon sayısı yılda 4 ile 8 arasında değişmektedir. Bebek ve çocuklar eğer izole şartlarda yaşadıkları zaman bu sayı yılda 1 ila 2 arasında değişirken özellikle kreş veya yuvaya giden çocuklar ve okula giden kardeşleri olan çocuklarda bu rakam yılda 10-12 arasında değişmektedir. Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu olan çocuklarda pasif sigara içiciliğinin önemli olduğu unutulmamalıdır.

    Viral solunum yolu enfeksiyonlarının ortalama 8 gün seyrettiğini düşünecek olursak, yılda 10 kez hastalanan bir çocuk oldukça uzun bir süreç okuldan uzak kalmaktadır.

    Genellikle geçirilen enfeksiyonlar solunum yolu enfeksiyonu olup çoğunlukla viral nedenlerle oluşmaktadır. İlk 3 yılda bu çocuklarda pnömoni 1 kez ve otit genellikle 2 kez görülür. Bu çocuklar normal büyüme ve gelişim gösterirler, tedaviye yanıtları iyidir ve muayene bulguları ve laboratuvar sonuçları normaldir.

    ATOPİK HASTALIKLI ÇOCUKLAR

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocukların %30’unu atopik hastalıklı çocuklar oluşturur. Kronik alerjik rinit yanlışlıkla kronik veya tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonu olarak değerlendirilebilir. Genellikle atopik hastalıklı çocuklarda viral solunum yolu enfeksiyonlarının sonunda öksürük ve hırıltılı solunum şikayetlerinin belirginleştiği görülür. Bu belirtiler reaktif solunum yolu hastalığı / astım gibi değerlendirme yerine, pnömoni veya bronşit gibi tanımlanabilirler. Bu ataklar antibiyotik tedavisine iyi yanıt vermezken, alerji / astım tedavilerine yanıtlarının iyi olduğu görülmektedir.

    Atopik bünyeli hastalarda sinuzit, rinit veya otit gibi üst solunum yolu enfeksiyonları görülür ve bu enfeksiyonların tekrarladığı veya uzun sürdüğü izlenmektedir. Bu çocukların büyüme ve gelişmeleri normaldir.

    KRONİK HASTALIKLI ÇOCUKLAR

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocukların %10’nu kronik hastalıklı çocuklar oluşturur. Bu çocuklar tipik kronik hastalık görünümü var olup büyümelerinde gerilik görülür. Kilo almaları yavaştır. Kistik fibrozis, gastro-özafagiyal reflü, konjenital kalp hastalığı ve kronik aspirasyonu olan çocuklar bu grubu teşkil ederler. Yine anatomik bozukluğu olan hastalarda aynı grupta değerlendirilmelidir.

    Bu hastalarda enfeksiyonlara yatkınlık yaratan bir çok neden mevcuttur. Nedenlerin başında vücuttaki bariyerlerin yetersiz olması gelir.

    – Deri bütünlüğünün bozulması, vücutta fistül veya sinüs ağzının bulunması enfeksiyon ajanının vücuda kolayca girmesine yol açar.

    – Kardiyovasküler bozukluğun olduğu durumlarda enfeksiyonlar sık görülebilir. Örneğin pulmoner kan akımının artması veya kalp kapak problemleri olan hastalarda enfeksiyon riski fazladır.

    – İşlevsel bozukluğa neden olan tıkanıklıklar önemlidir. Çocuklarda sık gördüğümüz bademcik ve geniz etinin büyümesi sonucu östaki borusunun tıkanıklığı ciddi problemlere yol açabilir.

    – Vücuttaki yabancı cisimlerin olduğu durumlar venöz kataterler, ventrikül ve periton arasındaki şantlar, protez kalp kapağı olan çocuklar sık enfeksiyon problemleri ile başvururlar.

    Diğer bir neden enfeksiyon kaynağı ile devamlı karşılaşma durumudur ki, buna örnek olarak kontamine su kaynaklarının kullanılması gösterilebilir. Bu çocuklar tekrarlayan enfeksiyon tablosu gösterirler.

    İMMUN YETMEZLİĞİ OLAN ÇOCUKLAR

    Bu çocuklarda bağışıklık sisteminin bir veya birden fazla komponentinde defekt mevcuttur. Bağışıklık sistemi kompleks bir sistem olup, tekrarlayan enfeksiyonu olan çocukların %10’unda bu grup oluşturur. Bağışıklık sistemi bozuklukları primer ve sekonder immun yetmezlik olarak iki bölümde incelenmektedir. Primer immun yetmezlik çoğunlukla kalıtsal olup yaşamın ilk yılında ortaya çıkar, sekonder immun yetmezlik çoğunlukla bebeklik döneminden sonra görülür.

    İmmun yetersizliğin tanımı kolay yapılamaz . Eğer bir çocukta;

    – Bir yıl içinde altı veya daha fazla yeni enfeksiyon geçirme öyküsü varsa

    – Bir yıl zarfında iki veya daha fazla sayıda sinüs enfeksiyonu veya pnömoni geçiriyorsa

    – Uzun süreli antibiyotik kullanımına rağmen iyileşme görülmüyorsa

    – Enfeksiyon ayaktan verilen antibiyotik tedavisine yanıt vermiyor ve damar yoluyla hastanede tedavi gerekiyorsa

    – Kilo alma ve büyümede yetersizlik varsa

    – Mantar enfeksiyonu tedaviye yanıt vermiyorsa

    – Tekrarlayan doku veya organ apseleri varsa

    – Canlı aşı uygulamalarından sonra komplikasyon gelişiyorsa

    – Aile öyküsünde nedeni bilinmeyen erken ölüm vakaları veya bağışıklık sistem bozukluğu olan çocuklar varsa

    – Bebeklik döneminde lenfopeninin saptandığı durumlarda

    immun yetersizliğinin olduğu düşünülmelidir.

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuklarda değerlendirilirken dikkatli olmak gerekir. Bu hastalarda enfeksiyon süratle tedavi edilmeli, kültür sonuçları çıkıncaya kadar ampirik antibiotik tedavisi başlanmalıdır. Gereken vakalarda profilaktik antibiotik tedavisi planlanmalıdır. Canlı virüs aşıları ( çocuk felci, suçiçeği, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, çiçek ve rotavirüs ) ve canlı BCG aşısı bu çocuklara yapılmamalıdır. Aile bireyleri suçiçeği, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve zona aşıları yaptırabilirler, buna karşın canlı çocuk felci ve çiçek aşısı yaptırmamalıdırlar. Aile bireylerinin grip aşısı yaptırmaları önerilir.

    İntravenöz immunoglobulin (IVIG) çok gerekmedikçe pahalı olması ve yan etkileri dolayısıyla kullanılmamalıdır.

    Kan transfüzyonu gereken durumlarda özel işlemlerden geçirilmiş kan ürünleri verilmelidir.

    Tekrarlayan veya kronik bakteriyel enfeksiyonu olan çocuklara (sinüzit, bronşit, pnömoni vakalarında) uzun süreli antibiotik tedavisi verilmelidir.Tedavi bitiminde haftada iki kez olmak üzere antibiotik profilaksisi önerilmektedir.

    Tek bir sistemi tutan tekrarlayan enfeksiyonu olan birçok çocukta saptanabilir bir immun yetersizlik mevcut değildir.

    Tekrarlayan enfeksiyonu veya komplike bakteriyel enfeksiyonlu çocuklarda , inatçı mantar enfeksiyonu mevcutsa ,kilo alamayan ve aile öyküsünde nedeni saptanamayan ölümleri mevcutsa bu çocuklarda immun yetersizlik düşünülmelidir. Tarama testleri olarak tam kan sayımı,kimyasal incelemeler ,idrar analizi,sedimentasyon ,CRP ,kültürler alınmalı , immunoglobulin düzeyleri incelenmelidir.

    Ev dışı veya diğer ortamlarda bakılan çocuk ve bebeklerin enfeksiyon ajanları ile karşılaşması kaçınılmazdır.Bu vakalarda bağışıklık sistemindeki bir bozukluktan ziyade erken yaşlarda kalabalık ortamlarda çeşitli enfeksiyon ajanları ile karşılaşma sonucu tekrarlayan enfeksiyonların geliştiği düşünülmelidir.Diğer taraftan aşırı ve bilinçsizce antibiotik kullanımının,bağışıklık sistemindeki bozukluğu maskeliyebileceği de unutulmamalıdır.

  • Orta kulak iltihabı tedavisinde yenilikler

    Orta kulak iltihabı tedavisinde yenilikler

    Orta kulak enfeksiyonları çocuklarda en sık görülen klinik tabloyu oluşturmaktadır.Bu enfeksiyon en sık bebeklik ve çocukluk döneminde görülmekte, yaşın ilerlemesi ile birlikte sıklığı azalmaktadır. Bebek ve çocuklarda sık görülmesini etkileyen bazı faktörler vardır.

    -Yatay pozisyonda beslenen bebeklerde sütün orta kulağa geçmesi ve irritasyonu sonucunda, orta kulak iltihabı gelişebilir. Aynı varsayım gastroözafajiyal reflüsü olan bebekler içinde geçerlidir.

    -Östaki tüpünün anatomik olarak olgunlaşmamasına sonucu orta kulak tam olarak korunamaz.

    -Çocukların erken yaşta kreş ve yuvalara gitmesi sonucu sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmesi

    -Östaki borusunun fonksiyonu bozabilen adenoid vegetasyon (geniz eti) oluşması

    -Bebeklerde ve çocuklarda immun sisteminin yetersiz olması

    sonucu orta kulak iltihabı bu yaş grubunda sık olarak görülmektedir.

    Günümüzde bebek ve çocukların en sık doktora başvurma ve antibiyotik alma nedenini oluşturan orta kulak iltihabı vakaların tedavisinde bazı sorunlar mevcuttur. Antibiyotiklere direncin artması bu sorunların başında yer almaktadır.

    Bilindiği gibi klasik orta kulak iltihabı on günlük antibiyotik tedavisi ile birlikte ağrı kesici , dekonjestan ve antihistaminiklerin birlikte uygulanmasıdır. Tedaviye yanıtın yeterli olmadığı durumlar ve orta kulak iltihabının sık tekrarlanması tedavide yeni arayışlara neden olmuştur.

    Orta kulak iltihabı tedavisinde antibiyotik süreci ne olmalıdır ? Tedavi sürecinin on gün olarak kabul edildiği günümüzde kısa süreli antibiyotik tedavisi uygulanabilir mi ? Her vakada antibiyotik tedavisi verilmelidir ? Bu vakalarda alternatif tıp uygulanabilir mi soruları yanıt beklemektedir.

    Orta kulak iltihabı olan çocukların tedavisinde ağrı kesiciler başlanmalıdır. Ağrı kesici olarak ibupirofen ve asetaminofen kullanılmaktadır. Topikal ağrı kesiciler kullanılabilir. Sıcak , soğuk uygulamasının ağrıyı giderici etkisinin olmadığı bilinmektedir.

    Dekonjestan ve antihistaminiklerin ödem çözücü ve nasal alerjiye karşı etkili olduğu bilinmekte , yaygın olarak kullanmasına karşın yapılan çalışmalarda tedavide yerinin oldukça az olduğu vurgulanmaktadır. Antihistaminik verilen hastalarda orta kulaktaki sıvı birikiminin daha uzun sürede düzeldiğine dikkat çekilmektedir. Dekonjestan ve/veya antihistaminiklerin kullanımı önerilmektedir.

    Akut orta kulak iltihabı olan çocuklar altı aydan küçükse antibiyotik başlanmalıdır. Altı ay- iki yaş arasındaki çocuklara da antibiyotik verilmelidir. İki yaşından büyük çocuklarda orta kulak iltihabı çift tarafta ise ve kulak ağrısı varsa antibiyotik tedavisi verilebilir. Orta kulak iltihabına ait belirtilerin şiddetli olmadığı vakalarda antibiyotik tedavisi geciktirilebilir veya antibiyotik tedavisi vermeksizin hasta izlenebilir.

    İki yaşına kadar olan çocuklarda antibiyotik tedavi süreci on gün olup , iki yaşından büyük çocuklarda ise tekrarlayan orta kulak iltihabı öyküsüde mevcut değilse tedavi süreci beş ile yedi gün arasında değişmektedir.

    Tedavide önerilen antibiyotik amoksisilindir. Alternatif olarak makrolid ve sefalasporinler kullanılabilir. Tedaviye 48 ile 72 saatte yanıt alınamayan vakalarda alternatif tedavi , amoksisilin-klavulonat ve diğer sefalosporinler önerilmektedir. Trimethoprim-sulfamektakzasol’un bu vakalarda kullanılması ise sınırlıdır.

    Topikal bitkisel ilaçların kullanımına ait sağlıklı veriler mevcut değildir.

    Kısa süreli antibiotik tedavisinin uygulamaya girmesi ile birlikte orta kulak iltihabı tedavisinde yeni ufukların açılacağı şüphesizdir.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Öz

    Depresyon kalıcı düşük ruh halinin düşük benlik saygısı ve önceleri zevk aldığı hiçbir şeyden zevk alamama ve ilgi kaybı ile nitelendirilen bir zihinsel bozukluktur. Araştırmalar hafif ve orta düzey depresyon için öncelik olarak psikoterapi önermesine rağmen, Türkiye’de şahsi tecrübeler aslında genellikle ilaç tedavisinin öncelik olduğunu ortaya çıkarmıştır. Depresyon bir çok ruhsal ve fiziksel rahatsızlığın semptomu (hepatit, nörolojik bozukluklar vs.) olabileceği için makalede depresyonun ana semptomları ve tedavi aşaması adım-adım analizi olacaktır. Literatür incelemesi meta-analizlere, ve uluslararası ilgili kurumların araştırmaları gözden geçirilerek depresyon çeşitleri, sınıflandırılması, depresyonun ortaya çıkma sebepleri, genetik, ailesel ve çevresel faktörlerin araştırılması, komorbit olduğu durumlar ve tedavisinde kullanılan ilaçlar, nüks önleme, yönünde olacaktır. Çalışma, kanıta dayalı tıpta (Evidence Based Medicine) ruh sağlığı çalışanlarının depresyon hastalarına nasıl yaklaşılması gerektiğini, tedavi aşamalarının sırasını vs. içeren kılavuz niteliğinde hazırlanmıştır. 

    Giriş

    Depresyon Tarihi

    Daha Milattan önce Hipokrat depresyon hastalarına ‘Melankoli’ teşhisi koyuyor ve onları analiz ediyordu. Hipokrat’a göre beyin balgam ve safradan etkileniyor ve balgamdan etkilenen kişilerin sağlam yapıları olmasına karşılık safradan etkilenen kişiler melankoli (melan-siyah, chole-safra) hastalarına dönüşüyorlardı. Hipokrat’a göre dalak ve bağırsaklarda biriken toksin madde – yani safra beyni etkilediği için depresyon ortaya çıkıyor. Bu maddeleri oluşturan ana nedenlerin başında stres yaratan faktörler vardır.

    Efesli Soranusa ise Hipokratın teorisini daha da ilerleterek melankolinin ortaya çıkmasının başlıca nedenini kara öfkeye bağlamış, intihar üzerine odaklanmış ve günümüzde kullanılan lityum içerikli sular kullanarak melankoli hastalarını tedavi etmiştir.

    Kapadokyalı Aretaeus Milattan sonraki dönemler için bir az daha ileri gederek ‘Kronik Hastalıkların Nedenleri ve Semptomları’ adlı kitapında melankoli rahatsızlığını daha detaylı ele almış ve ilk defa mani ve melankoli arasında ilişki olduğunu ve madalyonun farklı yüzleri olduğunu ve ilaveten maninin her zaman melankolinin sonucu olmadığını belirtmiştir.

    Galen (M.S. 131-201) bu rahatsızlığı korku, hayattan memnun olamama, insanlardan nefret etmekle alakalandırmış ve genetik ve çevresel faktörlerin bu rahatsızlıkla yakından alakalı olabileceğine kanaat getirmiştir.

    Türk Dünyasından İbni Sina (M.S. 980-1037) ruhla beyni ilişkilendirmiş ve ruhta oluşan bir bozukluğun beyni etkilediğini ileri sürmüştür. Aynı zamanda vücutta oluşan farklı sıvıların farklı oranda dengesizliğinin altını çizerek modern tıptaki nörotransmitter varsayımlarının öncüsü olmuştur.

    İshak İbni İbram melankoliyi sperm bozukluğu, doğum öncesi genetik faktörlerle uyku-uyanıklık döngüsünün bozulmasıyla, zihnin aşırı yüklenmesi ile alakalandırıyor.

    Ortaçağ Avrupa’da durgunluk dönemi olmuş ve ruhsal hastalıkların tanrının gazabı ve ya şeytani güçlerin egemenliği ile alakalandırılmıştır. Bu inançlar Andreas Vesalıus’un (1514-1564) anatomik çalışmaları ile değişmeye başlar, Emil Kreplin’in mani-depresif psikozu ‘dementia praecox’ yani şizofreniden ayırması ve depresyona semptom olarak değil rahatsızlık olarak bakması ile biter. 

    Depresyonun Sınıflandırılması

    DSM-V (American Psychiatric Association, 2013)

    1. Majör depresif bozukluk

    • Hafif

    • Orta

    • Şiddetli – Melankolik

    • Şiddetli – Psikotik Depresyon

    • Tekrarlayan majör depresif bozukluk

    • Atipik Depresyon

    1. Distimik bozukluk

    2. Yıkıcı duygu durumu düzenleyememe bozukluğu

    3. Premenstrüel disforik bozukluk

    4. Madde / İlaç kaynaklı depresif bozukluk

    5. Başka medikal duruma bağımlı depresif bozukluk

    6. Diğer belirtilen depresif bozukluk

    7. Tanımlanamamış depresif bozukluk

    ICD-10 (World Health Organisation, 1992)

    1. Hafif depresif atak; somatik sendrom eşlik eden/etmeyen

    2. Orta şiddetli atak; somatik sendrom eşlik eden/etmeyen

    3. Şiddetli depresif atak; psikotik özellikler gösteren/göstermeyen

    4. Tekrarlayan (rekürrent) depresif bozukluk

    5. Şimdiki depresif atak; hafif, orta, şiddetli, şiddetli ve psikotik belirtilerle

    6. Başka duygu durum bozuklukları

    7. Başka tek duygu durum bozukluğu

    8. Karma afektif bozukluk

    9. Başka duygu durumu bozukluğu

    10. Rekürrent kısa depresif bozukluk

    11. Başka sınıflandırılmış/belirlenmiş duygu durumu bozukluğu

    12. İnatçı duygu durum bozukluğu

    13. Siklotomi

    14. Distimi

    15. Diğer inatçı duygu durum bozuklukları

    16. Belirlenmemiş inatçı duygu durum bozukluğu

    1. Majör Depresyon

    1. Hafif – Düşük ruh hali, üzüntü hissi (ağlayarak ve ya ağlamadan)

    Önceden zevk alınan şeylerden zevk alamamak

    Yukardaki iki semptoma eşlik eden aşağıdaki yeddi semptomdan ikisi daha eşlik etmesi gerekir (neredeyse her gün)

    Uyku bozukluğu

    İştah değişikliği

    Yorgunluk

    Tahrik olma

    Odaklanmada zorlanmak ve ya günlük basit problemleri çözememek

    Kendini suçlu hissetmek ve(ya) yetersiz hissetme

    1. Orta – Düşük ruh hali, üzüntü hissi (ağlayarak ve ya ağlamadan)

    Önceden zevk alınan şeylerden zevk alamamak

    Yukardaki iki semptoma eşlik eden aşağıdaki yeddi semptomdan dördünün daha eşlik etmesi gerekir (neredeyse her gün)

    Uyku bozukluğu

    İştah değişikliği

    Yorgunluk

    Tahrik olma

    Odaklanmada zorlanmak ve ya günlük basit problemleri çözememek

    Kendini suçlu hissetmek ve(ya) yetersiz hissetme

    1. Şiddetli (Melankolik Depresyon)– Düşük ruh hali, üzüntü hissi (ağlayarak ve ya ağlamadan)

    Önceden zevk alınan şeylerden zevk alamamak

    Yukardaki iki semptoma aşağıdaki tüm semptomlar eşlik eder(neredeyse her gün).

    Uyku bozukluğu

    İştah değişikliği

    Yorgunluk

    Tahrik olma

    Odaklanmada zorlanmak ve ya günlük basit problemleri çözememek

    Kendini suçlu hissetmek ve(ya) yetersiz hissetme

    Kişinin çevresindeki tüm aktivitelere karşı zevkinin tamamen kayıp olması; çevresindeki olayla ve kişilere karşı tepkilerinin azalması; aşırı şekilde belirgin ve acı verecek kadar ağır depresif ruh hali; motor faaliyetlerinde yavaşlama; tahrik olma (agitasyon); yeme ve uyku düzeninde belirgin bozulma; ve semptomların günlük değişmesi; suçluluk duygusu aşırı hatta psikotik olacak kadar fazla olabilir. Genelde melankoli depresyon teşhisi konulması için geçmişte yukarıda sayılan semptomların olması ve tedaviye olumlu cevap vermesi önemli unsurdur. Kişin genelde hastaneye yatırılması gerekir. Aile öykülerine bakıldığında melankoli teşhisi almış kişi(ler)in aile bireylerinde çoğu zaman rastlanır bir durumdur.

    1. Psikotik belirtileri olan şiddetli depresyon – şiddetli depresyon semptomlarının yansıra hasta durağan, hareketsiz davranışlar sergiler, sessizdir, gıda ve sıvılara karşı negatif ve ya değişik bir tavır sergiler ve kendine hakim olamaz. Bu kişilerin akut ölüm riski fazladır ve uzun süre yatılı kalma olasılıkları yüksektir çünkü bu tip hastalara özel bakım gerekebiliyor, örneğin tüple besleme gibi. Psikotik belirtisi olan depresyon hastaları halüsinasyon ve delüzyonlar sergilemenin yanı sıra bu belirtileri ruh hallerine de yansıtırlar, örneğin hasta iflas edeceğine inanır ve bu yüzden çöküntü yaşar; ve ya kanser olduğuna ve öleceğine inanır; kendini aşırı günahkar ve ya suçlu hisseder; cin, şeytan olduğuna inanır ve bunun üzüntüsü ile kendini üzer; başaklarına zarar verebileceğine inanır, dünyada olan kötülük ve negatif olaylardan kendini sorumlu tutar vs. Hastanın sergilediği halüsinasyonlar genelde onu aşağılayıcı, küçük düşürücü ve suçlayıcıdır.

    2. Tekrarlayan majör depresif bozukluk – tedaviye olumlu cevap verdikten sonra tekrarlayan depresyonlara rekürent yani tekrarlayan depresyonlar deniyor. Tekrarlayan depresyon hafif, orta, şiddetli ola bileceği gibi psikotik de olabiliyor. Örneğin tedaviden önce şiddetli depresyonu olan kişi tekrarlayan depresyonda orta, hafif hatta psikotik semptomlarla tekrarlama yaşayabilir.

    3. Atipik depresyon – belirli özellikleri biyolojik semptomlar içermesidir, örneğin aşır yemek yeme ve ya uyuma isteği, duygu durumun geçici olarak her hangi bir pozitif olay karşılığında neşeli hissetmek; kilo almak vs. gibi semptomlar sergilerler. Tedavisinde Monoamine oxidese inhibitör (MAOIs) kullanımı tricyclic anti-depresanlara göre daha çok tercih olunuyor (Quitkin et al 1987)

    4. Rekürent-tekrarlayan kısa depresyon – kısa süreli, geçici ama ağır semptomlardan oluşan depresyon türü 2-7 gün devam eder ve bu durum sık-sık tekrarlar. Angst & Stabl (1992)’a göre tekrarlayan depresyonlar kaygı bozukluğu peridolarıyla yakından alakalı olabilir. Majör depresyon (Distemik) depresyonla komorbittir ve aralarında geçiş çok sık rastlanan bir durumdur (Angst, 2007).

    2. Distimik bozukluk

    Tekrarlayan orta dereceli depresyon – orta ve düşük derecede olan depresyondur. Diğer türlerden farklı kılan özelliği en az 2 yıl sürmüş olması ve sanki kronik hal almış olmasıdır. Orta şiddetli bu durumla kişiler yaşamağı benimserler ve sanki mizaçları öyleymiş gibi algılarlar ve algılanırlar. Majör depresyonun birkaç özelliğini taşırlar: pesimist düşünceler, düşük benlik saygısı, düşük enerji, sinirlilik (irratabilite) ve verimliliğin azalması. Bozukluk farmakolojik tedaviye olumlu yanıt vermektedir.

     

    3. Mevsimsel Affektif Bozukluk

    Mevsimsel Affektif Bozukluğu olan kişiler bulutlu havaların yoğun olduğu ve güneş ışığının kısıtlı olduğu sonbahar ve kış aylarında depresif  olabiliyorlar. Bu dönemde kişiler aşırı uyku ve yemek isteği hissederler. Kişilerin ruh halleri düşük olur ve aşırı yorgun hissederler. Mevsimsel Affektif Bozukluk kuzey iklimlerinde  ve daha genç insanlarda daha sık görülür. Tedavisi sabahları erken saatlerden güneş ışığına maruz kalmaktır. Bazı hipotez ve uygulamalara göre parlak suni ışığa maruz bırakılma terapisi de belirtilerin hafiflemesine yardımcı olabiliyor.

    İnsancıl yaklaşım (person centred care)

    National İnstitute for Health and Care Excellence (NİCE, 2009) depresyon hastaları için hastaya özel bakım kılavuzu geliştirmiş ve bu kılavuza göre hastanın tedavi ve bakımı kişinin şahsi ihtiyaçları doğrultusunda olması gerekiyor. Kılavuza göre hasta hekim ilişkisinde işbirliği çok önemlidir ve bu süreçte hastanın özel ihtiyaçları, kültürü, dili, dini, fiziksel, duyusal durumları, engelleri dikkate alınmalı, hastanın karar vere bilmemesi durumunda Türk Psikologlar derneğinin etik kuralları çerçevesinde ailesi ve ya bakıcıları ile işbirliğine gidilmelidir (TPD, 2004), gerektikçe aile ve bakıcılarına gerekli bilgi ve destek sağlanmalıdır.

    Temel Öncelikler

    Değerlendirme – depresyon hastalarına temel adım durumu değerlendirmek olacaktır, burada kişinin yalnız semptomlarını değil, fonksiyonel yetersizliklerini ve (ya) engellerini de göz önünde bulundurmalıyız (NİCE, 2009)

    Müdahale – kişi ruh sağlığı çalışanı tarafından psikolojik ve psikososyal destek almalı, rahatsızlığın seyri, süresi hakkında bilgilenmelidir. Bunun yanı sıra kişi intensif süpervizyon alması, tedavinin etkililiğini sürekli gözden geçirtmesi için ruh sağlığı çalışanı ile işbirliği içerisinde olması ve hastalığı ile ilgili kendini sürekli geliştirmekle uğraşması öneriliyor.

    Durumu analiz etme- ruh sağlığı çalışanı depresyonun geçmişi olup olmadığına emin olmak için genelde aşağıdaki 2 soruyu sorar:

    1. geçen ay kendinizi üzgün, halsiz, hissettiniz mi, ve ya depresif, umutsuz?

    2. Geçen ay yaptığınız herşey size sıradan, anlamsız geldi mi, yaptıklarınızdan zevk almadığınızın farkına vardınız mı?

    Tedavi aşamaları

    İlaçsız tedavi

    Kişinin ihtiyaçları doğrultusunda hafif ve ya orta şiddetli depresyon için Bilişsel Davranışçı Terapi öneriliyor. Bunun yanı sıra yapılandırılmış fiziksel grup aktivitesi programı da hafif ve orta şiddetli depresyon için uygun tedavi şeklidir.

    İlaç Tedavisi

    NİCE (2009) hafif ve orta şiddetli depresyon için ilaç tedavisi önermiyor, çünkü risk fayda oranı kıyaslandığında risk oranı yüksektir. Ama ilaç tedavisi aşağıdaki durumlarda tercih oluna bilir:

    • geçmiş orta ve ya şiddetli depresyon öyküsü varsa

    • en az 2 yıl süren depresif durumu varsa

    • diğer müdahalelere rağmen ısrarla devam eden depresyonu varsa

    Orta ve Şiddetli depresyon için tedavi

    Orta ve şiddetli depresyon için antidepresan ve yoğunlaştırılmış psikolojik müdahale gerekir (BDT ve ya IPT) (NICE, 2009)

    Tedavinin devam ettirilmesi ve nüks önleme

    Kişi antidepresan tedavisinden yarar gördüğü taktirde atakların ortadan kalkmasından 6 ay sonra ilaçları doktor kontrolünde azaltarak kesebilir. Kişiye ilaçların en az 6 ay kullanması gerektiği anlatılmalı, ilaçların bağımlılık yapmadığı ve nüksü önlemesi adına sürdürülmesi izah olunmalıdır.

    Nüksü önlemek için psikolojik müdahale

    Eğer kişi antidepresan kullanmasına rağmen depresyon nüks ettiyse ve ya nüks etme ihtimali yüksekse ve ilaç kullanmaması gereken bir durum varsa kişiye aşağıdaki müdahaleler önerilmelidir:

    • kişiye özel BDT (Bilişsel Davranışçı Terapi) – antidepresan tedavi almalarına rağmen hastalık nüks etmişse ve ya tedaviye rağmen semptomlardan bazıları ve ya hepsi devam ediyorsa

    • Mindfullness (farkındalık)- temelli bilişsel davranışçı terapi – rahatsızlıktan kurtulan ama geçmişte tekrarlayan (3-4 defa) depresyon öyküsü varsa

    Depresyon için kademeli bakım modeli

    Müdahale odak noktası

    Müdahale niteliği

    Adım 4: Ağır ve karmaşık depresyon; hayati tehlike; ağır şekilde kendini ihmal etme

    İlaç, yüksek yoğunluklu psikolojik müdahale, elektrokonvulzif terapi, kriz yönetme hizmeti, birkaç müdahele şeklini birleştirmek, çok yönlü ve yatılı bakım

    Adım 3: sürekli devam eden depresif semptomlar/ orta ve az müdahalelere cevap vermeyen tedavi, orta ve ya şiddetli depresyon

    İlaç, yüksek yoğunluklu psikolojik müdahale, birkaç müdahale şeklini birleştirmek, işbirlikçi bakım, daha fazla değerlendirme ve müdahale için sevk etmek

    Adım 2: devam etmekte olan orta ve ya hafif depresyon;

    Psikolojik müdahale, gerektiğinde ilaç tedavisi, daha fazla değerlendirme ve müdahale için sevk etmek

    Adım 1: Depresyonla ilgili tüm bilinen ve şüpheli durumlar

    Değerlendirme, destek, psiko-eğitim, aktif gözlemleme, gereken müdahaleler yapılması için sevk etmek

    (NİCE Guidline, 2009)

    Risk Değerlendirmesi ve gözlemlemesi

    Eğer kişinin kendine ve ya başkalarına zarar verme ihtimali varsa acil psikiyatriste yönlendirilmeli ve müdahale edilmelidir. Hastanın kendine ve yakınlarına hastalığı ve risklerini anlatmak son derece önemlidir. Hastanın yakınları ve ya bakıcısı kişinin duygularının değişmesi, umutsuz ve olumsuz düşüncelerinin, intiharla alakalı düşüncelerinin farkında olmalılar, gerekli durumlarda ilgili kurumları aramaları anlatılmalıdır. Bu özellikle ilaca yeni başlanılan dönemlerde ve ya ilaç değişikliği olduğu sürelerde çok önemlidir.

    Kaygının eşlik ettiği Depresyon

    Depresyon hastalığına eşlik eden endişe durumu varsa öncelikle depresyon tedavi yapılmalı ve ardından anksiyete tedavisine geçilmelidir. Eğer anksiyete bozukluğu ve türlerine eşlik eden depresyon varsa o zaman ilk olarak anksiyete tedavi edilir.

    Uyku Hijyeni

    Depresyon tedavisine ek olarak hastaya ‘Uyku hijyeni’ önerilmelidir (NİCE, 2009)

    • Düzenli uyuma ve uyanma saatleri edinmek

    • Gece uyumadan önce aşırı yemek yemek, sigara içmek ve alkol kullanmaktan kaçınmak

    • Rahat uyuyabilmek için uygun ortam yaratmak

    • Düzenli fiziksel egzersiz yapmak

    Yöntem

    Objektifler ve Literatür değerlendirmesi aşamasında cevaplanacak sorular

    Literatür değerlendirmesinin amacı duygudurum bozukluğu ve ona eşlik eden rahatsızlıklar hakkında bilgi aktarmak, dünyaca kullanılan kılavuzlarda tedavi aşamasına nasıl yaklaşıldığına kanıt getirmek ve Türkiye’de tedavi için uygulanan ve önerilen yanlış inançlara açıklık getirmek hedefleniyor.

    1. Depresyon nedir?

    2. Geçerli kılavuzlarda önerilen depresyonun tedavi aşamaları nelerdir?

    3. Depresyon için önerilen kanıta dayalı tedavi yöntemi Türkiye’de kullanılmamasının oluşturabileceği hasarlar neler ola bilir?

    Metodolojik Yaklaşım

    Uluslararası güncel ve önemli makalelerin, Birleşmiş Krallıkta ve dünyada kabul görmüş kurumların araştırma ve kılavuzları intensif şekilde araştırılarak, yazarın tıp ve klinik psikoloji alanında eğitimine dayanarak sistematik inceleme yapılmış. Bunun için 2016 yılına kadar yayınlanmış güncel ve önemli araştırmalar seçilerek katına dayalı kılavuz (evidence based guidline) doğrultusunda benzer kılavuz hazırlanmıştır.

    Yukarıdaki sorulara cevap bulmak için 127 ilgili makale Psychoinfo (Ebsco), Medline (National Library of Medicine) ve Embase vasıtasıyla okunarak ve literatür taraması yapılarak uygun olan ve olmayan makale ve kılavuzlar gözden geçirilip derlendi. Bunun için en son Amerikan Psikiyatri Derneği (2010), British Association for Psychopharmacology (2016), National İnstitute Health and Excellence (2009)’ın ilgili kılavuz ve makaleleri gözden geçirilerek kullanılmasına karar verildi. İlaveten dünyaca bilinen ve ruh sağlığı alanında kullanılan psikiyatri el kitapları da kullanıldı (Companion to Psychiatric Studies by Johnstone et al., Oxford Psychiatry by Cowen, Harrison & Burns). Bunun için kitapların yayın tarihinin eski olmamasına özen gösterildi. Yukarıdaki derlemeye ek olarak araştırmacıların bibliyografik kaynakçaları da gelecek araştırmalara ışık olması için kullanıldı. Makaleler arasında dahil etme kriteri olarak Tablo 1’e kaynaklar ilave edilirken, diğer tüm makaleler dahil edilmedi. Depresyonun tarihi için psikiyatri elkitapları özellikle (Companion to Psychiatric Studies by Johnstone et al., Oxford Psychiatry by Cowen, Harrison & Burns). kullanıldı. Depresyon hakkında tanı kriterileri için DSM-V ve ICD-10 kullanıldı ve tanı kriterleri onlara uygun bir şekilde derlendi ve giriş kısmına ilave edildi. Akabinde Amerikan Psikiyatri Derneği (2010), British Association for Psychopharmacology (2016), National İnstitute Health and Excellence (2009)’a göre hastalara yaklaşma ve tedavi şekli ve öneriler ilave edilerek çalışma sonlandırıldı.

    Amerikan Psikiyatri Derneği (2010)

    British Association for Psychopharmacology (2016)

    National İnstitute Health and Excellence (2009)

    Companion to Psychiatric Studies by Johnstone et al.,

    Oxford Psychiatry by Cowen, Harrison & Burns

    Kaynakçada ismi geçen bibliyografik makaleler

    Dsm –V

    ICD-10

    Table 1

    Tartışma

    Depresyon bozukluğu hastaların hayat kalitesini olumsuz yönden etkileyen bazen kısa süreli, bazen ise uzun süren kronik bir durumdur. Rahatsızlık insanların hayat kalitesini düşürdüğü için tedavi aşamasındaki yaklaşım onları yeniden topluma kazandırmak, hayat kalitelerini yükseltmek ve mümkün olduğunca tedavinin yan etkilerinden korumak şeklinde planlanmalıdır. O yüzden tedavi aşamasında dünyaca bilinen ve kullanılan kılavuzları seçerek örnek teşkil etmesi için kullanıldı.

    Burada ruh sağlığı çalışanlarına psikoterapinin önemi aktarılarak, bazı durumlar için ilaç tedavisine başlanmadan önce yarar ve zarar oranını kıyaslamaları, gerekmedikçe hastaları ilaçlarla tedavi etmek yerine psikoterapiye yönlendirmeleri için hem danışanları, hem de ruh sağlığı çalışanlarını bilinçlendirmek amaçlı yazılmıştır.

     

     

    Kaynakça

    Angst J and Stabl M (1992) Efficacy of moclobemide in different patient groups: A

    meta-analysis of studies. Psychopharmacology 106(Suppl): S109–S113.

    Angst J, Gamma A, Benazzi F, et al. (2007) Melancholia and atypical depression in

    the Zurich study: Epidemiology, clinical characteristics, course,

    comorbidity and personality. Acta Psychiatr Scand 115(Suppl 433): 72–84.

    BAP guidline. Journal of Psychopharmacology 2015, 29(5) 459-525

    Cowen P., Harrison P. & Burns T. (2012). Oxford Psychiatry. Oxford

    University Press. Oxford DOI: 10.1093/med/9780199605613.001.0001

    Ghaemi, S. N. (2013). Bipolar Spectrum: A Review of the Concept and a Vision for

    the Future. Psychiatry Investigation, 10(3), 218–224.

    http://doi.org/10.4306/pi.2013.10.3.218

    Ghaemi, S. N., Ko, J. Y. & Goodwin, F. K. 2001. The bipolar spectrum and the

    antidepressant view of the world. J Psychiatr Pract, 7, 287-97.

    Johnstone E. C., Owens D. C., Lawrie S. M., McIntosh A. I., Sharpe M. (2010).

    Companion to Psychiatric Studies. Toronto, Elsevier.

    Keck, P. E., Jr., Mcelroy, S. L., Havens, J. R., Altshuler, L. L., Nolen, W. A., Frye,

    M. A., Suppes, T., Denicoff, K. D., Kupka, R., Leverich, G. S., Rush, A. J. &

    Post, R. M. 2003. Psychosis in bipolar disorder: phenomenology and

    impact on morbidity and course of illness. Compr Psychiatry, 44, 263-

    269.

    National Institute for Health and Clinical Excellence (NICE) (2009) Clinical

    Guideline 90. Depression in adults: The treatment and management of

    depression in adults (update): full guideline. Available at:

    http://www.nice.org.uk/guidance/cg90/chapter/1-guidance (accessed 9

    February 2015).

    Quitkin FM, Rabkin JD, Markowitz JM, et al. (1987) Use of pattern analysis to

    identify true drug response. A replication. Arch Gen Psychiatry 44: 259–264.

    Türk Psikologlar Derneği, 2004. Türk Psikologlar derneği etik yönetmeliği

    World Health Organization (1992) The ICD-10 Classification of Mental and

    Behavioural Disorders – Clinical Descriptions and Diagnostic Guidelines.

    Geneva: World Health Organization.

  • Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonu:

    Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonu:

    Bebek ve küçük çocuklardaki bronşiolitin en sık nedeni respiratuar sinsityal virus (RSV) enfeksiyonlarıdır.Klinik tablo prematureler ,bağışıklık bozukluğu,bronkopulmoner displazi ve konjenital kalp hastalığı olan bebeklerde ağır seyretmektedir. Düşük sosyoekonomik durum,kalabalık yaşam şartları,sigara içilen ortamlarda bulunmak ve ailede astım öyküsünün olduğu durumlarda RSV enfeksiyonu ağırlaştıran diğer faktörlerdir. Gelişmekte olan ülkelerde alt solunum yolu enfeksiyonlarının %70 ini RSV bağlı enfeksiyonlar oluşturmaktadır.Bu hastaların % 7 si ise kaybedilmektedir.

    RSV den korunmada el yıkama önemlidir.

    Bu çocuklar kalabalık yaşam şartlarından ve sigara dumanından uzak tutulmalıdır.

    Korunmada

    Immunoprofilatik ajanlar kullanılabilir .Günümüzde başlıca üç ürün bulunmaktadır:

    – Respiratuar Sinsityal Virus İmmunoglobulin (RSV-IVİG)

    – Palivizumab (Synagist)

    – Motavizumab (Numax )

    RSV –İVİG uygulanan konjenital kalp hastalığı olan bebeklerde volüm yüklenmesine bağlı komplikasyonların gelişmesi ve yine immunglobulin uygulanan bebeklerde canlı virus aşıları ile olan etkileşim sonucu rutin aşı takviminin ötelenmesi nedeniyle kullanımı sınırlanmıştır.

    Palivizumab yüksek riskli bebeklerin korunmasında önemlidir. RSV enfeksiyonunun riskli olduğu aylarda ayda bir kez uygulanmaktadır.Ülkemizde Kasım- Mart ayları boyunca ayda 1 kez maksimal 5 kez i.m. palivizumab yapılmaktadır.Bu konuda yapılan çalışmalarda palivizumab uygulanan bebeklerde hastaneye yatış oranlarında belirgin bir azalma görülmüştür.

    Motavizumab ,Palivizumab ‘a kıyasla daha etkili olduğu bildirilmişse de, klinik çalışmaların yeterli olmadığına dikkat çekilmektedir.

    Bu bebeklerin aşılanması önemlidir.Altı aylıktan büyük ve riskli bebeklerde grip aşısı yapılmalıdır.RSV aşıları ile ilgili preklinik çalışmalar devam etmektedir.

    RSV bağlı alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren hastalarda tedavi semptomatikdir. Hidrasyonun sağlanması,hipoksinin giderilmesi önemlidir.

    Alt solunum yollarında tıkanıklığın olduğu durumlarda beta-agonist (albuterol veya epinefrin )tedavisi başlanır.Hastada düzelme görülmezse tedavi sonlandırılır,tedaviye yanıt alınan hastalarda solunum sıkıntısı giderilince kadar 6-8 saat aralıklarla tedaviye devam edilir.

    Antiviral tedavi (Aerosol Ribavirin ) rutin olarak kullanılmaz.Ciddi alt solunum yolu enfeksiyonu olan bebeklerde kullanılabilir. Kortikosteroidler genellikle etkisizdir.Antibiyotik kullanma endikasyonu mevcut değildir.