Etiket: Tedavi

  • Çocuklarda “check-up” veya genel kontrol

    1-Okul öncesi check-up nedir?

    İnsan sağlığı için hastalıkların tedavisi çok önemlidir. Ancak bundan daha önemli olan; hastalık oluşmadan, risk faktörlerini göz önüne alarak hastalıklardan korunmaktır. Bazen de başlayan bir hastalık henüz vücutta harabiyet yapmadan, sakatlık oluşturmadan önce erken dönemde yakalamak, durdurmak ve tedavi etmek çok önemlidir. Çocukluk dönemi, büyüymenin en hızlı olduğu bir dönemdir. Toplum içine girme, çevresel faktörlerle karşılaşma ve hastalık riskinin artması bu dönemde en yüksek düzeydedir. Bir de doğuştan gelen ve henüz fark edilememiş bazı hastalıklar veya riskler de düşünülünce, çocukların sağlığının ne büyük tehlikede olduğu anlaşılır. Çocukluk dönemindeki sosyalleşme basamaklarından birisi olan okula başlamak öncesi tüm bu riskler açısından çocuğun değerlendirilmesine “okul öncesi check up” diyoruz.

    2-Check up kapsamında yapılan tetkikler

    -Genel muayene; Baştan aşağı tüm sistem ve organların doktor tarafından muayenesi. Burada genel muayene dışında özellik ve cihaz gerektiren bir muayene de göz muayenesidir. Her doktorun yapabileceği basit değerlendirmeye ilaveten, göz doktoru tarafından alet ve cihazlar kullanılarak göz muayenesi yapılır.

    -Radyolojik incelemeler

    *Akciğer grafisi; Akciğerlerin durumu, kalp yapısı, anomalileri, tüberküloz gibi solunum sistemi hastalıklarına ait eski izler veya aktif hastalık görüntüleri, bazı kötü hastalıkların sessiz belirtisi olan kalp çevresinde büyümüş lenf bezi yumruları bu basit tetkikle değerlendirilebilir.

    *EKG: Nabız ritm bozuklukları, doğuştan kalp hastalıklarının bazıları, sessiz seyirli olup ilerde aniden kötü belirtilerle ortaya çıkabilecek kalp romatizması gibi hastalıkların belirtileri aranır.

    *İşitme testi: Dıştan muayene ile saptanamayan, ancak özel testlerle dış kulak, orta kulak veya iç kulak bölgelerine ait bozukluklar ve bunlara bağlı işitme kaybı anlaşılabilir. Bazen % 50’ye varan sağırlık, çocuk tarafından bir şekilde kullanılan dudak okuma vs. yöntemlerle fark edilmeyebilir. Zamanında müdahale ile tedavi edilebilecekken, zamanla tam sağırlığa kadar gidebilir.

    -Biyokimyasal incelemeler:

    *Kan tetkikleri: Kan grubu, tam otomatik kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, açlık kan şekeri, sedimentasyon, A,B,C tipi sarılık hastalıkları hakkında bilgi veren; bunlar için yapılan aşı koruyor mu, veya hastalık geçirilmiş mi veya sessiz seyirli kronik sarılık hastalığı var mı gibi sorulara cevap veren hastalığa yönelik kan tetkikleridir. Sarılık taşıyıcılığı, hem çocuk için hem de bulaşma yolu ile çevresi için risk oluşturmaktadır.

    Beslenme bozukluğuna bağlı, demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi), çocukluk döneminde de oldukça sık görülmektedir. Kansızlık varsa, bütün vücudun beslenmesi, büyümesi, dengesi bozulacaktır. Kansızlık erken saptanıp tedavi edilirse, bu tür geri dönüşümü olmayan değişiklikler başlamadan durdurulabilir. Aynı şey şeker hastalığı için de geçerlidir. Hastalık başlamış olduğu halde, uzunca bir süre gizli seyreder. Bu aşamada yakalanırsa, tedavide başarı şansı çok daha artar.

    *Boğaz kültürü; Kendisi hasta olmadığı halde bazı bakteriler için taşıyıcı görevi görüp başka çocukları riske sokabilir. Ayrıca boğazda yerleşmiş bir zararlı mikrop, romatizma, böbrek hastalığı gibi kronik hastalıklar için de zemin oluşturabilir.

    *İdrar incelemeleri; İdrar yolu veya böbrek enfeksiyonlarının, böbrekte yapısal bozukluklara yol açabilen doğuştan bazı hastalıkların yakalanmasını sağlar.

    *Gaita incelemeleri; Barsak parazitleri, çocukta anemi, büyüme gelişme bozuklukları, iştahsızlık gibi belirtilere neden olur. Bunun saptanıp tedavisi ile tüm bu süreç düzeltilebilir. Barsaktan sızıntı şeklinde gizli kanama varlığı da anlaşılıp nedeni saptanıp tedavi edilebilir.

    3-Check up’ın faydaları

    her şeyden önce çocuklarımızın sağlıklı olmasını hedefleriz. Ulu önderimiz Atatürk “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözleri ile konuyu çok güzel vurgulamıştır.

    Okulda başarısız olarak değerlendirilen pek çok çocukta, altta yatan gizli bir hastalık saptanıp, tedavi edilerek düzelmiştir. Kulağı duymadığı için öğretmenin konuştuğunu, ders anlattığını fark edemeyen bir çocuk, dikkatsiz ve yaramaz olarak değerlendirilebilir ve tüm öğrenim boyunca başarısızlığa itilir. Yine tahtadaki veya kitaptaki yazıyı net göremeyen bir çocuk, dikkati dağınık veya tembel sanılabilir. Kansızlık nedeni ile halsiz, yorgun bir çocuk derslerde uyuklayarak anlamak ve öğrenmekte zorluk çeker, tembel ve başarısız olur. Yaşıtlarına göre boyu çok kısa veya uzun olan bir çocuk aslında guatr hastası veya hormon bozukluğu olan bir çocuk olabilir. Yine aşırı zayıf veya şişman olan bir çocuk aslında şeker hastası (diyabet), obesite, hormon bozukluğu olabilir.

    Bütün bu ve benzeri belirtiler ortaya çıktıktan sonra neden araştırıldığında bazen çok geç kalınabilir. Bazı hastalıklar ilerlediğinde tedavisi mümkün olamayabilir. Oysa çok basit bir yaklaşımla tamamen önlenebilir.

    Bebeklikte aylık kontrollerle bebekler hem aşılanır hem de erken tanı ve tedavi imkanlarından yararlanır. 1 yaşından sonra ise bu sık kontroller bitince, sanki artık “sadece hastalanınca doktora gidilir” gibi bir yaklaşım başlar. Bu da 1-6 yaş arası çocukluk döneminde bazı durumların gözden kaçmasına neden olur. Bu nedenle okul öncesi dönemi fırsat bilip check up yaptırmak çok yararlıdır.

  • Bahar ve alerji

    Alerjik nezle, yaklaşık %20 oranında görülen bir hastalıktır. Yani her 5 çocuktan biri alerjik nezle, göz nezlesi hastasıdır. Alerjik astım da % 10-15 civarında görülmektedir. Alerjik hastalıklar alevlenme- yatışmalar şeklinde seyreder. Bahar ayları bu hastalıkların en çok şiddetlendiği dönemdir; alevlenme dönemi bu mevsimde en sık yaşanır.

    *Bahar aylarında allerjik reaksiyonlar hangi nedenlerle artış gösterir?

    Alerjik hastalıkların alevlenmesinde alerjenlerle karşılaşma en önemli tetikleyicidir. Çocukların alerjik hastalıklarında polen alerjisi çok etkilidir. Bahar aylarında bitkilerin polenlerinin ortama dağılması, hava güzel olduğu için açık hava aktivitelerinin artışı nedeniyle de bu alerjenlerle karşılaşma riskini artırır; alerjik hastalıklar alevlenir. Belirtiler şiddetlenir.

    *Bu mevsimde çocuklarda görülen allerjik rahatsızlıklar nelerdir ve çok kısaca hangi tür belirtiler içerir?

    -Allerjik nezle (saman nezlesi): Aksırık, burun akıntısı- tıkanması, burun kaşıntısı, genizde kaşıntı, gıcıklanma. Karşılaşılan alerjeni yok etmek amacı ile vücuttaki hücrelerden salgılanan kimyasal maddelerin oluşturduğu belirtilerdir. En çok bilineni histamindir. Zaten bu şikayetlerde kullanılan ilaç genellikle anti-histamin ilaçlardır.

    -Göz nezlesi: Burunda olan belirtilerin gözde olması. Kızarma, kaşınma, sulanma, hatta şişme.

    -Astım: Öksürük, hırıltı, nefes darlığı ile giden astım atağı yapar. Polen alerjisi olanda kıra, pikniğe gidince atak gelişebilir.

    -Cilt alerjisi: Alerjenlerle temas sonucu kaşıntı, kızarma, şişme gibi deri şikayetleri oluşur.

    *Bu belirtilerin en yoğunlaştığı ay hangisidir?

    Mevsimsel özelliklere göre değişir. Isının ve yağışın durumuna göre bitkilerin tozlaşma dönemi değişebilir. Genellikle Nisan-Mayıs ayları, Haziran ayının ilk yarısı en yoüğun aylardır. Tam tozlaşma döneminde kuru ve rüzgarlı havalarda, polenler çok uzaklara; 100 km. kadar uzaklara bile gidebilir. Tabii ki polenlerin en yoğun olduğu kıra, pikniğe, ormana gidince şikayetler artar.

    *Astım hastalığının bahar aylarıyla bir ilişkisi var mıdır?

    Polen alerjisi olan astımlılarda bahar aylarında astım atakları ve şikayetleri artar.

    *Tedavisi yapılmayan allerji ne gibi zararlı sonuçlara yol açar?

    Tedavisi yapılmayan alerjik hastalıklar, giderek daha ağırlaşır, yaşam kalitesini düşürür. Hatta hastalar evden çıkmamaya başlar. Ayrıca alerjik hastalıklar aktifken enfeksiyon hastalıklarına yakalanmayı da kolaylaştırır. Tedavi edilmeyen alerjik bir hastalık, diğer alerjik hastalıkları davet eder. Örneğin; alerjik nezlesi olan bir kişi tedavi olmazsa, astım olma riski çok artar.

    *Anne babaların çocuklarını korumaya yönelik alabilecekleri önlemler nelerdir?

    Anne – babaya düşen görevler:

    -Çocukların şikayetlerini geçiştirmeyip doktora götürmek, tanı konmasını sağlamak

    -Allerjik hastalıkların doğru tedavisine ulaşmak

    -Tedavinin doğru uygulanmasını sağlamak, denetlemek

    -İlaçlarını doğru doz ve şekilde kullandırmak

    -Baharda polenlerden mümkün olduğunca korumak;

    *Çocuk okula gidecek,

    *Teneffüse çıkacak

    *Beden eğitimi dersine girecek

    *Ekstra polenle karşılaşma riski azaltılacak: Polen yaygın olan dönemde hafta sonu kır- piknik gibi ortamlara girmeyecek, arkadaşlarla kampa gitmeyecek (hastalanması halinde uygun tedaviye ulaşmak riskli olabilir)

  • Alerji tedavisi; kime; ne zaman?

    Allerjik hastalıklar giderek daha fazla görülüyor. Bunların bir kısmı, daha önce de vardı; ama tanımlanamıyordu. Bir kısmı ise gerçekten var olan artışa bağlı. Artık yaklaşık her 3 kişiden biri alerjik. Öyle veya böyle. Bu bir alerjik nezle, olabilir, astım olabilir, egzema olabilir, kurdeşen (ürtiker) olabilir.

    Bazı hastalıklar vardır; adını duymak bile insanı ürpertir ve olmaması için dua edilir. Hiç kimse çocuğunda kalp hastalığı, böbrek hastalığı olsun istemez. Ancak alerjiye gelince iş biraz değişiyor. Çok rahatlıkla kabul edilen bir hastalık. Belki fazla ciddiye alınmıyor, belki hayatı tehdit etmediği için daha rahat kabulleniliyor. Bir de iyileşme şansı ve umudu olması önemli bir artı puan. Aslında hepsinden önemlisi; devamlı öksürün aksıran veya kaşınan , ama bir türlü bunun nedeni açıklanamayan bir çocuğun nihayet hastalığın adının konmuş olması aileye büyük bir rahatlık veriyor. Düşmanının ne olduğunu bilmek, ona karşı daha aktif ve etkili bir savunma yapmanızı sağlıyor. .. Ama acaba gerçek böyle mi?

    Günümüzde allerji teşhisi maalesef çok çabuk koyulmakta. Komşuların, tanıdıkların koydukları teşhis ve tedaviyi bir yana bırakalım; doktorlar arasında da allerji teşhisi koymak abartılmış durumda. Tekrarlayan öksürük varsa; adı hemen astım oluyor. Bundan daha da kötüsü; inek sütü alerjisi konusunda. Maalesef her kusan, kakasını biraz yumuşak veya sık yapan, ya da tam tersine kabızlığı olan, gazı olan, ağlayan bebek hemen süt alerjisi tanısı alıyor. Hemen anneye ve bebeğe sıkı yasaklar uygulanıyor, annenin hayat kalitesi çok düşüyor. Çoğu zaman annenin sütü kesiliyor veya azalıyor. Süt alerjisi tanısı, bazen bu belirtilerle konuyor; bazen de yapılan bir kan tetkiki ile.

    Üzerinde konuşmamız gereken en önemli konu; laboratuvar tetkiklerinin değil, hastanın tedavisidir. Her çocuk öksürür, ateşlenir veya hastalanır. Hele okula veya kreşe başlanan yıl, bu hastalıklar çok daha fazla ve şiddetli olabilir. Çocuk yeni bir çevreye girdi, yeni mikroplarla tanışacak, onlara karşı tepki oluşturacak. Bunu da dışarıya hastalık olarak yansıtacak. Önemli olan; ne erken ne geç kalmadan zamanında ve doğru tedavi uygulanmasıdır. Ne yazık ki anneler evhama kapılarak doktor üzerinde de baskı oluşturuyor; bazen doktor pek niyetli olmasa da annenin tavrı karşısında istenmeyen gelişme riski olmasın diye ilaç önerebiliyor. Bronşiolit denen ve hemen her çocuğun mutlaka geçirdiği basit bir viral hastalık vardır. Hırıltı, öksürük, bazen daralmaya yol açar. Bu çocuklara hemen astım tanısı koyup piyasada var olan bütün allerji ilaçlarını vermek doğru değildir. Bronşiolit, kendiliğinden geçer. Çok çok nefesi ve öksürüğü rahatlatacak basit destek tedavileri yeterlidir. “IgE si yüksek” diye ilaç kullanan pek çok çocuk var. Tek başına veya tesadüfen saptanan bir IgE yüksekliği, bu çocuğun alerjisi vardır dedirtmez ve tedavi gerektirmez. Hastayı değerlendirirken gerekirse yardımcı amaçla kullanılabilir.

    Çocuk mamasını yiyor, sütünü içiyor, sorun yok. Ama tesadüfen bakılan kandaki süt alerjisi değeri sınırın biraz üstünde saptanınca hemen süt ve ürünlerinin kesilmesini gerektirmez. Ya da basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunun buna bağlanması gerekmez. Süte özel allerji testi yapılıp bozuk sonuç da çıkmış olabilir. Artık aileler de bu rakamları görüyor, yorumluyor. Örneğin; inek sütü için laboratuarın verdiği sınır değer 0.35 oluyor, bebeğin test sonucu 0.80 çıkıyor. Hemen süt ve ürünleri yasaklaması başlıyor. Bu doğru değil. Bazen 0.80 allerjiyi gösterebilir, ama bazen 15 bile olsa allerji olmayabilir. Ya da tam tersi; allerji düzeyi 0.35’in altında olduğu halde, başka mekanizmalarla alerjiye neden olabilir. Onun için tekrar edecek olursak; genellemeler yapmadan, her çocuğa göre düşünüp karar vererek, sadece gerekli testleri yapıp doğru yorumlayarak ve doğru tedavi yaklaşımı ile gitmek gerekir.

    Bezinde, kakada hafif bir kan şüphesi olunca da yine abartılmış tepki gösterip hemen sütünü ve mamasını kesip özel diyetlere başlamak gerekmez. Bakalım bu olay tekrarlayıcı mı, giderek artıyor mu, gıdalarla ilişkisi var mı?. Basit bir “anal fissür” yani popoda çatlak bile buna yol açmış olabilir. Çok küçük bebekler, bazen anne meme başındaki çatlaktan sızan kanı yutar; sindirimi yetersiz olup da kakada kan gibi görününce de hemen yanlı olarak süt alerjisi tanısı alabilir.

    Bir diğer önemli konu; alerjik hastalık tanısını almış olan çocukların uzun süreli takip ve tedavilerinde yaşanıyor. Örneğin astım; bazen aylarca, bazen yıllarca tedavi gerektirir. Tedavide; başta sigara dumanı olmak üzere çevresel olumsuz etkenlerden ve saptanan alerjenlerden sakınma, ilaç tedavisi, gerekenlerde aşı tedavisi şeklinde bir yol izlenmektedir. İlaç tedavisinde duruma göre değişiklikler yapılır. Ne fazla, ne az; tam yeteri kadar. Çocuğun ne zaman ne ilaca ihtiyacı olduğunu, uzun süreli izleyen hekim ayarlar. Çünkü uzun dönemde hafif astımdır; bazen hiç, bazen bir adet koruyucu ilaçla izlenir. Durum ağırlaşır; ilaç artırılır, sonra geri azaltılır. Bunun bir plan ve düzenli kontrole göre yapılması gerekir. Yoksa olay tamamen karışır.

    Astımlı çocuklar, enfeksiyonlara yakalanma konusunda astımı olmayanlara göre daha hassastır. Daha sık hastalanır. Çünkü solunum yolu zaten enfeksiyonlara açık, hazır durumda. İşte herhangi bir enfeksiyon ı olduğunda, bunun erken tanı alıp ilerlemeden tedavi edilmesi önemlidir. Çünkü enfeksiyonlar, astımın daha kötüleşmesine yardımcı olur.

    Ateş, genellikle geceleri artar. Bu nedenle de acile başvurular sıktır. Ya da özellikle büyük kentlerde mesafeler, trafik sorunu, işyerinden izin alma zorluğu, randevu alamama vs. nedenlerle çocuğu izleyen allerji hekimi değil de daha önce görmeyen bir çocuk hekimi, acil hekimi görebiliyor. Burada yapılması gereken, o anki problemi değerlendirip onun tedavisini yapmaktır. Oysa bir allerji lafı ortaya atıldığında, o hekim kendi bilgi ve değerlendirmesi doğrultusunda hemen piyasada ne kadar allerji ilacı varsa ekliyor. Ya da kullandığı ve kullanması gereken ilaçları kesip başka ilaçlara geçiyor. Zaten sorunu olan anne, daha iyi bir çözüm sanarak tedaviyi değiştiriyor. Kontrolüne geldiği zaman çocuğun bambaşka bir tedavi aldığı, tamamen farklı bir şekle dönüştüğü görülüyor. Oysa bunu bir epilepsi gibi, kalp hastalığı gibi düşünüp sık sık ve rastgele ilaç değiştirmemek, ezbere ilaç doz ayarı yapmamak gerekir. Tedavide kar zarar dengesi çok önemlidir. Bir çocuğa öyle bir astım ilacı verilebilir ki; bir defa bile öksürmez hale gelir. Aile rahat, çocuk rahat…… Ama işin aslı öyle değil. Bazen ilaçların faydası kadar zarar riski de var. Bu zarar yıllar sonra bile ortaya çıkabilir. Biz , allerji uzmanı olarak ilaçları ayarlarken güvenli ve bazen yavaş düzlemeyi tercih ediyoruz. Daima çocuk hekimi veya aile hekimi ile de işbirliği içinde paralel gitmeyi tercih ediyoruz. Tedavide esas devam ve uyumluluk gerektirir.

  • Alerji aşısı

    Allerjik hastalıklar, çoğu zaman uzun süreli tedavi gerektirir. Her zaman da kesin çözüme ulaşmayabilir. Çözüm şansını artırmak için en uygun tedavi yaklaşımının yapılması gerekir.

    Allerji tedavisinde olmazsa olmaz olan sakınmadır. Allerjiye yol açan tetikleyicilerden olabildiğince sakınmak gerekir. Örneğin; elmaya alerjiniz varsa, elma yemeyeceksiniz. Ama sakınma her zaman bu kadar kolay değildir. Örneğin; ev tozu akarlarından sakınmak çok zordur. Ama yine de bir miktar sakınmak mümkündür. Daha önceki yazılarımda bu konuya ayrıntılı değinmiştim.

    Tedavinin ikinci parçası; ilaç tedavisidir. Allerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar; bir kısmı koruyucu veya tedavi edici, bir kısmı rahatlatıcı ilaçlardır. Hastalığın cinsine, şiddetine göre en uygun ilaç grupları, en uygun dozlarda ayarlanarak kullanılır. Hastanın durumu da değişken olduğu için ilaçların belli aralıklarla düzenlenmesi gerekir. İlaç dozu artırılabilir, azaltılabilir, kesilebilir, yeni ilaç eklenebilir. Bütün bunlar, hastalığın derecesiyle orantılıdır. Bu nedenle de şikayet olmasa bile belli aralıklarla kontrole götürüp ilaç ayarlaması yapılması gerekir.

    Bir diğer tedavi de allerji aşısıdır. Hastalığın doğal seyrini iyileştirme, veya alerjik nezlenin astıma dönmesini önleme gibi etkileri vardır. Burada temel mekanizma; aynen çocukluk çağı kızamık, kabakulak gibi bulaşıcı hastalıklarında olduğu gibi; alerjen maddeyi vücuda tanıtım buna direnç elde etme amacını taşır. Aşı tedavisi her allerji hastasına uygulanmaz. Bunun da belli kuralları vardır.

    Mutlaka seçici olarak inhalan alerjisi olmalıdır. (Yani nefes yolu ile vücuda giren ve hastalığı tetikleyen ev tozu akarı ya da polen duyarlılığı olmalı). Çünkü bu alerjenlerden tamamen sakınarak korunmak mümkün değil. Hiç olmazsa nefesle vücuda giren maddelerin zarar vermesini önlemeli.

    Çocuk ideal olarak 6 yaş ve üstünde olmalı. Çok özel durumlarda daha aşağı yaşlarda da aşı düşünülebilir.

    Aşıya başlama kararını aile ile birlikte mutlaka ÇOCUK ALLERJİ UZMANI vermeli; aşı plan ve programını bu hekim yapmalı. Daha sonra yolunda giden, planı belli aşının uygulaması, çocuk hekiminin, aile hekiminin izleminde olabilir. Yine de en çok 6 ay aralarla çocuk allerji uzmanı hekim çocuğu ve aşıyı denetlemeli, kontrol etmeli.

    Aşı yapılan çocuk, allerji uzmanı hekimin gerekli gördüğü diğer allerji tedavisi ilaçlarını da düzenli kullanmalı. Aşı uygulama, saklama kurallarını iyi bilmeli; en ufak bir tereddütte yanlış bir şey yapmadan hemen allerji uzmanı hekimle temasa geçmelidir.

    Aşı ortalama 3-4 yıl süren bir tedavi sürecidir. Öyle sanıldığı gibi 1 doz aşı olsun, iyileşsin olmaz. Aşıya başlama kararı vermeden önce aşı ile ilgili her türlü soru, kullanımı ile ilgili her türlü bilgi alınmalı, hekimle uzun uzun değerlendirilmedir. Bu aşamada iğne mi yoksa dil altı damla aşısı mı yapılacağı da artı ve eksileri ile değerlendirilerek karar verilmelidir.

    Aşı yapmaya başlayınca hemen hastalığın silineceği beklenmemelidir. Aşının olumlu etkisi ancak 6 ayda başlar, 1 yılda maksimuma ulaşır. Zaten 1. Yılın sonunda aşıya rağmen bir şey değişmemişse, hekimle birlikte değerlendirilerek 4 yıla uzatmadan aşı kesilebilir. Çünkü aşının fayda etme oranı kişiden kişiye değişir. Hastalığı silip atacak diye bir garantisi de yoktur.

    Aşı; bütün alerjik hastalıklarda kullanılacak bir tedavi değildir. En etkili olduğu alerjik hastalıklar; arı sokması alerjisi, astım ve alerjik nezledir. Egzema (atopik dermatit) ve bazen besin alerjisi tedavisinde de kullanılabilir. Astım çok ağırsa, önce ilaçla tedavi başlanıp, uygun olduğunda aşı eklenir. Ama korunma önlemleri ve ilaç tedavisine de devam edilir.

  • Kardiyak ritim bozuklukları ve çarpıntı eğitimi

    Ritim bozukluğu nedir?

    Kalp atımlarının düzensiz olmasına ritim bozukluğu denir. Kalp atımlarının düzensizliği, kalp atımlarında yavaşlama veya hızlanma şeklinde ortaya çıkabilir. Bu farklı iki durumda, uygulanan tedavilerde değişmektedir.

    Ritim bozukluğunun sebebi nedir?

    Ritim bozukluklarına neden olan bir çok faktör vardır. Doğumsal kalp hastalıkları en önemli nedenlerden birisidir. Kalbinde yapısal herhangi bir bozukluğu olmayan çocuklarda da ritim bozuklukları görülebilir. Bu durum, kalbin çalışmasını sağlayan ileti sisteminin değişik bölgelerinde meydana gelen gecikmelere veya fazladan uyarılara bağlı olabilir. Tam olarak nedenlerinin belirlenmesi için bazı ileri tetkiklerin yapılması gereklidir.

    Ritim bozukluğunda ne gibi şikayetler olur?

    Kalp atımlarında hızlanma olursa (çarpıntı), halsizlik, terleme, huzursuzluk, sıkıntı hissi, karın ağrısı, kusma ve uzun süre devam eden durumlarda bayılma ortaya çıkabilir. Bebeklerde beslenme bozukluğu, huzursuzluk, terleme ve solunum bozukluğu görülebilir.
    Kalp atımlarında yavaşlama olduğunda ise, çabuk yorulma, halsizlik, ani bayılmalar, gece uykudan aniden uyanma ve bağırma şeklinde ortaya çıkan şikayetler görülebilir.

    Ritim bozukluğu nasıl anlaşılır?

    Hastanın nabzının sayılması ilk yapılması gereken işlemdir. Daha sonra bir sağlık merkezinde elektrokardiyografi (EKG) çekilmelidir. EKG ile ritim bozukluğunun tipi belirlenir. Hastanın eşlik eden yapısal kalp hastalığının olup olmadığının değerlendirilmesi için ekokardiyografi ile değerlendirilmesi gereklidir. Ayrıca gerekli vakalarda, 24 saat (veya 96 saate kadar uzatılabilir) holter ekg kaydı alınabilir. Yine bazı gerekli vakalarda event recorder ekg kayıtları alınabilir.

    Ritim bozukluğu nasıl tedavi edilir?

    Çarpıntı durumunda hastanın genel durumunda bir bozukluk yoksa, ilk olarak ilaç tedavisi uygulanır.
    Kalp atımlarında yavaşlama ile gelen hastalarda, hastanın kalp atımlarının sayısına göre ve genel durumuna göre tedavi planlanır. Genellikle hastalara pil takılması gerekir.

    Ritim bozukluğu tekrarlayabilir mi?
    İlaç tedavisi uygulamasına rağmen özellikle kalp hızlanması ile ortaya çıkan ritim bozuklukları tekrarlayabilir. Bu durumda ilaç dozları tekrar ayarlanabilir veya ilaç değişikliği yapılabilir.

    Ritim bozukluğu tamamen düzelebilir mi?
    Özellikle çarpıntıya yol açan bazı ritim bozuklukları kateter yöntemi kullanılarak uygulanan tedavi ile ortada kaldırılabilir.

    Çarpıntı sırasında ailenin veya hastanın dikkat etmesi veya yapması gereken uygulamalar nelerdir?

     Çay, kahve, koka kola, sigara, stres (gerilim) ve uykusuzluktan kaçınılmalıdır.
     Çeşitli hastalıklar için kullanmak gerektiğinde doktor arkadaşlarımız uyarılmalı ve aşağıdaki ilaçları içeren preperatlar kullanılmamalıdır.
     Atropin, efedrin, adrenalin, noradrenalin, kafein, teofilin, fenotiyazin, trisiklik, antideprasanlar, halotan
     Ateş, heyecan, ve efor yokken çarpıntı varsa ve nabız sayısı dakikada 150’nin üstünde ise çarpıntı atağını geçirmek için sıra ile:
    Büyük çocukta:
    1. Derin derin nefes alıp ıkınılması,
    2. Soğuk-buzlu su ile yüz yıkama ve soğuk su içirilmesi,
    Küçük çocukta:
    1. Öğürtmeye ve kusturulmaya çalışılması,
    2. Yüze buz torbası ( naylon torbaya doldurulmuş buz) tatbik edilmesi,
    Yukardaki yaklaşımlar uygulanırken, zaman kaybetmeden, en yakın sağlık kuruluşuna başvurularak Uzun D2’li EKG çektirilmesi ve bulgulara göre doktor gözetiminde tedavi edilmesi, tedavide etkinlik sağlamazsa Çocuk Kardiyoloji ünitesi veya çocuk acil polikliniği ile irtibata geçilmesi gereklidir.

    Sağlıklı günler dileklerimizle

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    sınav kaygısı: Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sonucunda öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmaması ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı durumudur. Bu durum kişinin sınava hazırlanmaya başladığı dönemde de başlayacağı gibi, sınava yakın dönemlerde de ortaya çıkabilmektedir.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Öğrenciyi farkında olmadan kendi davranışını denetleyemez hale getirir… ,

    Bu durum çoğu zaman sadece öğrenciyi etkilemekle kalmamakta aynı zamanda aileyi de etkilemektedir.

    Öğrenci ve aileyle yapılan görüşmlerle sınava bbakış açıları yeniden ele alınarak daha vverimli bir sınava hazırlık ve sınav süreci yaşanması hedeflenir.

    stresle baş etme: stres dönemleri hayatın her evresinde olan daha çok yaşadığımız olaylara değilde olayları yorumlama şeklimize bağlı olarak hayatımızı etkileyen süreçlerdir. Çoğu zaman ilerlemek ve hayat dair birşeyler yapmak ve sorunları aşmak için motive edici özelliği olmakla birlikte aşırı olduğu zaman kişinin baş etme becerilerini engelleyen bir durum da olmaktadır. Bu gibi aşırı durmlarda alınacak profosyonel yardımlarla kişinin stresli dönemleri daha rahat atlatması ve oluşacak olumsuzlukların önüne geçilmesi sağlanır.

    evlilik ve boşanma: evlilik kişilerin hayatlarında yaşadıkları önemli süreçlerden birisidir. Çünkü roller , hayata dair beklentirlerin ben olmaktan çıkıp biz olduğu bir sürece girilmektedir. Kişiler bu sürece uyum sağlayamadıklarında da sorunlarla karşılaşabilmekte ve hatta bu sorunları giderebilmek adına evliliklerine son verebilmektedirler. Her iki süreçte bazen kişler için yıpratıcı olmaktadır. Bu dönemlerde alınacak karaların sağlıklı verilmesi için alınacak danışmaklık kişilerin bu süreci daha sağlıklık bir şekilde atlatmasına yardımcı olmaktadır.

    ergen sorunları: hem çocuklarımızı hem de ailelerini yakından ilgilendiren bir dönem. Ergenlik kişinin çocukluktan , anne babaya bağımlı olduğu dönemlerden yetişkin olmaya , ayrı bir birey olmaya geçiş süreci olup kişinin ikinci doğumu olarak ta görülebilir. Yetişkinlikte yaşanacak süreçlerin temelinin oluştuğu dönemdir. Kimi zaman sancılı geçen bu süreçte hem ergene hem de aileye verilecek danışmanlık onların bu süreçleri daha bilinçli, farkında olarak ve sağlıklı geçirmelerine yardımcı olmaktadır.

    Terapiler: Terapilerle kişilerin günlük yaşamda karşılaştıkları sorunlar , bu sorunlara karşı geliştirdikleri çözüm yöntemleri ve sonuçları ele alınarak, kişinin ruhsal durmuna etki eden olumsuzlkar düzenlenmeye çalışıkır. Gerekl aile , gerek ilişki gerekse yaşama karşı bireysel olarak hissedilen zorluklar anlamlandırılır ve bbu durumlar karşısında kişinin farkındalığı arttırlır. Olayları algılamma yorumlama ve tepkilerinin nneden ve sonuçalrının farkına varması sağlanır.

    bireysel psikoterapi : kişinin kendisini daha iyi tanımasına , sorunlara karşı dahah etkili çözümmler geliştirmesine , önemli karakalar alaıbilme becerisi artırılarak zorlukların üsteisnden gelmesi sağlanır

    cinsel terapi: çiftlerle yapılan görüşme ile sağlıklı bir cinsel yaşantı ve cinselliğe bakış yeniden yapılandırılırken, davranışçı ödevlerle sorun olan alanlar düzeltilmeye çalışılır.

    evlilik ve çift terapileri: ilişkler tek taraflı olmayıp her zaman sorun yaşanma ihtimalleri yüksel olan yaşam denneyimlerimizdir . bura da önemliolan sorunların olup olmammamsı değil sorunlar kaşısında kişilerin göstredikleri tepkiler ve rollerinin ilişkiyi yaşayanlar tarafındann fark edilmesidir.

    aile terapisi: aileyi oluşturan bireylerinetkileşimlerinde yaşadıkları sorunların çözümlendiği terapi süreçleridir. Aynı zamanda psikolojik bir rahatsızlık tespit edilen bireye aile içi dengelerin düzenlenmesi yolu ile de yardımcı olunduğu bir süreçtir.

    Hastalıklar:

    Cinsel işlev bozuklukları:

    Vajinismus: Halk arasında ilk gece korkusu olarak ta bilinen vajinismus, bayanların cinsel birleşme sırasında aşırı korku yaşaması sonucu vajinanın grişindeki kaslarda kasılma olması ve bu kasılmaya bağlı ilişkiye girememe yada çok ağrılı ilişki olması durumudur. Korkunun altında yatan vajinanın penis için küçük olduğu ve ilişkiye gireceği zaman canının çok yanacağı, vajinada yırtılma olacağı gibi baş edemeyeceği bir durumla karşı karşıya kalma düşüncesidir. Bu kaygı okadar şiddetli olur ki çoğu zaman partneri itme veya aşırı kasılma olur. Kasılma vajina girişinde olabileceği gibi tüm vücudu kapsayacak şekilde de olabilir. İlişkiye girememe bir süre sonra eşte sertleşme sorunları ve isteksizliğe neden olabilir. Bunun bir rahatsızlık olduğunu bilmeyen çiftler karşılkılı yetersizlik duygusu ile sık sık çatışmalar yaşayabilirler. Ailelerin çocuk beklentisi, çiftlerin iyi eş olma beklentileri çiftler üzerinde baskı oluşturdukça kaygı seviyesi daha da artabilmektedir. Doğru uzman ve duğru davranışçı terapi ile %100 tedavi şansı olan bir durum olmakla birlikte yanlış yaklaşımlar evliliğin sonlanması ile sonuçlabilmektedir.

    Ereksiyon problemi: ilişkiye girmeye yetecek düzeyde sertleşmenin sağlanamaması erektil disfonksiyon olarak tanımlanmaktadır. Ereksiyon erkeğin yeterli uyarılması sonucu oluşan fizyolojik bir süreçtir. Bu süreci bozan birçok faktör sertleşmeyi engeller. Yorgunluk, isteksizlik, aşırı heyecan , gibi durumlarda normal olarak etkilenen sertleşme, kişinin başarısız olacağım düşüncesi eklendiğinde kaygıya sebeb olur ve kişi uyarılamadığı için sertleşemez. Bu durumda ilaç kullanmadan sadece terapi ile çözümlenen bir durumdur. Kişinin dikkatinin kygıdan uzaklaştırılıp onu uyaranlara yönlendirilmesi hedeflenir.

    Erken boşalma: erkeğin ilişki hemen başında isteği dışında boşalmasına engel olamamsı, cinsel birleşme olmadan önce veya olduktan çok kısa bir sürede boşalması durumunu tanımlamaktadır. Boşalma süresi öğrenilen bir süreçtir. Kişi kendisini boşalma eşiğine getirecek uyaranlara sık ve hızlı bir şekilde kendisini maruz bırakarak öğrendiği boşalma süreci ilşkiyede yansıdığında bu sorunla karşı karşıya kalınmaktadır. Tedavide günümüzde antidepresanların yan etkilerinden faydalanılmaya çalışılsa da bu çoğu zaman yetersiz olmakta, yeterli olsada ilaç alınmadığında etki göstermemektedir. Boşalma eşiğine getiren uyaranların tespiti bunlara maruz kalma yoğunluğunu azaltmaya yardımcı davranışçı ödevlerle boşalma kontrolünün sağlanması tedavinin hedefidir. Bunun için uzman bir cinsel terapisten yardım alınmalıdır.

    Duygudurum bozuklukları:

    Depresyon: ne yazık ki günümüzde sıkça ogünkü ruh halimzin kötülüğünü anlatmak için kullandığımız bir kelime olan depresyon (depresif ruh Hali) hastalık boyutun da insanın kendisini mutsuz, üzgün hissettiği, geleceğe dair ümitsizlik düşüncelerinin arttığı, kendiyle ilgili değersizlik düşüncelerinin oluştuğu bir süreçtir. Tabiki her üzüntü ve mutsuzluk depresyon olarak tanımlanmamaktadır. Geçici üzüntü halleri de dönem dönem yaşanabilmekte olup depresyon dediğimiz rahatsızlıktan bahsedebilmemeiz için bu duyguların kişide uzun süreli yaşanıyor olması ve kişinin günlük hayatını etkileyecek , diğer insanlarla olan ilişkisini, çalışma hayatını, öz bakımını etkileyebilecek düzeyde olması durummuna depresyon hastalığı diyoruz. Depresif bozuk doğru tanı ve doğru ilaç ve terapilerle tedavisi ola bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmediği taktirdi, ciddi kayıplara hatta intiharla sonuçlanan ölümlere neden olabilmektedir. Ve şu anda dünyada en sık rastlanılan hastalıklarda birsidir,

    bipolar bozukluk: içinde depresyon , mani ve normal dönem olmak üzere üç dönemi de içerebilen, ve bu dönemleri döngüler halinde yaşayan bir hastalıktır. Bazen aşırı çökkün durgun isteksiz olunan depresyon dönemleri yaşarken bazen de bunun tam tersi aşırı hareketlilik ve enrji halini içeren manik dönemler yaşanabilmekte bazen de her ikisinin olmadığı normal olarak tanımlanan süreçler yaşabilinmektedir. Genektik yatkınlığın çok olduğu bir hastalık olup, manik dönemler ve depresif dönemler hastane de yatmayı gerektirecek kadar ciddi olabilmektedir. Mutlaka ilaç tedavisi gerekmekte olup aile desteği de çok önemlidir. Hasta hastalığı hakkunda bilinçlilik kazanırsa hastalık dönemleri önceden tespit edilip daha hafif atlatması sağlanabilir.

    Anksiyete bozuklukları:

    panik bozukluk: Kişinin kendisine kötü bir şey olacağı ve bu durumla baş edemeyeceği endişesi yaşadığı tekrarlayan ataklarla seyreden bir rahatsızlık. Günümüzde çok sık karşılaştığımız ve sıklığı giderek artan bir rahatsızlık. Atakların sıklığı ve süreleri kişiden kişiye değişmekte olup, genellikle kalp krizi geçirme, düşüp bayılma, delirme çıldırma, beyin kanaması geçirme gibi düşünsel endişelerle birlikte çarpıntı, nefes darlığı ateş basma , mide bulantısı, uyuşma karıncalanma, baş dönmesi gibi beden belirtileri yaşanmaktadır. Bu ataklar çok korkutucu düzeyde olup genelde kişiler hastane acillerine başvurmakta, yalnız başlarına kalamamakta ya da belirtileri kontrol edemeyecekleri aşırı kalabalı ortamlara girememektedirler. Yaşam kalitesi bozan bu belirtiler tedavi edilmediğinde kişide ümitsizlik ve karamsarlık gibi depresyon belirtilerine de neden olabilmektedirler. Panik bozukluk hiçbir zaman kişinin delirmesine, kalp krizine ya da beyin kanamasına sebep olmamaktadır. Ve doğru tanı ve tedavi ve terapi süreçleri ile çözümü olan bir hastalıktır.

    sosyal fobi: kişinin diğer insanlarla etkileşiminde, iletişimdeaşırı kaygı duyması ve bu kaygı ile kendisini geri çekerek iletişimini azaltması ile kendisini gösteren bir rahatsızlıktır. Kendisine güven azlığı ve diğer insanların kendisi ile ilgili olumsuz yorumlarda bulunacağı düşüncesi kişin iletişimde veya performans göstermesi gereken durumlarda aşırı kaygı duyarak geri çekilmesine neden olmaktadır. Bu durumlarla karşı karşıya kaldığında çarpıntı, ateş basması, terleme, ağız kuruması titreme gibi kaygı belirtileri yaşanması, bir daha bu durumla karşı karşıya kalındığında kaçma davranışının temelini oluşturmaktadır. Kişi kaygı yaşayacağı durumlardan kaçındıkça sorun yaşamaz ama sosyelleşme ve kendisini ifade etmeme yakın çevresine aşırı bağımlılığı ve onlara karşı öfke patlamalrı yaşamasına neden olabilir. Tedavisinde amaç ilaçlarla kaygıları kısmen azaltılarak kaçındığı davranışları yapaması sağlamakla birlikte asıl önemli olan terapi süreci ile düşünce yapıları üzerinde çalışılması ve kaçındığı davranışların üzerine giderek yeni olumlu düşünce kalpıları oluşması sağlanmasıdır.

    yaygın anksiyete bozukluğu: kaygı belirtilerinin gün içinde hemen hemen birçok olaya karşı yaşandığı, kişinin günlük işler ve aktivitelerle ilgili sürekli olumsuz sonuçlar düşünmesi ve bundan dolayıda kaygı yaşaması halidir. Bir yola çıkılması, alışveriş, misafir ağırlanması, yoldan gelecek bir yakının beklenmesi, doktora gidilmesi ve benzeri birçok olayın sonucunda kötü bir sonuçla karşılaşılacağı düşüncesini takşip eden aşırı heyecan sürekli kontrol etme isteği ve ya o işi yapmak istememe gibi durumlar görülebilir. Kaygının bu kadara aşır ve yayagın oluşu kişinin bir süre sonra yaşamdan keyif almamasına da sebeb olur. Bu durmun tedavisinde de diğer kaygı bozukluklarında olduğu gibi ilaç teddavisinin yanı sıra terapi yaklaşımı şarttır, aksi taktirde hastalığı tekraralama ihtimali vardır.

    travma sonrası stres bozukluğu: travma tanımı burada kişinin ruhsal yapısında ciddi tehdit algısı oluşturacak bir olay olarak tanımlanmaktadır. Doğal afetler, yaşamı tehdir edebilecek kazalar, kavga veya saldırı durumları, savaşlar, cinsel yada fiziksel saldırı, işkence cinsel taciz ve istismarlar travma olarak tanımlanmaktadır. Olayın travma olarak tanımlanması için kişinin gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma,kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne karşı bir tehdit olayını yaşamış,böyle bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması ve bu olay karşısında aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri vermiş olması gerekir. Kişi travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsar, olayla ilgili kabus veya sıkıntı verici rüyalar görür, bazen olayı yeniden yaşıyor gibi hisseder, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştıgında yoğun psikolojik sıkıntı duyar ve fiziksel tepkiler yaşar. Ayrıca olayla ilgili düşünce,duygu ve konuşmalardan kaçınmak için özel çaba sarfetmesi, olayı hatırlatan etkinlik,durum ve kişilerden kaçınması, olayın bazı bölümlerini hatırlayamaması, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma ya da yabancılaşma hissetmesi, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma olması ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşaması da gözlemlenir. Uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme hali ve öfke patlamaları yaşaması, kendini sürekli tetikte hissetmesi, aşırı irkilme tepkileri vermesi, yoğunlaşma ve dikkat güçlükleri yaşaması da aşırı uyarılmışlık sınucu görülür. Bütün bu belirtilere, suçluluk duyguları, kişilerarası ilişkilerde bozulma, duygulanımda iniş çıkışlar, kendi kendine zarar veren davranışlar, bedensel yakınmalar, utanç,umutsuzluk,değersizlik duyguları, toplumdan uzaklaşma gibi belirtiler de eşlik edebilir. Tedavisinde terapiler , EMDR ve ilaç tedavileri , uygulanmakla birlikte en etkili yöntem terapi ve ilaç tedavisinin birlikte kullanılmasıdır.

    obssesif kompulsif bozukluk: halk dilinde takıntı, ves vese olarakta tanımlanana obssesyon kişinin saçma olduğunu bildiği halde aklından atakamadığı düşüncelri tanımlar. Kompülsyon yani zorlantı ise bu düşüncelerden kurtulmak için yaptığı tekrarlayıcı davranışları tanımlar. Obsesyonlar yani ves veseler değişik konularda olabilmeklle birlikte en sık olarak temizlik, düzen, kontrol etme şeklinde görülür. Takınıtlar ve zorlayıcı davranışlar kişini gün içerinde çok fazla vaktini almaktadır ve günlük haytaını götürmekte ve kişler arası ilişklerinde sorunlar oluşmasına neden olmaktadır. Kendisi dışında çevresindkilerinde bu takıntılara uyması için çevresiyle sık sık çatışan vakalar da görülmektedir. Sırf takıntıları yüzünden başkalarına misafirliğe gidemeyen, misafir ağırlayamayan veya ev işlerini yetiştiremediği için sosyal hayatını devam ettiremeyen durumlar gözlemlenebilmektedir. Ruhsal yapıda ciddi zorlanmaya nneden olan bu hastalığı tedavisinde ilaçlarla azaltılan kaygı ile birlikte önemli olan davranışsal terapi yöntemleri ile tekrarlayıcı davranışlar azaltılarak kaygını ortadan kaldırılmasıdır.

    Psikotik bozukluklar:

    Şizofreni: Kişinin gerçeği değerlendirmesinin bozulduğu, olmayan durumları algıladığı ve bunlara inanarak o çerçevede yaşamını şekillendirdiği bir hastalıktır. Kuşku ve şüpheler içinde beyin olaylarla ilgi olduğundan farklı senaryolar kurar ve bu senaryolara göre davranır. Takip edilme , kötülük görme , kendisine komplo kurulduğu gibi düşünceler oluşabilmektedir. Ayrıca sesler duyma, görüntüler görme, koku alma, bedensel diğer duyular gibi olmayan duyu algıları da oluşur. Süreğen bir rahatsızlık olup kişinin günlük hayatını sürdürmesine engel olacak düzeyde ciddi belirtilerle seyreder. Kronik bir hastalık olup tedavisinde ilaçların çok önemli yeri vardır. İlaç tedavisi ile günlük yaşantısını sürdürebilir hale gelebilen hastalar olmaktadır. Akut dönemde EKT tedavisi de ciddi belirtilerin hızla toparlamasına yardımcı olabilir. Hastanın ve ailenin hekimle iyi iletişim içerinde olması, hekime duyulan güven, hastalıkla ilgili bilgilendirme ve tutum önerileri ile hastanın tedavisi sürdürmesi de önemli bir yaklaşımdır.

    kısa psikotik atak: şizofreni hastalığında görülen belirtilere benzer belirtilerle seyreden ama belirtilerin 1 aydan daha kısa sürdüğü ataklardır. Çoğunlukla olumsuz bazen de olumlu aşırı baskı yaratan süreçlerin arkasından gözlemlenir. Belirtiler 1 aydan uzun sürmediğinde bu tanı konulabildiği için tanı daha çok takiple karar verilir. İlaç tedavisi ile başlanan tedaviye durumu düzelmesi ile birlikte kişinin sters durumlarıyla baş etmesini güçlendirecek görüşmelerle devam edilir.

    şizoaffektif bozukluk: şizofreni ve bipolar bozukluk belirtilerinin birlikte gözlemlendiği bir hastalıktır. Düşünce ve algı bozukluklarının sürekli olup arada depresif ve manik atakların yaşanmaktadır. Günlük hayatı ciddi düzeyde etkileyen bir rahatsızlık olup ilaç tedavisi gerektiren bir durumdur.

  • Çocukluk yaş grubunda hipertansiyon ( tansiyon yuksekliği)

    Hipertansiyon basit olarak yüksek kan basıncı demektir. Kan basıncı, hastaya ait özellikler (yaş, cinsiyet, ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat, efor gibi) etkilenen bir parametredir. Bu nedenle de normal kan basıncı değerlerini belirlemek gerçekte oldukça güçtür. Çocuklarda erişkinlerden farklı olarak yaş grublarına göre tansiyonun normal değerleri değişkenlik göstermektedir. Kan basıncı aynı birey içinde ve bireyler arasında farklılık gösterir. Bu nedenle bireyin kan basıncı (kan basıncının sfingomanometre ile ayrı ayrı zamanlarda en az 3 kez ölçülmesi) ortalaması alınarak belirlenmelidir. Hipertansiyon kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür. Eğer tedavi edilmezse beyin dolaşımı, kalp, damar, göz ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalık ve ölüm oranlarında artışa sebep olur. Bir kez teşhis yapılıp tedavi başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir, kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir.

    Kan Basıncı Nasıl Oluşur?
    Kan basıncının damar sistemiyle yakından ilişkisi vardır. Kan damarları kalpten çıkıp, tüm organlara ve hücrelere yayılırlar. Elastik bir tüpe benzeyen kan damarları bir ağacın dalları veya karayolları haritasındaki yollar gibi, giderek incelerek, tüm vücuda dağılırlar. En küçük damarlar ancak mikroskop altında görülebilirler. Bu damarlar organlara vücut için gerekli oksijen ve besin maddeleri ile kan hücrelerini taşırlar. İşte bu damarların büzülmesi veya genişlemesi ile kan basıncı yükselir veya düşer. Kan basıncını oluşturan mekanizmalar aşağıda sayılmıştır;

    A. Kan damarlarına giren kanın hızı,
    B. Damarın çapı,
    C. Damar duvarının kayganlığı, sertliği, elastikiyeti,
    D. Kanın yoğunluğu ve miktarı.
    Hipertansiyonun Yaygınlığı Nedir?
    Çocuklarda tansiyon yüksekliği toplumda yaygın bir kanı olan ‘ÇOCUKLARDA TANSİYON OLMAZ’ düşüncesinin tersine sık görülür. Bunu tespit edebilmek için çocuklarda muayenenin bir parçası olarak mutlaka tansiyon her çocuk hastada ölçülmelidir.

    Hipertansiyonu Olan Kişilerde Hangi Yakınmalar Oluşur?
    Kan basıncımız normalin üzerinde seyretmeye başladığında, yani hipertansiyon rahatsızlığı geliştiğinde en sık dile getirilen yakınmalar özellikle ense bölgesinde yoğunlaşan, rahatsızlık verici bir baş ağrısı, kulaklarda çınlama, başta bir dolgunluk hissi, baş dönmesi, ayaklarda ödem, çarpıntı, kalp atışlarının kuvvetli olarak hissedilmesi, görme problemleri, havale geçirme, karın ağrısı gibi yakınmalardır. Ancak bu şikayetler genellikle gözardı edilir ve uzun sürmediklerinden önemsenmezler. Ayrıca yakınmalar kan basıncı yüksekliği ile çok da doğru orantılı değildirler. Çocuklarda tansiyon yüksekliği dikkat edilmez ve tanı ve tedavisinde geçikilirse ileriki yaşlarda göz bulguları, böbrek yetmezliği ve kalpte sorunlarla karşımıza çıkabilir.

    Hipertansiyon Riskleri Nelerdir?
    Hipertansiyon ciddi bir durumdur. Hipertansiyon, kendi başına öldürücü değildir; fakat tedavi edilmediğinde hipertansiyonun sonuçları öldürücü olabilir. Hipertansiyon kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine neden olabilir. Üstelik ateroskleroz ve bunun yol açabileceği iskemik kalp hastalığı (belli bir bölgede kan akımının kesilmesi nedeniyle oluşan geçici kansızlık sonucu dokuların hava alamaması) riskini önemli ölçüde arttırır. Buna ek olarak; hipertansiyonlu hastalar kanama ve beyindeki kan damarlarının trombozuna (pıhtıyla tıkanmasına) diğerlerinden daha kolay yakalanırlar. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına da büyük katkıda bulunur ki, bu hastalık sanayileşmiş toplumlarda ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir. Bahsettiklerimizin hepsi tedavi edilmeyen hipertansiyonun sonuçları olup hipertansiyona bağlı morbidite (hastalık), mortalite (ölüm) büyük bir bölümünü oluşturur.

    Hipertansiyon Gelişiminde Tuzun Ve Böbreklerin Önemi

    Hipertansiyon gelişiminde, tuzun çok büyük önemi vardır. Bazı insanlarda, böbreğin tuz (NaCl) atma kapasitesi sınırlı olabilir ve gereğinden fazla tuz alınması, hipertansiyonun ortaya çıkmasına veya hipertansiyonun tedavisinde başarısızlığa yol açabilir. Gerek hayvan deneyleri gerekse insanlar üzerinde yapılan çalışmalar, hipertansiyon gelişiminde, tuzun rolünün olduğunu ispatlamıştır.Böbreklerin hipertansiyon gelişimindeki rolü çok önemlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada olasılıkla bir böbrek hastalığı vardır. Bu nedenle, tüm hipertansif hastalar böbrek hastalıkları yönünden incelenmelidir. Bu amaçla, basit bir idrar incelemesi bile çoğu zaman yeterlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada, böbrek hastalığının saptanması, böbrek hastalığının erken tanısına ve tedavisine de olanak sağlar. Zaten böbrek hastalığına bağlı bir hipertansiyon söz konusu ise, böbrek hastalığı tedavi edilmeden hipertansiyonun kontrol altına alınması çok zordur. Bazı durumlarda, hipertansiyon da böbrek hastalığına yol açabilir; “hipertansiyon mu önce olmuştur böbrek hastalığı mı önce olmuştur” bunu ayırmak zor olabilir. Bu durum, aynen “tavuk mu önce olmuştur yumurta mı önce olmuştur” ayırımı gibi karmaşık bir hal alabilir.

    Hipertansiyonun Vücuda Verdiği Zararlar
    İnsan vücudunda, tüm organ ve dokuları besleyen damarlar bulunur. Hipertansiyon, kan damarlarında basıncın artması durumudur. Evimizdeki musluklara suyu taşıyan su borularındaki gibi bir basınç, tüm damarlarda mevcuttur. Nasıl su borularında basınç artışı, tıkanma ve patlamalara yol açarsa, hipertansiyon da damarlarda patlamalara ve tıkanmalara yol açar. Tüm organ ve dokularda damar olduğu için hipertansiyon tüm vücudu etkileyebilir. Hipertansiyondan en çok etkilenen organlar; kalp, beyin, böbrekler, büyük atardamarlar ve gözlerdir. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açabilir.
    Hipertansiyonun vücuda verdiği başlıca zararlar, aşağıda özetlenmiştir:
    1. Kalp yetmezliği, kalp büyümesi, kalbi besleyen damarlarda daralma (koroner arter darlığı), kalbi besleyen damarlarda tıkanma (kalp krizi)
    2. Beyin kanaması, felç, beyin damarlarında daralma ve tıkanma
    3. Böbrek yetmezliği, böbrek fonksiyonlarında bozulma
    4. Görme azalması ve körlük
    5. Büyük atardamarlarda genişleme, bu genişlemelerin yırtılması, bu damarlarda tıkanma. Bunların sonucu, kangren veya ani kanamalara bağlı ölüm gelişir.
    Hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır ve yeterli tedavi ile bu zararlar minimuma indirilebilir. Bu zararları minimuma indirebilmek için hastalarımızın Sık Yapılan Hatalar bölümünü mutlaka okumaları gereklidir. Hipertansiyon zamanında teşhis edilip, uygun şekilde tedavi edilirse, yukarıda sayılan hastalıklar ve bunlara bağlı ölümler önlenebilir.

    Kan Basıncı Nasıl Ölçülür?
    Kan basıncı cıvalı, aneroid ve elektronik cihazlar olmak üzere üç çeşit cihaz yardımıyla ölçülür. Klasik yöntem, cıvalı ve aneroid dediğimiz havayla ölçülen cihazlardır. Klasik yöntem ile ölçüm kısaca şu şekilde yapılır. Kol giysisi omuza kadar sıvanır, üst kol tansiyonun aletinin manşon diye tabir edilen, içinde şişen lastik olan kısmıyla sarılır. Bu kısım lastik bir tüp ile asıl cihazın manometre denilen kısmına bağlıdır. Bu kısımdan hava verilerek koldaki manşonun içindeki lastik kısım şışırilir. Steteskobun diyaframı hiç zaman kolluğun altına yerleştirilmemelidir.Bu şışırme işlemi, tansiyon aleti nabız kaybolduktan sonra 30-40 mmHg daha şişirilir. Bu seviye genelde kol atardamarı içindeki kanın aşağı akmasını engelleyen seviyedir. Bu sırada dinleme aletinin uç kısmı hemen dirseğin üzerinde bulunan atardamarın üzerine yerleştirilmiş olmalıdır. Daha sonra manometrenin yanındaki düğme yavaş yavaş gevşetilerek, havanın yavaşça boşaltılması sağlanır. Damarın üzerindeki basınç azalmaya başlar. Kanın damar içinde akmasını sağlayan seviyeye gelindiği zaman kalp atımları gibi ses duyulmaya başlanır. İşte ilk duyulan ses sistolik, yani büyük tansiyonu gösteren seviyedir ve manometrenin üzerindeki kadrandan okunur. Havanın indirilmesi işlemine devam edilir. Bir süre sonra ses duyulmaz olur. Kaybolduğu nokta ise küçük tansiyon yani diyastolik tansiyondur. Kadrandan okunarak kaydedilir.
    Tansiyon ölçümü için genel kurallar
    • Tansiyon, ideal olarak sakin ve sessiz bir ortamda, dinlenmiş ve sakin iken ölçülmelidir. Son 15 dakika içinde sigara, çay gibi kan basıncını etkileyebilecek şeyler almamanızda yarar vardır,
    • Kan basıncı ölçülecek kolunuz çıplak olmalı, kolunuzu sıkan giysiler giymemelisiniz,
    • Manşon kalp hizasında olmalı, gerekirse kol alttan yastık gibi bir cisimle desteklenmelidir,

    Hipertansiyon Hastası Nasıl Beslenmeli?

    Hipertansiyon hastalarında tuz kısıtlaması ile tansiyon hastalarının yaklaşık üçte birinde kan basıncı değerlerinde düzelme sağlanabilir. Bu yüzden diyette tuz kısıtlaması önem taşır. Kişinin kilo fazlalığı varsa ideal kilosuna erişip o kiloda kalacak şekilde diyet yapması, eşlik eden kan yağlarında ya da şekerde yükseklik mevcutsa o zaman ilgili rahatsızlıklara yönelik diyet uygulaması gerekmektedir.

    Tedavi
    Hipertansiyon tedavisinde temel amaç, hedef organ hasarını önleyerek sakatlık ve ölümleri azaltmaktır. Öncelikle mevcut olan diğer kardiyovasküler risk faktörleri ve hedef organ hasarları tedavi edilmelidir. Sekonder hipertansiyon olan hastalarda yani hipertansiyonu başka bir hastalığa bağlı olan hastalarda hipertansiyona yol açan hastalık tedavi edilmelidir.Hipertansiyonun nedeni saptanamaz ise kan basıncı, hastaların yaşam düzeni değiştirilerek veya ilaçla düşürülmelidir. Hastalarda yaşam düzeninin değiştirilmesi (ilaçsız tedavi) kesinlikle ihmal edilmemelidir. Tansiyon yüksekliği saptanan çocuk hastalar mutlaka çocuk nefroloji merkezine başvurmalı, düzenli kontrollere gitmelidir

  • Çocuklarda nefrotik sendrom

    Çocuğunuzun nefrotik sendrom olduğunu öğrendiniz. Muhtemelen, hastalık ve tedavisi hakkında kafanızda birçok soru işareti var. Bu yazı, sorularınızın bir kısmına cevapverebilmek için hazırlandı.

    Bu yazıyı okuduktan sonra, nefrotik sendromun ne olduğunu ve tedavi için hangi yöntemler kullanıldığını öğreneceksiniz. Ayrıca, sağlıklı gıdalar seçerek ve normal
    çocukluk dönemi aktivitelerine katılması için onu cesaretlendirerek çocuğunuza yardım etmede ne kadar önemli bir rol oynadığınızı göreceksiniz.
    Düzenli sağlık kontrollerinin ne kadar önemli olduğunu öğreneceksiniz.
    Bu yazı ayrıca çocuğunuzda hangi fiziksel bulguları izlemeniz gerektiği ve doktorunuzu ne zaman aramanız gerektiği konularına da açıklık getirecektir.
    Son olarak bu yazı nefrotik sendromla ilgili daha çok bilgiyi nereden edinebileceğiniz hakkında sizi bilgilendirecek.
    Çocuğunuzun sağlık hizmet ekibinin tam desteginin yanınızda olduğunu unutmamanız da çok önemli. Çocuğunuzun tedavisinde ve iyileşme döneminde yalnız değilsiniz. Bazı kelimeler arkadaki sözlük bölümünde açıklanmıştır. Bu bilgiyi istediğinizde rahatça kullanabilmek için elinizin altında bir yerde bulundurun.

    NEFROTİK SENDROM NEDİR?

    Nefrotik sendroma halk arasında albumin hastalığı da denir. Bu terimler böbrekleden idrara anormal miktarlarda protein kaçması durumunu açıklar. Protein idrar ile vücuttan kaybedildiğinde, çoğunlukla göz kapaklarında, ayaklarda, ayak bileklerinde şişkinlik ve karın boşluğunda asit ortaya çıkar. Tedavi edilmezse, nefes almada, yemede sorun yaratır ve enfeksiyonlara zemin hazırlar. Nefrotik sendrom geçiren çocukların %90 ı steroidler, yani kortizon ile başarılı bir şekilde tedavi olurlar.
    Diğer tedaviler, steroide yanıt vermeyen daha dirençli olgular için uygundur.
    Böbreklerin işinin bir bölümü kandaki artık maddeleri temizlemek ve vücuttaki tuz (sodyum) ve su miktarını ayarlamaktır. Nefrotik sendromda, böbreğin glomerül denilen filtreleri kanı temizlerken, proteinin çok büyük bir miktarı filtrelerden süzülür ve idrara gönderilir. Bu kandaki protein oranının azalmasına sebep olur.
    Kan, kan damarlarında sıvıyı tutabilmek için proteine ihtiyaç duyar. Zira protein damar dışına çıkan sıvının tekrar damar içine girmesi için gereklidir. Kandaki protein oranı azaldığında, sıvı, kan damarlarında duramaz ve küçük kan damarlarını çevreleyen dokulara süzülür . Bu dokulardaki sıvı şişkinliğe sebep olur (ödem).

    Nefrotik sendrom 3 bulgu ile fark edilir.
    1) şişkinlik (ödem)
    2) idrarda yüksek seviyedeki protein (proteinüri)
    3) kandaki düşük seviyedeki protein (hipoalbuminemi)

    HASTALIK BELİRTİLERİ NASILDIR?
    Nefrotik sendromun ilk atağı ebeveyn olarak sizin için ve çocuğunuz için rahatsız edici bir deneyim olabilir. Şişkinlik yavaş bir gelişim gösterir ve ilk bakışta fark
    etmeyebilirsiniz. Doktorunuz tarafından bir tanı konduğunda da, çocuğunuzda şişkinlik artmış ve iyice belirginleşmiş olabilir ve hastaneye yatmak durumunda kalabilirsiniz.
    Çocukların büyük bölümü nefrotik sendrom tedavisine iyi cevap verir. Ancak bilinmesi gereken bir husus nefrotik sendromun tekrarlamalar yapma özelliğidir. Uzun süreli tedavi gören çocuklar zaman zaman tekrarlara yakalanmış durumda olsalar da tedavi sonrası durumları oldukça iyi olarak gözlemlenmiştir.

    KİM ETKİLENİR?
    Çocukluk döneminde nefrotik sendrom herhangi bir yaşta görülür, ama çoğunlukla 2-5 arası yaşlarda başlar. 100.000 çocuktan 16’sının yakalandığı seyrek bir durumdur ve kızlardan çok erkekler yakalanır. Ailenizdeki diğer çocukların da nefrotik sendroma yakalanma olasılığı çok düşüktür. Bunun örnekleri olsa da, çok nadir bir durum olduğu söylenebilir.

    NEFROTİK SENDROMA NE SEBEP OLUR?
    Nefrotik sendromun gerçek sebebi bilinmemektedir ve önlenemez. Ancak, bu durumla ilgili araştırmalar devam etmekte, daha etkili tedaviler geliştirilmeye çalışılmaktadır. Nefrotik sendromun, vücuttaki bağışıklık sisteminin zaman zaman dengesizleşmesi sonucunda ortaya çıktığını biliyoruz. Bu dengesizlik, böbrekteki filtrelere zarar verecek böbrek damarlarında elektrik yükünün değişmesine sebep olur. Böbrek damarlarında elektrik yük azalınca, idrara protein sızdırmaya başlar. Nefrotik sendromda uygulanan bütün başarılı tedaviler bağışıklık sisteminde bazı yollardan yapılan tedavilerlesağlanmaktadır. Nefrotik sistemin bazı ataklarına, bağışıklık sistemini uyaran soğuk, grip ya da başka enfeksiyonlar gibi şeyler sebep olur.

    HANGİ TETKİKLER GEREKİYOR?

    Genel olarak oldukça az test gerekiyor. Bu testler;
    • Proteinüri miktarını tespit eden idrarda protein testi,
    • Kandaki protein seviyesini ve böbrek fonksiyonlarını ölçen testlerdir.
    Birçok çocukta, tanı sırasında böbrek biyopsisi gerekmemektedir. Ancak, çocuğunuz nefrotik sendromun ilk nöbeti sırasında 1 yaşından küçük ya da 8 yaşından büyükse, biyopsi gerekebilir.
    Bir ailede, nefrotik sendromun birden çok kişide görülme durumu çok nadirdir. Böyle durumlarda, nefrotik sendroma yol açan başka genetik hastalıklar akla gelir ve bazı genetik testlerin yapılması gerekir.

    TEDAVİSİ NEDİR?
    Toplumdan topluma, ya da çocuktan çocuğa değişen tedavileri bulunur. Çocuğunuzun tedavisi ile ilgili detayları ya da anlamadığınız noktaları doktorunuza sormaktan çekinmeyin.
    • Kortizon ilaçları (prednisone):
    • Doktorlar çocuğunuza nefrotik sendrom tanısı ilk koyduğunda, prednison ya da
    prednisolon denilen ilaçları yazarlar. Prednison bir kortizondur ve birçok çocuk
    bu ilaç tedavisine olumlu yanıt verir. Ancak, kortizonun işe yaraması zaman alabilir, bu yüzden çocuğunuz hemen iyi olmayabilir. Çoğunlukla, 1-2 hafta içinde idrarda protein yok olur ve dokulardaki şişlikler iner. Kortizol tedavisi işler yolunda gittiği durumlarda en az 3 ay sürecektir. Birinci ay kortizon günde 2 dozda verilir. İkinci ay idrarda protein çıkmıyorsa (negatif ise) günaşırı uygulamaya geçilir. Kortizon sabah bir dozda bir gün verilir, diğer gün verilmez. Üçüncü ay, idrarda protein yine negatif ise kortizon her hafta % 20 azaltmalar ile kesilir. Kortizon mutlaka tok karnına verilmelidir. Kortizon tedavisine cevap veren bir çocuğa (kortizona yanıtlı nefrotik sendrom) minimal değişiklik hastalığı tanısı konulur. Minimal değişiklik hastalığının iyi bir prognozu vardır. Çocuğunuz kortizonları her zaman için doktor direktifiyle almalıdır. Kortizon tedavisini yarıda bırakırsa bazı komplikasyonlara yakalanma ya da daha fazla hasta olma ihtimali vardır.
    Nefrotik sendromda kullanılan kortizonların, bazı sporcular tarafından kötü yönde
    kullanılan anabolizan kortizonlarla aynı olmadığını bilmekte de fayda vardır.
    Bazen, kortizonlar henüz etkisini göstermemişken, şişkinlikleri kontrol etmek için idrar söktürücü (diüretik) kullanılır. Diüretikler vücudu ekstra su ve tuzdan kurtaran ilaçlardır. Ayrıca, çok ödemli durumlarda, damardan verilen albümin de (bir kan ürünü) şişlikleri kontrol etmek için gerekli olabilecek bir tedavidir.

    Kortizonun yan etkileri
    Kısa süreli tedavilerde kortizonların pek yan etkisi görülmez. Ancak bazen bu ters etkiler aşağıda listelediğimiz şekilde görülebilir.
    • İştahın artması, hızlı kilo alımına sebep olur (Bunun için şeker, yağ tüketimi azaltılmalıdır. Hergün tartılma aşırı kilo almayı denetler).
    • Kırmızı, şiş yanaklar (İlaç kesilmesi ile normale döner).
    • Deride geniş çatlaklar (Çatlaklar olursa kalıcıdır. Aşırı tartı alımının engellenmesi, derinin nemlendirici kremler ile yumuşatılması yararlıdır).
    • Soğuk alma, öksürük gibi enfeksiyonlara dirençsiz olma (En ufak bir enfeksiyon belirtisinde doktor ile görüşme önerilir).
    • Yüksek kan basıncı (Bu durum doktorunuz tarafından kontrol edilecektir. Tuz kısıtlaması ve evde kan basıncı ölçümleri için bir tansiyon aleti alınması yararlı
    olacaktır).
    • Öfke nöbeti hali, durum değişiklikleri (İlaç kesilmesi ile normale döner). • Gözde katarakt (Uzun kullanımlarda görülebilir).
    • Çocuklarda büyümenin durması (Kortizon kesilmesi ile büyüme eski hızına kavuşur).
    • Mide yanması, gastrit (İlaçların tok alınması, gerekirse antiasit kullanılması yararlıdır).
    • Kemiklerde erime (osteoporoz) (Kortizon ile birlikte D vitamini ve kalsiyum alınması yararlıdır).
    Önemli:
    Çocuğunuz kortizon alırken ishal, kusma, şiddetli karın ağrısı, vücutta ağrılı şişlik, bacaklarda morarma ya da yüksek ateş gibi durumlar gerçekleşirse, hemen doktorunuzla iletişime geçin.

    KORTİZON TEDAVİSİ HER ZAMAN İŞE YARAR MI?
    İdrarda fazla miktarda protein bulunmaya devam eden ya da prednisonun yan etkilerine çok maruz kalmış, kortizon tedavisine cevap vermeyen çok az sayıda çocuk vardır (kortizona yanıtsız nefrotik sendrom). Bu çocuklara böbreklerindeki problemin tam tanısı için böbrek biyopsisi yapılır. Eğer bir biyopsi gerekliyse, doktorunuz size tam ve gerekli bilgileri verecektir. Kortizolun etkili olmadığı zaman diğer immunsupresif ilaçlar tedavide kullanılmakyadır.

    BÖBREK BİYOPSİSİ NEDİR?
    Böbrek biyopsisi, özel bir iğne kullanılarak böbrek dokusundan küçük bir parça alma işlemidir. Hastanede yapılır. Büyük yaştaki çocuklara uyumaları için ilaç, ya da lokal anestezi verilir. Küçük yaştaki çocuklara ise onları tamamen uyutacak genel anestezi yapılır. Biypsinin böbrekte kalıcı bir kötü etkisi yoktur.
    Prosedür sırasında, çocuğunuz sabit bir şekilde karın üstü yatar. Doktorlar, böbreğin yerinin ve iğneyi sokacakları bölgenin tespiti için ultrason kullanır. Doktorlar iğneyi örnek dokuyu çıkarmak için kullanırlar, bu doku sonra mikroskop ile incelenir. Biyopsi sonuçlarının çıkması 1-2 hafta alır.
    Biyopsiden sonra, çocuğunuzun dinlenmesi gerekir, ama sonrasında hemen, tamamen ayaklanabilir. İdrardan kan gelebilir. Bu durumda hastanede gözlem devam etmelidir. Çocuğunuz hastaneden geldikten sonra evde 1-2 hafta ağır hareketler yapmasını kısıtlamanız tavsiye edilir. Doktorunuz tarafından çocuğunuz için özel talimatlar verilecektir.

    DİĞER TEDAVİLER

    Ne yazık ki, bazı çocuklar yıllarca nefrotik sendrom geçirirler ve kortizon almalarına
    rağmen hastalık sürekli nüksedebilir. Nüksetmesi (relaps), proteinin tekrardan idrara yüksek miktarlarda sızması ve şişkinliğin oluşması anlamına gelir . Hastalığın sık sık nüksettiği ya da kortizon tedavisinin yan etkilerinin görüldüğü çocuklarda nefrologlar tarafından tavsiye edilen başka tedaviler uygulanır. Bu diğer tedavi yöntemleri tedavinin yararları ve muhtemel yan etkileri konuşulduktan sonra çocuğun durumuna göre belirlenir. İlaç seçimi siklofosfamid, klorambusil, levamisole, tacrolimus, cyclosporin isimli ilaçları içerir. Bu ilaçlar çocuklara uzun bir iyilik süreci(remisyon) yaratır. Eğer çocuğunuzun bunlar ve benzeri ilaçlarla tedaviye ihtiyacı varsa, doktorunuzdan bu ilaçlarla ilgili daha ayrıntılı bilgi alacaksınız.

    ÇOCUĞUM NE KADAR ZAMAN NEFROTİK SENDROM GEÇİRECEK?

    Birçok çocukta, idrardaki protein problemi tekrar eder. Bu tekrarlar tekrar kortizon
    tedavisi gerektirir. Relapslarda nefrotik sendrom tanısının konulmasından sonra
    uygulanan kortizon tedavisine benzer bir tedavi uygulanır. Hastalığın sürekli nüksettiği çocuklarda, düşük dozda günaşırı kortizon birkaç yıl kullanılarak tekrarların öüne geçilmeye çalışılır.. Buna genelde koruyucu bakım tedavisi denir. Ancak, çocuk büyümüşse, tekrarlar çoğunlukla daha az gerçekleşir. Bu tekrarların tam olarak ne zaman biteceğini tahmin etmek mümkün değildir, ancak ergenlikten sonra yaşanma olasılığı çok düşüktür. Beş yıllık sürede idrardaki proteinden arınmış olan çocuklarda da hastalığın nüksetmesi çok olası değildir.
    Şunu unutmamak gerekir ki, minimal değişiklik nefrotik sendrom geçiren çocuklarda bu sebepten böbrek yetersizliği geçirme ihtimali yoktur. Çoğunlukla, çocuğunuz büyüdükçe, nefrotik sendrom daha az sıkıntılı bir hal alır. İstatistikler de bu olumlu sonuçları göstermektedir. Çocukların büyük çoğunluğu gençlik ve yetişkinliklerinde normal böbrek fonksiyonlarıyla yaşamlarına devam ederler.

    ÇOCUĞUMUN TEDAVİSİNE NASIL YARDIMCI OLABİLİRİM?
    Çocuğunuzun tedavisi sırasında ona yardımcı olabileceğiniz birçok önemli nokta var. Bu noktalar çocuğunuzun düzenli tıbbi kontrolleri , sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve normal, aktif bir aile hayatına sahip olduğundan emin olma gibi noktaları içerir. Çocuğunuzun idrar testini evde yapmanızda büyük yarar vardır (protein içerip içermediğini anlamak için).

    EVDE İDRAR TESTİ
    Nefrotik sendrom tanısından sonra, çocuğunuzun doktoru protein miktarını anlamak için nasıl idrar testi yapabileceğinizi gösterir. Sabah idrarı daha koyu olduğu için hatalı pozitif sonucu verebilir. İdrar tahlilini gün içindeki bir idrardan bakmakta yarar vardır. Tahlili kortizon kullanılan dönemde hergün bakmakta yarar vardır. İdrar proteini, günlük tartı ve kan basıncı ile alınan ilaçlar bir ajandaya muntazam şekilde kayıt edilmelidir. Bu ajanda doktorunuza gittiğinizde yanınızda olmalıdır. İlaç kullanılmadığı dönemlerde, belli aralar ile idrar testinin yapılmasının yararı vardır, şişmeye sebep olmadan nüksetmeyi fark edersiniz. Böylece çok fazla şişlik oluşmadan tedavi başlayabilir. Arka arkaya üç gün ++ ya da üzeri pozitif idrar sonucu tekrarı gösterir. Çocuğunuz bir enfeksiyon geçirdiğinde idrar testi yapmanız gerekir. Enfeksiyonlar, tekrarları tetikleyebilir. İdrarda protein bakmak için çeşitli kağıt testler vardır. Burada test şisesi üzerindeki talimata göre taze idrara kağıt sokularak birkaç saniye beklenir. Daha sonra talimata göre
    bir süre sonra test kağıdının rengi skaladan kontrol edilir.

    ÇOCUKLARINIZIN DÜZENLİ KONTROLLERİNİ YAPTIRIN

    Çocuğunuzun düzenli kontrolleri yaptırılmalıdır. Çocuğunuz iyi olsa da bu kontroller önemlidir. çünkü hastalığın tüm gidişini izlemeye olanak verir.
    Kontroller sırasında çocuğunuzun fiziksel muayenesi yapılır ve boyu, kilosu ve kan basıncı rapor edilir. İdrarı da ayrıca analiz edilir. Hastane kontrollerineidrardaki
    proteinin 24 saatlik idrarda bakılmasında yarar vardır. Çok gerekli olduğunda kan testleri de uygulanır. Çocuğunuz –iğne yüzünden- kan testlerinden korkuyorsa, doktor anestezi kremiyle acıyı daha aza indirmeyi sağlar (örnek Emla krem ya da Emla band kullanabilirsiniz).
    Kontrole gitmeden önce aklınızdaki tüm soruları yazın. Bu, çocuğunuzun doktoruna sormanız gerekenler konusunda size yol gösterecektir.
    Son olarak, çocuğunuzun dişlerine dikkat edin. İyi bir diş bakımı önemlidir, bu yüzden çocuğunuzu diş doktoruna da düzenli kontrole götürmeniz gerekir.

    SAĞLIKLI BESİNLERİ SEÇİN
    Çocuğunuzun sağlıklı bir beslenme planını takip ettiğini kontrol ederek de ona yardımınız dokunur. Bu çocuğunuzun ideal kiloda olmasına ve iyi hissetmesine sebep olur. Kortizon alan çocuklar çok aç olmaya meyillidirler. Eğer her şeyi yemesine izin verilirse, çok kilo alırlar. Diyetisyeniniz açlığını bastıracak hafif besinlerle ilgili bir diyet planı yapacaktır.
    Aslında, besleyici gıdaları seçmek tüm aile için yararlı olacaktır. Burada size yardımcı olacak bir kılavuz vardır.
    Tuz eklemeyin: Masadaki yemeğe tuz eklemeyin. Çok fazla işlenmiş, paketlenmiş hazır gıda tüketmemeye çalışın. İçinde saklı çok tuz bulundurmaktadır. Çok tuzlu yiyeceklere örnekler: İşlenmiş etler: sosis, salam, jambon. Konserve yiyecekler: çorba, makarna, sebzeler.
    Paketlenmiş yiyecekler: makarna ve peynir yemekleri, kurutulmuş et suyu karışımları. Diğer yiyecekler: patates cipsi, çubuk kraker, döner, turşu, ketçap.
    Önemli: Çocuğunuzun idrarına protein sızması oluyorsa ya da prednison kullanıyorsa tuz alımını en aza indirmek en iyisidir. Tuz çocuğunuzu susatır ve böylelikle daha çok sıvı alır. Ayrıca çocuğunuzun vücudunda sıvı tutmasını arttırır ki bu şişkinliği daha kötü bir hale getirir.
    En baştan az tuz kullanımına alışmak, çocuğunuz ve tüm aileniz için en uygun yoldur.Tuzun sizin için de zararlı bir madde olduğunu bilerek evde az tuz tüketilmesi, çocuğunuzun pehrize daha kolay uyum sağlamasınıkolaylaştıracaktır.
    Şeker alımını azaltın: Yiyecek ve içeceklere şeker eklememeye özen gösterin. Meşrubat ve asitli içecekler yerine su ya da şekersiz içecekler tercih edin. Şeker, kek, kurabiye ve çikolata gibi şekerli yiyecekleri vermekten mümkün olduğunca kaçının. Yüksek lifli yiyecekler tercih edin: Tam buğday unu ekmek en yararlı karbonhidrat kaynağı olduğu gibi aynı zamanda liften de çok zengindir. Taze meyve ve sebzeleri tercih edin. Çok doyurucudurlar. Ancak fazla meyvenin de şişmanlatıcı olduğunu bilin. Günde 3 porsiyondan fazla meyva vermeyin.
    Yüksek yağlı yiyeceklere sınır koyun: Yağda kızartılmış yiyecekler yerine fırında pişirilmiş, haşlanmış ya da ızgara edilmiş yiyecekleri tercih edin. Margarin ya da et suyu gibi ekstra yağları katmayın. Katı yağ ya da margarin yerine zeytin yağı kullanmaya özen gösterin. Sağlıklı yiyeceklerle ilgili daha çok öneri isterseniz bir çok iyi kaynak bulunmaktadır. Diyetisyeniniz size okumanız için bazılarını tavsiye edecektir. Spor ve boş zaman aktiviteleri planlayın: Spor ve egzersizler tüm aile için önemlidir. Çocuğunuz kabiliyetinin olduğu tüm spor ve boş zaman aktivitelerine –okuldakilerde dahil olmak üzere- katılmalıdır. Kortizonun bazen sebep olduğu yan etkilere karşı koyabilmesi için düzenli egzersiz çok yararlıdır. Pilates gibi çocuğunuzun evde kendi yapabileceği egzersizler , fazla kilo almasını engelleyecektir. Bu tip egzersizleri çocuğunuz ile birlikte yapmanız, çocuğunuzu harekete teşvik edecektir. Aile gezintileri ve tatiller de mümkündür. Çocuğunuzun komplikasyonları yoksa, bu aktiviteler çoğunlukla problem yaşatmaz. Tatil planlarınızı doktorunuzla mutlaka paylaşın. Gezi yaparken, özellikle özel aşılar yapmayı gerektiren yerlere gidecekseniz, doktorunuza başvurmanız akıllıca olacaktır. Nefrotik sendromlu hastalar kortizon kullandıklarını bir şekilde üzerlerinde taşıdıkları hüviyet ya da benzeri kimlik içinde yazılı tutmalıdırlar.Acil durumlarda bu bilgiler yararlı olabilir. Örneğin, kortizon alan çocuklar kaza ya da ameliyat gibi durumlarda yüksek dozlarda kortizona ihtiyaç duyabilirler. Bu amaçla kullanılan Medicalert bilezikleri de vardır.

    DOKTORLA NE ZAMAN İRTİBATA GEÇMELİYİM?
    Doktorla hemen irtibata geçmeniz gereken bazı durumlar olabilir.
    • Çocuğunuz suçiçeği ya da kızamık geçiren biri ile yakın temasta ise, doktorunuzu 24 saat içinde arayın, çünkü enfeksiyonlara karşı direncini artıracak özel bir iğneye ihtiyacı olabilir.
    • Çocuğunuzda şişkinlik varsa, ya da idrar testinde protein miktarı yüksek çıkmışsa,
    • Çocuğunuzun ateşi, kusması ya da karın ağrısı varsa,
    • Çocuğunuz bağışıklık kazanmış ya da aşılanmışsa, potansiyel problemleri
    doktorunuza danışın.

  • Ailevi akdeniz ateşi

    Ailesel Akdeniz ateşi (AAA, FMF), yineleyen ateş, karın ağrısı, eklem ağrısı ya da şişlikleri, göğüs ağrısı ve çeşitli döküntüler ile ortaya çıkan periyodik ateşe yol açan ve ülkemizde en sık görülen genetik hastalıktır. Çocuklarda periyodik yani tekrarlayan ateş nedenleri arasında en sık görülen hastalıktır ama maalesef çoğunlukla geç tanı konulmakta yada atlanabilmektedir. Ailesel Akdeniz Ateşi özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde yaşayan halklarda görüldüğü için “Akdeniz” adı ile anılmaktadır. Hastalık en çok Türkler, Ermeniler, Yahudiler ve Araplarda görülmektedir. Ailesel Akdeniz ateşi Akdeniz anemisinden yani talasemiden tamamen farklı bir hastalıktır.

    Ailesel Akdeniz ateşi, ortalama 2-3 gün süreli ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve döküntü atakları ile ortaya çıkar. Bu ataklar belli bir süre içinde kendiliğinden geçer. Atak aralarında çocuklar çok rahattır ve sağlıklı çocuktan hiçbir farkı yoktur. Çoğunlukla da bu yakınmalar kullanılan çeşitli ilaçlara yanıt vermez. Eklem ağrıları ya da şişlikleri bazen bu ataklar ile birlikte bazen de bu ataklar olmaksızın ortaya çıkabilmektedir. Oluşan eklem şişlikleri çoğunlukla çok şiş görünümdedir. Oluşabilecek karın ağrıları bazen çok ağrılı olup çoğunlukla akut apandisit ile karışabilmektedir. Bundan ötürü, AAA’lı çocukların birçoğu akut apandisit ameliyatı geçirmiştir. Tedavi öncesi dönemde çok nadir olarak testislerde şişme, kalp ağrısı ve menenjit benzeri klinik bulgular da görülebilir.

    Ailesel Akdeniz ateşi tanısını koyabilmek için tipik olan bir laboratuvar yöntemi bulunmamaktadır. Tanıyı koyabilmek için en iyi yöntem, aile ile yapılan ayrıntılı konuşma ve hastadan elde edilen öyküdür. Tanılandırmaya çocuğu oluşan atak sırasında görmek ve değerlendirmek de yardımcı olur. Bir diğer tanısal veri de tedavide kullanılan kolşisine verilecek olan yanıttır. Ayrıca son yıllarda sıkça yapılmaya başlanan genetik mutasyon analizleri de hastalığa neden olabilecek geni ortaya koyarak tanıda yardımcı olmaktadır. Hastalarda yapılacak olan gen analizleri ancak şüpheli durumlarda yardımcı olmaktadır. Bu noktada ülkemizde bu hastalığa yol açabilen genlerin yaygınlığı yalancı pozitif sonuçlara da yol açabilmektedir.

    Ailesel Akdeniz ateşinin ilk tanımlandığı 20. yüzyıl içinde, hastalığın tedavisine yönelik çeşitli girişimler yapıldıysa da tam olarak tedavisi ancak 1972’den sonra mümkün olmuştur. Bu tarihten sonra kullanılmaya başlayan çiğdem çiçeğinden elde edilen kolşisin ile hastalığın ve komplikasyonlarının tedavisi mümkün olmuştur. Kolşisin, çocuklarda hastalığın atak sürelerini ve atak şiddetlerini belirgin olarak azaltmaktadır. Düzenli kolşisin kullanımı ile hastalarda oluşan nöbet sıklığı ve süreleri tamamı ile azalmakta ve hatta kaybolmaktadır.

    Tüm bunların yanı sıra kolşisin kullanımı ile Ailesel Akdeniz Ateşinde oluşabilecek olan en önemli istenmeyen durum olan amiloidoz önlenebilmektedir. Amiloidozda böbreklere yabancı bir madde oturarak kalıcı böbrek yetersizliği oluşmasına yol açabilmektedir. Şimdiye dek kolşisin kullanımı ile hiç amiloidoz oluştuğu gösterilmemiştir. Bundan ötürü kolşisin yaşam boyu düzenli ve sürekli kullanılması gereken bir ilaçtır.

    Kolşisinin kullanılan dozlarda görülebilen bir yan etkisi söz konusu değildir. İshal, kusma gibi basit yakınmalar tedavinin başlangıcında görülebilmektedir. Tedavi amacı ile kullanılan kolşisin çocuk hastaların üreme fonksiyonlarını kesinlikle olumsuz yönde etkilememektedir.

    Kolşisin tedavisindeki en önemli nokta hastalığın ve tedavisinin ömür boyu süreceğinin unutulmamasıdır. Çünkü genetik geçişli bir hastalık olan AAA tamamı ile ortadan kaldırılamamaktadır.

    Ailesel Akdeniz ateşli hastalar kolşisin tedavisini sürdürdüğü sürece hiçbir ölümcül durum ortaya çıkmamakta ve hastalar normal yaşamlarını sürdürmektedir. Tedavi edilmeyen ya da tedavinin düzensiz sürdürüldüğü dönemde ortaya çıkabilen amiloidoza bağlı olarak oluşan böbrek yetersizliği ölümcül durumlara yol açabilmektedir.

    Sonuç olarak, Ailesel Akdeniz Ateşi tedavisi mümkün olan ve tedavi edildiği sürece herhangi bir olumsuz etki görülmeyen kalıtsal bir hastalıktır ve toplumda bu hastalığa dair bilinçlendirmein arttırılması önemlidir.

  • Ürtiker (kurdeşen) ve anjioödem

    • Vücudun herhangi bir yerinde, 1-2 saat içinde oluşup kaybolan ve başka bir yerde tekrar ortaya çıkan, kaşıntılı, kırmızı renkli döküntülere Ürtiker denir.
    • Bazen yüz, göz kapakları, dudaklar, dil, boğaz, el ve ayaklar ve genital bölgelerde yanma şeklinde ağrılı şişlik de oluşabilir. Bu şişliklere ise Anjioödem ismi verilir.
    • Anjioödem, tedavi edilse bile 2-3 gün boyunca devam edebilir.
    • Ürtiker ve Anjioödem bazı hastalarda birlikte görülebilir.
    • Ürtiker, Akut ve Kronik olmak üzere iki gruba ayrılır.

    • Akut ürtiker, 6 haftadan kısa süre devam eden ürtikerlere denir.
    • Akut ürtikerin birçok sebebi vardır:
     Besin allerjileri: yumurta, süt, kuruyemişler, meyveler, vs
     İlaç allerjileri: penisilin, hormonlar, vs
     Polenler, küf mantarları, hayvan tüyleri
     Arı sokması
     Enfeksiyonlar: bakteri, virüs, parazit enfeksiyonları
     Fiziksel etkenler: Egzersiz, sıcak, soğuk, basınç, güneş ışınları…

    • Kronik ürtiker, 6 haftadan uzun süre devam eden ürtikerlere denir.
    • Kronik ürtikerin de çok sayıda nedeni vardır.
     Fiziksel etkenler: Egzersiz, sıcak, soğuk, basınç, güneş ışınları…
     Yalancı allerjenler: Besin katkı maddeleri, doğal yalancı allerjenler…
     Besinler
     İlaçlar
     Romatizmal hastalıklar
     Enfeksiyonlar: bakteri, virüs, parazit enfeksiyonları
     Enfeksiyon dışı inflamatuar durumlar: Gastrit, özofajit, safra hastalıkları
     Kanserler
    • Stres de ürtikerin çok önemli bir nedenidir. Stres, ürtikerli hastalarda belirtileri şiddetlendirebildiği gibi, doğrudan ürtikeri başlatan sebep olarak da karşımıza çıkabilir.
    • Çok sayıda neden sayılsa bile hem akut hem de kronik ürtikerli hastaların büyük çoğunluğunda bir neden bulmak mümkün değildir.
    • Hastaların bir kısmında tedaviye çok çabuk yanıt alınır ancak bazı hastalarda, kortizonlu olanlar da dâhil olmak üzere birden çok ilacın kullanılabildiği uzun süreli tedaviler gerekebilir.
    • Bu nedenle, ürtiker tedavisinde hastanın hekimine güvenmesi ve önerilen tedavinin sonuçlarını beklemesi yönünden sabırlı olması gerekir. Stresin, ürtiker süresini uzatıcı etkisi olduğu unutulmamalıdır.
    • Özellikle FİZİKSEL ETKENLERLE ORTAYA ÇIKAN KRONİK ÜRTİKERLER YILLARCA DEVAM EDEBİLİR. Bu hastaların, paniğe kapılmadan doktorlarına güvenmeleri ve önerilerine uymaları çok önemlidir.